21.6 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1012

Kalpler Allah’ı Anmakla Huzur Bulur (1)

 

İnsanın Yüce Yaratıcısına kulluğunu ifade etmesinin yollarından biri de zikirdir. Zikir, ibadetlerin özü ve amellerin en faziletlisidir. Bunun için Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin”(Ahzâb, 33/41) buyrularak, inananların Allah’ı çokça anması emredilmiş; ayrıca Allah’ı çok zikretmenin kurtuluş sebebi olduğu (Enfâl, 8/45), Allah’ı çokça anan erkeklerle kadınlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat olduğu (Ahzâb, 33/35) bildirilmiştir.

Zikir sözlükte “anmak, hatırlamak, yâd etmek, bildirmek, öğüt vermek, ezberlemek” manalarına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak ise zikir; Allah’ı anmak ve hatırlamak, O’nu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah’ın güzel isimlerini ve tekbir, tehlil, tesbih, tahmid cümlelerini tekrarlamak,  her işi Allah’ın rızasını gözeterek yapmak demektir. Zikrin çoğulu ezkâr ve zükûrdür. Zikrin zıddı ise, “hatırdan çıkarıp unutmak” manasına gelen “nisyan”dır. Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’an’da üç yüze yakın yerde geçmektedir. Ayrıca zikr kelimesi, Kur’an, namaz ve şeref manalarına da gelmektedir. (Bkz. Kalem, 68/51, Talâk, 65/10; Hicr, 15/6, Ankebût, 29/45; Âl-i İmrân, 3/191; Nisâ, 4/42; Enbiyâ, 21/10; Zuhruf, 43/44)

Zikir; dil, kalp ve beden ile olmak üzere üç çeşittir. Dil ile zikir; Allah’ı güzel isimleri ve sıfatları ile anmak, Kur’an okumak, dua etmek, tesbihat cümlelerini dilde tekrar etmektir. Kalp ile zikir; insanın her söz ve davranışında Allah’ı hatırlaması, Allah’ı gönülden çıkarmamasıdır. Beden ile zikir ise; bütün organların Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından sakınması ile yani kulun Allah’ın rızasına uygun yaşamasıyla olur.

Kur’an-ı Kerim’de insanın kulluk/ibadet için yaratıldığı (Zâriyât, 51/56) belirtilmekte; birçok ayet-i kerimede insanlara Allah’a ibadet etmeleri emredilmektedir. (Bkz. Bakara, 2/21; Nisâ, 4/36; Mâide, 5/117; Necm, 53/62) İbadet ve kulluk kavramı çok geniş kapsamlıdır. Allah’ın rızasına yönelik her türlü söz ve davranış ibadet olarak kabul edilmektedir. Bu manada Allah’ı anmak ve unutmamak anlamına gelen “zikir” de ibadet kapsamı içinde yer alır. Hatta Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın zikrinin ibadetlerin en büyüğü”(Ankebût, 29/45) olduğu bildirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de akıl sahibi insanların her durumda Allah’ı zikrettikleri belirtilerek bu davranışları övülmektedir: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.”(Âl-i İmrân, 3/191) Ayet-i kerimede insana mahsus farklı davranış biçimleri örnek verilerek, insanın her zaman, her vaziyette ve her şart altında Allah’ı hatırlaması ve O’nu anması gerektiği ifade edilmiştir.

Müfessir Râzi, ayette geçen, “Allah’ı zikrederler” ifadesinin dilin kulluğuna; “ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken” ifadelerinin de organların kulluğuna; “göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler” ifadesinin ise, kalp, akıl ve ruhun kulluğuna işaret ettiğini söylemiştir. (Râzi, Tefsiru’l-Kebîr, IX, 135)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatında zikrin önemli bir yeri vardı. O, daima Allah’ı zikreder ve zikirle meşgul olmaktan büyük bir haz alırdı. Nitekim Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.s.) her zaman ve her durumda Allah’ı zikrederdi.”(Müslim, Hayz, 117)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “Rabbini zikreden kimse ile etmeyen kimsenin misali diri ile ölü gibidir”(Tecrid-i Sarih Tercemesi, XII, 35) buyurarak, zikrin önemini belirtmiştir. Bir hadis-i şerifte de amellerin en iyisinin, Allah katında en temiz ve derece bakımından en yükseğinin “Allah’ı zikretmek” olduğunu bildirmiştir. (İbnMâce, Edeb, 53; Tirmizî, Deavât, 6)

Allah Resûlü (s.a.s.) sevabı en çok ve en faziletli zikri de hadis-i şeriflerinde şöyle haber vermiştir: “Zikrin en faziletlisi, “La ilahe illallah”  demektir.”(İbnMâce, Edeb, 25; Riyazü’s-SalihinTercemesi, III, 39)“Şüphesiz ki Allah, kendi rızası için “La ilahe illallah” diyen kimseyi cehenneme haram etmiştir.”(Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 366)

Nazargâh-ı İlâhî olan kalbin gıdası ve cilası Allah’ı zikirdir. Kalp, zikir sayesinde nurlanır, huzur ve sükûnete kavuşur. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de; “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur”(Rad, 13/28) buyrulmuştur.

(Haftaya devam edecek)

 

 

Rıdvan Çongur’un Çınar Yaprakları

 

Ankara’dan Dr. Necmettin Turinay dostum telefon ettiğinde hemen ruhuna fatiha gönderdim Rıdvan Çongur’un. Ortak dostumuz ve ağabeyimizdi davamızda. 81 yaşındaki genç ruhlu aydın mekanın cennet olsun. Yönetim farkında mı idi böyle bir münevverin ama yine de TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’e Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile birlikte konferans için gittiğimiz Şükrü Balcı Polis Yüksek Okulu’nda taziye telgrafı çektik. Daha sonra özel kalem geri döndü teşekkür etmek için. TRT yayın prototipini değiştirerek Rıdvan Çongur’un programından örnekler verdi, okuduğu şiirleri yayınladı. Edebiyatçılar ve idealizm sahibi insanlar mutlu olmuştu bu yayınla.

Marifet Yayınları’nın neşrettiği Hüdevendigar Onur’un Türk Sağı Sözlüğü’ne baktım Rıdvan Çongur için; bu ilk milliyetçi, muhafazakar TRT Spikerine yer verilmemişti. Bittabi medyamızda da çok az yer aldı, köşe yazıları ise maalesef yayınlanmadı, 12 ulusal televizyonumuz es geçti. Hepsi de büyük bir vebal yüklendiler. Rıdvan Çongur ve arkadaşları davamıza ilk harcı koyanlardandı.

