20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1011

Türkiye Türktür, Türk Kalacaktır

0

 

Türkiye Türklerinin hafızasını boşaltıp Türkiyeli yapmaya çalışan, Türk milletini 36 etnik grubu bölmeye çalışan meş’um ve menfur zihniyet şunu iyi bilsin. Balık hafızalılara her şeyi unutturabilirsiniz, ama milletin büyük çoğunluğuna şu sahsiyetleri asla unutturamazsınız :

Bilge Kağan’ı,Kaşgarlı Mahmut’u,Sultan Alparslan’ı, Fahrettin Mübarekşah’ı, Saltuk Buğra Han’ı, Hoca Ahmet Yesevi’yi, Yunus Emre’yi, Karamanoğlu Mehmet Bey’i,Osman Gazi’yi, Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’yi,Âşık Paşa’yı, Dede Korkut’u, Ali ŞirNevai’yi, Ebulgazi Bahadır Han’ı,Süleyman Çelebi’yi, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Âşık Veysel’i, Fuzulî’yi, Bâki’yi, Nef’î’yi, Nedim’i,Namık Kemal’i, Ahmet Midhat Efendi’yi, Ahmet Vefik Paşa’yı, Süleyman Paşa’yı,Şemsettin Sami’yi, Mehmet Emin Yurdakul’u, Ömer Seyfettin’i, Ziya Gökalp’i (Diyarbakırlı), Yusuf Akçura’yı, Gaspıralı İsmail’i, Hüseyinzade Ali Bey’i, Ahmet Ağaoğlu’nu,Divan-ı Lûgat-it-Türk’ü kültürümüze kazandıran Ali Emiri Efendi’yi(Diyarbakırlı), Mehmet Akif Ersoy’u, Süleyman Nazif’i (Diyarbakırlı), tarihimizde Göktürkler’den sonra ikinci Türk adını taşıyan devleti kuran Mustafa Kemal Atatürk’ü ve İstiklâl Harbi’nin kahramanlarını, YahyaKemal Beyatlı’yı, Arif Nihat Asya’yı, Necip Fazıl Kısakürek’i, Nihal Atsız’ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, hatta Kuvâ-yı Millîye Destanı’nı yazan Nazım Hikmet’i nasıl silip atacak, nasıl unutturacaksınız.

Devletlerle, imparatorluklarla taçlandırılmış beş bin yıllık Türk tarihini, zengin Türk dilini, edebiyatını, kültürünü ve sanatının asıl silip yok farzedeceksiniz. Balkan Türklüğünü, Kafkasya Türklüğünü, Ortaasya Türklüğünü, kısaca bütün dünyaya yayılmış ve Türkçe konuşan 250 milyon Dünya Türklüğünü yok mu sayacaksınız?

Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığından rahatsız olan, Anadolu’daki bin yıllık inanç ve coğrafya kardeşliğinden rahatsız olan bölücüler, dün muhafazakârlarla milliyetçileri birbirine düşürmek için “önce Türk müsün, Müslümanmısın?” diye soruyorlardı. Biz de “Ne ilgisi var, soyla din karşılaştırılır mı? Hem TÜRKÜZ, hem MÜSLÜMANIZ” diye cevap veriyorduk. Bölücüler, şimdi de “Türk müsünüz, Türkiyeli misiniz?” diye soruyorlar.Şimdi de milletle vatanı karşı karşıya getiriyorlar. Biz hem TÜRKÜZ, hem MÜSLÜMANIZ, hem de TÜRKİYELİYİZ. Siz de bölücülük yapmadan şöyle derseniz biz rahatsız olmayız : “Biz hem KÜRDÜZ, hem MÜSLÜMANIZ, hem de TÜRKİYELİYİZ. “Kendini Türk hissetmeyen vatandaşlarımızın ille “Türküz” demelerini beklemiyoruz. Ama bu vatanın bir parçasını bölüp, ayrı bir devlet kurmayı düşleyenlere de “aç tavuk kendini buğday ambarında görürmüş” der ve bu düşlerinden bir an önce vazgeçmelerini tavsiye ederiz.

Türk milletine bu ihaneti yapanlar bir gün hem bu dünyada, hem de öbür dünyada mutlaka müstehaklarını bulacaklardır. Bu ihanete çanak tutan sözde aydınlar da… Türk milleti kendini unutsa da, Allah geçmişte insanlığa ve İslâma yaptığı hizmetlerden dolayı Türk milletini unutmayacak, ihanet edenleri “kahhar” ismiyle kahredecektir.

Sözün özü;TÜRKİYE TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR.

 

 

Farklılıklarla Yaşama Dersi: 1

0

 

Türkiye’ye uzun zamandır farklılıklara karşı hoşgörü dersi verilmeye çalışılıyor. Azınlık hakları, çoğunluk hakları gibi Osmanlı’dan bugüne miras kalan bu bağlamdaki konular şekil değiştirse de özünde hep aynı.

Bu tabloyu izlerken insan hayrete düşüyor. Zira bu millet farklılıklarla yeni tanışmadığı gibi farklılıklarla yaşama konusunda da bugün dersi verenlerin pek çoğunun anlamakta zorlandığı örnek modellere de sahip.

Dolayısıyla farklılıklar bizim için mesele olan değil, “mesele edilen” bir kavramdır.

Neden mesele ediliyor?

Çünkü bizim farklılıkları algılayış biçimimizle ders verenlerin biçimi farklı.

Sizlerle ufak bir hatıra paylaşmak isterim:

2009 Yılında davetli olarak katıldığım Amerika’da dinî hayat ve dinî çoğulculukla ilgili ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve Fullbright’ın ortaklaşa düzenledikleri Study of United States Institutes programı kapsamında gördüğümüz seminerlerden biri, programın ev sahipliğini yapan Santa Barbara’daki California Üniversitesinde kızılderili bir bayan öğretim üyesi tarafından verilmişti.

Kendi seminerinden önceki hemen hemen tüm seminerlere katıldığı için, seminer öncesi tanışıyorduk. Diğer seminerlere saçlarını toplayıp gelen öğretim üyesi, kendi seminerini vereceği gün saçlarını açmıştı. Gruptakiler tarafından moda kaygısı olarak algılandığının farkında olmalıydı ki, dersini vermek üzere kapıyı kapar kapamaz, önce saçlarının neden açık olduğunu anlattı: Kabilesinin gelenekleri gereği kabile üyeleri eğer bir savaş veya meydan okumaya gideceklerse, saçlarını açık bırakırlarmış…

Bu açıklamadan sonra hepimiz haliyle şaşırmıştık. Zira savaş ihtimali olmadığına göre bu durumda bir meydan okumayla karşı karşıyaydık herhalde…

Hemen akabinde meydan okumanın da nedenini izah etti: Anlatacağı şeylerin kimilerinin hoşuna gitmeyeceği ve aramızda ajanların da bulunma ihtimali.

Ve şöyle dedi: “Bunların (beyazları kastediyor) söylediklerine inanmayın! Filmlerine inanmayın! Hepsi yalan… Biz hastalık nedir bilmezdik onlar getirdi, her şeyimizi gasbettiler.” Ardından Amerika’daki kızılderililerin zor şartlarını ve nasıl bir varlık mücadelesi verdiklerini anlattı…

Hastalık vurgusu önemlidir. Zira tarihten biliyoruz ki, kızılderilileri toplu bir biçimde öldürmenin bir yolu olarak, yardım bahanesiyle, su çiçeği hastalığı mikrobu taşıyan battaniyeler dağıtılmış, bağışıklığı olmayan çok geniş bir kitle bu şekilde ölmüştür.

Biyolojik savaş tekniğinin tarihinin hiç de yeni olmadığını görüyorsunuz…

Zira bu yüzyılda da benzer ama daha ileri teknoloji vasıtasıyla (bazı uzmanların yorumlarına binaen) tehdit olarak algılanan farklı toplumlar üzerinde onları kontrol etmeye yönelik uygulamalar yapıldığına şahit olduk… Sars virüsü hadisesini hatırlayalım…

Dersi veren öğretim üyesi, kendisi de programın içinde yer aldığı için, anlatım biçimiyle bizim tepkimizi ölçmek istemiş de olabilir. Ancak niyet ne olursa olsun tarihi gerçeklerden bakacak olursak farklılıkları tehdit olarak algılama biçimimiz ve bu tehdidi ortadan kaldırma yöntemlerimizin hayli “farklı” olduğu apaçık ortada, değil mi?

