20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1010

İsyanların Kaynağı!

 

Tarihimize baktığımızda görülecektir ki, ülkemizdeki fikir hareketlerinin ve isyanların kaynağı dış faktörlerdir. Dışarıda olan gelişmelerin dalgaları, bulunduğumuz coğrafyanın da etkisiyle, muhakkak suretle bizleri de etkilemiştir.

Nitekim özellikle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında yaşanan Fransız ve Sanayi Devrimlerinin getirdiklerinin, bulunduğumuz coğrafyaya köklü etkileri olmuştur.

Bugün ülkemiz hala bu iki olayın yansımalarını yaşamaktadır.

Nasıl mı?

Sanayi Devrimi ile petrolün öneminin artması ve üzerinde bulunduğumuz toprakların doğu kısmında mevcut petrol yatakları rezervlerinin çokluğu, İngiltere merkezli bir “Doğu Sorunu” ortaya çıkarmıştır.

Özellikle Fransız İhtilali’nin sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçilik akımı da o dönemde dünya siyasi haritasını ulus devlet noktasında şekillendirmekteydi.

İmparatorlukların parçalanma sürecine girdikleri bu dönemde, bizim topraklarımız da Doğu Sorunu adı altında parçalanmaya başlamıştır.

Doğu Sorununun ardında yatan esas sebep enerji kaynaklarının, dolayısıyla petrol yataklarının kontrolü iken, bu amaca hizmet ettirilen fikir hareketi ise “halkların özgürce kendilerini yönetmesi” adı altında savunulan milliyetçiliktir.

Ülkemizde doğudan çıkan ilk isyan hareketinin 1806 yılında Baban aşireti, Abdurrahman Paşa isyanı olduğuna bakarsak, isyan tarihinin Sanayi Devrimi’nden kısa bir süre sonra olduğu görülür.

19. yüzyıldan itibaren ülkemiz İngiltere’nin “kurguladığı” ve şu an ABD’nin “uyguladığı” Doğu sorunu ile mücadele etmektedir. Enerji kaynakları hakimiyeti üzerine kurulu bu siyasi projede bazı halklar da maalesef kullanılmıştır.

Mesela tarihe baktığımızda Ermenilerin ve Kürtlerin bu proje kapsamında kullanıldığı görülmektedir. İlk başlarda Büyük Ermenistan hayali ile çıkartılan 1780 Zertun isyanından itibaren Ermeniler bu sürece dahil edilmiştir.

Zira “Millet-i Sadıka” yani sadık millet olarak adlandırdığımız, padişahlık hariç her türlü devlet kademesinde görev yapan Ermeni halkının, 19. yüzyıla gelince birden ayaklanmaya başlaması, bize göre yukarıda izah ettiğim Doğu Sorunu projesiyle yakından ilgilidir.

Bugüne baktığımızda dünün enerji probleminin yanına küresel ısınmaya bağlı olarak su kaynağı ihtiyacı da eklenmiş, dolayısıyla su ve enerji kaynakları Doğu’da bulunan Türkiye aynı şekilde hedef noktası haline gelmiştir.

Dolayısıyla dün Doğu sorunu projesinde Ermeni halkı üzerinden yapılamayan parçalanma, Kürt halkı üzerinden yapılmaktadır.  Öyle ki, 200 yıldır tam bir sonuca “Türk milli birliğinin” direnci sayesinde ulaşamayan siyasi proje ne yazık ki son zamanlarda kendi ellerimizle neticelenmektedir.

Topraklarımızdan Doğu sorunu kapsamında ayrılan bir çok halkın kendi kendini yönetmekten ziyade, mandacılık zihniyetiyle yönetildiği, en sonunda da Anıtkabir ziyaretlerinde göz yaşları içerisinde kaldığı görüldüğünde, insan “bugünün isyancılarını da aynı son mu bekliyor acaba?” diye düşünmeden edemiyor.

Saygılarımla…

 

 

Halkın ve Hükümetin Baş Ağrısı-2

 

Sorunlu Eğitim Sorunlu Model!

4+4+4 modeli de sorunlu bir model olarak karşımızda duruyor. Üstünde iyi çalışılmamış bir model olduğu her halinden belli. Bu modelin arkasında ne halkın talebi ne de bilimsellik var. Bütün dünyanın benimsediği ve gelişmiş ülkelerde %99’lar civarında zorunlu olan okul öncesi eğitim, işin temelini teşkil etmesine rağmen bu sistemde göz ardı edildi.