YUNUS EMRE ŞİİRLERİNİ DİNLEMEK

Belki bazılarımız  Rıdvan Çongur’u MSP Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile 1977 yılındaki TRT Televizyonunda yaptığı söyleşi ile hatırlayabilirsiniz. Sonra söyleşinin kitabı da yayınlandı. Rıdvan Çongur Ankara’da İlahiyat Fakültesini bitirdikten sonra TRT’nin açtığı imtihanları kazanarak girdi(1958). Spikerliği kazanmıştı ama o solcu olmadığı için düz memur yaptılar. İsmail Cem de TRT yönetimine gelince bir köşeye itildi. Bu süre içerisinde Rıdvan Bey Türk Ocağı ve Aydınlar Ocağı gibi önemli sivil toplum kuruluşlarının hem en faal üyesi, hem de yayınlarında imzası olan biriydi. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile bu STK’lardan dostlukları vardı.

Nevzat Yalçıntaş TRT’ye genel müdür olunca itildiği köşeden yayıncılığa terfi etti. Özellikle İnanç Dünyası programında okuduğu Yunus Emre ve Mehmet Akif Ersoy şiirleriyle hemen dikkat çekti.  Peşinden bazı programları o davudi sesiyle seslendirdi. TRT daha sonra bu şiirleri CD ve DVD olarak yayınladı. Hala da bu eserler kitap kulüplerinde dikkat çekiyor.

Kendisini Türkiye Yazarlar Birliği’ni 14 yazar arkadaşımla birlikte kurarken tanıdım(1978).  Kuruluş hazırlıklarımızı yerimiz olmadığından Aydınlar Ocağı’nın Sıhhiye Necatibey Caddesi üzerindeki mekanında yapıyorduk. Resmi adres olarak benim Konkur Sitesi İstanbul Caddesi 335/25 nolu evi göstermiştik (1978). Böyle bir girişimimizden çok mutlu oldu ve hemen üye kayıt fişi isteyerek doldurdu. O yıllarda DPT’de görevli, daha sonra Kültür Bakanı olan Avni Akyol da öyle.

RIDVAN BEY TACETTİN DERGAHI’NDA

47. Ölüm Yıldönümü dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy’u TYB olarak Ankara’da bir programla anmıştık. Belki bu ilk defa oluyordu. O gün Rıdvan Çongur Taceddin Dergahı’nda okuduğu Safahat’tan şiirlerle herkesin gönlünü fethetti. Öyle etki husule getirdi ki kendisiyle Serhan Güzel imzasıyla bir röportaj yaptım. Çünkü TRT’de çalışıyordum. Yanımızda da kurucu üyemiz Yavuz Bülent Bakiler ve değerli şair valimiz Rahmetli Ali Rıza Akdemir var. Hep birlikte Kültür Bakanlığı tabildotuna davet edildik. O öğle yemeği sırasında ben sordum Rıdvan Bey cevapladı, Milli Gazete’de “Sanatçıyla Sohbet”in bilmem kaçıncısı olarak yayınlandı. Bu dizide 40’a yakın arkadaşımla söyleşiler yaparak Milli Gazete’nin yeni atılıma katkı veriyordum. Rıdvan Bey, Eskişehir İkbal ile yazı hayatına girdi. Yıl 1950, yaş 18. Sonra Varlık, Türk Dili, Türk Yurdu, Hisar, Çağrı, Töre ve Milli Kültür’de yıllarca hatıra, şiir ve denemeler yazdı.

Bakın ne diyor bana o gün Rıdvan Ağabey;

-Ben aklımın erdiği günden beri şiir okurum.1932 Şanlıurfa Birecik doğumluyum.1958’e kadar şiir yazdım. O yıllarda bir edebiyat dergisinde şiirlerinizin yayınlanması başlı başına olaydı.Yine o zamanlar şiir yıllıkları yayınlanırdı. Varlık en hacimlisiydi. Ancak ekonomik kaygı sanattan önce geliyordu bunlar için. Her gönderenin şiiri bu yıllıklarda yayınlandı(1954). Öteki binlerce şair gibi aynı duruma düşmek istemedim. Yazmayı bıraktım. Okumaya başladım. Bir şiir okumak demek, yazanın sorumluluğuna katılmak demektir. Fuzuli’yi tanımadan Fuzuli’den beyit okuyamazsınız.

DERTLİ DOLAP DÖNÜYOR

Dahasında bakın neler anlatıyor Rıdvan Çongur;

-Radyoya beni bağlayan bir saatlik “Dertli Dolap” isimli kültür programıdır. İşte bu hızla TRT Televizyonunda yıllarca Yunus’tan Seslenişler’i gerçekleştirdim.

Şair Kerim Aydın Erdem TRT Genel Müdürü olunca yakın arkadaşı Necdet Evliyagil’in  “Şiir Dünyası” saatinde nasıl şiir okuduğu aklıma geldi ve sordum;

“-Türk Şiiri’nin en kötü şekilde seslendirilmesi benim için büyük üzüntü kaynağıdır!” Bu bir sanatçı kıskançlığı mıydı?  Diye yine sordum Rıdvan Bey’e hemen “hayır” dedi. Ekledi “Ben iyi şiir okuduğum gibi, iyi şiir okuyanı da tanırım. Türkiye’de iyi şiir okuyan ilk ona girerim. Devlet televizyonu  böyle  bir şiir okuma heveslisine ehlileri dururken bu görevi yaptırması büyük hatadır.

TRT Müzik ve Eğlence Müdürü Adem Gürses (Halen ATV Genel Müdürü) “Necdet Evliyagil’in şiir okuduğu saatlerde ağzından ha şimdi veya biraz sonra protezi fırlayacak diye beklerdim” esprisi de bunun çerezi olmuştu.

KEÇİBOYNUZUNDAN BAL ÇIKARAN NESİL

1950’lı yıllarda Nihal Atsız’ın Orkun ile  Bekir Berk’in neşrettiği Komünizmle Savaş ve Hüsamettin Bozok’un yayınladığı Yeditepe dergilerini memleketine getirterek, dağıtıyor, abone buluyor, okutuyor. Yeditepe’nin aşırı sol yayını üzerine bundan vazgeçiyor. Bu dergilerin tesiri ile  dilde bir şuurlanma hisseden Rıdvan Çongur 27 Mayıs sonrası Türk Dil Kurumu’na üye oluyor (1961). Sebebi ise Mustafa Kemal’ın Nutuk adlı eserini sadeleştirerek  radyoda yayınlatması. Teklif de TDK’dan geliyor zaten. İlk on yıl iyi gidiyor TDK macerası. Hatta  TRT Ödülünü bile koydurtuyor.  Jürisinde de üye. TDK semirince para pul davaları başlıyor, ideolojik ayrışmalar oluyor, makam, mevki ve imkanlar artıyor. TDK uydurmacayla da tahammül edelimez hale geliyor ve ayrılmaya karar veriyor. Bu konuda diyor ki “TDK o yıllarda batılılaşma adına Türkiye’ye tuzak kuruyor, bir oyunun parçası haline geliyordu.”

