25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1016

Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şâdi Polat Sordu; Fikir Adamı ve Yazar Mehmed Niyazi Özdemir Samîmiyetle Cevap Verdi

 

*‘Devletimizin gövdesi Orta Asya bozkırlarında vukuatın yumruğu ile yoğrularak, çağlar içinde boy atarak oluşmuştur. Müslüman olunca da bu gövdenin rûhu Mekke ve Medîne’den gelmiştir.’

İŞTE MEHMED NİYAZİ BEYEFENDİ’YE SORULAN SORULAR VE MÜTHİŞ CEVAPLARI

Milliyetçilik çok kullanılan bir kavram. Öyle görünüyor ki bu kavrama, herkes farklı bir anlam yüklüyor. İşin doğrusunu sizden öğrenebilir miyiz?

Mehmed Niyazi: Milliyetçilik denince hepimiz bir şeyler anlıyoruz. Tarif edilmek istenince, konu karmaşık bir hal alıyor. Kimileri ‘Milletini sevmek‘, ‘Milletini kalkındırmak‘ gibi hususlarla açıklamaya çalışıyor. Hâlbuki kimin kimi ne kadar sevdiğini ölçmek mümkün değildir. Herkes ‘Milletini kalkındırmak‘ ister; ‘Milliyetçi’ demeye ne gerek var?’ Diyenler var. Bazıları da milliyetçiliği, ‘Kitlelerin millet olma çabalarında rehber edindikleri prensiplerin siyasî doktrin hâline gelmesi‘ diye tarif ediyorlar. Kitleler millet olduktan sonra milliyetçiliğin durumu ne olacaktır?

Eski Başbakanlarımızdan Recep Peker bir yerde milliyetçiliği şöyle ifâde ediyor: ‘Batı Türkleri bu çöküntü içinde, kanının arılığını korudu ve sakladı. Dünyaya kahramanlık gösteren Osmanlı Ordusu’nun yüksekliği, devlet idaresinin kötülüğüne rağmen, bu orduları yaratan asil Türk ulusunun kanındaki yücelikten geliyordu.’ İkinci Dünya Savaşı sona erince, yeryüzünde esen ırkçılık rüzgârları da dindi. Bu kere Peker’in milliyetçiliğinin ırk temeline dayanmadığını görüyoruz: ‘Irkçılık gayreti gütmeyen medenî bir milliyetçilik anlayışı şuurlarımıza hâkim olmalıdır. Irkçı milliyetçilik tamamen antidemokratiktir. Kendini üstün ırk sayan milliyetçi zihniyetin esiri olanlar bütün başkalarını hor görür ve onlara hakaretle bakarlar.’ Demek ki siyâsîlerin milliyetçilik görüşünde dünyânın şartları rol oynamaktadır.

Kanaatimce işin doğrusu şudur: Milliyetçilik milletini sevmekle başlar; ama milletini sevmekle noktalanmaz. İnsanlığı oluşturan birimler vardır; ırk, ümmet, millet, boy gibi. Bir de insanı diğer canlılardan ayıran sâhip olduğu medeniyettir. Medeniyet ilerledikçe de insanın tabiata hâkimiyeti artar. Eğer siz bu medeniyeti ortaya çıkaran muharrik birime ümmet diyorsanız, siz ümmetçisiniz; ırk diyorsanız, ırkçısınız; boy diyorsanız, boycusunuz; millettir diyorsanız, milliyetçisiniz. Şahsen ben kendimi milliyetçi olarak tanımlıyor, onu da şöyle izah ediyorum. Mesela İngilizler târihî tekâmülünü bir adada gerçekleştirmişlerdir. İngilizler de insandır; ihtiyaçları sonsuzdur; onların imkânları kıtalara göre çok sınırlıdır. İşte İngilizler bu sonsuz ihtiyaçlarını, adanın sınırlı imkânlarıyla karşılamak durumunda kalmışlardır. İngilizler, bir eşyadan, emekten en fazla nasıl yararlanabiliriz, diye kafa yormuşlardır. Bundan da modern iktisat ilmi doğmuştur. İlimlerin çoğunda milletlerin özelliklerini gördüğüm için, kendimi milliyetçi diye tanımlıyorum.

Irk kelimesi millet kelimesini karşılar mı?

Mehmed Niyazi: Karşılamaz; İngilizleri ele aldığımızdan dolayı onunla devam edelim. İngilizler Saksonya’dan, yâni Almanya’nın Frankfurt havalisinden gelmişler; kuzeyden inen kavimlerle karışarak Anglosaksonları, yâni farklı bir milleti meydana getirmişlerdir. Sonra ırklar bölünürler değişik coğrafyalarda, dinlerde ap-ayrı milletler hâline gelirler. Dünyada pek çok millet olmasına rağmen, dört ırk olduğunu sosyoloji kitaplarında okuyoruz.

Milletleri ayıran özellikler ne ifâde ediyor?

Mehmed Niyazi: Bâzı milletler analizci, bâzı milletler sentezcidir. Hindistan’da bâzı milletler metafizik âlemde yaşarlar; Amerikalılar gibi kimisi pragmatist, yâni faydacı olurlar.

Milletimizin özellikleri nelerdir?

Mehmed Niyazi: Biz devlete çok önem veren bir milletiz. Onsuz yaşayamıyoruz. Meselâ Yahudiler iki bin yıl devletsiz yaşamışlardır; fakat bizim nerede devletimiz yıkılmışsa, bir süre sonra da milletimizin orada silindiğine şahit oluyoruz.

Devletçi olmamızın sebebi nedir?

Mehmed Niyazi: Kader bizi Çin’in dizi dibinde târih sahnesine çıkardı; aramızda büyük nüfus farkı vardı. İmkân bulduk Çin’e saldırdık, zoru görünce bozkıra çekildik. İkincisi ise Orta Asya’nın az yağış almasıydı; Geçimimiz ağırlıkla hayvancılığa dayandığı için devamlı yağmur damlalarını kovalıyorduk. Bu iki sebep bizi göçebeliğe zorluyordu. Göçebe hayat son derece zordur. 500 bin kişinin baskında dağılıp gitmemesi için ciddî bir organizasyona ihtiyaç duyulur. İşte bu organizasyon devlettir. Düşman görününce beş dakika zarfında çadırları yıkmakta, eli silah tutanları öldürmekte, hayvanları, kadınları, çocukları alıp götürmektedir. Eli silah tutanlar ne yapacaklarsa, işte bu beş dakikanın içinde yapmalıdırlar. Bunun için eli silah tutan devletle bütünleşmelidirler. Sonra Batıya yöneldik; Elhamdülillâh Müslüman olduk; bu defa da kalabalık Hıristiyan dünyasıyla karşı karşıya geldik; bu da bizi devletimize sarılmaya zorladı.

Şartlarla birlikte tedbirler de değişti mi?

Mehmet Niyazi: Kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelmemiz bizi devlet konusunda dikkatli olmaya zorlamıştır. ‘Allah devlete, millete zeval vermesin‘ şeklindeki dua bu dikkatin ürünüdür. Çünkü devletsizliğin bir kaos olduğunu, devletsizliğin bizi başkalarının ayağının altına düşüreceğini ümmî olan insanlar tarafından dahi bilinmesi millî şuurun halk arasında nasıl yayıldığını göstermektedir. Elbette tedbirler de değişti; çünkü her çağın, her coğrafyanın başka tedbire ihtiyacı vardır.

Devlet, milliyetçiliğimizin bir cephesini oluşturuyor, diyorsunuz.

Mehmed Niyazi: Milliyetçilik, her şeyden önce milletinin bekasını düşünmektir. Az önce devletsiz yaşayamadığımızı söyledim. Buna dair meselâ Halep’in durumu canlı bir örnektir. 1920’lerde Halep bir Türk şehriydi. Bugün Halep’te % 10 Türk yaşıyorsa çok iyidir. Devletimiz aradan çekildiği için, milletimiz de yaşama imkânını yitirmiştir.  Milletine hayat veren asıl kaynağı, bir Türk milliyetçisi nasıl ihmal edebilir?

Devlet anlayışımızı belirleyebilir misiniz?

Mehmed Niyazi: Devletimizin gövdesi Orta Asya bozkırlarında vukuatın yumruğu ile yoğrularak, çağlar içinde boy atarak oluşmuştur. Müslüman olunca da bu gövdenin rûhu Mekke ve Medîne’den gelmiştir. İslâmiyet devlete şekil getirmemiştir. Bâzı kamu hukukçuları bunu eksiklik olarak değerlendirmişlerdir. Fakat kamu hukûku geliştikçe buradaki suskunluğun hikmeti anlaşılmıştır. Vahyin mantığında bütün insanlığa hitâb etmek vardır. Ekvator’da yaşayan insanlarla, kutuplarda yaşayan insanların devletten bekledikleri farklıdır. Dünün insanıyla, bu günün insanı da devletten başka şeyler beklerler. Bir başka söyleyişle şekil zaman ve coğrafyaya dayanmaz. Bunun için İslâmiyet devlete, kuvvetin kanunla toplanması, adalet, emânetin ehline verilmesi, istişâre, sosyal dayanışma gibi esaslar getirmiştir. Müslümanlar bu esasları ihtiva etmek kaydıyla, zamâna ve coğrafyaya göre devletlerini teşkilatlandırabilirler.

Geçmiş devletlerimizde demokrasinin bulunmamasını eksiklik olarak değerlendiriyorlar. Katılır mısınız?

Mehmed Niyazi: Hayır; İslâm devleti istişâreyi emretmektedir. Bu demektir ki, İslâm devleti despotizme kapalıdır. Fakat bu demek değildir ki, illâ demokratik olacak. Demokrasi kitle iletişim araçlarının devreye girmesiyle ortaya çıkabilen bir sistemdir. Kanûnî’nin ölüm haberi, Kilis’in bir köyünde altı ay sonra duyulan bir ortamda demokrasi olabilir mi? Vatandaşın devlet yönetiminden, dünyâ şartlarından haberdar olduğu bir dünyâda demokrasi olabilir. Sonra İslâmiyet illâ demokrasiyi emrediyor, demek de doğru değildir. Evet, bugün için insan onuruna en yakışan sistem demokrasi görünmektedir. Fakat iki yüz yıl sonra bugünkü demokrasi hantal yapıya dönüşebilir. İslâm’ın emrettiği esaslar, bünyesinde bulundurmak kaydıyla, İslâm devleti krallık, meşrûtiyet, cumhûriyet veya bir başka şekilde olabilir.

Osmanlıyı değerlendirirken o günün şartlarına göre bu işi yapmalıyız. Meselâ 16. Yüzyıldaki Avrupa’nın en büyük devletini ele alarak Osmanlı ile mukayese ederek hükmümüzü vermeliyiz. Fakat biz Osmanlı Târihi’ne bir Meksikalı kadar yabancıyız.

Resmî târih her şeyi yazdırmıyor mu demek istiyorsunuz?

Mehmed Niyazi: Resmî târih daha çok günümüzün olaylarını analiz ederken karşımıza çıkıyor. Oysa daha önceki târihlerimiz de gerçeği yansıtmıyor. Hammer, Zirkeisen, Yorga yazmış; Biz de onların yazdıklarını muhakeme süzgecinden geçirmeden bilgiçlik taslayarak aynen naklediyoruz. Bu zihin tembelliğinden başka bir şey değildir. Buna dair yüzlerce örnek verebilirim. Fakat şimdilik bir tane ile yetinmek istiyorum. Celâli isyanlarında orantısız güç kullanan Murad Paşa, Alevî Türkmen çocuklarını kuyulara doldurduğu için ‘Kuyucu‘ olarak adlandırılmıştır. Târihçilerimiz, Başbakanlarımız, Cumhurbaşkanlarımız acımasızlığa örnek verirken ‘Kuyucu Murad Paşa gibi gaddar‘ diyorlar. Hâlbuki Murad Paşa’nın ‘Kuyucu‘ lâkabı Celâli isyanlarındaki tutumundan değildi. Celâli isyanlarından on beş yıl önce İran cephesinde savaşırken bir gülle atına isâbet eder; atı sürçerek yere serilirken Murad Paşa da kuyuya düşer. Söz konusu lâkabı O’na buradan gelir. Târih bir milletin hâfızasıdır. Eğer bir milletin hâfızası doğru teşekkül etmemişse, o millet ne kendini, ne de ecdâdını tanır; ne geçmişini, ne gününü, ne de geleceğini tanır. Dolayısı ile milliyetçilik de yapamaz.

Türkler târih yaparlar ama yazmazlar mı?

Mehmed Niyazi: Bu sorunuzun cevâbını Montesquieu’ya bırakıyorum. ‘İran Mektupları‘ adındaki ünlü kitabının seksen ikinci mektubu aynen şöyledir:

Bütün milletler içinde sevgili Usbek, gerek ihtişam, gerek fütûhat azameti îtibâriyle Türkleri geçebilecek bir millet olamaz. Bu millet cihanın hakîki hâkimidir. Sanki diğer milletler bunlara hizmet için cihana gelmişlerdir. Düşün, öyle bir millet ki, yeryüzünde hem imparatorluklar kurmuşlar, hem de kurulmuş imparatorlukları silip süpürmüşlerdir. Her devirde kudret ve sadvetlerinin derin izlerini dünyâya vermişler, târihin bütün çağlarında milletlerin felâket ve musîbetleri de kendileri olmuşlardır.

Tatarlar iki defa Çin’i fetih ve istîlâ etmişler ve hâlen de hâkimiyetleri altında tutmaktadırlar.

Moğol İmparatorluğu’nu teşkil eden geniş sahaları da idareleri altına almış bulunuyorlar. İran’ın mutlak hâkimi olarak, Cyrus ve Güstap’ın tahtına kurulan da onlardır. Türk adı ile Avrupa, Asya ve Afrika’da muazzam fütûhatlar başardılar ve böylece cihanın bu üç kıtasına hâkim oldular.

Ve daha eski zamanlara gidecek olursak, eski Roma İmparatorluğunu yıkan hemen hemen bütün milletler de bunlardan çıkmıştır.

Bir Cengiz Han’ın kurduğu imparatorluğun yanında, acaba Büyük İskender’in fütûhatı da azamet îtibâriyle ne mânâ taşıyacaktır?

Bu muazzam milletin eksik tek tarafı, sadece bu kadar azamet ve ihtişâmın hâtıralarını tescil edecek târih yazarları yetiştirmemiş olmasıdır…’

Osmanlı târihimizi kaleme alan Hammer kimdir? 1529 yılında Viyana’yı Kânûnî’ye karşı savunan Albay Hammer’in torununun evinde büyümüş, onun soyadını taşıyan bir Avusturyalıdır. Kendi koyu bir Katolik, koyu bir Germendir. Bir milletin târihini yazmak, ancak o milletin vicdanına nüfuz etmekle mümkündür. O milletin vicdânına da o milletin dînini, mezhebini, meşrebini, telâkkisini bilmekle kabildir. Dolayısıyla Hammer’in yazmış olduğu târih, bizim târihimizin bel kemiğini teşkil ediyorsa, bunda yüzlerce hata bulmak normaldir.

Misal vermek mümkün mü?

Mehmed Niyazi: Hammer ve takipçileri Mimar Sinan’ın Ermeni olduğunu söylerler: ‘Mimar Sinan gerçekten büyük bir insan; Türk kültürü böyle bir dâhi yetiştiremez; O’nu bir yere yamamak lâzımdır. Ermeniler taş yontmada üstaddırlar; öyleyse ‘devşirme olan Mimar Sinan Ermeni kökenlidir.’

Târihe yalan söyletmek son derece zordur; gerçek bir taraftan mutlaka uç verir. Devşirmelik İmâm-ı Şâfî Hazretleri’nin bir içtihatına dayanmaktadır. Ona göre;

Eğer bir kavim İslâmiyet hâsıl olmadan önce semâvî bir dine girmişse, o kavim herhangi bir şekilde İslâm devletiyle bütünleştiği takdirde, o kavmin kazanılmış ( mübtesep) hakkı vardır. İslâm devleti hiçbir şart koşmadan onlara zımnîlik, yâni vatandaşlık hakkı vermek mecburiyetindedir.’

