25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1017

12 Eylül Darbesinden Sonra Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar

 

12 Eylül 1980 darbesi ABD’nin talimatıyla yapılmış ve Türk Milliyetçileri tutuklanmış, cezaevlerinde işkencelere tabi tutulmuşlardı. Sistem intikamı ülkücülerden almıştır. O tarihte hangi zihniyettir bilinmez bölücülerle Türk Milliyetçilerini aynı görmüş, darbenin esas gayesi sistemin intikamını almak ve ABD’nin talimatlarını yerine getirmek için vatanını seven gerekirse uğrunda ölmeyi göze alabilen Türk gençlerini yıldırmak ve sisteme uyan yeni bir gençlik memleket meselelerini düşünmeyen diskotek gençliği ABD hayrını gençlik yetiştirmektir.

Bunun için 1989 yılında “LİSELER İÇİN MİLLİ GÜVENLİK BİLGİSİ” adı altında bir kitap yayınlamış ve bu kitap lise öğrencilerine ders kitabı olarak okutulmuştur.

Bu kitapta Milliyetçiler, Ülkücüler şöyle tanımlanıyor. ” BİR DOKTRİN” olarak kabul ettikleri görüşleri doğrultusunda devletin yeniden teşkilatlanmasından hareketle siyasi sosyal ve ekonomik yapıda değişiklikler yaparak bir kadro oluşturulması, bu kadronun devlet gücünün yerine geçirilerek her ne şekilde olursa olsun iktidar yapılması benimsenen ilkelerin yanı sıra “TEK LİDER” prensibinde kabul edilerek zaman zaman “PAN TÜRKİZİM” propagandasına yönelinmesi.

Bir bütün haline getirdikleri ideolojik düşüncelerinin sonuçta devlet anlayışına hakim duruma getirilmesidir.

Bu unsurları sürekli şekilde komünizme karşı oldukları temasını işleyerek ve bu faaliyetlerini milliyetçiliğin gereği olarak yaptıklarını savunan 12 Eylül 1980 harekâtı öncesi yurdumuzda yaşanan terör ortamının bir yanı durumuna gelmiştir.

Ne acıdır ki ders kitabı olarak yazılan ve Türkiye Cumhuriyetinin liselerinde Milli Güvenlik Dersi olarak okutulan bu kitapta Türk Milliyetçiliği suç sayılmış  Türk Milletini sevmek ” PAN TÜRKİZİM” kabul edilmiş sanki kötü bir şeymiş gibi Türk Milliyetçileri yurdumuzda yaşanan terör olaylarının, Güneydoğuyu kan gölüne çeviren 30 bin insanımızı şehit eden, asker, polis, öğretmen, bebek katilleriyle birlikte terör ortamının bir yanı olarak gençlere bu kitapla öğretilmeye çalışılmıştır.

Türk Milliyetçilerini eli kanlı bölücü terör örgütünün bir yanı olarak gösteren kitap aşırı solcuları, teröristleri nasıl anlatmaktadır? Kitaptan aynen aktarıyorum. ” Bütün aşırı sol ve komünist teşkilatların amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mevcut anayasal rejimini yıkarak ülkemizin tümünde veya arzuladıkları bölümlerinde MARKSİST – LENİNİST – MAOİST bir düzen kurmak ve komünist ideolojisinin yayılmasını sağlamak şeklinde özetlenebilir.

Bu gurupların her fırsatta kullanmak istedikleri işçilerin haklarını kazandırma ezilen zümreleri kurtarma gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme, herkese eşit eğitim imkânı sağlama, herkese iş imkânı sağlamak ülkeyi tam bağımsızlığa kavuşturma gibi sloganları amaç görünümü altında fakat nihai amaçlarını gizlemeye ve yandaş teminine yönelik propaganda faaliyetleri olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.

Oh ne güzel ne kadar güzel! Lise talebesi bu sloganları okuduğunda ne ulvi sözler, tam bir sosyal adalet, bizde solcu olalım diye düşünmezler mi?  Kaldı ki bu aşırı solcuların terörün bir parçası, bir yanı olduğu da kitap da belirtilmemiştir.

Kitapta ülkücüler ve MHP ile ilgili bölümler MHP davasının iddianamesinden daha ağır suçlamalarla doludur.

Ülkemizin insan haklarını savunması Türk Milletinin Tarihindeki rollerini savunmak anlamına gelmiyor.  Amacı bölücülük olan etnik politikayı savunmak anlamına geliyor. Gençler artık ülkelerine, milletine değil yabancı güçlere güveniyor.

Atatürk’ün en büyük talihsizliği yerini inançsızlara, Türk Milletine inanmayanlara bırakmak zorunda kalması olmuştur.

Atatürk diyor ki; Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

 

 

 

La Tehaf! / Korkma! / Don’t Fear!

 

“Kulnâ; Lâ tehaf, inneke ente’l a’lâ / Şöyle dedik; Korkma, üstün gelecek olan sensin!”    
“Kalû; Lâ tehaf velâ tahzen / Dediler ki; Korkma ve üzülme!”

Samimi olarak Müslümanlığa inanan fakat Kur’an bilmeyen, gâvuru sözde küçümseyen fakat özde korkuyla benimseyen ve üstelik can boğaz tokluğundan düşmediği, düşman mercimek tarlasını deşmediği sürece savaşa yanaşmayan bezgin bir milleti Allah‘ın hitabıyla şokladı: KORKMA!

Milletin derin bir umutsuzluğa ve yeis girdabına düştüğü bir demde “Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diye haykırdı ve “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” diye de işgalcileri işbirlikçilerle birlikte tehdit etti.

Sevgilinin bir kaşına bir eyaleti bağışlayan balıkperestlere ve bir taşına Acem mülkünü bağışladıkları payitahtın işgaline gık diyemeyen tereslere inat ‘Nazlı Hilâl‘i yar bilip “Çatma, kurban olayım çehreni” diyerekten canı pahasına sadakat göstermiştir. Şimdiki gibi o zaman da birilerinin Türklük – Mürklük umursamadığı ve milliyeti ayaklar altına aldığı hengâmede “Kahraman ırkıma bir gül” diye dua etmiştir.

92 yıl önce yazılan bu mübarek ve millî marşımızın 3’ncü kıtasını “Ya istiklâl ya ölüm“cü milletin meclisinin 3’te 2‘sini kaplayan İktidar gurubuna gönderiyorum. Marşın sahibi yani milletin ta kendisi olaraktan ve eğer istek parçaları dağıtımı gibi algılanmayacaksa 4’ncü kıtayı AB’ye ve AB emir erlerine, 5’nci kıtayı muhalefet partilerine, 6’ncı kıtayı “Ver başkanlığı, al federasyonu” pazarlıkçılarına, 7’nci kıtayı dünyada cehennem azabı çektirdiğimiz ve ayaklarına kapanılası, elleri öpülesi Şehit – Gazi derneklerine (Önüne gelen kim kurduysa), 8’nci ve 9’ncu kıtaları 3 büyük putun (koltuk, para, kadın) bozamadığı saf ve samimi Müslümanlara armağan ediyorum.