Kendisinden söz konusu gün sonrasına ait bir değerlendirme istemiştim.

-Osmanlı gittikten  ve milli mücadele kazanıldıktan sonra milli bir edebiyat kurulacaktı.1925-35 yılları arasında  filizlenen milli ruh diri tutulamadı. İnkılap gösterisi içinde olaya ciddi yaklaşılamadı. Milli düşünce bilerek veya bilmiyerek tepildi. 1960 sonrası daha da köksüz bir nesille bugünlere gelindi. Buna mükabil keçi boynuzundan bal çıkaran bir nesil de yetişti. Mevcudu 10 parmağın mevcudu kadar az. İşte bunlar milli düşüncenin nüvelerini, davranışlarında ve düşüncelerinde temel aldılar. İnanıyorum iman ve irfan temeli üzerindeki bu nesil başarılı olacaktır. Bunlarda sizlersiniz.

BİR ÖRNEK MÜTEKAİT AYDIN

Rıdvan Çongur’un  bu itirafı belki rüya gibi geliyordu o günlerde, ancak bu rüyasının gerçekleştiğini de gördü.

Altı yıl TRT’de birlikte çalıştım kendisiyle. Sürekli taciz edilen TRT’deki arkadaşlarımıza sahip çıktı. 1982 yılında TRT Program ve Planlama Dairesi Başkanı olarak emekli oldu. Yine sormuştum kendisine “Emekli bir sanatçı gününü nasıl geçirir?” Cevabı şöyleydi;

-Ben emekli olmadım. 25 senem dolduğu için ayrıldım. Ama çalışıyorum. Günün 12 saati yetmiyor. Anadolu Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyim.(Sonra buna Gazi ve Selçuk Üniversiteleri de eklendi.) Devlet Planlama Teşkilatı’nın(DPT) 5. Kalkınma Planı’nın hazırlığı için görev üslendim. Emekli olmayı düşünmedim bile.

Emekli olduktan sonra çok daha faydalı çalışmalar yaptı, eserler neşretti. Söz Sanatı, Güzel Söz Söylemek(TRT), TDK Anıları, Edebiyat Dostlarım, biyografı olarak Tevfik İleri, İlhan Geçer, Ahmet Tufan Şentürk, Yahya Kemal Bayatlı, Doğan Kasaroğlu, Adnan Öztrak, Remzi Oguz Arık ve Orhan Şaik Gökyay hemen akla gelen yayınlanmış kitapları. 80.Yıl Şeref Belgesi almıştı (2012) TDK’dan.

SİZİN İÇİN 20 YIL SONRASINI DÜŞÜNMEK

İstirahat etmek için yazlıklarında emekliliklerini geçiren dostlarımızın kulakları çınlasın. 81 yaşında bile Rıdvan Çongur koşturup duruyordu. Kendisini son olarak geçen sene sonbaharda Kubbealtı’nın Çemberlitaş’taki merkezinde görmüştüm. ESKADER Başkanı Mehmet Nuri Yardım’ın yanında bir süre sohbet etmiştim.  Mekanı cennet olsun.

Muhafazakar medyanın önemli bir bölümü neden böylesine imtihanını iyi vermiş aksakallara bigane acaba? Siyasi veya ekol taassubu mu, yoksa refahın verdiği bir rahatlık mı? Kendileri 20 sene sonra nasıl anılacak acaba düşünebiliyorlar mı? İşte bu usta aksakallarımızdan biri de İsmail Kazdal. Pazar günü Yenişafak’tan Büşra Sönmezışık İsmail Kazdal ağabeyi taşındığı İstanbul Kartal’da bulmuş ve derin bir röportaj gerçekleştirmişti. Yüreğine sağlık Büşra! Madem öyle bir tiyö vereyim bu kızımıza romancımız, Halide Nusret Zorlutuna merhumun kızı Emine Işınsu Hanım Ankara’da, Büyük Doğu Dergisi’nin Yazıişleri Müdürlerinden Ali Haydar Öztürk ağabey de Aydın’da oturuyor.

 

 

Turizm ve Dünya Kadınlar Günü

0

 

Farkındaysanız son yıllarda yapılan birçok aktivitelerde ele alınan konularda DÜNYA KADINLAR GÜNÜ konusu ele alınmaktadır.

Düzenlenen bu çalışmalara katılamadıysanız yapılacak ilk organizasyona katılmanızı önemle tavsiye ederim.

Düzenleyenler kadar kürsüde konuşma yapacak kişilerin heyecanını yakından izlemenizi öneririm.

Katılımcıların ve sunumcuların evlerinde yaptıkları çalışmaların üzerine bu tür organizasyonları nasıl sahiplendiklerini görmelisiniz.

Harika şekilde hazırlanan konuşmalar ve her detayı titizlikle takip edilen sunumlar.

Bayanların birbirine koşulsuz ve gönüllü destek oluşlarını görmelisiniz.

Nasıl ki, evi yapan dişi kuş deniyorsa, toplumu ayakta tutan, dinamizmi yükselten yine bayanlar diyorum.

Yeter ki bir kez organizasyonlarına katılın.

Hep takip etmek isteyeceksiniz.

Kent Konseyi Kadın Meclisi bu konuda çok başarılı çalışmalar yapmakta.

Kadın Meclisinin, birkaç kişiyle bir araya gelerek başlattığı grup çalışmalarını takip eden bayan sayısı her geçen gün giderek çoğalmakta.

Şimdiden sayıları yüzleri aşmış durumda.

Birçok Kadın Girişimci aldıkları kredilerle kendi işletmelerini açtılar ve toplumdaki haklı, gururlu yerlerini hızla almaya başladılar.

KOMEK ve buna benzer açılan birçok kursların mezunları durumunda olup, kendi işyerlerini açan bayan girişimcilerimizin yaşadığı heyecanı yakından görmelisiniz.

Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri, birçok anlamda turizmi canlandırmaktadır.

Bayanların çoğunluk olarak katıldıkları bu çalışmalar, gelecekte yeni müteşebbisleri iş sahasına kazandıracaktır.

Kendilerine olan ÖZGÜVENLERİ sürekli yükselmektedir.

Neyi nereden daha kolay elde edebileceklerinin yollarını bulmakta ve birbirleri ile dayanışma içinde çalışmaktadırlar.

Buda gösteriyor ki toplumun ekonomik yükselmesine çok büyük katkıları olacaktır.

Yeter ki önlerine bürokratik engeller çıkartılmasın.

Yeter ki girişimcilik ruhları çökertilmesin.

Başaramayacakları konu yok gibi.

Toplumun aydınlanması, yükselmesi, kadınlarımızın bilinçlenmesinden geçer.

Ülkemizin kalkınması için bizlere düşen görev, kadınlarımıza her konuda sonsuz destek olabilmemizdir.

Valimizin, Büyükşehir Belediye Başkanımızın ve İlçe Belediye Başkanlarımızın da bu konuya hassasiyetle yardımcı olmalarıdır.

Erkek egemen dünyada olsak ta kadınsız hiçbir başarıyı yakalayamayız.

Aksini düşünen, ilk önce ANNE hakkını yemiş olacaktır.

GÜLLER, LALELER, KARANFİLLER, BÜTÜN ÇİÇEKLER SOLAR.

ÇELİK VE DEMİR KIRILIR.

AMA ANNE SEVGİSİ NE SOLAR, NE KIRILIR.

TÜM BAYANLARIMIZIN, DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN…

 

 

Çanakkale Şuuru!

 

Şuur kavramını; “bir insanın yaşadığı dönemi, olayları zaman ve mekanına uygun olarak anlayıp yaşantısını bu duruma göre biçimlendirmek” şeklinde ifade edebiliriz.
Bir insanın şuurlu olmakla kendisine ve çevresine fayda sağlayacağı aşikardır. Çünkü bir olay karşısında bilinçli hareket ederek hem kendisine hem çevresine çözüm üretir.

Tek bir ferdin şuurlu hareket etmesinin faydalı olduğu bir hayatta, büyük bir kitlenin şuurlu olması ise karşılaşılan en kötü olayda bile destan yazılmasına sebep olacak hareketler silsilesi önümüze koymaktadır.

İşte 98. yıl dönümünü kutladığımız Çanakkale Savaşı, şuurlu insanlar topluluğunun bir araya gelip destan yazdığı bir savaştır.

Peki, o dönemdeki insanların şuurlu olduğu konu ne idi?

Kısaca “tek bir vatan toprağını kaybetmemek” şeklinde özetleyebiliriz.

Çanakkale Savaşına katılan kumandanların çoğu, bu savaştan önce İtalyan’ların Trablusgarb’ı  (bugünkü Libya) işgali sırasında “orası ata toprağıdır, namerde muhtaç olmasın…” “şuuru” ile gönüllü giden komutanlardır.

Mustafa Kemal “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hâl” adlı eserde harbe ilişkin şunları ifade eder: “… Muharebede yağan mermi yağmuru; o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır.’ diyeceğim. Gerçekten böyle olmasaydı Trablusgarp Harbi’ne katılan bütün arkadaşlarımızın mutlaka Trablusgarp’ta, Humus’ta, Bingazi’de, Derne’de, Tobruk’taki İtalyan istihkâmlarının karşısında, bugün kemiklerinin dahi kalmaması icap ederdi. Oysa o kahraman arkadaşlar, Balkan Muharebesi’nin son safhasında bile muharebelere katılarak imkânlar çerçevesinde kalan seviyede, haysiyetin ve namusun sorumluluklarını yerine getirmişlerdir.”

Evet, “haysiyet ve namus” o günlerde vatan toprağını niteleyen en önemli ifadelerdi.

Bu ifadelerden hareketle vatan toprağına karşı gerçekleştirilen şuurlu hareketler de Türk topraklarına karşı yapılan  son haçlı seferi diyebileceğimiz Çanakkale Savaşı’nı kazanmamıza imkan vermiştir.

Her ne kadar bugün “şuursuz!” olarak addettiğimiz bazıları, Çanakkale Destanını meşhur “medeniyetler arası hoşgörü” kapsamında Gallipoli şeklinde ifade etseler ve Çanakkale Savaşı’nı Türkler için minimize eden sinema filmleri çekseler de, unutulmamalıdır ki, Çanakkale şuuru olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılamazdı.

Geçmişte Batılıların “Şark Meselesi” olarak adlandırdıkları sorun bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında aynı topraklar üzerinde tekrar gündemdedir.

Geçmişteki Şark Meselesi şuurlu insanların savaştığı Çanakkale sayesinde engellenmiştir.

Bugünkü BOP ise daha tam olarak neticelenmemiştir. Fakat yaşadıklarımız göstermektedir ki bu proje hızla bizim topraklarımızı da yeniden şekillendirecek biçimde seyir göstermektedir.

Böyle bir dönemde böyle bir proje henüz neticeye ulaşmamışken şuurlu hareket edebilmemiz adına yazıma İstiklal Marşımızın şu dizeleriyle son vermek istiyorum:

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı!

Düşün altında binlerce kefensiz yatanı!

Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı!

Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı!”

 

 

Korkularımız Dışarı Başörtüsü İçeri

 

Millet olarak Demirel’den kurtulduk,

Korkularımızdan kurtulamadık,

Sovyetler Birliği dağıldı.

Yugoslavya parçalandı

Afrika’da diktatörlükler yıkıldı

Bizde bazı tabular hala yıkılamadı

Amerika’da zenciler başkan seçildi

Biz hala kafanın içiyle değil dışıyla meşgulüz

Buna ister inanç özgürlüğü deyiniz

İster kılık kıyafet.

İsterse kişisel tercih deyiniz

Bırakalım da insanlar artık nasıl giyeceklerine kendileri karar versinler

Bu devirde hala kılık kıyafetle uğraşmak

Çağ açmış çağ kapatmış bir milletin torunlarına yakışıyor mu?

Amerika’da zenciler hala beyazların bindiği otobüslere binemiyorlar mı?

Ya da otobüsün arka koltuklarına mı oturmak zorundalar

Millet olarak değilse de bazılarımız korkularımızı seviyoruz

Korkularımızı terk etmekten korkuyoruz

Artık korkularımızla vedalaşma zamanı geldi de geçti bile

Yıllardır irtica hortladı hortluyor dediler

Ne tür bir hortlaksa bir türlü de hortlayamadı

Yıllarca rejim elden gidiyor diye nara atıldı ama

Elden giden bir şey yok

İrtica hortlayamadı ama hortlaklar milleti devleti 100 sene geriye götürdüler

Millete cambaza bak dediler

Milletin de devletin de anasını ağlattılar

1994 yerel seçimlerinden beri 20 senedir millete, bunlar sizin yaşam tarzınızı değiştirecekler

Size çarşaf giydirip eve kapatacaklar.

Sanki çarşaflılar eve kapalıymış gibi

Aman ha dediler!

Korktukları bu zihniyet

Gerek yerelde gerekse genelde 20 seneye yakındır iktidarda

İnsanlar artık duyduklarına değil gördüklerine itibar etmelidir.

Akıllı çağdaş ve demokrat olmak bunu gerektirmez mi?

Aradan yıllar geçti hala içimizde bu numaraları yiyenlerin olması üzücü değil mi?

Atatürk kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdı

Günümüzde numunelik bile olsa başörtülü milletvekili yok

Hala bayan öğretmen ve öğrenciler başörtüsü ile derse giremiyor

Ne kadar da gelişip ilerledik değil mi?

Bir hakkın kullanımında hizmet alan hizmet veren ayrımı yapılabilir mi?

Evet, dünya uzaya gidiyor

Ama bizim uzay mekiğimiz başörtüsüne takılarak geri dönmüyor

Ya millet kendi arasında sıkıntıyı gidermeli

Ya da her konuda açılım yapan hükümet bu konuda da açılım yapmalı

Başörtülülerin tüm yasal hakları da anayasal güvence altına alınmalıdır.

Bu kadar mağduriyetten sonra bu iş insanların inisiyatifine bırakılmamalıdır

Bütün inanç, mezhep, meşrep, fikir ve dünya görüşleri

Gökkuşağının renkleri gibi uyum halinde olmalıdır

Gökkuşağının güzelliği de çok renkliliğinden kaynaklanmıyor mu?

Renklerin kardeşliği temennisiyle…

 

 

Kandil Dağı

Kandil dağı devamlı olarak Türkiye’nin gündeminde,  teröristlerin yönetildiği bir dağ ne verimli bir dağ Türkiye’deki gençleri dağa çıkarıyorlar, eğitiyorlar tam bir acımasız terörist olduktan sonrada tekrar eylem için Türkiye’ye gönderiyorlar. Bu eğitilmiş teröristlerde Türkiye’nin her tarafında acımasızca Asker, Polis, Öğretmen, Sağlık Memuru ayrımı yapmadan öldürüyor, bombalıyor ve yakalanmadan tekrar kandil dağına çıkabiliyorlar.

Bende merak ettim kandil ne demektir. Kandil dağı nerede?

Önce sözlükte ” kandil ” ne demektir ona baktım. Birinci manası çok sarhoş demek, ikinci manası kandil gecesi, üçüncü manası da içinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlaşma gereci gibi manaları vardır.

Sonra araştırdım kandil dağı nerede diye çünkü senelerce kandil dağını bombaladık bütün mağaraları yerle bir ettik teröristlere büyük kayıplar verdik sözlerini gazetelerde ve görsel medyada çok dinledik.

Hemen aklıma terörist Murat Karayılan ve Cemil Bayık geldi. Bunların kandil dağında olduğu ve teröristleri yönetip yetiştirdiğini biliyoruz. Ancak bu kadar bombalar bu kadar takip sonucu bu iki teröriste nasıl ulaşamadık hep merak ettim. Bunlar görünmez adam değiller bunlar bombalara karşı efsunlanmış kişiler değil öyleyse nedir? Bunlar Ankara’da kırmızı halılarla karşıladığımız Barzani’nin koruması altında ve Kuzey Irakta malikânelerde yaşayan teröristler. Avrupa’dan ve Türkiye’den toplanan paralar bunlara ulaşıyor. Onlarda malikânelerinde Barzani’nin güvencesi altında rahatça yaşayıp Türkiye’yi kana bulamaya devam ediyorlar.

Bu kişiler Türkiye’de aranan kişiler yerleri biliniyor ama kimse Barzani’den bunları istemiyor. İstese de Barzani kesinlikle iade etmez.

Teröristbaşının ” sizin elinizde de esirler var bizim elimizde de esirler var buları değiştirebiliriz” ” ben af istemiyorum, ben ev hapsi istemiyorum, ben özgürlük istiyorum. Bunlar gerçekleşmezse 50 bin kişilik bir kuvvetle çarpışmaya başlarız” diye tehditler savurmuş ve neticede bir heyet kurularak bu heyetteki kişiler hepside Türkiye’de Cumhuriyete karşı Türk düşmanlığı yapan derneklerin başkanları ve BDP’liler esir alınan kamu görevlilerini almaya giden bu heyete esirleri teslim etmek için getiren kişi Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 Askerimizi şehit eden saldırının sorumlusu SÜLEYMAN ŞAHİN olduğu gazetelerde resimleriyle teslim anı gösterilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletine bu sahneler hiç yakışmamaktadır. Olsa olsa bu sahnelere izin verenler ve bundan ümit bekleyenler kandil kelimesinin bir manası da olan çok sarhoş olduklarını düşünmek gerek.

Bu sarhoşlukta ancak açılım sarhoşluğudur diye düşünüyorum.      

Etkin Zaman Yönetimi

Yaratıcımızın her kuluna eşit olarak verdiği tek nimet zamandır. Herkes için bir gün 24 saattir. Önemli olan verilen bu sürede bir kimsenin neler yaptığıdır. İnsanların işleri yetiştirememeleri ve yapmak isteyip de yapamadıkları eylemler için, birinci mazeretleri zamanın yetersiz olduğudur. Eğer zaman yetersiz olsaydı, tarih boyunca çok önemli işlere imza atan, büyük ustalıklar sergileyerek, gelecek nesillere harika miraslar bırakanlara da yetersiz gelmeliydi.

Görüyoruz ki, tarihte 21 yaşına rağmen padişah olup İstanbul’u fetheden Fatih’ler, 86 yaşında Selimiye gibi bir şahesere imza atan Mimar Sinan’lar, 87 yaşında İsa peygamberi Meryem annesinin kucağında gösteren tabloyu yapan Michelangelo’lar, 60 yaşında kuduz aşısını bulan Pasteur’lar, 17 yaşında Gordion Savaşını kazanan Büyük İskender’lerin ortaya koydukları performanslar şaka değil, birer gerçektir. Son gelinen teknolojik gelişmelere rağmen, bu dünyadan hiç bir eser ve iz bırakamadan gidenler var. Muhtemeldir ki, bunlara zaman yetmedi ve adından söz ettirebilecek bir eser bırakamadılar veya zamanlarını iyi yönetemediler.

Peki zaman niçin yetmez?

– Zaman, etkili ve verimli kullanılmak yerine, can sıkıntısı ile tüketilirse, önemli işler için zaman kalmaz.

– Zamanı verimli ve etkin kullanmak için, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için yapılması gereken önemli işler, acil olup da önemsiz olan işlerin insafına terk edilirse, yapılması gereken önemli işler sürekli ötelenir. Neticede ötelenen önemli işlerin sonradan intikamları çok acı olur. Söz konusu problemleri ortadan kaldırmak için, üste zaman dahi verseler, zaman yine yetmez.

– Hakkıyla yorulmadan dinlenmeye çalıştığımız için, hiç bir zaman dinlenemiyoruz. Dinlenmek için ayırdığımız zaman hem boşa gidiyor, hem de miskinliğimizi arttırarak sağlığımızı bozuyor.

– Zaman planlamasını hakkıyla yapamıyoruz. Harala gürele bir hayat sürmeye çalışıyoruz. Zamanı yönetmesini beceremiyoruz. O zaman da, zaman bizi istediği yere savuruyor.

– Zamanı etkin ve verimli kullanmanın birinci şartı, yüksek kaliteli bir yaşamdır. Zamandan verim ve etkinlik sağlayabilmek için, sağlıklı, çalışkan, dinamik, coşkulu, heyecanlı, amaçlara odaklanmış, mükemmeli sürekli arayıp, kovalayan bir yapıda olmamız gerekir. Bunun için de, sağlığımıza ve kalitemize zamanında ayrılması gereken süreleri ayırarak dolu dolu geçirmeliyiz.

– Her anın kendine göre doldurulacak bir işi ve eylemi olduğu ve olacağı için, asla bugünün işini yarına ertelememeliyiz. İhmalkarlık, tembellik, durağanlık, isteksizlik, bahane ve mazeret bulma, çözüm yerine sorunlara odaklanma, vücuda toksin ürettiren negatif eylemler ve kaliteli yaşam hırsızlarının tamamı, müthiş birer zaman hırsızlarıdır. Sadece zaman hırsızı olarak da kalmazlar, aynı zamanda sağlık ve üretkenlik hırsızlarıdırlar da.

– Zamanı iyi değerlendirmek için, zamanında ve yerinde baltayı bileyleme (kendini yenileme) eylemini yapmadığımızdan dolayı, akıttığımız her ter mübarek olmamaktadır. Karşılaştığımız problemlerin çoğu, olması gerekenler ve beklediklerimiz değil, yerinde ve zamanında gerekli kaliteli eylemlerin uygulanmamasından kaynaklanan suni olarak üretilmiş ve hızla çoğaltılmış sahte problemlerdir. Çoğu zaman günlerimizi geleceği dizayn etmek ve uyum sağlamak yerine, kendi ellerimizle ürettiğimiz sorunların çözümüyle zamanımızı harcamaktayız. Maalesef çözüm odaklı değil, sorun odaklı gözlemlemeyi alışkanlık haline getirmişiz.

Peki, ne yapmalıyız?

– Kendimize zamanında önem verip, sağlığımızı ve kalitemizi koruyarak, zamanın her bir anını dolu dolu, bilinçli olarak, verimli ve etkin bir şekilde yaşamalıyız.

– Sağlığımızı ve kalitemizi koruyup geliştirmek, profesyonelliğimizi arttırmak, dost ve yakınlarımıza kaliteli zaman ayırmak, okumak, öğrenmek, anlatmak, dinlemek, danışmak, sinerji yaratmak gibi önemli işlerimizi asla geriye atmamalıyız. Söz konusu önemli işler ötelendiği zaman bunların ilerideki intikamları çok ağır ve acı olmaktadır.

– En büyük zaman hırsızları olan, can sıkıntısı, hastalık, moralsizlik, negatif yaklaşımlar, pasiflik, tembellik, bahane buluculuk, eleştiricilik, egoistlik, şüphecilik, güvensizlik vb. gibi eylemleri hayatımızdan hızla çıkararak, bunların yerine panzehirlerini yerleştirmemiz gereklidir.

– Fazla uyuyarak, yorulmadan dinlenmeye kalkıp, metabolizmayı durağanlaştırarak, eğlence ve etkinliklerde kantarın topuzunu kaçırarak, sevdiklerimizin sevgi sermayesi hesaplarını hovardaca tüketip iflas ettirerek, güzellikleri ve kalite unsurlarını beslemeyi ihmal ederek, zamanımızı etkin kullanmayı köstekleyen hırsızlardan uzak durmalıyız.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

“Yalan Seyrediyorsun, Yalaaann! ”

TV bir iletişim aracı sayılsa da halkımızın ki tren kompartımanının ayyıldızlı penceresinden hızla akan otlak ve sulak alanları seyretmekle sınırlı bir bağ. Ve onun üzerinde de yeni Bakan Avcı’nın eskimez ‘Enformatik Cehalet‘ini iki at boyu geçen ve Facetik & Twitterik Cehl ü Cesaret olarak temâşalanan dünyanın bütün balıkçılarının ortak imalâtı olan bir ağ.

Eski Türk filimlerinin replikleri siyaset üzerinden kanalitik tiyatoraya, maç ve müsabaka kültürümüz de kahvehanevi muhabbet üzerinden politik pandomimaya hisse senedi olarak tahvil oluyor. “Her dem yeniden doğan” başlıktaki ifadenin yanındaki yastığa “Size sayın diyebilir miyim amca, pardon Apo?” modüler olarak iyi gider.

Gelelim türkülere, deyişlere ve çiğ gündemli gevişlere soracağımız YGS dışı ahiret sorularına: “Çanakkale içinde vurdular / Ölmeden mezara koydular”; kimi? Şehit analarını ve gazileri.. Niye? “Analar ağlamasın” diye. Ya o anaların gözlerine kim mil çekti? Onların “be-l ehya’un” sırrınca hâlâ kanayan yüreklerine paslı çiviyi kim çaktı?

Öğretmenliği yarıda bırakıp gönüllü komando olarak askere koşan, 92-93’lerde Silvan dağlarında ve ova köylerinde dolaşan birileri “Diyarbakır münit! Daha Davos’a, Sason’a gitmem; çocuğumu da göndermem” noktasına geldiyse izanımıza, idrakimize ve inancımıza kim darbe yaptı? Behey “Şehit tahtında Rabb’e gülümser” ümitçileri, bu nasıl inkılâptı?

Utanmasam başlığı “Apocular Ölmez, BOP’tan Dönülmez!” koyacağıdım. 78’de Lice’nin Fis köyünde kurulan örgütün sempati alanı “Bir Güneş Doğuyor Cezayir’de“ci FİS-sever (İslâmî Selâmet Cephesi) İktidarımızı bile kapsamış. Kıskanmıyoruz, n’apıyoruz; Turkcell yerine “Ne mutlu Avea’lıyım diyene!” diyoruz. Bir de istek parçası gondertiyoruz:

“Örgüt suçlarını BOP’un gönlüne
 Bağlamışlar çözülmüyor Erdoğan
 Bakma İsrail’in Mavi özrüne
 Boşa hudut çizilmiyor Erdoğan”
Bayram değil, seyran değil‘ demen bre gafiller Great Kürdistan‘ın kuruluş bayramı ve 76 milyonun ortak seyranı üzerine eniştemiz olan İzrael bizi nasıl öpmesindi? Ne demişler; milyonlarca kaz gelecek yerden özür – ki bir Gencebay şarkısıdır – esirgenmez:

“Konuşma, konuşma; düşünmeden konuşma”
 Unutma, unutma; bugünün yarınları da var”

Yenen tüm bu naneler Özal‘ın 1 koyup 3 almağıysa, Genişletilmiş Ortadoğu‘nun 4 parça zigon sehpa gibi Kürd-israil‘inin bereketli Mezopotamya coğrafyasında Halil İbrahim sofrası gibi kurdurulmasına karşın “İsminizi değiştiregelin, federasyon olarak Musul-Kerkük-Halep hatta Urmiye’yle birleşin“se çok şirin Şirin Baba. Bu Gargamel‘in Misak-ı Millî sınırlarını bile aşıyor. Tabi, yersen veya Danimarka’dan Kerizsen.

Yok, yalnızca Cumhurbaşkanlığı yada Başkanlık “Sophie’nin Seçimi“yse o zaman ayvayı yediğimizin resmidir. “Ne bilsin âlemde ne mevsimidir!

Kur’anca: “Diri diri toprağa gömülen kızcağıza hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!“dır bu zaman. Ey Allah yolunda öldürülen “sebîl’u-llahi emvât“, hangi günahtan dolayı Rabb katında rızıklandırılırken ve tekrar şehit olmak dilerken devlet politikası adına öldürüldünüz?

Elest-ü bi-Rabbiküm? Para! Krediyi veren “newroz piroz be” düdüğünü de çalar. Sofrayı kuran federasyonu da kaldırsın! İmza: Rizeli Çaycı Dursun.

Kaderlerini Değiştirmek İsteyenler, Geçmişinizde Hangi Kara Lekeler Var!

Bir düşünür: Arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır. Zilletten kurtulmak için Sezarlaşırlar. Taç, yüz karasını pırıltılarla süslediği için kutsaldır” der.

Sezarlaşmak diyor düşünür, rivayet odur ki Julius Caesar, gençliğinde kaçırılıp Bitini hükümdarına satılmış. Bitini hükümdarı da iffetine tecavüz etmiş kahramanımızın. Tarihçiler Roma İmparatorları’nın içinde en iffetlisiydi derler Sezar için. Ama geçmişteki hatıralarına bakılacak olursa korkunç derecede hakaretlere maruz kalmıştır Sezar. Hatta bir gün kapitol’a çıkarken bir Romalının: “İmparatoriçem” diye haykırdığı söylenir. İşte bu zilletten kurtulmak içinde şan, şöhret ve taçlanmış geçmişlerinden kurtulmak istiyor, birçoklarının olduğu gibi Sezarda gaddarlaşıyor ve despotlaşıyor.

Şimdi Türk tarihine bir göz atacak olursak, şan, ve şereflerle doludur tarihimiz, hamdolsun utanılacak bir geçmişe sahip değiliz. Aksine bir çok milletin isteyip de yapamadığı büyük başarıları Türk milleti tarihe zaferlerle yazdırmasını bilmiştir.

Kendisini yönetenlerde dahi soy-sop, etnisite aramamıştır bu millet. Taki bazı yöneticilerin kendi, kendilerini ifşa etmesine kadar. Kimisi ben Gürcüyüm, hanımım arap dedi, kimisi Giritli bir rumun torunu, Manisa valisi Hüsnüyadis’in yeğeni olmasına rağmen, bu millet gene de sırtından atmadı, yıllarca onları taşıdı ve gene de taşıyor o halde milletin genleriyle oynayıp lime lime, parça parça ayrıştırmaktaki maksat ne olaki?

Ama son onbir yıldır iktidarda bulunanların uygulamalarına bakacak olursak, sanki geçmişlerinden utanıp, top yekün Türk tarihinden kurtulma çabası içinde görüyoruz kendilerini. Kurtulmak için de uygulamalarındaki zalimliği, despotluğu izliyoruz. Güya ileri demokrasi gölgesi altında Hasdal, Silivri gibi hapishanelere doldurulup, 3 sene, dört sene geçtiği halde daha duruşmaya bile çıkarılıp ne ile suçlandığını bilmeyen şanlı Türk tarihinin askerlerini, millet vekillerini, aydınlarını görüyoruz.

Yurt savunmasında birinci derecede görev üstlenen askeri, hem de en üst kademedekileri içeriye atarsanız  orduda moral kalır mı? Geçmişte yaşanmasına rağmen hiç bir fayda sağlamadığı bilindiği halde, kültür ve medeniyetin yapı ustaları sayılan aydın ve yazarları içeriye attığında o ülkede kültür ve medeniyetten söz edilmesi mümkün mü?

Bir düşünürümüz şöyle der. Aydınlarının kuduz köpek gibi sokaklarda kovalandığı bir ülkede kültür ve medeniyete sahibim diyebilir misin?

Peki ama kendi geçmişlerinden şüphe duyup despotlaşanların parlak bir geçmişe sahip olan milletin kaderini de değiştirmek istemeye hakkı var mıdır, bu hakkı kendilerinde nasıl buluyorlar? İşte işin püf noktası da burada. Kendi karanlık kötü kaderlerinin yükünü top yekün Türk milletinin üzerine yüklüyorlar.

İktidar erkini elinde bulunduranların haricinde bu uygulamalardan cesaret alan yandaşlarda çok kısa bir sürede bir, bir kendilerini ifşa etmekten çekinmiyorlar. İktidar sayesinde Türk olmaktan kurtulduk diyenimi ararsınız, sırf milliyetçilerin ve Türkçülerin inadına bende Ermeniyim diyeni mi? Yoksa Ertuğrul Özkök gibi Türklükten istifa edip Akdeniz vatandaşı olanımı, her nasıl oluyorsa.

Silahların Gölgesinde Yapılmış Bir Anayasa İstemiyoruz

 

Yeni Anayasa talebinin gerekçesi, mevcut Anayasanın Türk Silahlı Kuvvetlerinin yaptığı ihtilalden sonra, silahların gölgesinde yapılmış bir anayasa olmasıydı. Her ne kadar Anayasa’nın yüzde 65’i siviller tarafından değiştirilmiş olsa da milli iradeyi yansıtmadığı ifade edilmekteydi.

Öcalan ile İmralı’da sürdürülen müzakerenin temel noktasının devlet yapısının yeniden şekillendirilmesi olduğu açığa çıktı. İçinde Türk kelimesi geçmeyen, Kurucu unsuru Türkler ve Kürtler olan iki milletli bir federasyon veya konfederasyona geçiş anayasası hedefleniyor.

“Öcalan’a özgürlük, Kürtlere statü” olarak özetlenen “Özerk bir Kürdistan” kurulmasına ve terör örgütü elebaşı Öcalan’ın hapisten çıkarılıp, bu özerk devletin başına getirilmesine imkân sağlayacak düzenlemelerin yapılabilmesi için yeni bir Anayasa şart.

