21.6 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1013

Halkın ve Hükümetin Başağrısı

 

Milli Olamayan Milli!

Adının önünde “Milli” kelimesi olan iki Bakanlığımız var; “Milli Savunma” ve “Milli Eğitim…” Birinin görevi “var olmayı sağlamak”, diğerinin “yok olmayı önlemek…” Biz buradan anlıyoruz ki; devletimizin iki temel dayanağından biri “İstiklal” diğeri “İstikbal…” Bu iki hayati konuda “Millilik” olmazsa olmazımız ama her ne hikmetse bu iki kurumda işler sarpa sarıyor.

Millilik, Milletle ilgili olmak, Millete özgü olmaktır. Biz öncelikle Millet kavramında kafa karışıklığı içindeyiz. İkinci kafa karışıklığımız, Cumhuriyetin temelini oluşturan kültür konusundadır.

İstikbalimizin teminatı olan “eğitim” bir kültür aktarımıdır ve bu iş genetik hafızaya ve fıtrata uygun olarak, evrensel değerleri de gözeterek, bilimsel boyutlarda yapılır. Çünkü eğitim bir bilimdir ama bazı Bakanlar eğitimli olmayı, bilim adamı olmayı, Milli Eğitim için yeterli saydılar ve başarısızlıklarının temelini de bu kabulleri oluşturdu.

Eğitimin konusu olan kültür meselesine gelince; hangi kültür? Üç asırdır kültür konusunda kendimiz olamadık. İslamiyet’i kabulden sonra Arap ve Fars kültürünün etkisinde kaldık. Osmanlı’nın son döneminde ‘Garplılaşma’ diye tutturduk. Cumhuriyetin ilk 15 yılında, 5 bin yıl öncesi Türk kültürüydü benimsediğimiz. 1940-50 arası Eski Yunan kültürünü “Batılılaşmanın” temeli saydık. Sonrası malum kapitalizmin rüzgârında sürüklendiğimiz ideolojiler, yaşadığımız iç kavgalar ve küresel emperyalizmin dayatmaları…

Bütün bu gerçekler gösteriyor ki; Türkiye’nin eğitimde Milli ya da gayrı Milli politikası yok. Politika olmayınca hedefler, plan, program ve proje de olmuyor. Kısacası Türkiye’de “eğitim” Millete has bir şey değil. Her iktidarın keyfine ve hatta Bakanın keyfine göre biçim verdiği bir uygulama sahası ve o nedenle Milletin ortak paydası olamıyor.

Son on yıla bakalım; beş Bakan geldi, dördü de kendine göre sistem getirdi. Dördüncü Bakan Dinçer, Bakanlığın 90 yılda şöyle ya da böyle oluşmuş hizmet kültürünü ve kurumsal hafızasını bir gecede yıktı.

Dünyadaki eğitim sistemlerini de bilecek şekilde yetişmiş yedi yüze yakın bürokrat havuza alındı. Yerlerine Ziraat Bankasından, İşkurumundan, Toprak Sudan, üniversitelerden; 7-8 sene iş tecrübesi olan eğitimli ama eğitim konusunda hiçbir şey yapmamış insanlar getirdi. Taşra muhatap olacak yetkili bulamadı.

Sistem sorunluydu ama iyi kötü kendini taşıyordu ve şimdi sistem kendini taşıyamıyor.

Öğretmen Eğitimin Neresinde?

Eğitimin; öğretmen, öğrenci ve program olmak üzere üç temel unsuru var ve hangisini merkeze alırsanız diğer ikisinin rolü ona göre değişir.

Okul, derslik, araç-gereç, eğitim yöneticileri, eğitim planlayıcıları, eğitim denetçileri ve eğitim politikacıları sistemin yan unsurlarıdır.

Eğitimin temel unsuru öğretmenlere, hakaret derecesine varan söylemlerde bulunuldu. Milli eğitim politikasına uygun bir öğretmen yetiştirme sistemi geliştirilemedi ve sistemle uyumlu bir öğretmen yetiştirilemedi.

Bu konuda geçmiş dönemlerin de büyük günahları var. Önce Kinyas Kartal gibi ağaların isteğiyle Köy Enstitüleri kapatıldı. Sonra Öğretmen Okulları ve Ecevit döneminde Eğitim Enstitüleri ve nihayet yüksek öğretmen okulları kapatıldı. 45 günde öğretmen yetiştirildi. 1990’lı yıllarda üniversite mezunu olan herkes öğretmen olarak atandı ve nihayet öğretmen yetiştirme görevi üniversitelere havale edildi, üniversiteler öğretmen eğitimini Milli politika ve hedeflere göre yapmadılar, rektörlerin ve YÖK’ün siyasal politikalarına göre yaptılar, pedagojik formasyon eğitimlerini ticarete döktüler, ülkenin öğretmen ihtiyacına göre eğitim planlaması yapılmadı. Öğretmenler en düşük ücret grubu içinde tutuldular. 40. yılını çalışan öğretmen iki bin beş yüz lira maaş alamıyor.

Yüz binlerce genç ihtiyaç fazlası olarak sokaklara terk edildi. Devletin oku dediğini okuyan, başar dediği sınavları başaran, bitir dediği okulları bitiren gençlerin devletten iş beklemesinden daha tabi bir şey olamazdı ama iş bekliyorlar diye “cami avlusunda yem bekleyen güvercinlere” benzetildiler.

Bilgi ve teknolojinin değişim hızı karşısında öğretmenler için hayat boyu öğrenme modeline geçilmemiş olması yani öğretmenlerin üst akademik eğitime devamındaki güçlükler ve öğretmen akademisinin kurulamamış olması sistemin gençliğe ve geleceğe zarar veren en önemli eksiklerinden biridir.(Devam edecek)

 

 

Yaşlılara Saygı Haftası

 

lılara Saygı Haftası başlıyor. WHO (World Health Organization) Dünya Sağlık Örgütü, 1982 yılında bütün dünyada Mart ayının üçüncü haftasını Yaşlılara Saygı Haftası olarak ilan etmiştir.

Her ülkede konu ile ilgili pek çok etkinlikler yapılacaktır.

Ancak haftaya verilen isim, özellikle bizlere, yaşlı insanlara biraz tuhaf geliyor. Sanki bu haftanın dışında kalan elli bir haftada yaşlılara saygı göstermenin pek gerekli olmadığı gibi bir anlamı çağrıştırıyor. Öyle zannediyorum ki, sadece Yaşlılar Haftası dense daha iyi ve yeterli olacak.

WHO, 1963 yılındaki çalışmaları sonunda 65-75 yaşlarını yaşlılık, daha üst yaşlardakileri de ileri derecedeki yaşlılar olarak kabul etmiştir.

Modern tıbbın babası sayılan İyonyalı (İonia) Hippocrates ( M.Ö. 460- M.Ö. 377) ise yaşlılığın 56 yaşında başladığını saptamıştı. Aradan geçen yüzlerce yılda yaşam koşullarının iyileşmesi, doğal olarak bu farkı getirmiştir. Değişmeyen tek şey değişimdir kuralı ve zaman  bu konuda  da etkisini göstermiştir.

Eskiden hem bizde hem de batılı ülkelerde var olan büyük aile yapısı neredeyse tarihe karışmaktadır. Oysa büyük aileler tıpkı okullar gibi insanların feyz aldığı önemli kültür yuvalarıydı, keşke muhafaza edilebilseydiler.

Geçmişten gelen örflerin, âdetlerin, geleneklerin, inançların ve terbiyenin kuşaktan kuşağa aktarıldığı ortamlardı büyük aileler.

Tüm aile fertlerinin özel bir saygı duyduğu büyükbabalar, büyükanneler çocukları sevgi ve şefkatle bağırlarına basar, olağanüstü hoşgörüleriyle onlara huzur, güven ve mutluluk verirlerdi.

Aklımızda kalan en güzel masallar dedelerimiz ve  ninelerimizden dinlediklerimizdir. Bütün hikâyelerin sonunda kahramanlar ve kazananlar hep dürüst, iyilik yapmayı seven, mert insanlar olurdu.

Çocuklar  çok küçük yaşlarından itibaren  sevgi ve saygıyı her zaman kendilerini engin bir muhabbetle kucaklayan, büyükbaba ve büyükannelerinden öğrenirlerdi.

Biliyoruz ki, insan hâfızasının unutkanlık gibi bir özrü vardır. Gene biliyoruz ki insanlar, anılarını anlatırlarken eski olayları ve geçtikleri mekânları süsleyerek ve renklendirerek, aslından biraz daha farklı aktarırlar.