Eğitim sistemiyle Milli hafıza bütünleşmesi ihmal edildi. Eğitim konusundaki Milli hafızamız; iki yıl okul öncesi, beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, dört yıl lise, iki yıl yüksek okul ve dört yıl üniversiteye göre biçimlenmişti. Bu toplumsal kabulün sisteme sağladığı sinerjiyi kimse dikkate almadı ve halkın genel kabullerine ve beklentilerine ters düşüldü.

Eğitimin en önemli unsuru öğrenciyi merkeze alan bir sistem hala kurulamadı. Öğrencilerin yeteneğinin keşfedilmesi, yeteneğine göre yönlendirilmesi, okulun ve öğretmenlerin bu hususta imkân hazırlayıp yol göstermeleri sağlanamadı.

Ezberci eğitimden diğer adıyla ‘öğretme modelinden’ ‘öğrenme modeline’ geçilmek istendi ama dev cüsseli hantal yapı alışkanlıklarından ve ezbere dayalı öğretme modelinden kurtulamadı.

Projeli öğrenme uygulamaları kapsamında performans ödevleri geliştirildi. İlköğretim yedinci sınıfta eğitimini sürdüren ve üstelik parlak bir öğrenci olan torunum, performans ödevi için malzeme alacağını söyleyince ‘performans nedir’ dedim; “ben de bir bilebilsem” diye cevap verdi.

Bu da gösteriyor ki; Bakanlığın adının Milli Eğitim Bakanlığı olması dil konusunda Milli bir hassasiyet göstermesini ve öğrencinin kelimeleriyle iletişim kurmasını sağlamaya yetmiyor.

Poşulu Poturlu Pearsingli Eğitim!

Bakanlık öğrencilere serbest kıyafet uygulamasına geçti. Eğitimde en son denenecek bir şeydi ama yaptı hem de ne zaman ABD’nin bile bu işten çark ettiği bir zamanda…

Her Milletin tarihin derinliklerinden gelen davranışlar ve değerler manzumesi var. Türkler töreli bir Millet. Ordu Millet oluşu da oradan gelir. Ustanın, kalfanın ve çırağın ayrı ayrı giysileri olduğu, her sınıfın giysilerinden tanındığı hafıza kayıtlarımızda duruyor. Öğrencilerin serbest kıyafete geçişini kara önlükle dalga geçmeye vardırarak sevinçlerini tamtam dansı gösterisiyle süsleyenler oldu. Kara önlükler Milletin ayıbı değil imkânlarının göstergesiydi. Renklisi vardı da mı giymediler?

O kara önlük; yamalı, yırtık, sökük elbiseleri örtüyor ve elbise derdini ortadan kaldırıyordu. Kıyafet öğrencinin sembolüydü aynı zamanda o görünürlük öğrencinin tavır ve davranışlarının oto kontrolünü sağlıyordu.

Şimdi ne oldu? Merak edenler ailelere, öğretmenlere ve okul idarecilerine sorsunlar. Aileler markalı yaşam arzusunun çelişki ve çatışmasını yaşıyorlar. Çocuklar haftada iki üç kıyafet değiştirmek istiyorlar. İmkânı olmayan çocukların akranları arasında ruhları eziliyor.

Mesele bununla kalsa yine iyi; biz davranışları, içten dışa değil dıştan içe doğru şekillenen bir Milletiz, kibarcası şekilcilik ruhumuzda var. Akif bile “İslam’dan isim, Müslüman’dan resim kaldığından” şikâyet eder. Tanzimat’la başlayan Batılılaşma çabamız, şekil ve davranıştan öteye geçebildi mi?

Serbest kıyafete geçen öğrencilerin dışındaki serbestlik davranışlarına laubalilik, laçkalık olarak yansıdı. Okul içinde ve dışında gurup kültürünün etkisiyle gençlerin konuşma, şakalaşma, sigara ve hatta içkiye varan yılışık davranışları idarecileri, öğretmenleri ürkütüyor.

Çocuğun kişilik gelişiminde aile otoritesini ve etkisini popüler kültüre kaptırmıştı, öğretmenler sükûneti sağlamada sorun yaşıyordu, bu yeni uygulama gittikçe azalan ve sarsılan etkilerini sıfırladı.

Okul girişlerinde güvenlikçiler kontrolü kaybetti; hapçılara, uyuşturucu pazarlayıcılarına gün doğdu ve devamsızlıklar arttı. Güneydoğu’da ise iş daha başka boyutlara taşındı!