Son kıtayı – son satırı hariç – hâli hazırda birilerinin etnik merakına ilaç olsun diye Arnavut asıllı Türk “Festakim kema ümirt! / Emrolunduğun gibi dosdoğru ol“arak yaşayan, adam gibi adam, dava ve dürüstlük timsali, aynı zamanda ırk ve millet kelimelerini aynı anlama matuf kullanmaktan çekinmeyen merhum Mehmet Akif Ersoy‘a fatihalarla birlikte takdim ediyorum.

Son satırı ki tek tekrardır; “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl” o Sarı Gazi‘ye, o Halâskâr Kumandan‘a hediyemizdir. Zira o büyük ruh, o mısrayı milleti gibi çok severdi. Yeterince sevemediğimiz, Ürdün Kralı kadar bile kıymetini anlayamadığımız ve fikirleriyle ideallerine sahip çıkamadığımız muhterem Atatürk‘ün ruhu da Cumhuriyetin o aziz kadrolarıyla birlikte şad olsun.

41 mısra, ‘41 kere maaşallah‘tır sevgili Kocaelililer. Bu tip yazılar “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın“la biterdi. Artık devir değişti; “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı çözdürmesin” diyoruz.

Ve kaseti başa sarıyoruz: Yüzde 90 küsuru İslâm‘a inanan fakat Kuran‘a tütün balyaları, fındık alım fiyatları, borsa bilgileri, meteoroloji verileri, maç istatistikleri, dizi geyikleri kadar kıymet vermeyen ve bunları onyıllardır duyduğu – dinlediği halde tavrını değiştirmeyen; ABD deyince dizlerinin bağının gevşediği, AB deyince gözlerinin kapağının kamaştığı 76 milyon halkıma anlayacağı dilden seslenmek istiyorum; DON’T FEAR!

 

 

Medeniyetler Arası Diyalog -2

 

Diyalogun sosyal boyutu

Eğer Firavun’ların saraylarında Musa’lar yetişiyorsanız

Kan zulüm gözyaşı bitecek insanlık huzur bulacak

Dünya adaletle dolacak demektir.

Yok, eğer bu saraylarda yetişenler Musa değilde

Dünya düzeni açısından çarpmadaki etkisiz eleman hükmünde olacaksa

Yâda öyle bir ihtimal varsa

Durum değerlendirmesi yapmak gerekir.

Gelelim teslise:

Teslis vahdetle aynı şey mi?

Hadi uzlaş uzlaşabilirsen

Çöz çözebilirsen

Sen mi üçe çıkacaksın

Onlar mı bire inecek

Yoksa ortada bir yerde mi buluşulacak

Dinde kuralları Allah koyar

İnsanlar beğenirse kabul eder,

Beğenmezse etmezler

Evet, insanların beğenmeme yani kabul etmeme hakları vardır

Ama dinin kurallarını koyma yâda değiştirme hakları yoktur

Daha sıra ikinci üçüncü maddelere gelmeden iş birinci maddede tıkanmıştır

Biz Müslümanlar inancımız gereği bütün peygamberlerin peygamberliğine inanırız.

Hz Muhammet(sav) bizim için ne mana ifade ederse

Hz İsa(as)  Hz Musa(as) da aynı manayı ifade ederler

Peki, Yahudi ve Hıristiyanlar içinde bu durum aynı mıdır?

Aynı ise eyvallah

Değilse ki değil

Burada ya hakta buluşma olacak yâda batılda

Başka bir yolu varsa da ben bilmiyorum

Ya onlar Allahın birliğini ve Hz Muhammed(sav) in son ve hak peygamber olduğunu kabul edecek

İslam’da buluşacağız.

Mesele bitecek

Yâda

HÂŞÂ biz Hz Muhammed(sav)den vaz mı geçeceğiz

Buda olmayacağına göre

Bir üçüncüsü ise leküm dinüküm veliyedin

Sizin dininiz size bizim dinimiz bize

Galiba en doğrusuda bu

Burada şöyle söylenebilir.

Diyalog projesi sayesinde dünyada İslam dini açısından büyük hizmetler yapılıyor

Baştaki sorulara dönecek olursak

Önemli olan bu projenin kaynağının yâda patent hakkının kime ait olduğu değil

Şu an ne iş yaptığı ve bizim için ne mana ifade ettiğidir.

Yani

Yeşil kuşak projesi işlevi görüp görmediğidir.

Elbette ki dünyanın her tarafında okullarının açılması

Oradaki çocuklara insanlığın ve Türkçemizin öğretilmesi

Takdire şayan bir olaydır.

Yapanları kutlarım.

Allah emeklerini de zayi etmesin

Eğer Firavun’ların saraylarında Musa’lar yetiştiriyorsanız

Kan zulüm gözyaşı bitecek insanlık huzur bulacak

Dünya adaletle dolacak demektir.

O zaman bu diyalog İslami tebliğ aracıdır.

Yok, eğer bu saraylarda yetişenler Musa değilde

Dünya düzeni açısından çarpmadaki etkisiz eleman hükmünde olacaksa

Bu durum Firavunların saltanatlarının

Yani zulmün dahada uzun ömürlü olmasından başka bir işe yaramaz.

nlümüz, temennimiz ve tercihimiz Musa’ların yetişmesinden yanadır.

Elbette ki bu olaya Müslüman olarak bizim bakış ve yaklaşım tarzımızla gayri müslimlerin bakışı farklı olacaktır.

Sizin amacınız Musalar yetiştirmek olabilir.

Hiç bir Firavun kendi eliyle kendi sonunu hazırlayacak bir iş yapmaz.

Yapmakta istemez

Elbette ki herkesin bir hesabı vardır.

Allah’ında bir hesabının olduğunu da hesaba katmak gerekir

Bekleyip göreceğiz

Biz görmezsek çocuklarımız görecek

Bunlar diyalogun sosyal boyutudur.

Biz gelelim işin itikadı kısmına

Devam edecek

 

 

 

Türk Milleti Politize Olmalı !

 

“TÜRKLÜK GİTSİN ÖZERKLİK GELSİN”  Hain A. Öcalan
Türkiye’de milliyetsiz İslamcı iktidar (aslında her türlü etnisiteyi içinde barındırıyor) ile bölücü hainler ittifakı her geçen gün ete kemiğe bürünüyor.
“Türk” sözcüğünü, Türk coğrafyasından silmek üzere and etmiş bir toplulukla karşı karşıyayız. Kendilerini artık açık etmekten çekinmiyorlar.