Bu bilinç ve hoşgörüyle yaşlılarımızı dinlediğimizde pek çok önemli konuyu en yakın tanığından dinlemiş ve bilgi almış oluruz.

Bu fedakâr insanlar, zorlu yaşam koşullarını nasıl aştıklarını, olumsuz olayları nasıl geride bıraktıklarını ve bizleri nasıl büyüttüklerini tevazu içinde anlatırlar. Gerçekte bütün bunlar başlı başına aile sevgisini anlatan ve dersler çıkarılması gereken önemli hayat hikâyeleridir.

Diğer bir yönden yaşam alanlarındaki önemli kişileri, mahallenin bakkalını, kasabını, manavını, postacısını, bekçisini, seyyar satıcılarını tüm renkleriyle en güzel onlar anlatırlar. Eski konakları, yapıları, mahallenin meşhur kişilerini (delisi ve akıllısıyla)  hep onların anılarında kaldığı ve aktardıkları kadarıyla biliriz.

Eski bayram hazırlıklarını, bayramları, bayram yerlerini, bayram sohbetlerini ve yemeklerini onlardan iyi kim bilir ve anlatabilir?

Artık pek rastlanmayan mesire yerleri ve eğlencelerini, yazlık kışlık sinemaları ve spor olaylarını, meşhur pehlivanları ve sahne sanatçılarını ancak onlar anlatırsa öğrenebiliriz.

İhtiyarlarımız, bilgelik dönemindeki bu insanlarımız ömürlerinin en güzel ve verimli çağını ülkelerinin ve ailelerinin selâmeti, refahı ve esenliği için hizmet vererek geride bırakmışlardır.

İleri yaşa ulaşan insanların, herhangi bir hastalıkları olmasa da, biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yönden az veya çok kayıpları olması doğaldır.

Yaşlılık döneminin kaçınılmaz anatomik ve fizyolojik değişiklikleri olacaktır. Bunları önlemek mümkün değildir.

Ancak ihtiyarlar, hayattan kopmamalıdırlar. Dinç kalmanın en iyi yönü öğrenmeye devam etmektir.  Dünya ve ülke olaylarını, yeni gelişmeleri takip etmeye ve ilgi sahalarını canlı tutmaya gayret sarf etmelidirler.

İleri yaşlılara sahip çıkmak tarihimizden gelen geleneksel ve en güzel hasletlerimizden biridir.

Yaşlılar Haftası hayırlı olsun…

 

 

Mütareke Aydınları mı, Müzakere Aydınları mı?

0

Milliyet gazetesinde(15.03.2013) “Barışa omuz vermeye çalışıyoruz!” başlıklı 400  “demokrat” aydının(!) milletimizi İmralı Müzakerelerini desteklemeye davet eden bir ilanı yayınlandı.  Sürece destek veren bu “demokrat” aydın grubu verdikleri ilanda “İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmeler, özlemini çektiğimiz barışın kapısını ciddi bir biçimde aralamıştır. ……TBMM’nden başlayarak, çözüme katkı sunabilecek bütün taraf ve kesimleri sürecin parçası haline getirmek demokratik, adil ve kalıcı çözümü kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. Bizler bu doğrultuda atılacak demokratik adımları, adresine bakmadan sahipleneceğiz” diyorlar.

Bu “Müzakere Havarisi”,Barış Goygoycusu” çok demokrat(!) aydınlarımız ve bunların çöreklendiği sivil toplum kuruluşları bizim malumumuzdur. Bunlar ne kadar, Atatürk,Cumhuriyet, Türklük ve Türk ordusu aleyhinde siyasi girişim olursa, hemen yanında yer alan sivil destekçileridir. Hatta Ermenilerin Türk milletine attıkları soykırım iftirasının bile savunucularıdırlar. Anayasamızı, Avrupa Birliğiyle, Alman Vakıflarıyla ve Öcalan’ın şahsında PKK ile pazarlık konusu yapan bütün girişimlerin baş destekçileridir. Milliyetçiler, vatanseverler, PKK ile savaşan komutanlarımız tutuklanırken “demokratikleşiyoruz” diye bayram edenler bunlardır.

Türk milliyetçiliğini ayaklarının altına aldığını” söyleyen,  Anayasa’dan “Türk milleti” ifadesini tamamen çıkarmaya hazırlanan, Atatürk’ün adını, Cumhuriyet’in kazanımlarını ortadan kaldırmaya çalışan siyasi zihniyeti, kalemleriyle, konuşmalarıyla kürsüleriyle ve örgütleriyle bugüne güçlendirerek taşıyan bu  malum zevattır. İslamla, muhafazakarlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu zevatın sürekli desteği olmasaydı, bugün “vatan, millet, din” diye iktidara gelenler Türk milletini ve Türk ordusunu bu kadar küçültemezler, 30 bin kişinin katilini Türkiye’nin geleceğine ortak edemezlerdi.

Bu malum zevatta her meslekten, her meşrepten, her fikirden, her tarikattan, her cemaattan insan var. Her gayrımilli teşebbüsün koltuk değneği olan bu Devrimci, Alevici, Kürtçü, İslamcı, Arapçı, Solcu, Komünist, Dönek ve Cemaatçı 400  kişinin birlikte imzaladıkları ilanın sonunda şöyle deniyor: “Hiç kuşku yok ki, bu büyük sorunun çözümü istisnasız herkese büyük sorumluluk ve görevler yüklemektedir. Bunun bilincinde olan ve yıllardır bu doğrultuda çaba gösteren insanlar olarak, (biz zaten ne kadar fedakar olduğunuzu biliyoruz! S.Ö.) geçmişten çıkarılan dersler ışığında herkesi bu zorlu büyük (bir de şanlı deseydiniz. S.Ö.)yürüyüşe katılmaya, destek olmaya, sorumlu davranmaya çağırıyoruz.”

Şimdi soruyorum. Destek olmazsak, karşı çıkarsak ne olacak? Siz de Apo’nun 50 bin peşmergeyle ülkenin altını üstüne getirme tehdidi gibi bir tehditte mi bulunuyorsunuz? Sonu ülkenin bölünmesine kadar gidecek ve milletimizin Türk kimliğini kaybetmesine bile yol açacak bu süreci destekleyecek kadar vatan ve millet sevgimizi kaybetmedik, sizin kadar meşrebimiz geniş değil.

Kendi kendime düşünüyorum. Milli Mücadeleye karşı çıkan aydınların ve gazetecilerin bir kısmı yabancılarca satın alınsalar bile, çoğu gafildi. Kimi İmparatorluğu, kimi padişahı ve halifeyi, kimi İstanbul’u kurtarmak istiyordu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını devlete isyan eden asiler olarak görüyorlardı. Kurtuluşu bir hayal kabul ediyorlardı. 150’liklerin çoğu böyle idi. Hepsi Ali Kemal tıynetinde bir hain değildi. Peki bugün ordumuza reva görülen haksızlıkları, Kıbrıs’ta Annan planını, Ermenilerin soykırım safsatasını, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesini, ana dilde eğitimi, gerekirse barış için ülkenin bölünmesini ve Anayasa’da geçen bütün “Türk” kelimelerinin çıkartılmasını alkışlayanlar acaba ne kadar gafil, ne kadar cahil veya ne kadar hain, bunu çok iyi değerlendirmek gerekir. Mütareke aydınları mı, Müzakere aydınları mı? Takdirini sizlere bırakıyorum.

Yalnız tanımanız ve hatırlamanız için bu ibret vesikasında imzaları bulunan Mütareke Aydınları”ndan bazı gazeteci, TV’ci, akademisyen, politikacı, sanatçı, MİT’çilerin ve sivil toplum kuruluşlarının isimlerini veriyorum. Zaten siz bunların çoğunu tanıyorsunuz. Ama ben unutmamanız için bu ibret listesini bir defa daha hatırlatayım dedim.

