21.6 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1014

Merkel’in Düşündürttükleri!

 

Alman Şansölyesi Angela Merkel; Türkiye’yi ve Türkiye’de konuşlu Alman askerlerini ziyaret için yurdumuza geldi…

Kahramanmaraş’ta Gazi Kışlası’nı mesken tutan Alman askerleri ziyaret eden Merkel, görüşme sonrasında Türk gazetecileri dışarı çıkarttırarak, Alman gazetecilerle kapalı bir toplantı gerçekleştirdi.

Merkel’in bu gezisine, şimdilik “milli”lik sıfatı taşıyan Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Kültür Bakanı Ömer Çelik’de zaman zaman eşlik etti.

Merkel’in beden dili, muzaffer bir komutan edasındaydı. İpleri ABD ve İngiltere’nin elindeki küçücük Alman Ordusu’nun, Türk Yurduna yerleşmesi anlaşılan Merkel’i çok memnun etmiş.

Buna karşılıkta, bizim tarafı temsil eden Milli (!) Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ında gardı çok düşüktü. Öyle ya, tarihe böyle bir bakan olarak geçmek yani milli onur ve haysiyet sahibi insanlar için, herhalde çok zor olsa gerek!!!

Merkel’in dediklerinden şunu anladık ki; bu patriotlar Türkiye’yi, Suriye’ye karşı koruyacakmış. Her halde biz kendimizi tek başımıza Suriye’ye karşı koruyamayacak güçteyiz ki; patriotlar yolu ile üyesi olduğumuz NATO ülkelerinden yardım alıyoruz.

Bu bana Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun yıkılış döneminde, başta Almanlar olmak üzere kendi ülkelerinden kaçan Polonyalı, Macar ve İngiliz askerleri Ordumuzun başına getirdiğimiz günleri ve çok yakın zamanda Bosna’daki müslümanların katliamına destek veren ve teşvik eden Hollandalı’ları hatırlatıyor.

Yanya’da Türk Ordusu’nun istihkam mevki planlarını 200.000 drahmi karşılığında Yunan Ordusu’na satan Alman subayları ben biliyorum da, Türk olmayan AKP ve yandaşları bilmiyor…

Türk Ordusu’nun belini kıran operasyonları yapanları Cenab-ı Allah iki cihanda kahretsin ki; onlar bizi Suriye’ye karşı, elin hiç bir zaman dost olmayacak gavuruna muhtaç hale düşürdüler… Ya da bunu bahane ettiler !

Türk Ordusu ve Suriye Ordusu vede Türkiye ile Suriye birbiri ile mukayese bile edilemeycek iki ordu ve ülke… Ne oldu da; Türkiye Suriye’ye karşı patriotlara ihtiyaç duyar hale geldi? Hani dünyanın 17. büyük ekonomisi ve savaşma gücü yüksek en iyi üç ordusundan biriydik?

Birileri Türk Milleti ile fena oynuyor. Onu, tarihin gizli sayfalarındaki tuzaklara bir daha düşürmek için, sünepe yerli işbirlikçiler görev başında… Merkel’in ve diğer patriot sahibi ülkelerin savunma bakanlarının Türkiye’ye gelişlerinde buna bir kez daha gördüm ki; sanki burası bir müstemleke! Gelmiş etrafı teftiş ediyorlar ve Türk gazetecileri dışlayarak kapalı kapılar arkasında toplantılar yapıyorlar.

Öte yandan iş başında olanlar, ihanetle müzakereyi sonlandırmaya çalışıyor. İhanet yumağını geviş getirerek destekleyenlerde el ovuşturuyor. RTE – Merkel – Obama – A. Öcalan – F. Gülen işbirliği hayırlı olsun… Kime karşı; Suriye’ye… Güldürmeyin beni!

 

 

Kaliteli Yaşamın Subasmanı

 

Yüksek kaliteli bir yaşam için, öncelikle yüksek kaliteli bir insan olmak gereklidir. Yüksek kaliteli bir insan olmayı sağlayan sayısız pozitif faktör ile, yüksek kaliteli bir yaşamı tırtıklayan sayısız negatif faktör vardır. Kaliteli bir insan olmanın su basmanı sağlıktır. Su basman nasıl bina demek değil ise, sağlık olmadan da kalite asla olmayacaktır. Ancak, su basman bir bina için temel olmasına rağmen, yeterli değildir. Su basmanın üzerine daha bir çok yapı ve iç dizayn gereklidir. İyi bilinmelidir ki, su basman olmadan binanın sözü dahi edilemez.

Sağlık olmadan diğer kaliteyi besleyen faktörlerin hepsi de topal olur. Para kazanamayız, gülümseyemeyiz, ibadetlerimizi hakkıyla yapamayız, morallerimiz kaybolur, maddi ve manevi kayıplarımız had safhadadır, çevremizi de üzeriz, üretimde bulunamayız. Doktorlarımıza, ailemize, çevremize ve devletimize yük oluruz. Sağlıklı olduğumuzu varsayalım. Toplam kalite tekmil olmuyor. Çevremizde sağlıklı olup da, teröristlik yapanlar, cinayet işleyenler, hırsızlık yapanlar, yalan söyleyenler, tembeller, vizyonsuzlar, misyonsuzlar, öfkeliler, kinciler, şüpheciler, pimpirikliler, mazeret üreticiler, soruna odaklananlar vb. dolup taşmaktadır.

Subasmanın en temel yakıtı dinamizmdir. Hem bedensel olarak, hem de ruhsal olarak, hareketliliğin yerini hiç bir şey dolduramaz. Çocukluğumuzdan beri devamlı olarak, istikrarlı ve kararlı bir şekilde yapılacak ruhsal ve bedensel eylemler, kaliteli insan subasmanının en önemli faktörleridir. Dinamizm ve hareketlilik olmadan alınan tedbirlerin tamamı eksiktir. Hareketin en önemli yararı, kas ve kemiklerimizi güçlendirmesidir. Kas ve kemikleri güçlü olan bir vücut, en önemli aşamayı geçmiş demektir. Buna bir de dengeli, sağlıklı ve doğal beslenmeyi, pozitif düşünmeyi, iyimserliği, coşkuyu, heyecanı, üretkenliği, yaşama sevgisini, hoşgörüyü, sabırı, istikrarı ve kararlılığı ekleyebildik mi, deymeyin keyfimize…

Hareketlilik olmadan az yiyerek kilo dengesini korumaya çalışmak çok tehlikelidir. Çünkü, az yenildiği ve hareket edilmediği takdirde, kilo kas ve kemiklerden verilir. O zaman vücudun ümmin sistemi (bağışıklık) çöker. Dayanıklılık azalır, vücudumuzun savaşçı askerleri güçsüz kalır. Her türlü hastalığa davetiye çıkarılır. Aynı zamanda vücudumuzun mutlaka alması gereken, yapı taşları niteliğindeki etkin gıdalardan yetersiz kalınması, dayanıklılığımızı azaltır. Kilo ile savaşmak yerine, yağlar ile savaşmak en doğrusudur. Esas problem bel ve basende biriken çok zararlı yağlardır. Üstelik sağlam kas ve kemikleri olan sağlıklı kişinin kilosu da ağır basar. Güçlü kas ve kemiklere sahip olan vücut, uyurken dahi kalori yakar. Bu özellik, sağlam ve güçlü kaslarımızın bize mükemmel bir hediyesidir.

