29.4 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1018

Sahi 28 Şubat 1997 de Neler Olmuştu?

28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararları ile başlayan ve o dönemde iktidarda bulunan Refah-Yol iktidarının işbaşından uzaklaştırılmasına kadar giden sürecin adı olan 28 Şubat,aradan 16 yıl geçmesine rağmen hala tartışılmaya devam ediyor.

Peki, neydi 28 Şubat?

-Birilerinin zannettiği gibi yükselen irtica tehdidine dur demek ve rejimi kurtarmak adına yapılan bir silahsız müdahalemiydi?

-İç dinamiklerden kaynaklanan ve herhangi bir dış etkenin rol almadığı bir güç ve iktidar savaşımıydı?

-Veya yerli aktörlerin de rol aldığı ama senaryosu uzaklarda yazılmış çok ustaca bir toplum mühendisliği ve Türkiye’nin kontrol dışına çıkmasını sağlamaya yönelik bir projemiydi?

Siyaset ve Savaş bilimlerinin düşünen ve fikir üreten insanlara öğrettiği çok güzel bir ders vardır. “İlişkilerin adam akıllı karmaşıklaştığı dünyada ciddi hiçbir gelişmeyi dış dinamiklerden bağımsız veya tek sebepli olarak açıklamak mümkün değildir.”

Dolayısıyla Türkiye’nin son dönemine damga vurup şekil veren 28 Şubat Sürecini yalnızca iç dinamiklerle ve rejimi koruma iç güdüsünün tetiklediği bir takım niyetlerle anlamaya veya açıklamaya kalkmak hem mantıkla, hem de gerçeklerle alay etmek olur.

O halde 28 Şubat’ı doğru anlamanın yolunun kapsamlı bir bakış açısı ile o günlerin öncesinden bu güne doğru bölge ve dünyadaki gelişmeleri doğru kavrayabilmekten geçtiği kuşkusuzdur.

O günlerden bu güne birlikte bir gezinti yapalım isterseniz.

*TESPİT 1: Sovyetlerin dağıldığı,iki kutuplu dünyanın yerini ABD merkezli tek kutuplu dünyaya terk ettiği 1990’lar sonrası dönem,tek patron ABD’nin dünyada küresel egemenliğini perçinleme amacıyla Yeni Dünya Düzenini kurmaya çalıştığı ve amaçla öncelikli hedef olarak seçtiği İslam Coğrafyasında mutlak kontrolü sağlamaya yönelik BOP (Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Ortadoğu Projesi) u devreye soktuğu dönemdir.

Küresel egemenliğin yolunun Fas’tan Çin’in batısına kadar olan ve çoğunlukla Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyayı mutlak kontrol altına almaktan geçtiğini gören ABD ve müttefikleri bu amaçla BOP’u devreye sokmuşlardı ve işi şansa bırakmak istemiyorlardı. Çünkü;

-Bu coğrafya dünyanın merkezi coğrafyasıydı ve tarih boyunca dünyaya egemen olma iddiasındaki bütün küresel güçler bu coğrafyayı mutlak kontrol altına almak istemişlerdi.

-Dünya’nın enerji kaynaklarının üçte ikisi bu coğrafyada idi ve yine dünya nüfusunun üçte ikisi bu coğrafyada veya bitişik coğrafyalardaydı.

-ABD politikalarına yön veren fikir ve düşünce adamlarının çoğu ABD’nin küresel egemenliğine engel veya rakip güçlerin bu coğrafyadan veya çevresinden çıkabileceği dolayısıyla bunlara karşı tedbir alınması gerektiği uyarısında bulunuyorlardı.

Sadece birkaç örnek verelim isterseniz.

“ABD için en önemli jeopolitik ödül Avrasya’dır.Bu bin yılın yarısı boyunca dünya meseleleri Avrasyalı güçlerce,bölgesel güç için birbirleriyle mücadele eden ve küresel güce erişmeye çalışan bu insanlarca belirlendi.Artık Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya’daki üstün güçtür ve Amerika’nın Küresel üstünlüğü doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hakimiyetinin ne kadar süre ve ne kadar etkili sürdürüldüğüne bağlıdır… Avrasya yer kürenin en büyük kıtasıdır ve jeopolitik olarak bir eksendir. Avrasya’ya hükmeden güç, yer kürenin en ileri ve ekonomik olarak en verimli üç bölgesinden ikisini kontrol edecektir.

Brzezinski’ye göre Süveyş kanalı ile Çin’in Uygur Özerk Bölgesi’ne kadar olan coğrafya Küresel Balkanlar Bölgesidir ve mutlak surette kontrol altına alınmalıdır. (Brzezinski Tercih sayfa 285-Brzezinski Büyük Satranç Tahtası sayfa 46-52)

Yine Brzezinski’ye göre Küreselleşme dünyanın Amerikanlaşmasıdır.(Brzezinski tercih sayfa 228) Yani anlayacağınız Amerika’nın kontrolü altında olmasıdır.

“Sanki bir doğa kanunuymuş gibi her yüzyılda tüm uluslar arası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel moral güce sahip bir ülke ortaya çıkmaktadır.”(Kissinger Diplomasi sayfa 9)

Kissinger’e göre bu gün bu güç ABD’dir ve dünyayı istediği gibi şekillendirme hakkına sahiptir.

“Yerlileşme ve dinin yeniden doğuşu küresel olgulardır. Bu olgular en açık bir biçimde kendilerini Asya ve Müslüman ülkelerden kaynaklanan kültürel iddialar ve Batı’ya karşı meydan okumalarda göstermektedir.”(SamuelHundington Medeniyetler çatışması sayfa 142-143 )

S.Hundinğton o meşhur eserinde ABD ve müttefiklerini uyarıyor ve İslam dünyası ile Çin’in ABD merkezli güce en önemli tehditler olduğunu söylüyordu. Hatta Hundington daha açık konuşarak batının iddia edildiği gibi Fundemantalist İslam’a değil İslam’ın kendisine düşman olduğunu söylüyordu.

ABD’nin önde gelen düşünce adamlarından birisi olan Francis Fukuyama ise esasen dünyanın sonunu ilan etmiş ve ABD’nin evrensel homojen devletinin önünde engelleyici bir gücün kalmadığını söylemişti.

Ama o ve diğerleri ABD merkezli yeni küresel gücün yıkılan komünizmin yerini alan yeni düşmanını ilan etmişlerdi; İslam.

O halde İslam’a bir çeki düzen verilmeliydi ve onun için de İslam ülkeleri gerekirse işgal edilerek tam kontrol altına alınmalıydı. Nitekim düğmeye basıldı ve BOP bu amaçla devreye sokuldu.

BOP ile şunlar amaçlanıyordu.

-Hedef coğrafyada bulunan rejimleri ABD ve müttefikleri ile uyumlu hale getirmek,

-Bölgenin ekonomik ve ticari yapısını ABD ve müttefikleri ile bütünleştirmek,

-Bölge halklarının inanç ve kültür yapılarını mümkünse ABD ve müttefikleri için zararlı olmayacak hale dönüştürmek,

-Bölge kaynaklı olan ve ABD ve müttefikleri için güvenlik tehdidi olabilecek unsurları etkisizleştirmek,

-Gerekirse sınır değişikleri ile yeni devletler oluşturup veya mevcut devletlerin yapısını değiştirip ABD ve müttefikleri için kalıcı dostlar ve müttefikler oluşturmak.

1990’dan bu güne meydana gelen gelişmeleri hep birlikte yaşadık ve hala yaşıyoruz. Bu hedeflerin ne kadarının gerçekleştiği veya gerçekleştirilmek üzere olduğu hepimizin malumudur.

*TESPİT 2: Afganistan ve Irak işgalleri bu planın bir parçasıydı. İslam’ın içinin boşaltılarak dönüştürülmesi projesi olan Ilımlı İslam Projesi bunun bir parçasıydı. Bu gün bütün İslam dünyasında içimiz burkularak seyrettiğimiz mezhep çatışmaları ve etnik ayrılıkçılığın körüklenmesi bu planın bir parçasıydı.

*TESPİT 3: Bu planın yürümesi için ABD ve müttefiklerinin Müslüman coğrafyada İslami kimliği öne çıkan ama ABD ile işbirliğine hazır yerli iktidarlara ve guruplara ihtiyacı vardı. Hatta bu onlar için en önemli ve vazgeçilmez gereklilikti.

*TESPİT 4: Rahmetli Erbakan’ın politikalarını beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama Erbakan ABD ve müttefikleri için işbirliği yapılacak kişi değildi. Onlara mesafeliydi. D-8 diyordu.İslam Ülkeleri ile işbirliği diyordu,milli ve yerli ekonomi diyordu vs.

TESPİT 5: Türkiye ihmal edilerek BOP gerçekleştirilemezdi. Türkiye olmazsa olmazdı ve bu işin kilit ülkesiydi. Onun için öncelikle Türkiye’nin bir kalıba sokulması gerekiyordu.

TESPİT 6: Üstelik Türkiye’de işler kolaydı. Zira öteden beri işbirliği içerisinde olan sivil ve askeri unsurlar vardı. Bu unsurların diri tutulan duyarlılıkları vardı. Bu duyarlılıkları kaşıyacak olaylarla sıkça karşılaşmak mümkündü. Nitekim yok Kudüs Gecesiydi, yok Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin konuşmasıydı,yok Sayın Erbakan’ın ve bazı partililerin bir kısım ziyaret ve konuşmalarıydı derken o duyarlı çevreler harekete geçirildi ve malum süreç başlatıldı.

TESPİT 7: Bu süreç öyle bir cadı avına dönüştürüldü ve dindar kitleler öyle bir ürkütüldü ki devlete ve rejime küskünlük ve yeni arayışlar tetiklendi.Sistemin bir bakıma teminatı olan merkez partiler devre dışı kaldı.Yeni siyasal aktörler devreye girdi ve yeni bir dönem başladı.

TESPİT 8: Rejimi kurtaracağız zannıyla senaryonun oynanmasında rol alan yerli aktörler yani silahlı kuvvetler ve bazı sivil odaklar içindeki bazı unsurlar ise kullanıldıklarını anladıklarında ise artık iş işten geçmişti.Hatta koruma altına alınan Çevik bir dahil dönemin aktörleri bu gün cezaevinde gün sayıyorlar.