BU ZEVATI YAŞADIKÇA UNUTMAYIN

Gazeteci ve TV’ciler: Ahmet Hakan, Ali Bayramoğlu, Alper Görmüş, Altan Öymen, Amberin Zaman, Aydın Engin, Ayşe Böhürler, Balçiçek İlter, Cengiz Çandar, Derya Sazak, Etyen Mahcupyan, Eyüp Can, Ezgi Başaran, Hidayet Şefkatli Tuksal, Hilal Kaplan, Koray Çalışkan, Mahmut Övür, Mehveş Evin, Mete Çubukçu, Nagehan Alçı, Nazlı Ilıcak, Nihal Bengisu Karaca, Nuray Mert, Oral Çalışlar, Pınar Öğünç, Rasim Ozan Kütahyalı, Şirin Payzın

Akademisyenler: Prof. Ahmet İnsel, Prof. Ali Nesin, Prof. Baskın Oran, Doç. Cengiz Aktar, Prof. Fuat Keyman, Prof. Gencay Gürsoy, Prof. Halil Berktay, Prof. İlhan Tekeli, Prof. İrfan Açıkgöz, Prof. Mehmet Altan, Prof. Mithat Sancar, Prof. MümtazerTürköne

Yazarlar: Ahmet Ümit, Masis Kürkçügil, Murathan Mungan, Nabi Yağcı, Oya Baydar, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Tarhan Erdem,  Vedat Türkali, Ümit Kıvanç, Yaşar Kemal, Zeynep Oral

Politikacılar: Dengir Mir Mehmet Fırat, Ercan Karakaş, Eşref Erdem, Gürbüz Çapan, Mehmet Bekaroğlu, Tarık Ziya Ekinci, Ufuk Uras, Mustafa Kul

Sanatçılar:  Deniz Türkali, Ferhat Tunç, Lale Mansur, Leman Sam, Müjde Ar, Nur Sürer, Semih Kaptanoğlu, Serkan Acar, Şanar Yurdatapan, Şevval Sam, Yavuz Bingöl

STK’cılar:İbrahim Betil (Eğitim Gönüllüsü), Ahmet Faruk Ünsal(Mazlum Der Gen.Bşk.), Cemal Uşak(Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Gen. Bşk.), Ercan Geçmez (Hacı Bektaş Veli Vakfı Gen. Bşk.), Ercan İpekçi (TGS Başkanı), Esfer Solmaz (Batman Derneği Fed. Bşk.), Zana Fargini (Kürt Enstitüsü Bşk.),Öztürk Türkdoğan(İHD Genel Başkanı)

MİT’çi:  Cevat Öneş

Temsilcileri katılan STK’lar: Sarmaşık Derneği, DGD Platformu, ÇGD, Birleşik Metal İş Sen., Ankara Aydınlar Yazarlar Girişimi, Demokratik Alevi Federasyonu, TÜSES,  Demokratik Anayasa Hareketi, ÇHD, Sivil Dayanışma Platformu, Van Barosu, Van Der. Fed., Bodrum Kadın Dayanışma Derneği, Liberal Düşünce Derneği, Başkent Kadın Platformu, Divriği Kültür Derneği, Yüzleşme Derneği, Araştırma ve Kültür Vakfı, İHV, KA-DER, AK-DAV, Alevi Kültür Derneği, TOHAV, Barış İçin Vicdani Ret Platformu, TGS, SODEV, Mardin Der. Fed., Batman Barosu, Batman Tic. ve San. Odası,  TESEV, İst. Tekel ve Gazete Gazete Bayileri Odası, T. Barış Meclisi, Özgürlükçü Anayasa Platformu, Ortadoğu Sanayici ve Genç İşadamları Derneği, Yaşam Ağacı Derneği, İzmir Süryani Dostluk Platformu, Denge Demokrat Oluşumu, Diyarbakır Göç-Der, YAKAYDER, Emekli-Sen, Ankara Dersimliler Derneği, Kızılırmak Der. Fed., Özgür Eğitim-Sen, Tunceli Tic. ve San. Odası, Maden Mühendisleri Odası, Diyarbakır Barosu, Öğretim Üyeleri Derneği, Türk Diş Hekimleri Birliği, PEN Yazarlar Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Kadın Yazarlar Derneği, Anadolu Kültür Derneği, Şırnak Barosu, Diyarbakır Der. Fed., Devrimci 78’liler Federasyonu.

“İş İşten Geçmeden”

“Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi, bir şehzadenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silahlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz edilemez. Günümüzde terörle mücadele çerçevesinde Amerikalı üst rütbeliler, ‘Terör faaliyeti düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur’ diyor. Kaldı ki bu şehzadeler öldürülmedikleri zaman, diğerlerini öldüreceklerdir. Kur’an-ı Kerîm’de Hazret-i Musa ile Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılır. Hazret-i Musa, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, ‘Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevk edecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir’ demiştir.

“Kur’an-ı Kerim, fitnenin adam öldürmekten daha şiddetli ve büyük olduğunu söyler. Şeyhülislam İbni Kemal, Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, Kazasker Nişancızade Mehmed Efendi, Kazasker Bostanzade Yahya Efendi ve Kazasker Bosnevî Hüseyn Efendi gibi âlimler, şehzade idamlarını bu ayetlere dayandırır ve meşru görür. Gerektiğinde umumî  menfaat için hususî zararın tercih edileceği, bir hukuk kaidesidir. Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir de misâl anlatılır: Düşman, Müslümanların  üzerine taarruz etmiş ve birtakım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçecektir. Bu sebeple, siper edilen esirlere, düşmana niyetle atış yapılır. Bunda umumun menfaati vardır. Eğer bu esirler ölmesin diye atış yapılmazsa, düşman ülkeyi işgal eder; ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürür.

“Şeyhülislam Hâherzâde fesatçıların ortalık sakin iken bile öldürülebileceğine fetvâ vermiş; zarureten geçici olarak fesatçılığı bırakıp gizlendiklerini söyleyerek, ‘Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir’ mealindeki âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği hâlde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; ‘Senin suçun yoktur. Ama ilerde senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum’ demiştir. Râşid halifelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.

“Osmanlı kanunu Mecelle’nin bazı maddeleri, bu tatbikata ışık tutucu mahiyettedir: ‘Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur.’ (Umumî zararı gidermek, kamunun, çoğunluğun zarara uğramasını önlemek için hususî zarar tercih edilir. M 26); ‘Zarar-ı eşedd, zarar-ı ehaff ile izale olunur.’ (Şiddetli bir zararı gidermek için daha hafif bir zarara başvurulabilir. M 27); ‘İki fesad teâruz etdikde ehaffi irtikab ile a’zamının çaresine bakılır.’ (İki kötülükle karşı karşıya gelindiğinde, hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır. M 28). ‘Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.’ (İki kötülükten birini işlemek zorunda kalındığı zaman, hafif olanı tercih edilir. M 29). ‘Def’-i mefasid, celb-i menâfiden evlâdır.’ (Kötülüklerin giderilmesi, iyiliklerin elde edilmesinden önde gelir. M 29).” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Ama Hangi Osmanlı?, İstanbul – 2013, s. 73-74)

X

Nitekim, kangren olmuş kol veya bacak kesilir. Görev ve işlevini yerine getirmeyen böbrek alınır. Çürüyen diş çekilir. Yoksa, parça için bütünden oluruz.

Suç işleyen hapse konur. Çünkü toplumun selâmeti bunu gerektirir.

3621

Tabii bütün bunlar istemeyerek ve üzülerek yapılmak zorunda kalınan şeylerdir.

Hattâ polis; potansiyel suç deposu olanları, bâzan herhangi bir hâdiseye meydan vermesinler diye,bir müddet için tedbir olarak tutuklar ve nezarete alır.

X

Zaten hiçbir devlet hukuken ayakta kalamaz. Mevcut hukuk; sıradan vatandaşlar içindir. Yıkıcılar, bölücüler, devletin temeline dinamit koyanlar ve koymak isteyenlerle hukuken mücadele etmek mümkün değildir. Çünkü onlar suret-i haktan görünür. Normal bir vatandaş gibi davranır. Mel’anetlerini hukuk kılıfına uydurarak yürütürler. Zâhiren hukuk dairesinde olduklarını aksettirir bir görüntü verirler. Görünüşte  masumdurlar. Fakat kıllarına dokunmaya görülsün, öyle bir vaveylâ koparırlar ki, dokunanın vay hâline! Herşeylerini kanunlara uydurdukları için, kanunen yakalarına yapışmak imkânsızdır! Tıpkı minareyi çalacak olanın kılıfı hazırladığı gibi.

İşte bu gibi sinsi ve gizli, yer altı faaliyetleri yürütenlerin hakkından; ancak her devletin CIA, KGB, MOSSAD gibi teşkilat ve örgütleri gelir. Türkiye’de ise, bu gibi casus ve hainlerin izini MiT sürer. Yakalar. Gereğini yapar. Doktor’un  vücuttaki mikropları keşfederek; izalesi için, zarar ve tahriplerini  gidermek üzere  tedaviye erken başlaması gibi.

MİT, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, Türk vatanı’na ve Türk Milleti’ne karşı mutasavver / yapılması tasavvur edilen veya edilecek olan ihanet ve sabotaj gibi teşebbüs ve girişimlerden vaktinden evvel haberdar olarak, bunları göğüsler. Halkın haberi olmadan, onun korku ve paniğe kapılmasına fırsat vermeden, koruma ve gözetme görevini sessizce yerine getirir. Vukua gelmesi muhtemel öyle tehlikelerden korur,öyle felâketlerin önünü alır ki, halkın rûhu  duymaz. Haberi bile olmaz. Zaten asıl olanda budur. Ve böyle olması gerekir.