Bir hakikat olarak nüfusun % 93’nün kendisini Türk Milletine mensup gördüğü bir ülkede, Türk Milletinin oyu ile iktidara gelmiş olanların, “Yeni Anayasa”dan ve yurdun her parçasından Türk sözcüğünü çıkarmaya çalışmaları, Türk Milleti açısından çok üzüntü vericidir. Buna daha ne kadar tahammül edilecektir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin eşsiz önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk; iktidarın başı tarafından ne yazık ki, ırkçı olarak ilan edilmiştir. Oysa ki Atatürk “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışı ile herkesi kucaklamak adına temelde kan, soy, sop birliğine bağlı olmayan bir millet kavramını ortaya koymuştur. Burdan yola çıkarsak kanaatime göre ırkçılığı olsa olsa “Türk” sözcüğüne düşman olanlar, etnik mikro milliyetçiler ve bölücü unsurlar yapmaktadır.

Ya Ankara’da Hocalı Soykırımı’nı protesto eden komünistlere ve bölücülere ne diyorsunuz? Bölücüleri anladıkta “halkların kardeşliği”nden dem vuran komünistlere ne oluyor? Kardeşlik halkanızda Türkler yer almıyor mu? Ey Türk Milleti görmezmisin ve anlamazmısın?

Hain A. Öcalan “Türklük gitsin özerklik gelsin” diyor. Türkler merak etmesin, onlara bir şey olmayacak diye açıklanıyor. İhanetle yapılan müzakerelerin İmralı görüşmecisi Altan Tan’da istekler karşılanmazsa “felaket olur” şantajını yapıyor. Ey Türk Milleti; saf mısınız, aptal mısınız, körmüsünüz, sağırmısınız? Bunlara benzer sözleri edenler, Mora’da teslim olan Türklerin birini bile sağ bırakmadı. 93 Harbi’nde de aynı oldu. Yunan’a sempati gösterin, dininizi koruyacak denilirken, ortada ne can ne de ırz kaldı. Daha ne desin size, hain A. Öcalan!

İhanetle müzakereye ve müzakere yolu ile teslime bu kadar mı razısınız? Fatih Altaylı’nın meşhur “Tek Tek” programında 15 – 20 yıl içinde Türkiye’yi; ülkemizin doğusundaki bazı yerlerde polisi, askeri velhasıl devleti taşlayan, molotoflayan ama politize olmuş 8 – 12 yaşları arasındaki çocukların yöneteceğini anlattılar. İçim cız etti ama çok doğru bir tespit…

Onun için Türk Milleti; süratle politize olmalı ve ülkenin geleceği içinde çocuklarını politize etmelidir. Yoksa mezarlarınızı bile koruyamayacaksınız. Hatırlayın Öcalan’ın amcası Barzani Kerkük’te ilk olarak Türk Mezarlığını yok ederek işe başladı.

Türk Milletinin içinde bulunduğu bu tablodan daha fazla ağır bedeller ödemeden kurtulmasının tek yolu; meşru ve demokratik usullerle, ülkenin yönetimini eline almasından geçer. İşte bunun için politize olmak, günün koşullarını gözederek mazeret ve bahane üretmeden bir lider ve siyasi parti etrafında toplanmak gereklidir.

Haşa Allah’ın sopası yoktur. Olaylar ve gelişmelerle, Allah bizi uyarmaktadır. Onun için perde arkasına saklanarak olayları izlemeyiniz, politize olarak yüksek sesle müdahil olunuz. Kalble bile doğruyu teşvik etmek unutmayın imandandır. İnşallah sessizliğiniz bu meyandadır.

 

 

 

Atatürk ve Bugün

 

Şimdi bakın; bu ülkede neden Türklük ve ATATÜRK’le uğraşılıyor, size söyleyelim.
ATATÜRK, Anadolu Türklüğünün, Türkiye Türklüğünün, Batı Türklüğünün ve dolayısıyla Türk Dünyasının mührüdür, imzasıdır onun için.

ATATÜRK, son kalenin ölmez kumandanıdır onun için.

Siz, barış, marıs işlerinin terörist başı tarafından ve onun adamları tarafından ne şekilde düşünüldüğünü gördünüz ya, şaşırmayın. Bunlar beklenen ve bilinen şeyler.

Bütün yapılan işlerin sonu ve nedeni, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Türksüzleşmesi meselesidir. NOKTA.

Neden iktidar partisi ve yöneticileri, küçük bir muhalefet partisi ile her konuda anlaşmaya varıyor da, ATATÜRK diyen, Milli Mücadele diyen, Türk Milleti diyen diğer partilerle asla uzlaşmayı aklından bile geçirmiyor zannediyorsunuz. Onların oy sayıları ve toplumdaki ağırlıkları daha fazla değil mi?

Anaların gözyaşı dökmesini istememek bunun nedeni mi zannediyorsunuz? Öyle olsa, bu kadar tavize rağmen neden barış yutturmacasına sarılıyorlar zannediyorsunuz? Verilenler yetmesi ise, daha neler verilerek barış sağlanacak ki? Terörist başının söyledikleri de mi sizi hâlâ uyandırmıyor?

Bakınız tekrar söylüyorum, hedef, Türksüz bir Türkiye Cumhuriyetidir.

Bunun için de ATATÜRK bitmelidir.

Peki, bitirebilirler mi?

Aşağıdaki yazıları okuyunca anlarsınız, biter mi, bitmez mi?

ATATÜRK HAKKINDA BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ? 
1-1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao’nun ilk sözlerinin : “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm. .”olduğunu,

2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana’da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir’den ABD’NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla “Atatürk’ün Büyük Nutuk Kitabını” istediğini… Ve: “M. Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? dediğini,

3-Yunan başkomutanı Trikopis’in(Millî Mücadele’de esir düşen Yunan komutan), hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina’daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk’ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

4-1938’de, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dediğini,

5-1938’de Ata’nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;”Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir” denildiğini veeeeeeee

6-2006’da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini biliyor muydunuz?

HADİ BAKALIM TÜRK ÇOCUĞUNUN BEYNİNDEN ATATÜRK’Ü SİLİNİZ.

BUNUN İÇİN ÖNCE, DÜNYADAN ATATÜRKÜ KALDIRMALISINIZ, GÜCÜNÜZ YETİYORSA…

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

 

 

İşte O Zaman Bittik

 

Dünyamız ve insanoğlu dinamik bir yapı üzerine yaratılmıştır. Bir insanın ömrü, Dünya’nın yaşı yanında, okyanustaki bir katre gibidir. Bir insanın ömrü içindeki gördükleri, tüm geçmişi ve geleceği kavrayabilecek bir kapasitede değildir. Hele hele hikmetinden sual olunmayan meselelerde oldukça acizizdir. Üstelik, Yaratıcımızın verdiği beyin veya akılın sadece % küsurunu kullandığımız söyleniyor. Maalesef insanoğlunun tembelliği ve bilgiçlik taslama hastalığı yüzünden kullandığımızı varsaydığımız % 2 lik aklı bile tam verimli ve etkin kullandığımızı söyleyemeyiz. Buna rağmen, ustalaştık, her şeyleri öğrendik, kamil olduk, diyorsak, işte o zaman bittik demektir.

