25.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1015

Unutulmayan İnsanlar

 

Dünyada insanlar vardır bir sözleriyle meşhur olurlar. İnsanlar vardır, çok çalışırlar, çok şey üretirler ancak adlarını sanlarını kimse bilmez.

Dedem Oğuz Kağan derki Ey Türk Milleti üstte mavi gök çökmedikçe altta yağız yer delinmedikçe senin ılını ve töreni kim bozabilir. Ey Türk titre ve kendine dön. Bu söz onu unutulmaz yapmıştır.

Dedem Alpaslan Malazgirt’te tarih yazmış ve Türk Milletinin Anadolu da yerleşmesini sağlamıştır.

Dedem Osman Gazi, bütün Türk Beyliklerini birleştirerek Osmanlı İmparatorluğunu kurmuş ve unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Dedem Fatih Sultan Mehmet 21 yaşında fethedilemez denen İstanbul’u Fethetmiş ve çağ kapayıp yeni bir çağ açmış unutulmaz olmuştur.

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk İmparatorluğun çökmesinden sonra Türkiye Cumhuriyetini kurmuş ve tarihte unutulmaz olmuştur.

Akşemsettin, Molla Gürani, Şeyh Edebali, Mevlana, Evliya Çelebi ilim adamı olarak unutulmazlar arasında yerlerini almışlardır.

Mehmet Akif İstiklal Marşımızı yazarak unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Gaspıralı İsmail dilde, fikirde, işte birlik çağrısı yaparak Türklerin birlik olma, beraber olma yolunu göstererek unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Ziya Gökalp büyük Türk düşünürü, Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak sözüyle tarihteki yerini almıştır.

Arşimet suyun kaldırma kuvvetini bularak insanlığa hizmeti unutulmaz olmuştur. Edison dünyayı aydınlatan elektriği bularak ilim dünyasında unutulmaz olmuştur.

Eflatun, Aristo, Sokrat gibi ilim adamları da düşünceleri ve sözleriyle tarihe ışık tutmuşlar ve unutulmaz olmuşlardır..

Rauf Denktaş, Kıbrıs Türklerinin bağımsızlık mücadelesini yıllarca vermiş ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini kurarak ismini unutulmazlar listesine yazdırmıştır.

Napolyon “Para, Para, Para” demiş ekonominin sırrını çözmüş bu söz Napolyon’u unutulmaz yapmıştır.

MANDELA Güney Afrika’da bağımsızlık savaşı başlatan 28 sene Cezaevlerinde kalmış sonunda Güney Afrika Cumhurbaşkanı olarak unutulmazlar arasında yerini almıştır.

Yezit Peygamberimizin torunlarını ve Hazreti Ali’nin oğlu Hasan ve Hüseyin’i öldürmüş tarihe bu şekilde geçmiş ve nefretle anılan unutulmazlar arasına girmiştir.

Maceracı ve çılgın Neron Roma’yı ve tarihi yakmış, insanlığı mahvetmiş, oturmuş zevkle seyretmiş ve unutulmazlar arasında yerini almıştır.

 

Teröristbaşı Öcalan Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için Teşkilat kurmuş 35 bin kişinin katili olmuş, ismi BEBEK katili olarak anılır olmuş. Öcalan da unutulmazlar arasında bu unvanla yerini almıştır. Türk Milleti onu nefretle hatırlamaktadır. Ancak açılım uğruna bebek katilinin ismi İmralı olarak söylenmeye başlanmıştır.

Yüce Allah büyük Türk Milletini korusun ve yüceltsin.

 

 

“ Orda Bir Köy Var Uzakta ”

 

Gitmesek de, görmesek de o zulüm bizim vebalimizdir. Köy / mahalle kahvesine hitap eden kasaba / varoş politikacılarına mahkûm olmak müebbet halimizdir.

Karabağ‘da Ermeniler soykırım yaptı ama Türkiye olarak hala soykırımı tanımadık. Yarın (2015‘te) “biz yapmadık, bize yapıldı” korosuna çok ortakçı ararız. Kardeşiniz arazisine ne ekersen kendi tarlanda onu bulursun.

Serj Sarkisyan hazretlerini bu süreçte daha iyi tanıdık. Hocalı kırımının kumandanı olarak pek tanıyamamıştık. 2 maç, 1 haç; Gül’lük Gül’istanlık geçinip gidiyoruz.

Sürüyordu, Çeçen cihadı ne oldu? Özelleştirilerek Ruslara mı satıldı? İstanbul’un göbeğinde hemi de Başbakanın tuttuğu takımın semtinde Çeçen generaller güpegündüz Rus kurşunlarına bırakıldı. 2 TOKİ, 1 TİKA; Ramzan Kadirov‘la can ciğer Moskova sarması.

Şarkılardan fal tuttum; Afganistan’da bu kaçıncı işgal, inan unuttum. Emperyalizm, Afgan dağlarından Kuzey Pakistan‘a muhtelif çap ve markada bomba / zulüm tertibatı olarak yağıyor; Başbakanlığa bağlı Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nden tık yok.

Afganistan, Çeçenistan, Libya’dan abd’ün-dolar mücahidlerini tavlayıp Suriye sınırına kovalamak mıdır cihad? Biz yaptık, çok da güzel old; adına Millî Mücadele / Kurtuluş Savaşı dedik, 90 yıllık fotoğrafta zafer edasıyla gülümsedik. Esad, iç ve dış düşmanlara karşı bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünü savununca niye terör oluyor da İstiklâl Savaşı olmuyor? Hoca Nasrettin‘in dediği gibi azmettiricinin, provokatörün, fitne-fesatçının ve tetikçinin hiç mi suçu yok?

Ya Irak? Orda bir zulüm vardı, ıraksak mercekteki Bağdat‘ta, Basra‘da ve Kerkük‘te; ne oldu, bitti mi? 2,5 milyon Müslüman komşu ve kardeş Irak’lı toprak altına gitti mi? Dow Jones‘una kurban olduğumuz ülkenin Conileri 1 milyon bacımıza, anamıza tecavüz etti mi, etmedi mi?

Kaçı kaç liradan 2 milyon yetim çığlığı? Kur değeri sabit 4 milyon mülteci yüreği; yok mu alan?

Ne güzel iş, yürüyüş kararı gibi Amerika‘dan sipariş: “Cihad yapılacak; yap!” o vakte kadar yan gel, yat. Çocuklarınız orda rehin diye midir Pentagon‘a, Vaşington‘a bu biat? Arada 2 İsrail repliği, Gazze sufleli.. Ye Hababam ye! Hamas‘la El-Fetih‘in İsrail’le anlaşmak için anlaşmazlığından sana ne?