X

 Elbette, bilerek bilmeyerek devlet aleyhtarı faaliyetlere girenlere, girişenlere ve bunun için dağa çıkıp silâha sarılanlara, çatışmalara girenlere, bu yolda ölenlere, öldürülenlere  sevinilmez. Ancak acınır. Ama bu hissiyat; onlara karşı gelmekten yâni vatanı, milleti ve devleti savunmaktan kimseyi alıkoymamalı. Zaten alıkonulmuyor. Gereken yapılmalı. Nitekim yapılıyor. Çünkü Şeriatin kestiği parmak acımaz.

Fakat nasıl ki, Hâkim’in suçluyu cezaya çarptırırırken sevinmesi, onu mânen mes’ul kılar.Yâni hak edilen cezayı vermekten asla çekinmeyecek; fakat  bu karardan ötürü de üzülmekten kendini alamayacak. Aynen bunun gibi, vatan  müdafaası  yapılırken, öldürülenlere  -üstelik bunlar kendi vatandaşları ise-  sevinmenin, o kişiyi indallah / Allah katında günahkâr edeceği de bilinmeli.

Marka Şehir Bartın’ın Vefalı Valisi

Vefa önemli. Bartın Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin  18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Zaferi’nin 98. Yıl dönümü dolayısıyla düzenlediği programda konuşmacı olarak şehitlerimizi hayır ve rahmetle andık. 2008 yılında kurulan ve son yıllarda İslami İlimler Fakültesi kurulan Bartın Üniversitesi gittikçe gelişen ve büyüyen bir üniversite.

“Çanakkale’den 10 Cephe’ye” Şehitlere Vefa konulu konferansın açılış konuşmasını yapan ve adaşım olan Bartın Üniversitesi Öğrenci Konseyi Başkanı İsmail Kuşçu ve Emre beyin daveti ile Bartın Üniversitesine konuşmacı olarak katıldım. İsmail ve Emre bey aynı zamanda Devr-i Alem belgesel TV programlarını yakın takip ediyor ve izliyorlar. Ve kendilerinin daveti ile Bartın’da misafir olduk. Anlamlı bir günde aziz şehitlerimizi andık ve Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı‘na adlı belgesel gösterimini salonu tıklım tıklım dolduran öğrencilere sunduk. Önce belgesel gösterimi sonra 1 saatlik konuşma yaptıktan sonra öğrencilerle karşılıklı olarak ayrıntılı soru cevap alışverişinde bulunduk. Programa katılan Bartın Üniversitesi Rektör Yrd. Prof. Dr. Azize Toper Kaygın hanımda konferansın öğrenciler açısından çok faydalı olduğunu belirterek, böyle anlamlı bir gün ile ilgili çok önemli bilgiler verdi.

2008 yılında kurulan Bartın Üniversitesi çok dinamik ve hareketli. 8000 öğrencinin eğitim gördüğü üniversite gerçekten çok bilgili. Zonguldak Çaycuma’da faaliyete geçen havalimanı ile Bartın’a oldukça ziyaretçi gelmekte. Osmanlılar zamanında Cenevizlerin elinden alan ve Çeşmi Cihan yani cihanın gözü anlamına gelen yer olarak  nitelendiren Fatih Sultan Mehmed Bartın’a çok önem vermiştir. Tarihi, kültürü ve doğası ile çok değerli bir coğrafyaya ev sahipliği yapan Bartın’ın nüfusu az olmasına karşın üniversite öğrencileri şehire çok canlılık katmış. İnşaat sektörü ise hızla gelişim gösteriyor.

Marka şehir Bartın’ın Vefalı Valisi

Bartın ziyaretimizde 1980’li yıllarda Gebze’de Kaymakam adayı olarak Mülki İdare Amirliği görevi yaparak Kocaeli’de çok faydalı hizmetlerde bulunan ve daha sonra İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu’nun üyesi olarak Mülkiye Müfettişi ve müteakiben Mülkiye Başmüfettişi ünvanlarıyla görevlerini yürüten vefa insanı çok değerli dostum Bartın Valisi Bülent Savur beyin misafiri olduk.

Bizi çok sıcak ve samimi bir şekilde ağırlayan ve sayın Vali Bülent Savur bey bizimle yakından ilgilenerek bizleri Bartın’ın ve dünyanın gözbebeği Amasra ilçesi ve İnkum beldesinde gezdirdi. Nice insanlar var ama vefa namına hiçbirşey bulamazsınız. Vali Savur bey gerçekten hem vefalı hem de sevdalı. Tam bir Bartın aşığı olan vali bey ile Bartın’da Devr-i Alem yaparak hem kendisinden Bartın ile ilgili çok önemli bilgiler aldık hem de geçmiş güzel günleri yad ederek Gebze’yi konuştuk. Ertesi gün bizi tekrar misafir eden çok değerli hizmet insanı Vali Bülent Savur bey ile çok önemli röportajlar yaparak kendi ağzından yapmış oldukları hizmetleri ve Bartın’ın tarih, kültür ve turizmde çok önemli noktaya geldiğini öğrendik.

Bartın ve Amasra belediye başkanları Devr-i Alem’e konuştu

Bartın’da belgesel çekimlerimizi Bartın Belediye Başkanı Cemal Akın ve Amasra Belediye Başkanı Emin Timur sürdürerek tarihe not düşüp, zamana noterlik yaptık. Belediye başkanları ile yaptığımız röportajda sayın Akın ve Timur beyler; tarihiyle, doğasıyla geçmişten günümüze hep ilgi çeken ve ülkemizin çok değerli bir bölgesi olan Bartın’ın ve Amasra’nın Koca Fatih tarafından bizlere miras bırakıldığını vurgulayarak, kendilerinin de bu mirasa sahip çıktıklarını ve herkesin bu güzellikleri yaşaması için davet ettiklerini ifade ettiler.

Bartın’daki gezimizde çok değerli bir şahsiyetle tanışma şerefinede vardık. Kendisini Bartın’a adayan ve Bartın doğumlu olan Prof. Çetin Asma ile Bartın’da belgesel çekimleri yaparak, Bartın’ın geçmişi ile ilgili bilgiler aldık. Bazı insanlar vardır pek görünmez ama adeta gizli bir tarihtir. Çetin beyde öyle bir insan. Aslında ilkokul mezunu olan Çetin beyi biz profesör olarak görüyoruz. 200 yıllık tarihi evde yaşayan Çetin bey, bizi Bartın’da gezdirdi ve çok yakından ilgilendi.

Bartın Ticaret ve Sanayi Odası başkanından davet

Bartın’da bir başka durağımız ise Bartın Ticaret ve Sanayi odası. Bartın Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İsmail Toksöz’ü makamında ziyaret ettik. Devr-i Alem kameralarına konuşan Toksöz bizlere Bartın’ın ticaret ve sanayi potansiyeli ile ilgili çok önemli bilgiler verdi. Bartın’ın yılın 12 ayı gezilebilecek ve yaşanabilecek muhteşem güzelliklere sahip olduğunu belirten başkan Toksöz, sanayici ve girişimcileri bölgeye yatırım yapmaları için davet etti.

Evet Bartın ile ilgili anlatılıp söylenecek çok şey var. Bartın gerçekten görülmeye ve gezilmeye değer bir ilimiz. Buralar anlatılmaz yaşanır.

Küresel Düzen Çanakkale’yi Unutmamalıdır!

98 yıl önce, Atalarımız, Çanakkale’de onurlu bir mücadeleyle emperyalist saldırılara geçit vermediler.
O mücadelede bedelini bu ülkenin 250 bin evladı canlarını feda ederek ödediler.

Çanakkale Zaferi, tarih sahnesine Mustafa Kemal‘i armağan etti.

 O zafere rağmen, ilk paylaşım savaşı sonucu yurdumuz emperyalistlerce işgal edildi. Bu işgale karşı direnişin en büyük güç kaynağı Çanakkale Zaferi oldu.

O onurlu savaşın gerçek kahramanı olan Mustafa Kemal, Anadolu halkı ile verdiği kurtuluş mücadelesinden zaferle çıkarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Emperyalistler bu sonucu içlerine sindiremedi.

İç isyanları kışkırtarak çelme takmaya çalıştılar!

Mustafa Kemal’e suikastler planladılar!

Olmadı, başaramadılar.

İkinci Paylaşım Savaşı’na sokarak güçlenmeden yıkmaya çalıştılar, olmadı!