Zira, değişmeyen tek şeyin değişim olduğu dünyamızda, yaşamımız, bitmek tükenmek bilmeyen gelişme, ilerleme, yenilik ve dinamizmle doludur. Bizim ömrümüz hiç bir şeyi mükemmelliyetçi derecede öğrenmeye ve yaşamaya yetmeyecektir. Hayat, rastgele ve misyonsuz yaşanılarak bitirilecek bir süre değildir. Geçmiş nesillerden devraldığımız bayrağı, en iyi ve etkin bir şekilde taşıyarak, gelecek nesillere hak ettikleri güzellikte devredeceğimiz  bir serüvendir. Bisiklete binen bir kişi ilerlemek için nasıl pedala sürekli basmak zorunda ise, bizler de kaliteli hayat pedalına sürekli basmak zorundayız. Aynı zamanda da, akıl ve beyin paraşütümüzü de olanca gerginliği ile açmaz zorundayız. Hepimiz hayatımızın her anında sürekli öğrenen öğrencileriz. Ne kadar usta olduğumuzu zannetsek bile…

O halde, niçin kendimize göre zayıf gördüğümüz insanları acımasızca eleştiririz? Hata yakalamak hüner değil ki..  Hüner takdir etmek, gönül gücünü yüksek tutmak, cesaretlendirmek, yol göstermek, daha iyiye gitmesine yardımcı olmak. Bazen derler ki,  herkes bildiği işi yapsın veya ilk başladığı işe devam etsin. Yani Şimdi Cüneyt Arkın’a niçin doktorluk yapmadın da oyunculuk yaptın mı demek istiyoruz? Einstein’e sen ilk okulu dahi bitirememiştin, buluşçu bilim adamlığında ne işin var mı demek istiyoruz? Erol Evgin’e, sen niçin eczacılık yapmadın da sanatçılık yaptın mı demek istiyoruz?

Her meyvenin olgunlaşma süreci farklıdır. Kimin tomurcuğunun ne zaman açacağı belli olmaz. Bir kişiyi yalnızca bir kulvara hapsetmek doğru değildir. Hayalleri, cesaretleri, arzuları, tutkuları, hedefleri, amaçları kırmak ve küçültmek yerine, onları samimiyetle desteklememiz, övmemiz ve yüreklendirmemiz gerekir. İlk defa şiir yazan birinin şiirine bakan bir güya ustanın; “sen şiir yazma başka bir şey yap” demesi uygun değildir. Hiç bir profesyonel, yaptığı ilk işi hatasız yapmamıştır. Rambo ismiyle ünlenen Silvester Stallone’nin ilk başlarda 70 civarında film ajansından geri çevrildiğini öğrendiğimizde, sonradan çok ünlü olacak bir yazarın ilk kitabına gelen ret yazılarının 75 cm. boyuna ulaştığını öğrendiğimizde, konunun önemi daha da çok ortaya çıkıyor.

O halde, herkesin içinde bir cevher vardır. Büyüklere düşen görev,o cevherin ortaya çıkarılmasına ve işlenmesine yardımcı olmaktır. Üzerini toprakla iyice örtmek değildir. Acemileri ve çocukları hatalarından dolayı, rencide etmek, suçlamak, değersizleştirmek, kıskanmak, yardımcı olmamak, kalitesiz insanların işidir. Yüksek kaliteli insanlar, çıraklarından da, acemilerden de, çocuklardan da, hatalarından da, daha iyilerden de, hala öğrenmeye ve kendilerini yenilemeye devam ederler. Onların lügatlarında olumsuz hiç bir yaklaşım yoktur. Gelişmeyi, yenileşmeyi, okumayı, öğrenmeyi, paylaşmayı, dayanışmayı, sinerji üretmeyi rolantiye almak asla yoktur. Onlar bilgelik merdivenlerinin basamaklarının hiç bir zaman bitmeyeceklerini bilirler. Ustalaştıkça olgun başaklar gibi başlarını öne eğerler. Hoş görürler, affederler, yakın dururlar, öğrenme ve araştırma sinerjisi yayarlar. Kendilerinden sonraki nesillere en güzel mirası bırakma sevdasıyla yanar tutuşurlar.

Selam, sevgi ve dualarımla…

 

 

 

21. Yüzyılda İlim-İslam ve Cumhuriyet

 

21. yüzyıl “ilim” yüzyılıdır. İlim, Allah’ın zatından gelen ışıktır ve Allah’ın ışık kaynağı; İnsan, Kuran ve Kâinattır. Kuran kitaptır, İnsan mikro kitap ve Kâinat makro kitap…

Her üç kitapta da Allah’ın ayetleri vardır ve hepsinde yaratılış kanunları geçerlidir. Bu nedenle bütün ilimler kutsaldır ve ilim tektir. Kutsal olan ve olmayan ilim diye ayırım yapılamaz.

21. yüzyılın otoritesi bilgidir. 21.yüzyılda bilgi yeniden keşfedilecek ve dinden hayır görmek bilim sayesinde olacak.

İlahi Vahiy bilgi üstüdür, yeryüzüne indiği anda bilgiye dönüşür. Bilgiden hayır gören insanlar, bilgiyi ilim yoluyla tatbik edenlerdir.

Dava adamlığı ilimle olur. İlim Şeytanda da vardır önemli olan dava adamlığıdır diyorsanız; böyle dediğimiz içindir ki; son birkaç asırdan beri ilim ve tefekkür adındaki hiçbir şeyin altında bizim imzamız yoktur.

21.yüzyılda ne kadar ilim altında imzanız varsa o kadar üstün olursunuz. Ecdadımız bu gerçeği doğru tatbik etseydi, Viyana kapılarına dayanacağına buharı sanayiye tatbik etseydi, elektriği keşfetseydi; 20. yüzyılın da 21.yüzyılın da önderi biz olurduk.

Şimdi uzayda oteller zincirinin projeleri hazırlanıyor, uzaya turistik gezi projeleri yapılıyor, biz, hala neyle meşgulüz!

İlimden sonra 21.yüzyılın diğer hâkim karakteri “demokrasidir”. Demokrasiyi insanlara hediye edenler, Peygamberlerdir. Her şey eski Yunanla başlamaz, ondan ötesi var ve orası Peygamberlerdir. Peygamberler, demokrasinin babasıdır. Hz. Muhammed (sav); “ezilip itilmişler olmasa Allah, sizi rızıklandırmazdı” diye buyuruyor.

Müslümanların sorunu bu mübarek dini doğru öğrenmemelerinden kaynaklanır. İslam birkaç rekât namazdan ibaret değildir, onun içinde bütün kâinatı ışığa boğacak kaynak var.

21. yüzyıl, dinler yüzyılıdır. Bu yüzyılda gelişen ve yayılan ilim sayesinde medeniyetler arası demokrasi gelişecek, din-bilim bütünleşmesi olacak, bu nedenle imanı muhkem bir yere oturtmak için aklı ve bilimi devreye sokmak gerekecek.