28 Şubat’ın kudretli generali Çevik Bir’i, ona akıl veren Alan Makovsky’leri,BÇG’leri,28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyenleri,gerekirse ibadetleri dahi kısıtlayabileceklerini söyleyen dönemin cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer’leri,dönemin masum mağdurlarını konuşurken işin bu taraflarını görmezden gelirsek körleri sağırları oynamaya devam ederiz.

Zaman gözleri açmanın ve bölgemize ve milletimize karşı tezgahlanan küresel oyunları görmenin ve uyanık olmanın zamanıdır.

Ne Olalım, Ne Olmayalım

– Yüksek kaliteli olalım, düşük kaliteli olmayalım.
– Sağlıklı olalım, hastalıklı olmayalım.
– Sevgi yüklü olalım, kin yüklü olmayalım.

– Mutlu olalım, üzgün olmayalım.

– Verimli ve etkin düşünelim, boş ve etkisiz düşünmeyelim.

– Dost ve arkadaş canlısı olalım, soğuk, ilgisiz ve uzak olmayalım.

– Tatlı dilli olalım, sivri dilli olmayalım.

– Kibar ve nezaketli olalım, kaba – saba olmayalım.

– İyiliksever olalım, kötülük düşünen olmayalım.

– Yardımsever olalım, bencil olmayalım.

– Merhametli olalım, taş kalpli olmayalım.

– Karakterli olalım, ikiyüzlü olmayalım.

– Güler yüzlü olalım, somurtkan olmayalım.

– Hüsn-ü zan besleyelim, su-i zan beslemeyelim.

– Sadakatli olalım, başına buyruk ve sorumsuz olmayalım.

– Diğergam olalım, kayıtsız kalmayalım.

– İyimser olalım, kötümser olmayalım.

– Affedici olalım, kin güdücü olmayalım.

– Hoşgörülü olalım, eksik arayıcı olmayalım.

– Alçak gönüllü olalım, kimseye tepeden bakmayalım.

– Sabırlı olalım, aceleci ve tez canlı olmayalım.

– Muhatabımızı anlayalım ve dinleyelim, sözünü kesmeyelim.

– Onure edelim, rencide etmeyelim.

– Takdir edelim, küçük düşürmeyelim.

– Değer verelim, değersizleştirmeyelim.

– Empatik davranalım, gerçeği anlayalım.

– Kendimizi bilelim, saygısızlık etmeyelim.

– Haddimizi bilelim, had bildirmeyelim.

– Ölçülü olalım, kantarın topuzunu kaçırmayalım.

– Dengeli olalım, ifrat ve tefrite kaçmayalım.

– Sade ve düzenli olalım, girdapta boğulmayalım.

– İnançlı olalım, Rab’bimize varalım.

– Cesaretli olalım, korkak olmayalım.

– Azimli olalım, ürkek olmayalım.

– Mücadeleci olalım, pes etmeyelim.

– Ümitvar olalım, karamsar olmayalım.

– Yılmayalım, yarıda bırakmayalım.

– Dua edelim, Yaratıcımızı unutmayalım ve ona güvenelim.

– İsteyelim, O’nun hazinesine güvenelim, ama alacağımız varmış gibi de yapmayalım.

– Şükredelim, doyumsuzluk yapmayalım.

– Kanaatkar olalım, hırs yapmayalım.

– Tevekkül sahibi olalım, yan gelip yatmayalım.

– Gönülden verelim, hemen karşılık beklemeyelim.

– Bilinçaltımızın üstün güç ve zekasına inanalım, bilincimizin zevk ve sefasına kanmayalım.

– Pozitif iletişim sahibi olalım, kimsenin kalbini kırmayalım.

– Ahenkli ve uyumlu olalım, oyunbozanlık yapmayalım.

– Proaktif olalım, reaktif olmayalım.

– Sorumluluk sahibi olalım, vurdumduymaz olmayalım.

– İnsiyatif kullanmasını bilelim, ama negatif yönde kullanmayalım.

– Yetkimizi kullanalım, haktan ve adaletten şaşmayalım.

– Risk almayı bilelim, postu da bedavaya deldirmeyelim.

– Krizleri fırsatlara dönüştürelim, krizlerin altında can vermeyelim.

– Çalışkan olalım, sürmenaj olmayalım.

– Olumlu sonuçlar alalım, ayrıntıda boğulmayalım.

– Esnek olalım, ama kırılmayalım.

– Dinamik olalım, ama rüzgara göre kıvrılmayalım.

– Stratejik olalım, ama yalama olmayalım.

– Misyon sahibi olalım, ama savsaklamayalım.

– Vizyon sahibi olalım, ama önümüzdeki güzellikleri de ıskalamayalım.

– Yetenek sahibi olalım, attığımız taş da kurbağaya değsin.

– Bilge kişi olalım, cahiller arasında kaybolmayalım.

– Öğrenelim ve öğretelim, ama burnumuzu da büyütmeyelim.

– Örnek olalım ve yaşayalım, ama, kimseyi de dürtüklemeyelim.

– Güç ve yeteneğimizi açığa çıkaralım, bedavaya da harcamayalım.

– Amaç ve hedeflerimiz olsun, ama işe yaramaz cinsten olmasın.

– Başarıya tam odaklanalım, bir koltukta on karpuz da taşımayalım.

– İsabetli kararlar verelim, ama nasıl uyguladığımızı da test edelim.

– İsrarlı ve istikrarlı olalım, bıkkınlık hastalığına da yakalanmayalım.

– Tartışalım, ama teknik ve yöntemlerini adam gibi bilip ve uygulayalım.

– Alternatifler üretelim, ama, özü de gözden kaçırmayalım.

– Sorun çözücü olalım, mazeret üretici olmayalım.

– Stresleri akıllıca yönetelim, bunalıma girmeyelim.

– Çatışmanın yerine göre kaçınılmaz olduğunu bilelim, ama, yaşamımızı da bedavaya trampa etmeyelim.

– Aidiyet duygusunun gereğini doya doya yaşayalım,  ama yalnızlaşmayalım.

– Grup dinamizmine dahil olalım, oyunbozanlık ve fitne çıkarmayalım.

– Sinerji oluşumuna katkı verelim, bencil davranmayalım.

– Yerine göre etliye de sütlüye de karışalım, yerine göre ne etliye  ne de sütlüye karışalım.

– Danışalım ve katkı verelim,  ama işgüzarlık yapmayalım.

– Durumun gereklerine göre hareket edelim, ama yanar döner olmayalım.

– Uyulması gereken kurallara uyalım, düzeni bozmayalım.

– Çiğnenmesi gereken kuralları çiğneyelim, kendini yenileyememiş kuralın ipiyle de idam  olmayalım.

– Modelleme tekniğini kullanalım, Amerikayı yeniden keşfetmeye kalkmayalım.

– Özenli olalım, dağınıklığın girdabında boğulmayalım.

– Tedbirli olalım, keşke ve eyvahların insafından medet beklemeyelim.

– Dikkatli olalım hayata sıkı sıkıya sarılalım, güzelim dünyayı zamansız terketmeyelim.

– Önemli işlerimize öncelik verelim, balıklama dalan acillerin insafına kalmayalım.

– Yüksek kaliteli yaşayalım, kalitesizliği kaderimiz haline getirmeyelim.

 Selam, sevgi ve dualarımla…      

“Benim Adıma Kan Dökme!”

Sevâd-ı a’zam yanılmaz diye bir söz vardır. Yâni büyük kalabalık, ekseriyet ve çoğunluk  aldanmaz, aldatılamaz. Halka gidildiği, reyine başvurulduğu, fikri sorulduğu takdirde isabetli karar verir. Doğruyu bulur, doğruda kalır ve görüşünde yanılmaz.

Ama bir şartla; doğruyu bildiği, gerçeği gördüğü takdirde. Sorulan, kendisine başvurulan hususta Halk; gerçekten doğru karar verir. İsabet kaydeder.

Tabii basın gerçekleri yazdığı, siyasîler hakikati ketm etmediği / saklamadığı, farklı şekilde halka aktarmadığı, televizyonlar olan biteni halka olduğu gibi naklettiği takdirde; o halkın, rey ve görüşüne müracaat edildiği zaman, isabetinde yanılmaz ve yanıltmaz.

Batılı devletlerde hain; halkın arasından çıkar. Türkiye’de ise, aydınlar arasından zuhur ediyor. Bir kısım münevver ve aydınımız  -maalesef-  halkı menfi şekilde etkiliyor! Vatan, millet, devlet aleyhinde kışkırtıyor! Söz sihir gibi tesir eder hükmünce; halk resmen kandırılıyor!

Bu da askerin, polisin ve devletin âdeta elini kolunu bağlıyor! Bu kaos hâli bölücülerin işini kolaylaştırıyor. Bulanık suda balık avlamak kabîlinden ortamdan yararlanmalarına fırsat veriyor.

İşte bu karanlık atmosferi dağıtmak için kolları sıvamış bir gencimiz; büyük bir cesaret ve millî bir duyarlılıkla  -her şeyi göze alarak-  bir avuç arkadaşıyla meydana çıkmış bulunuyor.

Çünkü o biliyor ki, halkımız gerçekleri gördüğü an, şahlanacak ve gidişata:

 

Yeter artık, dursun bu terör!
Benim adıma, kim verdi karar?

 

Diyerek,duruma el koymasını bilecektir.

X

“1993 yılında lise çağında 13 arkadaşıyla Selâm Anadolu Hareketi’ni başlattığını bildiren Galip İlhaner, şu an 5 binin üzerinde üyeye sahip olduklarını Türkiye’nin 81 ilinde ve birçok ilçede temsilciler belirlediklerini, partileşme çalışmalarına hız verdiklerini, bu yıl içerisinde partilerini kurmayı plânladıklarını söyledi.