Havamız nasıl, bizim oralarda buna dış politika diyorlar Bay Bekri Mustafa. İmdi

İbrahim Sadri‘den “Ve en önce biz varacağız Arasat’a kardeşlerim
Gideceğiz ve en önce biz
Havzın yanında bekleyen Peygamber’in yanına
Çünkü biz Cihadı alnımızın çatına vurduk
Önce şehadeti koyduk her sabah duamızın başına”
desek kumar oynuyoruz zannedecekler. “Hayat, iman ve cihad; alnımızın yazısı” desek frekans lisansı soracaklar. Bari erken giderek belki de en iyisinin yapan ACZarifoğlu‘ndan patlatalım da görgü şahidi kalmasın:

“Bir iki tank çer çöp olmuş gözüne perde 
Petrol ya da banker sellerinde boğuluyorsun
Başını eğmiş zalimleri dinlersin
Dersin lokmam ellerinde”

Son soru:  Hangi dinin peygamberi “Cihadın en üst derecesi zalim yöneticiye karşı hakkı söylemektir” demiş?

 

 

Ey Gönül Dellenme

 

Ey gönül dellenme, yüksekten uçma
Benlik bir zehirdir sakın ha içme
Namerde uzak dur yolundan geçme
Hakka razı olmuş kul olsan yeter.

Kefenin cebi yok hazine girmez
Önünü görmeyen ardı hiç görmez
Lüzumsuz harcanan pul fayda vermez
Hak için harcanan pul olsan yeter

İhtiras insanı ateşe atar
Gurura kapılmak ölümden beter
Sevginin bacası yakarsan tüter
Sevgiyle uzanan kol olsan yeter.

Sana gaz verenler değildir dostun
Yüce dağ olsan da aşılır üstün
Kendini ateşe atmak mı kastın
Hakka doğru giden yol olsan yeter.

İmanın rehberin, aklın ilacın
İlim, hikmet, irfan, başında tacın
Hak sevgisi olsun senin miracın
Sabır ve şükürün bol olsun yeter

 

 

Köpekleri Saldılar, Taşları Bağladılar

 

Son günlerde en çok duyduğum iki özlü söz:
“Köpekleri saldılar, taşları bağladılar…”
“Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr/ Eşek defterdar oldu katır mühürdar!”

*****

Hafta sonunda Nevruz bahanesiyle BDP/PKK kanadı 41 ilde yapacağı “Öcalan’a Özgürlük, Kürtlere Statü” mitinglerini başlatırken, devlet erkânı 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferinin 98. Yıldönümünde Çanakkale’de törenler yaptı.

BDP/PKK törenlerinin broşürlerinde “Kürtlerin özgürlüğe ve statülü bir yaşama daha fazla yaklaştığı ve Sn. Öcalan’ın özgürlüğe kavuşturmanın daha olanaklı hale geldiği bir dönemde 2013 yılı Newroz’unu ‘Öcalan’a Özgürlük, Kürtlere Statü’ şiarı ile kutlayacağız” ifadesi yer aldı.

PKK meydanlarda gövde gösterisi yaptı! Apo posterleri ve suç teşkil eden sloganlarıyla eylem yapan göstericiler devletin polisinin korumasındaydı. Tepki gösteren vatandaşlar polis tarafından gözaltına alındı!

İzmit Perşembe Pazarında yapılan Apo posterli mitingde konuşan BDP Muş Milletvekili Demir Çelik, “Bizler mücadeleye dünden daha da hazırız ve mücadeleyi biz kazanacağız. 21 Mart tarihinde Kürdistan’ın kalbinde Nevruz kutlayacağız ve sayın Öcalan o zaman bizlere sürecin nasıl özgürlüğe kavuşacağını söyleyecek. 2013 Nevruzu dirilişin doğuşu olarak anılacak” dedi.

BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Birkaç ay içinde TBMM değişime uğrayacak!” diyor.

*****

İki ay kadar önce CHP’den istifa eden Adıyaman milletvekili Salih Fırat hem AKP’den ve hem de BDP’den teklif aldığını ama tercihinin AKP olduğunu açıklayarak bu partiye girdi. “AK Parti’ye geçişimde, çözüm süreci ve Başbakan Erdoğan’ın tutumu etkili oldu” dedi.

Demek ki, bu milletvekili açısından da BDP ve AKP arasında pek bir fark yok. Başka bir açıdan bakınca da böyle bir milletvekili her iki parti açısından da değerli biridir.

*****

Banu Avar bugünlerin geleceğini dünden yazmıştı. Yarın için şu bilgileri veriyor:

ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) yayın organı Foreign Policy’de çıkan yazının başlığı: ‘Türkiye’nin Kürt Başbakanı’. Öcalan kastediliyor!.. Yazıda Mandela’dan yola çıkarak ‘Neden olmasın!’ deniyor. ‘O da ‘terörist’ tanımlaması ile 27 yıl hapis yatmıştı, sonra çıktı Güney Afrika’nın Cumhurbaşkanı oldu!’ Yazı bunu söylüyor!”

CFR’nin kalemleri Türk milletine dikkat çekiyor… ‘Sorun’ o! Bu millet ‘yeterince ehlileştirilmiş yani beyni yıkanmış / indoktrine edilmiş’ değil! Ve yazı devam ediyor:

‘Bozkurtlar’, Kürt kangalıyla çatışmaya girmemeli!’

Bir sapık, bir katil olan Öcalan tüm Türkiye’nin başına geçmeli ve Ortadoğu Ekonomik Birliği’ni Amerika’nın emrine vermeli..”

“Bundan sonra tüm satılık kanallarda sinir uçlarınız duyarsızlaşana kadar, bu katilin ne kadar özgürlükçü, insan haklarına saygılı ve barışsever olduğunu duyacaksınız!”

“17 -21 Mart arasında 41 il ve 88 ilçede yapılacak olan “Öcalan’a özgürlükmitinglerinin amacı, Batının Türkiye’ye giydireceği kefenin nabız yoklaması!”

Batı 100 yıl önce kaçırdığı fırsatın peşinde koşmakta! BDPKK ve AKP sayesinde bakır, krom, petrol gaz su bölgesine el koyacak. 2. İsrail’i kurarsa Apo’lu bir ‘çözüm’le Avrasya’ya elini sokacak!”