Allah, “aklını işletemeyenler üstüne pislik yağar” diye buyuruyor. Kuran, aklı işlevsel olarak kabul eder, cevher olarak kabul etmez. Cevher akıl hamallıktır ve İslam dünyasının aklı bloke edilmiştir.

Son devirlerde çoğunluğun yerine hep birileri düşünmektedir. Oysa Allah, “istişare ediniz” diye buyuruyor. İslam’a inanmayan Batı, “ortak aklı” yani istişareyi keşfettiği için bugünkü konumuna erişti.

Omuz üstünde baş taşıyan herkes düşünmek zorundadır, “düşüncesiz baş mezara yakışır”.

Düşüncenin ürünü olan “bilgi” bugünün belirleyicisi olmuştur ve Batı düşünce gücünü keşfetti. Nüfusu sayı olmaktan çıkarıp “insan kaynakları” adıyla insanını zenginlik kaynakları arasına kattı. Eğitimde insanı merkeze aldı, günümüzün belirleyicisi olan bilgi, iyi eğitilmiş insanın beyninde üretildiği için eğitimi milli güvenliğe eşdeğer konuma getirdi. Biz hala Başbakanın üç çocuk talebini anlayamadık.

Dinin sembolik dili bilim diline dönüştürülmedikçe bundan yararlanılamaz. 21.yüzyıl Allah ile kul arasında direkt münasebetin kurulacağı devirdir.

Kuran’da hayati sorular var. Allah, insana niye sorar? Herhalde bilmediğini öğrenmek için değil. İşte orada durmak ve ürpermek lazım! Zira Allah, insanı sarsmak için soru sorar…

Allah ile kul arasında hiç kimse aracılık yapamayacaktır. Bunun yolu, kendimizi ve dini Allah’a teslim etmektir.

Hz. Muhammed (sav); “Bütün ümmetlerin felaketleri, mabet yapma ve süsleme yarışı ile başlamıştır. Benim ümmetimin felaketi de böyle başlayacaktır” diye buyurur. Görülüyor ki;

Arap adetlerini sünnet diye yuttuk, gerçek sünneti de unuttuk. Bunun neticesinde Kuran’ı anlamadan okuyanlar, hatim sevabı alıyor, anlayarak okuyanlar almıyor! Kuran okuyoruz anlamıyoruz. Allah, Kuran’ı bizim gözümüzle görmek ve bizden duymak için mi gönderdi yoksa onu anlayıp yaşayalım diye mi? Bilmediğimiz şeye nasıl teslim oluruz? Oysa İslam teslim demektir. Bu cehaletten ötürü İslam, birileri için dünyalık getiri aracına dönüştü ve iş Allah ile aldatmaya kadar vardı.

Dinde kutsal olanın istismarı hurdacının adını bile ‘Miraç Hurdacısı’ yaptı. İslam’a göre yeryüzü bir ibadethanedir ve meşru olan bütün fiiller ibadettir. Allah her yerdedir, sadece Camide değil, İslam her yerde yaşanır, o hayatın tamamını kapsar. Sadece Kilisede, Havra’da yaşanan ve hayatın her yerinden kovulan din, Hıristiyanlık ve Yahudiliktir.

Cami Müslümanların toplanma yeridir. Orada namaz kılıp dua etmenin ötesinde günlük meseleler konuşulur, istişare edilir, toplumla bütünleşilir ve hatta bir öndere tabi olarak yapılan ibadet sebebiyle düzene, intizama alışılırdı. Müslümanların askeri disipline yatkınlığı buradan gelirdi ama Van depreminde yardım malzemeleri yağmalanırken Japonya’daki deprem sonrası tusunamide her şeyini kaybeden Japonlar, markette kendiliğinden sıraya girip ihtiyacından fazla bir şişe su bile almıyordu. Sebep ne olabilir? Biri Allah’ın “Oku” emrine rağmen okumuyor, diğeri batıla inandığı halde 25 kat fazla okuyor, okumakla kalmıyor bilgiye iman edip hayatına tatbik ediyor. 7.2 şiddetinde bir deprem Van’ı yerle bir ederken Japonya’da bir ev bile yıkılmıyor. Sonrada; “kader”, “mukadderat” diyerek Allah’ı mesul tut!

Bunun neresi dindarlık, neresi Müslümanlık?(devamı var)

 

 

 

Ecadımız Kimdi, Neden Korkmadı?

Başbakan R.Tayyip Erdoğan son zamanlarda dozu artan bir şekilde “ecdat” kavramı üzerinden tezlerini savunuyor. Son olarak geçen hafta bir konuşmasında, “çözüm süreci” adını verdiği, terör örgütü başı Öcalan ile İmralı’da yapılan görüşme sürecini savunurken şu ifadeleri kullandı:

Bizim ecdadımız korkmadı biz de korkmayacağız. Bizim ecdadımız kendine güvensizlik içinde olmadı biz de olmayacağız. Türkiye bölünecek diyen komploculara inat ecdadımız gibi geleceğe yürüyeceğiz. Biz 780 bin kilometrekare vatan topraklarında asla ameliyat yaptırmayız.”

Bu cümlenin anlamını çözebilmek için öncelikle şu hususların açıklığa kavuşması lazım.

  1. Ecdadımız” ifadesinden kimi anlayacağız?

 

  • Ecdadımız kavramı Türk milletinin geçmişte yaşayan mensupları anlamına geliyorsa, mesela “kendisinden toprak isteyen Çin kağanına ‘Atımı istediniz; verdim. Silahımı istediniz; verdim. Çünkü onlar bana aitti. Toprak ise milletimindir; veremem. Şimdi savaşa hazır olun ve bizden korkun!’ diyen Mete Han ve yanındaki 40 çeriyle Çin sarayını basan Kürşad ecdadımızdır.

 

  • Göktanrı inancına sahip olan Cengiz Han, Teoman, Mete ve Oğuz Han da, Türklerin İslam’la topluca şereflenmesine vesile olan Abdülkerim Satuk Buğra Han da Türk’ün atalarıdır. Yıldırım Beyazıt ecdadımızdı, O’nun savaştığı Timur da. Yavuz Sultan Selim de ecdattı, savaştığı Şah İsmail de.

 

  • Eğer ecdadımız kavramıyla kastedilen aynı dini inanca sahip olan kitleler kastediliyorsa, fetihler döneminde aynı cephede savaştığımız ama devletimizin zayıfladığı dönemde ayrı devlet kurmak için Osmanlı Devletimize başkaldıran Müslüman Araplar ile Arnavutların da ecdadımız olması gerekir. Aynı anlayışa göre, devletimize ihanet etmemiş ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde de sadık birer vatandaş olan gayrimüslim vatandaşlarımızın ataları ecdadımız sayılmaz.