Ne kadar yararlı olursa olsun, tek düze ve aynı gıdalarla sürekli beslenmek, çok tehlikelidir. Bal, ceviz, kırmızı et, tam buğday ekmeği, sirke, soğan, sarımsak, meyveler, hububatların ölçülüsü çok yararlı iken, aşırısı zarara dönüşmektedir. Asıl olan, her gün, ama her gün, düzenli spor ve egzersiz yaparak, nefes egzersizleri yaparak, en faydalı gıdalardan azar azar, dönüşümlü ve dengeli olarak almaktır. Suyu bolca içerek suca zengin gıdalarla beslenmektir. Zihnimizi ferah tutmak da oldukça önemlidir. Kafamıza 40 tane tilki sokup, kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmemeye çalışmak, imkansız olsa gerektir.

Belirli bir süre ve odaklanmayı hedefleyen diyet, asla doğru değildir. Doğru olan, sağlıklı ve kaliteli yaşamı, hayatımızın her anında ilke ve felsefe haline getirmektir. Kaliteli yaşam ve sağlık, bayramlık elbise değildir. Kaliteli yaşamın subasmanı nasıl sağlık ise, sağlığın subasmanı da hareketlilik ve dinamizmdir.

Her iki subasmanı hakkıyla ve sağlam yapanlar, üzerine kaliteli yaşamın güzel ve etkili faktörlerini, hırsızlardan arındırarak kucaklarlarsa, bu kişiler asla hasta olmayacakları gibi, yüksek kaliteli bir hayata da kavuşmuş olacaklardır. Uzun vadede, zamanında alınan önlemlerin maliyetlerinin, önlem alınmadığı anda ortaya çıkacak olan sayısız ve sevimsiz problemlerin maliyetlerinden çok daha ucuz oldukları anlaşılacaktır. Üstelik, güzel, neşeli, sağlıklı, coşkulu, üretken, moralli, sevgi yüklü, pozitif, enerji dolu bir hayata kavuşurken, gelecek nesillere yüksek kaliteli bir miras da bırakmış olacaklardır.

Selam, sevgi ve dualarımla

 

 

Zaman Tüneli

Zaman öyle bir kavram ki, geçmiş ile günü bazen birbirinden ayırmak hakikaten zorlaşıyor. Bunu “tarih tekerrürden ibarettir” diye ifade edenler de mevcut.

Hakikaten böyle mi?

Gelin sizlerle zaman tüneline girip, Osmanlı’nın son dönemine bir göz atalım. Bakalım geçmiş bize bugüne dair neler söyleyecek…

Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vuran İttihat ve Terakki partisi, o dönemde ülkenin içerisinde bulunduğu duruma karşı son derece iddialı fikirleri olan bir partiydi. İmparatorluğu eski şaşalı günlerine döndürecek ütopik diyebileceğimiz fikirler parti içerisinde mevcuttu.

Partinin yönetime gelmeden önce padişaha yani 2. Abdülhamit’e mutlak bir karşı çıkış içerisinde olduğu, padişahın yetkilerinin kısıtlanması gerektiğini savunduğu ve padişahı devirmek için dönemin Ermeni çetesi Taşnak ile işbirliği içerisinde olduğu bilinmektedir.

İttihat ve Terakki partisi yönetimi ele geçirmeden önce Abdülhamit’in jurnalleri, yani bir nevi fişlemesi sebebiyle, partinin birçok ileri geleni sürgüne yollanmış veya hapse atılmıştı. Bu dönem tarihte İstibdad,  yani baskı dönemi olarak adlandırılmaktadır.

Ülkede olan her şey Padişahın kurduğu istihbarat sistemi sayesinde yönetim tarafından biliniyordu. Nitekim bu dönem ve yaşananlar daha sonraki İttihat ve Terakki partisi dönemini hazırlayacaktır.

Gelin görün ki, İstibdad ve jurnalden çok çekmiş olan İttihat ve Terakki Partisi, iktidara geldiği zaman kendi yaşadıkları mağduriyetlerin aynısını hatta daha baskıcı yöntemleri kendilerine muhalif olanlara karşı uygulamışlardır.

Zaman tünelinde yaptığımız bu kısa yolculuktan hareketle “tarih tekerrürden ibarettir” diyebilir miyiz?

Bir bakalım:

İttihat ve Terakki Partisi gibi kimilerine göre bugünkü iktidarın da ülke geleceğine dair “yeni Osmanlıcılık”  adı altında uygulanabilirlik alanı pek mümkün görülmeyen fikirleri bulunmaktadır.

İttihat ve Terakki’nin gelişini hazırlayan İstibdad dönemi gibi, AKP’nin iktidara gelmesini hazırlayan olayın 28 Şubat süreci olduğunu iddia edenlerin sayısı da az değildir. Nitekim İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleriyle benzer bir şekilde o dönemde mağdur olan AKP kurucularının bir kısmı hapiste bir kısmı da bir nevi sürgünde idi. Geçmişin jurnalleri günümüzün fişlemesi olmuştu.

İttihat ve Terakki’de olduğu gibi, AKP’ye getirilen en büyük eleştirilerden birisi de kendilerine muhalif olanları, kendilerinin gördüğü baskıdan daha şiddetlisiyle cezalandırmaları şeklindedir.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayınlanan İmralı tutanaklarındaki iddialara baktığımızda ise geçmişte nasıl iktidarı devirmek için Ermeni çetesi ile işbirliği yapıldıysa bugün de iktidarın ayrılıkçı Kürt çetesinin yardımları sayesinde elde edildiğine dair, çetenin başkanı tarafından ciddi iddialar ortaya atılmaktadır.

Tüm bu tablodan hareketle eğer tekerrür eden bir tarihimiz varsa bu durum, millet olarak tarih hafızamızın zayıf olduğunu göstermesi açısından üzücüdür. Umarım bundan sonra ülkemizde yaşanacak olaylar son dönem Osmanlı’nın yaşadığı parçalanma ve dağılma sürecine doğru gitmez ve umarım bu toprakların “makus tarihi” bir gün son bulur.

Saygılarımla…

 

 

Çanakkale Ruhu ve Kardeşlik

Yüce dinimiz İslam,“Bütün mü’minlerin kardeş olduklarını”(Hucurât, 49/10) ilan ederek;  sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberliğin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı esas almıştır. Bundan dolayı insanlar arasında ırk, renk, dilfarkı gözetmemiş, asıl üstünlüğün Allah’tan sakınma (takva) bakımından olduğunubildirmiştir. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…”(Hucurât, 49/13)Hz. Peygamber (s.a.s.) de Veda Hutbesinde; “Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır”buyurmuştur. Yüce Allah Kur’an’da;“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.”(Âl-i İmrân, 3/103)buyurarak, mü’minlerin Kur’an-ı Kerim etrafında toplanmalarını, ayrılığa düşmeden birlik-beraberlik içinde hareket etmelerini emretmiştir.

Başka bir ayette ise; kardeşlik duyguları zayıflayıp birbirlerine düştüklerinde güç ve kuvvetlerini kaybedip zaafa uğrayacakları haber verilmektedir: “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider…”(Enfâl, 8/46)Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s.) daima birlik-beraberliği ve barış içinde yaşamayı teşvik etmiş,tefrikadan da sakındırmıştır. Bir hadis-i şeriflerinde, “Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap”(Ahmed, IV, 278, 375) olduğunu bildirmiştir.

İstiklâl şairimiz Mehmet Âkif de; tefrika denen ayrılık-gayrılık hastalığının bir milletin bekası içinne kadar tehlikeli olduğunu, bunun panzehirinin de sevgi, kardeşlik ve birlik-beraberlik olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

Tarih boyunca kazanmış olduğumuz zaferlerimizi taçlandıran Çanakkale Zaferi; birlik ve beraberlik sağlandığı takdirde milletimizin nelerin üstesinden gelebileceğinin en güzel örneklerinden biridir. Çanakkale Zaferi; kardeşlik ruhuyla kazanılmış büyük bir başarıdır.