Eğer bir kavim İslâmiyet nâzil olduktan sonra bir başka semâvî dine girmişse, ‘hak gelmiş bâtıl zail olmuştur’ hükmünce bu kavme İslâm devleti zımnîlik hakkı vermek için şart koşabilir. İşte bu şart hakkına dayanarak devşirmelik gün ışığına çıkmıştır. Mimar Sinan Ermeni ise devşirilmesi mümkün değildir; çünkü Ermeniler, Rumlar, Yahudiler İslâmiyet nâzil olmadan dinlerine girmişlerdir. Devşirme Bulgarlardan, Sırplardan, Hırvatlardan yani İslâmiyet nazil olduktan sonra bir başka dine girmiş olanlardan yapılır. Bilindiği üzere Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar onuncu yüzyıllara doğru, yâni İslâmiyet nâzil olduktan sonra Hıristiyan olmuşlardır. Kanıtlarının biri de Babasının adının Abdümennan, bir başka söyleyişle ihtida edenlere verilen adlardan biri olan Abdülmennan’a dayandırılıyor. Her Abdullah, Abdülmennan adını taşıyan ihtida mı etmiştir? Fakat dedesinin adı Yusuf Doğandır. ‘Doğan’ Türklere has bir addır. Bunu nereye koyacağız? Buna bir cevap yok.

Ecdâdımızı tanımıyor, dolayısıyla sevmiyoruz, demek mi istiyoruz?

Mehmed Niyazi: Bırakın sevmeyi, bizden başka ecdâdına küfreden bir millet var mı?

(DEVAM EDECEK)

 

 

Tutkunuyduk Tutsağı Olduk

 

Sokak lambaları henüz sönmemiş, otomobillerin üstünü buzdan bir tabaka kaplamış. Bir ayaza teslim olmuş bütün şehir.

Titrek ve ürkek canlar, birer ikişer sokağa dökülüyor ve gün başlıyor. Bir anne ve kucağında 3 yaşlarında bir çocuk; Üşüyen yüzünü annesinin boynunda gizleyerek ısıtmaya çalışıyor. Soğuktan titreyen bir sesle “anne üşüdüm” diye ağlıyor. Belli ki anne çocuğunu zor zahmet bulduğu bir bakıcıya götürüyor, belki büyük annelerden birine…

Gözlerim anne ve çocuğun ardı sıra giderken, 30-35 yıl önceki hatıralar sardı benliğimi; Soğuk bir kış günü, oğlum battaniyesine sarılı ve kucağımda, yakın akrabalarımızdan birine bırakıp işe yetişeceğiz. Oğlum; “baba üşüdüm, baba uykum var” dedikçe eşimin gözleri ıslanıyor…

Bu hayal içinde yolumda yürürken, “baba üşüyorum, baba uykum var” diyen gerçek haykırışlarla irkildim ve sandım ki bana bir şeyler oluyor. Neden sonra sesin, yan yolda koşar adım ilerleyen bir babanın kucağındaki çocuktan geldiğini fark ettim ve ‘ çok şükür gerçekmiş’ dedim ama bana afakanlar bastı ve onca yılın öfkesini kustum bu şehre ve teslim olduğumuz hayata…

Bu nasıl medeniyet, bu nasıl şehir, bu nasıl hayat? Üstadın; “Öyle bir hayata çattık ki, hayata kumuş pusu” mısralarını gel de mırıldanma! Her defasında bu pusuya düşen biçare canlar; savaşta telef olur, afetler onları bulur, şiddete maruz kalır, taciz, tecavüz ve hayatın onca yükü ve çilesini taşırlar titrek omuzlarında, küçücük yüreklerinde…

Hani aile sıcaklığı? Öyle bir düzen kurmuşuz ki; çocukları, kadınları, aileleri, aile büyüklerini, akrabaları, komşuları, dostlukları, bütün bir toplumu yiyip bitiren ve tek yiyeceği insan, içeceği sevgi olan bir canavar…

Sonsuz mavilikleri terk etmenin bedeli bu olmalı! Işıl ışıl yanan ışıkların cazibesine kapılıp geldiğimiz şehirlerin gönüllü tutsağı olmuşuz. Değerlerimizi kendi ellerimizle teslim etmişiz. Hırslarımızın kurbanıyız. Azla yetinmemenin, fıtratı insandan alıp tekniğe izafe etmenin bedelini ödüyoruz.

Dünyayı tüketme yarışına kendimizi, sevgimizi ve sevdiklerimizi kurban ederek başlıyoruz. Beton ve asfalttan oluşmuş kapkara mahpushanelerin gönüllü tutsağıyız.

Göğü delen gökdelenler, itiş kakış caddeler ve sokaklar… Kendini yollara vuran hasta solgun canlar ve imajı bozuk insanlar… Binler, yüz binler, milyonlar içinde hani insan? Yüreklerde buz tutmuş sevgiler… Bir parça ekmeğe satılan dostlar ve arkadaşlıklar…

Sabah akşam kum çakıl… Kârcı mimari yoz yapı… Çelik çiçek açar mı, türkü söyler mi beton? Ne bir kuş öter, ne bir arı vızıldar ne dalda bir tomurcuk ne gökte bir yıldız… Hani nerede metafizik kaygılarımız? Bütün değerlerden arındığımız bu şehirlerde nasıl insan kalır bir yanımız ve nasıl mutlu olur insanımız?

Bil ki hangi mevsimdesin! Cemre ne zaman düşer? Sesine ses verir mi taş duvar? Hani sonsuzluğa saldığımız yankılar? İçtiğin su, soluduğun hava kirli, besinler hileli, fıtrata aykırı bitkiler ve tıklım tıklım hastaneler…

Sonsuz maviden kaçanlara kara taştan mahpushaneler yapmaya ne gerek? Şehirler, ölü canlara tabut…

Ve çocuklar uçurtmaları tutsak, zincire vurulmuş özlemleri… Bir bakıcı elinde, cahil insafına emanet, anne sevgisine ve sıcaklığına muhtaç…

Balkonda küçük bir çocuk henüz beş yaşında, yalnızlığından korkmuş, ağlıyor içli içli. Kenar mahallede bir bebe elinde kuru bir ekmek, üşüyor yarı çıplak…

Ve anneler, anneliğe de kadınlığa da doyamayan… Sevgiye aç, sevgiye muhtaç…

Ve babalar; baba olduğuna pişman, iş kaygısından yarınlara düşman, taşlaşmış yüreğinde çaresizliği kötü huya dönüşen…

TV’de Başbakan, genç evlileri uyarıyor; “en az üç çocuk” diyor… Gazeteler yazıyor; kadın istihdamında Manisa %43 lere ulaştı, Manisa doğurganlık hızı en düşük iller arasında, Manisa boşanmada birinci…

Şehirler ve şehirler… Önce insanlığı sonra insanı yiyip bitiren şehirler!

Her şeye sosyoekonomik çözüm üreten kafalar, reçeteniz tutmuyor, tutmadı, tutmayacak. Az gelişmişliği bir üstünlük sayalım! Çünkü eşyaları olanın elinden çalınan dünya, hiç bir şeyi olmayanın elinde şimdi! Haydi, geri alalım desem; kimde derman var? Şehir boğuyor hepimizi kurtulmaya çare mi var? Tutkunu olduğumuz şehirde tutuklu kaldık vesselam…

 

 

Her Gördüğümüz Gerçek Olmayabilir

 

 

İki cihan güneşi Peygamberimiz (sav), “herhangi bir konu ve durum hakkında en ince ayrıntısına kadar bilgi sahibi olmadan, üzerinde kesin hükümde bulunmayınız” demektedir. Bazen asıl gerçek bayağı saklanmış olabilir. Bu durumlarda ilk görülenlerle varsayımda bulunmaktan kaçınmak gerekir.

Sizlerle bir kaç tane örnek paylaşmak istiyorum izninizle:

1. 12 yaşlarındayım. Abim ve küçük kardeşimiz (7 yaşında) Mehmet ile dağdaki davar evimizdeyiz. Abimle 2 saatlik bir vazifeye gitmek durumundayız. Mehmet’in  çadırda kalması gerekiyor. Zira o kadar yolu yürümesi imkansız. Ben de geleceğim diye bastı feryadı. Yapacak bir şey yoktu. Zorla çadıra koyup üzerine kapıyı kapatıp dışarıdan mandalladık. Feryadı öyle arttırdı ki, bizle gelmek için son gücünü kullanıyor varsayımıyla oralı olmadık. Biz uzaklaştıkça Mehmedin feryadı artıyordu. İki saat kadar sonra döndüğümüzde Mehmet hala aynı tempoda ağlıyordu. Ümit de kalmadığına göre, hala ağlaması garibimize gitmişti. Kapıyı açtığımızda bir de ne görelim: 4 parmağı kapının menteşesine sıkışmış, o vaziyette kalmış. Zavallı ağlamanın sesini yükseltmenin çözüm olacağını zannederek, parmaklarım sıkıştı diye söylememiş. Allah’tan ki, kapı davar evi kapısı olduğu için, esnemiş ve büyük bir problem oluşturmamış.

2. Yıl 1995, Ankara bakanlıkların en kalabalık otobüs duraklarından birinde bekliyorum. Otobüsler dolu geliyor, binecek yolcu sayısı da oldukça fazla. Önden binilecek, arkadan inilecek, genel kural bu. Ön kapıdan hızla yolcular binerken, otobüsün içinden bir yolcu kendini binenlerin üzerine bırakmış, sanki denizde yüzüyor gibi, inmeye çalışıyor. Herkes burnundan soluyor ve öfkeli. Neyse ki herkes o gün sükunet günündeydi veya durumu anlamışlardı. Bir yolcunun şöyle dediğini duydum: ” Az daha önden inen adama, kör müsün be adam diye bağıracaktım ki, adamın gerçekten kör olduğunu son anda anladım.

3. Bir kasaba camisinin avlusunda namaz için insanlar toplanmaya başlar. Erken gelenler sohbet etmektedir. Son anda herkes tarafından kuvvetli hoca olarak bilinen  tanınmış bir zat, doğruca cami tuvaletine girer. Bir hacet süresi kadar durduktan sonra, tekrar abdest almadan doğruca camiye girer. Bu durumu cemaatin çoğu görmüştür. Ertesi gün dedikodu alır yürür. “Kuvvetli hoca olarak bilinen önemli zat-ı muhterem abdestsiz camiye girip namaz kılmıştır. Cemaatin çoğu da gözleriyle görmüştür. Söylentiler muhteremin kulaklarına gelir. Buna da hazırlıklıdır zaten. Çevresine der ki: “tuvaletten doğruca camiye girdiğim doğrudur. Ancak abdestsiz namaz kılmadım. Evde abdestimi almıştım, avret yerinde bir çıban vardı. Son defa tuvalete girerek avret yerimdeki çıbana baktım. Abdestime engel bir durum var mı diye. Bu eylemi başka bir yerde yapma şansım yoktu. Herkes yanlış anlar diye de anons etmem de yakışık almazdı herhalde.

4. Veysel Karani’yi,  rahatsızlaşan yaşlı annesini kasaba hekimine götürürken, çukurca bir arazide annesinin üzerinde uygunsuz bir şekilde, bazı köylüler görürler.

Mal bulmuş mağribi gibi, derhal köye dönerek, Yemin billah Veysel Karani’yi annesi ile alt alta üst üste  gördük derler. Bütün köylü koşar gelir. Anne evlat perişan haldedir. Köylü gerçek durumu öğrenmek ister. Karani der ki: “Annem çok rahatsızlandı. Ağzı dili kurudu. Son çare olarak ağzımla annemin dudaklarını ıslatıyordum.”

Demek ki, her görülen veya duyulan durum, gerçek durumu yansıtmayabiliyor. Hüküm vermekte acele etmemek gerekiyor. Hatta, durum sevimsiz gibi dahi görünse bile, yaygara yapmak yerine, saklamak ve gizlemek gerekiyor. Gerçek durum iyice anlaşılıncaya kadar, sabretmek ve ilave bilgiler toplamak elzem oluyor. Bazı hikmetinden sual olunmayan durumlarla karşılaşıldığında, çok fazla meraklı olmamak da önemlilik arz ediyor.

Selam, sevgi ve dualarımla…

 

 

 

Turizm ve Kandıra

 

Kandıra ilçemizin doğası, denizi, havası bir başkadır.
Cennetten bir köşe deriz ya tıpkı öyle…
Bakmaya doyamadığımız denizi; bazen sakin, bazen hırçın dalgalarıyla, bizi kendine çeker. Kış aylarında başka, yaz aylarında bir başka güzeldir.

Kandıra’mızın toprakları çok verimlidir. Doğal üretilen toprak ürünleriyle, hayvansal ürünleriyle geçmişten bugüne Kocaeli’nin diğer ilçelerinin ihtiyacını karşılamaktadır.
*Kandıra halkımız üretmeye hazır
*Kandıra ilçemiz doğal güzelliğiyle hazır
Turizmin gelmemesi için hiç bir sebep yok.

ŞİMDİ BİRAZ DÜŞÜNELİM;

Doğa harikası bir ilçe, doğal ürünler yetişiyor, denizinde çok güzel balıkları var. İnsanlar bu güzelliklerin farkına varmaya başladılar.
Turizm Kandıra ilçemizin kapısına dayandı ‘geldim buradayım’ diye bağırıyor adeta. Bir an önce oteller kurulmalı, alt yapıları oluşturulmalı..

Kandıra’mız TURİZME KAZANDIRILMALI.

Bu acele niye mi?
Küresel ısınmadan dolayı Ege, Akdeniz bölgelerinde sıcaklıkların artacağı belirtilmekte. İnsanlar tatil taleplerini sıcaklığı normal olan illerden yana kullanacaklardır. Bizler ilimizin turizme açık olduğunu biliyoruz.

Kandıra ilçemiz için planlar yapılmalı alt yapısı, yolları, plajları, otelleriyle turizme hazırlanmalı.

Kandıra turizmi inanın ilimize çok şey kazandıracak.
Kandıra halkımız ürünlerini otellere, kadınlarımız el işlerini turistlere satabilecek ciddi bir gelir sağlayacak.

Otel yatırımcılarımız kazanacak, Kocaeli kazanacak, gençlere iş imkanları sağlanacak. Kocaeli de birçok sektör kazanacak.
Kandıra’mızı çok hızlı bir şekil de turizme hazırlamalıyız.

Kedisini geliştirmeyen toplumlarda ilerleyen zaman da genç nüfus kalmaz, gençler iş için göç etmek zorunda kalır. Bunu da göz önünde bulundurmalıyız.

Bütün imkanlar varken herkes üzerine düşeni yaparsa Kandıra ilçemiz hak ettiği değere, ilgiye kavuşmuş olacaktır.

 

 

 

 

Bu Müzikler İnsanı Aşık Eder Be Kardeşim

 

Milletlerin itibarı, ülkelerindeki kültür ve medeniyete verdikleri değerlerle ölçülür. O yüzden tarihin derinliklerine kök salmış kültüre sahip olan milletler; hep büyük millet, olarak adlandırılır.

Teknoloji ve mali kaynakları yönünden ne kadar ileri olurlarsa olsunlar eğer adları kültür ve sanatla anılmıyorsa, o ülkelerin geleceğinin ne kadar uzun ömürlü olacağı hep tartışılır.

Bu yüzden Çin, Hindistan, İran, Türkiye, Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya diğer milletler tarafından hep gıptayla ve ilgiyle izlenirler. Yukarıda isimlerini zikrettiğim ülkeler, dünyaca ünlü düşünür ve yazarlara da sahiptirler. Bu yazar ve düşünürlerin isimleri adeta ülkeleriyle özdeşleşmişlerdir. Çini Konfüçyüs’süz, İran’ı Firdevs’iz, Almanyayı Göthe’siz Hindistanı, Tagorsuz,  Nehrusuz ve Türk dünyasını da Mevlana’sız ve Yunus Emresiz düşünemezsiniz.

Tek sesli Türk müziği en az Türk tarihi kadar eskidir ve Türk kültüründe eşsiz bir yere sahiptir. Dünyada da bizim müziğimeze benzer müzik yok gibidir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı, her zaman olduğu gibi geçtiğimiz günlerde yine çok güzel bir etkinliğe imza attı. Udi Necati Çelik ve oğlu Tamburi Celaleddin Çelik Otel Asya’da dinleyenlerine fevkalade güzel bir gece yaşattılar.