*****

“Olan bitene tepki duyanlar sadece fısıldaşıyor, çoğu sus pus.” Ama içten içe kaynayan bir öfke içinde herkes soruyor: “Nereye gidiyoruz?”

MHP sessiz. CHP’de ulusalcılar partiye hâkim değil. Partide kimisi BDP/PKK ile benzer, bir kısmı MHP’ye yakın farklı sesler çıkıyor. Muhalefetin sesi cılız mı cılız. Ekranlar ve meydanlar BDP/PKK’ya ve AKP’ye bırakılmış durumda.

Buna rağmen asıl belirleyici olacak kitle, AKP içindeki milli çizgideki kesim olacak.

AKP’yi yönetenler ile partinin asli tabanını teşkil eden milli çizgideki kesimler arasında ilk defa şüphe bulutları bu kadar yoğun.

*****

Bir kısım AKP’liler, Başbakan Erdoğan‘ın “Güzel gelişmeler var. İnşallah daha güzel olacak. Hep beraber o güzel günleri yaşayacağız” sözleri ile olan biten arasındaki çelişkiyi çözmeye çalışmakta.

Fakat ne yazık ki, dikkatler Başbakan’ın sözlerine değil, İmralı’dan gelecek beyanlara kilitlenmiş durumda.

Bu kesim yine de Başbakan Erdoğan’a olan güven duygusuyla, sevdiği pehlivanın künde ile yenilmekte olduğunu gördüğü halde, son anda topuk elleyerek üste çıkacağına inanmak istemekte.

AKP içindeki milli çizgideki diğer kısım ise bıçağın kemiğe dayandığını hissetmekte. Yeni Anayasa için AKP’nin hazırladığı taslak referanduma sunulursa bu kesimin ‘evet’ oyları artık cepte keklik değil.

Bu kesim, muhalefeti yetersiz görse bile, ülkenin bölünmesi endişesi, PKK/BDP’nin yurt sathında ‘meydan okuma’ gösterilerinden rencide olan milli gururu ve olan bitenden kaygıları sebebiyle AKP’den kopabilir. Anketlerin bu kitlenin ne kadar büyük cesamette olduğunu göstermediği kanaatindeyim.

*****

“Taşın altına sadece elini değil, vücudunu koyan” Başbakan bu taşın altından kalkabilir mi, kalkamaz mı? Bu sorunun cevabı benim için çok önemli değil.

Esas olan soru şu: Türkiye ve Türk Milleti bu taşın altında kalır mı?

Türk Milletinin son anda, her şeyin bitti sanıldığı noktada harekete geçme gibi bir özelliği var. Dileğim ve ümidim, Milletimin telafisi güç veya imkânsız noktaya gelmeden demokrasinin imkânları içinde gerekli tepkiyi göstermesidir.

 

 

Çalışmanın Önemi

 

İnsanın dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen Yüce Dinimiz İslam, insanın başkalarına muhtaç olmadan, onurlu bir şekilde hayatını sürdürebilmesi için mutlaka çalışması ve kendi elinin emeği ile kazanç temin etmesi gerektiğini bildirmiştir. Nitekim Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (Necm,  53/39-41) Kur’an-ı Kerim’de ayrıca, “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal olarak yiyiniz” (Maide, 88)     buyrularak, insanın geçimini meşru yollardan sağlaması emredilmiştir.

Müslüman, dünya hayatını kazanmak için de, ahiret hayatını kazanmak için de mutlaka çalışıp çabalamalıdır. Aslında dünya ahiret ayrımı yapmak da doğru değildir. Çünkü kişinin kendisi, ailesi ve toplum yararına olan çalışması, Allah’ın emrini yerine getirmek maksadıyla ve meşru ölçüler içerisinde olduğu takdirde onun ahiret hayatını kazanmasına vesiledir. Kaldı ki, dünya nimetlerinden yararlanmak da Yüce Allah’ın emri gereğidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas 28/77)

Yüce dinimiz İslam, insanın çoluk-çocuğunun nafakasını helal yollardan temin için çalışmasını farz kılmış, bununla beraber çalışma imkanına sahip iken başkalarına yük olmayı, insanlara el, avuç açarak dilenmeyi de yasaklamıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Sizden birinizin ipini alarak sırtında dağdan odun yüklenerek getirmesi ve onu satıp geçinmesi, bu sebeple de Allah’ın kendisinin yüzünü (şerefini) koruması, dilenmesinden çok çok iyidir” (Sahih-i Buharî, Zekât, 749) buyurarak, insan haysiyet ve şerefiyle bağdaşmayan tembellik ve dilenmenin doğru bir davranış olmadığını ifade etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) emek sarfederek rızık elde etmeyi teşvik etmiş ve hadis-i şeriflerde öyle buyurmuştur: “İnsan, elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir. Allah’ın elçisi Davûd (a.s.) da, kendi elinin emeğini yerdi.” (Riyazü’s-Sâlihin Tercemesi, I/569) “İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp, kazanarak aldıklarıdır.” (İbn Mâce, H. No. 21237)

Hz. Peygamber (s.a.s.),  “Allah kulunu, helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever” (Tâc, 2/35) buyurarak helal kazanç yolunda koşturmayı tavsiye etmiş; mü’minleri tembellik ve ataletten sakındırmıştır. Efendimiz (s.a.s.) tembellikten korunmak için de şöyle dua etmiştir:  “Allahım! Sıkıntı ve hüzünden, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve pintilikten, insanların kahrından sana sığınırım.” (Tâc, 5/113)

Dinimiz, bizleri çalışmaya teşvik ederken, bazı hususlara dikkat etmemizi de emretmiştir. Bunlardan birisi dünya ve ahiret dengesinin korunmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Sizin hayırlınız; ne dünyasını ahireti için, ne de ahiretini dünyası için terk edendir. Her ikisi için de çalışandır.” (Cami’üs-Sağir, c.2, s.116)

Diğer bir husus da, rızık temininde helal-haram sınırlarına riayet edilmesidir. Müslüman, iş ve meslek seçiminde olduğu gibi, işini yaparken de dinin emir ve yasaklarına uymak mecburiyetindedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kazancın en temizi ve güzeli, kişinin kendi eliyle elde ettiği kazanç, hileden, hainlikten uzak meşru alış-veriştir…” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 31, 42)