Gençliği küresel emperyal kültürün ve internetin olumsuz etkilerinden nasıl kurtaracağımızı düşünemezken; kıyafet serbestîsinin yol açtığı davranış bozukluğunun yaratacağı kalıcı tahribatı, serbest kıyafetin hangi getirisiyle karşılayacağız? ‘Aldığınız abdest, ürküttüğünüz kurbağaya değmez’ diye işte buna denir.(Devam edecek)

 

 

Peygamber(sav)’in Eşleri ve Çok Evlilik Sebepleri-1

 

Peygamberimizin çok evlilik sebeplerini birkaç başlık altında toplayabiliriz

Hz Hatice ile evliliği sevgi ve mantık evliliğidir. Sevgi aşkı da içerisinde bulunduran çok geniş bir kavramdır

Varlığın yanında yokluğu da paylaşmaktır.

Çok eşlilik dönemi ise dâhili ve harici bazı stratejiler üzerine kurulmuştur. Bu stratejilerin iki yönü vardır. Ayrıca vefalı olmakta insani ve İslami çok önemli bir husustur. Evliliklerinde bu durumu da göz ardı etmemek gerekir

a)İç dostlukları kuvvetlendirerek kalıcı hale getirmek. Mesela dört halifeden ilk ikisi Hz Ebubekirle Hz Ömer peygamberimizin kayınpederleridir. Diğer ikisi Hz Osman ile Hz Ali peygamberimizin damatlarıdır Evlilikler yoluyla dostluklar akrabalığa dönüşmüş, kalıcı hale gelmiştir

b)Bu sayede iç ve diş düşmanlarının birçoğu düşmanlıktan vazgeçmiş hatta Müslüman olmuşlardır. Mekkeli Hz Meymune ve Mısırlı Hz Maria örneğinde olduğu gibi

c)Kadın sahabelerle sağlıklı iletişimim kurulması ve onlara dinin doğru anlatılması da bu sayede gerçekleşmiştir. Hz Aişe örneğinde olduğu gibi. Hz Aişe nin yaşı konusunda farklı görüşler olmasına rağmen İslam âlimlerinin genel kanaati evlendiğinde 19 yaşında olduğudur.

d)Toplumda yerleşmiş olan bazı yanlış algıların yıkılması sağlanmıştır. Hz Zeynep binti Cahş örneğinde olduğu gibi. Çok eşliliğinin amacı bazılarının zannettiği gibi sadece cinsel amaçlı olsaydı yaşlı dul ve çocuklu hanımlarla evlenmez. Bütün eşlerini genç güzel ve bakire kızlar arasından seçerdi. Konunun detaylarını yazının ilerleyen bölümünde göreceksiniz. Şimdi tüm evliliklerini sırasına göre inceleyelim
1-Allah’ın Elçisi’nin 25 yaşında iken evlendiği ilk eşi Hatice, 40 yaşında dul ve iki çocuk sahibi bir kadın idi. 25 yıl mutlu bir evliliğin neticesinde 2 oğul ve 4 kızları olmuştu. Sağlığı ve gücü yerinde, Hz. Hatice’nin üzerine ikinci bir eşi almamıştır.
Sevgili Peygamber’imiz Hz. Hatice’yi kaybettikten sonra, ona olan sevgi ve hatırasına hürmeten 3 yıl evlenmeyerek, yalnız yaşamayı tercih etmiştir Hayat devam ediyordu. Kendisine ve İslâm Din’inin yayılmasına destek olacak eşlere ihtiyaç vardı. Kuran Peygamber’in eşlerine, öğretimle meşgul olma zorunluluğunu da yüklemişti. Ahzâbsuresi34.Ayette “Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti diğerlerine hatırlatın ve nakledin”
Çok evliliği Peygamberimiz icad etmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm inmeye başladığı zaman, Dünya’nın birçok yerinde ve Arabistan’da da birden fazla evlilik, çok yaygın ve normal bir adetti. Kişiler çok evli dahi olsa evlilik bağı, o çağın insanları arasında en etkili dostluk akrabalık ve anlaşma olarak algılanıyordu. İslâmiyet’in yayılması için bütün bu desteklere ihtiyaç vardı. Bunun için Hz. Peygamber’in bu amaca uygun eşler alması gerekiyordu. Toplumlarda nüfusun yarısı kadın olduğuna göre; İslâmiyet’i onlara anlatacak, öğretecek hanımlar seçilmeliydi. Bu evlilikler, Din’in yayılmasında çok etkili olmuş, birçok düşman kabile bu yöntemle Müslüman olmuştur. Bugün elimizde bulunan hadislerin bir bölümü, Allah’ın Resul’ünün eşlerinden rivayet edilmiştir.