Asırlar öncesinden ve son devrin büyük müzik ustalarının birbirinden güzel eserlerini dinleyicilerine sunarlarken bir taraftanda aralara girdikleri söyleşilerle tabir caizse bir nevi konferans (konferansla konser karışımı) verdiler. Hele Tamburi Cemil bey ve Çinuçen Tanrıkorur’dan sundukları eserler, gerçekten insanı mest edecek derecede harikaydı. Üstadları dinlerken bir ara yanımda oturan arkadaşa: Bu müzikler insanı aşık eder be kardeşim demekten kendimi alamadım. İnanıyorum ki salonda bulunan dinleyicilerin çoğuda benim gibi aynı hisleri paylaşıyorlardı. Diğer taraftan, böyle güzel eserleri dinlerken hep şunu sorgulamışımdır; acaba gençliğimde neden müziğe karşı içimde bir tecessüs uyanmadı?

Hiçte mübalağaya kaçmıyorum eserlerini sundukları ustalar sağ olsalardı, Üstad Necati Çelik kadar kendi eserlerini güzel çalabilirlermiydi biraz zor. Zor diyorum çünkü Necati Çelik zaten Çinuçen Tanrıkorur’a şakayla karışık, gülerek söylermiş: Usta senin eserlerini senden deha güzel çalıyorum diye.

Özverili çalışmalarından dolayı bu güzide geceyi bizlere yaşattıkları için başta Kocaeli Aydınlar ocağı başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve yönetimine çok teşekkür ediyor, faaliyetlerinin devamını diliyorum.

 

 

Bir Başka Açıdan İslam’a Bakış

 

Son peygamber Hz. Muhammed’in Arabistan’ın Mekke şehrinde zuhuru, Allah’ın onu Araplar’ın şahsında tüm insanlar için göndermiş olduğu izah edilirken; genellikle şu gerekçeler sayılıp dökülüyor: Ahlâksızlığın Mekke ve yöresinde had safhaya çıkması. Kız çocukların diri diri gömülmesi. Şirkin / Allah’a ortak koşmanın alıp yürümesi. Herkesin sayıları mahdut Hanifler hariç- putperest olması. Bitip tükenmeyen kabile savaşları vs.

Bütün bunlar ve burada sayamadığımız daha niceleri var elbette. Şüphesiz tüm bunlar gerçek fakat zahirî / dış sebepler…İşin bir de batınî / içsel ve hikemî yönleri var.

Nitekim, İslâmiyet; üç temel üzerinde yükselmiştir.

1 – Arabistan.

2 – Araplar.

3 – Arapça.

X

1 – Niye Arabistan?

2 – Niçin Araplar?

3 – Neden Arapça?

X

1 – Niye Arabistan?

Dünya haritasına bakacak olursak; görürüz ki, kuzeydoğusunda Asya kıt’ası, kuzeyinde Orta Doğu ve Küçük Asya / Anadolu, kuzeybatısında Avrupa ve Kuzey Afrika, batısında Afrika kıt’ası. Kısaca demek lâzımsa üç büyük kıt’anın âdeta ortasında, odak noktasında bir yerde. Yâni merkezde yer almakta.

Nitekim, İslâmiyet; kendini Arabistan’a kabul ettirdikten sonra, kısa zamanda Asya içlerine uzandı. Kuzey Afrika’ya el attı. Anadolu’ya sefer üstüne seferler yaptı. Zira Arabistan hepsinin odak noktasında yer  alıyordu.

Ayrıca Arabistan noktamsı yerler yani vahalar hâriç, umumiyetle bir çöl ülkesidir. Tenhadır. Her tarafı taşlık ve kum deryasıdır. Su yok denecek kadar azdır. Bir taraftan bir tarafa yolculuk etmek çok zordur.

Bütün bu menfî şartlar; Arabistan’ın bâkir kalmasını sağlayan hususlar olmuş. Hariçten hiçbir düşman Arabistan’ı işgal cesaretini gösterememiştir. Kum fırtınaları ve susuzluk; müstevlilerin karşısına büyük engeller olarak çıkmış. Onların istila emellerini kursaklarında bırakmıştır.

Arabistan’ın bu durumu; Arabistan’da yaşayan kabîlelerin düşman boyunduruğuna düşmesini önlemiş; onların izzetli kalmalarını sağlamıştır. Çünkü ilerde İslâm gibi cihanşümûl / evrensel bir dîni ilk kabul ediş, ilk yükleniş ve İslâmı ilk omuzlayacak olanların; İslâma lâyık, onu temsîl edebilecek kaabiliyette olmaları gerekiyordu. İşte Araplar farkında olmadan Allah tarafından bu mukaddes dâvâ için hazır hâle getiriliyorlardı. Nitekim İslâm ortaya çıktığında, ilk karşı çıkanlar Arab’ın en meşhûr kabîlesi Kureyş’in uluları olmuştu. Daha sonra Allah’ın muradı gerçekleşmiş; önceleri İslâm’a şiddetle karşı çıkanlar; sonraları İslâmı canı pahasına kuvvetle koruyan ve İslâm sancağını dünyanın dört bir yanına taşıyacak olan cengâverler olup çıkmıştır.

X

3617

İşte Arabistan’ın bu maddî eksileri, mânevî  artılarla telâfi edilmiştir. Son dînin ilk taşıyıcıları Müslüman – Arap gâzileri olmuştur.

X

2 Niçin Araplar?

Arabistan’da, Bedevî Arabı ayakta tutan üç şey vardır: Çöl, deve ve hurma.

Çöl; yukarıda belirtildiği gibi, Arabistan’ın dış saldırı ve işgallerden mahfûz kalmasını têmin etmiştir. Böylece Arab’ın izzet-i nefsi kırılmamış, izzetli nesillerin yetişmesi sağlanmıştır. Çünkü, İslâm’ın; kendini dünyanın dört bir tarafına yayacak izzetli nesil ve kuşaklara ihtiyacı vardı. İşte çöl; böyle ulvî hizmetin hâdimlerine beşik vazîfesi görmüştür.

Deve, bilhassa susuzluğa dayanıklılığı ile, çölde Arab’ın tek dayanağı olmuş. Sütüyle susuzluğunu, etiyle açlığını, tüyüyle giysilerini karşılamış; çölde yaşama imkânını deve sâyesinde sürdürebilmiştir. Binek oluşu, yükünü taşıması, savaşta; süvari olarak harplere katılması, hep deve sâyesindedir.

Hurma ise, öyle bir nîmet ki, bir ama, pîr. Arabistan vahalarında en çok yetişen meyva. Hacmi küçük fakat besleyicilik potansiyeli çok yüksek. Üstelik bıktırmayan bir ciheti var. Arab’ın hem ekmeği, hem tatlısı.

Araplar, ilerde  son iman fütûhatının ilk öncüleri olacakları için, farkında olmadan Allah tarafından maddeten ve mânen hazırlanmıştır. Çünkü bu dâvâya gönül verenler; gözleri arkada kalacak bir durumda olmamalıydı. Zira arkada hatırı sayılır şekilde mamelekleri / mal ve mülkleri olanlar; kolay kolay onları terk edemez. Yer ve yurtlarından çok fazla uzaklaşmayı göze alamazlar.

Oysa, Arab’ın gözü arkada kalacak, öyle ahım şahım  şeyleri yoktu. O; devesi, taşıyabileceği hurması ve çadırı ile bir bütündü. İstediği kadar ilerleyebilirdi. Maddî ayak bağlarından azâde idi. Adeta nerede akşam orada sabah bir hayat felsefesi içindeydi. Varsa; deve, koyun ve keçi sürülerini beraberinde götürmesinde  bir  mahzur  yoktu.

İşte Arab’ın bu hayat  tarzı, ilerde yapacağı İslâm gazvelerinde ona, önleyici bir mâhiyet  arz edemiyecekti.

Arab’a öyle mukaddes bir görev yükletilecekti ki, bunu lâyıkıyla yerine getirebilmesi için, tedrîcen / yavaş yavaş yüksek meziyetlerle donatılması gerekiyordu. İşte aklımda kaldığı kadarıyla bir misâl: Tarihlerde geçer. İslâm’dan önce cereyan eden bir olay: Bir kabîleye karşı suç işleyen bir genç kaçmakta, kabîle mensupları da onu kovalamaktadır. Genç kendini koruması için, başka bir kabîle reisinin konağına iltica eder / sığınır. Konak sahibi de kabul eder. Çünkü Arap örfünde; himaye edilmek isteneni reddetmek, çok büyük bir izzetsizlikti. Konağı saranlar, suçlu gencin kendilerine teslîmini ister. Konak sahibiyle bir mes’eleleri olmadığını söyleyip, sadece genci kendilerine vermesinde ısrar ederler. Kabileler arası bir çatışmaya sebep olmak istemediklerini de özellikle belirtirler.

Genci himayesine alan reis, teklifleri şiddetle reddeder ve genci teslim edemiyeceğini, tekrar tekrar kat’i bir lisanla ifade  eder. Bunun üzerine konak dışında olduğunu öğrendikleri oğlunu bulup getirirler. Eğer suçluyu vermezse, oğlunu gözleri önünde parça parça edeceklerini  kesin bir dille söylerler. Ve gerçekten de gencecik oğlunu, babasının karşısında lime lime ederek öldürürler! Konak sahibi bunu yapacaklarını bildiği hâlde, himayesine aldığı suçlu genci onların eline teslim etmez!

Nasıl bir irade, nasıl bir sabır, ne asîl bir davranış, nasıl bir sözünde duruş…İfade etmekte kalem âciz kalıyor. İşte bunun gibi mümtaz karakter sâhipleri, yakın bir gelecekte İslâm’ın ilk mümessilleri ve ilk kahraman gazi ve şehitleri olacaktır.

Câmiü’s-Sagîr’de  geçer. Tevekkeli boşuna dememiş Büyük Nebî: “Arab’ı üç şey için seviniz:

3618

Ben Araptanım, Cennet lisanı ve Kur’an Arapçadır.”

Arab’ın mümeyyiz vasıflarından biri de çok kuvvetli hâfıza sâhibi olmasıdır. Çünkü ilerde; yüz binlerce hadîsleri virgülüne kadar ezberleyip bizlere ulaşmasında büyük bir hizmette

bulunacaktır.

İki Arap çölde yol almaktadır. Çöl monoton bir manzara arzettiği için, canları sıkılmasın diye satranç oynamak isterler. İkisi de deve üstündedir. Satranç tahtasını hayalen göz önüne getirirler. Lafzen karşılıklı hamle üstüne hamle yapmaya başlarlar! Hem kendi hamlelerini hem de birbirinin hamlesiyle daima değişen satranç tablosunu hayalen gözlerinin önünde tutarak oyunu sürdürürler! Böylece yolculuklarına heyecan katmış olup, seyahatlerini çekilir bir hâle getirmiş olurlar.

Tabii Arab’ın, daha bunlar gibi bir çok üstün vasıf ve sıfatları vardır.

X

3 – Neden Arapça?

Gelelim İslâm’ın üstünde yükseldiği üçüncü temel olan Arapçaya:

Allah’ın son Kelâmı Kur’an-ı Kerîm Arapça olarak  indirileceği için, Arapça safha safha gelişerek, dünyanın en büyük dili olmuştur.

Hakikaten Arapça kadar müstakarr, istikrarlı bir dil yoktur. Arapça, öğrenilmesi çok zor bir dil. Çünkü kaidesi çok. Arapça, öğrenilmesi çok kolay bir dil. Zira her şey kaideye raptedilmiş. Nasıl yazılacağı da, nasıl okunacağı da belli, kayıt kuyut altında. Meselâ: İngilizcede olduğu gibi “one” yazılıp “van” okunmaz. Fransızca gibi, söylenilenden fazla yazılmaz. Arap-Fars bölümünde okuyan bir öğrenci bir gün bana şöyle demişti: “Hocam şimdiye kadar 1800 Arapça kaide ezberledim. Hâlâ da ezberlemeye devam ediyorum!” Arapça öyle bir lisân ki, başka dilden kelime alırken bile, kendisi başkalaşmıyor, aldığı kelimeyi kendi kaidesine göre telaffuz edip, yazıyor. Yani başkalaşmıyor, başkalaştırıyor.

Arapça gramerindeki unsurların sayısız mânâlara delâlet etmelerinin en büyük göstergesi ise Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’ı anlamak için asırlardır yapılan Sarf ve Nahiv / Gramer / Dilbilgisi tahlîllerinin haddi hesabı yok. Bütün bu ince, derin ve tefekkürî mânâ ve anlamları Arapça Grameri; ifade edebilmiş ve üstesinden gelebilmiştir. Yazılan yüz binlerce tefsir, bunun müşahhas ve somut birer delil ve kanıtıdır.

İşte Arapça -tabii Kureyş Arapçası- böyle bir dil. Nitekim, hazırlanan Arapça lügat ve sözlüklerden birine “Okyanus” ismi verildiği için itiraz edenler olmuştur. “Arapçanın ucu bucağı tespit edilemezken, sen nasıl olur da lügatının ismini ‘Okyanus’ koyarsın?” diye bu isme karşı çıkılmıştır.

İşte Arapça, yüzyılların süzgecinden geçerek, daha doğrusu geçirilerek Allah’ın Kelâmını taşıyacak, onu ifade edebilecek bir düzeye çıkarılmıştır. Nitekim, Arapça Kur’an’ın yerini hiçbir tercüme ve çevirisi alamamakta, aynı fonksiyonu icra edememektedir. Kur’an tercüme, meal, tefsir ve açıklamalarından faydalanır, istifade ederiz. Ama onları asla Kur’an yerine koymayız koyamayız.

Arapça, gelmiş geçmiş bütün dillerin odak noktasında. Eski çağlarda olup da anlaşılamayan kelimeler de bugünkü Arapçayla anlaşılır hale geliyor. Günümüzdeki anlaşılamayan kelimeler de, on beş asır önce müstakarr  yani oturmuş bir durum almış olan Arapçayla anlaşılır bir hâl alıyor.

Biraz dikkatle bakarsanız, Arapçanın hem bugünki  her  dildeki uzantılarını görebilir; hem de o dillerin geçmişteki hâllerinde yine Arapçanın dahlini bulabilirsiniz.

X

Çünkü: “Lisan-ı Arabta bulunan şehamet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda

3619

yoktur.” (Mesnevî-i Nûriye)

Çünkü: “İbare-i Arabî daha ulvî ediyor tezkîri, hem ihtarı…İslâmın vahdanî  sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksîri.” (Sözler)

Çünkü: “O cild hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazîfesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, Kelamullah ve Tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır.” (Mektubat)

Çünkü: Kur’an’ın  “Arabî aslını terketmek, dîni terk ettirmektir!” (Mektubat)

Çünkü: “Kur’an, lisan-ı belâgatın en yükseğine ve nezahetin şahikasına varır…o hâlde

belâgat-ı Kur’aniyenin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü Kur’an’ın bu belâgatı, vahşi kabîleleri medenî bir millet hâline getirmiş; dünyanın eski târihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir.” (Doktor City Youngest)

Çünkü: “Acaba kâinatta hangi tâbirat var ki, arş-ı âzamdan gelen Kur’an-ı Hakîm’in i’cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkîrlerine, teşvîklerine mukaabil gelebilsin!” (Sözler)

Çünkü: “Lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur’aniyenin i’cazı öyle bir tarzdadır ki, kaabil-i tercüme değildir! Belki ‘muhâldir’ diyebilirim…tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir meâldir. Böyle meâl nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa’ub etmiş âyâtın hakîki mânâları nerede?” (Mektubat)

X

Velhâsıl, İslâm’ın üç temel üzerinde yükseldiğini rahatça söyleyebiliriz.

 

 

Çalışmalarını İnancının Emrine Veren Yazar

Doğumunun 140., vefatının 77., İstiklal Marşımızın Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilişinin 92. Yılında minnetle, şükranla, saygıyla, duayla anılan, eserleri her dönem yüreklerden düşmeyen, sürekli yeni baskıları yapılan, hakkında bugüne kadar 600’ün üstünde eser yayınlanan, Safahat’ın 26 ayrı dile çevrildiği günümüzde Mehmet Akif Ersoy’u yeniden hatırlamak, Safahat’ta hedef gösterdiği “Asım’ın Nesli’yle birlikte 2023’e doğru ya da 2071’e odaklanmış yeni bir medeniyet tasavvurunun ayak seslerini duyabilmek sanırım bir ayrıcalıktır benim için ve aydın sorumluluğu duyan herkes için..