Yüce Allah’ın dilemesi ile kâinat varlığını sürdürmekte ve kâinatta bulunan her varlık sürekli hareket halinde bulunmaktadır. Yerde ve gökteki tüm canlılar hareket halinde ise; Allah’ın yarattığı en seçkin varlık olan insanın yerinde durması, tembellik edip çalışmaması düşünülebilir mi? Halbuki Allahu Teâlâ; “…Yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfundan rızkınızı arayın” (Cum’a, 62/10) buyurarak, biz mü’minlere çalışıp çabalamayı ve helal rızık peşinde koşmayı emretmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şu tavsiyede bulunmuştur: “İki gününü birbirine eşit geçiren aldanmıştır.” (Keşfu’l-Hafa, c.2, H.No:14065)

O halde, Yüce Rabbimizin bizlere ihsan ettiği yeteneklerimizi ve imkanlarımızı en verimli şekilde değerlendirmeli ve O’nun hoşnutluğunu kazanmak için çalışmalıyız. Cenâb-ı Hak, hiç kimsenin gayretini, çabasını zayi etmeyecek; herkes kendi yaptıklarının karşılığını görecektir. (Zilzâl, 99/7-8) Bunun için, hem dünyada, hem de ahirette ancak gayret ve çalışmamızın karşılığında mutlu olabileceğimizi unutmamalıyız.

 

 

Eyvah Eyvah!..

 

Eyvah ki eyvah!

Öcalan, son görüşmesinde; Ne ev hapsi ne de af, bunlara gerek kalmayacak. Hepimiz özgür olacağız” demiş!

Başbakan da; “genel af düşünmüyorum” diyor!

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Aysel Çelikel; “Ülkede beyaz sayfa açılmak isteniyorsa, KCK, Ergenekon, Kafes Eylem Planı ve Poyrazköy davasını da kapsayacak bir Genel af şart” diyor!

İlginçtir, Şevki Yılmaz da; “Silivri dahil af ilan edilsin” diyor!?

Gel de “eyvah” deme!

Neden?

Birincisi; Öcalan, koşulları yerine gelmezse, 50 bin kişilik bir güçle “Halk Savaşı” açacağını belirtiyor!

Bunun 10 bini Kandil’de. Kalan 40 bini ise İran ve Suriye’deki PKK güçlerinden sağlayacağını net olarak açıklıyor!

Bu açıklamadan, ABD ve İsrail’in,  “İran ve Suriye’yi karıştırma siyasetinin” neden-sonuç ilişkisini de anlamak mümkün!

İkinci “eyvah” Başbakandan ötürü!

Çünkü sayın Başbakan genellikle “hayır olamaz” dediği konularda tersini yapıyor!

Anımsayalım;

NATO Genel Sekreteri Rasmussen’e oy vermeyecekti, verdi!

“NATO’nun Libya’da ne işi var?” dedi, sonra NATO’ya en büyük desteği verdi.

“Af yok” dedi, üst üste af yasaları çıkarıp cezaevlerinde yer açtı!

Üçüncü “eyvah” ÇYDD Genel Başkanı ile tam karşıtı siyasetin önemli bir aktörü olan Şevki Yılmaz’ın bir gün arayla aynı şeyleri düşünmeleri!

 

Öcalan, barış için koşullarını içeren üç nüsha mektup yazmış. Biri BDP’ye, biri Kandil’deki PKK yöneticilerine, biri de Avrupa’ya! Hükümet, zaten daha önceden bu koşulları biliyor!  Öcalan, “ABD tipi bir Başkanlık Sistemi” içinde Devlet Meclisi gibi bir Senato bir de “Halklar Meclisi” istiyor! Anlaşılıyor ki, bu Halklar Meclisi’nde Kürt Halkını temsilen yer almayı düşünüyor!

Öcalan’ın açıklamalarında bir başka ilginç konu var. “Erdoğan’a karşı bir darbe girişimini önledim” diyor!

Adamdaki güç ve kudreti görüyor musunuz!

Şimdi, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda önce “gizli tanık” sonra da aleni tanık olan Şemdin Sakık‘ın da bu ülke için ne büyük bir görev yaptığını anlıyor musunuz!

Bu satırları yazarken, televizyonda bir yerli filme takılıyor gözüm. Filmin adı; “Eyvah Eyvah 2”

Kim bilir, daha kaç kez “eyvah” diyeceğiz!?

 

 

 

 

 

Türk Korkusu

0

 

İnsanların en önemli özelliklerinden biri hafızalarıdır. İnsanı insan yapan hususların en başlarında yer alır hafıza. Zira bizi bizi yapan tecrübeler ve kazanımlar hafıza yoluyla hayatımıza anlam katar ve bize yol gösterir.

İnsanlar gibi, insanlardan müteşekkil milletlerin de hafızaları vardır. Zira milletler de millet olma bilincini, geçmişten günümüze gelen tecrübeleri ile şekillendirirler ve anlamlandırırlar. İyi – kötü tecrübeler onlar için birer yol gösterici olarak nesilden nesle aktarılır. Bu aktarım tarih yoluyla olabileceği gibi edebiyat (mesela atasözleri, deyimler), mimari veya siyasi politikalar yoluyla da yapılmaktadır.

Batı toplumu hafızası en güçlü toplumlardan biridir. Geçmiş onlar için ders alınması gereken bir yer olarak kıymetlidir ve orada unutulmaması gereken şeyleri sembolleştirerek günümüze kadar aktarmayı iyi bilirler. Yani hafızalarını güçlü tutmak için ciddi gayret sarfederler.

Mesela Avusturya’ya gidenleriniz ve Viyana’yı gezenleriniz bilir: Avrupa’daki şehirleşmenin bir örneği olarak şehrin merkezinde en büyük katedralleri yer alır. Katedralin çanının Osmanlı’nın Viyana kuşatmasından çekilirken bıraktığı topların dökülmesiyle yapıldığı, bugün dahi bir ayrıntı olarak size aktarılır. Yani yaklaşık beş yüz yıl önce yaşanmış bir travmatik bir tecrübe, bir sembolle, şehri gezen yabancılara dahi aktarılmaktadır.