 

  • Cihan İmparatorluğundan Ankara civarında birkaç vilayete kadar küçülten politikaların mimarları da, Sevr’i imzalayanlar da ecdattır. Ama herhalde övünebileceğimiz ecdat değildir. Buna karşılık ülkemize operasyon yapan dâhili ve harici düşmanlara karşı milli mücadeleyi veren milli kuvvetler mensupları, tam bağımsız bir Cumhuriyet kurma mücadelesi veren Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları da gurur kaynağımız olan ecdadımızdır.

Görüldüğü gibi Başbakan’ın sözlerindeki ecdat kavramını açıklamaması halinde kastedilenin ne olduğu anlaşılamayacaktır. Ancak hangi ecdat tanımını kabul edersek edelim, ecdadın “isyancıyla görüşmeyi korkusuzluk” olarak nitelendirmediklerinden eminim.

*****

  1. Ecdadımız neden korkmadı?

  • Başbakan’ın ifadesinde ecdadımızın “bölünme korkusu yaşamadığı veya isyancılarla müzakereden korkmadığı” anlamı çıkıyorsa bu ifadenin doğru olamayacağı açıktır. Maalesef ecdadımız da bölünme, ihanet, isyan gibi olayları yaşadığı gibi, basiretsiz yönetimlerin ülke de operasyonlara mani olamadığı dönemleri de, bu dönemlerin korkusunu da, acısını da yaşamıştır.

  • Zamanın “açılım” politikaları olan Tanzimat ve Islahat Fermanlarının, Batılılar tarafından bağımsızlık ideali aşılanan etnisitelerin isyanına çare olmadığı, verilen hakların “ülkede ameliyat yapılarak” ayrışmamıza engel olmadığı bilinmekte. Bu tecrübeye rağmen korkmamak akil bir davranış olamaz.

*****

Başbakan Erdoğan’ın ecdatla ilgili daha önce de söylediği sözleri vardı. Mesela “Sizin Gazze‘de ne işiniz var? Suriye ile neden ilgileniyorsunuz?’ diyorlar. Hiç kusura bakmasınlar, biz ecdadımızın at sırtında gittiği her yere biz de gideriz, ilgileniriz.”

  1. Ecdadımızın at sırtında gittiği yerler neresi idi?

Ecdadımızın at sırtında gittiği yerler sadece Suriye ve Filistin değildi. “Bugün Türk’ün ata toprakları olan Doğu Türkistan Çin’in, Kırım Rusya ve Ukrayna’nın, Kazan-Tataristan ise Rusya’nın işgali altındadır.” Buralardaki zulme karşı bir tepki koymak da ecdada karşı sorumluluğumuzun gereği olmalı idi.

“Biz de Müslümanız, üstelik Türk’üz. Bize de hiç olmazsa Filistin’e gösterilen alakanın onda birini gösteriniz” diye feryat eden Irak Türkleri (Türkmenler)in yaşadığı Kerkük, Telafer gibi topraklar da atalarımızın at koşturduğu yerler idi. Neden ilgi az?

Endonezya, Malezya gibi yerlerle ilgilenmek de elbette doğrudur ama buraların ecdadın at koşturduğu yerler kriterine uyduğunu söyleyebilmek pek mümkün değil.

*****

Başbakan Erdoğan’ın “ayağının altına aldığı milliyetçilikler” içinde “Türk Milliyetçiliği” de var. Türk Milletini bir etnisite seviyesine indiren Erdoğan, farklı etnik kimliklerin din kardeşliği sayesinde bir millet haline geldiğini ifade ediyor. “Türk Milleti” kavramını kullananları da ırkçılık suçlamasına muhatap ediyor:

Tek millet dedik. Çünkü bizi bölmek isteyenlere karşı tek millet. Neden çünkü Kürd’ü, Acem’i, Laz’ı, Zaza’sı, Arnavut’u, Boşnak’ı, Arabı hepimizi Allah yarattı mı? Bizim bir inancımız var ve o inanç da bizi bir yere taşıyor. Bir millet oluyoruz. İşte biz tek millet olduk onunla. Birbirimizi yaratandan ötürü sevdik. Arap kardeşimi de seviyorum, Türk kardeşimi de seviyorum, hiçbirisinin arasında ayrım yapmıyorum, hepsine aynı mesafedeyim. Eğer bu ayrımı yapsaydım Siirt’ten bir Arap kızıyla niye evleneyim, evlenmezdim. Bu, bu işin ispatıdır.”

Irkçılık, kabilecilik bu milletin arasına nifak sokmadı, bundan sonra da sokamayacak. Bugüne kadar nasıl bir ve beraber olarak geldiysek bundan sonra da aynı kardeşlikle yolumuzda ilerleyeceğiz. Zira ırkçılık, kabilecilik bunlar şeytanidir. Şeytanın izinde yürümektir. Varsın onlar şeytanın izinde yürüsünler ama biz Rabbimizin çizdiği yolda yürüyeceğiz.”

  • Oysaki hem 1924 Anayasa’sında ve hem de mevcut Anayasa’mızda Türk kavramı bu anlatılandan daha kapsayıcı ve ırkçılığı önleyici bir şekilde tanımlanmıştır. 1924 Anayasası’nda ‘Türkiye ahalisine vatandaşlık bakımından Türk denir’ ifadesi vardır. Sonraki anayasalarda ise ‘vatandaşlık bağı olan herkesin Türk olduğu’ söylenmiştir.

  • Başbakan’ın ve diğer siyasilerin konuşmalarında etnik kimliklere vurgu yapmaları “mikro milliyetçilik” akımlarını besleyici rol oynayabilir. On sene önce çalıştığımız işyerindeki arkadaşlarımızın, komşularımızın, kız alıp verdiğimiz ailelerin hangi etnik kimlikten olduğunu sormazdık. Başbakan’ın eşinin Arap olması, kendisinin farklı bir kimlikten olması, ekonomiyi teslim ettiğimiz iki bakanın Kürt olduklarına dair bir sorgulama aklımıza gelmezdi.

  • Bütün etnisitelerin kimliklerini açıklaması gurur duyulması gereken bir şey, en azından meşru bir hak olarak değerlendirilirken Türk olduğunu söylemeyi kim ırkçılık olarak değerlendirilir hale getirdi?

  • Anayasadan Türk kelimesinin çıkarılmasının bölünmeye çare olacağını savunanlar Müslüman Araplar ile Müslüman Arnavutlar’ın adı Türk olmayan (Osmanlı) devletimizden neden koptuğunu açıklamalıdır.

  • Türkiye’de “Türk ırkçılığı” yapan bir siyasi parti olmadığı gibi, ırkçılık yapan bilinen bir Türk Milliyetçisi dernek dahi yoktur. Türk Milliyetçiliği fikrini savunan siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları ırkçılığı şiddetle reddeder ve kapsayıcı, kucaklayıcı bir “kültür milliyetçiliğini” savunur. Anneleri veya eşleri yabancı olan birçok padişah Türk milliyetçilerinin de iftihar kaynaklarıdır. Ziya Gökalp’in “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” sloganı ile Yahya Kemal’in “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” tarifi Türk Milliyetçilerinin ortak anlayışıdır.

Siirt gezisinde din âlimi “mele”lerle bir araya gelen Başbakan Erdoğan süreçle ilgili gençlere yönelik mesaj verilmesinde din âlimlerinden destek istemiş.

Galiba bundan daha önce Milliyetçilik ve ırkçılık kavramlarını yöneticilerimize anlatacak âlimlere ihtiyacımız var.

Türkiye Halkına “Türk Milleti” denir

 

“Günümüzde hiçbir toplum saf ve homojen bir yapıya sahip değildir. Homojen bir köklü tarihi olmayan Amerika Birleşik Devletleri dahi, çeşitli soy, kültür ve etnik gruplardan meydana gelen toplumunda mozaikleşme ya da heterojenleşme olgusuna sınırlama getirmiştir ve bu olguyu törpülemektedir. Çünkü ülke bütünlüğü buna bağlıdır. ABD’nin olmazsa olmazıdır.

“Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, “Tahminlere göre, 2010 yılında her 5 Amerikalıdan birinin İspanyol kökenli, birinin Afrika ya da Asya kökenli olabileceği ileri sürülen bir ülkede, ‘mozaikleşme / heterojenleşme’ olgusuna düşünürlerin göstermiş olduğu bu duyarlılık karşısında, Türk aydınların ve akademisyenlerinin heterojenleşme / mozaikleşme heveskârlıkları anlaşılabilir bir şey değidir.” diyerek Türkiye’deki olguyu gözler önüne sermiştir.

“Avrupa Birliği normları, Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejistleri, ülkemizi çepeçevre saran ülkelerin bitip tükenmeyen kaşımaları, ülkemizde…demokrasi modelinin tesisine izin vermemektedir. Kürtçüler, son yıllarda ve günlerde mozaik ve etnik farklılık mavalı anlatıyorlar. Sözde bir Kürt etnisitesinden bahsediliyor, Kürt yurttaşlarımız, ayrılıkçılığa doğru yönlendiriliyor, Kürtçülük kaşınıyor. Başta Fransa olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüğü sadece Kürtler için istiyor. Devleti temsil eden insanların bir kısmı AB’ye alınabilmek aşkına, bir kısmı da torbadaki yüzlerini, yani azınlık ırkçılıklarını ortaya koyabilmek için AB ve demokrasi çığırtkanlığı yapıyorlar.

“Ortalama Türk insanı ise, ya oynanan oyunun farkında değil, ya da bilgisiz ve bilinçsiz bir seyirci. Bir zamanlar ayrılıkçı terör örgütü PKK, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde eylem koyup Türk-Kürt demeden insanları katlederken, yüreğinden kurşunlanan bebek fotoğraflarını manşetlerine taşıyarak Abdullah Öcalan’ı yerden yere vuran bir kısım besleme Türk basını, bugün özgürlük ve demokrasi naraları atarak Kürt ayrımcılığını palazlandırıyor, ona çanak tutuyor. Türkiye’yi açıkça bölmeye çalışan Avrupa Birliği ülkelerinin maşası…(olanlara) övgüler düzüyor. Artık Kürtlerin bir yol ayrımına geldiğini ileri sürüyor.

“Yetmiş iki buçuk milletten bir Amerikalı yaratabilirsiniz ama çoğunluğu oluşturan Türklerin adını üst kimlik ve dilini resmî dil olarak alan bir Türk Ulusu oluşturamazsınız! ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.’ diyen Atatürk’ün başlattığı milletleşme sürecini devam ettirme ceht ve iradenize çok kızar uzun bacaklı emperyalist adam! SSCB’yi ayrıştırmıştır kolayca, Yugoslavya’da kanlı oyunlar koymuştur sahneye, orayı da atomize etmiştir. Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt devletçiklerine ayrılmasına ise ramak kalmıştır. Sonra sıra, Büyük Orta Doğu projesi gereğince, Suriye, İran ve Türkiye’ye gelecektir. Dalgasına taş attırmamak için, olanca hilesi ve gücü ile kırk türlü mel’anet çevirecektir Avrasya coğrafyasında. Bunun için, o bilinen en eski hileyi ve numarayı yapacak yani oynak yerlere vuracaktır. İnsan vücudunun oynak yerleri dirsek ve dizler, buralara sopayla vurunca kımıldayamazsınız uzunca bir süre, sizi bir çocuk bile haklar o zaman. Türkiye’nin oynak yerlerinin başında Kürtçülük geliyor, sonra mezhepçilik, sonra da öbürleri. Oysa zırva tevil götürmez, zora da dağ dayanmaz. Yani hiçbir anlamı olmayan bir düşünce, ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, kimseye yararı yoktur. Türk’ün büyük tarihsel geçmişi, bugüne kadar en zor ve en karmaşık sorunlara çözüm bulmuştur, bulacaktır da.

“Rusların, kurdukları Kürt Enstitülerinde Türk halkını Kürtleştirmek ve bölebilmek amacıyla  çalışmalar yaparken, Amerikalıların sahneye çıkışını anlatan Nazmi Sevgen: ‘Amerika’nın dünya petrollerine hâkim olmak sevdası, Amerikalıları Barzani’nin şahsında Kürtlere yaklaştırmaktadır. Amerikalıların Musul petrollerine inebilmek için Barzani’yi desteklediklerini düşünmek hiç de hatalı olmaz. Barzani’nin yaşama kaynaklarını düşünmek, müşkülü halle kâfi gelir zannındayız. 1960 yılında, yabancı ve Müslüman bir büyükelçilikte çalışan bir dostum, bana, ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden mürekkep (oluşan) bir KÜRT İŞLERİ BÜROSU bulunduğunu haber vermişti.’ ” (Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, İstanbul – 2009  -Genişletilmiş 3. Baskı- s. 13-16)

X

Duvarlardan, harcı çıkarılsa; duvarın kendini muhafaza etmesi zorlaşır ve hattâ zamanla imkânsız hâle gelir. Yıkılması kaçınılmaz olur. Harç sayesinde duvar birlik ve bütünlüğünde varlığını devam ettiren tuğla veya taşlar dağılır, her biri ayak altında ezilmeye mahkûm olur.

Aynen bunun gibi Türk de; Türk Milleti’nin harcı hükmündedir. Buna halel geldiği takdirde; Türk Milleti’ni teşkil eden tüm unsurlar başıboş kalır. İmamesini kaybetmiş tesbih taneleri gibi etrafa saçılır. Her biri çok geçmeden emperyalist devletlere yem olur.

Aile; tek başına kurulamaz ama, her aile ferdi; kurucusunun soyadını alır ve bunu hayatı boyunca taşır.