“Başkanlığını Kürt kökenli siyasetçi Galip İlhaner’in yaptığı, PKK / BDP karşıtı Selâm Anadolu Hareketi(nin)…”Benim adıma kan dökme!” yürüyüşleri ve “Artık yeter!” mitingleri düzenleyeceği(ni bildiren Sayın) İlhaner şunları kaydetti:

“Selâm Anadolu Hareketimiz; İstanbul, Edirne, Bursa, İzmir, Antalya, Konya, Ankara, Samsun, Adana, Trabzon, Sivas, Malatya, Diyarbakır, Erzurum, Van gibi iller başta olmak üzere birçok il ve ilçede de mitingler düzenleyecek. Tüm halkımızı bizlere destek vermeye, terörü beraberce lânetlemeye davet ediyoruz. Biz barış isteyen Kürtleri temsil ediyoruz. Bütün Kürtler adına PKK’yı silâh bırakmaya, vatanlarına kurşun sıkmaktan vazgeçip, bizim adımıza kardeşlerimizi öldürmekten bizim adımıza, bizim kanımızı dökmekten vazgeçerek, vatanlarına dönmeye, kendi kendilerini tasfiye ederek, Türkiye’ye teslim olup bu kirli savaşa son vermeye çağırıyoruz.

“PKK; Kürt halkının isteğiyle; çocuğu, yakını PKK’da olanların örgüte baskı yaparak “çocuğumu, kardeşimi, yakınımı istiyorum” çağrısıyla tasfiye edilebilir. Çocukları, yakınları örgütün dağ kadrosunda bulunanlar mitinglerimizde “yakınımı istiyorum, benim adıma

savaşmayın” mesajı vereceklerdir. Kürt halkının barışçıl iradesi PKK’yı dağdan indirmeye

yeterlidir. Bunu PKK’nın ana gövdesinden bahsederek söylüyorum. Yoksa Orta Doğu coğrafyasında PKK’lar daha uzun süre bitmez. Bugün PKK; Suriye adına, İsrail adına, dış güçler adına Türkiye’de kaos çıkarmaya çalışmaktadır. PKK, Türkiye’yi dış güçlerin müdahalesine

açık hale getirerek Libya’daki, Suriye’deki gibi bir ortama zemin hazırlamaya çalışmaktadır…

“İlhaner, sözlerini şöyle sürdürdü: PKK’nın en zayıf halkası Kürtlerdir. En güçlü halkaları ise İsrail’dir, Suriye’dir, ABD’dir, AB ülkeleri ve bazı komşularımızdır. PKK’nın Öcalan üzerinden tasfiye edilmesi neredeyse imkânsızdır. Biz bu şekilde zaman kaybediyoruz. Çatışma uzuyor ve insanlarımızı kaybediyoruz. PKK, bugün Kürtlerin elinden çıkmış, Suriye istihbaratının elemanı olan, Kürt olup olmadığı bile belli olmayan Nusayri Fehman Hüseyin’in eline geçmiştir. Suriyeli birinin Vanlı, Diyarbakırlı, Şırnaklı…kardeşlerime emir vererek; Konyalı, Antalyalı, Trabzonlu…kardeşlerimize kurşun sıkmasına seyirci kalamayız. Bu oyun Kürt halkının iradesiyle bozulacaktır.

“BDP ve avanesi çocuk bedenlerini istismar ediyor, çocukları rantlarına alet ediyor, diyen İlhaner: Çocuklar üzerinden, çocuklara acımadan, çocukları kullanarak ortalığı karıştırıyorlar. Molotofçu bir nesil oluşturmaya çalışıyorlar. Biz barış isteyen son nesiliz diye de tehditler savuruyorlar. Kendilerini vazgeçilmez olarak görüyorlar…Bu çocuklar ileride kullanıldıklarını görünce, nasıl kullanıldıklarını, en fazla kendi halklarına zarar verdiklerini anlayınca, bunların savaş nesli değil, barış nesli olacağı görülecek,şeklinde konuştu.

“Galip İlhaner: Bizce PKK, ancak Kürt halkının baskısıyla, annelerin baskısıyla silâh bırakabilir. Biz bu yolun en mantıklı yol olduğunu düşünüyoruz, dedi.” (Osman Yiğit / Ankara, Akit, 28 Ağustos 2012, s. 10)

İmralı’dan Sızan Pis Kokular

“Apo ile Müzakere” için İmralı’ya gönderilen BDP’li milletvekilleri ile teröristbaşının yaptığı konuşmaların “tutanakları” Milliyet’te yayımlandı. Bunları okuduktan sonra acı, üzüntü, aşağılanmışlık ve öfke gibi duygulara kapılmamak mümkün değil.

Kırıcı olan sadece Öcalan’dan sadır olan sözler değildi. Hükümet ve yandaş basından yalnızca “çok hassas bir süreç içindeyken” böyle bir haberin yayımlanmasını “sabotaj ve hainlik” olarak tanımlayan ve bu haberi yayımlayan “sorumsuz gazeteye” “batsın böyle gazetecilik” tarzında tepki gösterilmesi daha da kırıcıydı.

Çünkü durum açıktı: “Terör örgütü liderinin daha da büyük terörist saldırılarda bulunma tehdidiyle Türkiye’yi bir rejim değişikliğine zorlamak istediği anlaşılmıştı.” Hükümet ve yandaşları bu olanlara değil, bunların halk tarafından öğrenilmesine kızıyordu.

*****

Üstelik teröristbaşının bunları söylerken kullandığı megalomanca ifadeler sürece yatkın olanları bile rahatsız etti.  “AKP’nin iktidarını biz sağladık”; “Tayyip Erdoğan vatana ihanet suçundan yargılanacaktı, Ben devreye girdim, O’nu kurtardım”; “Erdoğan’ın Başkan olmasını destekleriz” ifadelerinin AKP’ye gönül veren kitleleri, “Fethullah Gülen, Nur Hareketine sızmış bir Amerikan ajanıdır” ifadesi Cemaatin mensuplarını rencide etmemesi mümkün değildi.

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı ve sürecin birkaç mimarından biri olan Yalçın AkdoğanBunların Öcalan’ın sözlerinin ne kadarını doğru yansıttığı ayrı bir konu ama önemli olan bunlar değil, Öcalan’ın verdiği taslak metindir” dese de, İmralı’dan sızan sözler önemli.

Öncelikle “tutanakların doğruyu yansıtmadığını” söylemek pek mümkün değil, çünkü tutanaklar elde yazılmıyor, sesi yazı haline çeviren bir makine ile kayda geçiliyormuş. İkincisi tutanaklar Öcalan’ın verdiği taslak metinden farklı bile olsa önemli. Çünkü bu açıklanan “yol haritası” sürecin bundan sonraki aşamaları için ipuçları verdiği gibi geçmişe dair de bilgiler ihtiva etmekte.

Hele hele “Ne ev hapsi, ne af bunlara gerek kalmayacak. Hepimiz özgür olacağız”; “Kürtler kendilerini özgürce yönetecek” sözleri ile Bu olmadı 50 bin kişiyle halk savaşı olacak, ölen ölecek” tehdidini hazmetmek hiç de kolay değil.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın daha önce söylediği “Biz teröristle ve örgütle pazarlık yapacak namussuz ve ahlaksızlardan değiliz” sözlerini düşününce hükümetin “süreç” için neleri göze aldığını fark ediyoruz.

*****

Başbakan, barış sürecinden vazgeçmeyeceklerini de vurguladı: Bu süreç devam edecek. Bedeli ne olursa olsun milletimizin refahı için huzuru için her şeyi yapacağız. Çünkü annelerin ağlamaması lazım.”

BDP’li Pervin Buldan da Öcalan’ın sürecin devamını istediğini şu sözlerle anlattı: “Sayın Öcalan, ‘bu süreçte herkesten destek istiyorum’ diyor. Biz de Öcalan’a söz veriyoruz. Her koşulda, her şartta onu destekliyoruz. Çözüm sürecinde, yol haritasında Öcalan’la hareket edeceğimizi söylüyoruz. Bu süreçte Öcalan’ın muhatap alınması da arzuladığımız mücadelenin bir parçasıydı. 21’inci yüzyıl barışın ve Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünün sağlandığı ve Öcalan’ın özgürlüğüne kavuştuğu yıl olacaktır.”

Bir taraftan Başbakan’ın hatırına her şartta “Apo ile müzakere” sürecini destekleyenler; diğer tarafta Öcalan’a söz verip süreci destekleyenler. Rüyamda görsem inanamayacağım, hayra yoramayacağım bir paralellik söz konusu.

Bugüne kadar PKK’yı dolaylı veya direkt destekleyen yabancı ülkelerin ve bilhassa ABD ve AB’nin sürece tam destek veriyor olması dikta çekici. PKK’dan beklenen görevin son aşamasına geldiği ve PKK talepleri olarak bildirilen hedeflere ulaşılması için UYGUN ŞARTLAR gerçekleştiği için olabilir mi?

Başbakan ve Öcalan’ın sürece bu kadar angaje olmasının sebebi, belki de taraflara ABD/AB’nin vaat ettiği başarılardı: Başbakan’a  “Türkiye büyüyecek, yeni Osmanlı olacak” diyerek ve “yeni anayasa ile kurulacak yeni devlet düzeninde Başkan Erdoğan olarak tarihe geçme” imkânını sunarak; Öcalan’a ise hapisten çıkıp, (Barzani gibi) bir Kürt Devletinin Başkanı olma fırsatını göstererek, sürece “yüreklerini koymalarını” sağlamış olabilirler mi?

Arslan Bulut’a göre, “ABD ve AB’nin PKK ile görüşmelere tam destek vermesinin ana sebebi, Türkiye’den yerel yönetimlere özerklik verilerek koparılacak parçanın, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile birleştirilme planıdır. Tayyip Erdoğan  “Çoğu gitti azı kaldı”  derken, yeni anayasa ile kurulacak yeni rejimi kastediyor.”  

******

Yeni rejimin temelleri bir bir atılıyor. “Kamu Yönetimi” ve “Yerel Yönetimler” Yasaları çıkarılınca özerkliğin ve federasyonun altyapısı hazırlanmış olacak.