Devam edeceğiz…

 

 

Peygamberler Şehri Urfa’da Devr-i Alem

 

Konferans ve belgesel gösterimi için gittiğimiz Güneydoğu Anadolu bölgesinde şehir şehir dolaşıyoruz. İbrahim Aleyhisselam’ın Nemrud tarafından ateşe atıldığı, Eyüp Aleyhisselam’ın makamının bulunduğu ve birçok peygamberin yaşadığı mübarek topraklarda aziz şehitlerimizi hayır, minnet ve şükranla andık.

Dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan ve adını Şanlıurfa’nın Harran ilçesinden alan Harran Üniversitesi’nde öğrenci konseyinin düzenlediği şehitleri anma programına konuşmacı olarak katıldım. Konferansa çok sayıda öğrenci davetli olarak katıldı. “Çanakkale’den On Cephe’ye” adlı verdiğim konferans ve slayt gösterimize öğrencilerin ilgi ve alakası çok iyiydi. Öğrencilerle karşılıklı soru-cevap alışverişinde bulunduk. Şanlıurfa’ya ilk kez 1989 yılında gitmiştim. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) yarışmasında birinci olmuştum. Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği ve çok sayıda gazetecinin katıldığı yarışmada 1. Olmuştum. O dönem Başbakanlık tarafından Şanlıurfa ve Harran bölgesi gezdirilmişti. Atatürk barajı yeni yeni su almaya başlamış, Urfa tüneli yeni faaliyete girmişti. Şanlıurfa kalesiyle, Balıklıgöl’üyle, peygamber kabirleriyle ve sımsıcak yöre halkıyla gerçekten muhteşem bir ilimiz. Belgesel çekimlerimizi torunum Asım Eymen ile birlikte Urfa’nın sokaklarında sürdürürken insanlarla karşılaşıyor ve kaynaşıyoruz. İnsanlar Devr-i Alem belgesel televizyon programımızdan bizleri tanıyor ve dua ediyorlar. Bizler çekimlerimizi sürdürüken sizleri  Şanlıurfa ile ilgili hazırladığımız senaryo metni ile başbaşa bırakıyoruz.

PEYGAMBERLER ŞEHRİ, ŞANLIURFA

Yüzölçümü:18,584 (km)

Nüfus:1.716.254 (Tuik 2011)

Plaka kodu: 63

Telefon kodu: 414

İlçeleri: Akçakale, Birecik, Bozova, Ceylanpınar, Halfeti, Harran, Hilvan, Siverek, Suruç, Viranşehir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan Şanlıurfa, doğuda Mardin, batıda Gaziantep, kuzeybatıda Adıyaman, kuzeydoğuda Diyarbakır illeriyle çevrilidir. İlin güneyinde 789 km´lik Türkiye-Suriye sınırı uzanır.

Şanlıurfa tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi kabul edilen ve arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal”olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır.Arkeolojik kazılardan elde edilen buluntular, şehir merkezindeki Balıklıgöl civarının günümüzden 11.000 yıl önce Neolitik Çağ insanları tarafından iskan edildiğini kanıtlamıştır. Bu çağ, Anadolu´da mimarlık sanatının başlangıcı sayılmaktadır.Mimarlık tarihi bu kadar eskilere dayanan Şanlıurfa, günümüzde de mimari eserlerinin zenginliği bakımından Anadolu´nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı “Müze Şehir” adıyla tanınmaktadır.

DİNLER MERKEZİ

Şanlıurfa, dinler  tarihi ve inanç turizmi yönüyle de dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. İl merkezi yakınındaki Göbekli Tepe´de yapılan arkeolojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa´nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır.

 

 

Nereye Gidiyoruz? 1

0

 

Bu  gidişatımız iyi olmadığı ve bu nedenle bir şeyler değiştirmek gerektiğine inandığım için bu başlığı attım ve bunu çok önemsiyorum.
Pazarda geziyorum; 2 kilo şeftali aldım; arabam hemen pazarın kenarında arabama koyarken 8 tane şeftalinin 6 tanesinin çürük olduğunu gördüm. Geriye dönüp pazarcıya götürdüğümde pişkin vaziyette
alıp bir ikisini değiştirdi, tabii ben sinirimden bakmadım. Tekrar arabamın yanına gelip poşeti açıp baktığımda çürük şeftalilerin yerine başka çürükleri koyduğunu gördüm. Sinirlendim ama yapacak bir şey yoktu, başka bir gün 2 kg nar alıyorum; her nedense içimde bir his ve ağırlığına baktığımda 2 kg gelmeyeceğini hissettim. İleride başka bir esnafa tarttırdığımda 300 gr eksik olduğunu gördüm. Geriye
götürdüğümde orada başka bir şahıs vardı. Kendisine bunu tartar mısınız dedim; Tarttığında; hayırdır beyefendi dedi. Valla ben bunu buradan aldığımda, bana 2 kg diye verdiler, ne kadar geldi diye
sorduğumda.  Adam pişkinliğe vurarak narım 1700 gr geldiğini ve bunu çocuktan mı aldığımı sordu. Çocuk dediği ise 17-18 yaşlarında gençti ve poşetin içine 1 nar atarak 2 kg a tamamladı.
Başka bir gün başka bir olay ve olaylar hiç bitmiyor, Bir tezgâhta kilosu 1 TL olan herhangi bir ürün aynı kalitede başka bir tezgâhta 2 TL, domatesler, biberler, elmalar, armutlar, bütün meyve ve sebzeler ön tarafı gösterişli ve iri arka taraf kimi çürük kimi küçük kimi de aynı malla ilgisi yok ön tarafta. Finike portakalı arka taraf başka yörenin portakalı, e peki bu ne demek oluyor ey tüketici affedersiniz ama ben sizi aptal yerine koyuyorum, demek değil de nedir?

Bal satıyoruz içine glikoz karıştırıyoruz. Yoğurt satıyoruz dayanıklılığını artırmak için içine margarin
katıyoruz. Yumurta paketliyoruz bir alt boya koymamız gereken yumurtayı üst boya serpiştiriyoruz. Kıymanın içine havuç, Tereyağının içine patates karıştırıyoruz. Son kullanma tarihi geçmiş peynirleri
yeniden etiketleyip piyasaya sürüyoruz. Tavukları çamaşır suyuna batırıyoruz; bir şeyi satmak için 50 tane yalan uyduruyoruz, taze balık, hormonsuz çilek, organik domates, sade meyve sebze ve gıdamı? olur, mu efendim giyimden kuşamdan mobilya dayanıklı tüketimden diğer hizmetlerde de pek farklı sayılmaz.

Ne demiş Peygamber Efendimiz; Bizi aldatan bizden değildir. Yalan söyleyenin ibadeti kabul edilmez.
Hani biz herkesten iyi müslümanız ya gazete ve TV haberleri içimizi karartıyor.15 yaşında kız çocuğu baba annesini anne ve babasının ayrılmasına sebep oldu diye bıçaklayarak öldürmüş. Kan davasında kavga; 2 ölü 3 yaralı. Bugün 5 şehidimiz var her gün şehitlerimize ağlıyoruz. Daha ne kadar şehit cenazesi göreceğiz? Bu kanlı terör ne zaman bitecek? Bugün yerel gazetede okudum, kanım dondu. Oda ne; Bir baba dilsiz ve sağır kızına tecavüz etmiş ve tutuklanmış.Ya rabbi bu ne vahşet. Rabbim sonumuzu hayreylesin…/…

 

 

Kürtler Hakkında Çok Kimsenin Bilmediği Derin Bilgiler

 

Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şâdi Polat Sordu; Fikir Adamı ve Yazar Mehmed Niyazi Özdemir Samîmiyetle Cevap Verdi:
(RÖPORTAJIN ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜMÜ)
Kürtler Hakkında Çok Kimsenin Bilmediği Derin Bilgiler

Kürtler hakkında farklı ve derin bilgilere sâhip olduğunuzu biliyoruz. Okuyucularımız için lütfeder misiniz?