1947’de, “Marshall Planı” ile ilk çelmeyi taktılar.

Fakir genç kızı saldırıdan koruyan zengin delikanlı misali, tuzağa düşürdüler! “Yardım ediyormuş” gibi yaparak vatanımıza girdiler. Askeri üsler kurarak kirlettiler topraklarımızı. Önce dış işlerimize, sonra iç işlerimize karıştılar! Bilimsel, teknolojik, ekonomik gelişmemize ambargo koydular! Milli eğitimimize “danışman” olarak girdiler, “meslek sahibi, aklı egemen kılan, düşünen, nitelikli insan gücünün yetişmesine engel oldular.

Bu topraklarda binlerce yıl “ulus kimliği” ile yaşamakta olan kardeş toplumlar arasına “etnik ve mezhepsel ayrılık” tohumlarını ektiler.

İşbirlikçi yöneticilerle halka zulüm ettiler, yoksullukla terbiye ettiler.

Daha 1880’lerde çizdikleri “bölünmüş Türkiye” haritalarını gerçekleştirmek, bu suretle Ortadoğu’nun petrol ve maden kaynaklarına sahip olmak için “kardeş kavgasını” körüklediler.

Eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, yatırıma harcayacağımız kaynaklarımızı bu akıldışı kavgada tükettirdiler.

Onlar “BOP” dediler, biz “HOP” diyemedik!

Aksine, birileri “eş başkan” oldu!

Bu arada bütün ulusal varlıklarımız yabancıların eline geçti.

Ülkemizdeki yabancı şirket sayısı 30 bini geçmiş!

“Ulus Devlet” yok sayılıyor!

“Ulusalcı” olmak en büyük suç!

Tıpkı, Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi!

Dünya egemenlerine borçlandık.

Bütçemizin büyük kısmı “borç faizlerine” gidiyor.

Halk, yoksulluk ve işsizlikle terbiye ediliyor; birkaç torba erzak ve birkaç çuval kömürle köleleştiriliyor!

Ordumuzun en onurlu subayları tutsak, sınırlarımız Allah’a emanet!

Yenildik sanıyor Emperyalistler!

Yanılıyorlar!

Tıpkı Çanakkale’de, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi; bu ulus yeniden uyanacak ve meşru müdafaa hakkını kullanacaktır!

Küresel düzen Çanakkale’yi ve Kurtuluş Savaşı’nı unutmuş!

Biz unutmayalım!..

‘Irkçılıkla Milliyetçilik ayrı kavramlardır.’

Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şâdi Polat Sordu; Fikir Adamı ve Yazar Mehmed Niyazi Özdemir Samîmiyetle Cevap Verdi: Irkçılıkla Milliyetçilik ayrı kavramlardır.’

(MEHMED NİYAZİ BEYEFENDİ İLE YAPILAN RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜ)

Dil ve millet ilişkisinden söz eder misiniz?

Mehmed Niyazi: Millet için en önemli üç unsur; dil, din ve târih. Bir milletin kültür ve medeniyetinin bütün vasıflarını dilinde görürüz. Dili zenginleştiren, onu derinleştiren, soyutlaştıran dindir. Meselâ biz ‘bardağı masaya koydum‘ deriz; fakat onlar dik mi, yatık mı koyduklarını anlatan kelimelere sâhipler. Maddenin bütün kombinezonlarını rahatça izah ederler. Fakat iş mânâya, soyutluğa yöneldikçe dilleri ciddî bir şekilde kısırlaşır. Dayı, amca aynı ‘onkel‘ kelimesidir; sonra da annemin kardeşi onkel, babamın kardeşi onkel derler. Bir milletin dili, o milletin kültürünü, mâzisini, değerlerini yansıtır; kelimeler roman, şiir, hikâye gibi anlatı sanatlarının ilmekleridir. Dil nesilleri birbirine bağlayan en önemli unsurdur. ‘Devletimiz’ demiyorum; saygımdan dolayı dilim varmıyor; fakat resmî makamlar, bilhassa okullar dilimizi katletmek için sanki görevliler. Buna bir örnek vermek isterim. Almanya’daki Yahudi asıllı bilim adamlarının bâzılarını Nazi döneminde biz almıştık. Uzun yıllar ülkemizde hizmet veren Fritz Neumark ülkesine dönmüş, hâfızam beni yanıltmıyorsa, 1963 yılında misafir olarak tekrar gelmişti. Hocalık yaptığı İktisat Fakültesi’nde konferans verecek. Salona girdiğimde yaşlı bir adam fasih bir Türkçe ile konuşuyordu. Zannettim ki bu adam bizden, daha sonra Neumark konuşacak. Meğer dinlediğim Neumark imiş. Konuşmasını bitirdikten sonra genç bir asistan O’na bir şey sordu. Dedi ki; ‘Evladım, ben on sene önce ülkenizden ayrıldım. Ben on sene evvelki dilinizi biliyorum. O dilde bana hitâb ederseniz, sorunuzu anlar ve belki cevap verebilirim. Ne dediğinizi anlamadım.’ Biz içinde yaşadığımızdan dilimizdeki değişimi fark etmiyoruz. Fakat dilimizi bilip de dışarıda yaşayan dilimizdeki değişimi hemen fark ediyor; hattâ anlayamaz hâle geliyor. Bu tavır bizi sâdece zamandan koparmadı; coğrafyadan da kopardı. Belki tirajları düşüktür ama İstanbul’da yayımlanan bir gazete Taşkent’te, Semerkant’ta, Balkanlar’da okunuyordu.  Oralarda basılanlar da İstanbul’da, İzmir’de okunuyordu. Belgrat’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşulurdu. Bütün bunları kaybettik.

Neden?

Mehmed Niyazi: Kompleksten veya devrim cinnetinden. İzninizle bu konuya dair bir örnek vermek istiyorum. Köln Üniversitesinin kantininde Türkolog bir Almanla konuşuyorduk. ‘Anlamadığım bir şey var‘ diyerek söze başladı. ‘Ford firmasında 11 bin Alman işçisi çalışıyordu; günde 9 bin araba üretiyordu. Siz Türkler geldiniz; 9 bin işçiyle günde 11 bin arabayı üretmeye başladınız. Edindiğim bilgiye göre de fabrikada herhangi bir teknolojik gelişme yok; eskiden ne ise aynı makine parkı devam ediyor. Ustabaşılardan veya yetkililerden endişe ederek çalışıyorlar desem, bu tespit doğru değil. Çünkü 30 yıldan beri aynı çalışkanlığı sürdürüyorsunuz. Demek ki çalışkan olmak aslî özelliğiniz. Niçin fakirsiniz?’ Diye sordu.

Ne cevap verdiniz?

Mehmed Niyazi: Balkan, Birinci Dünya Harbi, Millî Mücâdele dinamik nüfusumuzu alıp götürdü.

Bu cevabımın yeterli bulunmadığını belirtmek için:

– Biz Almanlar da savaşlardan geliyoruz. Birinci Dünya Savaşında beraberdik; üstelik İkinci Dünya Savaşında daha çok kayıp verdik.    

Dediği doğru idi; fakat bizi savunmak istiyordum.

– Milliyetçi bir milletiz. Milletimizin hislerine hitap edebilen iktidarlar sâyesinde çok çabuk kalkınacağız.

Güldü ve dedi ki:

– Siz milliyetçi bir millet değilsiniz; kusura bakma, ama hasta, kompleksli bir milletsiniz.

Çok incindiğimi fark edince, onu bu düşünceye getiren sebebi söylemenin ihtiyacını duydu.