Valiler seçimle gelecek. PKK/BDP’nin seçtireceği vali ve belediye başkanlarının kullanacağı yetkiler şunlar olacak:

“Milli eğitim, sanayi, bayındırlık, kültür, turizm, tarım, orman ve sağlığa ait görev, yetki, personel, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malların İl Özel İdarelerine devri ve tasfiyesi” gerçekleşecek. (Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağı, G.M. 1/a) 

Adına “özerklik” demeden sağlanacak bu özerk illerezabıta ve özel güvenlik teşkilatı kurma yetkileri de verilecek.” (Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağı M.14) 

Böylece bu yaz yurtdışına çıkarılması sağlanacak olan teröristler tekrar gelerek, (BDP’nin kazandığı illerde) fiilen kurulacak özerk devletin resmi güvenlik mensupları olacak.

 “Aman vatandaş duymasın” denilen, “hassas sürecin” ilk aşaması işte bu.

Asaletini Kaybeden İrfan

Esasa geçmeden evvel üstat Cemil Meriç‘e kulak verelim:

İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mabede bezirgân sokmamış. Yıllarca davar gütmüş, odun taşımış çömez…Meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline.

Emanetleri ehhline tevdi ediniz” demiş din.

Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan, asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşları gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. Genç kuşaklar, batı’nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.” (Bu Ülke. Sayfa 99)

Aslına bakarsanız yazarın ne demek istediği konusunda çok tereddüt ettim. Hatta kendi kendime; o onun görüşü illada yazdığı her şeyi kabul etmek zorunda değiliz diye bir müddet oyaladım kendimi. Lakin zaman, zaman konu, aklımı kurcalamıyordu diyemeyeceğim.

Ta ki çevremizde ve sosyal medyada bazı öğretmen arkadaşların, sokaktaki vatandaşın dahi yapamayacağı bariz hataları yaptıklarını görünce anladım ki üstat bu konuda haklı.

Bir defa öğretmen; kendi istediği gibi yaşayıp, istediği gibi hareket edemez çünkü almış olduğu sorumluluk ona bu hakkı vermiyor.

Öyle ya çocukluğumuzda hocalarımız bizim için birer idol dü, örnek kişi idi. Annemizden, babamızdan dahi üstün sayar, onların her hareketini taklit eder ve örnek alırdık. Onlar da bizlere sadece bilgi öğretmez, hayatı, hayatın gerçeklerini öğretirlerdi.

Yirmi yıllık meslek hayatımda, hem öğretmen, hem de öğrencilerle haşır, neşir olduğum için çok yakın tanıdığım hoca nitelikli öğretmenler vardı. Onları tenzih ediyorum, ama son zamanlarda eğitimin kalitesi düştüğü gibi, maalesef azda olsa öğretmenlerimizin de kalitesinde düşüşler görüyorum. Nasıl düşmesin ki kalite, 1970 li yıllarda dört ayda öğretmen yetiştirilip, yavrularımız onlara kırkar, ellişer kişilik sınıflar halinde teslim edildi.

Bu arada en önemli konunun altını çizmeden geçemeyeceğim. Öğretmen; eğer mesleğinin hakkını yeteri kadar veremiyorsa, insanı sevmiyorsa, eğitimin haricinde çocuğun gelişiminde ve ruhsal yapısına herhangi bir katkısı yoksa lütfen o mesleği icra etmesin. Zira hocalık, öğretmenlik, sadece kendi öğrendikleri bilgileri karşısındaki çocuğa nakletmek değil, onun ruhsal eğitimini eğilmek ve gerektiği şekilde motife ederek yarınlara hazırlamaktır.

Bu konuda çevremde saygı duyduğum, gerçek hoca ve öğretmenlerimize şükran ve saygılarımı sunuyorum, bana emekleri geçen hocalarımın ellerinden öpüyor, genç öğretmen kardeşlerime ve arkadaşlarıma; sizlerden isteyen, arayan, bilgiye susamış yavrularımıza da fedakarlık yapmalarını rica ediyorum çünkü onlar, bu memleketin geleceği, onlar bizim yarınlarımız.

Medya Okur – Yazarlığı – 1

Hepimiz ciddi anlamda medya mesajlarına maruz kalmaktayız. Medyanın çeşitlenmesi ile birlikte çoğu zaman farkında bile olmadan medya mesajlarının hedefi oluyoruz. Medya tüketimi medya izleyicilerini kullanılan birçok iletişim araçları ile pasif kullanıcı durumuna getirmektedir. Bizlerin pasif kullanıcı olmaktan çıkıp aktif alıcılar haline gelmemiz gerekmektedir. Böylelikle istenmeyen etkilerden kurtulmuş olur tercih ettiğimiz etkileri almış oluruz.

Bizlerin bilinçli medya tüketicisi olmamız önümüzdeki süreçte çok önemli hale gelmektedir. Bunun içinde medya mesajlarının bizleri nelere maruz bıraktığının farkındalılığına varmamız gerekmektedir. Bu farkındalılık maruz kalınan mesajlara eleştirel  yaklaşmanın onu sorgulamanın yolunu açacaktır. Eleştirel bakış açısı da eğitimle olur.

Burada esas olan bizler olduğuna göre ne tüketmek istediğimizi medyaya biz belirtirsek onu üretmek zorunda kalacaklar aslında. Ama bizler bunun farkında değiliz maalesef.. Bize sunulanı alarak onların işlerini kolaylaştırıyoruz..

Bizler neden medya karşısında savunmasız ve pasif alıcılarız? Eğitimimiz ve geleneklerimiz bilinçli bir toplum olma üzerine kurulu değildir. Çünkü öğrenciler yaratıcı düşünme ve

sorgulama pratiklerinden uzak tutulmuşlar, öğretmen ve ebeveynlerine itaat eden pasif bireyler olarak konumlandırılarak geleneksel pedagoji anlayışı içinde yetişmişlerdir. Dolayısı ile de medya konusunda da bilinç düzeyimiz düşüktür. Öyleyse bunun farkına varıp bu konuda kendimizi yetiştirmeliyiz.

Küreselleşmenin bu kadar açık olduğu bu dönemde medyanın başka dış kurumların güdümü veya etkisi altındadır diye herkesin kabul ettiği bir görüş vardır. Fark ederseniz eğer medya gündem koyar veya çok önemli gördüğünüz bir konuda suskun kalır.

Biz insanlar sadece belirli medyayı takip ederiz. Bunu medya  bağımlılık modelleri ile gerçekleştirdiklerini bilmemiz gerekir.

Türkiye’de Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile Milli Eğitim Bakanlığı yıllar önce çalışma yaptı. 2007-2008 Eğitim ve Öğretim yılında ise Medya Okur yazarlığı dersi tüm ülkede ilköğretim okullarında seçmeli ders olarak müfredata alındı. Bu bile büyük bir gelişme aslında. İnşallah öğrenciler bu dersi tercih ederler.

Medya etkisi nasıl olur.? İnsanlar medya mesajlarına verdiği tepki farklı farklı olur. Bu tepkiyi şekillendiren psikoloji, sosyoloji, siyaset bilimi gibi bilimlerden faydalanır.  Etkilerin

açıklanmasında  davranışçı psikolojinin uyarı-tepki modeli esas alınır. Dolayısı ile de tepkiler farklı farklı olabilir.

Medyanın en yaygın etkisi mevcut inanış ve davranışlarımızı sağlamlaştırmaktır. Genel algımız eleştirel ve sorgulayıcı olmadığından medyanın güçlü etkilerinden kurtulamayız.Bu güçlü etkiye “hipodermik iğne” ve “sihirli mermi” gibi adlar vermişlerdir. Farkındalılığı elde etmemiz için büyük değişimler yaşamamız gerekmektedir.

“Sihirli mermi kuramı” kitle toplumu teorisiyle oluşturulmuş bir yaklaşımdır. Kitle toplumu; bireyler arasındaki sosyal bağlar çok güçlü olmadığı için, geleneksel toplumsallaşma kurumlarının zayıfladığını ve bunların yerine kitle iletişim araçlarının geçtiğini günümüzde bu kurama göre tasarlanan iletiler kitle iletişim araçlarıyla kamuoyuna ulaştırılır ve böylece ikna süreci başlar. Bu kurama göre, hedef kitleye düşünce kalıpları, tutumları, hiç dirençle karşılaşılmadan oluşturulur.

Hipodermikiğne ;Kitle iletişim araçlarının propaganda amaçlı olarak kullanılarak  kitle insanının propagandaya  karşı direnecek bir eleştirel  bir akıldan  ve  bilgi birikiminden  yoksun olması sonucunda propaganda ile  kamuoyunun  etkilenmesi amaçlanır.

Bu kuram, doğrusal bir nedensellik anlayışına dayanır. Gönderici, ileti ve alıcıyı basit bir nedensellik ilişkisine dayalı olarak birbirinden yalıtılır. Bu yaklaşıma göre göndericinin gönderdiği mesaj alıcı konumundaki bireylerin davranışını etkiler. Etkileyecilerin kitle iletişim araçlarını kullanarak kitlelere  gönderdikleri mesajların onlar üzerinde deri altına enjeksiyon yapan bir şırınga gibi doğrudan ve anında  bir etkide olduğu düşünülmektedir.

Haber medyası toplumsal olayları bize yansıtan araçlar olmayıp, toplumsal güç ve iktidarın kurulduğu, inşa edildiği araçlardır. Haber medyası, toplumda dördüncü güç olmak yerine, varolan güç ve iktidar ilişkilerinin sürdürülmesinde güç ve iktidar sahibi kişi ve kurumlara bağımlı bir konumda bulunmaktadır. (Güliz KARAKUŞCU ÖZEL TELEVİZYON HABERLERİNDE TERÖRİZM KANAL D VE SHOW TV ANA HABER BÜLTENLERİ İÇERİK ANALİZİ acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/359/652.pdf)

Medya okur yazarlığını iyi bir şekilde kavramamız gerekiyor ki medyanın bize vermek istediği mesajların hem doğruluk nedenlerini hem de hangi amaca hizmet ettiğini anlamız açısından önemlidir.

Medyanın “kitle” anlayışı; medyayı takip edenleri, izleyicileri, pasif tüketici olarak görür ve medya tarafından manipüle edilebilen birbirinin benzeri insanlar olarak ele almasıdır. Burada medya vermek istediği yazı veya görseli güçlü bir konuma getirir okuyucu ve izleyici konuyu reddedemeyecek kadar güçsüz olarak kabul edilerek verilir. Pasif beyinler bu bilgilerin anlamlarını kolaylıkla beyinlerine kazırlar.