Sizin evinizde “sözlük var mı?” demiyorum, mutlaka kütüphanenizde raftaki yerini almıştır. Ancak diyorum ki “Siz hiz lügat okudunuz mu?” Evet “Siz hiç lügat okudunuz mu?” Okurken de bir ansiklopedi, bir roman, bir hikaye, bir röportaj, bir deneme, bir destan, bir masal veyahut bir şiir lezzeti aldınız mı ?

Adınızın manasını biliyor musunuz mesela? Mehmet ne demek? Hemen cevap verip kolaycılığa kaçmayın “İslam Peygamberinin adı”diye. Arka planını da düşünün, lügate bakıverin ” bir çok defalar hamd-ü sena olunmuş, tekrar tekrar övülmüş” manasına gelen bu kelime aynı zamanda Peygamberimizin de adıdır.

Kendisinden evvel de “Muhammed” ismini almış kimse de yoktur. “O ki o yüzden varız” dediğimiz peygamberimiz ilk defa bu ismi alıyor.

“ÇOCUKLARINIZA GÜZEL İSİM KOYUNUZ”

Mehmet’in yahut Muhammed’in manası böyle, gelelim Akif’e?! Bu bir Arapça sıfattır. Akif; kendi isteğiyle bir yere çekilip, ibadetle ugraşan demektir. Bir medeniyet döneminin lugatlerinde aynı zamanda söz konusu kelime bir örnekle de anlatılır. İşte bir tanesi Muallim Naci’den “Ah olsa idim şu sırra vakıf/Nerden girip, onda oldum akif!”

Mustafa Nihat Özon’a göre Akif böyledir de, Ferit Develioğlu’na göre bakalım. Nasıl anlamlar yüklüdür : “Akif, 1-Bir şeyde sebat eden, 2-İbadet eden, 3-Erkek adı”dır.

Mehmet Akif doğduğunda babası Temiz Tahir Efendi’nin oğluna koyduğu isim ise Ragıyf’tır. Lügatte Ragıyf “istekli, rağbet edilen, hediye ” biçiminde karşılık buluyordu. Şairimiz Fuzuli (Fazıl demek) bunu “Olsaydı teveccühü münasip/ Teveccühüne çok olurdu ragıb!” diyerek dizelerine döküyor. Ancak söylenmesi bir hayli zor olunca Ragıyf az kullanıldıktan sonra unutulup gitmiş, evde aile efradı, okulda ve sokakta arkadaşları ona hep Mehmet Akif diye seslenmiş ve bu isim kalıcı olmuştur. Bu dönem Osmanlı Cihan Devleti’nin sancılı yıllarıdır.

Cumhuriyet ile birlikte Soyadı Kanunu ile mecburiyet gelince Mehmet Akif’e bir de gerçekten bu isim ve kişi ile örtüşen Ersoy soyadı verilmiştir; Mehmet Akif Ersoy.

ŞİİRİYLE DÜŞÜNME KAPISI AÇIYOR

İstiklal Marşı yazarı Mehmet Akif Ersoy her şeyden önce bir Osmanlı Cihan Devleti vatandaşı ve bu medeniyetin bir ferdiydi. Bir cihan devletinin hem ihtişamını görmüş, hem çözülmesini yaşamış, entelektüel çıtası yüksek bir aydındı.

Babası Temiz Tahir Efendi’nin de talebesiydi. Çocukları Cemile, Feride, Suat, Emin ve Tahir’in de öğretmeniydi aynı zamanda. Kendisi gibi aile de hem batı ve hem de bir doğu dilini biliyordu. Vakti şekillendiren ve ebedi şimdinin bir insanıydı Mehmet Akif. Gözlem gücü yüksekti. Aydınları ve halkı uyandırmayı görev biliyordu bir sorumluluk içinde. Kötü gidişatı durdurmak ve geleceği yeniden inşa etmeyi kendine vazife bilmişti. Suudi Arabistan çöllerinden, Almanya’ya kadar geniş bir coğrafyada böyle bir sorumlulukla gezen ve gören bir insandı.

MİLLİ MÜCADELEYE KATILAN ŞAİR

Asya’nın tecrübeli aklıyla, Avrupa’nın taze fikirlerinin farkındaydı. Kendi kendisi oldu, hiç bir zaman kimlik ödünç almadı. İmanı ve inancıyla ters düşmedi.

Memleketseverliği samimi, ilkeli, pazarlıksız ve bütüncüldü. Bu vatana ve insana ait her güzellik, zenginlik ve değer Akif’in eserlerinde mevcuttu. İşini en iyi yapan ve dürüst bir insandı.

Arnavut bir ailenin çocuğu olmasına rağmen Türkçülerden fazla Türklüğünü seven bir milliyetçiydi. İslamcılardan da fazla bir müslümandı.

Ata dedelerinin toprakları olan Balkanlar’daki, parçalanmaları, göçleri, ihanetleri ve katliamları yüreği kanayarak yaşamıştı. İstanbul’un batılı devletler tarafından işgal edildiğini görmüş. Dört bir yandan kuşatılmış son vatan parçası Anadolu’nun İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyanlar tarafından işgal edilmesi üzerine başlayan İstiklal Savaşı’mıza katılmıştı.

SEBİLÜRREŞAD CEPHEDE DAĞITILIYOR

O günlerde başyazar olan Mehmet Akif Ersoy, Sebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip Fergan’a “Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad’ın klişesini al, arkamdan gel. Meşihattakilerle temas et harakat-ı milliye aleyhinde bir halt etmesinler. Sebilürreşad’ı Anadolu’da çıkarırız” diyordu. Öyle de oldu.

Kışın kendisini iyice belli ettiği karlı bir günde Sakarya üzerinden Kastamonu ve Ankara’ya gitti. Savaş bütün cephelerde devam ediyordu. Sebilürreşad da Kastamonu’da yayınlanmaya başladı. Dergi her taraftan talep ediliyordu, El Cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa gibi bir çok cephede Sebilürreşad yeniden tab ve teksir edilerek dağıtılıyordu.

Mehmet Akif Ersoy Sebilürreşad’daki yazıları gibi camilerdeki vaazlarında, ev ve kahvelerdeki sohbtlerinde de halkı milli mücadeleye çağırıyor, onları yüreklendiriyordu. Zaten Mehmet Akif hiç bir zaman ümitsiz olmadı, hep ümitvar idi. Konya’daki bir isyanı bastırdı konuşmasıyla. Milletin O’na güveni tamdı.

EMPERYALİZM EJDERHASI DİLİNİ ÇIKARIYOR

Sözkonusu yıllarda dünyada bir kaç imparatorluk vardı?. Başta İngiltere tabii. Almanya, Avusturya-Macaristan sonra. Emperyalden yani sömürüden gelen bir kelime imparatorluk. Bu imparatorluklar sömürü temeline dayanarak başka bir milleti veya milletleri siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılıyordu. Belçika ve Hollanda imparatorluk değildi ama öteki batılı yandaşlarından bir farkı yoktu. Endonezya ve Java’ya kadar uzanmışlardı. Hakeza ABD İmparatorluğu gibi. Aynı şey günümüzde daha değişik şekilde “demokrasi getireceğiz” diyerek işgaller yapılıyor, ülkelerin ve özellikle İslam coğrafyasındaki devletlerin yeraltı ve yerüstü zenginlikler sömürülüyor. Afrika’nın neredeyse tümü, Asya’nın güneyi ve Avustralya’ya kadar adeta sömürüde Portekiz ve İspanya da dahil olunarak paylaşılmıştı.

Emperyalist Batılı ülkelerin her gittiği, her işgal ettiği yerde de kendi milli marşları çalınıp, söyleniyor, törenlerde mecbur bırakılıyordu.

ÜÇ ASIRDIR KRALİÇEYE EDİLEN DUA

Tahminen 1745 yılında kaul edilen İngiliz Milli Marşı şöyle;

“Tanrı korusun iyi yürekli kraliçemizi,
Uzun ömürler soylu kraliçemize!
Tanrı Kraliçeyi korusun,
Yengin kılsın O’nu,
Mutlu ve şanlı,
Başımızdan eksik etmesin.
Tanrı kraliçemizi korusun!
Tanrım en seçkin yetenekleri elindeki,
Ona bağışla gönülden kucaklar dolusu,
Uzun yıllar başımızdan eksilmesin diye;
Savunsun diye yasalarımızı,
Ve haklı kılsın diye bizi,
Tüm yüreğimiz ve sesimizle haykırmamız için,
Tanrı kraliçeyi korusun.
Ey Tanrım kalk ayağa,
Darmadağın et düşmanlarını,
Serilsinler toprağa,
Politikalarını karıştır,
Hilelerini hüsrana uğrat,
Sende bütün umudumuz,
Tanrım hepimizi kurtar.
İngiliz Milli Marşı Kraliçeye dua ile başlıyor, öyle de sona eriyor. Muhatap toplum

değil, kraliçe.

BİRKAÇ ÖRNEK BİRKAÇ MESAJ

Almanya Milli Marşı’nı ise örnek olarak verirsek şöyledir;
Birlik, hak ve özgürlük,
Alman vatanı için,
Kardeşçe, yürekle ve elele,
Bu uğurda çaba gösterelim,
Birlik, hak ve özgürlük,
Mutluluğun simgesi,
Bu mutluluk içinde parla,
Parla Alman vatanı!.
Alman milli marşında birlik, hak, özgürlük ve mutluluk vurgusu yapılıyor. Bu amaçla gayret edilmesi isteniyor. Milli marşların muhtevasını daha iyi anlamak için bir başka örnek daha vermek istiyorum. Bunlarla Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı kıyas edilirken nelere dikkat çekiliyor fark etmemiz daha kolay olacak.

Gelelim günümüz Amerika Birleşik Devletleri Milli Marşı’na;

“Pul pul yıldızlı sancak,
Ah!..söyle, görebiliyor musun şafağın ilk ışıklarında?
Alacakaranlığın son pırıltıları içinde öylesine övünçle selamladığımızı,
O tehlikeli kavgada kalın çizgileri ve parlak yıldızlarıyla,
Tabyalar üzerinden görkemli dalgalanışını izlediğimizi?
Ve roketlerin kızıl ışığı, havada patlayan bombalar,
Kanıtladılar tüm gece, bayrağımız hala oradadır,
Ah!.söyle pul pul yıldızlı sancak hala dalgalanıyor mu?
Toprağı üzerinde özgür insanların ve vatanı üzerinde yiğitlerin,
Kıyıda, denizin sisleri içinden belli belirsiz görülen,
O kıyı ki orada düşmanın böbürlenen ordusu son derece sessizlik içinde

yatmaktadır.”

TOPRAKTAN FIŞKIRAN TAPTAZE BİR FİLİZ

Bu söz konusu marşların tümüne yakını tarihi, kabul edilişi, yaygınlayışı itibarıyla çok eskidir. O zaman dilimi içinde en yenisi ise batılı devletlerin işgalinden kurtularak yeni bir cumhuriyet kuran Türkiye’nin İstiklal Marşı’dır. Bu marş, dünyadaki milli marşların en genci, en tazesi, en filizi, en goncasıdır.

Osmanlı Cihan Devleti inancı için gittiği yerlere has topraklarından daha fazla yatırım yapmış, imar etmiş, adalet, sevgi ve medeniyet getirmiş, yol, kervansaray, hastane, ibadethane, çarşı yapmış, mektep açmış, can ve mal güvenliklerini sağlamış. Balkanlarda bazı bölge ve kentler savunma yapmadan Osmanlı Cihan Devleti’ne “bizi siz yönetin” diye haber göndererek anahtarlarını teslim etmişler. Günümüzde işte bu amaçla da Amerika Birleşik Devletleri’nde konuyu incelemek üzere enstitüler kurulmuştur. Bu hizmetlerin ayakta kalan örneklerini hala Afrika ve Avrupa’da özellikle de Balkanlar’da o kadar yıkıma rağmen görmek ve tanımak mümkündür.

Türk’ün İstiklal Marşı ise

“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak /
Sönmeden yurdumun üstünde en son ocak/
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak/
O benimdir, o benim milletimindir ancak” diye başlar ve 10. Kıtada

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal,
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal;
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır; Hakka tapan milletimin istiklal!” diye tamamlanır.

“KORKMA ALLAH BİZİMLE BERABERDİR!..”

Mehmet Akif Ersoy islam coğrafyasında “Büyük İslam Şairi” diye tanınır. Bu konuda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Marş 250 kilemedir. El Ezher Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent. Dr. Hazem Said Muhammed diyor ki “-İstiklal Marşı’nda geçen 75 kelime bugün hala Arap dünyasında kullanılmaktadır. Hatta pekiştiren kelimeler vardır İstiklal Marşı’nda. Şafak kelimesi Türkiye’de gün ağarırken anlamında kullanılır, Mısır’da ise güneşin batarkenki halidir. Mehmet Akif burada “Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak” derken bayrağın bütün gün dalgalanacağının altını çiziyor.

“Korkma” yla ise Kur’an’da bir ayetle hatırlatmada bulunur ve bir tarihi olayı vurgular. Şöyleki; Hazreti Muhammed , Hazreti Ebubekir ile Mekke’den Medine’ye hicret ederken, müşriklerin takibine uğrarlar. Ayrıca İslam Peygamberini bulup getirene ödül verilecektir. Peygamber ve Hz. Ebubekir Sevr Mağarası’na sığınırlar. Ancak müşrikler sürülen iz sayesinde mağarayı bulurlar. Hazreti Ebubekir korkmaya başlar. İslam Paygamberi O’na “Korkma! Allah bizimle beraberdir”der.Tevbe Suresi inmiştir. Bu ayette şöyle deniyor ” Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah O’na yardım eder. Hani o kafirler O’nu Mekke’den

çıkardıkları vakit, iki kişiden biri iken ikisi mağarada bulundukları sırada arkadaşına (Korkma.. üzülme.. çünkü Allah bizimle beraberdir.) diyordu. Allah O’na kalp huzuru, sükunet indirdi. O’nun görmediğiniz ordularla güçlendirdi ve kafirlerin sözünü alçattı. En yüksek olan ancak Allahtır. Alllah azizdir ve hakimdir.”

Hazreti Peygamber ve Ebubekir’in saklandığı mağarayı bir örümcek, ağıyla sarmış ve bir güvercin henüz yumurtlamıştır. Müşrikler bunu görünce, mağaraya girmenin imkansızlığı yüzünden ayrılıp Mekke’ye dönerler. İstiklal Marşı’ndaki “Korkma” bu şiirde ancak bir islam bilgininin örebileceği kelimedir. Mehmet Akif Ersoy büyük bir İslam alimi ve şairidir.”

İSLAM COĞRAFYASININ MANİFESTOSU

Doçent Dr. Hazem Said Muhammed Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nı sahipliği de bir başka yaklaşım ve değerlendirmedir. Şöyle diyor “İstiklal Marşı batı emperyalizmine karşı bir başkaldırıdır. İslam coğrafyasının manifestosudur. Dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı sadece Türkiye’nin değil, benim de, Mısır’ın da, Arap Dünyası’nın da ve bütün İslam aleminin de İstiklal Marşıdır!”

Arka plana bakıldığında Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşını yazmayı kabul etmesi de pek kolay olmadı. Çünkü kazanan şiire ödül verilecekti. Fakat başta Büyük Millet Meclisi üyeleri, İstiklal Savaşı kahramanları, sanatçılar, alimler, kanaat önderleri biliyordu ki bu marşı en güzel Mehmet Akif Ersoy yazar. Ancak ödül konulması bu yarışmadan uzak tuttu Mehmet Akif Ersoy’u.

Hasar Basri Çantay da bir din alimidir. Üç ciltlik Kur’an Tefsiri vardır. Ayrıca Büyük Millet Meclisi’nin kurucu üyesi olarak Balıkesir Milletvekilidir ve Akif’in en yakın arkadaşıdır. Akifname isimli bir eser yazmıştır. Hasan Basri Çantay’dan İstiklal Marşı’nın yazılmasına ilişkin bir anektod şöyle;

“BELKİ İLHAMINDAN RUHUMA BİR ŞEY SIÇRAR!”

“Meclis’te Akif ile yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım. Güya bir şeyler yazmaya hazırlanmıştım. Mehmet Akif Üstad ile konuşuyorum;

-Ne düşünüyorsun Hasan Basri?

-Mani olma işim var!

-Peki. Bir şey mi yazacaksın?

-Evet.

-Ben mani olacaksam kalkayım?

-Hayır!. Hiç olmazsa ilhamından ruhumu bir şey sıçrar!