Örnekten hareketle belirtmek gerekir ki Batı’nın söz konusu hafızasında Türk kavramı da önemli bir yere sahiptir. Buna göre Batı için Türk aynı zamanda Müslüman demektir. Yani Türklük aynı zamanda İslam’ı temsil eder. Ancak İslam’ın hakimiyet kuran, yayılan yüzünü temsil eder. Dolayısıyla Batı’nın Türk’e bakışı “Türk korkusu” üzerinden şekillenmiştir. Korkunun nefret olarak yansıdığı ve bu iki duygunun Türk algısını şekillendirdiği Batı’da, bu korku ve nefretin izleri bugün dahi kullanılan bazı deyimlerde görülmektedir. Yunancada kullanılan ve “çabuk çabuk” anlamına gelen “Türkler gelmeden önce” deyimi veya Latin dillerinin pek çoğunda “günah keçisi” anlamına gelen “Türk kafası” deyimi gibi. Nitekim bu deyimin Elizabeth döneminde İngiliz okçularının hedef tahtası olarak “Türk kafası” kullanmalarına dayandığı da düşünülmektedir. (Konuyla ilgili geniş bilgi için Özlem Kumrular tarafından yazılmış “Türk Korkusu” isimli eseri okumanızı tavsiye ederim (s.33).)

Batı İslam’la Türk vasıtasıyla karşılaşmamıştır elbette. Daha önce İslam’la, Araplar vasıtasıyla Endülüs tecrübesine dayanan bir tanışıklık söz konusudur. Ancak bu tecrübe, Batı’nın, özellikle Avrupa’yı Avrupa yapan birikimi Endülüs’ten alıp kalanını yakıp yok etmesi, yani Endülüs hakimiyetini ortadan kaldırması ile neticelenmiştir. Dolayısıyla ortada korkuya dayanacak herhangi bir algı kalmamıştır.

Fakat konu Türklere gelince durum farklılaşır. Türklerin Batı için oluşturduğu tehdit Endülüs gibi ortadan kaldırılamamıştır. Hatta kendileri için en umut verici dönem olan 19. yüzyıl yani Osmanlı’nın son dönemi dahi tehdidin sonunu getirememiştir. Zira toprak kaybetmesine rağmen kaybettiği yerlerde hala izlerini bırakan Türkler ve dolayısıyla İslam, İstiklal Savaşıyla Anadolu’da da var olmaya devam etmişlerdir.

Türklüğün ve Müslümanlığın özdeşleştirilmesi sebepsiz değildir. Zira İslamiyet Türkler için daima bir güç ve hedef kaynağı olmuştur. Kimliğimizin de esas unsurunu teşkil eder. Batı’nın da farkında olduğu bu gerçek, Çanakkale’de olduğu gibi, “bitti” denilen yerde ayağa kalkmamızın temel kaynağıdır. Bunun farkında olunduğu için olsa gerek, Balkanlardaki Türkler üzerinde Türk değil Müslüman olduklarına dair propagandalar yapılmış, bu iki kimlik birbirinden ayrılmaya çalışılmıştır. Bahsettiğimiz izleri silmek herhalde bu şekilde mümkün görülmüştür. Dediğimiz gibi, Batı unutmamak için ciddi çaba sarfeder…

Türk ve Müslüman’ı ayırmak demek, aynı zamanda tarihi tecrübelerin de desteklediği ideallerden kopmak demektir. Zira insanların kendilerini anlamlandırmasında kimlik algılarının rolü büyüktür ve bizim kimliğimiz bize aynı zamanda hedef koyan bir kimliktir. Bu algıyı kırdığınız zaman yeni nesilleri geçmişlerinden, günlerinden ve geleceklerinden koparırsınız. Kimlik bunalımına sürükler, farklı tesirlere açık hale getirirsiniz.

Bahsettiğimiz hususlardan hareketle, Batı açısından Türk kavramının içinin boşaltılmasının mantığını anlamakla birlikte bizim insanımız içerisinde bu gayrette olanların maksadını anlamakta zorlandığımı ifade etmek isterim. Türk’ü ve Türk milleti kavramını ırkçılık bağlamında tartışarak kısır bir alana hapsetmek, bu kimliği bu şekilde kullanmamış bu millete en hafif tabirle büyük bir haksızlıktır.

İlahi adalete inanan biri olarak haksızlıkların karşılıksız kalmayacağına da inanıyorum. Ancak bu süreçte kaybedilen zamana, boşa sarf edilen gücümüze ve bin yıldır can ve emek vererek kurduğumuz bütünlüğümüzün sarsılmasına da üzülmeden edemiyorum.

Günümüze de geleceğimize de yazık oluyor…

 

 

Almanya’da Eğitimde İslam ve Türk Düşmanlığı

0

Son günlerde Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da eğitim alanında Türk ve İslam düşmanlığı giderek yoğunlaşmaktadır. Özellikle son dönemde Avrupa’da İslamın önlemeyen yükselişi, bütün müslüman topluluklara karşı İslamofobianın yaygınlaşmasına yol açmıştır. Her alanda yürütülen bu düşmanlık, özellikle eğitim alanında kendini göstermektedir. Bunun en önemli sonucu olarak, Müslüman ve Türk çocuklarının eğitim düzeyleri çok düşüktür.  OECD tarafından yayımlanan bir çalışmada, Almanya’daki göçmenlerin başka ülkelerdeki muadillerine göre okulda daha kötü performans ortaya koyduklarını tespit etmiştir.

Almanya Türklerinin nüfuslarına rağmen eğitim alanında oldukça zayıf oldukları söylenebilir. Buna gerekçe olarak ise 4. sınıftan sonra öğrencilerin ilkokuldan ortaokula, orta liseye veya yüksek liseye yerleştirilme sürecinde, Türk çocuklarının Almancaya yeterince hakim olmamaları gösterilmektedir. Bu yüzden Türk çocukları genelde ortaokula yerleştirilmektedir. Ancak yeni nesilde eğitime ilgi geçmişe oranla daha iyi bir durumdadır.

2002’de yapılan bir araştırmaya göre Berlin‘de yaşayan Almanyalı Türklerin eğitim düzeyi şöyledir:

% 11’i – Okul terk / Diplomasız (Kein Abschluss)
% 46’sı – İlk ve ortaokul (Hauptschule veya Volksschule)
% 25’i – Orta dereceli lise (Mittlere Reife / Fachschulreife)
% 12’si – Yüksek dereceli lise (Hochschule (Abitur) veya Fachhochschulreife)
% 7’si – Üniversite / Yüksekokul (Universität / Hochschule veya Fachhochschule)

Alman eğitim sisteminin fakir, göçmen, mülteci ve engelli çocuklara ayrımcılık uygulanmasına yol açtığı BM‘in insan hakları raporuna da yansımıştır. Türkler, Almanya’da en büyük azınlığı oluşturmaktadır. Bu ülkede Almancadan sonra en çok konuşulan dil de Türkçedir. Avrupa Birliği mevzuatına göre azınlık dillerinin korunması gerekmektedir. Buna rağmen Alman hükümetinin Türkçenin korunması için aldığı tedbirler son derece sınırlı ve yetersizdir ve günden güne daha da yetersiz kalmaktadır.