Yukarıda da görüldüğü gibi bizleri kitle gören anlayış bazı metotlar kullanarak bizim algımızı yönetmek istemektedirler ve bunda da başarılı oldukları görülmektedir. Pasif alıcı olmaktan çıkıp aktif kullanıcı olmak için biz de yöntemler geliştirmeliyiz.

4. kuvvet olarak gösterilen medyanın; sadece toplumun haber alma hakkına yönelik değil de küresel ve yerel güçlerin, parasal eğilimlerin, manipüle edildiği toplumu birey olmaktan ziyada “kitle” olarak görme talepleri sonucu, çeşitli yöntemler kullanılarak yönlendirecekleri hale dönüştürmektir.

Bizler karar vermeliyiz “Birey mi? “ olmak istiyoruz yoksa “kitle mi?”

Amman’da Türkiye Örneği

 

Geçtiğimiz yılın son Cumartesi günü, Ürdün’ün başkenti Amman’da “Geçmişten ‎Geleceğe Türk Arap İlişkileri” konulu bir çalıştay düzenlendi. Çalıştayın akademik ‎ortaklarından birisi Türkiye’nin önemli düşünce kuruluşlarından olan, Stratejik ‎Düşünce Enstitüsüydü. Diğeri Ürdün’de Türkiye üzerine araştırma dosyaları hazırlamakla ‎tanınan ve bu alanda daha önce de çeşitli ilmi toplantılar düzenleyen Münteda Fikri’l-‎Arabi adlı kuruluştu.

Çalıştaya Türkiye’den ve Ürdün’den konunun uzmanı bir çok ‎politikacı ve bilim adamı katıldı. Arapların Türkçe öğrenmesi, Türk filmleri, Türkiye ‎demokrasisinin örnekliği, Karşılıklı ön yargılar, Ticari ve sınai ilişkiler, Üniversiteler ‎arası işbirliği, Öğrenci ve öğretim üyesi değişimi programları, Ortak tarihi kaynaklar ve ‎Kültür varlıkları enine boyuna tartışıldı. Bu tartışmaların ayrıntılarına bu yazıda ‎girmeyeceğim. Bu yazıda çoğu politikacı, yönetici ve bilim adamı olan Arap ‎katılımcılardan iki tanesinin, Başbakan Tayyib Erdoğan hakkındaki kanaatleri ve ona ‎duydukları hayranlık üzerinde duracağım. ‎

Yermuk Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Fayiz Khasamene “El-Münteda” adlı ‎dergide Türkiye ile ilgili olarak hazırladığı dosyada Türk mucizesi kavramını ‎kullanmaktadır. Türkiye’nin son yıllardaki başarısını uzun zamandan beri gücünü ‎yitirmiş olan İslam medeniyetinin yeniden doğuşu olarak yorumlamaktadır. Başbakan ‎Tayyip Erdoğan ve ekibinin yitirilmiş umutları yeniden canlandırdıklarını ‎ifade etmektedir. İslam medeniyetinin düştüğü yerden kalktığını söyledi. ‎Arapların Türkiye demokrasisi üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapması gerektiğini özetle ‎belirtti. Türklerin modern çağda, Batı medeniyetine karşı, İslamın umudu olacak tarzda ‎önemli başarılar gerçekleştirdiğini ifade etti.‎

Ürdün’ün Sabık Enformasyon Bakanı Dr. Nebil Şerif, Araplarla Türkler arasındaki ‎kültürel münasebetler üstünde durdu. Dr. Nebil bir Türk mucizesinin gerçekleşmekte ‎olduğunu belirtirken, bu Türk Hareketi’nin Araplar üzerinde çok önemli etkiler ‎bıraktığını belirtti. Bir zamanlar umutlarını, Cemal Abdunnasır’a, Saddam Hüseyin’e, ‎Baas Hareketine ve İmam Humeyni’ye bağlayan Arapların; şimdilerde Türkiye’nin ‎Başbakanı Sayın Recep Tayyib Erdoğan’a bağlandıklarını yine daha önce yayınladığı ‎bir makalesinden atıflar yaparak dile getirdi. Dr. Nebil, “Arapların Üzerindeki Türk ‎Etkisi” adlı makalesinde, biraz da hayıflanarak Arapların kendi aralarında bir kurtarıcı ‎ çıkarmadıklarına yanmakta, ancak Arap gençlerinin; Türkiye’

 

yi ve Türkiye’nin ‎başbakanını kendileri için, örnek alınacak bir kurtarıcı olarak gördüklerini de ‎belirtmektedir. ‎

Türkiye örneğinin ekonomik ve demokratik yönlerini ve Başbakan Sayın Erdoğan’ın ‎yeni kuşak Arap hareketi üzerindeki etkisini, Ürdünlü diğer hatipler de ayrıntılı olarak ‎anlattı. İşin tuhaf tarafına gelince; bir Türk mucizesinden bahseden bu Arap aydınların ‎tümü, Türkiye ile Arap toplumları arasında kültürel münasebetlerin eksik olduğunu ‎belirttiler. Ne Türkler yeterince Arapça biliyor, ne de Araplar Türkçe biliyor. Türkçenin ‎en azında yeni kuşak Araplar tarafından konuşulabilir bir dil haline getirilmesi için, her ‎iki tarafında yapması gereken çok önemli faaliyetler var. Toplantının kapanış ‎konuşmasında Stratejik Düşünce Enstitüsü başkanı Yasin Aktay, bu durumu açıkça ‎deklere etti. Arap katılımcılar ise, dil barajının aşılması için Arap ülkelerinin daha çok ‎çaba sarf etmesi gerektiğini söylediler.

 

 

 

Türk Milliyetçileri! Kendinize Dönün

 

Artık sözün bittiği yerdeyiz.Türk milleti” adını yıllarca ağızlarına almayanlar, “Türk” adını Anayasa’dan çıkarmak isteyenler, “Atatürk”ü unutturmak, izlerini ve eserlerini silmek için uğraşanlar, ülkeyi bölmek için yıllarca masum insanların, asker, polis ve korucuların kanlarını dökenlerle sulh masasına oturanlar, en sonunda dillerinin altındaki baklayı çıkardılar: “Türk milliyetçiliğini ayaklarımızın altına aldık”.

Millet” ile “kavim”, milliyetçilik” ile “ırkçılık”,altkimlik” ile “üstkimlik” arasındaki farkı bilmeyenlerin, ya da bilip de bilmemezlikten gelenlerin elindeyiz. Millet; dil, din, edebiyat, tarih, coğrafya, hukuk, sanat, gelenek ve görenek ortaklığı olan insanlar topluluğudur. Milletin ortak idealleri ve dünya görüşü vardır. Millet, sosyolojik ve kültürel bir olgudur.  Etnik kökenleri farklı insanlar, yani altkimlik mensupları,  toplumu millet yapan ortak değerlerin potasında eriyip kaynaşarak bir üstkimliğe ulaşırlar. Üstkimlik, millî kimliktir. Üstkimlik “Türklük“tür.

Kavim ve ırk, biyolojik bir sonuçtur. İnsan meziyetleri, davranışları, inanışları, zevkleri ve düşünceleri genlerle geçmez. Bu durum ancak hayvanlar için geçerlidir. Bu nedenle, kavmi ve ırkı sevmek ve yüceltmek çok ilkel bir davranıştır. Milliyetçilik ise, kültür bağı ile birbirine bağlı insanlardan oluşan milleti sevmek, onun iyiliği, mutluluğu ve refahı için çalışmak duygusunun ve iradesinin adıdır. Bunları bilmek için âlim veya filozof olmaya gerek yok.

Milliyetçiliğe karşı ve düşman olanlar da, milliyetçiliğin ırkçılık olmadığını biliyor, fakat milletin millî hassasiyetlerini yok etmek için bunu böyle gösteriyorlar. Bunu yaparken sürekli alt kimlikleri ön plana çıkarıp, üst kimlik olan Türklüğü de altkimlik olarak sunuyorlar. Bence bunda amaç, Türklüğü sıradanlaştırmak ve toplumun bütününü kucaklayan “Türk milleti” kavramını Anayasa’dan da silip, toplumu çeşitli altkimliklerden meydana gelen, kozmopolit, kimliksiz ve bölünmüş bir  Anadolu milleti meydana getirmektir.

Peki, Türk millî kimliğine sahip çıktığını ve Türk milliyetçisi olduğunu öne süren kişiler, siyasi teşkilatlar ve sivil toplum kuruluşları, bu olaylar karşısında ne yapıyorlar? Biz asıl ona bakalım. Milliyetçi kişiler, partiler ve kuruluşların hepsi birbirinin aleyhinde, birbirine karşı ve kendi başlarına buyruk durumdalar. Sanki “Beylikler Dönemi“ni yeniden yaşıyoruz. Hepsi birbirinden kopuk, birbirinden habersiz bir meçhule doğru gidiyorlar ve millî varlığımızı tehdit eden en hayati konularda bile bir araya gelemiyorlar.

Sanki toplantıları takip eden çok kalabalık milliyetçi kitleler varmış gibi, aynı gün, aynı saatte, ayrı mekanlarda toplantılar düzenliyorlar. Zaten sınırlı olan güçlerini, bir de kendilerini bölüyorlar. Milletin bölücü ve hain olmayan bütün fertlerini kucaklaması gereken milliyetçi partiler, millet düşmanları ile mücadele edeceklerine, kendilerine muhalif olan dava arkadaşlarını nasıl etkisiz hale getireceklerinin hesabını yapıyorlar, teşkilatlarının bazılarını feshediyorlar, kendi kardeşlerini yiyorlar. Kendilerine “ulusalcı” diyenler de “milliyetçiler“den farksız. Sürekli kendi içlerinde bölünüyorlar. İşte asıl tehlike burada. Çünkü, Türk milletinin bekasını savunan milliyetçi güçler, dağınık ve perişan bir durumda ise, millet Türklük düşmanlarının elinde kendi kaderine terkedilmiş demektir.