Türk; büyük bir aile sayılan Türk Milleti’nin aile reisi, aile babası hükmündedir. Aile ferdi addedilen her bir unsurun; Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eşit vatandaşlar olarak varlığını sürdürmesi; bu birlik ve bütünlüğü temin edip sağlayan Türk denen şahs-ı manevî sayesindedir.

Hemen belirteyim ki, bu mânâ ve şuûr içinde olan herkes; neseben Türk olsun veya olmasın, yâni menşei ne olursa olsun Türk sayılır. Zira Türklük bugün hem müslümanlık demektir, hem de bir şahs-ı mânevîdir. Hepimizi temsil eden bir sembol, bir remizdir.

İşte AB, ABD, İsrail vb’ler; bu millî sentez ve terkîbi bozmak istiyorlar.

Öyleyse, bir damla hükmünde olan benliğimizi; bizlik havuzunda eriterek bugünlere geldiğimizi unutarak, kimse boş hayâllere kapılmasın.

Evde her türlü tâdilâta evet, ama temelini değiştirmeye kalkmak; üstelik bunu herkes evdeyken yapmak! İşte bu çılgınlık olup, herkesin evin altında kalması demektir.

Velhasıl, bu devlet ve bu milletin adından sanından rahatsız olmak da, aslında hem her unsurun kendi varlığından, hem de içinde yaşadığı evin temelinden rahatsız olması gibidir.

X

Evet, bu devlet; Türkiye Cumhuriyeti yâni bir Türk Devleti.
Şüphesiz, bu millet;   -kökeni ne olusa olsun-  Türk Milleti.
Elbette, bu vatan; üstünde kim yaşarsa yaşasın Türk Vatanı.

Çünkü:

Âl-i Selçuk, Âl-i Osmânlar’ın kılıç hakkı bu vatan
Pahası kan, karşılığı can, başından olur almaya kalkan

 

 

Kent Konseyi’nin Turizme Etkileri

Kent Konseyi yönetim kurulunun, Kocaeli ilinin turizmine katkısı inanılmaz derecede artarak devam etmektedir.
Adeta proje ve fikir üretme yarışı içindeler.

Kendi aralarında yaptıkları toplantılar neticesinde oluşan fikirleri hızla üyelerine aktarmakta ve el ele başarılara imza atmaktadırlar.

Konseyde görev alanların kendi ticari ve ekonomik sorumlulukları olduğu gibi ev hayatını da aksatmadan sürdürmek zorunda olduklarını unutmayınız.

Her birinin ailesi ve büyüttükleri çocukları var.

Sorunsuz aile olmadığı gibi kendilerinin aşmak zorunda kaldıkları problemlerle uğraştıklarına tanık oluyorum.

Bütün bunların yanı sıra GÖNÜLLÜ olarak Kentimiz için nasıl daha fazla yararlı olabiliriz diyerek gece gündüz faaliyetlerde bulunmaktadırlar.

Bu çalışmalara gıpta etmemek mümkün mü?

Özellikle evde oturan bayanlara yönelik eğitimsel faaliyetlere ağırlık vermekteler.

Bu çalışmaların sonuçlarını geçen gün Sivil Toplum Merkezinde yapılan Kadın Girişimciler Sertifika Töreninde hep birlikte tanık olduk.

İnanılmaz güzel bir çalışma yapılmış.

Eğitim almış bayanların sertifikalarını alışı esnasında yaşadıkları heyecanı ve kendilerine kazandırdıkları özgüveni tarif etmek çok zor.

Her birinin aldıkları eğitimleri kısa zamanda ekonomiye katacaklarını, etrafına ışık saçacaklarını birlikte göreceğiz.

Bu çalışmaların, yöresel turizme katkısı artarak devam edecektir.

Turlarla civar illerden gelecek misafirlerimizin buralardan hatıra olarak almak isteyecekleri el ürünleri çeşitliliği arttıkça, gelen misafir sayısı da artacaktır.

Bayan girişimcilerimizin bu konudaki hazırlıkları, dayanışmaları, çalışmaları ve faaliyetleri çok güzel devam ediyor.

Bu çalışmaların sonuçlarını İlkbahar ve yaz aylarında hayretler içinde izleyeceğiz.

YUVAYI DİŞİ KUŞ YAPAR misali HER BAŞARILI ÇALIŞMADA KADIN PARMAĞI VARDIR düşüncesini savunanlardanım.

Kendi alanlarında başarılı olmuş, toplumda saygın yer edinmiş Bayan Girişimcilerimizin isimlerini burada yazmak isterdim ama sizler zaten yerel gazetelerimizde her gün görmektesiniz.

Kentten biri olarak, kendileriyle GURUR duyuyorum, ONUR duyuyorum.

Birlikte çalıştığım insanlara, katıldığım seminerlerde ve eğitimlerde, kendilerini ÖRNEK olarak gösteriyorum.

Tarihi ve Kültürel Turizmin şehrimize katacağı çok büyük ekonomik katkıları olacaktır.

Şehrimizin her yanından adeta tarihi kalıntılar fışkırmaktadır.

Nereyi kazsanız, kazmasanız eşeleseniz bile, paha biçilemeyecek değerde, tarihimize ışık tutacak eserler çıkmaktadır.

Kent Konseyimizin bu konuda da başarılı projelere imza atacağına inanıyorum.

Sadece Türkiye için değil Dünya tarihine de ışık tutabilecek tarihi dokuların gün yüzüne çıkartılması Avrupa Birliği fonlarından yararlanılarak yapılabilir.

Kadın girişimcilerimize, MARKA – (Doğu Marmara Kalkınma Ajansı) olarak büyük, teknik ve mali destekler vermektedir.

Birlikte yapılabilecek projelerde görev almak isteyen yüzlerce GÖNÜLLÜ’yü şimdiden görür gibiyim.

Büyük Şehir Belediye Başkanımız ve diğer İlçe Belediye Başkanlarımızın bu konuya ayırdıkları zaman ve bütçeleri belirtmeden geçemeyeceğim.

Belediye Başkanlarımızın ve yanındaki heyetlerin, Yurt dışına yaptıkları seyahatlerde, ziyaret ettikleri ülkelerde gördükleri birçok güzel çalışmaları şehrimize kazandırmaya ciddi anlamda emek sarf ettiklerini görüyoruz.

Kent Konseyi Kadın Meclisi, oluşacak bütün projeleri büyük bir özveri ve titizlikle ele almakta ve uygulamaya koymaktadır.

Kentine, yaşadığı şehrine karşı kendisini sorumlu hisseden herkes, bu çalışmalara gönüllü olarak katılabilir.

Kentimizin tarihi akışında değişikliklerde, benim de payım var demek isteyen, çocuklarına ve torunlarına anılarını aktarmak isteyen, sorumluluk sahibi insanların Kent Turizmine desteklerini esirgemeyeceklerine inanıyorum.

HEP BİRLİKTE, ELELE, DAHA MUTLU GÜNLERE…