Devam edecek

 

 

TBMM’ de Dana Budu

CHP Ardahan Millet Vekili Ensar ÖĞÜT Meclis kürsüsünde bir dananın budunu getirip milletvekillerine dananın budunu göstererek basın toplantısı düzenledi.

Toplantı esnasında da kocaman dana budunu eliyle kaldırarak hem milletvekillerine ve hem de televizyon seyircilerine gösterdi.

Ensar Öğüt çok güçlü bir milletvekilimiz olduğunu kocaman dana budunu havaya kaldırarak ispatladı.

Ensar Öğüt’ün böyle bir gösteri yapması beni cidden çok düşündürdü. Çünkü anlattıkları doğru olabilir bilemiyoruz. Ancak CHP milletvekili kocaman dana budunu meclise getirmeden söylediği sözleri açık ve net olarak basın toplantısında açıklayabilirdi.

Bu dana budunu milletvekillerine göstermesi milletvekillerinin pek dikkatini çekmemiştir. Ancak televizyonda seyreden halkımız dana budunu görüp ” ah bizde böyle bir dana budu olsa da yesek ” diye ağızlarının suyu akmıştır.

CHP Miletvekili Ensar Öğüt kocaman dana budunu meclise getireceğine iki üç tane kadınbudu köfte getirseydi belki daha başarılı olurdu.

Hem benimde hiç tasvip etmediğim “kadınbudu” köfte ismi de etten yapılıyor ancak isim olarak çok iğrenç bir isim belki yetkililer bu ismi yasaklar ve “dana budu ” olarak söylemeye başlarlar.

Böylece lokantalarda garsonların “çek bir kadınbudu köfte ” sözü de unutulur bu çirkinlikten de kurtulmuş oluruz.

Netice olarak diyeceğimiz odur ki Allah CHP’lilere akıl fikir versin. Söyledikleri ve yaptıkları gösterileri bin düşünüp bir söylesinler. Belki daha başarılı olurlar.

“ Çözüm, Çözüm Dedikleri..”

(Aşağıda geçen yer ve zaman imlerinin, devlet ve örgüt isimlerinin, kurum ve kuruluşların gerçekle ve Polat Alemdar’la bir ilgisi yoktur)

Friedman denilen zat “Gelecek 50 Yıl” der, “Gelecek 100 Yıl” der ve hep ‘The End‘ini ABD’nin yaptığı simülasyonlar / canlandırmalar servis eder.

Serde tarihçilik var; Afrasya kitabımızda çeşitli harita simülasyonları yapmıştık, biraz da kronoloji ve siyasal tarih simülasyonu yapalım. Hemi de gelecek nesillere el kitabı olsun.

1952 – Amerika Birleşik Devletleri‘nin Türkiye‘nin başını çektiği Doğu Akdeniz Teşkilatı Ordusu‘na (DATO) üyeliği.

1953 – ABD’nin Türkiye‘ye yaranmak için Kuzey ile Güney Kıbrıs arasındaki savaşa tugay göndermesi.

1960 – ABD Başkanının sürpriz bir darbeyle devrilişi ve Türkiye‘nin bir kısım darbecilerle anlaşarak darbe içinde darbe yapması

1968 – Türkiye‘nin Sovyetler Birliği ile olan ‘İki Kutuplu Dünya‘ anlaşmasındaki ayrışmanın hızlanması için öğrenci olayları, gençlik hareketleri, sağ ve sol kutuplaşmasına yol açan genel karmaşa (kaos) politikasına start vermesi.

1971 – Türkiye‘nin Amerika‘da muhtemele bir darbeyi sezerek engellemesi ve ordu kanalıyla muhtıra verdirmesi.

1974 – Küba‘nın kuzey kısmına askerî müdahalede bulunan ABD’ye Türkiye‘nin ekonomik ambargo uygulaması.

1980 – Kuzey ve Güney şeklinde ideolojik olarak ayrışan Amerika Birleşik Devletleri‘nde Türk subayların yetiştirdiği devşirmelerin (bizim veletler) iktidara el koyması.

1991 – Türkiye‘nin Meksika Harekâtı (I.Aztek Körfezi Savaşı), ABD Başkanının Türkiye‘nin yanında konuşlanarak 1 koyup 3 alma isteği, Pentagon‘un buna karşı çıkışı ve Türk Ordusunun Kuzey Meksika‘daki 26.paraleli uçuşa yasak alan ilân ederek bölgeye Örs Güç yerleştirmesi.