Çanakkale Savaşı, iman gücü ilemaddî gücün yani silah ve teknolojiye dayalı kuvvetin mücadelesine sahne olan büyük bir hadisedir. Ve bu mücadelede kazanan taraf,gücünü imanından alan Müslüman Türk Milleti ve kardeş ülkeler olmuştur. Nitekim savaşın sonunda İngiliz Ordu komutanı General Hamilton, “Bizi Türklerin maddî gücü değil, manevî gücü mağlup etmiştir”sözleriyle ifade etmiştir.Düşman devletler, silah, mühimmat ve asker sayılarına güveniyor, Osmanlı’ya karşı güçlü olduklarını düşünüyorlardı.

Halbuki güçlü olmak için bunlar yeterli değildir. Her şeyden önce “gerçek güç ve kuvvet sahibi olan Allah’a inanmak ve güvenmek gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’de; “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer gerçekten inanmışsanız üstün olan sizlersiniz”(Âl-i İmrân, 3/139) buyrularak, güçlü ve üstün olmanın iman ile mümkün olabileceği vurgulanmıştır. Çanakkale Savaşının cephe komutanı,iman kuvvetinin bir neticesi olan bu galibiyetin sırrını hatıralarında şöyle anlatıyor: “Teftiş sırasında Mehmetçiğe,niçin savaştığını sordum. Bana, ‘Allah rızası için’ diye cevap verdi. Evlatları Allah rızası için savaşan bir millet ebediyen var olur.”

Çanakkale Savaşı; iki yüz elli bini harp sahasında olmak üzere, yaralı, hasta ve kayıplarla beraber yaklaşık dört yüz bin civarında şehitle yazılan büyük bir zaferdir. Çanakkale’de vatanın doğusundan, batısından, kuzeyinden, güneyinden koşup gelen vatan evlatları yan yana, koyun koyuna yatmaktadır.Çanakkale’nin şehit kanlarıyla sulanmış topraklarında Bosna’dan, Filistin’den, Azerbaycan’dan, Pakistan’dan Senegal’den imdada yetişen bir ümmetin şehit neferleri yatmaktadır.

İstiklâl şairimiz Mehmet Âkif Ersoy; bu emsalsiz destanın kahramanlarını şöyle taltif ediyor:

Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber,
Çanakkale Zaferimizin aziz şehit ve gazilerini minnet ve şükranla yadediyoruz. Ruhları şâd olsun.

 

 

Çünkü Başka Vatanım Yok

 

Dünya tarihine yön veren sayısız milletlerden birisi olan, sayısız devlet yıkıp devlet kuran, Asya’nın bozkırlarından kopup gelerek, dünyanın en merkezi coğrafyasına yerleşen ve  bu toprakları Müslüman-Türk’ün ebedi yurdu haline getiren, bununla da yetinmeyip Avrupa’nın içlerine, ta Viyana’ya kadar uzanıp altı yüz yıllık bir cihan hakimiyeti kuran bu büyük milletin çok sayıda düşmanı olduğunu BİLİYORUM.

Müslüman-Türk’ün varlık ve bekasını hedef alan bu husumetin Şark Meselesi adıyla simgeleştiğini ve Şark Meselesinin özünün de Müslüman Türk’ü yok etmek,geldiği yere geri göndermek veya Hıristiyanlaştırarak kendi içlerinde eritmek olduğunu BİLİYORUM.

Müslüman Türk’e yönelik bu bakış açısının Hıristiyan Batı’nın temel içgüdüsü haline geldiğini ve Haçlı Seferleri ile başlayan askeri saldırılardan, Tanzimat sonrası zirveye çıkan ekonomik, kültürel, siyasi,ahlaki saldırılara, Birinci Dünya Savaşı sonrası yedi düvelin bu topraklara çullanmasından,hala devam eden Türkiye’yi bölme çabalarına,inanç ve kültür yapımızı yozlaştırma uğraşılarına kadar bu milletin varlık ve bekasına yönelik her yönelişin arkasında bu temel içgüdünün bulunduğunu BİLİYORUM.

Halen azalmaksızın devam eden bu husumetin en önemli tetikleyicisinin, tarihin gördüğü en büyük milletlerden birisi olan Müslüman Türk milletinin yeniden yükselişe geçerek küresel güç haline geleceği korkusu olduğunu BİLİYORUM.

Bunları bildiğim için,bu milletin her ferdinin,varlık ve bekamıza yönelik olarak bin yıldır devam eden gizli ve açık saldırılara,oyunlara,planlara ve projelere karşı sürekli uyanık ve tedbirli olması gerektiğini BİLİYORUM.

Savaşların yalnızca silahla yapılmadığını, top yekün ve sürekli olduğunu,hatta en etkili saldırıların ekonomik,kültürel,ahlaki ve dini saldırılar olduğunu bildiğim için;

Ülkemin ekonomik kaynaklarının ne kadarının yabancıların kontrolünde olduğunu,mesela bankacılık sektöründe,borsada yabancı sermayenin ağırlığını,ekonomik fayda üreten ticari işletmelerin,çok ortaklı şirketlerin,yer altı zenginliklerimiz olan maden yataklarımızın ne kadarının yabancıların kontrolü altına geçtiğini,ülke topraklarının ne kadarının yabancılara veya yabancıların kontrolündeki tüzel kişiliklerle,vakıflara satıldığını BİLMEK İSTİYORUM.

Bu milletin içerisinden çıkıp bir yandan bu milletin ekmeğini yerken bir yandan da küresel veya bölgesel güçlerin gönüllü yahut paralı hizmetkarlığına soyunup, ülke ve millet olarak birliğimizin yavaş yavaş çözülmesi, ülkenin ekonomik ve siyasi kontrolünün sınır ötesi veya okyanus ötesi güçlerin eline geçmesi için çaba gösteren mankurtları,bu mankurtların oluşturduğu veya hizmet gördüğü,sivil toplum örgütü,gazete,TV veya Vakıf görüntüsündeki husumet ocaklarını,buralarda birilerine hizmet gören nüfuz casuslarını BİLMEK İSTİYORUM.

Söz gelimi, Anadolu coğrafyası Hıristiyanlığın doğduğu topraklardır, üçüncü bin yıldaki birincil hedef, bu toprakların tekrar Hıristiyanlaştırılmasıdır diye açıkça haykıranların bu uğurda bu gün bu topraklara sevk ettiği ne kadar misyonerin bulunduğunu, bunların ne kadarının Müslüman kisvesi altında haç propagandası yaptığını, ülkemin insanlarını Hıristiyanlaştırmak için çalışan bu misyonerlerin kurduğu ne kadar ev kilisesinin bulunduğunu BİLMEK İSTİYORUM.

Bilmek istiyorum ÇÜNKÜ BAŞKA VATANIM YOK.

Bu toprağın çocuklarında yılgınlığı, bezginliği, düşmanın gücünü abartmayı ve tembelliği görünce ÜZÜLÜYORUM.

Günlük çıkarlar, güç ve iktidardan verilen paylar karşılığında ideallerinden vazgeçen, yaptıklarına kılıf uydurma çabasında olan, sonra da dava adamı edasıyla nutuk çekenleri gördükçe acıyor ve ÜZÜLÜYORUM.

Bin yıldır iç içe yaşayan, beraber ağlamış,beraber gülmüş,beraber şehit olup aynı toprak parçasını mezar olarak paylaşmış,aynı inancın,aynı kültürün mensubu olmuş insanların çocuklarının birbirlerine kuşku ile bakar hale gelmeye başladığını görüyor ve fitne ateşinin yanmaya başladığını görünce ÜZÜLÜYORUM.