Türk milliyetçileri! Aklımızı başımıza toplayalım. Benlik duygusunu, kişisel çıkarlarımız, küçük hesapları bir tarafa bırakalım. Gücümüzü birbirimizi yemeye, birbirimizle mücadeleye harcamayalım. Güçlerimizi birleştirelim. Ocakçılığı, Vakıfçılığı, Dernekçiliği, Cemaatçiliği ve Particiliği bir tarafa bırakalım, hiç olmazsa millî davalarda birlikte hareket edelim. Çünkü, hepsi geçicidir, kalıcı olan millettir, onun millî kimliği ve bekasıdır. Etkinliklerimizi aynı anda değil, değişik zamanlarda yapalım. Birbirimizle uğraşmak yerine, dışımızda ve karşımızdakilerle mücadele edelim. Bugün küskün olan dava arkadaşlarımızı yeniden kazanalım. Unutmayalım, eski arkadaşlarımızı kazanmak, dışımızdakileri kazanmaktan daha kolaydır. Sevgimizle önce birbirimizi, sonra bütün toplumu kucaklayalım. Gün, birlik ve beraberlik günüdür.

Vaktiyle gerçekten Türk milliyetçisi olup bu fikre hizmet den ve sonra çeşitli sebeplerle dönüp başka mahfillere giden arkadaşlarımıza da bir çift sözüm var. 12 Eylül karşıtlığı, açılım yandaşlığı veya lider düşmanlığı nedeniyle veya bazı makam, mevki ve menfaat hesapları ile dönen eski milliyetçilere diyorum ki, nasıl bugünkü durumdan memnun musunuz? Yıllarca mücadele ettiğiniz “Bölücübaşı” ile müzakere edenlerle ve Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alanlarla aynı safta olmak sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Ben inanıyorum ki, çoğunuz bu durumdan rahatsızsınız ve utanıyorsunuz. Ama unutmayın, hatasını görüp bundan dönmek de bir erdemdir. 180 derece döndünüz bugünkü noktaya geldiniz. Bir defa daha 180 derece dönerseniz başlangıçtaki asli yerinize geleceksiniz. Gelin hep birlikte Türk milliyetçiliğini ayakları altına aldığını söyleyen ve bunu destekleyen zihniyetle mücadele edelim.

Yoksa İmparatorluktan miras kalan, Atatürk ve arkadaşları ile kahraman Türk ordusunun kurtarıp bizlere emanet ettiği son vatan parçası da elimizden çıkıp gidecek. Elimizde kavga edecek, birbirimizi yiyecek bir karış toprak parçası bile kalmayacak. Artık sözün bittiği yerdeyiz. Türk milliyetçileri olarak, aklımızı başımıza toplayalım. Bir an önce nefislerimizi aşıp birleşelim. Üstte mavi gök çökmeden, altta yağız yer delinmeden Türk vatanına ve Türk milletine sahip çıkalım. Yoksa sonra çok geç olacaktır.

 

 

 

Milli Görüş lideri Erbakan Hoca ile tarihi 28 Şubat röportajı

 

 

Darbeyi ABD planladı

28 Şubat darbesini mağdur başbakanı Prof Dr. Necmettin Erbakan ile vefatından  kısa bir süre önce 28 Şubat darbesiyle ilgili ayrıntılı ve geniş açıklamayı bizlere yaptı.
Merhum Başbakandan İsmail Kahraman´a tarihi açıklamalar
Türk siyasetinin önemli isimlerinden, bir döneme damgasını vuran eski Başbakan ve Milli Görüş Lideri Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan ölümünün 2. yılında tüm Türkiye’de rahmetle anılırken, günümüzde de 28 Şubat yankıları devam ediyor. 28 Şubat sürecine müdahil olanlar İsmail Kahraman’a  verdiği son röportajda önemli açıklamaları okurlarımızla paylaşıyoruz. 
Gazeteci İsmail Kahraman’a belgeleriyle birlikte 28 şubat post modern darbesinin gelişim aşamasını anlatan Merhum Erbakan  28 Şubat sürecini ABD’nin kendisinin yönetiminden rahatsız olduğu için hazırladığını söylüyor. Erbakan Kahraman’a 28 Şubat sürecini şöyle anlatıyor: “28 Şubat tam anlamı ile bir ABD operasyonu ,Biz iktidara gelip  Türkiye’yi  ABD güdümünden kurtarıp  Dünya  ülkesi yapma çalışmalarımızdan, ABD  çok rahatsız oldu.  Ekim 1996 tarihinde  ABD  devlet başkanı adına   ABD Diş işleri  bakanlığı ABD Ankara büyük elçiliğineGİZLİ başlığı altında gönderdiği  yazıda  Erbakan’ın Başbakanlıktan indirilmesi  için  her türlü eylem ve  çalışmanın yapılması  isteniyor. Ünlü  28 Şubat  Milli güvenlik kurulunda  görüşülen  bildiri  maddeleri ABD tarafından  dikte edildiğini  daha sonar ele geçirdiğimiz  bu gizli ABD  belgesinden anladık” dedi.

Bu belgeyi yeni ele geçirdiklerini söyleyen Erbakan  hiç bir şey gizli kalmıyor. 28 Şubat  1997 deki ünlü Milli Güvenlik Kurulundaki maddelerin tümü   ABD gizli belgesinde de var. Türkiye’ ye  yazık oldu. Türkiye çok zaman kaybetti ”  diye konuşuyor

MGK’da neler yaşandı

Prof. Dr.  Erbakan, 9 saatlik  Milli Güvenlik Kurulunda neler yaşandığını  tek tek anlatıyor. Kurulda ilk sözü askerlerin aldığını söyleyen Erbakan, Askeri kanat daha önce ayrı ayrı konuşuyor ve kuvvet komutanları görüşlerini  ayrı ayrı açıklıyordu. Bu kez farklı davrandılar.  Askerler  biz  karar aldık,  bu toplantıda   Genel Kurmay adına  tek bir kişi konuşacak ve  bu konuşma  Genel Kurmay’ın görüşü olacak denildi. O zaman  Genel Kurmay İstihbarat  Başkanı olan Çetin Doğan paşa söz alıp  tam 5 saat konuşma yaparak  sözde irtica tehlikesi, İmam Hatiplerin kapatılması  ile  ilgili görüşlerini açıkladı. Biz bunu daha sonra elimize geçen ABD’nin gizli ibaresiyle yayınladığı belgede geçen yazışmalarmış.

Neden Anayasanın birinci maddesini okumuyor sunuz?

Kurul bildirisinin acilen imzalanarak Hükümet tarafından  uygulanmasını istediler.5 saatlik konuşmayı sakin bir havada dikkatle  dinledim. 5 saat  sonra kapıda duran askeri yaveri yanıma çağırıp  Demirel’in önünde duran Anayasa kitapçığını istedim ve kitapçığı elime aldım. Söz sırası bana gelmişti. Tansu Çiller ve  ekibi  beni yalnız bırakmıştı. Kurulda adeta tek başıma kalmıştım.  Söze  neden Anayasa’nın sadece  ikinci maddesini okuyorsunuz. Anayasanın birinci  maddesinde  Türkiye’nin  Sosyal  bir Hukuk  devlet olduğunu neden söylemiyorsunuz diye sordum. Askeri  kanadın şikayetine tek tek cevap verdim. Tam 4 saat konuşma yaparak askerlere cevap verdim.

“Başbakan  yardımcısı Tansu Çiller, Milli  Savunma bakanı Turan Tayan ve İçişleri bakanı  Meral Akşener  hiç konuşma yapmadılar. Yalnız olmama rağmen  2 parti  koalisyon   hükümeti  değil de,  tek başına iktidar gibi hükümeti savundum. Alınan kararların tavsiye kararı olduğunu bu karanın uygulanıp ugulanmamasına  hükümetin karar  vereceğini açıkladım. Ben bunlara imzamı atmadım. Ben bu kararları Bakanlar Kurulu’nun onayına sunulmasına imza attım.” diyor.

Demirel askerleri destekledi
Cumhurbaşkanı Demirel’in bu yaşananlara hiç ses çıkarmadan askerlerin  yaptığı konuşmayı adeta tasdik ettiğini söyleyen Erbakan, “Ben 28 Şubat  postmodern   ABD  darbesi yüzünden istifa etmedim. Bizim  hükümet ortağımız DYP milletvekillerine istifa baskısı yapıldığı, milletvekillerinin zaafiyeti nedeniyle  istifa ettim. Tansu Çiller  bir gün bana gelerek, partimden 50 milletvekili istifa edecek hükümet düşecek, erken seçime gidelim, ben bu milletvekillerini seçimde tümü ile tasfiye edeceğim dedi. Genel seçime gitmek şartı ile  hükümetin istifasını  Demirel’e bildirme kararı aldık. 290 imza ile Demirel’e çıkıp Bakın sayın Demirel  siz bulun 226’yı  düşürün hükümeti diyordunuz , Bende 290 milletvekilinin imzasını size getirdim. Ben istifa  ediyorum, seçime gitme şart ile Tansu Çiller’in başbakan olmasını  destekliyorum dedim.

Demokrasi  şampiyonu  Demirel 290 milletvekili imzasını hiçe sayarak  hükümeti  kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Ondan sonrada yaşananlar malum.

Karadayı Paşa’dan teşekkür?

Erbakan röportajda 28 Şubat darbesinin mimarlarından olan zamanın Orgenerali İsmail Hakkı Karadayı’nın kendisine teşekkür ettiğini şöyle anlatıyor.  Karadayı Paşa daha görevdeyken bana geldi. ‘Sayın Başbakan’ım biz ilk kez sizin döneminizde   askerler olarak  çok iyi  maaş aldık .İlk kez sizin döneminizde maddi olarak rahat ettik. Biz  sizlerden şikayetçi değiliz.  Sizlere güveniyoruz.’  Dediğini söyleyen Erbakan Karadayı’nın İstanbul Fatih ve babası adına yaptırdığı camiden iki fotoğraf gösterdiğini ve ‘İstanbul’un göbeğinde çarşaflı şahısların arttığını ancak kendi babası adına Çorum’da yaptırdığı camiden çıkan bayanların başı açık olduğunu, çarşaflı bayanların artmasından korktuğunu söylemiş. Erbakan, Karadayı’ya çarşaflılardan korkmaması gerektiğini Berlin’de bile bu tür görüntülerin olduğunu söyleyerek, Sayın paşam örtülülerden  korkmayın, onlardan devlete ve millete zarar gelmez   diye cevap verdim.” Şeklinde konuşuyor.