– Her millet dilinden diğer dillere kelime vermek ister. Bu o dilin büyüklüğüne işarettir. Dünyada hiçbir büyük dil yoktur ki ‘Paşa’ kelimesi o dile girmemiş olsun. Meselâ Almanya’da ağırbaşlı, oturup kalkmasını bilen insanlara Paşa gibi ‘Wie ein Pascha‘ derler. Bin yıllık târihinizde yer alan bu kelime özbeöz Türkçedir. Orta Asya’da ağabeye ‘aga‘ derler; bugün de Anadolu’da ‘aga‘ derler. Ama birden çok aga varsa, en büyüğüne ‘Baş aga‘ derler. Zamanla bu ‘Baş aga‘ kelimesi ‘Paşa‘ ya dönüşmüş. Askerî, sivil bir rütbe olmuş. Anadolu’da ‘Paşaeli‘, ‘Paşakapısı‘ gibi çok değişik yerlere isim olarak verilmiştir. Paşa unvanlı dünyaya mâlolmuş pek çok büyük kumandan yetiştirdiniz; Meselâ ‘Gazi Osman Paşa‘; Paşa unvanını kullanmadan ondan söz edemezsiniz. ‘Paşa‘ kelimesini attınız, onun yerine ‘General‘i aldınız. Sizin medeniyetiniz İslâmiyet’e dayandığı için hümanist özelliğe sahiptir. Dolayısıyla sizin medeniyetinizde önemli olan insandır. Rütbeler, statüler sadece belirlemek için söz konusu olduğundan, addan sonra gelir. Meselâ ‘İsmet Paşa‘; ‘Hüseyin Efendi‘, ‘Ali Bey‘ gibi. Hâlbuki ‘General‘ kelimesi sınıflar medeniyetinin ürünüdür. Bu medeniyette rütbeler insandan önemlidir; önce gelir; meselâ Eisenhower… Eisenhower’in general olması, insan olmasından âdetâ önemlidir. Kendi kelimeniz Paşayı attınız; Generali aldınız; tabii onun günışığına çıktığı medeniyetteki şekline uygun kullanmak mecburiyetinde kaldınız. ‘Cemal General‘ diyemediniz, ‘General Cemal‘ demek mecburiyetinde kaldınız. Sadece dilinizi değil, hümanist olan medeniyetinizi de yaraladınız. Kompleksinizi tatminden başka ne kazandınız?

Ne cevap verdiniz?

Mehmed Niyazi: Ne cevap verebilirdim. Bir mâzeret söyledim; müsaade isteyip kalktım.

Dil çok önemli diyorsunuz.

Mehmed Niyazi: Üzerinde hassasiyetle durulacak kadar çok önemlidir. Çünkü canlı bir organizma gibidir. Sizi temin ederim ki, hiç kimse sonradan öğrendiği bir dili ana dili kadar bilmez. Yemin ederek söylüyorum; 1936 yılında Türkçemize tercüme edilmiş devlet felsefesiyle ilgili bir kitabı okumak istedim; Her paragrafta en az yirmi kelime için lügate baktım. 1802’de Almanya’da basılmış devlet felsefesiyle alâkalı kitabı lügatsız okudum. Medeniyet birikimdir. Dede torununu anlamaz duruma geldi. Böyle bir millet yaşar mı? Ayrıca yaşasa ne olur?

Din Konusu?

Mehmed Niyazi: Milliyetçiliğin temel faktörlerinden biri dindir. Hayatın iki kaynağı vardır; Biri ilim, diğeri dindir. İlim cemiyette medeniyeti; din kültürü oluşturur. İnsanın tabiatla mücâdelesinde biricik yardımcısı ilimdir; ilim milletlerin güç kaynağıdır. İlimde geri kalan milletlerin, milletler arasında yarışması, ancak dünya dengelerinde ihtiyaç duyulmasıyla mümkündür. Hayat, ancak dinle anlam kazanır; bunun için sanatın, kültür unsurlarının temelinde metafiziği buluruz. Dostoyevski koyu bir Ortodoks olmasaydı Kramazov kardeşleri yazamazdı. Rembrant inanmış bir Katolik olmasaydı ‘Hazreti İsa hastalara şifa dağıtıyor‘ ‘Hazreti İsa ölüleri diriltiyor‘ gibi tabloları yapamazdı. Mimar Sinan iliklerine kadar Müslüman olmasaydı, Selimiye’yi, Süleymaniye’yi yapamazdı. İlim bizde beyin, din bizde vicdan oluşturur. İlim bize güç verir, din bize sorumluluk kazandırır. İlmin ve dînin fonksiyonlarını îfa edebilmeleri ancak bilinmeleriyle mümkündür.   

Bilmiyor muyuz?

Mehmed Niyazi: Maalesef bilmiyoruz. Günümüzün rakamları hâfızamda yok; fakat 1989 târihli rakamlar hâfızamda kalmış; oranın pek değiştiğini zannetmiyorum. 1989 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde kaleme alınan ilmî makale sayısı 202.681’dir; Almanların ürettikleri makale sayısı ise 72.159 dur. Bizim yazdığımız ilmî makale sayısı ise sâdece 684’dür. Tabii aradaki kalite farkı hakkında bir şey söylemek istemiyorum; onu siz hayal edersiniz. İlim yanımız böyle; dînimizi de bilmiyoruz. Gençliğim İslâmcı olarak nitelendirilen çevrelerde geçti. İslâm’ın kavgasını yapan büyük insanların yakınlarında bulundum; Yazdıklarını okumayı en büyük görev bildim. Adını vermek istemiyorum; ömrünü İslâm’ı anlatmaya vermiş bir büyüğümüz; sık sık ‘İslâm’da hürriyet yok; İslâm’da nizam, hak ve adalet var; sorumsuz eşekler ancak hür olur.’ Derdi. Biz de bunu böyle biliyorduk. Bir seminere iştirak etmek mecburiyetindeydim; Almanca kitapların çoğunlukta olduğu bir kütüphanede çalışıyordum. Bir itikadımı izninizle itiraf etmek istiyorum; müsteşriklerin İslâm adına yazdıklarına inanmam. Bir insan İslâmiyet’in rûhuna vâkıf olmuşsa, onun Müslüman olacağından şüphe etmem. Müslüman olmamışsa, İslâmiyet’i anlamamış demektir. Böyle bir insanın bana bir şey anlatabileceğine ihtimal vermediğim için yazdıklarına inanmam. Kütüphanede çalışırken yorulmuştum; kitaplara bakarken Richard Hartman’ın ‘İslâm Dini‘ adındaki kitabı gözüme ilişti. ‘Bu nasipsiz ne yazmış‘ diye kitabı elime alıp açtım. ‘İslâm’da Amme Hürriyetleri‘ başlığıyla karşılaştım; ‘İslâm’da hürriyet yok‘ hükmü nereden çıkarılmış düşüncesiyle okumaya başladım. Şöyle diyor: “Kurân-ı Kerim’deki Âraf sûresinin 171 – 172 âyeti şöyle nâzil olmuştur. ‘Ben sizin rabbiniz değil miyim?’ İslâmiyet’te Allah haktır – mutlaktır. DileseydiBen sizin rabbinizim‘ derdi; mesele biterdi. Demediğine göre evet veya hayır’ı yarattığı kula bırakmıştır. Bu da İslâm’da hürriyetin ilâhi olduğunu gösterir. Devlet bunu sınırlandıramaz; vatandaşın hürriyetine riayet etmek, başkalarını riayet ettirmekle mükelleftir.

Bu olaydan sonra İslâmiyet’le ilgili eserleri okumak ihtiyacını duydum. İzin verirseniz eğer, bu konuda dikkatimi çeken bir hususu belirtmek istiyorum. Son iki yüz yıllık fikir hayatımızın omurgasını İslâm devleti oluşturmaktadır. Bir kısmımız diyor ki, İslâm devletini terk ettik; devletimizi, milletimizi vicdanımızdan kopardık; bu durum felâketlerimizin kaynağı oldu. Bir kısmımız da; İslâm devletinden çıkmazsak, çağa ayak uyduramayız; çağ dışında kalır, kesinlikle yok oluruz. Fakat İslâm devletinin ne olduğuna dair ciddî bir makale daha yazılmamıştır. Ya gözü kara bir şekilde methetme, ya da kötüleme. İslâmiyet’e dair ciddî, ilmî bir eser yazılmadığı için, kendimce İslâm târihinden İslâm devletinin nasıl olması lâzım geldiğini çıkarmaya çalışıyordum. Bâzı konuların içinden çıkamıyordum. Bayezıd Camii’nin emekli imamı genellikle ikindi namazına geliyordu; ben de oradaki kütüphanede çalışıyordum. Gidip ona sordum. Bir gün bana şöyle dedi: ‘Oğlum senin soruların boyumu aşıyor. Müftülerin tekâmül kursları var; oraya gitsen sorularına daha doğru cevap alırsın.’ Sorum şuydu: Hz. Ali belli bir süre Hz. Ebûbekir Hazretlerine biat etmemiş. Bu sürenin bir hafta, bir ay, altı ay olduğunu söyleyen var. Ama sen bana biat etmedin diye Hz. Ali’nin kafası kesilmemiş; Demek ki devlet başkanına biat etmeden de bir Müslüman, İslâm devletinde yaşayabiliyor. Acaba biat eden Müslüman ile biat etmeyen Müslüman arasında amme hizmetine katılmak bakımından aralarında bir fark var mıdır? Bunu sorduğum tekâmül kursundaki yetkili yumruğunu masaya vurup kızarak; ‘Hak geldi, Bâtıl zâil oldu.’ Onunla bir şey konuşulamayacağını anlayınca, kayıtları toplayıp çıktım. 