1996 – ABD’nin Türkiye‘nin de etkisiyle Afrika Birliği (AB) ile Gümrük Birliği‘ne girmesi.

2001 – Türkiye‘nin sıklet merkezi İstanbul‘daki Galata Kulesi‘ne ve Levent‘teki iş merkezi kulelerine El Paso terör örgütünün eş zamanlı saldırılarda bulunması, Türkiye‘nin küresel çapta terör ve terörist ülkelerle mücadele startı.

2002 – Amerika‘da Demokratların ve Cumhuriyetçilerin haricinde ilk kez yeni kurulan Kanun ve Kalkınma Partisi‘nin (KKP) iktidara gelişi.

2003 – Meksika‘dan başlayarak (II.Aztek Körfezi Savaşı) Türkiye‘nin tek kutuplu dünyada Büyük Orta Amerika Projesi‘ne (BOAP) geçişi, Türkiye‘nin Teksas üzerinden Kuzey Meksika‘ya asker sevkiyatını Amerikan Senatosu‘nun reddetmesi üzerine Türk Özel Harekatçılarınca New Mexico‘da Amerikan subaylarına çuval giydirilmesi.

2010 – Kızılderili Baharı ve BOAP çerçevesinde Nikaragua, Honduras, Guatemala, Panama ve Kolombiya’nın ABD ve Karayip Birliği‘nin de desteğiyle Türkiye ve DATO tarafından yetiştirilen gruplarca işgali.

2011 – Türkiye‘nin Venezüella‘yı karıştırmak ve BOAP’a dâhil ettirmek için ABD’yi kullanması.

2013 – ABD’nin 30 yıl uğraştığı ve 40 bin Amerikalının ölümüne yol açan Teksas Terör Örgütü (TTÖ) mensuplarına örgüt lideri Adam Gotbackat‘la pazarlık yaparak genel af çıkarması, Teksas‘a özerklik tanıması.

2014 – Lideri ölen Venezüella‘nın düşmesi ve Türkiye‘nin Japonya‘yla birlikte Kanada’ya saldırması.

2015 – Kuzey Meksika, Doğu Amerika ve Güney Kanada‘dan müteşekkil Büyük Texas Cumhuriyeti‘nin kurulması, Kanada ve Meksika ile 46 Amerikan eyaletinin ortak direnişi.

2016 – Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan‘nın Kuzey ve Güney Teksas‘a asker çıkarması.

2017 – 46 Amerikan eyaletinde yaşayan tüm Teksaslıların tehcir edilmesi, Kuzey Meksika ile Güney Kanada‘da yerleşik Teksaslıların ise soykırıma uğraması.

2018 – Kızılderili Baharı‘nın baş destekçisi Karayip Birliği‘nin taraf değiştirmesi, kıyı bankacılığı ülkelerinde büyük çaplı ekonomik krizin çıkması.

2019 – Türkiye, Japonya ve DATO’nun Teksaslılara yönelik tehcir ve soykırım için BM’yi göreve çağırması, Teksas Terör Örgütler Federasyonu‘nun BRICS ülkelerinde yardım talebi ve Türkiye‘nin kendilerini kullandıklarına dair şikâyetleri.

2020 – Kuzey ve Orta Amerika‘da kıtlığın baş göstermesi. Açlık, soğuk, salgın hastalıklar ve asayişsizlikten kaynaklanan çete saldırılarıyla 150 milyon insanın ölmesi, zengin Afrika ülkelerinin ve ekonomik krizde batan Avrupa ülkelerinin bazıların bölgeye âcil insanî yardımda bulunmaları.

2021 – Doğu Amerika‘nın düşüşü ve Teksas topraklarının Kanada ile Meksika arasında paylaşılması, Türkiye‘nin Amerika kıtasından tamamen çekilmesi ve DATO’nun dağılması.

2022 – Türkiye‘siz kalan Japonya‘nın Çin tarafından yutulması; Rusya, Hindistan, Brezilya, Kanada ve Meksika’nın bunu derhal tanıması.

2023 – Çin‘in ekonomik ve siyasal anlamda tek Süper Güç olması ve Birleşmiş Milletler‘de Brezilya, Rusya, Hindistan, Meksika ve Kanada‘nın Çin‘le birlikte veto hakkı bulunan 6 daimî üye olarak seçilmesi.