 -Anlamadım?!

-Şiir yazacağım da.

-Ne şiiri?

-Ne şiiri olacak? İstiklal Şiiri!. Artık O’nun yazmak bize düştü.

-Gelen şiirlere ne olmuş?

-Beğenilmemiş!

-Ya!

-Üstad bu marşı biz yazacağız!

-Yazalım amma şartları berbat.

-Hayır..şartları falan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.

-Olmaz. Kaldırılmaz. İlan edildi.

-Canım, vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen Meclis’te kabul edilecek. Güneş var iken yıldızı kim arar?

-Peki bir de ikramiye vardı?

-Tabii alacaksınız!

-Vallahi almam.

-Yahu latife ediyorum. O’nun bir hayır müessesesine veririz. Siz bunları düşünmeyin.

-Vekalet kabul edecek mi ya?

– Ben Hamdullah Suphi Bey ile konuştum. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim.

-Söz mü verdiniz.. söz mü verdiniz?

-Evet!

-Peki ne yapacağız?

-Yazacağız.

Tekrar tekrar “Söz verdin mi?” diye sorduktan ve benden kat’i cevapları aldıktan sonra elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı.

Akif iki gün tam bir istiğrak halindeydi. Evde sokakta, camide, Meclis’te; uyurken, yürürken, yemek yerken İstiklal Marşı’nı yazmakla meşgul oldu. Bu konuda Konya Mebusu Hafız Bekir Efendi, Cemal Kutay’a; “Akif bir gece birden uyanır. Kağıt arar. Bulamayınca kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara, marşın “Ben ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım” mısrasıyla başlayan kıtasını yazar.”

TACETTİN DERGAHI’NDA YAZILAN MARŞ

Mehmet Akif Ersoy en dikkat çeken vaazlarını ise Balıkesir Zağnos Paşa ve Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdi. O günler kutsi ve mübarek günlerdi. Herkes bir şeylerden fedakarlık yapıyordu. Şahsi emel ve ihtiraslar bir yana bırakılmış, Türk’ün istiklal ve istikbali için bütün yürekler biraraya toplanmış, hep birlikte atıyordu. Şahsi husumetler ayaklar altına alınmış, meydanda sadece kardeşlik, dostluk, samimiyet bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Anadolu batılı işgal kuvvetlerine karşı tek yumruk olmuştu.

Milli Mücadele büyük bir heyecanla kazanıldı. Mehmet Akif Ersoy Büyük Millet Meclisi’nin kurucu milletvekili olarak Burdur’dan parlamentoya girdi. Maarif Bakanlığı teklifini aşırı mütevaziliğinden dolayı kabul etmedi, İrşad Komisyonu başkanlığına getirildi. Halkın eğitimini çok önemsiyordu.

Büyük Millet Meclisi’nde İstiklal Marşı yazılması için açılan yarışmaya para ödülü konulduğundan iştirak etmedi. Elemeye kalan 6 eser de milli mücadeleyi gerektiği gibi yansıtamadığından yeniden arayışlar başladı. Maarif Vekili(Bakanı) Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarı ve ödülü almamak kaydıyla emrine tahsis edilen Ankara Samanpazarı’ndaki bağevi Tacettin Dergahı’na çekilerek marşı yazdı. Parlamento genel kurulunda Akif’in yazdığı İstiklal Marşı defalarca okunarak ayakta şiddetli alkışlarla karşılandı.

MİLLETİN İSTİKLAL VE HÜRRİYETİNE DOKUNULAMAZ

Sözkonusu günde oturumu yöneten Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Paşa şöyle diyor “Bu marş bizim inkılabımızı anlatır. İnkılabımızın ruhunu

anlatır. İstiklal Marşı’nda İstiklal davamızı anlatması bakımından büyük bir

manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur;

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır hakk’a tapan milletimin istiklal”

Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur. İstiklal Marşı’nın bu parçası asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yar ve ağyar anlamalıdır ki Türk’ün her şeyi hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla. Bu parçayı her zaman tekrar ettirmek bunun için lazımdır. Bu demektir ki efendiler; Türk’ün hürriyetine dokunulamaz.”

TÜRK VE İSLAM DÜŞÜNCESİNİN TEMELİ

İstiklal Marşı’mızdaki tema milli bağımsızlığımızdır. İnsanımızın ve ülkemizin temel düşünce ve kavramı bu marşta yatmaktadır. Mesela bayrak, mesela hakk’ı  savunmak, iman ve vatan duyarlılığı, istikbale ümit ile bakmak, tarih şuuru ve fedakarlık. İşte bunun içindir ki en zor şartlar altında yılgın ve ümidini kaybetmeyen milletimizin neler yaptığını, neler yapabileceğini anlatıyor İstiklal Marşı. Kor ateşin her zaman yakacağının göstermek vardır İstiklal Marşı’nda şafak şafak. Batılı Efendilere ve hempalarına insan ve medeniyet fotoğraflarını hatırlatmak vardır.

İstiklal Marşı’nda mey’us olmaya karşı meydan okumak vardır, emperyalist batılı

ülkelere hürriyet ve “sömürüye hayır “dersi vermek vardır.

İstiklal Marşı bir tefekkürdür.

Hikmettir.

Heyecandır.

Ruhtur.

Destandır.

Milli Kimliğimizdir.

Bir dik duruştur.

Özgürlüğün simgesidir.

Türkiyenin ve Türk milletinin ortak deklerasyonudur.

İslam coğrafyasının sesi ve manifestosudur.

MİLLİ MUTABAKAT METNİ

İstiklal Marşı bir milletin uzlaşma kitabesi ve örneğidir.

Özgürlük simgesidir.

Bir kararlılıktır.

Mehmet Akif Ersoy’a gelince, örnek bir şahsiyet, iman ve ahlak sahibi bir kişi. Mert ve sarsılmaz bir karakter. Milletin ta kendisi bir insan. Halkın derdini kendine dert edinmiş bir sanatçı. Milletin duygu ve düşüncesiyle kuşatılmış bir yiğit insan. İstikbali bütün refahıyla arzu eden bir mütefekkir. Dizeleri yüreği gibi vurucu bir sporcu, yol gösterici, düşünce adamı ve fikir önderidir Mehmet Akif Ersoy.

İstiklal Marşı’nı “Kahraman Ordumuza” ithaf eden ve Sahafat’a almayan Mehmet Akif Ersoy iyi bir aile babası, hisli bir eş, iddialı bir güreşcidir. Örnek bir akademisyendir, öğretmendir. Cömert ve mükrimdir. Azimli, vefalı, mütevazi, mahcup ama vakur, cesur, mukavim, yalnız, daima okur ve okutur, taassuba, cehalete, kolaycılığa, tembelliğe, hantallığa, tutuculuğa, hurafeciliğe sapına kadar düşman, müstağni, sözde ve özde gerçek müslüman, kahraman Türk milliyetçisi, yiğit bir memleketsever, müslümanlara İslamı ve dünyayı yeniden okutmaya

çalışan; çıtası yüksek, entelektüel ahlak sahibi bir sanatçıdır Mehmet Akif Ersoy.

“Toprakta gezen gölgeme, toprak çekilince,

Günler şu heyülayı da er geç silecektir,

Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?”

dese de doğumunun 140., vefatının 77. İstiklal Marşı’mızın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabulünün 92. Yıldönümünde minnet ve şükran anılıyor. Eserleri bütün dünya dillerine tercüme ediliyor. Mısırlı akademisyen Doçent. Dr. Hazem Sait Muhammed Montazir’in dediği gibi “Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı sadece Türkiye’nin değil, başta islam coğrafyası ve hatta bütün dünyanın şairi ve şiiridir. İstiklal Marşı benim de İstiklal Marşı’mdır.”

EN ZOR AYRILIK VATAN HASRETİ

Mehmet Akif Ersoy ikinci dönem milletvekili olarak atanmadı. Üniversitedeki işine son verildi. İşsiz, parasız ve sürekli tarassut aldındaydı. Kadim dostu Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın daveti imdada yetişti ve Kahire Üniversitesi’ne Türkçe dersleri vermek üzere Mısır’a gitti. Yaklaşık 11 yıl kadar kaldı. Büyük bir vatan özlemi çekti.

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”

Mehmet Akif Ersoy ülkesine dönmek ve İstanbul’da ölmek istiyordu. Yakalandığı hastalık Akif’i mutazarrır etmiş, yataklara düşürmüştü. Lübnan’daki tedaviler hastalığı iyileştirmeye kafi gelmemişti. Vapurla İskenderiye’den Akdeniz ve Ege’ye yola çıktı ve Karaköy limanı’ndan İstanbul’a 16 Haziran 1936 günü ayak bastı. Dostu Abbas Halim Paşa’nın apartmanına yerleşti. Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerindeki Mısır Apartmanı’nda tedaviye başlandı.

“O ŞİİR BİR DAHA YAZILAMAZ , KİMSE DE YAZAMAZ”

Loş ve sakin bir odada son günlerini yaşadığının farkındaydı. En büyük arzusu da sağlığı elverse İstanbul’u yeniden gezmek, dolaşabilmek, dostlarını ziyaret edebilmekti. Sevdiği arkadaşları ve bazı gazeteciler de ziyarete geliyordu Mehmet Akif Ersoy’u. Milli Mücadele ve İstiklal Marşı’na konu gelince parlıyor o hasta adam ve diyor ki;

-İstiklal marşı.. o günler ne samimi ve heyecanlı günlerdi. O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse de yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.

“ALLAH BU MİLLETE BİR DAHA İSTİKLAL MARŞI YAZDIRMASIN!”

Mehmet Akif Ersoy’u hasta yatağında Ankara hükümetine yakın önemli yazarları olan Hakkı Tarık Us ve Ruşen Eşref Ünaydın ziyaret ediyorlar. Asım Şakir’in anlattığına göre (18 Şubat 1988 Tercüman) sohbeti bir yerinde Hakkı Tarık Us Mehmet Akif’e diyor ki;

-Üstad, Gazi’yle birlikteydim. Sizden sevgi ve sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi ve hatta dikkat buyurun sözlerime “kendilerine hissi bir adavetim yoktur. Eğer olsaydı Türkiye’ye dönmesine müsade etmezdim. İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım.”dedi.

Mehmet Akif’in, Hakkı Tarık’a cevabının bir bölümü genelde hatırlanmasına rağmen, detayları malesef bilinmemektir. Akif şöyle diyor Hakkı Tarık Us’a;

-Demek öyle.. Hakkı Bey hatırlar mısınız? Biz Gazi’yle harb sahalarında ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük..Meclis’te kendilerini sonuna kadar destekledik. Bu böyle iken Gazi Hazretleri’nin adavet kelimesini telaffuz etmesine hayret ettim..Beni memlekete sokmayabilirdi. Lutfettiler. Kendilerine minnettarım. İstiklal Marşı’na gelince onu kimse kaldıramaz. Nasıl kaldırılırdı ki Meclis’te ilk okunduğu gün Tunalı Hilmi hariç herkes ayakta dinledi. Kendileri de dahil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Kimse de bir daha İstiklal Marşı’nı yazamaz. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.

Böylesi bir anektodun ardından Safahat’a dönersek Akif diyor ki;

“Diye dursun atalar!

-Kal’a içten alınır,

Yok ki işiten.. milleti merhume sağır.

Bir değil mahvedilen, devlet-i islamiyye,

Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye,

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, O’nu top sindiremez!.” Süleymaniye Kürsüsü’nden

KİMDİR BU ŞAİR?

Mehmet Akif Mısır’a gideceği günlere yakın Diyanet riyaseti (1925) Kuran’ın tercüme görevini verdi. Ancak Kahire’de tercümeyi tamamlamasına rağmen aldığı 1000 liralık avansı iade edip, çalışmayı yakın dostu Müderris Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etti. Akif, vefatından sonra da tercümenin yakılmasını istemiş. Netice de Akif’in istediği gibi olmuş. Ancak görüşlerini almak üzere yakın dostlarına gönderdiği Kur’an çalışmalarının üçte birlik bölümü İstanbul’da bulundu ve yayınlandı. Dilerim ve dua edelim öteki bölümler de ortaya çıksın.

Mehmet Akif Ersoy inanmış bir adamdı, inançı her şeyin önündeydi, Kur’an’a adanmıştı, İslama adamıştı kendisini. Milleti, Akif için her şeydi. Vatan ve toplum sevgisi için vardı. Türk’ün ve cemiyetin vicdanı bir şairdi. Toplum da Safahat’ın sesini duyduğu için Mehmet Akif Ersoy aramızdan hiç ayrılmadı. Saf, şeffaf ve billur gibidir nazım ve nesirleri. Türk’ün ve islamın ruhuna nüfuz etmiş bir sanatçı Mehmet Akif Ersoy. Terennüm ettiği hep milletimiz ve toplumumuz olmuştur.

Hamasetimiz, şehametimiz ve feragatımizdir Akif.

Yüksek fazilet ve seciye sahibiydi. Erkek bir sesti. İnsanı kamildi. İdealizminin şahikasındaydı. Ancak sessiz bir karakter yansıttı hep, mütevaziydi çünkü. Hayatı sanatından da önemli, inandığını ve hak bildiğini söyledi ömrü boyunca. Gösterişsiz ama azimli. Metanetli. Fakat hep ümitvar. Hür fikirli ve müsamahakar oldu ömrü boyunca. Statükoyu hiç önemsemedi. Formalitelere hiç aldırmadı.

Ruhumuzun gıdası ahlakı gaye bildi. Topluma saldırının ve zaafın ahlak yönünü iyi yakalamıştı. Dolayısıyla toplumun kurtuluşunu ahlakta gördü. Aile yapısını bozacak herşeyi eleştirdi. Bilimi ve tekniği hep önde tuttu, salık verdi.

Noksanlarımızı, zaaflarımızı, ilim, irfan, medeniyet ve ümran sahasındaki gerilememizi, etik açıdan çözülmemizi şiddet ve hiddetle hatırlattı, korkmadı.

Tekke, medrese,Tanzimat, Servet-i Fünün, ev ve sokak Türkçelerini çok iyi biliyordu. Mizah, nükte, ironi, istihza, fıkra, homour, kurgu, mizansen ve latifede ustaydı. Cahil dindara hep karşı çıktı. Dinsiz ahlaka da inanmıyordu.

TÜRKÇEYİ YÜCELEŞTİREN SANATÇI

İlerleme, gelişme, terakki, medeniyet ve bilim kavramlarını hep ayrıcalıklı tuttu. İlhamını dilinden, dininden ve milletinden aldı. Hiç mutaassıp olmadı. Gericiliğe, geri kalmışlığa, üretimsizliğe, taassuba, hurafelere meydan okudu. Temiz, lekesiz ve sağlam , geri kalmışlığı yanlış din anlayışına bağlayan bir sanatçıydı Mehmet Akif Ersoy. Batıyı arazi, doğuyu esastan eleştirdi.

Türkçeyi yüceleştirdi. Düşünen ve düşündüren bu öğretmen etkin, kısa ve yoğun anlam yüklü kelimeler kullandı hep. Atasözlerini, halk deyimlerini, sokaktaki insanın sözlerini, kıssaları, menkibeleri tercih etti ve milletiyle örtüştü. İslam coğrafyasının istiklal mücadelesi veren, hiç sömürge olmayan ülkemizin şairi Mehmet Akif Ersoy. Devleti ve milleti irşat görevi yaptı.

BİR SOSYAL BİLİMCİ VE BİR KÜLTÜR TARİHÇİSİ ŞAİR

Zihinsel çözümsüzlük üzerinde çok durdu. Erdemi ve bilimi önerdi. Akif’e göre müslüman çalışmalı, üretmeli, paylaşmalı ve araştırmalı. Bunlar için “Firavunla Yüzyüze” gelebildi. Müzikten etkilendi. Gözlem gücü yüksekti. Bir sosyal bilimci ve bir kültür tarihçisi gibiydi. Çağa talipti ve onu hep yakalamaya çalıştı. Dostluğu çetin cevizdi.

Mehmet Akif Ersoy adına milletvekilliği yaptığı Burdur’da bir üniversite kuruldu. Türkiye genelinde 250’ye yakın ilk, orta ve lise muadili okul var. Yurtdışındaki bazı üniversitelerde adına anfiler ve kürsüler açıldı. Uluslararası ve ulusal sempozyum, panel ve çalıştaylarda kişiliği ve eserleri bilimsel olarak tartışıldı, değerlendirildi ve tebliğleri itibarlı neşriyatı olarak değişik dillerde yayınlandı. Mehmet Akif Ersoy hakkında bugüne kadar yazılmış 600’a yakın yerli ve yabancı  eser bulunmaktadır.Türkiye’de çok sayıda semt, mahalle , bulvar ismi Mehmet Akif Ersoy olarak aydınlandı.