Mehmed Niyazi: Benim Kürtler hakkındaki düşüncem aktüel görüşlerden farklıdır. Daha önce şöyle özetlemiştim; burada tekrarlamayı da faydalı buluyorum.  Milletin tayininde iki etken önemli rol oynar; birisi psikolojik, diğeri sosyolojiktir. Bir insan kendisini bir milletten sayıyorsa, sosyolojik bakımdan ait olup olmadığına bakılmaksızın, o insanın o millete ait olduğu kabul edilir. Napolyon kesinlikle Fransız değildir; Korsikalıdır. Büyük bir ihtimalle İtalyan veya Arap asıllıdır. Ama kendini Fransız kabul etmiş, ömrünü Fransa’ya vermiştir. Kimsenin ona, ‘Sen Fransız değilsin‘ demeye hakkı olmadığı gibi, belki de ondan daha büyük bir Fransız gelip geçmemiştir. Stalin de aslen Rus değildir, fakat kendisini Rus ka­bul etmiş, ömrünü inandığı şekilde Rus milletinin emrine vermiştir. Oğuz Han’ın torunu, ‘Ben Türk değilim‘ diyorsa, hiç kimse ‘Sen Türksün‘ diye onu zorlayamaz. Ama genellikle psikolojik boyut, yâni aidi­yet şuuru sosyolojik boyuta bağlı oluyor.

Hiç kimsenin de Kürtlerin milliyetini tâyin etmeye hakkı yoktur; kendileri hakkında kararı kendileri verirler. Başkaları ancak tarihleri, sosyal yapıları ve benzeri hususlarda araştırma yapabilirler.

Bugün Kürtlerin menşei hakkında iki teori vardır. Şeref Han-ı Bitlisi, Şerefnamesi’nde büyük ölçüde köklerinin Asyatik (Turanî) ol­duğunu, Buğduz soyundan geldiklerini daha 1590’lı yıllarda belirtmesi­ne rağmen, bazıları da Anadolu’nun yerli halkı olduklarını ileri sür­mektedirler. Eğer Kürtler, Anadolu’nun yerli halkı iseler, geçmişte Hı­ristiyan olmaları gerekirdi; çünkü Bizans’ın bünyesinde Hıristiyanlardan başka bir dinî topluluğun yaşamadığı dönemleri biliyoruz. Millet­çe bir dinden diğer bir dine geçmek kolay değildir. Ne kadar gayret edilse, benimsedikleri yeni dinle yasaklanmayan, eski dinden kalan ba­zı hususlar devam ediyor. Meselâ Türkler bin yıldan fazla bir zaman­dan beri Müslüman’dırlar; fakat bazı gruplar su içtikleri pınarların ba­şına bez bağlamak gibi Şâmanlıktan kalma bazı âdetleri yaşatıyorlar. Bin beş yüz yıldan daha eski dönemden beri Hıristiyan olan Almanla­rın hayatında putperestlik devirlerinden kalma figürlere rastlanmakta­dır. Çoğaltabileceğimiz bu örneklerin ışığında rahatça şu hükme vara­biliriz: Kürtler geçmişte Hıristiyan olsalardı, günümüzde de bazı Hıristiyanî adetleri müşâhede edilirdi. Ne dikkat çekicidir ki, bir tane Hıristiyanî adetlerine şâhit olamıyoruz. Oysa Orta Asya’nın dışına taşmayan Şâmanlığa dair adetlerine rastlıyoruz. Kızını evlendiren aile, başı­na kırmızı bir bez (vâlâ) bağlar. (Bunun anlamı, ciğer paremi sana kur­ban veriyorum; bundan sonra canı, namusu dâhil, her şeyi sana aittir.) Ev halkı, hısım ve akrabaları cenazenin arkasından sayha atarlar, hâtı­ralarını dile getirirler ve sesli sesli ağlarlar. Cenaze çıkan evde birkaç gün yemek pişirilmez; komşuların ikramıyla yetinilir… Bunların hepsi Şamanî adetlerdir. Anadolu’da yaşayan yaşlı Kürtler, bugün dahi Orta Asya’da Türklerin kullandıkları hayvan takvimi ile mevsimleri değer­lendirirler.

Kürtçede eski Türkçe (Türkmence)den pek çok kelime bulun­duğunu Petersburg Akademisi’nin yayımladığı Kürtçe-Rusca-Almanca Lügatte görüyoruz. Kürtçeyi oluşturan 8307 kelimenin menşe dağılımı şöyledir: Pehlevice (eski) 370, Zinda 1240, Ermenice 220, Arapça (ye­ni dil) 2000, Farsça (yeni dil) 1030, Çerkezce (eski) 60, Gürcüce (eski dil) 20, Güldani 108, Türkçe (eski Türkmence) 3080, Kürtçe (asıl) 300’dür. (Dr. Fritz. Kürtlerin Tarihi, çev. Sinan Şanlıer, İstanbul. S. 15.)

Orta-Asya’da kullandıkları bazı kelimeleri Anadolu’da Türkler unutmuşlar, ama Kürtler kullanmaktadırlar. Meselâ kızının evleneceği aileden çeyiz karşılığı alınan paraya Anadolu’da Türkler ‘başlık para­‘ veya ‘süt parası‘ derler. Orta Asya’daki Türkler ve Anadolu’daki Kürtler bunu ‘kaling‘ kelimesiyle ifâde ederler. Benzer örnekler daha pek çok verilebileceği gibi, ‘kızım‘ karşılığında Macarlar ve Kürtler ay­nı ‘geçim‘ kelimesini kullanırlar. Macarlarla Kürtlerin daha pek çok ortak kelimeleri vardır. Macaristan’ı kuran boyların biri de ‘Tuna Kürtleri’dir. Tarihten ne Kürtlerin Macaristan’a, ne de Macarların, Kürtlerin yaşadıkları bölgelere sefer yapmadıklarını biliyoruz. Bu müş­terek kelimeler ve ‘Tuna Kürtleri’ Macaristan’a Orta Asya’dan başka nerden gelmiş olabilirler?

Bazı isimler, bazı milletlere hastır; meselâ Kürşad, Timur, Yağ­mur gibi adlar Türklere aittir, ama aynı adları Kürtlerin de kullandığı­nı, bu adlarda beylerinin olduğunu Emir Şerefhan’ın yazdığı ‘Şerefname‘den ve Dr. Fritz’in kaleme aldığı, ‘Kürtlerin Tarihi‘ isimli kitabından öğreniyo­ruz. Cengiz’in ‘Kürt‘ adında ünlü bir paşası bulunduğunu gene Dr. Fritz aynı kitabında belirtiyor. Nasıl ki Anadolu’da Günhan, Kayıhan gibi Türk boylarına adlarını veren Oğuz Han’ın torunlarının adları ço­cuklara veriliyorsa, Orta Asya’da ‘Kürt‘ de ad olarak kullanılmakta idi. Oğuz Han’ın yirmi dört torunundan birinin adı ‘Kürt‘ olduğu eski kaynaklarda mevcuttur; zaten ona izafeten sulbünden geldiğine inanılan boya ‘Kürt‘ denmiştir.

Kürtlere Türkler ‘Kürt‘ diyordu ve bu ad diğer dillere Türk­çeden geçmiştir. Kürtler kendilerini ‘Kırmanç‘ olarak adlandırırlar. Kırmaç eski Türkçede ‘yay‘ demektir. Eski Türk kültüründe boylar kendilerini yay ve oka benzettiklerini, okun yaya tâbi olduğunu biliyo­ruz. Eski Türk kültüründeki bu figürü benimsemeleri ve yaşatmaları, kendileri Orta Asya’da kullanılan bir kelimeyle adlandırmaları bize ciddi ipuçları vermiyor mu?