Bir de dipnot: 2023 hangi devletin kuruluş yıldönümüydü acaba?

Başarılı Bir Sanatçı, Türkiye’nin İlk Hanım Hattatı Ayten Tiryaki

8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle Kocaeli’ye davet ettiğimiz Hattat, Müzehhibe Ayten Tiryaki ile sanat üzerine söyleşi yaptık.

Ayten Hanım kendini kısaca şöyle anlattı; 1961 Ordu doğumluyum. Üç çocuk annesiyim, İlahiyat menşeiliyim. Yirmi yıl Kur’an kursunda vazife yaptım, On yıldır emekliyim. 1989 yılında hat ve tezhipten icazet aldım. On kişi tezhipten yirmi kişiye icazet verdim.

Hat ve Tezhip sanatına neden gönül verdiğini anlattı; Resim yapmayı çok seviyor ve resim yapmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Bu bilgilerimi kanalize etmek gerektiğini düşünerek Hat sanatına yöneldim. 1979 yılıydı, o zaman hiç Tezhip, Kur’an dışında da orijinal Hat yazısı görmemiştim. Liseyi Amasya Lisesinde okudum. Orası Şeyh Hamdullah’ın şehri, dedim ki “Herhalde o insanların bereketi olsa gerek” İlahiyatta arkadaşlara sordum “Hat öğrenmek istiyorum”  Dediler “Bir Hat kursu var” hep beraber yazıldık. Ama kurs Tezhip kursuymuş. Tezhibin adını ilk orada duydum. Fakat Hat ile ilgili araştırmalarıma devam ettim. 30-40 kişi Tezhip kursuna kayıt olduk, bir tek ben kaldım ve kursta bu yüzden kapatıldı. Hadis hocam Mücteba Uğur’un tavsiyesi, İstanbul’a gitmem ve Hasan hocayı bulmamdı. İlahiyattan mezun oldum ve tayinimi İstanbul’a aldırttım. Kur’an kursu hocalığı için İstanbul’a gittim ve öyle bir yere tayinim çıktı ki Hasan hocanın 150 m. mesafesindeki Fazilet Kız Kur’an kursuna geldim. Hoca da camide imamdı. 1983 yılıydı 22 yaşında hat dersi almaya hocamızdan başlamış oldum. 1984 yılında evlendim. Eşimle birlikte ders almaya  devam ettik. Hasan hoca tezhip almamı tavsiye etti. Kubbealtı’nda Çiçek Derman ve İnci Ayan Birol’dan tezhip aldım iki tezhip icazetim var. 1989 yılında Hasan hocama bir hilye yazmasını rica ettim Tezhip icazeti alacağımı söyledim. Hocamda sen yaz dedi. O zamanlar sadece nesihi bitirmiştim sülüse daha yeni başlamıştım. Sen yaz bende sana icazet vereceğim dedi. Ben hat icazetimi aldıktan sonra sülüs yazmaya başlamıştım. Bu şekilde ikisi birden devam etti.

Sanatını icra ederken ki ruh halini şöyle anlattı; İnsan kendisiyle barışıksa ve yapacağı güzel bir işi varsa yalnız olmak çok güzeldir. Çünkü saatler geçer anlamazsın, elinde fırça, kalem uyursun çok gelmez. Bazen çalışmalardan kalkmak için saat kurardım.

Tasarımlarında nelere dikkat ettiğini anlattı; Eski hattatlardan şunu anladım, ön çalışmaları çok,  önce tasarım ve eskiz, son kâğıda dökülen kısım daha az bir süre alıyor. Ön çalışma çok önemli, istif çalışması yaparken manayı göz önünde bulunduruyorum. Mesela; Veren el alan elden daha hayırlıdır. Veren el yazısını üstte yazarak manayı destekleyici istif yapıyorum.

Sanatların kişilere kazandırdıklarını anlattı; Bu sanatlar Sabrı, tevekkülü öğretiyor hoş görmeyi öğretiyor. Gençleri meşgul eden zaruretler var. Ama belli bir yaştan sonra talebelerim kendilerini çok daha iyi programlıyorlar, çok daha istikrarlı ve başarılı oluyorlar.

İstanbul’dan bakıldığında, Anadolu’daki sanatların durumunu değerlendirdi; Eskiden İstanbul’dan bakıldığında Anadolu’da hiç bir şey gözükmüyordu, bende o sebeple Ankara’dan İstanbul’a hicret ettim. Şimdi bakıldığında her tarafta üniversitelere kadar bölümler var çok güzel gelişmeler görülüyor. Azami derecede ilgi alaka ve teveccüh var. Her yerde şimdi kurslar, belediyeler son yıllarda azami derecede ilgi ve teveccüh var, tabi bu teveccüh bizden taraftan değil devlet kademelerinden, bu zaten teşvik sayılıyor. Ama bu güzellik sadece bizim ülkemizde değil aslında başka ülkelere de yayılmış. Eskiden tezhip İran hariç yurt dışında çok zayıftı ama şimdi bayağı bir gelişmeler var.

Sanata gönül veren öğrencilere tavsiyeleri şunlardı; Sizin yaptığınız sanatı bilmeyen birileri sizi çok överse bundan haz etmemek lazım. Anlamayan birinin sizi methetmesinin hiç kıymeti yok. Anlayan kişilerin susması çok anlamlı. Eğer anlayan kişiler güzel demiyor sadece susuyorsa beğenmemiş demektir. Anlayanların susması anlamayanların alkışlaması çok kötü. Sanattan anlayan kişilerin beğenmesi çok önemli. Ben eserimi bitirmiş olsam bile hocalarıma gösteriyorum, onların fikirlerini alıyorum. Bir dahaki çalışmalarımda daha dikkatli oluyorum. Hiçbir zaman ben oldum demeyin, hocaların eleştirisine açık olun onların fikirlerini alın. Art niyetli insanların da tenkitlerine fırsat vermeyin. Biliyorsunuz ki o kişi art niyetli onu konuşturmayın ya da dinlemeyin. Ama iyi niyetli arkadaşlarınızın hocalarınızın tenkitlerine her zaman açık olun. Bunlar yapıcı ve eğitici olur.

Söyleşi: Kübra Saral, Ülker Sanatevi

Yazıya Hazırlayan: Şefika Ülker.

Hattat Ayten Tiryaki

Hattat Ayten Tiryaki

Söyleşiye katılanlar

Söyleşiye katılanlar

Küresel Zincirlerden Kurtulmadıkça Ne Barış Olur Ne De İnsanca Bir Yaşam…

Bugün, ülkemizdeki en büyük sorun, “bizim istemimiz dışında yaşanan” bir kardeş kavgasıdır.

Evet; dünden bugüne, siyasal iktidarların hoyrat ve insaf dışı yönetim yanlışlarının bu sorunun oluşumunda büyük rolü vardır.

Ama; bu hoyratlığı yaşayan sadece “Kürt” kökenli yurttaşlarımız mıdır?

Asıl sorun; insaf ve insanlık dışı küresel sömürü düzeni ve içimizdeki işbirlikçiler değil mi?

Onların etnik köken, din, mezhep sorunu yoktur! Onlar, “Çok Uluslu Tekeller” ve her ülkede olduğu gibi ülkemizde de “çıkar ilişkisi” kurdukları ekonomik ve siyasal erk sahipleridir.

Küresel düzen, “güçlü Ulus Devlet” istemiyor! Küçük küçük devletçikler ve kendilerine hizmetkar olacak yerel yöneticiler istiyor!

Tıpkı Irak’ta, tıpkı Afganistan’da,tıpkı Mısır’da, Libya’da olduğu gibi!..

Bölünmüş Ortadoğu ve “Bölünmüş Türkiye” haritaları yaklaşık 100 yıl önce yapıldı!

Bu haritaları NATO Karargahlarında görüp isyan eden; emperyalizm komşumuz Irak’a saldırırken “işbirlikçilik belgesi olan 1 Mart Tezkeresine” kavuk sallamayan; Süleymaniye’de Türkmen tapularına sahip çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, düzmece belgeler ve kurgulanmış gizli tanıklarla suçlanıp, esir alındı!

Bu ülkenin “gerçek aydınları” aynı yol ve yöntemlerle tutsak edildi.

“Emperyalizm işbirlikçisi sözde aydınlar” siyaset sahnesinde rol kestiler! Türkiye’yi ABD ve İsrail’in çıkarları uğruna “Füze Kalkanları” ve “Patriotlar” ve “yabancı askerlerle” işgal ettiler.

Irak’ın Müslüman halkını İncirlik’ten kalkan savaş uçakları ile bombaladılar. İnancı “siyasal silah” gibi kullananların gıkı bile çıkmadı!

Aksine; “Biz katılmazsak daha fazla ABD askeri ölür” (1) “Kuzey cephesi ile Saddam’ı böleriz” (2) “ABD çocuklarını barışa feda etti” (3) dediler!