Bir sivil toplum kuruluşu olarak Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı sanatçının eserlerini bugüne kadar 15 uluslararası ve onlarca ulusal sempozyumda değerlendirdi, tanıttı ve 26 dile tercüme ettirdi. 20 kadar uzun ve kısa metrajlı prodüksiyon gerçekleştirdi, çalışmalara katkılar verdi, sergiler açtı, kitaplar yayınladı. Bu etkinlikler hız kaybetmeden sürmektedir. İnşallah 15-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de ULUSLARARASI

MEHMET AKİF ERSOY SEMPOZYUMU’nu, önümüzdeki yıl da Tataristan’nın Başşehri Kazan’da aynı etkinliği gerçekleştireceğiz.

İstiklal Marşı ve Safahat Yazarı Mehmet Akif Ersoy’u rahmet ve şükranla anıyoruz. Örnek gösterdiği Asım’ın Nesli’nin “YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURU” için 2023 ve 2071 randevularını ayakta alkışlıyoruz.

Muhsinlerin Özellikleri

Muhsin sözlükte; “iyilik eden, iyi davranan, bol bol ihsanda bulunan, iyi ameller işleyen ve güzel işleri gerektiği gibi en güzel şekilde yapan” demektir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ınmuhsinleri sevdiği (Âl-i İmrân, 3/134, 148; Bakara, 2/195; Mâide, 5/13, 93) vemuhsinlerle beraber olduğu (Nahl, 16/128; Ankebût, 29/69)bildirilmiştir.Muhsinlerin Kur’an-ı Kerim’de belirtilen özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Namaz kılarlar, zekât verirler, ahiret gününe de kesin olarak iman ederler: Muhsinlerin bu en önemli vasıfları Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “O (Kur’an), muhsinler/güzel davrananlar için hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir). Onlar(muhsin vasfını alan kimseler), namazı kılarlar, zekâtı verirler ve onlar ahirete de kesin olarak iman ederler.”(Lokman, 31/3-4)

2) Allah yolunda cihad ederler:“Bizim uğrumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerle/iyi davrananlarla beraberdir.”(Ankebût, 29/69)Cihad, Allah’ın dini uğrunda her türlü mücadeleye girişmek, çaba sarfetmektir. Bu şekilde Allah yolunda cihad etmek, muhsin olmanın bir gereğidir.

3) Muttakî kimselerdir: Kur’an onlardan şöyle bahsediyor:“Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte onlar Allah’a karşı gelmekten sakınanlardır.  Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, muhsinlerin mükâfatıdır.” (Zümer, 39/33-34)

4)Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmazlar: Bozgunculuk yapmamakdamuhsinlerin özelliklerindendir.Kur’an-ı Kerim’de; “Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na dua edin. Muhakkak ki muhsinlere (iyilik edenlere) Allah’ın rahmeti çok yakındır”(A’râf, 7/56) buyrularak, Allah’ın rahmetinin muhsinlere yakın olduğu ifade edilmiştir.

5)Allah yolunda karşılaşacakları her türlü sıkıntıya katlanırlar: Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevi Araplara Allah’ın rasulünden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz. Şöyle ki; Allah yolunda onlara bir susuzluk, bir yorgunluk ve bir açlığın erişmesi, kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine sâlih bir amel yazılması içindir. Çünkü Allah, muhsinlerin/iyilikyapanların mükâfatını elbettezayi etmez.”(Tevbe, 9/120)

 6) Sabırlıdırlar: Muhsinler sabırlı kimselerdir, bunun da karşılığını göreceklerdir:“Sabret. Çünkü Allah muhsinlerin/güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez.” (Hûd, 11/115)

7) Allah’a teslim olurlar: Onlar kendilerini Allah’a adayan ve O’na teslim olan bahtiyar kullardır. Kur’an onları şöyle övmektedir: “Bilâkis, kim muhsin olarak yüzünü Allah’a döndürür, O’na boyun eğip teslim olursa, onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzülürler.”(Bakara, 2/112)

8) Bollukta ve darlıkta infak ederler: “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için infak ederler/harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah muhsinleri/iyilik edip güzel davranışta bulunanları sever.”(Âl-i İmrân, 3/134)Ayet-i kerimede sayılan özellikler hem muttakî, hem de muhsinlerin vasıflarıdır. Her muhsin, aynı zamanda muttakîdir, yani muttakî olmak zorundadır.

9) İbadete düşkündürler: Kur’an’da onların bol bol ibadet ettikleri haber verilmektedir:“Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi. Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde bağışlama dilerlerdi.” (Zâriyât, 51/15-18)

10) İşlerini güzel ve sağlam yaparlar: Kur’an-ıKerim’de, Allah’ın işini sağlam ve güzel yapanlardan razı olacağı belirtilerek şöyle buyrulmuştur:  “Yaptığınızı (işinizi) güzel yapın; Allah işini güzel yapanları sever.”(Bakara, 2/195)

O halde bizler de, Yüce Rabbimizin emrettiği gibi ihsan üzere yaşamalı, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in tarif ettiği şekilde, “Allah’a O’nu görüyormuş gibi” ibadet etmeliAllah’ın bize yaptığı gibi biz de başkalarına iyilikte bulunmalı ve bütün işlerimizi Allah’ın razı olacağı şekilde iyi ve güzel yapmalıyız.

21. Yüzyılda İlim-İslam ve Cumhuriyet-2

İslam’da okul, Allah’ın kelam ve kudret sıfatıyla yazdığı ayetlerinin keşfedildiği, okunduğu,öğretildiği ve uygulandığı yerler olması sebebiyle belki de Camiden daha faziletli mekânlardır. Camiyi Hıristiyanların kilisesi gibi kutsallaştırmak ve hayattan dışlamak Camiye yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Ben Müslüman’ım deyip sadece cumaları ya da bayramları camiye gidenler, bunu bir kere daha düşünmelidir.

Cami Allah’ın evi değildir, Allah’ın evi insanın kalbidir. 21. yüzyıl duvarları Allah’ın evi olmaktan çıkaracağımız ve bütün kalpleri Allah’ın evi yapacağımız zamandır.

Türkiye nüfusunun % 80’i 30 yaş ve aşağısı genç nüfustur. Türkiye’nin bu yapısı kendisinin sürekli rahatsız edilmesini sağlamaktadır. Bununla birlikte Türk Cumhuriyetlerinde 200milyonluk din ve dil birliği olan bir değer ortaya çıkmıştır. Bu nedenlerle Türkiye mutlaka devlet adamı yetiştirmelidir. Atatürk’ten sonra o hasretimize cevap gelmedi. Bu insan unsurunun bir de nitelikli insan unsuruna dönüştüğünü düşünün!3,5 milyon nitelikli insan unsuru olan İsrail, 250 milyonluk Arap âlemine kök söktürüyor.

Maalesef Türkiye’de nitelikli insan yetiştirecek aileler planlama yaparken, niteliksiz insan yetiştirecek aileler çok çocuk yapıyor.

Türk Eğitim sisteminden ABD ve Batının elini ayağını çekmemesinin sebebi budur ve maalesef AB’ye uyum adına AK Parti eğitimde büyük bir oyuna gelmiş ve sistemi yeni bir devlet kurarmışçasına kökten değiştirme yanılgısına düşmüştür.

Anadolu’nun medeniyetler beşiği olması bin yıldan fazla üstünde yaşamakta olan insanımızın genetiğini etkilemiştir. Anadolu’nun bu özelliği genlerimizde kayıtlıdır. Bu konuda bizde genetik bir kültür bulunuyor, o nedenle biz, Anadolu’daki medeniyetlerin şuur altımızda bıraktığı değerleri taşıyoruz ve diğer milletlerden farklılığımız ve her türlü gelişmeye yatkınlığımız buradan kaynaklanır.

Batıda yer altı yoktur, yer üstü ise tükenmiştir. Türk dünyasında ve Türkiye’nin ilgi alanında olan; Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika’da ise yer üstü ve yer altı hala bizi bekliyor.

Cumhuriyet, bizim kuşak ve sonrakiler için bedava bulunmuş bir nimettir. Onu bize emanet edenlerin çilesini hayal bile edemeyiz.

Cumhuriyetin kıymetini etrafımızdakilere bakarak anlarız. Etrafımızdakilerin topraklarından petrol, altın fışkırıyor ama yiyemiyorlar, başkaları yiyor. Bunu bize yapamadılar, buna Cumhuriyet engeldir. Onun için Cumhuriyet ve din sürekli karşı karşıya getiriliyor, bunu dindarlar da dinsizler de din tacirleri de yapıyor.

Cumhuriyetin çelik çekirdeğini TSK oluşturuyordu. TSK’da elit kadroyu siyasallaştırdılar.

Siyasallaşan bu kadrolara ABD ve NATO’nun etkisiyle darbe üstüne darbe yaptırıldı.

Silahların gölgesinde Türkiye soyuldu ve nihayetinde TSK, İslam’la çatışan konuma sokuldu.

TSK’ da yapılmakta olan yeni düzenlemeyi fırsat bilenler, tenkitte aşırıya kaçarak TSK üzerinden Cumhuriyeti dinamitlemeye çalışıyorlar.

Yapılması gereken şey TSK’yı ilim ve teknoloji ile donatmak, Cumhuriyetin çekirdeğine ilmive teknolojiyi koymak ve TSK’yı ülkenin çelik zırhı haline getirmektir.

Daha önce de Türkiye’de ideolojik çatışmalar vardı. Bu çatışmalar yüzünden fidan gibi gençler gençliğine doymadan gitti. Berlin duvarı yıkılınca hepsi bitti. Şimdi de laik- anti laik,Sünni- Alevi, Türk – Kürt çatışmaları tezgâhlanıyor. Bu tezgâha düşüp kendi vatanına ihanet eden soysuzlar vardır ve o soysuzlara hiçbir şey emanet edilemez.

Günümüz insanının İslam anlayışında çürüme emareleri baş göstermiştir. Dinin ülke aleyhine kullanılması, dinde saygın sektörünün oluşması, Arapçılığın öne çıkarılması, dinin ideolojileştirilmesi, mabedin siyasallaşması, hurafenin dinleşmesi gibi hususlar insanımızın İslam anlayışında çürüme oluşturmaktadır.

İnsanlar bu gün söylediklerini yarın değiştirebilirler, ondan vazgeçebilirler, son söz ve değişmeyen söz Allah’ın ve Peygamberindir.

Türkiye toplumu tam bir din cahili topluma dönüşmüştür. Bu toplumun dini hassasiyeti varama yanlışı çoktur. Bu cehalet nedeniyle bir kısım Müslümanlar, Cumhuriyete düşman hale gelmiştir ve bir kısmı da cahil bağlılığının getirdiği dini(!) sebep ve saiklerle Cumhuriyetin kazandırdığı ve gittikçe kaybolan değerleri umursamamaktadır. Bazıları da vatanın bölünmesi talebine dini(!) gerekçelerle hoşgörüyle bakılabilmektedir.

Bölücülerin taleplerine ayet ve hadislerle destek çıkan ve o taleplere İslam’da yer bulan din cahilleri türemiştir ve onlar için bir kavmin mensubu olmak önemli değildir ve onlar dini cehaletleri yüzünden aslını inkâr eden haramzadelere dönmüşlerdir. Ne acıdır ki Kurtuluş Savaşında da aynı tipler din adına işgalcileri destekliyorlardı.

Cumhuriyet idarecilerinin en büyük hatası, İslam’ı Cumhuriyete engel görüp insanları İslam’dan uzak tutmaya çalışmaları ve insanları din cahiline dönüştürerek Allah ile kul arasına aracıların girmesine seyirci kalmalarıdır.

Sonunda Türkiye, din duygusu beslenip geliştirilmeyen din cahili insanların arzusuna ramolma noktasına gelmiştir. Türkiye’de yapılması gereken en doğru şey; Müslümanların, İslam’ı en doğru şekilde öğrenmesini sağlamaktır.

Hz. Peygamberin tebliğ ve tatbik ettiği Kuran’daki İslam, Türkiye’de barışın, huzurun, ilmin ve ilerlemenin temeli olacaktır. Yapılması gereken en elzem ve en önemli şey Müslümanları dini cehaletten kurtarmaktır. Bu sağlandığı takdirde 21.yüzyıl Türkiye’nin olacak bütün mükevvenatın özlediği medeniyet Anadolu topraklarında yeniden vücut bulacak, bütün insanlığı ve mükevvenatı sıcaklığıyla sarıp sarmalayacaktır.

Parlamenter Sistem İle Başkanlık Modelinin ve Nispi Temsil İle Çoğunluğa Dayalı Seçim Yöntemlerinin Türkiye Açısından Mukayesesi

0

GİRİŞ:

Türk Milleti “bazı gelişmiş ülkelerin parlamentoları kaldırıp halkın tümünü milletvekili sayarak doğrudan yönetime geçtiği ve kanunları bilgisayarla herkesin oyuna sunduğu bilgi çağında” demokrasinin olmazsa olmazı olan seçme ve seçilme hakkından dahi yararlanamamaktadır. Halk ülkede demokrasi var diye kandırılmakta, yapılan seçimlerde gaz alınmakta ve milletin sadece muhtar seçmesine izin verilmektedir. Siyasetçiler “halkın yeterli siyasi olgunluğa erişmediği iddiasıyla” seçim sistemi ile partiler kanununu değiştirmemekte ve siyasi ahlak tasarısını çıkartmamaktadır. Hâlbuki Türk Milleti asırlar önce oba reislerini seçmiş, seçilen aksakallılar kurultayı oluşturmuş, kurultay içinden şura çıkarmış ve şura da hakanı belirlemiştir. İstiklal Harbi veren Gazi Meclisin Vekilleri de halk tarafından her vilayetin reislerinden seçilmiştir. Türk Milleti; 21. Asırda da bunu başaracak siyasi erdeme sahiptir ve belediye başkanları ile vekillerini kendi seçmek istemektedir. Ancak iktidarı elinde tutan ve statükoyu korumak isteyen bazı güç odakları ile çıkar çevreleri; bireysel hak ve özgürlüklerin önünü tıkamakta ve demokratik gelişmeyi engellemektedir. Terör, yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik dâhil yaşadığımız tüm sıkıntıların kaynağı; atamalı milletvekili ve belediye başkanları ile torpilli bürokratlardan oluşan, yönetimde istikrarı ve temsilde adaleti sağlamayan, milli iradeyi meclise yansıtmayan ve demokratik meşruiyet krizine neden olan bu çarpık yapıdır. Ancak bu yapı “bilgi çağının küresel rekabetine dayanamayacak ve halkın ihtiyaçlarını karşılayamayacak” yetersiz bir hale gelmiştir ve değiştirilemez ise T. C. Devletinin bekası ile Türk Milletinin egemenliği açısından ciddi riskler taşımaktadır.