Erbakan röportajının sonunda gençlere de seslenerek taklitçiliği bırakmalarını milletine sahip çıkmalarını, özlerine  yani İslam medeniyetine  sahip çıkmalarını, AB’ye gireceğiz diye saçmalıklar yapmamalarını, Avrupa’nın ayakta duramadığını,   faizci sistemi bırakmak gerektiğini, faizin saadet getirmediğini, gençlerin Milli Görüşü öğrenmesi gerektiğini vurguluyor.
ABD’nin gizli belgesinde neler var?

1. Departmanımız, Türk hükümetinin milli eğilimlerinden ve Başbakan Erbakan’ın ideolojisinden ilham alarak dış politikayı Batı’dan ayırıp Arap ve Müslüman dünyasına doğru yeniden yönlendirmesinden dolayı derin endişe içerisindedir. Kanaatimizce Türkiye’nin İran, Irak, Libya, Nijerya ve sudan ile bağlarının kuvvetlendirmek konusunda ki mevcut tutumu, bizim milli menfaatlerimize aykırıdır(düşmancadır).

2. Doğru Yol Partisi, Erbakan’ın radikal İslami söylemlerini (taahhütlerini) ılımlaştırmada başarılı olamadığına göre, kendisinin Refah partisi ile koalisyonu verimsiz görünmektedir. Biz inanıyoruz ki, Tansu Çiller’in koalisyondan çekilmesi Erbakan’ı düşürür ve ülkeyi erken genel seçimlere götürür. Sonuç kesin olmamakla birlikte, Refah Partisi büyük bir ihtimalle seçimlerden eskisinden daha güçlü çıkacaktır.

3. Türkiye, Birleşik devletlerin anahtar stratejik ortağı kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunun gerçekleştirip, sürdürmede ki başarınız bizim milli menfaatlerimiz doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük bir çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır. Bu konuda ki aksiyon planlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.

 

 

Vefatının 19. Yıldönümü Vesilesiyle Gazeteci, hikâye, roman, oyun ve fıkra yazarı Tarık Buğra ve Eserleri

2 Eylül 1918 tarihinde Konya ilimize bağlı Akşehir ilçesinde doğdu.  26 Şubat 1994 tarihinde, 76 yaşında iken, İstanbul’da kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde vefat etti. Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.  İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken, yatılı bölümünün kapanması sebebiyle Konya’ya naklederek1936 yılında mezun oldu.  Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan’ın öğrencisi oldu. Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra ‘Küçük Ağa’ adlı romanı Prof. Dr. Mehmet Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi’ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve ‘Yalnızların Romanı’ isimli eserini askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı Dergisi’nde tefrika edildi. Edebiyat sahasında adını, ‘Kekik Kokusu’ isimli ilk hikâyesinin beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı ‘Oğlumuz’ isimli hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyurdu. Bu yarışmada birinci oldu. Bu isimle hazırladığı ilk hikâye kitabı,1949’da yayımlandı. 1955’te çıkan ‘Siyah Kehribar’ isimli kitabı ile romana geçti. Tarık Buğra Türk’ün vatanına ve insanına, Türk’ün değerlerine yürekten bağlı bir yazardı. Eserleri tekrar tekrar okunacak değerdedir. Okuyucu her okuyuşta yeni bir derinlik, yeni bir zenginlik keşfeder. O; sanat anlayışı, dili ve üslubu farklı bir yazardı. Bu sebeple kendi neslinden olan yazarlardan koparak modanın ötesinde bir yerlerde yalnız kalmıştı. Bu yalnızlığı üretkenliğe dönüştürebilmeş ve bereketlendirmiştir.  Edebî zevk sâhipleri, Tarık Buğra’nın eserlerinde, ilk yazıldığı günün tâzeliğini, lezzetini, kokusunu ve hazzını bulurlar. O, çıraklık ve kalfalık dönemini yaşamadan usta işi eserler verebilmiş müstesna bir yazardı.    2004 yılında Akşehir’e heykeli dikildi. 

TARIK BUĞRA HAKKINDA YAZILAN KİTAPLAR YAPILAN ARAŞTIRMALAR
Seçkin yazar Tarık Buğra’nın ebedî âleme intikalinden bu yana 19 yıl geçti. Bu süre içerisinde, Tarık Buğra hakkında, mezuniyet veya yüksek lisans tezi şeklinde bir araştırma yapıldığına dair bilgi ve belgeye ulaşmak mümkün olmadı. Oysaki edebiyatımızın yeni Tarık Buğralara ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, ancak tez yöneticisi doçent ve profesörlerin öğrencilerini bu konuya yönlendirmeleriyle sağlanabilirdi. Bu sebeple, Tarık Buğra’nın yerini doldurabilen yazar olarak yalnızca Mehmet Niyazi (Özdemir)’in varlığında teselli bulmak durumunda kaldık. Tarık Buğra ile ilgili çalışmalar kısaca aşağıdaki gibidir:*BÜYÜK AĞA – TARIK BUĞRA: Beşir Ayvazoğlu.  Kapı Yayınları. İstanbul, 2006. 148 sayfa.*TARIK BUĞRA – GÜNEŞ RENGİ BİR YIĞIN YAPRAK: Beşir Ayvazoğlu. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 1995.*TARIK BUĞRA: Prof. Dr. M. Fatih Andı. Şule Yayınları. İstanbul, 2000. 175 sayfa. *TARIK BUĞRA HİKÂYELERİNİN KRONOLOJİK BİBLİYOGRAFYASI: Hüseyin Tuncer. Kültür Bakanlığı Yayını. Türk Büyükleri Serisi. Ankara, 1992*TARIK BUĞRA’NIN HİKÂYELERİ VE HİKÂYECİLİĞİ: Turan Karataş (*). Bilig Dergisi’nin Kış 2009 dönemine ait 48. sayıda yayınlanan 134 sayfalık makale.(*) Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi. 
KUŞBAKIŞI
OSMANCIKTarık Buğra’nın 1973 yılında yazdığı ve ilk baskısı aynı yıl yapılan tarihî roman, 1996 yılında Ötüken Neşriyat tarafından, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 352 sayfa olarak yayınlandı. ‘Osmanlı’nın sırrı nedir?’ sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen ‘Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; âciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana’ gibi sözler bu kitabın eseridir. Usta kalem Tarık Buğra, 13. yüzyıl Türkçesini kitapta çok mükemmel olarak kullanıyor. 600 yıllık tarihimizin başlangıcını anlatan kitap, okuyanların kendilerini farklı hissetmelerine yol açıyor, hem de tarihimizi farklı olarak okuyorlar. Osmancık; 1985 yılında Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından Edebiyat Armağanı’na layık görüldü. 

GENÇLİĞİM EYVAHİlk baskısı 1979 yılında yapılan roman, Ötüken Neşriyat tarafından 1996 yılında 12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 352 sayfa olarak yeniden basıldı.  Özellikle yetmişli yıllarımıza kirli bir hava gibi yayılan anarşinin otopsisidir. Boşa giden gençliklerin hikâyesi memleket olarak içine düşürüldüğümüz karışıklık ortamına paralel bir şekilde ele alınmaktadır. İnsana ve toplum hayatına kurulan tuzakları açıklayan, sorumluluklarımızı, görevlerimizi, hassasiyetlerimizi savsaklayan yanıltıcı laf ebelikleri teşhir edilmektedir. Silkinip uyanması gerekenlerin, kişiliğini bulmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir eserdir. Tarık Buğra, ‘Gençliğim Eyvah’ için ‘en önemli eserim’ demiştir. 

SİYAH KEHRİBARTarık Buğra’nın ilk romanı olan Siyah Kehribar ilk defa 1955 yılında yayınlanmıştı. 1995 yılında Ötüken Neşriyat tarafından 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 320 sayfa olarak yeniden basıldı. Türkiye’yi ve Türk insanını çok iyi tanıdığını sonraki kitaplarında ispat eden yazar bu kitabında sadece ‘insan’ı ele alır. Kitabın ilk baskısının önsözünde Mümtaz Turhan şöyle der:  ‘Tarık Buğra’nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, ‘Yirminci asrın hüznü’ dediğimiz hastalığı, ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor.’ Romanda anlatılan olay, Mussolini’nin İtalya’sında geçmektedir. 

DÜŞMAN KAZANMAK SANATITarık Buğra’nın deneme türündeki bu kitabının ilk baskısı 1979 yılında basılmıştı. Ötüken Neşriyat 2002 yılında,  344 sayfalık kitabı yeniden okuyucusu ile buluşturdu.  Yazar bu eserinde, Türk Edebiyatı ve Türkçe hakkındaki düşüncelerini okuyucuya sunuyor.  Tarık Buğra meseleleri bulan, onları tartışmaya açan, düşüncelere sunan bir yazardır. Romanlarında, hikâyelerinde, piyeslerinde olduğu gibi bu kitabında da alışılmışlardan, bilinenlerden, beylik görüntülerden titizlikle kaçınmıştır.  Özellikle yazıldığı tarihler göz önünde bulundurulduğunda bir dil ve edebiyat ustasının bu görüş ve düşünceleri ufuk açıcıdır. Tarık Buğra’nın yıllar boyu edindiği yazarlık ilkelerini de açıkladığı kitabıdır.  

YAĞMUR BEKLERKEN1981 yılında yayınlanan romanda, serbest fırka olayı bir kasaba çerçevesi içinde ele alınmaktadır. Romanda, kendi ekonomik ve sosyal problemlerinden ötesini düşünmeyen, birbirleriyle dostça geçinen kasaba insanlarının, kasabalarında ikinci bir parti kurulunca nasıl değiştikleri anlatılmaktadır. Ayrıca romanda, Güldane ile Rahmi’nin sevgisi ve çocuklarıyla ilişkileri de ağırlıklı olarak işlenmiştir. Bu eser, Türkiye İş Bankası’nın Büyük Edebiyat Armağanı’nı kazanmıştır. 