Türkler parça parça daha önce de Anadolu’ya gelmişlerdi; ama son dönemlerde büyük bir zaferle girişleri Malazgirt Savaşı iledir. Kürtler Anadolu’nun yerli halkı ise, Malazgirt Savaşı’ndan önce tama­mının Anadolu’da bulunmaları gerekirdi. Hâlbuki Sultan Alparslan’ın gazi ordusunun on altı bininin Kürt olduğunu biliyoruz. Yenisey Abi­deleri ‘Ey Kürt Beyleri, Alp Urungu‘ diye başladığı gibi ünlü İbni Hal­dun Mukaddimesi’nde uzun uzun Kürtlerden (O, ‘Gori‘ diyor; Şerefnâme’de de Gorilerin Kürt oldukları belirtiliyor) bahsediyor. İbni Haldun’un kullandığı ‘Gor’ tabiri de bizi Kürtlerin aslına götürüyor. Tarihten öğrendiğimize göre ‘Gor’lar Hunların bir koludur; ‘i’nde mensubiyeti ifâde edince, Kürtlerin Hunlardan geldiğini anlıyoruz. İbni Haldun da ‘Tûrânî bir kavim‘ olduklarım belirttikten sonra (Afga­nistan’ın kuzeyinde misafirleri olmuş) kaldığı beğlerinin çadırını ayrın­tılarına kadar anlatılıyor. İdris-i Bitlisi Hazretleri de Kürtlerin Turanî olduğunu belirtiyor.

Bazı araştırmacılar (Sayın İsmail Beşikçi gibi) Kürtlerin ataları­nın Gutiler olduğunu yazmaktadırlar. Herhalde iddiaları sâdece isim benzerliğindeki fonetige dayanmaktadır. Ama ne dikkat çekicidir ki, Gutilerin uzmanı Benno Landberg’e göre Sümerleri çökerten Gutiler de Türk asıllıdır. Gutilerin menşelerine dair bir başka iddia da ileriye sürülmemektedir.

Yakın dönemde yapılan araştırmalardan sonra Kürtlerin menşei, ata yurtları hakkında fazla tartışmalı husus kalmamasına rağmen, za­manla ayrı kimlik kazandıkları, dillerinin ayrı oluştuğu, dolayısıyla Tu­ranî olan bu kavmin Türklerden ayrı bir millet hâline geldiği savunulu­yor.

Fakat bilimin ve olayların ışığında meseleye bakınca, bu iddianın da doğru olmadığına kaniyiz. Kimliğin din, tarih, coğrafya gibi üç ana unsuru vardır. Türklerle Kürtler, ayrı menşelerden gelseler dahi bin yıldan beri Kürtlerin hayat akışlarının nasıl bir seyir takip ettiğini açık bir şekilde biliyoruz. Bin yıldan beri Türkler ve Kürtler aynı dini, aynı tarihi, aynı coğrafyayı paylaşıyorlar. Kimliklerinin unsurları bir olduğu gibi, kimliklerin görüldükleri mabetleri, mezarlıkları da aynıdır; evli­lik, cenaze törenleri ve hayatta önemli kabul edilen diğer zamanlarda­ki seromonileri birbirinden farksızdır. Yani Türklerin kimliği ne ise, Kürtlerin kimliği de odur. Müslüman olan Araplarla Türklerin hem mâbetleri, hem de mâbeddeki tavırları farklıdır. Meselâ Şam’daki Emeviye Camii ile Selimiye Camii’nin mimarisi bir değildir. Güney Doğu’daki bir Kürt köyündeki cami ile Edirne’nin bir köyündeki cami mimarî bakımdan aynıdır. Araplar yazın serin camilerde istirahat ederler, uyurlar; ama ne Türkler, ne de Kürtler camilerde istirahat et­mezler, uyumazlar. Camilerde istirahat etmek, uyumak belki İslâmiyet’e aykırı değildir, fakat Kürtlerin ve Türklerin edep anlayışlarına aykı­rıdır. Arabın mezarlığı ile Türk’ün ve Kürt’ün mezarlıkları farklıdır. Türk ile Kürdün mezarlıklarını ise birbirinden ayırmaya imkân yoktur. Farklı milletlerden evlilikleri, o milletlerin arasındaki anlaşmazlıklar genellikle etkiler. Jivkov Bulgaristan’da Türklerin adlarını değiştirme­ye kalkınca, Türklerle Bulgarların evlenip, kurdukları ailelerin çoğun­luğu boşanmayla sona erdi. Uzun zamandan beri Türk kimliği ile Kürt kimliğinin ayrılığı çeşitli çevrelerde söyleniyor, gazeteler ve der­gilerde yazılıyor, kitaplar yayımlanıyor. Bugüne kadar daha Türk ile Kürdün evliliğiyle kurulan ailelerden herhangi birisi tarafından millet ayrılığına dayanılarak, boşanma dâvâsının açılmaması, bütün bu kimlik iddialarının sun’î olduğunu göstermektedir.

Türklerin ve Kürtlerin farklı menşelerden geldiklerine kimlikle­rin değil, dillerinin ayrı olmasının delâlet ettiği ileri sürülmektedir. Her dil, diğer dilden kelime alır; ama kendine mahsus orijinalitesi bu­lunan dillerde rakamlar, renkler, yemek ve içmek gibi fiiller kendileri­ne aittir. Kürtçede bunları göremiyoruz. Bulgarca ve benzeri kırma dillerde de rakamların, ana kelimelerin başka dillerden alındığını bili­yoruz. Çünkü o dillerin de kendilerine mahsus kökleri yoktur. Hıristi­yanlığın Ortodoks mezhebini benimseyen Bulgarlarla Türklerin menşe birliği kesindir; fakat dilleri farklılaşmıştır. Demek ki dillerin farklılığı, menşelerin farklılığına delâlet etmez.

Büyük Selçuklular zamanında, devlet kayıtları kısa bir süre Arap­ça, sonra Farsça tutulmuştur. Farsça konuşup yazan bürokratların dinî hayatları Arapça düzenleniyordu. Evlerde de Türkçe konuşuluyor­du. Farklı üç dilden oluşan kırma bir dil teşekkül etmişti. Bu dilin ko­nuşulduğu bölgelere bakarsak, bu üç milletin kesiştiği noktalarda yo­ğunlaştığını müşâhede ederiz. (Günümüzde televizyon, radyo, gazete, dergi, kitap yaygınlaşmasına rağmen Almanya’da yaşayan yabancı işçi­lerin dillerine yüzlerce kelime girmesi de buna güzel bir örnektir.)

Sonra bazı Kürt aşiretleri Türkçe konuşmaya başlamışlar; bazıla­rı da Türkçeyi bırakıp, Kürtçe konuşmayı tercih etmişler. Meselâ Targuş, Avşar aşiretleri Oğuz boyuna mensup olmalarına rağmen Kürtçe konuşmaktadırlar. Urfa’da en kalabalık aşiretlerden biri Karakeçili’dir; Osmanlı da Karakeçilidir. Urfa’daki Kürtçe, Söğüt’teki Türkçe konuş­maktadır. Çünkü dil farkına rağmen, birbirlerini ayrı milletten görme­dikleri için rahatça birbirlerinin dillerini benimsiyorlardı.

On beşinci yüzyıldan itibaren arşiv geleneği oluşmaya başlamış­tır. Buralarda Kürt-Türk tâbirleri öylesine iç içe girmişlerdir ki, Türk­men Kürtleri ve Kürt Türkmenleri tâbirlerine rastlanılmaktadır. Dünyada hiçbir millet, hiçbir sosyal grup saf olmadığı gibi Türk­ler de, Kürtler de saf değildir. Nasıl diğer Türk boylarından gelip de Kürtleşen olmuşsa, Belücüstlerden Kürtleşen de olmuştur. Aralarında Mervani kökenli olanlar da vardır.

1990’lı yıllara kadar Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde Kürtle­rin tarihi, sosyal yapısı, dili hakkında dokuz yüz civarında doktora tezi yapılmıştır. Bu tezlerin % 93’den fazlasının Rus ve Ermeniler tarafın­dan yapılması bizlere ışık tutmaktadır. Akdeniz’e inmek isteyen Sovyet Rusya, önünde duvar misali duran Türkiye’yi parçalamak için her yolu deniyordu. Ermenilerin Doğu Anadolu’ya dair iddiaları herkesçe bi­linmektedir. Sovyet Rusya çatırdamaya başlayınca, rahat bir nefes alan Avrupa ülkeleri Orta Doğu’ya yerleşmenin hesabını yapmaya başladılar. Önlerinde en büyük engel Türkiye idi. Tehir edilmiş mesele kabul ettikleri Türkiye’ye dair hesaplarını bu kere onlar öne çıkardılar.

Dünyanın ünlü ansiklopedileri kabul edilen La Rausse, Britanniea, Broekhaus’a bakınca da Türk-Kürt ayırımının politik olduğunu gö­rürüz. Bu ansiklopedilerin 1950 yıllarına kadarki baskılarında Kürtle­rin ya Turanî bir kavim yahut da Türklerin bir boyu olduğunu okuyo­ruz. Fakat daha sonraki baskılarında ayrı bir millet oldukları yazılmış. Bu da Türklerin boyculuğundan batılı milletlerin yararlanmak istedik­lerini göstermektedir. Bunun sebebi gayet açıktır, 1768-1774 Sava­şı’nda Rusya’ya yenilince Küçük Kaynarca Andlaşması’yla Kırım ve çevresini Rusya’ya, Eflâk ve Boğdan’ı, Avusturya’ya bırakmak mecbu­riyetinde kaldık. Bizim yerimize İngiltere’nin karşısına süper güç Rus­ya oldu. O zamandan beri iki süper güç Hıristiyan’dır. Dünyayı diledik­leri şekilde yönetiyorlar.

Süper güç olacağım‘ demekle süper güç olunmaz. Bu önce nü­fus ve coğrafya meselesidir. Sonra da milletin mantalitesi, sosyal psi­kolojisi, tarihî birikimi müsait ve çağın bilimlerine sahip, onları hayatı­na yansıtmış olmalıdır. İslâm âlemi göz önüne getirilince, bu şartların pek çoğu sadece Türkiye’de müşâhede edilmektedir. Onun da nüfusu, coğrafî bütünlüğü, ilim seviyesi buna elverişli değildir. Üniversiteleri, yüksek okulları, ilim insanları gerekli gayreti gösterirse, ilmî geriliğini gidermesi mümkündür. Nüfus ve coğrafyadaki eksikliğini Türk dünya­sı ve İslâm âlemiyle ilişkilerini iyi ayarlamakla giderebilir. Bunun da biricik şartı mevcut çekirdeği muhafaza etmektir. Türkiye bölünürse, doğuda kalan parçası hiçbir işe yaramaz hâle gelir. Oralardaki kıraç dağların arasında yaşayan insanlar çağdan iyice koparlar. Batısı da Av­rupa’ya yamanır. Böylece süper güç olmak imkânını ebediyen kaybe­der. Hıristiyan âlemi de kendi dışında oluşacak bir süper güçten kurtulmuş olur.

Zat-ı âlinize müteşekkiriz; hacimli, derinlikli, kapsayıcı, aydınlatıcı, yönlendirici bilgiler sundunuz.

Mehmed Niyazi: Bana bu imkânı verdiğiniz için asıl ben müteşekkirim.

 

 

MEHMET NİYAZİ ÖZDEMİR:

İlk ve ortaokulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi’ne girdi; 1967’de oradan mezun oldu. O dönemde hukuk fakültesinde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler, dekanlığa müracaat edip, izin alarak Edebiyat Fakültesi’nin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Bu imkândan faydalanarak Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nden sertifika aldı. Mezuniyetini takiben devlet felsefesi sahasında doktora yapmak için Almanya’ya gitti.

Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’ne intisap ederek burada Prof. Dr. Ditrich Pirson’un yanında ‘Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler‘ konulu tez ile ‘Doktor’ unvânı aldı.

Uzun yıllar Almanya’da oturdu. 1988 yılından beri Türkiye’de ikamet etmektedir. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı. 1987’den beri başlangıçta haftada üç gün, sonraları haftada bir gün Zaman Gazetesi’nde yazmaktadır. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makaleleri yayınlanıyor.

Mehmet Niyazi Özdemir, tezli romanlarıyla tanınan bir yazar ve düşünürdür. Eserlerinde millî konuları işlemeyi şiar edinmiştir. Fikrî eserlerinde ise Türkiye’nin sosyal yapısı üzerine görüşlerini açıklar.

YAYINLANMIŞ ESERLERİ:

Edebî Eserler: Varolmak Kavgası: (1970), Bayram Hediyesi Hikâyeleri: (1971), İki Dünya Arasında: (1977), Ölüm Daha Güzeldi: (1982.Türkiye Millî Kültür Vakfı Ödülü kazandı.) Yazılamamış Destanlar: 1980), Çanakkale Mahşeri: (1998 Türkiye Yazarlar Birliği armağanını kazandı.) Dâhiler ve Deliler: (2001), Daha Dün Yaşadılar: (2006), Yemen Ah Yemen (2004), Doğunun Ölümsüz Çocuğu (2009). Plevne (2012)

Fikrî Eserleri: İslam Devlet Felsefesi: (1988), Millet ve Milliyetçilik (1979), Türk Devlet Felsefesi (1989), Türkiye’nin Meseleleri: (İki Cilt 1992),  Medeniyet Ülkesini Arıyor: (1999), Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği: (2000), Millet ve Türk Milliyetçiliği: (2000).

 

 

(BİTTİ)

 

 

Türk, Türkler ve Türkiye

 

Du Loir, görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiştir ki, OSMANLI TÜRK toplumunun, bazı kötülüklerden haberdar olmadığını düşünmekten kendini alamamıştır:

“TÜRKLER, herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çekinirler:…”
Lady Craven, erkeklerin, kadınlara karşı saygısını “aşırı” bile bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti’nin kadınlara karşı tavrını, hayretler içinde şöyle dile getiriyor: “TÜRKLER’in kadınlara karşı olan muameleleri, bütün milletlere örnek olmalıdır…”

Osmanlı toplum hayatı konusunda, Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan Guer şöyle diyor:

“TÜRKLER’in, pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riayet ederler…”

Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:

“TÜRK halkının üstü başı çok temizdir…”

Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:

“Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul’un TÜRK halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur.

Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi, bir yabancı için hiçbir hakaaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur…”

Şimdi sıra Du Loir’da…Yıllarca incelediği toplumsal yapımızı, bize şöyle anlatıyor:

“Hıristiyan memleketlerinde, pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi, TÜRKLER’de yoktur…”

1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız müellif Motray, anılarında şunları yazıyor:

“TÜRK dükkânlarında, hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hattâ birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma gelmişlerdir.”

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor:

“Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, TÜRKLER arasında meçhuldür…Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa TÜRKLER’in doğruluklarına hayran kalır.”

İngiliz sefiri Sir James Porter, 1740’ların İstanbul’unu şöyle tasvir ediyor:

“Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde isbat etmektedir ki, TÜRKLER, çok medenî insanlardır.”

Bazı Batılı gözlemciler…: “TÜRKLER hiçbir zaman yere tükürmezler…” (Comte de Marsigil).

“TÜRKİYE Seyahatnamesi”yle  meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor: “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından TÜRK siyasetiyle medenî hayatı, bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

Batı’da dilden dile dolaşan bir tevatür vardı: “İstanbul’dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat edin; Yahudi ise istediği fiyatın üçte birini, Rum ise yarısını, TÜRK ise tamamını veriniz!”

İngiliz yazar Thornton,…: “TÜRKLER’in ahlâkı, çocuklukta, iyilik telkini alarak değil, toplumda kötü örnek görmeyerek gelişir…”

19. Yüzyılda İstanbul’da yaşamış Fransız gezgin A. Brayer’in…tespitleri…: “TÜRKLER’in hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri,

3623

sokaklarda Müslüman TÜRK’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği,…bütün diğer Müslüman TÜRKLER’in de çubuklarını bırakıp çocuğa alâkayla baktıkları…İşte bundan dolayı TÜRKİYE’de, çocuklar,…”

Ünlü Fransız şair Lamartine…:

“Bu TÜRKİYE’nin (Osmanlı Devleti’nin) her tarafında böyledir…”

Mohaç Savaşı’nda, Osmanlılara esir düşen Bartholomeus Georgievic, 1544’te yazdığı “TÜRKLER’inGelenek ve Görenekleri” isimli eserinde, Osmanlı insanının savaş zamanında bile adaletten ayrılmadığı…

19. Yüzyılda İstanbul’da birkaç sene kalan tarihçi A. Ubicini, “La TURQUİE Actuelle” (TÜRKİYE Günlüğü) isimli eseri…(Yavuz Bahadıroğlu, Tarihin Mayın Tarlası, Ocak 2013, s. 138 – 154)

X

Yukarıdaki alıntılardan anlaşılıyor ki, Batılılar; Anadolu’ya TÜRKİYE, halkına TÜRKLER, karşısına çıkan orduya TÜRK ORDUSU diyor.

Daha bunlar gibi sayısız eserlerinde Batılı yazar, çizer, tarihçi ve ilim adamları; Asya, Afrika ve Avrupa kıt’alarında hükmeden Osmanlı Devleti’ne TÜRK DEVLETİ veya TÜRK İMPARATORLUĞU diyor.

Halkına; hepsini temsilen karşısında hep Türkleri gördüğü  için TÜRKLER diyor.

Çünkü, bünyesinde müslim, gayrimüslim birçok unsuru barındıran Osmanlı Devleti;  Âl-i Osman / Osman oğulları’nın devletiydi.

Çünkü, Osmanlı Devleti’nin temeli; Oğuzların Bozok kolunun, Kayı Boyu’nun Karakeçili Aşireti tarafından atılmıştı. Yâni Osmanlı Devleti Türkler tarfından kurulan bir Türk Devleti’ydi. Yâni Osmanlı toprakları, Osmanoğulları’nın kılıç hakkıydı. Ücreti kanla ödenmişti.

Osmanoğulları’nın başını çektiği Türkler; kurucu unsurdu. Saflarına diğer müslümanları almakla beraber, devleti temsil hakkı asla devredilemez, vazgeçilemezdi.Nitekim liyakati olan herkes vezir-i a’zamlığa kadar yükselebilirdi ama, asla padişah veya hükümdar olamazdı. Zira saltanat gelini ortak kabul etmez. Devleti ancak kurucu aile temsil edebilir. Kimse bu hususta, hak iddia etmeye kalkamazdı.Bu, bugün de böyledir.

Batı; bu vatanda yaşayan TÜRK MİLLETİ’ni ve TÜRKLEŞMİŞ OLANLARI, yâni aslen Türk olmayan fakat Türkleşmiş Müslümanları TÜRK diye zikrediyor.

Osmanlı Devleti’nin zuhur ettiği, İmparatorluğun çekirdek ülkesi olan Anadolu’ya TÜRKİYE, yâni  TÜRKLER’İN YAŞADIĞI ÜLKE diyor.

Çünkü Türkler; her gittiği yerde baş olmuş, başı çekmiş, başarılı idareciler olarak nâm salmışdır.

Nitekim bu husus; “Tarihten Türk’ü çıkartsak; yazacak bir şey kalmaz!” dedirtmiştir.

Osmanlı Devleti bugün hukuken devam ediyor. Çünkü vatan aynı vatan, millet aynı millet.

Dün Osmanlı Devleti’nin vatandaşları olan dedelerimiz; varlık ve hukuklarını Türkiye Cumhuriyeti devleti’nde devam ettirmişlerdir. Çünkü, “Tebeddül-i esma ile hakaik tebeddül etmez.” / “İsimlerin değişmesiyle gerçekler değişmez.” Bugün Osmanlı Devleti’nin vârisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, bu devletin kurucu unsuru da Türk Milleti veya onun yine Türk Milleti denen Şahs-ı Manevî’si, yâni Türkler ve onlara omuz veren Türkleşmiş olanlardır.

Velhasıl:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin halkına da-menşei ne olursa olsun-Türk Milleti denir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatanına da Türkiye denir. Ve denecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu unsuru da Türkler’dir. Öyle de kalacaktır.

3624

 

 

 

 

 

Türk Milleti İhanet Etmez, Haini Affetmez

 

Türk’ün en önemli hasletlerinden biri, ihaneti tarih boyunca yapmamış ve bilmemiştir.
Hangi ihanetten bahsediyoruz?
Yaşadığı topluma, yaşadığı ülkeye ihanet etmeyi bilmez.

Türk Milletine yapılan en ağır eleştirilerden biri nedir, biliyor musunuz?

Bulunduğu ülkeye, yaşadığı topluma çok çabuk uyum sağlaması, yani daha açık ifade ile daha kolay asimile olmasıdır. Yani,zayıf bir yapı varmış gibi düşünmektedir bazıları.

Gerçek öyle değildir.

Gerçek, söylediğim gibi, Türk Milleti’nin ihanet kavramını tanımaması, bilmemesi, bu kolay dönüşümdeki en büyük nedendir.

Türk Milleti, bulunduğu ortama, diğerlerinden daha fazla sahip çıkmayı düşündüğünden,  o ortamın yükselmesi için büyük fedakârlıklar yapar.

Elbette, bu gerçeğin, yani, ihaneti düşünmemenin bir de tam zıt bir karşılığı olacaktır.

Bulunduğu ortama, bulunduğu ülkeye, bulunduğu topluma sahip çıkan, ihaneti düşünmeyen bir anlayış, hainleri asla affedemez.

İhanet, bir toplumun mayasında yok ise, hainler de o toplumda uzun süre barınamaz.

Bu kavramları toplumsal bazda düşünmeliyiz. Yani, bireysel ölçüdeki hainlikler, ihanetler konumuza dahil değildir.

Bunun en iyi örneklerinden biri; İslâmiyet’i seçmiş olan Türk Milleti, diğer Müslüman Milletlerden daha fazla İslâmiyet’i sahiplenmiş ve daha fazla fedakârlıklar yapmıştır, dinimiz için.

Buna karşılık, Mekke’yi savunan Türk askerine karşı, ihanet eden Şerif Hüseyin ve adamlarını, ihanetlerinden dolayı, hâlâ iyi yâd etmemektedir.

Peki, bu ihanet konusuna neden girdim?

İşte, bütün mesele buradadır.

Bugün, ülkemiz ve bu ülkenin ana unsuru olan Türk Milleti, büyük bir ihanet çemberinin içerisine sokulmuş bulunmaktadır.

Dünya tarihine yön veren Milletlerin başında gelen – ki bu kuru bir övünme değildir, dünyanın açık kabulüdür – Türk Milleti, bir avuç CIA ajanının elinde oyuncak haline getirilmek istenmekte ve daha da kötüsü, Anadolu’da Türk yokmuş gibi davranılmaktadır.

Bu, toplu ihanet, bir gün mutlaka karşılığını bulacak ve Türk Milleti’nin, kahr-ı gazabına uğrayacaktır.

Tarih bu örneklerle doludur.

Birinci Dünya Savaşı bitiminde, ülkeye, millete, topluma ihanet edenlerin sonlarının ne olduğunu herkes çok iyi bilmektedir, bilmelidir ve hatta unutmamalıdır.

Hiçbir rakam, hiçbir gaflet, hiçbir dalâlet ihanet edenlerin sonunu engelleyemez.

Türk Milletine karşı, sabahtan akşama kadar, televizyonlarda, gazetelerde, toplantılarda, ülkenin en önemli merkezlerinde sürekli, ihanet, hakaret ve aşağılama görmekte ve duymaktayız.

Artık, meseleyi gören, anlayan ve kavrayan insanların içleri yanmakta, canları çok acımaktadır.

Yazıktır, günahtır. Türk Milleti, bu davranışları asla hak etmemiştir.

Dünyada, kendi çoğunluğu içinde yaşayanlara en iyi davranış sergileyen Millet, tarih boyunca Türk Milletidir.

İhaneti bilmeyen bir Millet, kendine ihanet edileceğini da bilemez.

Ama, yumuşak atın çiftesi de pek olur.

 

 

Ters İşleyen Barış Süreci

 

ABD’de neden darbe olmaz diye birine sormuşlar; aldıkları cevap çok dikkat çekicidir :”ABD’de Amerikan Büyükelçiliği yoktur da ondan!”. Türkiye’de bir darbe edebiyatı ve ezberi sürdürülüyor. Aslında askeri darbeler ileri sürülerek birçok sivil darbe gizlenmeye çalışılıyor. Oslo ve İmralı görüşmeleri birer sivil darbe değil mi? Anayasadan Türk kimliğini çıkarmak Türksüz, Atatürksüz, Türk Milleti olmayan bir metni dayatmak birer sivil darbe değil mi? Eğer bir ülkede sözde stratejik müttefikimizden onay alınmadan darbe yapılamayacağı bir gerçek ise, bu ülkede darbe ABD’ye karşı mı yapılacak?  ABD ile çok yakın ve paralel giden bir iktidar neden düşürülsün ki?

Son yıllarda siyasetin yargıya müdahalesi dikkat geçer hale gelmiştir. Türk toplumu darbelere karşıdır; ama adalete müdahale edilmeden yargılamadan da yanadır. Bu müdahale dolayısıyla Konsensüs adlı araştırma şirketinin yaptığı bir araştırmada son 10 senede %62 gibi önemli bir oranda yargı sistemine güvenilmediği ortaya çıkıyor. Maksatlı bir şekilde Ergenekon adı verilen Ümraniye davasını onaylayanların oranında devamlı bir düşüş var. Mart 2010’da onaylayanların oranı %49,3 iken Mart 2013’te bu oran %39‘a düşmüştür. Hukuk devletinin yara almaması istikrarın temelidir. Ümraniye Davasını onaylamayanların oranı Mart 2010’da %50,2 iken bu oran Mart 2013’te yine aynı araştırma kuruluşuna göre %60,2‘ye çıkmıştır.

Bize uymayan ve sadece belirli ülkelerde uygulanabilen başkanlık sistemine geçme konusu da ayrı bir sorundur. Başkanlık sistemine geçebilmek için terör örgütüne ve belirli çevrelere olmadık tavizler verildiği ortaya çıkmaktadır. Demokratik parlamenter sistemin daha da iyileştirilmesi mümkün iken; demokrasi ile uyuşmayan tek adam diktasına ülkeyi götürecek anlayış, akla ve mantığa aykırıdır. Nitekim, bazıları araştırmaları örtbas etse dahi, başkanlık sistemine geçilmeli diyenlerin oranı Mart 2011’de %38,2 iken, Mart 2013’te %32,3‘e düşmüştür. Medyadaki baskılara ve çıkar karşılığı yönlendirmelere rağmen, başkanlık sistemine geçilmeli diyenlerin oranı sürekli düşmektedir.

Teröristler ile kucaklaşan malûm partinin milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılacak diye ortalığı toz duman edenler, şimdi onları muhatap alarak sözde terörü engelleyecekler. Bunun adını da barış süreci diyorlar. Sevr Anlaşması ve Osmanlı’yı bitiren Mondros Mütarekesi de barış getirdi ama bu barış bizimle hiç ilgili değildi. Hatta İstanbul’da barış geliyor diye fener alayları düzenlenmişti. Acaba tarih tekerrür mü ediyor? Silah bırakmamış cinayet şebekesi terör örgütüne taviz verdikçe, onu muhatap aldıkça, birçok terör örgütünü cesaretlendirir ve terörle bir yerlere varılabileceğini düşündürür hale gelirsiniz. Diyarbakır’da yapılan son Nevruz mitingi zafer şarkıları ile yankılandı. Ortada silah bırakma yok; ama silahların susması var.Terör örgütü ülkeyi demokratikleştirecekmiş! Terörist başı silahlı mücadele bitti, artık demokratik siyasi mücadele başladı diyor. Bu bir isyandır ve başkanda benim ifadelerini kullanıyor. İdamla yargılanmış hükümlü bir katilin içeriye ve dışarıya mesajını verdirmek devleti küçük düşürmüştür. Terör örgütünü hiç de benimsememiş olan Kürt vatandaşlarımız zorla örgüte yönlendirilmektedir. PKK bu vatandaşlarımızı temsil edemez diyenler bugün tersini yapmaktadırlar. Mitingde eli silahlı 5000 sözde özel güvenlikçi yani örgüt üyesinin polisin yerini alması nasıl kabul edilebilir? Örgüt başının resimlerinin ve paçavralarının dolaştığı bir mitingde Türk bayrağı neden yer alsın ki?

Güneydoğu Anadolu’da yapılan bir araştırmada, PKK ve terörist başına güven %20‘lerin altında kalıyor. (Bilgesam,”Demokratik Açılım ve Toplumsal Algılar” sh.11) Ayrımcılığın etnik temelde olduğunu düşünenler %16‘dır.(Bilgesam,”Güneydoğu Sorunu Sosyolojik Analizi” sh.157) Bazıları ise bu güveni arttırmak için elinden geleni yapıyor. Bu olup bitenlerden sonra terörü destekliyor diye bazı Avrupa ülkelerini nasıl suçlayacağız? Sorun Kürt sorunu değil; dün ve bugün Kürtleri kullanıp Anadolu’yu haçlılara açma sorunudur. Burada kimse taşeronluğa özenmemelidir.

 

 

Türklerin Milli Hafıza ve Gelecek Sorunu

 

Dininden uzaklaşan, dilini yozlaştıran, kültür istilasına kucak açan, tarihini ve kahramanlarını unutarak milli hafızasını kaybeden milletler hazin sondan kaçamazlar. Burada saydığımız her bir maddeye not verseydik beşte beş yapan tek millet biz olurduk.

Çünkü biz, önce kahramanlarımızı sonra tarihimizi unuttuk. O kahramanlar ki tarihi yazanlardı. Güçlüklere göğüs gerenler, destansı hayatlarıyla genç kuşaklara ülkü ve kimlik verenler, tarihi öğretenlerdi.
Bu nedenle Atatürk; ” yetişmekte olan yeni nesil ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”, “Çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, milli değerlerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” diye buyuruyordu.
Bu satırları yazmama sebep; Ötüken Yayınevinin okuyucunun hizmetine sunduğu ve Kara Harp Akademisi, Silahlı Kuvvetler Akademisi, Milli Güvenlik Akademisi mezunu, emekli Kurmay Albay ve halen Gediz Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olan değerli kardeşim Dr. Nejdet Karaköse’nin bir roman akıcılığında kaleme alıp okuyucu ile buluşturduğu Kahraman ve onun millet aşkına yaşadığı baş döndürücü hayat serüvenidir.
Kahramanımız 1890’da Manastırda doğar. Harp okulu mezunudur. 1910 yılında III. Orduda göreve başlar. Trablusgarp’ta İtalyanlara karşı, Balkan Savaşında Çatalca Muharebelerinde Bulgarlara karşı savaşır. 1913’te Roma, 1914’te Viyana Askeri Ateşe muavinliğine atanır. 1. Dünya Savaşında Trablusgarp’a gönderilir, Mayıs 1915’te tuğgeneral, Ağustos 1915’te Tümgeneral yetkisi verilir. 1918 yılına kadar Afrika Grup Komutanı olarak görev yapar. Aralık 1916’da Binbaşı ve Mart 1918’de Yarbaylığa terfi eder.
Çarlık Rusya’sının dağılması, Rus Ermeni birliklerinin Azerbaycan’da yaptıkları katliam nedeniyle Kafkas İslam Orduları Komutanlığına atanır ve rütbesi Yarbaylıktan Tümgeneralliğe yükseltilir. Bu nedenle Afrika Gurup Komutanlığından ayrılıp Musul’dan Gence’ye gelir, Mayıs 1918’de Kafkas İslam Ordusuyla Azerbaycan’ı işgalden kurtarma harekâtını başlatır ve Azerbaycan halkının gönlünde taht kurar.
Mondros Mütarekesinin imzalanmasıyla İstanbul’a döner, tutuklanıp İngilizlere teslim edilir. İngilizler onu Batum hapishanesine naklederler, yedi ay sonra hapishaneden kaçar, Erzurum’a geçip Kazım Karabekir paşayla görüşür ve tekrar Azerbaycan’a dönüp Bolşeviklerle savaşır, yenilince bir Süvari Alayı ve Bir Topçu Taburuyla birlikte Kazım Karabekir Paşa’nın Ordusuna katılır ve oradan Sarıkamış Harekâtına…
Temmuz 1921’de Erzurum’dan İnebolu’ya ve Ankara’ya geçip bir süre gelişmeleri izler.
1922 yılı başında Berlin’e gider ve tedavi görür ve Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra yurda döner.
Aralık 1928’de 15 sene hizmetini tamamladığı kabul edilerek 1921 tarihinden geçerli olmak üzere ve Yarbay rütbesiyle emekliliği onaylanır. 1929’da İstiklal Madalyası verilir. Kahramanımız aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın önemli şahsiyetlerinden biridir.
Emeklilik sonrasında bir süre Ankara’da ticaretle uğraşır ve İstanbul’a geçip orada madeni eşya fabrikasını kurar ve fabrikada; bazı araç gereçlerle birlikte tabanca, gaz maskesi ve mermi üretmeye başlar. 1938 yılında Sütlüce’deki bir madeni eşya fabrikasını satın alır ve orada; savaş gereçleri, kendi adıyla anılan 9 mm yarı otomatik tabanca, 81 mm havan, mühimmat, uçak bombası ve tahrip kalıbı üretir. Bunları Milli savunma Bakanlığından başka Mısır, Suriye ve Pakistan’a da satar.
1941 yılında Türkçülük faaliyetlerine katılır, Turancı harekete gizlice destek verir. Ankara’da Alman Büyük Elçisi Franz Von Papen ile görüşür. Almanya’da Turancılık Masasının ve Doğu Türkistan Alayının kurulmasına öncülük eder.

Günlerden 2 Mart 1949 Çarşamba, Kahramanımız her günkü gibi işinin başında, saat 16.50 sularında fabrikada peş peşe üç patlama olur ve mühimmat kısmı da ateş alınca patlamalar ertesi güne kadar sürer, 27 kişi hayatını kaybeder, Kahramanımızın parçalanmış birkaç eşyası
dışında cesedine rastlanamaz ve boş tabutla gömülür.

Patlama aynı zamanda Türkiye’nin silah ve mühimmat üreten önemli bir özel sektörünün de sonu olur. Olayın siyasi bir sabotaj olduğu iddia edilir. Patlamayla ilgili olarak Mecliste gizli görüşme yapılır ama orada konuşulanlar hiçbir zaman öğrenilemez.

Efendim biz burada kronolojik bir hatırlatma yapabildik, çekilen acıları, göğüs gerilen güçlükleri, azmi, sabrı, inanmışlığı, kahramanımızın milletine ve Allah’a duyduğu aşkın zerresini anlatamadık ve maalesef işin sırrı da oradaydı. Nejdet Karaköse kardeşimin 520 sayfada büyük bir sabır ve gayretle dantel gibi işlediği bu eseri bize ayrılan yerde bu kadar anlatabildik.

İşte biz; vatanın imarı, devletin bağımsızlığı, milletin hürriyeti ve istikbali için var yok, soğuk sıcak demeden canlarını hiçe sayarak mücadele eden ilim erbabını, gönül sultanlarını, şehitlerini ve gazilerini; Sultan Alpaslan’ı, Osman Gazi’yi, Atatürk’ü, Mevlana, Yunus ve daha yüz binlerce kahramanını yani geçmişini unutan bir millet oldukça cahilleştik. Bu cahillik nedeniyle gönderden Türk Bayrağı indirilip ihanet bayrağı çekilirken meyyit gibi baktık ve gelecek aklımıza bile gelmedi. Unuttuklarımız, geçmişimiz ve milli hafızamızdı ve maalesef geçmişi olmayanların geleceği olamaz.

Bize geçmişimizi ve geleceğimizi hatırlatan değerli kardeşim Nejdet Karaköse’ye, Ötüken neşriyata en kalbi teşekkürlerimi sunarım.

Enver Paşa’nın kardeşi olan Kahramanımız Nuri Paşa’ya namı diğer Nuri Killigil’e ve vatan için, millet için, Allah için canını hiçe sayan cümle kahramanlarımıza ve yazarımızın Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı Gazisi dedesi Ser Çavuş Şaban Candaş’a Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhları şad olsun.

 

Millet Kendisi Adını Koyar!

 

Kendisinin de kürt olduğu söylenilen Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, “Yeni Anayasa” çalışmaları kapsamındaki millet tarifinin nasıl olacağına dair “Millet kendisi bunun adını koyar. Dışarıdan ad koymaya gerek yok” demiş.

Türk Milletinin kendi kendini düşürdüğü hale bakın…

Türk Milleti, oylarıyla ve ezici bir çoğunlukla iktidara getirdiği ve de 11 yıldır iktidarda tuttuğu AKP’nin bakanından neler işitiyor da sesini çıkartmıyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, sanki bu milletin adı “Türk” değilmiş gibi, yeni anayasada milletin kendisine bir ad koyacağını söylüyor.

El insaf! “Türk Milleti” binlerce yıldır adını ve varlığını muhafaza ediyor ama beyefendi yeni bir ad koymaktan bahsediyor.

Haklılar tabii… Sen kalk milyonlarca oyla AKP’yi iktidara getir ve yetmedi onu üç seçimdir iktidarda tut, o da gitsin BDP – PKK ile işbirliği yapsın ve senin adını değiştirsin.

Adam aslını inkar etmiyor, iktidara gelmek için takiyye yaptım diyor, Türk’le meselesi olduğunu söylüyor. Daha ne yapsın? Her şey çok açık ve net.

Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Yusuf Tekin “Küresel bir devlet olmak istiyorsak  üniter  yapıdan vazgeçmeliyiz” diye anlatıyor ve Türk Milleti de aval aval dinliyor.

Peki AKP’yi iktidar yapan ve 11 yıldır iktidarda tutan Türk Milleti, bunca gelişme karşısında niye sessiz?

Türk Milleti; cemaat, tarikat ve borç tuzağı ile etnik ayrımcılık çukuruna düşürülmüş durumda da, ondan bu sessizlik…

Cami cemaati; imamların ve müezzinlerin din diye sattıkları şey karşısında “hata yaparsam Allah’a, Peygamber’e, Kuran’a karşı gelmiş mi olurum, ahiretimi kaybeder cehennemde mi kavrulurum” korkusuna düşmüş durumda. Öte yandan vaizler ve imamlar; “müslümanlara oy vermeyen küfre düşer, adam olmak istiyorsan başbakan gibi ol” çığırtkanlığına devam ediyor.

İktidarın nimetlerinin paylaştırıldığı cemaat ve tarikatların neler yaptığını söylemekten sizi bilmem ama bana gına geldi.

Müslümanların devleti ve ülkesi Endülüs’ü hatırlayan var mı? Hani Yahya Kemal “Endülüs’te Raks” diye anlatıyordu. İspanya’dan yeni döndüm. Ne Endülüs kalmış ne de İslam’dan bir iz. Neleri yapmamıştı acaba bu Endülüs’lü  müslümanlar?  Bileniniz var mı? Zaten Yahya Kemal’de Endülüs diye geriye kalan İspanya’yı anlatmıyor mu?

Acaba küresel bir devlet olmak ne anlama geliyor ve sıradan bir Türk vatandaşının bundan haberi var mı?

Küresellik; dünün emperyalizminin bugünkü versiyonu. Yani sömürünün cilalanmış yeni adı. Bugüne kadar bizi sömürdüler, yetmedi şimdi adımız dahil neyimiz varsa elimizden almak istiyorlar. Hem de hukuk adı altında, yasal kılıfına uydurarak. Ve biz de bunu seyrediyoruz.

Burada itiraz edilecek bir şey yok. Mekanizmayı iyi kurmuşlar. Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası ile her şey kontrol altında. Medyayı ve sermayeyi ele geçirmişler. Dini de kontrol altında tutup istedikleri gibi yönlendiriyorlar.

Bir gün uyandığımızda, elimizdeki tüm hükümranlık haklarımızın sona erdiğini ve vatan toprakları üzerinde misafir olduğumuzu göreceğiz. O zaman birbirimize dehşetengiz gözlerle bakacağız. Ülkenin yeni sahipleri ise bize “günaydın” diyecek. Bu uykudan, Endülüs’te olduğu gibi başka bir sonuç çıkmaz… Ne demiş Yahya Kemal “Gözler kamaştıran şala, meftum eden güle, Her kalbi dolduran zile, her sineden: ” Ole ! “…