TARİHSEL SÜREÇ:

M.Ö. V. yy’da Atina ve Isparta Şehir Devletlerinin yönetim şekillerinin, demokrasiye başlangıç teşkil ettiği söylenir. Kadınların, kölelerin ve yabancıların siyasi haklara sahip olmadığı Atina Demokrasisinde, 20 yaşını geçen erkekler şehir meclisinin tabii üyesi sayılmıştır. Siyasal temsilin ilk örneği olan senato ve halk meclisleri Roma da görülmüş, ancak aristokrasinin tekelinde kalmıştır. İlk demokratik adım 1215‘te İngiltere’de imzalanan Magna Carta’dır. ikinci adım, 1628′de İngiltere’de yayınlanan Haklar Bildirisidir. Daha sonra önce Amerika, sonra Fransa’da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlanmıştır. Parlamento ve parti kavramları 1660 restorasyonu ile 1832 reform yasasını kapsayan dönemde İngiltere’de gelişmiş ve sonraki parlamenter sistemlere örnek olmuştur. Ancak gerçek demokrasiye “Avrupa’da başlayan Rönesans ve Reform hareketleri ile 1789 Fransız İhtilali” sonrası geçilmiş, parlamenter rejim 1814‘de Fransa’da kurulmuş, onu Belçika ve Norveç izlemiş ve 19. yy’dan itibaren hızla dünyaya yayılmıştır. İngiltere’de 1832, Japonya’da 1867‘de ilk siyasi partiler kurulmuştur. Ancak servete ve okuryazarlığa bağlı oy hakkı 20. yy’a kadar sürmüştür. İngiltere’de 1948‘e kadar tüccarlara “hem oturduğu, hem de işyerinin olduğu yerde” oy hakkı tanınmıştır. Belçika’da 1983‘de Anayasa ile “35 yaşında evli ve çocuk sahibi yurttaşlar ile devlete yılda en az 5 frank vergi ödeyenlere” birden fazla oy hakkı verilmiştir. Fransa’da aile reislerine karıları ve çocukları için birer fazla oy hakkı tanınmıştır. İtalya’da 1912‘ye kadar okuryazar olma şartı aranmıştır. ABD’nde Zencilerin seçilme hakkı 1970‘lere kadar sınırlı kalmıştır. Pek çok ülkede zenciler ile köleler yeni oy hakkına sahip olmuşlardır. Irk ayrımının hâlâ çözülemediği ülkeler vardır. Kadınlara ilk seçme hakkı 1869‘da ABD Wyowing Eyaletinde tanınmıştır. Kadınların seçme ve seçilme hakkı 20. yüzyılda genelleşmiştir. (Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı “birçok Avrupa ülkesinden önce” 5 Aralık 1934‘de verilmiştir.) Elbette feodal döneme özgü bu uygulamalar, modern ve demokratik toplumlarda kalmamıştır. Günümüzde sadece çocuklar ve akıl hastaları oy hakkına sahip değildirler.

Töre geleneği olan Orta Asya Türk Devletlerinde; oba reislerinden oluşan Kurultay ile Hakan’ın yanında bulunan ve ülke meseleleriyle ilgili kararların alınmasına yardımcı olan Şura vardır. Selçukluda devletin en yüksek yönetim kurumu Divanı Âlâ’dır. Bireylerin hukuki sorunlarına bakan Kadılık Müessesi ve idare ile halkın uyuşmazlıklarını çözen Meclis-i Mezalim bulunmaktadır. Osmanlıda “Orhan Gazi’nin kurduğu” Padişahın başkanlığında toplanan ve memleketin önemli işlerini gören Divan-ı Hümayun ile sadrazamın başkanlığında toplanan ve nazırlardan oluşan Meclis-i Has vardır. Askeri konuları görüşmek için de Dar-ı Şurayı Askeri kurulmuştur. Ayrıca Osmanlının sonuna dek Meclis-i Vükelâ toplantıları yapılmıştır. XVIII. yy’da “padişahın buyruğuyla toplanan, çeşitli cemaat temsilcileri ve asker-sivil üst düzey memurlar ile bilgili kişilerden oluşan” Meşveret Meclisi görülmektedir.

Batılı Filozofların Türk-İslam Medeniyetinden etkilendiği ve Büyük Mütefekkir İbn-i Rüşd’ün eserlerini incelediği bir vakıadır. Ancak Türk tarihinde ilk demokrasi adımı 1808‘de imzalanan Sened-i İttifak’tır. Bu belgeyle Padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve il genel meclisinde halkın ileri gelenleri sayılan Ayanlara geniş haklar tanınmıştır. 1837‘de Meclisi Vâlây-ı Ahkâmı Adliye adında, Danıştay ile Yargıtay’ın temelini oluşturan ilk yüksek mahkeme kurulmuş ve yürütme ile yargı birbirinden ayrılmıştır. 1839‘da Tanzimat ve 1856‘da Islahat Fermanları ile tüm olumsuzluklara rağmen demokrasi ve özgürlük alanları genişletilmiştir. 1868‘de yüksek mahkeme ikiye ayrılarak, Şuray-ı Devlet adıyla Danıştay ve Meclisi Ahkâmı Adliye adıyla Yargıtay kurulmuştur. 23 Aralık 1876‘da Kanun-i Esasi ilan edilmiş, Meşruti Monarşiye geçilerek yasama ile yürütme birbirinden ayrılmış ve çift meclisli yapı kurulmuştur. 20 Mart 1877‘de toplanan Meclis-i Umumi; üyeleri sancak delegelerince seçilen Meclis-i Mebusan ve üyeleri padişah tarafından seçilen Meclis-i Ayan’dan oluşmuştur. Osmanlı-Rus (93) harbini bahane ederek 28 Haziran 1877‘de meclisi kapatan II. Abdülhamit, ilk siyasi parti sayılan İttihat ve Terakki Fırka-i Siyasiye’nin baskısıyla 23 Temmuz 1908‘de II. Meşrutiyet’i ilan etmiş ve ilk çok partili seçimler yapılmıştır. Ahrar Fırkasının bir mebus çıkardığı seçimleri, İttihat ve Terakki Fırkası ezici üstünlükle kazanmıştır. Daha sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası güçlenince, İttihat ve Terakki Fırkası seçimleri öne almak için 1909‘da Abdülhamit’i tahtan indirmiş ve yerine V. Sultan Reşad’ı geçirmiştir. Bu olay 31 Mart vakası olarak tarihe geçen ilk siyasi çekişme olmuştur. 1912 seçiminde Hürriyet ve İtilaf 6,  İttihat ve Terakki 275 mebus çıkarmıştır. Balkan Harbi kaybedilince İttihatçılar çekilmiş,  Hürriyet ve İtilaf yeni hükümeti kurmuştur. Ancak Edirne düşünce, İttihatçılar Bab-ı Ali baskınıyla yönetime tekrar el koymuşlardır. 1914 seçimine rakipsiz giren İttihatçılar tüm mebusları almış, ancak Osmanlı 1. Cihan Harbinde yenilince; Talat Paşa Hükümeti görevden çekilmiş ve Padişah Vahdettin 21 Aralık 1918‘de meclisi feshetmiştir. Azınlıkların da katıldığı 1919 seçimini; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kazanmıştır. 28 Ocak 1920‘de Misak-i Milli’yi kabul eden Meclis-i  Mebusan, İstanbul’un 16 Mart 1920‘de işgali üzerine “işgal kuvvetleri tarafından basılarak” dağıtılmıştır. Ancak 23 Nisan 1920‘de Ankara’da toplanan TBMM’nin temelini teşkil etmiştir. İlk Anayasa olan Kanun-ı Esasi 20 Nisan 1921‘e kadar, İntihab-ı Mebusan (Seçim) Kanunu ise 1942‘ye kadar, kısmen uygulanmıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da Meclis toplanması için 19 Mart 1920‘de illere yayınladığı tebliğe göre; seçim İntihab-ı Mebusan Kanunu’na uygun yapılacak, seçimde livalar esas alınacak ve her livadan 5 üye seçilecek, seçim her livada aynı günde yapılacak, seçim gizli oy ve mutlak çoğunluk yöntemine göre yapılacak ve Meclis üyeliği için her fırka-zümre ve cemiyet aday gösterebilecektir. Ankara’da 23 Nisan 1920‘de kurulan I. TBMM; livalardan seçilen 394 mebus ile Meclis-i Mebusan’dan Anadolu’ya geçebilen 92 mebustan oluşmuştur. TBMM 20 Ocak 1921‘de hazırladığı Teşkilatı Esasiye Kanunu ile “Yeni kurulan Türkiye’de hâkimiyet ka­yıtsız ve şartsız millete aittir ve bu yet­ki halk adına TBMM tarafından kullanılacaktır” demiş ve meclisin yasama ve yürütme yetkisini elinde topladığı, kuvvetler birliğine dayalı Meclis Hükümeti oluşturmuştur. İstiklal Harbi kazanılıp 24 Temmuz 1923′de Lozan Barış Anlaşmasının imzalanmasından sonra, saltanat kaldırılmış ve seçime gidilmiştir. İki dereceli mutlak çoğunluk yöntemiyle yapılan seçimi tek parti olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kazanmış, Halk Fırkası adını alarak II. TBMM’ni kurmuştur. Meclis 29 Ekim 1923‘te T. C. Devleti’ni ilan etmiş, 1924‘de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu ile Cumhurbaşkanı seçimlerini hükme bağlanmış ve Atatürk’ü İlk Cumhurbaşkanı seçmiştir. Kuvvetler birliği devam ettiğinden, kurulan siyasi rejim; meclis hükümeti ile parlamenter sistemin karışımı olmuştur. 1920‘de Sivas’ta Muvakkat Temyiz Heyeti adıyla kurulan mahkeme, Temyiz Mahkemesi olarak değiştirilmiş ve 1924‘de Eskişehir’e taşınmıştır. 17 Kasım 1924‘de Kazım KARABEKİR başkanlığında ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, ancak çıkan isyanlarının odağı olduğu gerekçesiyle 3 Haziran 1925‘de kapatılmıştır. 31 Ağustos 1927 seçimini tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkası almış ve İsmet İNÖNÜ Başbakan seçilmiştir. 12 Ağustos 1930‘da Fethi OKYAR başkanlığında Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, ancak 17 Kasım 1930‘da feshedilmiştir. SCF ile ayni dönemlerde kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası ile Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi de hükümet tarafından kapatılmıştır. 1931 seçimini tek başına girerek kazanan CHF, 1935 Büyük Kurultayında CHP adını almıştır. Bağımsızların katılmasına izin verilen 1939 seçimini de yine tek parti olan CHP almıştır. Seçilen 423 vekilin, 23 tanesi bayandır. Mecliste “partili vekiller arasından Kurultay’ın seçtiği ve CHP meclis grubu dışında faaliyet gösterecek” müstakil grup uygulamasına geçilmiştir. 1942‘de 4320 sayılı ilk seçim yasası çıkarılmıştır. Yeni yasa ve son kez tek parti ile girilen 1943 seçimini CHP almıştır. 10 Ocak 1945‘de Teşkilatı Esasiye Kanunu “Anayasa” temyiz mahkemesi  “Yargıtay” olarak değiştirilmiştir. Bu dönem yapılan seçimlerde, HF/CHF/CHP’nin listeleri seçmenin önüne tek tercih olarak sunulmuş ve halka bu listeleri onaylamaktan öte seçme hakkı tanınmamıştır. 1945‘te II. Dünya Harbi bitince, ırkçı akımlar yerini demokratik rejimlere bırakmıştır. Demokratik Batılı Ülkelerin baskısıyla, Türkiye’de çok partili hayata geçmiştir. 18 Temmuz 1945‘de “CHP’den ayrılan bir grupça” Türkiye Kalkınma Partisi, 7 Ocak 1946‘da ise DP kurulmuştur. DP’nin baskısıyla 5 Haziran 1945‘de 4918 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu çıkarılmıştır.

Türk siyasi hayatı “seçmenlerin önce delegeleri (ikinci derece seçmen/büyük seçmen) seçtiği, bunların da yeni bir seçimle vekilleri seçtiği” İki dereceli tek partili seçimlerle başlamış, ancak bu uygulama 1946‘da terk edilerek, tek dereceli çok partili seçimlere geçilmiştir. Çok partili hayata geçişten bu güne kadar ki 67 yıllık süreçte, 7 farklı seçim sistemi uygulamış, değişiklikler “bazen ülkenin meselelerini çözmeye ve halkın taleplerini karşılamaya, bazen de siyaseten gelecek seçimleri garanti etmeye ve bir görüşün önünü kesmeye” yönelik olmuştur. Açık oy, gizli tasnif usulü ve yürütmenin denetiminde yapılan 1946 seçiminde “parti esaslı liste usulü tek turlu basit çoğunluk sistemi” uygulanmış ve CHP 397, DP 61 ve bağımsızlar 7 vekil çıkarmıştır. DP seçimler antidemokratik yapıldığından mahalli seçimlere girmemiş, kamuoyu baskısıyla 16 Şubat 1950‘de çıkarılan 5545 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu ile genel, eşit, gizli oya geçilmiştir. En önemlisi seçimlerin yargı gözetimi ve denetimi altında yapılması ve anlaşmazlıkların yargı mercilerinde halli esası getirilmiştir. Yine tek turlu çoğunluk sisteminin uygulandığı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde DP tek başına iktidara gelmiş ve CHP’nin 27 yıllık iktidarı sonlanmıştır. 1950 seçiminde; DP 420, CHP 63, MP 1 ve bağımsızlar 3 vekil çıkarmıştır. 1954 seçiminde;  DP 505, CHP 31, CKMP 5 ve bağımsızlar 1 vekil çıkarmıştır. Ancak %57,6 oy alan DP vekillerin %93.2‘ni, %35,4 oy alan CHP vekillerin %5.8‘ni kazanmıştır. Buna göre bir vekili; DP 10.939 seçmen ile, CHP 45.870 seçmen ile çıkarmıştır. DP’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi ile CHP ve CKMP’nin seçim işbirliği yaptığı 1957 seçiminde; DP 424, CHP 178, CKMP 4 ve HP 4 vekil çıkarmışlardır. DP’nin muhalefeti susturmak için sergilediği baskıcı tutum, seçim sonuçlarında görülen temsilde adaletsizlik vb. gerekçelerle yapılan 27 Mayıs 1960 darbesiyle başa geçen Milli Birlik Komitesi “nispi temsil esaslı çevre barajlı D’hondt Sistemi” getirmiştir. 1961 seçiminde; CHP 173, AP 158, CKMP 54, YTP 65 vekil çıkarmış, CHP-AP hükümeti kurulmuş, temsilde adalet sağlanmış, partilerin aldıkları oy ile çıkardıkları vekil arasındaki fark azalmış, ancak ülke koalisyonlarla tanışmıştır. Liste usulü çoğunluk sistemi ile yapılan senato seçiminde ise; AP 71, CHP 36, CKMP 27, YTP 16 senatör kazanmış, Cumhurbaşkanınca 15 senatör seçilmiştir. Bileşik oy pusulası ile ön seçimin getirildiği ve parti sayısının arttığı 1965 seçiminde “seçim çevresi düzeyinde nispi temsil ve milli bakiye sistemi” uygulanmış, artık oylar değerlendirilmiş ve AP 240, CHP 134, MP 31, YTP 19, TİP 15, CKMP 11 vekil çıkarmış, AP %52.9 oyla iktidar olmuştur. Barajsız D’hondt sisteminin uygulandığı 1969 seçiminde; AP 256, CHP 143, CGP 15, BP 8, MP 6, YTP 6, TİP 2, MHP 1, bağımsızlar 13 vekil çıkarmış ve AP %46.5 oyla iktidarını korumuştur. Küresel krizin neden olduğu siyasi-ekonomik istikrarsızlığa çözüm bulunamadığı gerekçesiyle verilen 12 Mart 1971 muhtırası ile ara yönetim dönemine girilmiştir. Barajsız D’hondt tercihli oy sisteminin uygulandığı 1973 seçiminde; CHP 185, AP 149, MSP 48, DP 45, CGP 13, MHP 3, TBP 1, bağımızlar 6 vekil çıkarmış ve CHP-MSP koalisyonu kurulmuştur. Ancak Kıbrıs Barış Harekâtından sonra uygulanan ambargo ülkeyi ekonomik istikrarsızlığa sürüklemiştir. Barajsız D’hondt sisteminin uygulandığı 1977 seçiminde; CHP 213, AP 189, MSP 24, MHP 16, CGP 3, DP 1, bağımsızlar 4 vekil çıkarmış ve AP-MSP-MHP (MC) koalisyonu kurulmuş, AP’li 11 vekilin yerel seçimden sonra istifa etmesi ve Ecevit’in gensorusu ile düşürülmüş ve yerine 1978‘de CHP hükümeti başa geçmiştir. Artan istikrarsızlık nedeniyle Ecevit 1979‘da istifa etmiş ve yine Demirel’in Başbakanlığında MC hükümeti kurulmuş, ancak sağ-sol çatışmaları artarak devam etmiştir. 1961-1977 arası seçimlerde “partilerin mecliste tek başına çoğunluk sağlayamaması yüzünden” kurulan koalisyonların ülkeyi siyasi-ekonomik-sosyal istikrarsızlığa sürüklemesi, artan anarşik hadiseler vb. gerekçelerle yapılan 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başa geçen Milli Güvenlik Konseyi “nispi temsil esaslı ülke geneli ve seçim çevresinde çifte barajlı D’hondt sistemini” getirmiştir. 1983 seçiminde; ANAP 211, HP 117, MDP 71 vekil çıkarmış, ANAP hükümeti kurulmuş ve 1984 Eruh baskınıyla PKK terörü hayatımıza girmiştir. 1987 seçiminde “çifte barajlı D’hondt+kontenjan sistemi” uygulanmış; ANAP 292, SHP 99, DYP 59 vekil çıkarmış ve ANAP iktidarını korumuştur. 1991 seçiminde “çifte barajlı D’hondt + kontenjan + tercihli oy” sistemi uygulanmış, fakat barajı aşmak için “MÇP ve IDP RP çatısı altında, HEP ise SHP çatısı altında” seçim ittifakı yapmış; DYP 178, ANAP 115, SHP 88, RP 62, DSP 7 vekil çıkarmış ve DYP-SHP koalisyonu kurulmuştur. Yani seçim sistemiyle zorlamaya rağmen parti sayısı azaltılamamış ve yönetimde istikrar sağlanamamıştır. 1995 seçiminde çevre barajı kaldırılıp “ülke barajlı D’hondt” sistemi uygulanmış; RP 158, DYP 135, ANAP 132, DSP 76, CHP 49 vekil çıkarmış ve kısa ömürlü RP-DYP (Refahyol) hükümeti kurulmuştur. Ancak 28 Şubat 1997 e-muhtıra sonrası DYP’den kopan vekiller ile ANAP-DSP (ANASOL-D) koalisyonu başa geçirilmiş ve RP “Dini ideolojiye dayanması ve laik Cumhuriyete karşı köktendinci söylemleri gerekçesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne açtığı dava sonucu” ocak 1998‘de kapatılmıştır. Yine “ülke barajlı D’hondt” sisteminin uygulandığı 1999 seçiminde; DSP 136, MHP 129, FP 111, ANAP 86, DYP 85 vekil çıkarmış, başa geçen DSP-MHP-ANAP iktidarı “en geniş tabanlı koalisyon hükümeti olmasına, başarılı icraatlar yapmasına ve terörü durdurmasına rağmen” partiler arası sürtüşmeler, DSP’nin kendi içindeki anlaşmazlıkları ve çıkan ekonomik kriz yüzünden; halkı yönetimde istikrar arayışına itmiştir. 2002 seçiminde; AKP 363, CHP 178, bağımsızlar 9 vekil çıkarmış, AKP %34.28 ile hükümet kurmuş, kullanılan oyların %45,3‘ü meclis dışı kalmış ve siyasi hayatın en büyük temsil adaletsizliği yaşanmıştır. 2007 seçiminde; AKP 341, CHP 112, MHP 71, bağımsızlar 26 vekil çıkarmış ve AKP %46.58 ile iktidar olmuştur. 2011 seçiminde; AKP 326, CHP 135, MHP 53, bağımsızlar (BDP) 36 vekil çıkarmış ve AKP %49.90 ile iktidarını korumuştur. Ancak “keyfi yönetim, taraf tutma, aykırı sesleri susturma, küresel güçlere verilen tavizler, artan terör hadiseleri, demokratik açılım süreci, yeni Anayasa gerilimi ve egemenlik tartışmaları” nedeniyle ülke uçurumun kenarına gelmiştir.