Bütün bunlara rağmen bu milletin mayasının sağlam olduğunu, en umutsuz denen anda dahi imkansızı yapabilme kabiliyetinin bulunduğunu, insanlık tarihinin bu milletin çocuklarına yüklediği sorumluluğun hala devam ettiğini, gelecek dönemde kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu milletin yeniden insanlık tarihinin yeni ve parlak sayfalarını yazmaya başlayacağını biliyor ve önümüzdeki yüzyılın yeniden Müslüman Türk’ün küresel güç olarak ortaya çıkacağı yüz yıl olacağına bütün kalbimle İNANIYORUM.

Bilmek de, bilmek istemek de, üzülmek de, inanmak da hakkım. ÇÜNKÜ BAŞKA VATANIM YOK.

 

 

 

Her Renkte Trabzon

 

Sabahleyin Ataşehir Şerifali’den kalkıp, Küçükçekmece Sefaköy Kültür Merkezi’ne ulaşmam tam üç saat sürdü. 12-18 Mart Zafer etkilikleri dolayısıyla sanat galerisinde açılacak Mehmet Akif Ersoy Sergi’mize tam vaktinde yetiştim. Kaymakamlık, Belediye, Milli Eğitim ve okullar ile sivil toplum kuruluşlarının  iştirak ettiği kalabalık heyet daha sonra konferans salonuna geçtik. Mehmet Akif Ersoy Lisesi’nin sahnelediği drama nefeslerimizi kesti doğrusu.

Bir de vakfımız ve yönetim kurulu üyemiz Mehmet Rüyan Soydan’ın arşivinden istifade edilerek 20 ayrı dilde İstiklal Marşı ve Aydın, Balıkesir, Bursa, Edirne, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kütahya, Uşak, illerimizin “Yadigar-ı Misakı Milli ” diye 1921 yılını takiben Osmanlı Türkçesi ve resimleriyle yayınladıkları nerede ise bir asırlık İstiklal Marşı kartpostalları’nın tıpkı basımları Semih Çelik’in teklifiyle neşredilerek, katılımcılara hediye edildi.

12 Mart’ta Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımıza gelen etkinlik sayısı 27 ayrı programdı. Hepsine katılmamız mümkün değildi. Dolayısıyla değişik semt ve kentlerdeki programlara bazı yazar, gazeteci, akademisyen, yapımcı, prodüktör arkadaşlarımızı gönderdik. Bir gün önce ise Yazar Recep Aslan’ı Adıyaman’a uğurladık; Akif’i anlatacak, Safahat’ı hatırlatacak.

AKİF SAĞ OLSAYDI DA ETKİNLİKLERİ GÖREBİLSEYDİ

Sefaköy’den sonra Edirnekapı Şehitliği’ndeki törenlere katıldım. İstiklal Marşımızın TBMM’nde kabul edilişinin 92. Yıldönümüydü çünkü. Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde ise Safahat’tan seçilmiş bir repertuvarla sanatçılar konser için sahne aldı.

TRT Avaz birkaç defa aradı, davet ettti konuk olmam için, fakat mümkünü yok.  Çünkü birkaç saat sonra da Trabzon’a uçacağım. Daha Kurtköy’de Sabiha Gökçen Havaalanına varmıştım ki servisten inmeden telefonla  TRT Prodüktörleri otobüs içinde programa dahil ettiler. O saatte de Mehmet Akif Ersoy’u anlattım. Telefon ropörtajımız henüz bitmişti, Muş Üniversitesi Rektörlüğü’nden davet aldım öteki akademik kuruluşlarımızdan olduğu gibi. Bir başka bahar günü için randevulaşıp cep telefonumu kapattım. 12 Mart’ta binlerce Mehmet Akif programı vardı.

Zaten Trabzon uçağı için de anons yapılıyordu. Trabzon’dan Havva Demir hanımefendi aradı. Konaklayacağım yer ve zaman için bilgiler verdi, bir ihtiyacımın olup olmadığını sordu. Teşekkür ettim. Kılı kırk yaran kontrollerden geçerek terminale girdim. Bir ikinci denetim ve ardından körüklüye adım atmak için kimlik ve bilet kontrolu sonrası yerime oturabildim. Vaktinde havalandı uçağımız.

Trabzon’a MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman ile birlikte Van ve Erzurum konferanslarımızın ardından ilk defa 1967 yılında gelmiş, KTÜ ve Prof. Dr. Mehmet Bilge’yi ziyaret etmiştik. Sonra Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın genel başkan olduğu dönemde Aydınlar Ocakları’nın Giresun’daki şurası(1996) dolayısıyla eşimle birlikte Mehmet Memiş Bey’in konuğu olmuş, bir hafta sürecek Trabzon, Rize ve Sarp sınır kapısına kadar uzanan programa iştirak etmiştik. Türk Dünyası Mimarlar ve Mühendisler Birliği’nin yaptığı  Trabzon toplantısında da proje sunarak konuk olmuştum (2012). Bu defa ise cemreler düştükten sonra Trabzon’dayım.

MÜJDELİ HABERLE KENTE GİRİŞ

Havalimanına hava trafiğinin yoğunluğundan yarım saat Trabzon üzerinde tur attıktan sonra inebildik. Yoksa 75 dakika falan sürecekti yolculuğumuz. Trabzon yeni kabul edilen yasayla Büyükşehir  Belediyesi oldu. Kültür Müdür Yardımcısı Cemil Uzun Bey karşıladı. Terminalde kalabalıklar bir hayli fazla. Lokanta ve cafeler dolu. Herkes televizyon karşısında. Çılgınca alkışlar arasında gol atıldığını farkettim. GS Deplasmanda  Shalke 04 karşısında öne geçmişti; 2-1. Hakan Meral Beyin aracıyla Karadeniz Teknik Üniversitesi Koru Tesisleri’ne konuk oldum. Karnım toktu susamışlığımın tersine. Vakit de epeyi ilerlediği için vedalaşıp ayrıldık. Maçın ikinci devresine de yetişmiş oldum, gece geç saatte de olsa yatağa mutlulukla girdim; 2-3. Gurur duydum, haz duydum. Trabzon’da bütün ışıklar yanıyor bu galibiyet akşamında ve üstelik her yer Galatasaray o gün.

KTÜ Koru Tesisleri deniz kenarında, üniversite kampüsü içinde. ODTÜ gibi içinde otobüs ve minibüsleri çalışan, her türlü sosyal tesisleri olan 55 bin öğrencili bir şehir kurmuş 50 yaşındaki KTÜ (1963). Hava o kadar güzel ki, bütün gençler gömlek, en fazla kazak ile yürüyüş yapıyor. Yeşil alan da bir hayli fazla.

Trabzon sofrası gibi olmasa da açık büfe kahvaltıdan sonra Belediye’ye götürmek üzere Hakan Meral Bey beni gelip aldı. Kültür Müdürü Murat Yeter Bey’in odasında muhabbeti koyulaştırdık. Cemil Uzun Bey’in akademik çalışma yaptığını öğrenince bir aydın sorumluluğu içinde ilk müjdemi almış oldum. İkinci mutluluğum da o gün Trabzon’un tarihi dokusuyla beni yeniden tanıştıran İsmail KöseBey’in  akademik çalışmaları oldu. Amiral Bristol’un Türkiye Mektupları veya Günlüğü yayınlanınca keyifle okuyacağım.

HER RENGİN HER TONU

İsmail Köse ve Hakan Meral Bey ile birlikte önce Ayasofya’ya çıktık. Tevrattan alınmış bütün duvarındaki resimler. Yapılışındaki malzemler ise devşirme. Etki ise tamamıyla mitolojiden. Mukarnas işlemeciliği  Sivas Divriği Ulu Camii’ni hatırlatıyor. Bir duvarında “Cin Süresi”  aktarılmış; “Mescitler hep Allah içindir. O halde Allah’tan başkasına dua etmeyiniz.” Burası bir zamanlar cami olarak da kullanılmış, şimdi müze.

Ayasofya’nın bahçesinde zeytin ağaçları var. Çan kulesi ise bir zamanlar deniz feneri olarak da kullanılmış. İsmail Köse bütün bunları anlatırken 1870-1906 tarihleri arası Trabzon Salnameleri’nin yayınlanmasının önemli olduğunu belirterek, bütünillerimizin aynı duyarlılığı göstermesi gerektiğine  dikkat çektim. İsmail köse bir sevindirici haberi aktardı; “Trabzon Şeriyye Sicilleri yayına hazırlanıyor.” Bundan daha şık bir gelişme olabilir mi benim için?.Muhteşem Süleyman Trabzon’da doğmuş ve 15 yaşına kadar burada kalmış. Kanuni adı sürekli sıcak ve yaşıyor Trabzon’da. Yavuz Sultan Selim ise Trabzon Valisi şehzade iken. Trabzon’un fethi ise Fatih Sultan Mehmet Han tarafından(1461) gerçekleşmiş. PTT Birinci Lig’de bir spor kulübümüzün adının neden 1461 Trabzon olduğu her halde daha iyi anlaşılıyor.

Trabzon’a Rus işgali 1917 sonu. 24 Şubat 1918’de ise geri çekiliyorlar. İsmail Köse Bey ile Atatürk Köşkü’ne çıktık. Burası Banker Konstantin Kabayanidis adlı bir Rumun evi. Kalorifer peteklerinin içinde bir dolap gibi açılabilen ocakta yemekler de ısıtılırmış. Evin bütün eşyaları Avrupa’dan getirilmiş. Aşırı süslü. Vitraylara kadar her şey mükemmel ve el işçiliği müstesna. Ancak Trabzonlu kayıkçılar bu eşyaları taşımayı reddedince  86 deniz emekçisi tutuklanıyor!. Vasiyetini burada yazan Mustafa Kemal’e hediye etmiş Trabzonlular bu köşkü. Mustafa Kemal duvardaki altın kıymetindeki eskimez haritadan Dersim harekatını da  buradan takip etmiş.

HAMAMİZADE KÜLTÜR MERKEZİ

Öğle yemeğimizi ise Kalkınma mahallesindeki Trabzon’a hakim bir tepede kurulu Mimoza Restorant’ta yedik; Kuymak, Trabzon tereyağı, peyniri ve yumurtadan oluşuyor o kadar. Kaygana ise gözlemeye benziyor.

Hamamizade Kültür Merkezi’nde Asım’ın Nesli’ni anlattım. Başta Mehmet Akif Ersoy Lisesi talebelerine ve öteki öğrencilerimize 2023’te sorumluluklarını hatırlattım ve yeni bir medeniyet kurulmasındaki veballeri yükledim yüreklerine. Musluk tamircisi olacaklarsa en iyi musluk tamircisi olsunlar. Hekim, avukat, öğretmen, mucit için de öyle. En iyisi, en iddialısı olmak durumundalar Yarınki Türkiye’nin sorumluları. Gençlere hemşehrileri abide insan, merhum Prof. Dr. Osman Turan’ı ve bir inanç nesline temel atan, harç koyan Milli Eğitim Bakanı Tevfik ileri’yi (1950-1960) hatırlattım.

Dev salon miting alanı gibi. Boşalması bile zaman alıyor. Hamamizade’nin Müdürü Yetkin Çoban Bey, sanatçı Hüseyin Serdar Birinci Bey ile Trabzon gezimizi sürdürdük.

TBMM Kurucu üyesi, Mehmet Akif’in kadim dostlarından Şehit Ali Şükrü Bey’in mezarında dua ettik. Halil Nihat Boztepe Araştırma Kütüphahesi’nde yetkilisi Hacı Bey bize bilgi verdi. Ancak önemli bir Şair olan, yayınlanmış eserleri bulunun Boztepe’nin hiç bir eseri bu kütüphanede yoktu!. Müşterisi de sayıya gelecek kadardı maalesef. Oysa o manzara bile bu kütüphaneyi ziyaret için değer.

Buradan Trabzon’un fethi için toplumu fikren hazırlayan Ahi Evren Dede Külliyesine gittik. Dualar ettik, yakardık yaradana. Cephanelik olmazsa olmazlardan Trabzon’da. Şimdi cafe-restorant ama o tarihi doku hala heyecan veriyor ziyaretçilerine. İçerisi ayrıca kitap dolu ve tavan dizaynı da öyle yapılmış; asmışlar kitapları yapraklarından! Boztepe’deki Cephanelik Fatih Kulesi öteki adıyla. Bölgede Mehmet Efendi Yatırı da ayrı bir dikkat çekici durumda. Yol açmak için ne kadar ugraşırlarsa uğraşsınlar her gelen yıkım makinası zarar görmüş, eylem de gerçekleşememiş. Mehmet Efendi Yatırı dimdik duruyor.

SABAH EZANI SABA MAKAMINDA

Fatih’in ilk cumasını eda ettiği Kilise’den çevrilen Cuma  Mescidi de programımızdaydı. Yavuz Sultan Selim’in annesinin adının verildiği  Gülbahar Hatun Camii ve Külliyesi bir başka güzel. Trabzon’un o sert, hırçın tepelerinde bile tarih yaşıyor. Asım Aykan’ın Belediye Başkanlığından itibaren her gelen yerel yönetici bu dokuyu üslenmiş, faydalı olmuş. Serander kiler anlamında. Mısır çuvallarının ve öteki gıda maddelerinin fare tarassutuna uğramaması için dört kalın direkt üzerine inşa edilmiş; altı boş, üstü malzemelerin saklandığı Serander’e her ihtimale karşı yine zararlı haşarat girmesin diye direkler üzerine daire şeklinde tahta korumalar eklenmiş. Bir örneği de tiyatronun karşısındaki meydana yerleştirilmiş.

Hüseyin Serdar Birinci Hamamızade’de Tasavvuf Müziği sanatçısı. Yakalamışım bir müzik adamını bırakırmıyım hiç? Kültürümüzde her ezan ayrı bir makam ile icra edilir. Müzik ve kıraat kültürü olmadan hiç bir şey yapılmaz. Örnekler veriyor arabamız hareket halinde iken. Sonra rica ediyorum birkaç ilahiden sonra Sadi Hoşses’in “Yıldızlı Semalardaki Haşmet Ne güzel Şey”i. Adeta yorgunluk atıyor, dinleniyoruz hep birlikte. Program da yapıyor Sayın Birinci. Soruyorum en fazla istek alan şarkıları ve şöyle sıralıyor;  Güz Gülleri, Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam, Benzemez Kimse Sana , Ömrümüzün Son Demi..” Bu alaka beni de sevindiriyor, yozlaşmaya rağmen müziğimiz adına.

Restore edilen Bedesten’e uğradık bu defa.  Turistik bir mekan burası. Doğu Karadeniz Ajansı’nın katkılarıyla hanımlar iş-güç sahibi oluyor.  Gümüş işlemecilik iddialı. Trabzon bileziği ve Trabzon hasırı gibi ziynet eşyaları yanında zaza tesbih, telkari örnekler dikkat çekiyor. Kaç gram ise parası öyle hesaplanıyor. Çarşı Camii’nde akşam ezanı okunuyor. Cemaata dahil oluyoruz.

BİRKAÇ İSİM BİRKAÇ RESİM

Trabzonspor yönetiminin açıklamaları çoğu kişiyi Fenerbahçe’ye keskin ve acımasız bir tavır aldırmış. Geri dönülmesi de zor. Kentte her hafta “temiz futbol” eylemi yapılıyor.  Trabzonspor Futbol Akademisi’nin çalışmasına rağmen fikstürdeki yerine üzülmeyen yok. Trabzon hem göç veriyor, hem alıyor. Sanat etkinlikleri özelde de bir hayli fazla. Özgü Namal ve Selen Uçer’in Kuçu Kuçu’sunun afişleri çok yeni. Sıla’nın konseri de öyle.  Resul Dindar Divane ve Sagaga Kajmer konserleri gün sayıyor. Ogün Samast Beyaz Bere modası durgun dönemde. Batum’a gezi turları gündelik iş. Şimdi karar versen de biraz sonra yola koyulabiliyorsun. Ancak fuhuş, kürtaj ve kumar şikayetleri sürekli artıyormuş. Bir Kilise var ki Gürcüler ve ecnebi turistlerle ayine açık.

Medya hayatı çok canlı. Yerel televizyon ve radyolar etkili. Karadeniz, Hizmet, Taka, Karadeniz’de Güne Bakış, Kuzey Ekspres, Karadenizde İlkhaber, Karadeniz’de Son Nokta,  bazı yerel gazetelerin ismi,  büyük boy ve 50 kuruş. Ortak haber ise küresel ısınmanın hamsiyi bitirebileceği. Ramazan Çadırları bazı yazar ve sanatçıların Trabzon’a gelmesine de vesile olmuş. Tarkan ve Teoman çok seviliyor. Maçkalı Volkan Konak da öyle. Sinema ve tiyatro salonu yeterli kentte. Muhteşem Süleyman’ın fethe çıktığı sırada vefat ettiği Zigetvar kenti ile Trabzon kardeş şehir olmuş.

Forum, Varlıbaş ve Cevahir üç AVM hep dolu. BİM her yerde. İstanbul’da ve Avrupa’da ne varsa aynısını anında bulmak artık kolay. Bazı yöneticiler ise sözkonusu kuruluşların esnafı sıkıntıya soktuğunu, üstelik vergilerin de İstanbul’a yatırıldığını hatırlatıyor. Bazı kişiler ise yeni bir ekmek kapısı olarak değerlendiriyor. Bütün cemaatlerin etkinliği hissediliyor. İmar davaları ilk sırada adliyede. Hırsızlık ciddi bir sorun, yaralamalar ise üzüyor. Boşanma oranları da sıkıntı veriyor. Mobeseler suçluyu yakalamada en büyük teknoloji.

YAYLA ÇİÇEKLERİ  BULVARLARA YANSIMIŞ

Trabzon’daki yeşil tepelerde artık rezidanslar yükseliyor. Fiyatlar da İstanbul’u aratmayacak kadar okkalı. Müşterisi de hazır. Zenginlik muhafazakarlığı çözmüş. KTÜ’de fizik, kimya ve biyolojiye gençlerin alakası aşırı derecede azalmış. Avrasya Vakıf Üniversitesi 800 kadar öğrenci ile devrede.

Prof. Dr. Mehmet Okur’un odasında meyveli gazoz iyi geldi. Prof. Okur velut bir akademisyen ve taşınmayı düşünmüyor olsa gerek ki dev bir kütüphanesi var. Yayınevlerinin bilimsel kitap yayınlamamasından müşteki. Sadece o mu ki?

KTÜ Sosyal tesislerinde öğle yemeğini yedik. Eski genel müdürlerimizden, yeni Birlik Vakfı Ankara Şubesi Başkanı Muhittin Bal da oradaydı. Sohbet ettik. Trabzon Tarihi’nin Yazarı ve Atlas Yayınevi Sahibi İsmail Hacıfettahoğlu’nun babasının vefat ettiğini öğrendim. Hemen aradım. Vakfıkebir’de imiş, taziye bulundum. Ankara’da yayınlanmış 20 eseri olan yazar arkadaşımız  Trabzonlu Divan Şairleri kitabını hazırlayan Hüseyin Albayrak Trabzon Ansiklopedisi için kolları sıvamış öteki eserlerinin yanına. Sevindim.

Murat Yeter bana Belediyenin yayınları olan bir kütüphanelik eser verdi. Kutlamak değil, alkışlamak gerek belediyeyi. 2023’e kadar yeni bir medeniyet inşa ve ihya edilecekse bu tür medeniyet adımlarının sıklaşması gerekmez mi? Yoksa miras yemeye devam mı edeceğiz?!.

Prof. Dr. Mehmet Okur Bey beni Meydan’a bıraktı arabasıyla. Meydan’daki İskender Paşa Camii’ne gittim. Parkta soluklandım. İnsanları seyrettim genç yaşlı. Markalar birbirini kovalıyordu. Birkaç gün önce kar varmış ama bugün Karadeniz yaylaları, çimenleri renk renk örtüye bürünmüş, bulvarlar ise mevsimlik çiçeklerle süslenmiş.

Mustafa Bey beni havaalanına götürürken Karadeniz’in hırçın dalgaları iyot kokusunu  içime kadar itiverdi. Akşam evde olabilirsem Fenerbahçe’nin Avrupa Kupasındaki seyircisiz maçını izleyeceğim. Bakalım son sekiz takım arasına girebilecek mi sarı lacivertliler?

 

 

Turizmi Oluşturan Etmenler

0

Kent Konseyinin ve Sivil toplum kuruluşlarının yaptığı ve gerçekleştirdiği projeler kentimize büyük yararlar sağlamaktadır.

Toplum yararına yapılan bu çalışmaların halkımız tarafından da sahiplendiğini, desteklendiğini hep birlikte görüyoruz.

Belediyelerimizin bu konulara verdiği destek ve çabaları gerçekten takdir edilmeye değer.

Sivil toplum kuruluşlarından kendilerine sunulan projeleri destekledikleri gibi kendi birimlerince oluşturulan projeleri de hayata geçirme yarışı içindeler.

Kentimizin, SANAYİ KENTİ ismini süratle TURİZM KENTİ olarak değiştirme çabası içindeler.

Bunun bizlere sağlayacağı yararları anlatmakla bitiremeyiz.

Her ilçemiz, tarihi alt yapıya sahiptir.

Başiskele, Gölcük, Kandıra, Körfez, Kartepe ve Gebze.

Bütün bu ilçelerimizin yer altında yatan tarihi değerlerinin gün yüzüne çıkartılmayı beklediklerini biliyoruz.

Ticari ranta kurban edilemeyecek bu değerlere sahip çıkmak, çocuklarımız ve gelecek kuşaklarımız adına bizlerin görevidir.

Gölcük Belediyesi’nin başlattığı TARİH KORİDORU çalışması bizlere KERVANSARAY isimli harika yeri kazandırmıştı.

Şimdi de Kleopatra’nın şifalı sularını kullandığı Termal tesislerinin inşaatını tamamlamak üzere.

Küçük çalışma gibi görülen bu tarihi yapıların restorasyonu, kentimize TERMAL SAĞLIK TURİZMİ’ni kazandıracağı bir gerçektir.

Hemen yanı başında bulunan Başiskele’de, Türkiye’de kurulan ilk Robert Koleji binası bulunmaktadır.

Bu civarda çok daha eski tarihlere ait tarihi eserler bulunmaktadır.

Müze Müdürlüğü’nün ve İl Kültür Turizm Müdürlüğü’nün ortaklaşa yapabilecekleri kazı çalışmaları bu değerleri bizlere kazandırabilir.

Efes ve Selçuk yörelerine gelen binlerce turist buralarda da aynı hazzı yaşayabilir.

Yeter ki biz milli değerlerimize sahip çıkalım.

Kentimizin coğrafi yapısı birçok sportif faaliyetleri gerçekleştirme imkanını bizlere sağlamaktadır.

Doğa yürüyüşünü yapabileceğimiz gibi Su kayağı yapabileceğimiz tesislerimiz de bulunmaktadır.

Piknik alanlarımızın genişliği kadar sandal sefaları yapabileceğimiz, balık tutabileceğimiz harika körfezimiz var.

Otomobil sporlarını yapabileceğimiz yarış pistimizin yanı sıra dağlarımızda toprak zeminli yollarımızda bulunmaktadır.

Her yıl ilimizde yapılan yarışlara ev sahipliği yapan KOSDER Kocaeli Otomobil sporları derneğimiz var.

Bu derneğimizde görev yapan çok değerli arkadaşlarımız, hemşerilerimiz, GÖNÜLLÜLÜK esasına göre çaba sarf etmektedirler. 

Yapılan bu çalışmalar sayesinde tüm Türkiye’nin hatta birçok dış ülkenin ilgisi ve dikkati kentimize yönelmektedir.

Yurt dışından da birçok yarışmacı ve binlerce izleyici bu organizasyonu heyecanla takip etmektedir.

Turizm alanındaki buna benzer birçok organizasyonlar ilimizin ticari yapısına da ayrıca katkı sağlamaktadır.

Bizlere düşen görev ise, buna benzer daha başka neler yapabiliriz, nasıl yararlı olabiliriz? düşünceleriyle birbirimize destek olmamızdır.

Hep birlikte, el ele Kocaeli için, turizm için, neler yapabiliriz?

Yaşlı bir bilgeye sordular.

Hangisi daha önemli?

Sevmek mi? Sevilmek mi?

Yaşlı bilge duraksamadan cevapladı…

Bir kuş için sağ kanat mı önemlidir, sol kanat mı?

KENTİMİZ İÇİN SANAYİ, SAĞ KANATSA, TURİZM DE SOL KANATTIR.

Her Kütahya- Eskişehir’in Ardında Bir Sakarya Yatar!

NOT: Bu yazı bir öğrencinin sorusuna cevap amacıyla kaleme alınmıştır.

” – Öğretmenim, Kütahya-Eskişehir muharebesinde geri çekilmemiz canımı acıttı, Türk geri çekilir mi hiç?

An olur gün doğuşuyla aydınlanmaz zaman, şafak beklersin kâbus çöker üstüne an be an, tükenmişlik hissi ise yüreğinde yanan, talih kuşudur aslında başına konan. Son hamledir kırbacın, pek yakında sonlanacaktır acın.

Binlerce yıllık Türk tarihinde ellerinde fidanlarıyla ocak ocak gezip incir yetiştirme heveslisi olanların çaresizliğine tanıklık etmiştir kalemler. Yok, olduğu düşünüldüğünde Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğarak devleşen başka bir millete şahit olmamıştır âlemler. Kaderin cilvesi ya da talihin politikasıdır çatar, kazılmış mezarların üstüne herkes toprak atar. Anadolu’da tutuşturulan “Kurtuluş” meşalesi söndü sönecek, İnönü galibiyetleriyle perçinlenen mücadele Kütahya-Eskişehir geri çekilmesiyle düşmanın lehine dönecek. Sevinç naralarıdır işgalcilerce atılan, kara yazgılı ağıtlardır yakılan. Ordu güçsüz, halk naçar, köyler kentler ölüm saçar.

Fakat Anadolu’nun dağlarında bir Bozkurt ulur, tarihte verilen dersler anlaşılan çabuk unutulur: “Bir Türk’ün olduğu yerde isyan çıkar, iki Türk’ün olduğu yerde ihtilal olur, üç Türk’ün olduğu yerde devlet kurulur.”

Bir çift çarık bir çift çorapla düşülür yollara, kağnı başına koşar gelinler. Cephane taşımakta yarışır Elifler. Dağ bayır kar kış bilmez, canından can gidecek dinlemez. Sorgusuz örter atkıyı toplar üstüne. Yeter ki al bayrağın şavkı vursun gökyüzüne.

Hangi aklı evvelin fikridir “Türk kendini mandacılığa satar”,  uyudu sanıldığında son nefere dek düşmanı önüne katar, yüreği var oldukça ancak bağımsızlık için atar. Son dozdur damarlara zerk edilen zulüm, Türk’ü ancak Türk anlar gülüm, parola belli “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!”

Takati kesildiğinde fırtına olup esmek bir diriliş öyküsüdür, dilden dile dolanan destanlaşan milletin zafer türküsüdür.

Kahraman ırkımın tarihinde binlerce Kütahya- Eskişehir cana batar, unutma evlat! Her yok oluşun ardında bir Sakarya Zaferi yatar! 

Medeniyetler Arası Diyalog -3

‘Lailahe illallah’ın manası nedir?

Allah’tan başka ilah yoktur.

Burada teslis var mı?

Meleklerin Allah’ın kızları,

Üzeyir peygamberinde Allah’ın oğlu olması var mı?

Şimdi gelelim işin itikadı kısmına

Allah’ın koyduğu kurallara göre bir insanın

Müslüman olması için Kelime-i şahadet getirmesi gerekir.

Bu aynı zamanda İslam’ın şartlarından ilkidir.

Yani iman etmenin ve Müslüman olmanın ilk şartıdır.

Kelime-i Şahadet’te imanın iki tane olmazsa olmazı vardır

1 -Allah(cc)tan başka ilah olmadığını kabul etmek

Yani teslisi reddederek vahdeti  (Allah’ın birliğini) kabullenmek

2 -Hz Muhammet (sav)in Allah’ın peygamberi olduğunu kabul etmek

Bunlar imanın olmazsa olmazlarıdır.

Bu kuralları Müslümanlar koymamıştır.

Bizzat Allah(cc) koymuştur.

Onlar kabul etmiyorlarsa bizim vazgeçmemiz mi gerekir?

Bu konuyla ilgili bir tezde peygamberimizin şu hadisidir.

‘Lailahe illallah deyiniz cennete giriniz’

Peygamberimiz buyurmuşsa elbette doğru buyurmuştur

O sözü(hadisi) reddedecek değiliz.

Ama doğru anlayıp doğru yorumlamamız gerekmez mi?

İyi niyetle de olsa insanları yanlışa yönlendirmeyeceğiz.

‘Lailahe İllallah’ ın manası nedir?

Allah’tan başka ilah yoktur

Burada teslis var mı?

Meleklerin Allah’ın kızları

Üzeyir peygamberinde Allah’ın oğlu olması var mı?

Bu hadisi delil gösterenler

Gayrimüslimler Hz Muhammed(sav)in peygamberliğini de kabul etmeseler de Müslüman sayılabilirler.

Cennete girerler düşüncesin delerse

İyide bu insanlar önce Allah’ın birliğini kabul etmiyorlar ki

Sıra Hz Muhammed’in peygamberliğine gelsin

Gayrimüslimlerin cennete girmesinden biz niye rahatsız olalım ki

Cennetin sahibi kimi cennete koyacağını bize mi soracak?

Yâda biz O’na engel mi? olacağız

Bu gayrimüslimlere acıyor ve üzülüyorum

Bu düşünceler olmazsa belki de Müslüman olacaklar doğruyu bulacaklar

Bunların yüzünden

Nasıl olsa cennete gideceğiz düşüncesiyle

Müslüman olmaya gerek yok deyip

Ebedi âlemlerini berbat edecekler

Ey gayri müslimler akılı olun!

Bu Müslümanlar sizi kandırıyorlar

Bu düşünceler ve bu insanların gücü ahirette sizi cennete sokmaya yetmez

İşte o zaman yandı gülüm keten helva

Müslümanlar sizde bu gayri müslimleri kandırmaktan vazgeçin

Onların ahretini berbat ederseniz,

Kendi ahiretimizi de tehlikeye sokarsınız

Benden yazması

Tercih sizin

Allah(cc)cümlemizin bu günümüzü de yarınımızı da hayretsin

Dünyamızı da ahiretimizi de huzurlu ve mutlu etsin

İnşa-Allah bu iş sonuç itibarıyla yeşil kuşak projesine dönüşür.