Seküler görüş mensupları din olgusunun yerine vicdan kavramını koruyorlar. Bu doğru mu veya yeterli mi?

Mehmed Niyazi: Vicdan din olgusundan beslenir. Sosyal bilimlerin, devletin, yasaların dinle, yâni vicdanla çok yakın ilişkisi vardır. Bir insan milletinin sosyal bünyesiyle, yasalarıyla, devletiyle ilgili araştırma yapacaksa, dînini bilmek mecburiyetindedir. Tabii vicdânının analizi dînini bilmekle mümkündür.

Irk insanlarda değil, hayvanlarda aranan bir özellik olmalı. Arap atı, montofon ineği, kurt köpeği, çoban köpeği gibi. İnsanlarda ırktan gelen özelliği olup olmadığı konusu, genetik mühendisliğin konusudur. Sosyolojinin değil ancak, enternasyonalistler, beynelmilelciler, millî olan her şeye karşı çıktıkları için milliyetçiliğe de karşı çıkıyorlar ve milliyetçileri ırkçı diye suçluyorlar. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Mehmed Niyazi: Soruyu öyle güzel formüle ettiniz ki, vereceğim cevâbı da ihtiva ediyor. Irkçılıkla, milliyetçilik kesinlikle farklı kavramlardır. Buyurduğunuz gibi biri zoolojinin, diğeri sosyolojinin konusudur.

Milliyetçilik, milletinin târihini bilmektir, demiştiniz. Bu konuyu açar mısınız?

Mehmed Niyazi: Târih sâdece geçmişi öğrenmek değildir. Târih hâlin analizini yapabilme, geleceği de inşa etmek ilmidir. Konuşmamızın başında bizim târihimizin câhili olduğumuzu söylemiştim. Sosyal sıkıntılarımızın pek çoğunun buradan kaynaklandığını zannediyorum. Bir öğretim üyemiz Saray Bosna taraflarına gitmiş; Orada ‘Gora‘ adında bir Türk Boyu bulunduğunu televizyonda ballandıra ballandıra anlattı. Hunların en büyük boyu Gor’lardır. Fatih Sultan Mehmed’in hocalarından birisi de Molla Gürani’dir; Gor olan yâni Gorani’dir. Gorların, Kürtler olduğunu İbni Haldun’un eserleri ve birçok çok değişik kaynaklarda okuyoruz.

Türk‘ kavramı hakkında farklı söylemleriniz var mı?

Mehmed Niyazi: Dünyada Türk diye bir millet yoktur. Türk Orta Asyalı Turâni kavimlerin ortak üst adıdır. Yirmi dört ana boy olan bu Tûrânî boylar Oğuz Hân’ın torunlarının adlarını taşırlar. Oğuzlar, Kıpçaklar, Peçenekler, Biz Karadenizliler (Çepniler), Kürtler.

 

 

MEHMED NİYAZİ ÖZDEMİR DİYOR Kİ:

*Şunu iyi bilelim ki İslâmiyet devlete şablon getirmemiştir. İslâm devleti veya Müslümanların devleti; Pâdişâhlık. Hakanlık, Meşrûtiyet, Cumhuriyet olabilir. İslâmiyet sâdece despotizme kapalıdır. Cumhuriyetle İslâmiyet’in çatışmayacağını millete anlatmak lâzımdır. Zâten milletin Cumhuriyetten duyduğu bir sıkıntı yok. Milletimiz, laiklik adına şeriatı reddedenlerden rahatsızdır.

Millî aydınlarımızın İslâm devletini öğrenmeleri, Cumhuriyet içinde Müslüman olarak yaşamanın pek âlâ mümkün olduğunu geniş kitlelere sık sık anlatmalarının faydalı olabileceğine inanıyorum.

*Türkiye’de bazı kesimler laiklik adına ‘Kahrolsun Şeriat‘ diye bağırıyorlar Bağıranların şeriatın ne olduğunu bilmedikleri kesin. Hiç düşünmüyorlar ki şeriatın hâkim olduğu Osmanlı döneminde de ayaklananlar ‘Şeriat İsteriz‘ diye bağırıyorlardı. Demek ki şeriatın hukuk sisteminden başka anlamı da var adâlet gibi…

 

 

(DEVAM EDECEK)

Sessiz Politika

Tarih, Türkleri yazmaya başladığından günümüze kadar her zaman kahraman olarak anmıştır. Günümüzde tarihin bize yüklediği şan ayaklar altına alınıp yok edilmek istenmektedir. Öyle ki anayasamızdan bile Türklük kavramı çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ne yazık ki vatanımız gözleri kin ve nefretle bürümüş insanlara emanet edilmiştir.
Sanki yıl 1918, Mondros ateşkes antlaşması yeni imzalanmış ta ülkemiz sessizce işgal ediliyor, psikolojik savaşla yıldırma,bastırma politikası uygulanılıyor. Ordumuz terhis edilmemiş ama içerde, yazarı içerde, insanlar ben Türk’üm diyemez hale getirilmiş. Ey kurban olduğum Türklüğüm bu işgal değil de NEDİR?
Geçmişimiz ameliyathanede, narkozun etkisiyle uyuşmuş beyinler, geleceğimiz uyanacağımız güne endeksli. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ismini hafızalardan silmek için bütün gayret. Atamızın hatırası olan her şey eleştirilmekte. Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşımıza bile göndermeler getirilmekte.
Bu işgal değil de NEDİR?
Bu kadar insanın susturuluşu nedendir?
Neden bu sessizlik..! 
Türk milliyetçiliğine düşmanlık neden? Bizler bu coğrafya üzerinde hep birlikte yaşamadık mı? Birbirimizden kız alıp kız vermedik mi? Vatanımızda birlik beraberlik içinde düğün dernek kurmadık mı? Al bayrağın gölgesinde milletçe acımızı andımızı göklere söylemedik mi? Geçmişimizde böyle parçalara ayrılmışlık var mıydı? Bölücülük hangi kuytuda gizliydi de göremedik? 
Vatan topraklarımız dış güçlerin iştahını kabartmıştır hep. Savaşarak koparamayacaklarını düşünenler bölerek emellerine kavuşacaktır nihayet.. Bu oyuna gelmek ya da suskun beklemek bize yakışmaz. Vatanımıza sahip çıkalım. Atalarımızın, şehitlerimizin ve onların bizlere emanet ettikleri cennet vatanımızın, hainlerin ellerinde oyuncak olmasına seyirci kalmayalım.

Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır…
‘EY TÜRK ÜSTTE GÖK ÇÖKMEDİ, ALTTA YER DELİNMEDİ, BİL Kİ TÖREN BOZULMAK ÜZERE!..TİTRE VE KENDİNE DÖN!..

Sevgi Eğitimi-12

Öğretmen, seven ve sevmesini bilen birisi olmalıdır. Seven öğretmen, sevilen öğretmen demektir. Sevilen öğretmen ise; öğrencisine en güzel “sevgi eğitimi”ni sunar.

Tersi düşünüldüğünde ise; sevmeyen öğretmen, sevilmeyen öğretmendir. Sevilmeyen öğretmen, eğitim adına yalnızca kin, nefret, korku ve ilgisizliği verebilir.

Bakışlarında tatlı pırıltıyı, dudaklarında sıcak tebessümü ve davranışlarında ilgi ve alakayı eksik etmeyen bir öğretmen, okulunu ve sınıfını sevgi bahçesine çevirmiş demektir.

Öğrencinizin, “nasılsınız” diye saçlarını okşamanız, ona güler yüz göstermeniz, onun elini sıkmanız ve problemlerini dinlemeniz, gönlünü fetheder ve öğrenciniz size sımsıkı bağlanır.

Unutmayınız! Kelebeklerin ışığa koşuştuğu gibi, çocuk yürekler, genç kalpler de sevgiye koşar. Sevgi dolu bir öğretmen ışık demektir. Öğrencileri onu arar, onu sorar. Öğrencileri öylesine bağlıdır ki, “öğretmenim” deyince, gözlerinde sevinç ışıkları yanar. Ona kavuşmak, elini tutmak, ne kadar anlamlıdır.

Bir bayram günü mezarlığa giden bir eğitimcinin, bir mezarın başındaki kalabalık dikkatini çeker. Yanlarına yaklaştığında bir öğretmenin mezarı olduğunu ve kalabalığın da onun öğrencileri olduğunu anlar. On yıl önce ölen bir insana bu kadar ilginin nedenini sorunca; “O sevgi doluydu”(Karlı, 1996). cevabını alır. Hâlâ öğrencileri ona koşup, onun sevgisini paylaşmaktadırlar.