DÖNEMEÇTETarık Buğra bu romanında Türkiye’nin tek parti egemenliğindeki cumhuriyetten çok partili rejime geçiş safhasını, Cumhuriyet döneminin kavşaklarını ele alan öteki romanlarında olduğu gibi, yine Anadolu taşrasından, oraya özgü insanların dünyasından ele alıyor. Ancak bu defa, daha önce mağduriyet hallerinde, hırpalanan, bastırılan yanları ile tipleştirilen bu insanların, Demokrat Partı’nin harekete geçirdiği demokrasi kavramı ile sarmalanmış portreleri ön plandadır. Tarık Buğra, bu eserinde hem bu ortamın demokrasinin yüce siyasî değerleri ve amaçları ile muhataralı ilişkisini sorguluyor, hem de bu ortam ve insan ilişkileri bağlamında bir aşk hikâyesini aşk kavramının labirentlerinde dolaştırarak anlatıyor.1998 yılında yazılan kitap, İletişim Yayınları’nda 1. baskısını 2004, 5. baskısını 2012 yılında yaptı.  

İBİŞ’İN RÜYASITarık Buğra, ilk baskısı 1970 yılında yapılan romanında Osmanlı Tiyatrosunun tanınmış komiği Nâşit’in hayatından bir bölümü konu edinir. Yazarın zıtlıkları ele alma biçimi her satırda hissedilir. Olay son derece hisli, iki kişi arasında geçen fırtınalı bir aşk atmosferi içinde anlatılır. Konusu tiyatro ve sinemanın ilgisini çekmiştir. Devlet Tiyatroları’nda başarıyla sahneye konulmasına rağmen TRT’nin hazırladığı dizi başarılı olamamıştır. Eser, 1996 yılında Ötüken Neşriyat tarafından 12 X 19,5 santim ölçülerinde 256 sayfa olarak yeniden basılmıştır.   

YARIN DİYE BİR ŞEY YOKTURİlk defa 1952 yılında basılan hikâye kitabı, 1996 yılında Ötüken Neşriyat tarafından 12 X 19,5 santim ölçülerinde 224 sayfa olarak yeniden basıldı. Kitabın içeriğini oluşturan hikâyeler, 1948-1949 ve 1950-1952 yılları arasında yazılmıştı. Duygu yoğunluğu ve gözlem gücünün zirveye ulaştığı hikâyelerin kahramanları anne, baba, çocuk, yolcu, hancı, köylü, kasabalı şehirli gibi günlük hayatın içerisindeki insandır. Yazarın kalemi onların hem içlerinde hem de üzerlerindedir.  Bu hikâyelerde insanın/insanımızın değişmeyen yanlarını bulacak ve eskimeyen bir Türkçenin keyfine varacaksınız. 

YALNIZLARTarık Buğra’nın ilk defa 1981 yılında yayınlanan bu romanı, Ötüken Neşriyat tarafından 1994 yılında, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 240 sayfa hacimli bir kitap olarak tekrar okuyucuya sunuldu. Yazarın ilk eserim dediği ‘Akümülatörlü Radyo’ adlı tiyatro oyununun romana dönüşmüş hâlidir. Altın çağında, gençliğinde çektiği yoklukların bir toplum düşmanlığına dönüşmesini önleyen, ama iyi niyetlerinin tepkilerini sertlikten kurtaramayan Doktor Rıza… Onun ölümle karşı karşıya getirip hayata yeniden kazandırdığı genç kız: tek umudun ayakta tuttuğu Şükriye… Mutluluğun bir ameleliği olduğunu kavrayamayan Hürrem ile Murat! Kalbi sevgi ile dolu ama bütün sevgilerin ve sorumlulukların kaçağı, yenik Hüseyin bey!, romanın başlıca kahramanları. Hikâyeleri ilgi ile okunuyor.  

KÜÇÜK AĞAMilli Mücadele dönemine merkezden değil, bir kasabadan bakan, o dönemin Türk toplumunun yaşadığı zorluklara, acılara, ihânetlere değinen ve bütün bu zor şartlar altında kurtuluş mücâdelesi veren Kuva-yi Milliye’yi konu edinen roman, Tarık Buğra’nın önemli eserlerinden biridir. Bir tarafta baskı içindeki İstanbul Hükümeti, padişah ve milis güçlerin aleyhindeki fetvalar öbür tarafta işgaller ve ihanetçi çetelerle mücadele eden Kuva-yi Milliye… romanın konusunu teşkil etmektedir.İlk baskısı 1963 yılında yapılan roman, 1983 yılında TRT tarafından dizi filme dönüştürülmüştür.İlk baskısı 1963 yılında İsmail Dayı’nın sâhibi olduğu Yağmur yayınevi tarafından yapılan kitap, sonraki yıllarda İletişim yayınları arasında tekrar okuyucu ile buluştu. 


AYAKTA DURMAK İSTİYORUMMacarlar Sovyet Rusya destekli Komünist idareyi kaldırmak üzere 23 Ekim 1956da başkaldırdılar. Bir öğrenci mitingi şeklinde başlayan olaylar bir anda tüm ülkeye yayıldı. Fakat Rus tankları devreye girerek hareket kanlı bir şekilde bastırıldı. 10 Kasımda her şey bitmişti. Ruslar Orta Avrupa’da kontrollerini böylece sağlamlaştırdılar.Çatışmaların sonunda 2500 Macar öldürülmüş 13.000’i yaralanmış, 200.000i de mülteci olarak vatanlarından kaçmak mecburiyetinde kalmışlardı. Binlerce Macar, Sibirya’daki çalışma kamplarına ölüme gönderilmişlerdi.1966 yılına gelindiğinde Tarık Buğra ‘Ayakta Durmak İstiyorum’ ismi ile bir piyes yazdı. Bu piyesinde Macar İhtilali’ndeki bir olayı anlatıyordu. Piyesin adını aldığı bölümde şöyle bir olay geçer: Kendilerine başkaldıran Macar gençlerini bir odaya hapseden Ruslar onlardan ayakta durmamalarını yani oturmalarını isterler.Macar gençlerinden biri bütün uyarılara ve baskılara rağmen oturmaz. Her türlü tehdide rağmen ayakta durmakta ısrar eder ve ‘Otur!’ emrine karşılık ‘Ayakta Durmak İstiyorum’ der. Bu cümle piyese ad olur. 

FİRAVUN İMANIBu romanda Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu konularını bu defa Sakarya Savaşı öncesi ve hemen sonrası dönem bağlamında anlatıyor. Kahramanları yine sıradan halk veya dönemin ikinci, üçüncü plandaki kişilerini temsil eden tipler. Roman Mustafa Kemal’in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve onun iradesine karşı, bizzat Kuvayi Milliye hareketi içinden şekillenmekte olan muhalefetin şekillenişini konu alıyor. Bu tepki ve muhalefetin sonraki yıllarda Mustafa Kemal’i ve onun devrimlerini doğrudan karşısına almak yerine bunu bir anti-komünizm edebiyatı içine yerleştirilmiş imalarla ifade eden bir politik söylem tutturduğu bilinir. Bu bakımdan Firavun İmanı’nda millî-muhafazakâr tepki ve muhalefetin 1920’lerin Sovyetçi ve komünist sıfatlı tiplerine yönelik ve onların üzerinden ifade ediliyor olması, Cumhuriyet’in daha sonraki yıllarını haber veriyor. İletişim Yayınları 229 sayfalık kitabın 1. baskısını 2004 yılında, 8. baskısını 2012 yılında okuyucuya sundu. 
KISA KISA… KISA KISA… Tarık Buğra’nın, aşağıda isimleri ile kısa bilgileri verilen eserlerinin yeni baskıları yapılmamıştır. Bir kısmı ancak ikinci el kitap satıcılarında ve internet üzerinden satış yapan kuruluşlarda bulunabilmektedir. İKİ UYKU ARASINDA: 1954 yılında Yeditepe Yayınları arasında çıktı. 83 sayfa. GAGARİNGRAD: Yuri Gagarin, o zamanki isimlendirme ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) tarafından uzaya gönderilen ilk astronottur. SSCB bu olayı uzun yıllar reklam maksadıyla kullandı. Kitapta, Tarık Buğra’nın Moskova gezisi, bu reklam dönemine rastladığından kitabına bu ismi vermiştir. Kitap, 1962 yılında, 96 sayfa olarak Yağmur Yayınevi tarafından yayınlandı. GENÇLİK TÜRKÜSÜ: 1964 yılında Çeltüt Matbaası’nda basıldı.142 sayfadır.  SIFIRDAN DORUĞA – PATRON: Son olarak 1994 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. HİKÂYELER: 1994 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. YÜZLERCE ÇİÇEK BİRDEN AÇTI: İkinci Baskısı, 1990 yılında Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıktı. Kitapta, baskı rejimlerinin insanları çirkinleştirdiği, çürüttüğü anlatılıyor. Eser, Devlet Tiyatroları tarafından 1989-1990 mevsiminde sahnelendi. AKÜMÜLATÖRLÜ RADYO: Tiyatro eseridir. Sonraki yıllarda ‘Yalnızlar’ adı ile 80 sayfalık roman olarak yayınlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında 1988 yılında çıktı. DÜNYANIN EN PİS SOKAĞI: Ötüken Neşriyat tarafından 1989 yılında yayınlandı. 14 X 20 santim ölçülerinde 148 sayfadır. BU ÇAĞIN ADI: Ötüken Neşriyat tarafından 1990 yılında basıldı. Tarık Buğra’nın gazete ve dergilerde yazılan yazılarını ihtiva etmektedir. POLİTİKA DIŞI: Tarık Buğra’nın, gazete ve dergilerde yayınlanan siyaset dışındaki konuları ihtiva etmektedir.  1992 yılında yayınlandı. OĞLUMUZ: Kültür Bakanlığı tarafından 1991 yılında yayınlandı. Yazarın en duygulu hikâyelerinin yer aldığı kitaptır. Hikâyelerin bir kısmı, 1948 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştı.