29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1019

Yeni Ali Kemaller Ortada Dolaşıyor

 

Osmanlı – Türk İmparatorluğu denilince hemen aklımıza Fatih, Kanuni, Yavuz Selim ve yükseliş dönemi gelir. Kimse yıkılma ve dağılma günlerinden bahsetmez.

Nasıl ki yükseliş günlerinin önemli insan figürleri varsa, yıkılma ve dağılma günününde hatırlanması gereken karakterleri vardır. Bunlardan biri de İngiliz Muhipbi gazeteci ve siyasetçi Ali Kemal’dir.

Ali Kemal, yaşadığı dönemde ne kadar milli bir iş varsa hepsine ve tabii ki Mustafa Kemal ve Kuvay-ı Milliye mücadelesinede karşı çıkmıştır. Hemde ağır sözlerle…

Ancak “Batıl karşısında Hak” galip gelmiş ve Müslüman Türk Milleti ebediyyen bu topraklarda var olacağını, düşmana ve onun yerli işbirlikçilerine ispatlamıştır.

Gelgelelim bu toprakların suyundan mı yoksa Türk Milletinin gafletindenmidir  bilinmez yine yüz sene önceki durumlara benzer haller başımıza gelmiştir. Eh! olaylar benzer olur da yeni Ali Kemaller olmaz mı? Elbette onlarda, fırsattan istifade etrafta cirit atmaktadır.

Gazete köşeleri, televizyon ekranları, siyaset, sermaye, bürokrasi, din adamları ile aydın müsveddeleri arasında inanılmaz sayıda Ali Kemaller vardır.

Ali Kemal’in doksan küsur yıl önce söylediği “Hala kırmakla dökmekle, vurmakla bu devleti kurtarabileceğini sanan yontulmamış kafalar var. Bu zırtopuzların kafasına hakikati sokmak mümkün değil. Bunlar, sizi düşmana satılmakla suçlar” sözleri bugün birilerinin söyledikleri ile ne kadar benzer değil mi?

Yine PKK ile barışın küresel güç odaklarını memnun edeceğini, gelişimi hızlandıracağını ve ülkenin bölünmez bütünlüğünün “ihanetle barış” yoluyla korunacağını iddia edenlerin atası sayılabilecek Ali Kemal: “Düveli Muazzama ile eski dostluğumuzu devam ettirseydik değil İzmir’den hiç bir taraftan mahrum kalmayacaktık” diyebilmiştir. Bu gün Türk Milletinin adını anmayanlarla, Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alanların söylediklerinin bunlardan ne farkı var?

Bunlarda bugün; barış, demokrasi, özgürlük, insan hakları kavramlarının altında bölünmeyi ve kardeş kavgasını teşvik etmektedir.

Türk Milleti ve içinden çıkmış Türk Ordusu ve Türk bürokrasisi bitap ve çaresiz durumdadır. Yeni Ali Kemaller bu çaresizlikten faydalanarak patronlarının amaçlarını tahakkuk ettirmek için vargüçleri ile çabalamaktadır.

Geçmişte de böyle olmuştur. Türk Milleti çaresiz görülerek sadece doğu ve güneydoğu Anadolu’nun değil tüm Anadolu’nun üzerine el konulmak istenmiş fakat Türk Milleti bu planı parçalayarak söküp atmıştır ve yine öyle olacaktır. Bunlar tarihten ders almamış ve Ali Kemal’in akibetini unutmuş görünüyor. Öyleyse tarihin tozlu sayfalarını açsınlar ve bir daha okusunlar.

Tarih yazıyor; Türk Milleti ve Türk Devleti müzakerelerde hep kaybetmiş buna karşılık mücadelelerde hep kazanmıştır. Türk Milletine düşman olduklarını her fırsatta ifade edenler, bölücü terörü devraldıkları sıfır noktasından müzakere noktasına taşımakla övünüyorlar. “İhanetle Barış”ı çözüm diye Türk Miletinin önüne getiriyorlar. Ali Kemal’de buna benzer şeyler teklif ediyor ve söylüyordu. Ali Kemal’i; Türk düşmanları unutmadı ama Türk Milleti bir çok şeyi olduğu gibi onu da çabuk unuttu. Onun için Türk Milleti, Ali Kemal’i acilen öğrenmeli ve “Yeni Ali Kemaller”in teşhisini vakit çok geç olmadan yapmalıdır.

Son söz; herkes şunu iyi bilmelidir ki; bu memlketten Ali Kemaller eksik olmadığı gibi Mustafa Kemallerde eksik olmaz.

 

 

Negatif Etiketlemenin Zararları

 

Bir nesneye ve olaya olumsuz tarafını öne çıkarıp bunu sürearlayarak, bilinçaltının hafızasına kaydedip dile plesenk hale getirilmesine negatif etiketleme denir. “Geri zekalı adam”, “mahkeme suratlı”, “öfke küpü”, “sinirsek adam”, “belalı adam”, “şanssız kadın”, “bereketsiz yıl”, “yaramaz çocuk”, “topal ali”, “kel veli”, “yamuk fadime”, “Uğursuz şirket”, vb.

Eğer dikkat ettiyseniz, Ocak ayında birkaç tane kamuoyuna mal olmuş vatandaşımız (onlara tekrar rahmetler diliyorum) vefat edince, ulusal TV.lerimizin anlı şanlı ana haber spikerleri, Ocak ayını “kara Ocak” diye telaffuz etmeye başladılar. Yıllarca da her kış kar biraz fazlaca yağınca, “beyaz kabus”, “beyaz felaket” diye anar oldular. Bu söylemler kelimenin tam anlamıyla “gayet doğal ve olması gereken olayların negatif etiketlenmesidir. Bu yaklaşım çok tehlikelidir. Zira, bilinçaltımız neyi yeteri kadar tekrarlarsak, onu hafızasına kaydeder ve sürekli olarak işareti alınca kullanmaya devam eder. Bilinçaltımızın olumsuzu olumluya, belirsizi belirliye, karmaşığı sadeye, bulanığı duruya, dönüştürebilme yeteneği yoktur. Onun için temel veri, alışkanlık haline gelinceye kadar yeterince tekrarlanmasıdır.

Ocak ayının ne suçu günahı vardır? O ayda vefat eden ünlülerimizin mukadderatı Yaratıcımızın elinde değil midir? O ayda daha birçok vatandaşımız (ünlü veya sade) çeşitli sebeplerle hayatlarını kaybetmemişler midir? Diğer aylarda da ünlülerimizden vefat edenler olmayacak mıdır? Peki o aylara da mı kara etiketi yapıştıracağız? Veya ayı kara yaptırtan rahmetli ünlülerimizin durumları diğerlerinden çok mu ayrıcalıklıydı?

Her sene kışın kar zaten yağmıyor mu? Kar yağmaz ise eğer, halimiz nice olur? Kar Rabbimizin bereketi değil midir? Bütün nebatatın ve insanoğlunun kara çok büyük bir ihtiyacı yok mudur? Doğulu vefakar ve cefakar vatandaşlarımız, “burası doğudur, kar normal bir olaydır, biz bu zorluklara alışığız” diyerek hiç bir serzenişte bulunmadan, canla başla hayat mücadelesi verirken, bir defa dahi Yaratıcımıza sitemde bulunmazken, neden Bereket ve şifa olan, Rabbimizin ihsanı olan kar; kabus oluyor? Bu yaklaşım, zımmen de olsa, Yaratıcımıza sitem veya eğer kasıtlı yapılıyorsa “isyan” değil midir? Bazı söylemlerin şakası da ciddidir, ciddisi ise zaten ciddidir.

Her çeşit negatif etiketleme, metabolizmamıza “toksin” ürettirip, dengelerimizi bozarak sağlığımızı kaybettirir. Her çeşit olumlu etiketlemeler ise, endorfin, meletonin ve seratonin (mutluluk verici, yenileyici, tedavi edici) hormonları ürettirerek, ruh ve beden sağlığımıza olumlu katkılarda bulunur. Artık zihin yoluyla iyileşmenin bir gerçek olduğu tıbben anlaşılmıştır.

Kişilere yönelik negatif etiketlemeler ise, o kişilerle ilgili gıybet, lakap takma, laf taşıma, aşağılama, rencide etme, küçük düşürme, değersizleştirme vb. gibi kaliteli yaşamın hırsızlarına kucak açma eylemleridir. Kişilerde hata olabilir. Zira hatasız kul olmaz. Hatalar affedilmeli ve üstü örtülmelidir. Güzel taraflar öne çıkarılmalı ve kişilere değer verilmelidir. Doğal olaylar ise, Rabbimizin takdirindedir. Bizim yapmamız gereken, gerekli tedbirleri alarak, kaliteli yaşayarak, Rabbimizden gelen her türlü doğa olaylarını sevgiyle kucaklamak ve uyum sağlamak olmalıdır. Bunların hikmetinden ve sırrından bi haber olarak, negatif etiketler yakıştırmak asla doğru değildir. Üstelik manevi ve uhrevi alemde cezaları dahi vardır.

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz

 

 

Muhammedi Nur

 

“İ’lem eyyühe’l-azîz! (Ey azîz kardeşim bil ki!) Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazariyle bakılırsa, nûr-u Muhammedî (Hz. Muhammed’in nûru) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.” (Mesnevî-i Nûriye’den)

Mürekkep, âdeta renkli bir su. Kalemi tutan el; kalemin ucundan dökülen mürekkebe yön ve çeki düzen vererek yazılar yazar. Her konuda. Sanki bir şey, her şey olur. İşte Hz. Muhammed’e  verilen nûr da, kâinatta binbir çeşit canlı cansız varlıkların ortaya çıkmasında rol sahibi. Allah’ın yaratılış kaleminden akan mürekkep damlaları da küçük-büyük mevcudat olarak yerlerini almasında bir sebep, bir cevher, bir nûr, bir ilahî potansiyeldir.

Evet, Hz. Muhammed’in nûru, İlâhî kalemin mürekkebidir. Çünkü, Hz. Peygamber’in istekleri; Allah’ı rü’yet /görmek, ebedî olmak ve cenneti isteyiş gibi; hem dünya hem ahiret, hem madde hem mânâ için olup; kâinat ve evrenin yaratılış sebebidir.

“Es-sebebü ke’l – fâil.” / “Sebep olan yapan gibidir.” Sırrınca, bütün ümmet, tüm insanlık ona, o Nebiyyi zîşana / o şanlı Nebiye medyûn-u şükran. Şükran ve teşekkür borçludur.

X

“Eğer o âlem-i kebîr (büyük âlem denen kâinat) bir şecere (bir ağaç) tahayyül (ve hayâl) edilirse, nûr-u Muhammedî (Hz. Muhammed’in nûru) hem çekirdeği, hem semeresi (netice ve meyvası) olur.” (Mesnevî-i Nûriye’den)

Hz. Muhammed’in nûru büyük âlem denen kâinatın çekirdeği derken; onun isteklerinden onun mahiyetine / mânevî bedenine dercedilen / konulan potansiyelleri anlıyoruz.

Evet, Hz. Peygamber’in istekleri Kâinat ağacının yaratılış sebebidir. Nasıl ki, ortaya konulan inşaat malzemeleri; büyük bir binanın yapılacağını gösterir. Hz. Muhammed’e verilen çeşitli esma / isimler de onların gereği olan kâinat ve içindekilerin yaratılacağına birer işaret, birer sembol, birer delildir.

X

“Eğer dünya mücessem (tecessüm etmiş, cisimleşmiş yani maddî bir oluş olarak ortaya konulmuş) bir zîhayat ( hayat sahibi, canlı) farz edilirse (kabul edilip, var sayılırsa), o nûr (Hz. Muhammed’in nûru), onun (yani dünyanın ) rûhu olur.”

Evet, rûh beden ister. Görüneceği bir âyîne / ayna ister. Çünkü, Allah’ın zâtını hakkıyla bilmeye, görmeye yol olmadığı gibi, Allah’tan olan ve rûh’tan “nefahtü” / “üfledim” diye bahsedilen rûh’un da zâtını bilmeye, bulmaya  -bilhassa bu dünyada-  yol yok. İmkân yok. Bundan dolayı, rûh bedene ihtiyaç duyar. Beden ise kâinattır. Taşıyla toprağıyla mücessemlik / cisimlenmişlik arzeden  büyük âlem yâni kâinat ve evren’dir.

Gerçekten, dünya büyük bir insan sayılırsa, Hz. Muhammed’in nûru onun rûhu yerindedir. Rûhsuz beden cansız olduğu gibi, Hz. Muhammed’in can veren, canlar bahşeden rûhundan ve onun nûrundan mahrûm bir dünya canlı olamaz, canlı sayılamaz.

X

“Eğer (dünya) büyük bir insan tasavvur edilirse (bir insan olarak tasarımlanır, fikren o şekilde düşünülürse), o (Muhammedî) nûr onun (yâni dünyanın) aklı olur.”

Esmanın kısmı a’zamı / İlâhî isimlerin büyük bir kısmı Hz. Muhammed’de tecellî etmekte, üstünde yansımakta; âdeta görünür hâl almaktadır. Çünkü o  “ve inneke le alâ hulukin azîm” (Kalem: 4) sırrına mazhardır.

3601

Nitekim zikri geçen âyet der: “Sen, kesinlikle yüce, büyük, faziletli, saygı değer bir ahlâkı, insan tabiatına uygun üstün bir hayat tarzını, yaşamaya, benimsetmeye, öğretmeye, savunmaya memursun.” (Tefsîrî Meal – Ahmet Tekin)

Akıl ise, nûr gibi insanın sağını solunu, önünü arkasını, geçmişini, geleceğini, her türlü maddî – mânevî yolunu aydınlatmakta, her hususta bir çıkış kapısını insana göstermektedir.

Tabii o akıl, akıl olacak. İmam Gazalîlerin, İmamı Rabbanîlerin, Abdülkadir Geylânîlerin, Bediüzzamanın  aklı. Marifetullahta kendini yetiştirmiş, yâni ilmi kendi ihtiyarı / kendi isteği ile kesb etmiş / kazanmış. Ayrıca kendisine ilmi ledün / Allah katından ilim verilmiş olanların, mevhibe-i İlahiye / İlahî vergiye mazhar olmuş olanların aklı.

Yoksa: “Benim de aklım var.” diye ahkâm yürütmeye kalkanların aklı değil.

Akıl göz gibidir. Göz nasıl ki, karanlıkta bir şey göremez. Çünkü ışıktan mahrum. İşte akıl gözü de bir ışığa muhtaç. Bu ışık vahiy ışığıdır.

Nitekim, vahyin projektörlüğünden mahrum kalan akıl gözü de bir şey göremez. Yani hakikatleri lâyıkı veçhile anlayıp kavrıyamaz. Çünkü karanlıktadır.

Yukarıda zikrettiğimiz allâme ve kutuplar ise, hakikatları ancak vahiy ışığı sayesinde görenler ve gösterenlerdir.

Üstelik, akıl terazi gibidir. Üretmez ama üretileni, verileni ve var olanı tartmaya yarar.

Evet, akıl gözü ancak vahiy ışığında yanlışı görür. Doğruyu kavrar. Güzel şeylerin farkına varır. Çirkin ve kötü şeylerden  uzaklaşır.

Çünkü Allah, aklı, bize kendi başımıza yolumuzu bulalım diye değil. Aklı, vahyin ışığında harekete geçirerek doğruları bulma, gerçekleri  kavrıyabilme  âleti olarak vermiştir.

Bunun içindir ki, Bediüzzaman: “Nübüvvet, beşerde zaruriyyedir.” Demekle, aklı; Nebî’nin getirdiklerini anlamakta bir terazi gibi kullanmamızı istemiştir.

Nitekim, kitap ve peygamber göndermedikçe azap etmiyeceğini yüce Allah bildirmekte.

Zira, akıl; Hakkın varlığını sezse de, ona ne şekilde tapılacağını, kulluk yapılacağını ve onun muradını bilemez. Çıkaramaz. Bulamaz. Bunun içindir ki, mes’ûl ve sorumlu da olmaz.

Çünkü âyet der: “Ve ma künna muazzibîne hattâ neb’ase resûlen.” (İsra: 15) / “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Mealinden.)

 

3602

 

 

Günahlardan Sakınmak (2)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde büyük günahları şöyle açıklamıştır: “Mahveden yedi günahtan sakınınız. Onlar: Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, ribâ (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır” (Buharî, Vesâyâ, 23; Müslim, İman, 38) Şimdi bunlardan kısaca bahsedelim:

1- Allah’a Ortak Koşmak: Kur’an-ı Kerim’de; “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.” (Bakara, 2/163) buyrularak, Yüce Allah’ın hiçbir ortağı, dengi ve benzeri olmadığı bildirilmiştir. Yine Kur’an’da, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…” (Nisâ, 4/36) buyrulmuştur. Bundan dolayı dinimizde, Allah’a ortak koşmak (şirk) en büyük günah, hatta küfür sayılmıştır.

2. Sihir (Büyü) yapmak: İslam dini ferdî, ailevî ve toplumsal büyü yapmayı, kesin olarak yasaklamış ve bunu büyük günahlar arasında saymıştır.  Kur’an-ı Kerim’de sihir yapanlar hakkında şöyle buyurulmuştur: “Sihirbaz nereye varsa kurtuluşa eremez.” (Tâhâ, 20/69)

3. Adam Öldürmek: Bir insanın hayatına son veren kimse büyük günah işlemiş olur. Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de;  “Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın” (İsrâ, 17/ 33) buyurarak haksız yere bir insanın öldürülmesini yasaklamıştır.

4. Yetim Malı Yemek: Kur’an-ı Kerim’de, “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır” (Nisâ, 4/2) buyrularak yetim malı yemenin büyük bir vebal olduğu belirtilmiştir.

5. Riba (Faiz) Yemek: Hz. Peygamber (s.a.s.) riba yani faizi büyük günahlardan saymıştır. Çünkü faiz helal olmayan bir kazançtır. Yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Faiz yiyenler, (kabirlerinden) ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)

6. Savaştan Kaçmak: Vatan savunması, din, namus ve şeref için savaşmak dini bir görevdir. Savaştan kaçmak ise büyük suç ve günahtır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın)…” (Enfâl, 8/15)

7. Namuslu Kadınlara Zina İftirası Yapmak: İnsanın şeref ve haysiyetine büyük önem veren dinimiz, iftirada bulunulmasını, yani bir insanda bulunmayan bir kusur ve kabahati ona yüklemeyi büyük günah saymıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden dolayı incitenler bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb, 33/58) İftiranın en kötüsü ve en çirkini iffetli bir kadına iftira etmektir.

Büyük günahlar elbette ki bu sayılanlardan ibaret değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bazı hadislerinde başka büyük günahlardan da bahsetmiştir. Mesela bir hadis-i şerifinde, ana babaya itaatsizlik ve yalancı şahitliği de büyük günahlara dahil etmiştir. (Buharî, Edeb, 6; Müslim, İman, 38) Büyük günahların sayısı konusunda farklı rakamlar zikredilmiştir. Namaz, oruç, hac, zekât gibi farz görevleri terk etmek; içki, kumar, zina, hırsızlık, yalan, iftira, zulüm ve gıybet gibi haramları işlemek büyük günahtır. Ehl-i Sünnet anlayışına göre; büyük günah işleyen mü’min, yaptığının haram/günah olduğunu inkâr etmiyorsa, imandan çıkmaz, kâfir ve münafık olmaz; ancak fâsık ve âsi olur. Tövbe edip günahlarından kurtulması gerekir. (Bkz. DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü)

Yaratılışı gereği her insan günah işleyebilir. Çünkü peygamberlerden başka hiç kimse günah işlemekten korunmuş değildir. Allah Resûlü (s.a.s.), her insanın hata yapabileceğini, ancak hatasından dönüp tövbe etmesi gerektiğini hatırlatarak şöyle buyurmuştur: “Her insan hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı çokça tövbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 49) Kur’an-ı Kerim’de, herhangi bir şekilde günah işleyen kimselerin ümitsizliğe düşmemeleri gerektiği belirtilmiş (Zümer, 39/53), ayrıca Allah’tan korkarak günah işlemekten sakınan muttakiler cennetle müjdelenmiştir. (Âl-i İmrân, 3/15)

Öyleyse mü’minler olarak; büyük, küçük demeden günahın her türlüsünden sakınmalı; şayet bir şekilde günah işlemiş isek bir an önce tövbe ederek günahlarımızdan kurtulmaya çalışmalıyız.

 

 

Fikir Fukaralığını Yenmek

 

Başkent Ankara ile flört eden yüksek tirajlı bir gazete Türkiye’nin en büyük aileleri konusundaki araştırmalarını yayınlanamaya başladı. Büyük Aileler genelde aşiret dayanaklı. Heyecanla diziyi takip ediyorum. Bu konuda yapılan çalışmalar elbette önemli.

Bu önemin, benim için bir başka önemi ise toplumuza birikim, kültür ve medeniyet olarak büyük ailelerin nasıl yansıdığı ve yer bulduğudur?. Hangi aileler nerede, ne gibi; toplumu, bölgeyi ve hatta dünyayı etkileyen tezler, antitezler, projeler üretmiş, paylaşmış, savunmuş, yaymış. Eğer bundan, böyle bir netice alınmazsa bu çalışmanın bir yanı eksik kalacak. Politik hayat ise daha da kolaylaşacak. Her büyük aile yine bir veya birkaç temsilci ile parlamentoda temsil edilecek. Zaten ülkemizde yıllardır büyük aile (aşiret) ve cemaat temsilcileri için böyle bir uygulama sürmektedir. Büyük yayınevlerine giderek bu konuda kitap, CD, DVD, film aradım, hiç de yeterli olmadı; sanırım bir bilim adamını da tatmin edecek sayı ve düzeyde değildi referans olacak çalışmalar.

Geçenlerde Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’den Ayrılışının 100. Yılında Dünü ve Bugünü İle Balkanlar ve Balkanlaarda Müslüman-Türk Katliamı proğramında bir sayın yerel yönetici ile yanyana oturduk. Sivil Toplum Kuruluşları az kaynak ve kadrosuna rağmen böylesine önemli işler yapıyorlar. Balkanlar konusunda hala en önemli referanslardan biri Hüseyin Raci Efendi’nin Zagra Müftüsü’nün Hatıraları’dır. Yayına Üstad Mehmet Ertuğrul Düzdağ hazırlamış. İyi ki de bu önemli eser neşredilmiş. Belediye Başkanı’mıza bu tür proğramlarının artırılması ve desteklenmesi gerektiğini belirttim. Dedi ki “Elbette.. salonu izleyici ile doldurun, biz de gelip bir konuşma yapar, hizmetimizi anlatırız. Ne de olsa politika yapıyoruz. Bize sandıktan çıkacak oylar önemli. ” Görüşünü ispatlarcasına konuşmasını yapıp çektip gitti, Allah selamet versin!.

Baktım Türkiye’nin En Büyük Aileleri çalışması gerçekten politikacıların zahmetini yarı yarıya azaltacak. Kültür, sanat ve medeniyet çalışmaları mı hadi canım sen de?

KES YAPIŞTIR VE BUZKAŞİ OYUNU

Bir zamanlar televizyonlarımızda Amerikan dizileri etkiliydi. Dallas gibi, Komiser Colombo gibi, Flamingo Yolu gibi. Ciddi dövizler harcanıyordu bu yayın için.  Bu dizilerde  inandırıcılığı olsun diye yapımcılar bürokrasiyi ve yetkililerini eleştirselerde, yine çözümün ABD içinde olduğunun altını çizerler!. Şimdi ise ülkemizde ABD dizilerinin “kes yapıştır” biçimindeki yerli versiyonları hayatımıza katıldı. Dadı, Yorgun Ev Kadınları, Arka Sokaklar, Bizim Okul, Harem vs. Bunlara göre Muhteşem Yüzyıl milli. Televizyon ekranında çok sayıdaki yarışma, haber ve spor proğramlarının prototipi bile böyle. Telifi ödenerek Türkiye’de uygulaması yapılıyor. Kim Milyoner Olmak İster?, Ben Bilmem Eşim Bilir vs. Ancak Aykırı Sorular bir başka.

Hep aklımı meşgul ederdi bu husus, ancak Hollywood’dan canlı yayınlanan 85. Oscar Ödülleri açıklanırken daha bir dikkat kesildim. Üstelik İstanbul’dan sonra aynı gün Yılmaz Erdoğan’ın “Kelebeğin Rüyası” filminin Berlin’de galası yapılıyordu. Hikaye Zonguldak’ta iki şairin aynı liseli kıza aşık olması anlatılıyordu. Oscar’ın gölgesinde kaldı. Oscar’da bir Türk filmi, sanatçısı veya kurumu var mıydı? Gazetecilerimiz bittabi olayı takip ediyorlardı.

Zaten bizim için Oscar’ın dikkat çekici yanı En Kısa Film Dalında  “Buzkaşi Çocukları”nın 14 yaşındaki küçük yıldızı Afgan Favad Muhammedi oldu. Kabil Sokaklarında kartpostal ve hediyelik eşya satan Favad, yönetmen Sam French Kabil’de dikkatini çekiyor. Arkadaşı ve filmde birlikte oynadıkları Afgan Civanmert Paiz ile birlikte Los Angales’e götürülüyorlar. Filmin konusu ise Afgan milli sporu olan  “buzkaşi” oyuncusu olmak isteyen iki arkadaşın öyküsü . Filmde  Afgan geleneklerine göre keçi postuyla at üstünde yapılan buzkaşi oyunu için at sağlamakla görevli  Ahmet’in,  arkadaşı Rafi’ye  gösteri yaparken attan düşerek ölmesi konu ediliyor. Her iki Afganlı oyuncuyu ise sponsor olarak THY Amerika’ya uçuruyor!

Aynı THY; Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın Kazakistan, Bosnahersek başta olmak üzere bazı ülkelerde kurulacak Türkçe eserler kütüphanesi ve Türk Süsleme Sanatları Sergisi Tabloları için müracaat etti. Sözkonusu hizmetin Türk yazar, sanatçı ve eserlerinin tanıtımına yönelik ve bu ülkelere hediye olmasına karşılık THY kargoyu ücretsiz taşımayı reddetmişti. Her ne ise!.

Amerikalı Vietnam’da ölen subayı televizyon dizisi, askerine film yaptı. Bugün için Irak’tan sonra Afganistan işgal edildi. Afganlılar tehdit altında hayatını idameye çalışıyor. Bu ülkede sürekli müslüman kanı dökülüyor, bir türlü demokrasi gelmiyor her nasılsa!. Hollywood bunu görmezden geliyor, ama Afgan at sporu oyunu  buzkaşi’yi dünyaya tanıtmayı biliyor ve Oscar kazanıyor!

YÜCEL ÇAKMAKLI, MESUT UÇAKAN VE İSMAİL GÜNEŞ

Sinema Yazarı  Deniz Yavuz “Türk Sinemasının 22. Yılı” adlı bir kitap yayınladı. Bu çalışmayla  sinemamızın neredeyse son çeyrek asırlık bütün envanteri ortaya dökülmüş. 40 Yönetmenin performansında  Toğan Gökbakar 4 film ve 12. 131. 361 seyirci, Yılmaz Erdoğan 4 film ve 9.945.383 seyirci, Ömer Faruk Sorak 4 film ve 9.903.710 seyirci ile ilk üç sıradalar. Bunu ilk onda olmak üzere Çağan Irmak, Faruk Aksoy, Mahzun Kırmızıgül, Yavuz Turgul, Serdar Akar, Cem Yılmaz, Ömer Vargı ve Gani Müjde izliyor.

40 Yönetmen arasında Osman Sınav 14, Yücel Çakmaklı da 4 film ve 916.383 seyirciyle 23. sırada yer alıyor. Musut Uçakan ve  İsmail Güneş’i aradım göremedim!. Yüreğime sancılar girdi. Başka da arayacağım yönetmen herhalde yoktu. Nitekim en fazla izlenen filmler sırasında da arkadaşlarımı bulamadım.

En çok izlenen yapancı filmler Titanic, Avatar, Buz Devri; Kıtalar Ayrılıyor, Yüzüklerin Efendisi olurken, yerli filmler sıralaması da şöyle; 6.564.425 seyirci ile Fetih 1453 birinci; 4.330.714 seyirci ile Recep İvedik 2. , sonra yine Recep İvedik, ardından da Kurtlar Vadisi Irak 4.256.567 seyirci ile 4. sırada geliyor. Bu sıramaya devam edersek GORA, Eyvah Eyvah 2, Babam ve Oğlum, AROG, New York’ta Beş Minare ve Recep İvedik 3.

Recep İvedik’in  üç ayrı film halinde gösterimi sürdürmesi her halde sosyologların 24 saat mesai vererek durum tespiti yapması gerekir. Hele adına sağ deyin, muhafazakar, milliyetçi, demokrat, islamcı, ülkücü, kendi kültür köküne bağlı nesil ne derseniz deyin ciddi ciddi düşünmeleri gerek.

BİZE DE “BABAM VE OĞLUM” GEREK GALİBA

Türkiye’de  geçen sene 567 sinema salonu ve 2093 perde vardı. Eurimages film yapımcılarına 16.4 milyon avro destek vermiş. Kültür Bakanlığı da film başına 250 bin TL katkıda bulunuyor. 2005-2011 yılları arasında 212 sinema filmine Kültür Bakanlığı 28 milyon 261 TL aktarmış. Babam ve Oğlum, 120,  Kurtuluş Son durak, Ağır roman, İstanbul Kanatlarımın Altında, Hoşça Kal Yarın adlı filmler bundan nasiplenmiş, katkı almış. Destek alıp vizyona çıkamayan filmler de mevcut.

Babam ve Oğlum’u defalarca seyrettim. Bir solcu üniversitelinin talebe eylemleri sonrasındaki hayatı anlatılıyor. Aynı görüşteki eşi doğum yaparken ölüyor, genç memleketine dönüyor, yanında oğlu var. O küçük kasabada aile içi ve dışı gelişmeler aktarılıyor. Üniversiteli genç daha önce cezaevindeki işkenceden hastalıklı çıkıyor, kasabasında da hayata veda ediyor, torun dedesine kalıyor. Sinema filmi olarak başarılı bir prodüksiyon. Keşke bir islamcı, bir ülkücü, bir milliyetçi, bir mukeddesatçı, bir Atatürkçü, bir demokrat, bir liberal bir başka görüşteki üniversiteli gencimizin öğrenci eylemlerinin yoğun olduğu yıllardaki hayatı da Babam ve Oğlum’daki gibi drama konusu yapılsa, filme çekilse. Görüşleri yüzünden düşüncesi ne olursa olsun onca gencimizin ortak yanı işkenceyle, ötekileştirme, dışlanma, yalnızlaştırılma, eşsiz, işsiz ve parasız kalmalarıyla onca ortak yönü var.

Hatırla Sevgilim ve Çemberimde Gül Oya gibi televizyon dizilerinde sözkonusu konular işlendi, ancak hep tek gözle bakıldı olaya. Karşı tarafın protestosu oldu ama, şöyle bir kıpırdayıp da  sanat, kültür ve medeniyet hareketinin içine girmedi, girenlere imkanı olanlar katkı vermedi, “kaç oy getirir?.” diye düşünüldü filmler, tablolar, kitaplar, sergiler, etkinlikler, paneller! Böyle bir resim çıktı ortaya. Mücahitlerin evlatları müteahhitliği tercih etti iddiasını doğrulattı!. Bunların söylemleri de en ideal olarak tekrardan öteye gidemedi.

YENİ NESİL GENEL AKIMLARA SÜRÜKLENİYOR

Sanata, kültüre, medeniyete, değişime direnmek değil, galiba bu süreci sevk ve idare etmenin önü açılsa yine yeter. Kurulan tuzaklara dilerim düşülmez.

Bilişim ve iletişim teknolojilerinin süratle gelip, yaygınlaşması, yeni pazarlara girmesi, zenginlik, makam, ünvan, şöhret, refah, bilgi ve görgünün artması, geleneksel ama kimlikle örtüşen alışkınlıklarımızı galiba epeyi değiştirdi. Kimimiz bunu hala farketmemekte direniyoruz. Yeni nesillerin dünyadaki genel akımlara  süratle sürüklendiği günümüzde ülkemizi ve insanlarımızı yönetenler yeni bir medeniyet dilinin evrensenselliği içinde kamuoyunun oluşmasına ve  fikir fukaralığına sanat, kültür, edebiyat, sinema ürünleriyle katkı vererek sivil toplumun, gönüllü kuruluşların ve mütevazi, ancak kabiliyetli insanlarımızın önünü açmalıdır. Günümüzde, birilerinin oy’u az ama fikirleriyle dikkat çekenleri arayıp bulma zamanıdır. Ya Nobel’e, Pulitzer’e, Oscar’a aday olunur, düşünce ve eylem acezeliğinden kurtulunur, yahut aynısı Türkiye’de kurulur! Ne derseniz?

 

 

Peki Nasıl Çıkalım

 

Başbakan diyor ki;

“Benim karşıma Türklükle çıkmayın”

Peki nasıl çıkalım?

Gürcülükle, Ermenilikle ve hatta Bedevi Araplıkla çıkalım mı?

Türklüğümüzü nereye koyalım?

Bundan böyle biz, artık Türk değiliz mi diyelim?

Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türklerin neredeyse evden çıkamaz hale geldikleri gibi, evimizden çıkmayalım mı?

Siz nesiniz diye sorulduğunda, valla biz dünya vatandaşıyız mı diyelim?

Türklüğümüzü gizlemenin kime faydası var acaba?

Halifeliği kaldırmanın, Saltanatı kaldırmanın İngilizlerin emri ile olduğunu söyleyenler, dinin bütün uygulamalarını 90 yıldır rahatça yaparken, bugün Türklüğün kaldırılmasının kimin emri olduğunu söylüyorlar acaba?

Türklük kime batıyor acaba?

Size de biraz garip gelmiyor mu?

Pkk ile mücadele ederken, güya silahın bırakılması için uğraşılırken, Türklüğü yok saymanın ne ilgisi var konuyla diye sormuyor musunuz?

Elinde silah olanlarla uğraşmak için Türklüğü yok saymanın, koskoca Türk Dünyasının gözbebeği bir ülkeyi Milliyetsizleştirmenin konuyla ne ilgisi var diye kimsenin aklına gelmiyor mu?

Terörist olmayan ve dağda olmayan insanlardan ne istiyorsunuz, ne adına, kimin adına böyle bir yok sayma sözleri sarf ediyorsunuz diyen bir babayiğit çıkmaz mı?

Teröristle mücadele ettiğini, silahı bıraktırmaya uğraştıklarını söyleyenler, daha büyük bir meselenin içine düşürüldüğümüzü neden görmüyorlar?

Nedir bu daha büyük bir mesele?

Bizzat Başbakan tarafından gerçekleştirilen, Türkü yok sayma anlayışının getireceği nokta…

Tanzimat Fermanından Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Türklük yok sayılmak, sıradanlaştırılmak  istendi de ne oldu?

Kuvay-ı Milliyeciler bu yok saymanın ve sıradanlaştırmanın bugünkü kadar rahat yapıldığı ve Türk düşmanlığının bugünkü gibi cirit attığı ortamdan çok şükür sıyrılmadılar mı?

O günkü zor şartlarda bunu başaran, yok sayılan ve sıradanlaştırılan Türklük, bugün aynı şeyi yapmak isterse, o zaman kim engel olabilir?

Teröristin elinden silahı alma oyunu, yoksa tam da bunu niçin mi oynanıyor?

Milliyetsiz bir Türkiye için, yoksa işin ta başından beri böyle bir oyun mu oynanıyor?

Egemen güçler, bunun için mi 30-40 yıldan beri bu oyunu oynuyor?

Bu soruların cevabını kim verecek?

 

 

Azerbaycan Turizmi – 2

0

 

Azerbaycan Ülkesine yapmış olduğumuz seyahat izlenimlerini sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

Bolşevik Rusya döneminden kalan çok değerli tarihi binaları Bakü şehrinin birçok yerinde görmek mümkün.

Özellikle 1800’lü yıllarda yapılan tiyatro binaları mükemmel korunmuş durumda.

Günümüzde de kullanılmaya devam ediyor.

Şehir içinde yerel halktan birine adres sorduğunuzda bu binalar merkez kabul edilerek size yardımcı oluyorlar.

Eski dönemlerden kalan bütün tarihi binalar devlet tarafından yenilenmekte, restore edilmektedir.

Bu tarihi tiyatroların kültür aktivitelerine yeterli olmadığını yeni yapılan kültür merkezlerinden anlamak mümkün. Modern görünümleri ile halkın hizmetine açılmış.

Bu binalar da çok şık ve çok amaçlı kullanılıyor.

Bina içinde de en son teknoloji donanımları mevcut.

Bina içlerinde göze çarpan en ufak kirlilik olmadığı gibi şehrin her tarafı tertemiz.

Şehir içinde günün her saatinde temizlik faaliyetlerini görmeniz mümkün.

İşlerini ciddiyetle takip eden devlet memurları çalışmaları aksatmadan takip etmektedirler.

Parklarında, çeşitli dönemlere ait heykelleri görmeniz mümkün.

Kültürüne önem veren ve bunları şehrin her tarafına serpiştiren yönetim zihniyetini rahatlıkla görebiliyorsunuz.

Şehir trafiğini aksatmayacak şekilde merkeze yakın birçok caddeler yayaların kullanımına ayrılmış.

Bu caddelerde araç sıkıntısı hissetmeden rahatlıkla yürüyebiliyorsunuz.

Dünya ölçekli ünlü markaların şubeleri bu caddelerde yerlerini almışlar.

Üniversite öğrencilerinin rahatlıkla dolaşabileceği, oturabileceği ve eğlenebileceği alanlar mevcut.

Halkla çok güzel uyum sağlanmış.

Kültürel çeşitliliği arttıran bu unsur halk tarafından da benimsenmiş.

Gece ya da gündüz fark etmeden rahatlıkla şehirde dolaşmanız mümkün.

Sizi huzursuz edecek, canınızı sıkacak bir şey yok.

Geceleri bütün binalar çeşitli ışık oyunlarıyla aydınlatılıyor.

Bu yüzden aynı şehirde gündüz ayrı bir güzellik yaşıyorsunuz gece ayrı.

Sahil tarafı yani şehrin Hazar denizi ile buluşan tarafının tamamı park haline getirilmiş.

Bu kesim gerçekten çok geniş planlanmış.

Yürüyüş yolları ayrı, bisiklet yolları ayrı düzenlenmiş.

Şehrin bu kesimine, alt geçitlerle birbirine sorunsuz geçişi sağlanmış.

Yer altı geçitleri mükemmel aydınlık ve tertemiz.

Granit taştan yapılmış bu geçitler sanatsal çalışmalarla, rölyeflerle bezenmiş.

Engelli vatandaşları için de yatırımdan kaçınmamışlar.

Yürüyen merdivenler, bantlar ve rampaları şehrin yer tarafına yerleştirmişler.

Yönetim olarak Kültürel Turizmi destekledikleri kadar Termal Turizmini de desteklemektedirler.

Çok geniş termal su kaynakları olduğunu belirtiyorlar.

Bu alanda yapılacak yatırımları hızla hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Yatırım çalışmalarını Azerbaycan’ın her tarafına yönlendiriyorlar.

Başka ülkelerden gelebilecek turistlerin rahatlığı ve güvenliği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar.

Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelebilecek değişik mimari binaları burada görebileceğinizi özellikle vurgulamak istiyorum.

Fazla değil beş yıl sonra buralardaki gelişmelere şaşkınlıkla hayran kalacaksınız.

Yer altı zenginliklerini turizm alanına yaptıkları kalıcı yatırımlarla halkın refah seviyesini de arttırmaya devam ediyorlar.

Bağımsızlık yıllarında yaşadıkları acı dolu anıları çok gerilerde bırakacaklarına olan inancım sonsuzdur.

AKILLI İNSAN, İŞLERİN BAŞLANGICINA DEĞİL, SONUCUNA BAKAR.

 

 

Medeniyetler Arası Diyalog -1

0

 

Bunun bir yeşil kuşak projesi olmasını istiyor

Diliyor ve temenni ediyorum

Bu projenin kaynağı kim yâda kimlerdir

Patent hakkı kimlere aittir

Burada esas mesele oyun kurucuların kimler olduğudur.

Diyeceksiniz ki bunun ne önemi var

Yazının ilerleyen bölümlerinde

Bu konuya değiniriz inşallah

Evet dinler arası diyalog

Yâda son zamanlardaki ifadesiyle

Medeniyetler arası diyalog

Veya kültürler arası diyalog

Adına ne derseniz deyiniz

Her kültür yâda medeniyet kendi farklılıklarını muhafaza ederek bir başka kültür yâda medeniyetle diyalog içerisinde olabilir

Müslümanlar her inanç sahibi insanla ticari, iktisadi sosyal siyasal anlaşmalar yapabilir.

İşbirliği içerisinde olabilir

Diyalog kurabilirler

Tabi ki bu durum eşit şartlarda ve karşılıklı saygı çerçevesinde olmalıdır

Aksi durum diyalogu değil monoluğu ifade eder

Burada her medeniyetin olmazsa olmazları yani kendi kutsalları vardır.

Bu kutsallara da hakaret edilmemeli aşağılanmamalıdır.

Azami derecede saygı gösterilmelidir.

Bu durum Müslümanlar içinde gayrimüslimler içinde geçerlidir

Bizzat Allah(cc) bu konudaki ölçüyü şöyle belirliyor

Siz onların putların saygısızlık ederseniz, onlarda sizin İlahınıza saygısızlık ederler’

Müslüman medeni insandır.

Saygısızlıkta Müslüman’a yakışmaz

Müslüman saygısızlık etmez ama saygısızlığa da müsaade etmez

Müslüman kibirli değildir

Ama vakurdur, zilleti kabullenemez

Karşılıklı sevgi saygı çerçevesinde kültürler arası diyalog mümkündür.

Dinler arası diyaloga gelince

Burada durum farklıdır

İnançla ilgili kuralları tamamen Allah belirler

Bu yetki tamamen Allaha aittir

Aksi durum yetki gaspına girer oda Müslümanlara yakışmaz

Müslümanlara düşen kurallara uygun hareket etmektir

Dinler eşit durumda değildir

Olması da mümkün değildir

İbrahim’i dinler

Evet ama

Bir tanesi kaynağından çıktığı gibi tertemiz arı duru saf ve orijinaldir

Diğer dinler için aynısını söylemek mümkün mü?

Der şeyden önce bu din mensupları kendi dinlerindeki Allah inancını bozmuşlardır

Allah(cc) Hz Âdem den Hz Muhammed(sav)e kadar gönderdiği her peygamberle tevhid inancını yerleştirmeyi esas almıştır.

Allah(cc)ın istediği kendi birliğini kabule dayalı bir inanç sistemidir

Bu gün İslam dininin haricinde kaynağı itibarıyla İlahi olan dinlerin hangisinde bu anlayış mevcuttur

Teslis inancını İslam ile nasıl bağdaştırabilirsiniz.

Hâşâ sen bir azal ben bir çoğalayım ortada buluşalım şeklinde mi?

İhtilaf itikadı konularda değil de teferruatta olsa belki tolere edilebilir

Burada inanç konusunda Allah(cc)ı devre dışı bırakmak söz konusudur

İhlâs süresinde Allah ne buyuruyor

‘Deki Allah birdir’

Bunlar ne diyor

(Hâşâ)Yok sen üç tanesin ama farkında değilsin’

Devam edecek

 

 

Açılım Sonrası

0

 

Açılım provaları devam ederken, bir değerlendirme yaptığımızda, Türkiye’nin hiçte iyi olmayan durumlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Her hususta Türk Milleti’nin sinir uçları törpülenmektedir. Türk düşmanlığı alabildiğine hız kazanırken, Türk isminin yeni anayasaya konmaması için şer odakların nasıl çalıştıklarını, bu milletinde nasıl kayıtsız kaldığını üzülerek müşahede etmekteyiz.

Hükümetin ikinci adamı diyor ki: “Biz doğrudan karşımıza muhatap olarak, gel bakalım Öcalan seninle oturalım, pazarlık yapalım” diyemeyiz. Bunu dersek millet bizi affetmez, böyle bir şey olmaz MİT’i görevlendirdik onlar görüşecek. “Şimdi ayıkla pirincin taşını, ha sen pazarlık yaptın, yada MİT’i görevlendirdin! Bu milletle alay mı ediliyor?

Birileri “Terör sorunu çözülürse MHP biter” diyorlar. Bunlar MHP’yi de kendileri gibi “mevsimlik” atama yoluyla kurulmuş parti sanıyorlar. MHP atama yoluyla kurulmamış, Türk Milletinin değerlerini sonsuza dek korumak, yaşatmak -geliştirmek için kurulmuştur. Milletler var olduğu müddetçe milliyetçilik var olacaktır. İsteseniz de istemeseniz de MHP dünya durdukça, ismi değişse bile parlamenter sistem olduğu sürece var olacaktır. Milletini sevmek, korumak, onu yüceltmek ırkçılık değildir. İslam’ın yasakladığı ırkçılık, soydaşı, zalim ve haksız olduğu halde onu, zulmüne yardımcı olarak müdafaa etmektir. Türk Milleti bu durumda hiç olmamıştır.

CHP Milletvekili Güler “Türk bir Ulusun, Kürt bir milliyetin adıdır” diyor. Cehalet! Türk bir milletin, Kürt bir etnisitenin adıdır. Her etnodan bir millet çıkmaz. CHP nerede bunu anlamak çok zor…

Atatürk nere şimdiki CHP nere, Tunceli milletvekili gibiler nire! Kesinlikle bu ülkeye bir Atatürk gerçekten lazım, biraz kafası çalışan herkes bunu anlar.

Yine pkk nın Şivan Perver denen ağzı, Türk Milliyetçileri milliyetçilik söylemlerinden vazgeçmelidirler diyor. Yani bu hain böyle dedi ya hemen Milliyetçiliği, vatanı, milleti, devleti sevmeyi bırakalım gitsin, öyle mi? Bunun gibi din imandan söz ederek iktidar olmuş partinin birçok ileri geleni koro halinde Milliyetçi Harekete hakaret ediyorlar. Gümüşhaneli Hemşehrim Atsız Ata’nın dizeleri geldi aklıma: “Çinli meydan okursa bunda şaşacak ne var/Keçi esrik (sarhoş) olunca dövüşmeye KURT arar”…

Mecliste hükümet – BDP – Bölücü muhabbeti ve işbirliği vicdanları sızlatıcı boyutlarda. Ömründe bir gün ben Milliyetçiyim diyen veya demeyenler; bu vatanı ve milleti sevip de haklı veya haksız bir sebeple Türkiye’yi, Öcalan’ın kucağına oturtanlara oy veren insanlar…

Artık son aşamaya gelindi. Derin bir tefekkür zamanıdır. Bunların gidişi kendileri dahil herkes için felakete doğru. Bakın Patriotlar bu ülkeye niçin gelir? Bizi nereye sürüklemek istiyorlar? Bunlar sayesinde tek dostumuz Barzani… Barzani gibi dostun varsa, düşmana ne hacet!

K. Irak’ta Türkmenler katlediliyor. Hükümetten “tık” yok. Bölgesel güç Türkiye söylemleri nerede kaldı? Müslüman müslümanın kardeşidir. Allah’ın emrine kimler uymuyor? Neden Kerkük’te Türkmen’im hala kan ağlıyor? Neden Suriye’de ve diğer İslam diyarlarında, Doğu Türkistan’da kan durmuyor? Suriye’den getirtilen Ermeniler Türk yurdu olan KARABAĞ’A yerleştirildi. Bu hususla hükümetin yaptığı bir çalışma var mı? Gördüğümüz kadarıyla yok. Zaten böyle bir niyette yok. Tüm ezilen Türklerle ilgilenme politikası bu hükümetin felsefesinde yok. Türk’ün Cihan hakimiyeti mefkuresi hiç konuşulmuyor artık… Türk kelimesi sakıncalı kelime ilan edildi… Lafla peynir gemisini yürütenler ne kadar daha bu milleti meşgul edecekler, o da bu milletin kararına bağlı?

Hükümetin açılımlarla şımarttığı PKK, basın yoluyla iktidarı tehdit etmeye devam ediyor… PKK’nın Avrupa sorumlularından kapatılan eski DEP Milletvekili Zübeyir Aydar, BDP heyetinin İmralı adasına gidip Abdullah Öcalan ile görüşmesinin önemli ve olumlu olduğunu belirtti. Ancak BDP’nin yapacağı şeylerin yanı sıra yapamayacağı şeylerin de olduğunu kaydeden Aydar, “Öcalan söylemeden ve kendisi istemeden biz silahlı güçleri sınır dışına çıkaramayız. Bu konuda sayın Öcalan’ın rolünü oynaması için önü açılmalıdır” diyor! Yani kısaca Öcalan serbest kalmalıdır deniyor. Zaten hükümet de onun için uğraşıyor, uygun bir kılıf arıyor.

Dışişleri bakanını bir konuşmasında dinlemiştim. Bakan şöyle diyordu: Bu bölgede oyun kurucu biziz, biz ne dersek o olacak. Ama maalesef öyle olmuyor. Görünen o ki İmralı ne derse ona muhtaç kılındı Türkiye…

Artık mahkemelerde Kürtçe ifade alınıyor. Kürt kökenli arkadaşlarımız da iyi biliyor ki, tüm bunlar emperyalizmin Türkiye üzerindeki oyunlarının parçaları. Türk Dili de artık köşeye sıkıştırılmış durumda. Artık yeni bir meslek doğuyor, Kürtçe çevirmenler Ltd şirketi diye…

Bir milleti millet yapan ana unsurlardan birisi dildir. Başbakan tek dil konusuna hiç girmiyor. Girse ne olacak ki, Diyarbakır’da bayrağımız indirilip yerine pkk paçavrası asılmadı mı? Kimseden ses çıkmadı. Belli medya bu rezaletleri hep sakladı. Yarın Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Rumca, Arapça dillerinde de mahkemelerimizin hizmet vermeleri istenirse ne olacak? Türkiye her hususta parçalanmanın eşiğine getirildi. Büyükşehir Belediyeler yasası ile pkk’nın federasyon istekleri kabul edildi. Paris’ten getirilen üç pkklının cenazesi başkentimiz Diyarbakır’dır denilerek bu cenazelerin oraya defnedilme isteği kabul edildi ve defnedildi.

Şimdi sırada olan istekler için çalışılıyor. Yeni anayasada Türk kelimesinin olmaması, İçerdeki general ve askerlerin gündeme getirilip, yeni düzenlemelerle Öcalan’ın serbest bırakılması, Kürtçenin resmi dil statüsünü alması, KCK bayraklarının resmi olarak Türk bayrağının yanında asılması… Ve daha birçok istek sıraya girecek anlaşılan.

Karaman Oğlu Mehmet Bey, Türk dilinin başına gelenleri acaba görüyor mu? Kimler tüm bu olumsuzluklara sebep, izliyor mu? Diyarbakır’lı Ziya Gökalp, şehrinin düştüğü hali şu an görse ne der? Türkmenler şu an yine öldürülüyor ve bizden medet bekliyorlar…

Biz ise Cumhurbaşkanlığı seçimi ve diğer seçimler çantada keklik olsun diye PKK isteklerini çaktırmadan gerçekleştirmekle meşgulüz. Hani BDP li milletvekilleri pkk lılarla sarmaş dolaş olduğundan dolayı mecliste görüşülüp milletvekillikleri düşürülecekti ne oldu? Kapandı gitti…
Nasıl olsa her söylenileni bu millet kabul ediyor ve de yutuyor.
Türkiye’nin gündeminden ve yapılanlardan anlaşılmalı ki: EY MİLLET TÜRK AÇILIMI İSTEMENİN ZAMANI GEÇİYOR BİLE, bunu bu millete anlatmak lazım.

 

 

Allah’a Kul Olmak Yerine Kul’a Kul Olanlar

 

Allaha kul olduk “Kalubela” da

Yalnız bu yolda ikrarımız var

Üç günlük ömür için kahpe dünyada

Kula kul olmamak kararımız var

Prof. Dr. Hüseyin Kubalı

 

Yüce Allah soruyor ” Ben sizin rabbiniz değilmiyim?

Kullar cevap veriyor ” evet bizim Rabbimizsin”

Kalubelada yüce Allah ile ahidleştik ancak biz. Bu ahdimize aynen devam ediyoruz. Bazı soysuzlarda bu ahidlerini bozarak üç günlük ömür için kahpe dünyada kula kul olmuşlardır.

 

Allaha kul olan, Allaha inanan gerçek Müslümanlar dosdoğru olurlar. Dürüst olurlar kul hakkı yemezler.

 

Birde sözde Müslüman geçinenler vardır. Onlarda üç günlük ömür için yalan söylerler.  Fakir fukaranın hakkını yerler. Üstlerine gösterdikleri sadakat menfaatleri icabıdır. Menfaat yok olunca üsteleri de yok olur.

 

Hz. Ali diyor ki;

 

İdarecilik silgi kullanmadan resim çizebilme sanatıdır. Hataya gelir tarafı yoktur. Ama asıl problem dikkatsizlik değil, kendi kişisel çıkarlarını devlet ve millet çıkarlarının önüne geçirme vicdansızlığıdır.

 

Herkes sahtekârlığın, yalancılığın, vicdansızlığın, bencilliğin, merhametsizliğin arttığından şikâyet eder. Ama bu özelliklere ait huylarını, karakterlerini hiç kimse değiştirememektedir.

 

Hayatta kaybedebilirsin kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et. Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen

 

Bir sürü adi, alçak insanın yüksek mevkilere çıkmak suretiyle başları göğe erişti. Doğrusu dünyada hayli alçakmış.

 

Zamane zenginlerinden lütuf ve yardım bekleyenlere yazıklar olsun ki gül resminden gül suyu umanlara benzerler.

 

Gerçek Müslümanlar doğru dürüst yaşamaya devam edecekler çünkü kalubelada Allaha söz vermişlerdir.

 

Sahte Müslümanlarda üç günlük ömür için kahpe dünya da kula kul olmaya devam edecekler. Yüce Allah onları ıslah etsin.