Öğretmen yalnızca bir insan yetiştirmiyor. O bir dünya büyütüyor, bir dünya yetiştiriyor. Çünkü insan bir dünyadır.

Cismiyle, ruhuyla, hayaliyle, idealiyle ve beklentileriyle bir dünya. Çok zaman kâinata sığmayan bir dünya. Sevgiyle temeli atılan, sevgiyle örülen, sevgiyle kurulan bir dünya. O dünyada her güzellik bulunacak. Saygı, sevgi, hoşgörü dayanışma ve fedakârlık. Kaybedilen, aranılan değerler bulunacak.

Sevgi eğitimi, sevgiyle eğitmek demektir. “Öğrenci bir emanettir; onu sevgiyle, şefkatle ve merhametle koruyun” (Ülgen, 1964) diyen eğitimciler, çok büyük bir gerçeğe işaret etmişlerdir.

Evet, öğrenci bir emanettir. Hayatını, hayatına feda eden ve onun için yaşayan anne ve babanın emanetidir. Bu fedakâr insanların emanetini sevgiyle korumak, sevgiyle büyütmek kadar önemli bir görev var mı?

Öğrenci bir emanettir. Vatan ve millet; sevgi, fedakârlık, yardımlaşma ve dayanışma ruhu almış insanlarla ayakta durmaktadır. Bir öğrenciyi sevgi ile büyütmek, vatanı sevgiyle korumak demektir. Bir öğrencinin heder olması, vatanı için bir ihanet demektir.

Gerek fizyolojik, gerekse de psikolojik anlamda en mükemmel cihazlarla donatılan ve en mükemmel nimetlerle beslenen insandan önemli görevler beklenmektedir. O görev “sevme, sevdirme” görevidir. Yani insan olmak  görevi.

Bu değerli varlık, sevgi eğitimiyle hem aile, hem de vatana layık hale getirilebilir. Eğer sevgisiz, ilgisiz eğitilirse; toplum için en zararlı bir insan olur. Ruhunda sevgiyi yitirmiş insanların açtığı yaralar, bütün dünyanın en önemli problemidir.

Sevgi eğitimi unutulunca, insanlar da sevgiyi unuttu. Menfaat için yaşama anlayışı olan pragmatizm felsefesi Amerika’dan; her şeyi maddede arayan materyalizm felsefesi Rusya ve Doğu Avrupa’dan ülkeye yayıldı ve eğitim felsefelerini etkiledi(Kongar, 1981).

Bu şekilde, ülkemizde ve dünyada menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen insanlar ise sevgiyi, ilgiyi, dayanışmayı ve yardımlaşmayı unuttu. Kendisi de sevgisiz ve ilgisiz kaldı.

Bir Örnek:”Cahil, okuma yazma bilmeyen dağdaki bir çoban, kuru ekmeğini aç bir yabancı ile paylaşıyor da neden okumuş bir aydın, menfaati uğruna birçok insanın hayatını göz ardı ediyor?” (Karlı, 1996:51).

 Öyleyse, burada bir yanlışlık ve eksiklik vardır. Çünkü okumak, cahilliği gidermeli, insan ilişkilerini, sevgisini ve dayanışmasını arttırmalıdır. Birçoklarına göre bu eksiklik, insanı yalnızca ceset ve madde olarak görmenin; manasını, sevgisini, inancını unutmanın eksikliğidir(Cordon, 1996).

 Çünkü bu konuda daha çok şikâyetler, okumuş ve bilen kesimle ilgili gelmektedir. “Cahil” diye bilinen insanlar, daha itaatli ve daha saygılıdır.

 İnsan hem madde, hem de manadır. İki yönüyle ele alınıp geliştirilmelidir. Bilim ve teknolojiyle donatılırken, sevgi, insanlık, akrabalık, dostluk gibi değerler ihmal edilmiştir. Bugün Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin, kaybettiği insanlık değerini aramaktadır. Bundan dolayı birlikte yaşama, birlikte paylaşma ve aile değerlerini (Sert, 1995:90) ön plana almaktadırlar.

Sözde Barış Süreci ve Etnik Milliyetçilik

 

Ayıplarla dolu sözde bir barış süreci sürdürülüyor. Bu sözde barış sürecinin bir ABD tezgâhı olup olmadığı da tartışılıyor. Sözde mutabakat ve mütarekenin hangi hususları kapsadığı konusunda yoğun şüphe ve endişeler var. Karşılıklı verilen mektuplardan pis kokular geliyor.

Sayın Başbakan “devletin güvenlik güçleri silah bırakamaz” demişti. Devletin silahlı güçlerinin silah bırakması demek, devletin bir bakıma tasfiyesidir. Bu mutabakatta ateşkes çift taraflı mı olacak? Katil başına yeni özgürlükler mi tanınacak? Güven verici yasal düzenlemeler neler olacak? Türkiye’de şeffaflık ve demokrasiye özgü açıklık olmadığı için bunlar haliyle tartışılıyor.

Aslında bu barış süreci halkımız arasında yeni bir takım nifak ve düşmanlık tohumlarını yeşertecektir. Yanlış açılım politikalarıyla insanlarımız birbirine zaten soğumuş ve birbirinden uzaklaşmış iken bu süreç bunu daha da hızlandıracaktır.

Araştırmalar teröre verilen tavizleri ve uygulanan açılım politikalarını haklı çıkarmıyor. Bu konuda Bilgesam‘ın internet sitesine girilebilir. Diğer araştırmalar da bundan farklı değildir. Kolay ve basit genellemelerle belki de haksız yere bazı insanlarımıza kuşkuyla bakılır hale gelinebilecektir.

Kırmançça konuşan herkesi örgüt üyesi görme yanlışı yaygınlaşabilir. Son 10 senedir ortaya çıkan olumsuzlukların yönetenlerin yanlışları ile daha da artabileceğinden korkarız.

Türksüz Anadolu ve Türksüz anayasa, Atatürksüz Türkiye, Kur’ansız ve Hz. Muhammed’siz İslam, Hz. Ali’siz Alevilik telkinleri birçok yere sıçrayabilir. Türkiye tehlikeli bir sürece sürüklenmektedir. Aklıselim ve araştırmalar pek önemsenmemektedir. Aslında ülkeye kefen biçenlerin araştırma ve halkın ne düşündüğü gibi konularla ilgileri de yoktur. Türkiye dönüştürülmek ve tanınmaz hale getirilmek yolunda bir garip barış süreci ile karşı karşıyadır.

Bu ülkede kendi geçmişini kötüleyen gerçek dışı asimilasyonların yapıldığını bugün ise bunlardan vazgeçildiğini söyleyen bakanlar var. TV ekranlarında Türk Milletinin safkan olmadığını melez olduğunu ifade ediyorlar. Asimilasyon nedir? Acaba bu kavramı yerli yersiz kullananlar biliyorlar mı? Hiç zannetmiyoruz. Bunlar yeri geldikçe Türk olduklarını da ifade ediyorlar, ancak Aziz Nesin’in tarif ettiği tanımın dışına da çıkamıyorlar. Aslında hakim unsur ve kültürü temsil edenler maalesef eritilmişlerdir. Eğer Karakeçililerin bir kısmına Türkçe unutturulmuşsa, Anadolu’nun bazı Türkmen köylerinde Türkçe kullanılamaz hale geldiyse, bazı aşiretler Türklüklerini kaybetmişlerse bu nasıl bir asimilasyondur?

Ağızlarda bir sakız gibi çiğnenen etnik milliyetçilik yanlış bir kavramdır. Milletin milliyetçiliği olur, etnisitenin milliyetçiliği olmaz. Etnisitenin etnosantrizm yoluyla topluma kapalılığı, bütünü reddeder olması, milliyetçilik değil, küresel rüzgârlara selam veren etnik taassuptur.

Milletleşemeyen toplumların milli seviyede direnci ve asabiyeti teşekkül etmez. Bundan dolayı birçok Ortadoğu toplumu ayrı ayrı devlet de olsalar, milliyetçilik yapamazlar. Milli seviyede birliktelik ve ortak irade kurulamadığından Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da görüldüğü gibi etnik ve mezhep farkları ve bunlara dayalı siyasi partiler öne çıkar.

Milliyetçilik ve millet gerçeği oluşamadığı için bu ülkeler kolay ufalanabilir ve yeni emperyalizmin oyuncağı olabilir. Bazılarının zannettiği gibi birlikteliği sağlamak, insanları inkar etmemek için milli kimlik dışlanmaz. Ülkenin toprak bütünlüğüne ve milli birliğine kastedenlere hiçbir yerde prim verilmez. Türkiye bunun istisnasıdır.