Hatta mevcut Anayasa’ya, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunlarına göre,  sürdürülen müzakerenin sonucunda terör örgütüne verilen her söz, bu caniyi barış havarisi haline getiren her türlü beyanat, Diyarbakır’da Nevruz’da Öcalan’ın beyanatının okunması ve diğer afiş, pankart ve sloganların hepsi suçtur. Hem yapanlar ve hem de izin verenler açısından. Bu sebeple de bu suçların faillerinin ileride hesap vermesinin önüne geçmek için de yeni bir Anayasa isteniyor olabilir.

Öcalan’ın, hem BDP’li milletvekilleri ile olan görüşmelerini yansıtan “İmralı Tutanaklarında” ve hem de “Nevruz Meydanındaki” mitingde iki milletvekilinin Kürtçe ve Türkçe okuduğu mektubunda, verdiği mesajlar talep ettiği yeni Anayasa’nın ipuçlarını vermekte. (Basında yer alan bilgilere göre, bu mektubun metni ve okunma şartları Başbakan’ın onayından geçmiş.)

Öcalan taleplerinin aşamalı olarak yerine getirileceğine dair söz almış olmalı ki, O da “silahlı direniş sürecinden demokratik siyaset sürecine geçiş” için eylem planının ilk aşamasını açıklamış oldu.

Verdiği mesajların özeti şu: “Şimdilik silahlı güçleri yurtdışına çıkaracağım, dediklerimi yaparsanız bu militanlar geri dönecek ve demokratik platformlarda Belediyelerde, TBMM’de ve bürokraside yerini alacak. Verilen sözleri tutmazsanız 50 bin kişi ile yeni ve daha şiddetli bir savaş başlatacağım.”

Yani PKK silahlarının tehdidi altında yürütülen bir müzakere söz konusu. Yeni anayasa da bu silahların gölgesinde yapılan müzakerenin izlerini taşıyacak.

Türkiye yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor. TSK silahlarının gölgesinde yapılmış (üstelik büyük kısmı değiştirilmiş) bir Anayasadan kurtulmak isterken, PKK silahlarının gölgesinde yapılacak ve milli devlet yapımızı kökten değiştirecek yeni bir Anayasayı kabule zorlanacak.

“Yeni Anayasa”, “Başkanlık sistemi” ve “Apo ile Müzakere” süreçleri birbirinden bağımsız süreçlerdir diyen bir kısmı satılmış, bir kısmı gönüllü beyin yıkama makinelerinin söylediklerine kendileri bile inanmıyor.

İleride yapılacak bir referandum için ben bugünden görüşümü açıklıyorum: PKK silahları gölgesinde yapılmış bir Anayasa’yı istemiyorum.

****

MÜTAREKE BASINI VE MÜZAKERE BASINI:

Medyada “barış havarisi” Apo’nun mesajından çok mutlu olanların bazıları şunları yazıyor:

“Soru: PKK kazandı, devlet kaybetti de mi bunlar oluyor?”  “Cevap: Savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz”;

“Soru: Türk bayrağının asılmamasının hiç mi önemi yok?“Cevap: Söz konusu kanın durması ise gerisi teferruattır.” (Ahmet Hakan-23 Mart 2013 Hürriyet)

100 sene önce kaybettiğimiz Balkanları bırakıp giderken bazıları bunlar gibi düşünüyordu. “Yeter ki kan akmasın” diye bazı şehirlerimiz bir kurşun dahi atılmadan teslim edilmişti. Mesela “Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan düşmana teslim etmişti.”

“Bu hain paşaya, “Selanik’i savaşmadan teslim et” diyen etkili ve yetkili Türkler de vardı. Ama Yunan teslim aldığı şehirde, 10 yıla varmadan bunların mezarda kemiklerini bile bırakmamış.”

“Biz Selanik’in Türkiye’de olduğunu ve bir Türk şehri olduğunu unutup gitmişiz. Tıpkı Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, Şırnak’ın, Erbil’in, Kerkük’ün, Musul’un, Süleymaniye’nin birer Türk şehirleri olduğunu unuttuğumuz gibi…”

 

Şimdi Balkanlarda ve 12 Adalarda, Yunan, Bulgar, Makedon ve Sırp hâkimiyetinde “barış tesis edilmiş, kan akmıyor” durumda. “Barışın kaybedeni olmadığına” göre, milyonlarcası savaşlarda öldürülerek veya sığıntı durumunda iken açlıktan ve hastalıklardan canını yitirerek ölen ve bir o kadarı da göçmen olup vatanlarını terk eden Müslüman Türkler de, topraklarının çok önemli bir kısmını kaybeden Türkiye de bu “barış”tan kazanmış olmalı!..

Buna karşılık işgal edilmiş şehirlerimizde de, iç isyanların olduğu illerimizde de barışÇılgın Türklerin” mücadelesi sonucu tesis edilmiştir.

Türk ülkesinde barış, Türk Devletinin hükümranlık kurmasıyla sağlanır.

*****

Ahmet Hakan devam ediyor: “Soru: Ne yani ‘analar ağlamasın’ diye İstiklal savaşı vermeyecek miydik?” “Cevap: İstiklal savaşında başka uluslara karşı mücadele ediyorduk, şimdi ise kendi vatandaşımız olan şahıslara karşı. Kıyaslama yanlış.”

Cevabın neresini düzeltelim? a) Balkan Cephesinde de Güney cephemizde de yüzyıllardır beraber olduğumuz kendi vatandaşımız olan unsurların ayrılıkçı kuvvetlerine karşı da savaştık. Dış destekler, iç zafiyetler ve kötü yönetimler yüzünden kaybettik. Artık onlar vatandaşımız değil. b) İstiklal Savaşında da dış unsurlar yanında iç isyancılarla da savaştık. c) Ayrıca PKK’nın üçte biri Türk vatandaşı değil.

*****

Ortadoğu’da “yeni Osmanlıcılık” oynamaya çalışanları destekleyenler ile Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa zihniyetinde olanların aynı kişiler olmasına ne demeli?

Özcan Pehlivanoğlu bu medyatörlerin sözleri ile mütareke basınının İngiliz sevdalısı, gazeteci ve siyasetçi Ali Kemal‘in yazdıkları arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor:

“Bakınız Ali Kemal‘in doksan küsur yıl önce söylediği ‘Hala kırmakla dökmekle, vurmakla bu devleti kurtarabileceğini sanan yontulmamış kafalar var. Bu zırtapozların kafasına hakikati sokmak mümkün değil. Bunlar, sizi düşmana satılmakla suçlar’ sözleri bugün birilerinin söyledikleri ile ne kadar benzer değil mi?”