Bu durumun nedenlerini ikiye ayırabiliriz. Birincisi; Almanya’nın, azınlıkların Alman kültürünü ve yaşayış tarzını bütünüyle benimsemelerini istemeleridir. Bu beklenti, özellikle âdetleri Almanlardan çok farklı olan Türkler için dile getirilmektedir. Hollanda hükümeti daha 1981 yılında Hollanda’yı “çok kültürlü bir toplum” olarak tanımlarken, aynı yıl Alman hükümeti “Almanya’nın iltica memleketi olmadığı”nı açıklamıştır. Son 20 yılda Alman politikasında gerçekleşen değişikliklere rağmen Alman yetkililerinin ve Alman kamuoyunun bu konudaki tutumlarında olumlu bir değişim olmamıştır. Nitekim Türk dilinin eğitim sisteminde aldığı yer konusunda Almanya’yla Hollanda’yı karşılaştıracak olursak hem kanun bakımından, hem de uygulanan tedbirler bakımından Hollanda’nın çok daha ileri olduğunu görürüz.

Türkçe derslerinin bugünkü öğretimine bakacak olursak, örneğin, Hessen eyaletinde,  Türkçe dersleri, kanuni değişiklik yapılmadan önceki haliyle, yani velilerin dilekçesi gerekmeden verilmeye devam etmektedir. Ancak, Alman Kültür Bakanlığı, Yabancılar Meclisi, çeşitli dernekler ve başka yabancı kurum ve kuruluşların sert tepkisinden korktuğu içindir ki, ana dili derslerinin okul programından silinip velilerin başvurusuna bağlı olarak yürütülmesine daha geçmemiştir. Öğrendiğimize göre, Bakanlık bu durumun 10 yıla kadar tamamen değişmesini öngörmektedir.

Ana dili derslerinin yakın gelecekte uygulamadan kalkacağı veya çok az ölçüde verileceği Alman yetkililer tarafından açıkça söylenmektedir. Genç olan Türkçe öğretmenlerinin kendilerini başka branşlarda yetiştirmeleri maddi olarak teşvik edilmekte, üniversitede yeniden eğitim yapmaları için imkân sağlanmaktadır. 11 Eylül olaylarıyla başlayan süreçte Almanya’daki müslümanların, ve bu arada Türklerin, kendi kimliklerini koruma çabalarını savunmak daha da güçleşmiştir.

ALMAN DERS KİTAPLARINDA TÜRK DÜŞMANLIĞI

Almanya’da eğitim alanında Türk düşmanlığının en belirgin olduğu alan ders kitaplarıdır. Bunlardan birkaçına göz atalım.

İlköğretim Yardımcı Yayını Coğrafya Atlasında;
-Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi “Armanisches Hochland” (Ermeni Dağlık Alanı)
,
-Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bir kısmı “kürdistan” olarak gösteril
miştir.
-Haritanın Kıbrıs’ı gösteren kısmında “Türkiye tarafından işgal edilmiştir.”
yaz
maktadır.
İlköğretim Coğrafya Kitabında;
Bir halk (Kürtler)
, milliyeti için savaşıyor. 5000 yıldır yaşadıkları bölgede Osmanlı ve Perslerin değirmen taşları arasında kalmışlardır. Onların bölgesi Birinci Dünya Savaşı’nda birçok ülkeye paylaştırıldı. O ülkelerden hiçbiri Kürtlere bağımsızlık ya da dil özgürlüğü vermedi. Bölgede petrol olması durumu gerginleştiriyor. Kürtlerin bağımsızlığı hedefleyen tüm girişimleri Türkiye ve Irak tarafından çoğunlukla kanlı bir şekilde bastırılmıştır.
İlköğretim Tarih-Coğrafya Kitabında;
-Karadeniz Bölgesi’ndeki Canik Dağları “Pontus Gebirge” (Pontus Dağları)
olarak gösterilmiştir.
Ermenilerin Rus ordusunu desteklemesinden korkan Osmanlı İmparatorluğu onları göç ettirmeye başladı. Gerçekten de ulusal bağımsızlığı için mücadele eden Ermeniler vardı. Göç oldukça kanlıydı; yüz binlerce Ermeni göç yolunda açlık ve yorgunluktan kervanları soyan göçebelerin baskınlarından hayatlarını kaybettiler. Bu halkın ölüme terk edilmesi Talat Paşa Hükümetinin saf Türk ya da saf Müslüman Anadolu oluşturma hedefinin bir işaretiydi.
İlköğretim Hayat Bilgisi Kitabında;
Türkiye
‘de konuşulan resmi dil Türkçe ve Kürtçe’dir.
İlköğretim Sosyal Bilgiler Kitabında;
Türkiye Cumhuriyeti milliyetçilik temelinde kurulmuştur. Ülkede yaşayan herkes kendini Türk hissetmelidir ve Türkçe konuşmadır. Fakat özellikle Doğu Anadolu’da çeşitli halk grupları geleneksel yapılarını koruyarak yaşamaktadır ve Türk Devleti’ni yabancı görmektedirler. Birinci Dünya Savaşı galipleri Kürtlere kendi devletlerini kurma sözü vermişti. 80’li yıllarda Kürdistan İşçi Partisi’nin bağımsızlık savaşı şiddetlendi. İki cephe arasında kalan Doğu Anadolu halkı bunun acısını çekti.Türk Ordusu iki binin üzerinde köyü tahrip etti. Türk Ordusu işkencecidir.

ALMAN DERS KİTAPLARINDA İSLÂM DÜŞMANLIĞI

http://www.dunyabizim.com/themes/default/img/1x1.gifAvrupa’da ve özellikle Almanya’da anti-islamizm hızla yükselmektedir. Bunun temel sebebi; Avrupa ülkelerinde yüzyıllardır hüküm süren anti-semitizmin, yani Yahudi karşıtlığının son yıllarda yerini bir başka ırkçı görüşe bırakmış olmasıdır. Avrupa’nın Yahudi karşıtlığından boşalan yere oturtmaya çalıştığı anti-islamizm (bir başka ifadeyle İslamofobia) görüşü, başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde bilinçli ve programlı bir şekilde yayılmaya başlamıştır.

Müslümanların 625 yılında Akdeniz’i aşarak Avrupa topraklarına ayak basması, İslam medeniyeti üzerine Anadolu topraklarına yapılan Haçlı Seferleri, Müslümanların Hristiyan dünyasının merkezi olan İstanbul’u fethetmiş olması gibi sebepler, Avrupalıların  Müslümanlara düşman olmalarına yol açmıştır. Batı Kültürü;  bu husumetlerin gölgesinde ırkçılık, tek kültürcülük, yabancı düşmanlığı gibi özellikleri bünyesine almış, yıllar yılı sürdürdüğü anti-semitizm düşüncesinin yanına  anti-islamizmi de eklemiştir. Bu durum,  Avrupa’da yaşayan 20 milyon Müslüman için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Halen Alman okullarında okutulan ders kitaplarında İslam dinine ilişkin yer alan bilgilerin son derece yanlış ve hatalıdır. Köln Üniversitesi’nde görev yapmakta olan Prof. Dr. Abdulcavad Falaturi’nin girişimleriyle kurulan bir komisyon tarafından, Almanya’daki okullarda okutulan okul kitaplarının İslam dini ile ilgili bölümleri taranarak 6 ciltlik bir külliyat oluşturulmuştur.  M. Zeki Okur, bu külliyatın içerisinden seçerek hazırladığı “Alman Okul Kitaplarında İslam” adlı eserde,  Alman okullarında İslam diniyle ilgili yer alan gerçek dışı bilgilerden bazıları  şöyledir:

İslam: Alman okul kitaplarında İslam, insan ile Allah arasındaki ilişkiyi, köle ile efendisi arasındaki ilişkiye benzeterek, insanı baskı altında tutan ve ilahi irade karşısında boyun eğen bir varlık olarak tanımlamaktadır. İslam tanımlanırken, bu dinin aslının fatalizme, yani kör bir kaderciliğe dayandığı iddia edilmektedir.

Allah (c.c) : Alman eğitimciler, Allah’ın ‘her şeye gücü yeten’ sıfatına sahip bulunmasından ötürü; Allah’ın, “zor kullanan, cebbar, sert, merhameti olmayan bir hükümdar ve mahkûm eden bir hâkim” olduğunu ifade etmektedirler. Allah’ı insana ait özelliklerle tanımlayarak, O’nu duygusuz, kendi isteklerine boyun eğilmesi için çabalayan, gücünü kötüye kullanan, insana uzak duran bir ilâh olarak tarif  etmektedirler.

İnsan: Alman okul kitaplarında, İslam’da “Allah ile insan” arasındaki ilişki, “köle-efendi” ilişkisi gibi tanımlanmaktadır. İnsan, efendisinin çıkarları doğrultusunda çalışan bir köle olarak açıklanmaktadır.

Kur’an: Alman okullarında Kur’an’ın, Cebrail vasıtasıyla Allah tarafından vahiyle gönderilmediği ve Hz. Muhammed’in onu kendisinin uydurarak yazdığı iddia edilmektedir. Kur’an, Ortaçağ’daki cezaları kabul ederek bunu insanlar üzerinde uygulayan bir kitap olarak tanımlanmaktadır. Almanya’da Kur’an’ın, Hz. karşı yapılan bu hakaretlere ve haksızlıklara Muhammed’in düşman kabul ettiği Yahudi, Hıristiyan ve Araplara karşı uydurduğu, inanmayanlara karşı kullandığı bir çeşit savaş aracı olarak yazdığı varsayılmaktadır.

Almanya’da eğitim gören gençlerin küçük yaştan itibaren İslam diniyle ilgili son derece hatalı bir eğitime tabi tutulduğu görülmektedir.  Alman okul kitaplarında İslam dini üzerine yukarıda verilen bilgilerin dışında insanın tüylerini ürperten birçok çarpıtılmış düşünce de görmek mümkündür. Konusunda uzman kişilerin hazırladığı “Alman Okul Kitaplarında İslam” adlı eserde birçok örneğe daha ulaşılabilir.. Bütün dünya Müslümanlarının İslam dinine, Türklerin tarihleri, coğrafyaları ve milliyetlerine yapılan bu hakaretlere ve haksızlıklara karşı sorumluluklarının gereğini bir an önce yerine getirmelidirler.

 

 

 

Tenakuz

 

Kapandıkça, açığım,
Aklım varken, kaçığım,
Sevmesem de, aşığım.
Yeşil, sulak, bir ç
ölüm,
Suyu olmayan, g
ölüm.

Toprak evim, kasırdır,
İpek halım, hasırdır,
Anlarım hep, asırdır.
Debdebeli, fakirim,
Şöhretliyim, hakirim.

Meyve vermez, bağlarım,
Kırık dökük, sağlarım,
Tebessümle, ağlarım.
Sılam gurbet, özlerim,
Bakar görmez,
gözlerim.

Acı bana, hoş gelir,
Güneşli yer, loş gelir,
Dolu koysam, boş gelir.
Aç gezerim, hep tokum,
Görünsem de, hiç yokum.

Müflisim, yok zararım,
Gereksizim, yararım,
Bende, beni ararım.
Işıkta mum, yakarım,
Hata yapmam, sakarım.

Yürürken hep, kaçarım,
Solmuş
gülken, açarım,
Zenginlikte, naçarım.
Çok bilen, bir cahilim,
Cömertsem de, bahîlim.

Edepliyken, arsızım,
Mutlulukta, var sızım,
Harda yanan, nar sızım.
Konuşmayan, hatibim,
Yazma bilmez, kâtibim.

Düz yoldayken, şaşarım,
Her yenilgi, başarım,
Ölmüşsem de, yaşarım.
Canım sağ, ruhum fani,
Adım var, kendim hani?

 

 

Çözümsüz Kafalar

 

Ülkemizde gelişen olayların hepimizi üzdüğünden kuşku yok. Bir çoğumuz bunlardan nasıl kurtulacağımızı düşünüyor ve çözüm için kafa patlatıyor.

İlk önce başımıza gelenlerin bir tesadüf olmadığını kabul edeceğiz. Kafamıza bu çorabı örenlerin, bu çorabın bizi boğup öldürmesi için kurtuluş yollarını da tıkamaya çalıştığından hiç şüphe yoktur. Hatta Türk Milleti, denize düşmüşte yılana sarılır vaziyete getirilmiştir.

Türkiye’nin ve Türk Milletinin; bu günleri atlayışı, demokratik parlamenter sistem içinde meşru yollarla gerçekleşecektir. Bunda mutabıkmıyız?

Eğer bunda mutabıksak; bu kötü günlerden çıkış yolu siyasi partiler eliyle olacaktır.

İktidar da olan AKP’dir ve bu günkü gelişmelere doğrudan dahli vardır. Meclisteki muhalefet ise CHP, MHP ve BDP’den ibarettir.

BDP’nin, terör örgütü PKK’nın TBMM’deki uzantısı olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. CHP için ise ayrı bir paragraf açmak gerekir. CHP, Atatürk’ün kurduğu bir parti olmakla beraber, Atatürk’ün çizgisinden neredeyse tamamen uzaklaşmıştır. CHP’nin içinde, Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı, milli tavırlı insanlar vardır ancak CHP, Türk Milletinin aradığı kriterlerden çok uzaklaşmış bir parti görünümündedir. MHP’nin ise Atatürk’ün ifade ettiklerini günümüzde konuşan ve eyleme döken yegane parti konumunda olduğunu düşünmekteyim.

Televizyonları işgal eden bazı kafalar, en az iktidarı eleştirdikleri kadar CHP ve MHP’yide eleştirerek yerden yere vurmaktadır. CHP’nin; Sorosçuluğundan tutunda, gayri milli ve beceriksiz oluşuna kadar her şeyi söylemektedirler. MHP’de onlara göre Amerikancı ve iktidar destekçisidir ve kadrolarıda kontrol altındadır. Amaçları; iktidar karşısındaki muhalefet olan MHP ve CHP’yi de etkisizleştirmektir.

Bunları söyleyen insanlar ya milliyetçi yada ulusalcı görünümlüdür. İktidarı ve muhalefeti birlikte yerden yere vururlar ve çözümü göstermezler. Gösterdikleri çare ise; henüz mevcut olmayan bir siyasi lider ve partidir. Kanaatimce, Türk Milletini, içinde bulunduğu durumdan daha da karamsarlığa iten bu tablonun mimarlarının; gazete köşeleri ile televizyon ekranlarında PKK destekçiliğine soyunmuş olanlardan hiç bir farkı yoktur.

Bu gün siyasi partilerimiz içinde, kriterlere bakarak kurumsallaşmış üç parti olduğu gözükmektedir; AKP, CHP ve MHP… Bir partinin kurumsallaşması ve finansmanı oldukça zor bir meseledir. Bakın rahmetli Ecevit’in DSP’si ve rahmetli Erbakan’ın Saadet Partisi ne haldedir? Kurtulmuş’un Has Partisi, Şener’in Türkiye Partisi, Pamukoğlu’nun HEPAR’ı hatta rahmetli Yazıcıoğlu’nun BBP’si bir türlü siyaset için gerekli finansmanı bulamadı ve kurumsallaşamadı. İşçi Partisi’ni ise hiç bir kategoriye koyamıyorum. Türk Milleti onlara inanmıyor ve çıkarttıkları onca gürültiye rağmen, vermediği destekle de bunu gösteriyor.

Türk Milleti, geleneğine, örfüne ve milli yapısına uygun olmadığı için “sol” siyaset anlayışına bu güne kadar iktidar olacak yeterli oyu vermemiştir ve vereceğede benzememektedir. CHP’ye verilen oyların çoğunluğu, “sol” düşünceden değil Atatürk’e, Cumhuriyete, üniter ve laik yapıya destekten dolayı verilmektedir. Ve bugünkü  CHP; karşı karşıya kalınan “bölücülükle müzakere” ve “Yeni Anayasa” konusunda büyük bir sınavdan geçmektedir. CHP; bu konularda milli kalamazsa, marjinal bir “sol” yapıya bürünerek siyasetin nostaljisi olacaktır. Çünkü Türk Milleti, bunu kendisine yapılmış bir ihanet olarak değerlendirecek ve CHP’yi de AKP ve BDP’nin yanına koyacaktır.

MHP’ye gelince, Türk Milletinin sesi olma yolundaki dik duruşunu, tüm psikolojik operasyonlara ve provakasyonlara rağmen ısrarla ve sabırla sürdürmektedir. Belirttiğim gibi siyasetin finansmanı ve kurumsallaşması zordur. Kırk dört yıldır Türk siyasetinin içinde olan MHP, devletten almış olduğu hazine yardımı ve partililerin maddi destekleri ile finansmanı sağlamakta ve kurumsallığını ileriye götürme çalışmalarını sürdürmektedir. İçinde yer aldığımdan dolayı da rahatlıkla söyleyebilirim ki; bazı satılık kalemlerin söylediğinin aksine lider ve kadrolarıda tamamen millidir.

Siyasi partilerden oluşan tablo önümüzde böyle durmaktadır. Şimdi ulusalcı ve milliyetçi geçinip; iktidarı ve muhalefeti birlikte yerden yere vuran ama çözümde önermeyenlere ne diyelim? Türk Milletini nereye sürüklemek istiyorlar? İddiaları kimin işine yaramaktadır?

Ben söyleyeyim: bunlar AKP’nin beslendiği çanaktan yemek yemektedir. Eğer bunlara yağlı kemik uzatılsaydı hiç merak etmeyin eleştirdikleri ve yerden yere vurdukları MHP, CHP ve AKP içinde yer alırlardı. Mesele koltuk kavgasıdır. Ancak Türk Milletinin, bu çözüm önermeyen koltuk kavgacılarına tahammül etme zamanı ve lüksü kalmamıştır.

Çözüm; demokratik zeminde meşru yollardan olacaktır. Görülmektedir ki; Türk Milletini içine düştüğü bu girdaptan kurtaracak olan yegane siyasi kuruluş; güçlü yapısı ve kadroları ile MHP’dir. MHP’nin fikriyatı ve siyaset anlayışı ile Türk Milletinin karakter yapısı birbiri ile büyük nispette örtüşmektedir. Bu sebeble çözümsüzlük öneren sahtekarlara değil kabul edersiniz etmezsiniz bilemem ama çözüm önerenlere kulak verin ve psikolojik operasyonların muhatabı olmaktan kendinizi kurtarın… Unutmayın, bahane ve mazeret üretmeden tek bir çatı altında yapılacak birlik, bizim her türlü sıkıntıyı atlatmamıza yetecektir. Bunun da adresi MHP’dir…