Dost kalmak temennisiyle…

                                                                                   ÂMİN

“Kürt” Değil, “Kürtçülük” Sorunu

“Türkiye bugün bir Kürtçülük sorunuyla karşı karşıyadır. “Kürt sorunu” değil, Kürtçülük sorunu. Kapsamlı ve köklü bir sorundur Kürtçülük. Çok boyutludur. PKK, Kürtçülüğün silahlı kolu görünümündedir…

“İlk dış görev yerim Paris, Kürtçülüğün merkezlerinden biriydi. Belki Avrupa’da en önemli Kürdoloji ya da Kürtçülük merkeziydi. Burada Kürt enstitüsü vardı. Kürt araştırmaları merkezi vardı ve Kürtler üzerine öteden beri çok araştırmalar yapılmış, çok yayın yapılmıştı, hep yapılıyordu…

“Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemlerinde, belli başlı Avrupa merkezlerinde Osmanlı coğrafyasında yaşayan halkları araştırıp incelemek için çeşitli kurumlar oluşturulmuştu. Bunlar çoktan beri bizdeki Kürtlere de el atmışlardı. Paris’te, Yaşayan Doğu Dilleri Okulu bu kurumlardan biriydi ve burada Kürtçe de öğretiliyordu…1960’larda…

“Fransa’da bulunduğum yıllarda Sovyetler Birliği’ndeki Kürtçülük çalışmalarını da biraz “keşfettim” ve çok şaşırdım. Ruslar, ta II. Katerina döneminde Kürtlerle ilgilenmeye başlamışlar, 19. yüzyıl başlarından beri de bu alanda ciddî çalışmalar yapıyorlarmış meğer…Ruslar Kürdoloji alanında uluslar arası düzeyde uzmanlar yetiştirmişler, ciddî yayınlar yapmışlardı ve hâlâ yapıyorlardı. Bu çalışmalar, Rusya’nın Kafkaslar’a doğru yayılmasıyla birlikte hızlanmış ve Sovyetler döneminde hiç kesintiye uğramadan devam etmişti…

“İsmet İnönü, Lozan’da Musul vilayetinin Türkiye’ye bağlanmasını isterken, Kürtlerin Turan (Orta Asya’da yaşamış Türk halkları) soyundan olduklarını da savunmuş. Resmî tutanakta Paşa’nın şöyle bir cümlesi var: “Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür. Oysa, bu iddiayı, Kürtlerin Turan (Orta Asya’da yaşamış Türk Halkları)  kökenli olduğunu kabul eden, Encyclopedia Britannica yalanlamaktadır.”…

“Encyclopedia Britannica’nın dokuzuncu edisyonunda (1875-1889) yayımlanmış olan “Kürdistan” maddesinde yer almıştır. Bu maddeyi kaleme alan kişi Sir Henry Creswicke Rawlinson (1810-1895) adında bir İngilizdir. Rawlinson asker, diplomat ve Asuri tarihi uzmanıdır. Asuri çivi yazılarını okuyan bir kişidir. İran’da, Irak’ta, Türkiye’de uzun yıllar çalışmış, 16 kitabı yayımlanmış, kazılardan çıkan, kayalara kazınmış olan Asuri belgelerine dayanarak Kürtlerin Turan kökenli (Orta Asya’da yaşamış Türk Halkları’ndan) bir halk olduğunu savunmuştur. Milattan yüzyıllarca önce Turan (Orta Asya’daki en eski Türk Yurdu’n)dan bizim bölgeye gelmişler. Rawlinson 1895’te ölmüş. Ölümünden sonra da onun Kürtlerin kökeni hakkındaki görüşleri ansiklopedinin onbirinci edisyonuna kadar (1910-1911) muhafaza edilmiştir…

“Demek ki, İngiliz ansiklopedisi, 1875-1911 yılları arasındaki bütün baskılarında, sürekli olarak Kürtlerin Turan (yâni Türk) kökenli olduğunu yazmıştır. 1911’den sonra ise İngilizler Kürtleri İran kökenli saymaktadırlar! İlginç!

“Bu arada, ne olmuş da Kürtler “Turanlı” (Orta Asya’lı) iken “İranlı” oluvermişler? Koskoca bir halkın soyunu değiştirecek kadar önemli yeni keşifler mi yapılmış? Bunu bilmiyoruz.

“Ama bildiğimiz bir şey var, o da İngiliz politikasıdır. İngiltere, ta William Pitt zamanından beri, Rusya’nın Asya’da, güneye doğru yayılmasına set oluştursun diye Osmanlı toprak bütünlüğünü savunuyordu. 1877-78 Türk-Rus savaşından sonra İngiltere’nin bu politikası yavaş yavaş değişti. İngiltere, Osmanlı toprak bütünlüğü yerine, Osmanlı toprakları üzerinde küçük küçük fakat zinde ulus-devletler kurularak Rus yayılmasının önüne set  çekilebileceği

3615

düşüncesini benimsedi, yâni Osmanlı Devleti’ni parçalama politikasına yöneldi. “Turanlı” (Orta Asya kökenli) sayılan Kürtlerin “İranlı” yapılması da bu politika değişikliği sürecine rastlamaktadır…

“Kürtçülük (1787-1923) başlığını verdiğim bu kitap…siyasî tarih perspektifiyle kaleme alınmıştır…bu dönemde Osmanlı Devleti batmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarih sahnesine çıkmıştır. Kürtçülüğün tarihsel kökenleri o döneme uzanır. O dönemde saldırgan Avrupa, Kürtleri de kullanarak, adım adım Osmanlı Devleti’ni parçalamaya yönelmiştir: Avrupa önce, Kürtleri ve Kürdistan’ı keşfetmiş; ardından, Kürtçülüğün teorik altyapısını oluşturmuş ve Rumeli’yi parçalayıp hallettikten sonra da gözlerini Anadolu’ya çevirmiştir. O sürecin son beş yılında Avrupa, Anadolu’yu parçalama ve bir Kürdistan kurma operasyonuna sarılmıştır…” ( Bilâl N. Şimşir, Kürtçülük, Nisan 2007, s. 9-18 )

X

Küllü / bütünü bilmeyen, cüz’ü / parçayı algılayıp kavrıyamaz.
Ancak bütünü bilen, parçayı yerli yerine koyabilir.

Onu anlayıp kavrar.

Fakat bütünü bilmeyen, parçayı asıl yerine oturtamaz.

Teferruat ve ayrıntıda boğulmamak, ayrıntıda gaflete düşmemek için; olayların perde arkasındaki asıl gaye ve maksadı bilmek ve görmek gerek.

İşte bu asıl ilim, işte bu gerçek görüş yâni basîret denen şeydir.

Maddede mânâyı görmektir.

Olanda, sonra olacağı görüp keşfetmektir.

İşte, son çeyrek asırdır hâdiselerin hâl dilinden anlıyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlık defteri dürülmek isteniyor!

Asırlar ötesinden gelen Büyük Türk Milleti’nin esamesi; öz vatanında  -maddeten ve mânen-  silinmek isteniyor!

“Keen lem yekün!” / “Hiç olmamış gibi.” olsun deniyor!

“Demokratik Özerklik” gibi yaftalar; gerçek niyet, arzu ve emellerini örtmeye çalışan; paravan, kamuflaj ve aldatıcı sözlerdir.

Öyle bir cür’et ve cesaret atmosferi içindeler ki, gizli hedef ve maksatlarını dışa vurmaktan kendilerini alamıyorlar.

Çünkü mızrak, artık çuvala sığmıyor!

İhanet, her taraftan kendini ele veriyor.

                                     X

Sarmışken zafer sarhoşluğu(?) her yeri!

Takke düştü, kel göründü gayri.