Yaşadığımız tarihsel süreç üç döneme (1946-1960, 1961-1980 ve 1980 sonrası) ayrılabilir. Yönetimde istikrarı sağlamak için çoğunluk esaslı sistemle başlayan seçimler “beklendiği gibi tek parti hükümetlerini ortaya çıkarmış, fakat iktidara gelen partilerin aldıkları oy oranından daha çok temsil edilmelerine ve ciddi bir oyun meclis dışı kalmasına” neden olmuştur. 1961 Anayasası “tek parti iktidarının getirdiği keyfi yönetim, taraflı davranma, muhalefeti susturma vb. olumsuzluklar ile temsilde adalet ihtiyacı nedeniyle” kuvvetler ayrılığını, cumhuriyet senatosunu ve nispi temsile dayalı seçim sistemini getirmiş, yasama ve yürütme üzerinde yargı denetimi güçlendirmiş, hak ve özgürlükleri genişletmiştir. Ancak TBMM egemenliği millet adına kulla­nan tek organ olmaktan çıkartılarak “Senato, Anayasa Mahkemesi, MGK, DPT, TRT, Üniversiteler vb.” organ­larla paylaşan konuma getirilmiştir. Temsilde adaletin sağlandığı bu dönemde; parti sayısı artmış, yönetimde istikrar bozulmuş, ülke koalisyonlara mahkum olmuş ve sağ-sol çatışmaları ile siyasi-ekonomik-sosyal istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Senatoyu kaldıran 1980 Anayasası; yönetimde istikrarı amaçlayan, büyük partileri destekleyen, mecliste çoğulculuğu kısıtlayan “çifte barajlı D’hondt sistemini” getirmiş ve Cumhurbaşkanına verilen yetkiler yarı başkanlık sistemini çağrıştırmıştır. Hiçbir demokratik ülkede %5 üzeri baraj yokken, %10 barajı çok yüksek olmuştur. 1983 Seçim Kanuna göre; kullanılan geçerli oy toplamının, o çevreden çıkacak vekil sayısına bölünmesiyle elde edilecek rakamdan az oy alan siyasi parti ve bağımsız adaylar vekil çıkaramamaktadır. Artı fazla nüfuslu iller 7 vekili aşmayacak birden fazla seçim çevresine bölünmüştür. Ayrıca her ile nüfusuna bakılmaksızın önce birer vekil tahsis edilmiş, sonra geri kalan milletvekillikleri için nüfus esası uygulanmıştır. Bu kanun; büyükşehirlerin aleyhine olmuş ve nüfusla vekil sayısı arasında orantısızlık yaratmıştır. 1991 seçiminde “Hakkari’de 28.969 kayıtlı seçmene bir vekil, İstanbul (2) numaralı seçim çevresinde 106.611 kayıtlı seçmene bir vekil” düşmüştür. 1983‘den 1995‘e kadar uygulanan bu sistem, seçim çevresi ve ulusal bazda orantısızlığı arttırmış ve küçük partilerin mecliste temsilini zorlaştırmıştır. Nitekim 1983 ve 1987 seçimlerinde üç parti meclise girebilmiştir. Ancak 1991 seçiminde seçim ittifakı ile meclise girmeyi başaran beş parti; sistemi tasarlayanların, iki veya üç partili düzen beklentilerini boşa çıkarmıştır. Tüm bu seçim sonuçları “bir partinin tek başına hükümet olmasında” seçim sistemleri kadar; iç ve dış konjonktür, toplumsal faktörler, seçimlerde birinci olan partinin oy oranını vb. hususların da belirleyici olduğunu göstermektedir.

Çok partili demokratik yaşam 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbe ve muhtıraları ile üç kez kesintiye uğramış, ancak 1876 Anayasasından bu güne kadar parlamenter sisteme devam edilerek büyük tecrübeler kazanılmıştır. Bugün uygulanan “nispi temsil esaslı ülke barajlı D’hont sisteminin” nispi temsil esasıyla temsilde adalet, %10 ülke barajıyla da yönetimde istikrar sağlanmaya çalışılmaktadır. Fakat toplumsal dinamikler nedeniyle %10 ülke barajı mecliste temsil için yüksek olmuş ve HADEP ile devamı olan partilerin bağımsız adaylarla sistemi zorlamalarına yol açmıştır. Yani gerek çoğunluğa, gerekse nispi temsile dayalı barajlı sistemler; beklendiği gibi temsilde adalet ve yönetimde istikrar getirmemiş, sadece seçim sistemiyle oynayarak ülkeyi kalkındırmanın ve demokrasiyi geliştirmenin mümkün olmadığı görülmüştür.

DEMOKRASİ:

Demokrasi; Latince kökenlidir ve halk anlamına gelen “demos” ile egemenlik anlamına gelen “kratos” sözcüklerinden oluşur. Yani halk egemenliğidir. Halkın ülkeyi yönetenleri özgür iradesiyle seçebilmesidir. Abraham Lincoln “halkın halk için halk tarafından yönetilmesi” diye tanımlar.

Demokrasinin olmazsa olmaz şartları;

– Halkın iradesi yönetim yetkisinin temelidir.

– Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmeli ve belirlenen süre kadar kalmalıdır,

– Seçimler düzenli aralıklarla tekrarlanmalıdır,

– Seçimler serbest olmalı ve bireysel-genel-eşit-gizli oy, açık sayım gibi ilkeler uygulanmalıdır,

– Birden çok siyasi parti var olmalıdır,

– Uydu partilerden ziyade, iktidar olma kudretine sahip muhalefet partileri olmalıdır,

– Düşünce, inanç, teşebbüs, örgütlenme, basın-yayın, toplantı-gösteri yürüyüşü yapma ve sendikal hürriyetler ile temel hak ve özgürlükler tanınmış ve güvence altına alınış olmalıdır.

Bu şartları aralıksız yerine getirebilen çok az ülke vardır. Çünkü bireysel oy ilkesi çok insanın seçime katılması için uygulanmamaktadır. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere vb. ülkelerde seçim günü “körler, hastalar, lohusalar, yatalaklar, dışişleri görevlileri, yolcular vb. neden ve engellerden ötürü sandık başına gidemeyenlerin” gıyabında oy kullanılması mümkün olmaktadır. Seçimlerin serbest yapıldığı Türkiye, İtalya, Yunanistan, Avusturya, Belçika vb. ülkelerde oy verme kanunlarla zorunlu sayılmıştır. Son yıllarda seçmenlerin oylarını posta ile göndermeleri yöntemi de uygulamada kolaylık sağlaması açısından benimsenmiştir. Bilişim teknolojisindeki gelişmeler bazı ülkelerde elektronik yolla seçim yapılması yöntemini öne çıkarmıştır.

Toplumun çoğunluk tarafından yönetilmesini kabul etmekle birlikte, çoğunluğun azınlığın temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermek zorunda olduğunu düşünen anlayışa “çoğulcu demokrasi” denir. Çoğulcu demokrasilerde “gelenekler, kamuoyu ve anayasa ile sınırlandırılan” çoğunluk da hukuka uygun hareket etmek zorundadır. Herkes yasa önünde eşittir. Bireylerin doğuştan sahip oldukları hak ve özgürlükler vardır. Rejim baskıcı ve müdahaleci değildir. Anayasa ile korunan, serbest ve devamlı muhalefet esastır. Zaten sayısal çoğunluğa dayalı demokrasi, her zaman gerçek demokrasi değildir. Demokrasi her şeyden önce siyasi uzlaşma, toplumsal mutabakat, karşılıklı hoşgörü ve saygıyı gerektirir. Elbette tercihleri ve çıkarları birbirinden farklı olan bireylerden oluşan bir toplumun, hiç çatışma olmadan tam bir uyum içinde olması da hayaldir.

Egemenliğin kullanılması bakımından demokrasi tipleri; doğrudan demokrasi, temsili demokrasi ve yarı doğrudan demokrasi diye üçe ayrılır.

Doğrudan demokrasi: Atina demokrasisi diye bilinir. Halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan kullandığı demokrasi tipidir. Sadece yürütme seçilir, yasama halkın tümüdür. Bütün kararlar yurttaşlar tarafından; doğrudan, aracısız ve temsilcisiz alınır. Ütopiktir ve yalnızca İsviçre’nin küçük bir dağ kantonunda uygulanmaktadır. Ancak internet altyapısı tamamlandıkça yaygınlaşacağı, birçok ülkede uygulanacağı ve insanlığa refah-huzur ve mutluluk getireceği söylenmektedir.

Temsili demokrasi: Halkın egemenliğini kendi seçtiği temsilcileri aracılığıyla kullanmasıdır. Artan nüfus ve toplumu oluşturan farklı düşünce grupları; halkın egemenliğini doğrudan değil de, seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı “temsili demokrasi” uygulamalarını geliştirmiştir. Halk oy vererek kendini yönetecek insanları belirli bir dönem için seçer ve görevi bir sonraki seçimlere kadar biter. Ancak egemenliği millet adına kullanan meclis; yürütmeyi ve tüm devlet organlarını millet adına denetler ve hükümet veya bakanlardan biri­nin halkın yararına olmayan işlemiy­le karşılaşınca, güvensizlik oyu ve gensoru gibi araçlar ile müdahalede bulunur. Türkiye, Almanya, İngiltere, ABD, Japonya gibi ülkelerde uygulanır. Halkın egemenliğini temsilcilerine devrettiği bu sistem; emredici vekalet teorisi ve temsili vekalet teorisi olarak ikiye ayrılır. Emredici vekalet teorisinde; seçmenle, temsilcileri arasındaki ilişki emredici niteliktedir. Seçmenler vekillerini istediği zaman görevden alabilir. Vekiller seçmenlere hesap vermekle yükümlüdür. Vekil maaşları genel bütçe değil, seçim çevresindeki seçmenlerce ödenir. Günümüzde uygulayan ülke kalmamıştır. Temsili vekalet teorisinde; millet ile vekilleri arasındaki ilişki emredici değildir ve özel hukuktaki bireysel vekaletten farklı, siyasi ve kolektif bir vekalettir. Yani seçmenler vekillere emir ve talimat veremez ve azledemezler. Vekiller seçildiği seçim çevresini değil, milleti temsil ederler. Buna milletin temsili ilkesi denir. Ancak vekillerin yetkisi anayasa ve kanunlar ile sınırlıdır.

Yarı doğrudan demokrasi: Temsili ve doğrudan demokrasinin bileşimidir. Temsil ve katılım ilkelerini bir araya getirir ve egemenliğin kullanılmasını, halk ile temsilcileri arasında paylaştırır. Aslında egemenliğin kullanılması yine halkın seçtiği vekillere verilmiştir. Ancak halk bazı durumlarda aşağıda sunulan “referandum, halk vetosu, kanun teklifi vb.” araçlarla egemenliğin kullanılmasına katıldığından, temsili demokrasiye göre daha gelişmiştir. Türkiye’de anayasa değişikliğinde kullanılan referandum dışındaki katılımcı yönetim araçları kullanılmamaktadır.

Seçim ve oylama mekanizması: Genel, eşit, gizli oy ve açık sayıma dayalı bir seçim sistemi ile halk kendisini yönetecek temsilcileri seçer.

Halkın kanun teklifi: Belirli sayıda seçmen, meclise kanun teklifi verme hakkına sahiptir.

Halk vetosu: Halk, kendi seçtiği temsilcilerden oluşan parlamentonun çıkardığı bir kanunu “belirli sayıda seçmenin imzasıyla” veto etme hakkına sahiptir.

Referandum: Ülke açısından büyük önem arz eden konularda halkoyuna gidilmesidir.

Geri çağırma hakkı (temsilcilerin azli): Halkın seçtiği temsilcileri, başarısız bulması halinde “belirli sayıda seçmenin imzasıyla” görevden alabilmesidir. Bu katılımcı yönetim aracının “özellikle küçük yerleşim birimleri ve yerel yönetimlerde” etkin uygulanabileceği savunulmaktadır.

Halkın meclis toplantılarına katılımı: Halkın, yerel meclis toplantılarına katılmasıdır.

Halk danışma kurulları oluşturulması: Belirli konularda uzman kişilerin “yerel meclislerde ve yürütme organlarında danışman olarak istihdam edilerek” yönetime aktif olarak katılmasıdır.

Bilgi Edinme Özgürlüğü: Vatandaşların, kamu yönetimi hakkında bilgi edinme hakkı ve özgürlüğünün anayasal ve yasal güvence altına alınmasıdır.

Ombudsman: Çevrenin korunması, trafik kurallarının ihlal edilip edilmediğinin gözetlenmesi vb. konular ile küçük adli problemlerin ve yönetimle ilgili şikayetlerin çözüme kavuşturulması amacıyla; saygınlığı genel kabul gören gönüllü kişilerden oluşan “ombudsman bürolarının” oluşturulması ve böylece halkın yönetimde daha aktif bir rol almasısın sağlanmasıdır.

YÖNETİM MODELLERİ:

Devlet; Arapça kökenlidir ve kelime anlamı iktidar, saltanattır. Yerleşik bir topluluğun hukuki ve siyasi teşkilatlanması sonucu oluşan tüzel kişiliğe ve egemenliğe verilen addır. Millet “milli bir kimlik altında ve dil, din, kültür, tarih ve ülkü birliği gibi ortak paydalar etrafında” bir araya gelen topluluktur. Devlet, millet üzerinde kontrolü;