Aklı başında hiçbir insan “kan dökülsün, kavga sürsün” istemez. Ama, “BARIŞ” adı altında “Küresel düzenin çıkarlarına hizmet” ediliyorsa, bu sahte barışa inanmaya da mecbur değiliz!

Barış olursa;

PKK yöneticilerinin dile getirdiği gibi “APO Özgür mü kalacak?”  Güneydoğuda önce “yerel özerklik” sonrası “Allah kerim” mi diyeceğiz!?

Anayasa nasıl değişecek? Başkanlık sistemi mi gelecek?

Sınır dışına çıkacak PKK, artık Suriye’de mi görev yapacak!?

Ülkemizde konuşlanan “Füze Rampası” ve “Patriot Füzeler” kimin için?

Dünyanın saldırgan ve şımarık devleti “İsrail” neden şimdi “özür diyor?”

Bu soruları sizler de düşünmüyor musunuz?

Daha da ötesi;

Artık ülkemizde İnsan Hakları ihlalleri olmayacak mı?

Yani;

  • – Sendikal hak ve özgürlüklere kavuşacak mıyız?
  • – İşsizlik ortadan kalkacak mı?
  • – Emekliler insanca yaşayabilecek maaşa kavuşacak mı?
  • – Sağlık ve eğitim “ticari meta” olmaktan kurtulacak mı?
  • – Polis tüm yurttaşlara “eşit” davranacak mı?
  • – Üretici köylü refaha kavuşacak mı?
  • – Çevre tahribatına son verilecek mi?

 

“İnsan, düşünen bir varlıktır”

Düşününce bu sorular geliyor aklıma.

Çok mu fazla soruyorum?

Ne dersiniz?

  • (1) Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış : 27.12.2002
  • (2) Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış : 22.1.2003
  • (3) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül : 16.5.2006

Taha Akyol’a Sorduklarım

 

Hafta içinde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi desteği ve Kocaeli Fikir Kulübünün organizasyonu ile İzmit’te konferans veren Taha Akyol‘u dinledik. Taha Akyol önemli bir fikir adamı ve gazeteci. Bugünlerde ne İsa’ya yaranabiliyor, ne Musa’ya.

Davet ediliş sebebi afişlere göre “Anayasal süreçte Başkanlık Sistemini” anlatması idi. AKP’nin Başkanlık Sistemine destek sağlamak için yaptığı konferanslardan biri olacağı beklentisi vardı.

Fakat O, önce Rumeli’yi kaybedişimizin sosyal, siyasi, askeri ve ekonomik sebeplerini anlattı. Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşları sonrasında 11 milyonluk Türkiye nüfusunun 4,5 milyonunun Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen göçmenlerden oluştuğunu ifade ederken, “oralardan gelenlerin gidebileceği bir vatan vardı. Burada başımıza benzer bir durum olursa başka gidebileceğimiz yer yok. Bu gemiyi iyi yüzdürmek zorundayız” dedi.

Daha sonra da soru cevap kısmında açıkça “Türkiye’de Başkanlık Sistemine karşı olduğunu, bu sistemin Türkiye için lüzumsuz ve uygulamasının zararlı olacağını” vurguladı.

Ben Taha Akyol’un buraya kadar anlattıklarına tamamen katıldığım halde, AKP’li dinleyicilerin bir kısmı bu tavırdan pek memnun kalmadı.

Ancak Başbakan’ın “çözüm süreci” dediği PKK’nın mahkûm lideriyle yürütülen müzakere sürecine “kanın durması lazım” gerekçesiyle destek vermesi bir kısım AKP’lileri memnun etmiş olsa da, benim gibi “süreçten” endişesi olanları tedirgin etti.

Soru cevap kısmında ben de bu konuyu açıklaması için şu soruyu sordum: “P. Sorokin’in çok kullandığınız bir ilkesi vardır: Sosyal olaylar çok faktörlüdür. Bu faktörlerin bileşkesine göre neticesi belirlenir. Rumeli’nin kaybındaki faktörleri topluca değerlendirirken müzakere sürecini tek bir gerekçeyle “kanın durması” gerekçesiyle açıklamanız yetersiz kaldı. “Öcalan militanlarını neyin karşılığında sınır dışına çekecek?” sorusuna cevap almadan destek vermek doğru mudur?

Taha Akyol meselenin çok zor ve çetin olduğunu, PKK’nın ciddi bir kitlesel destek sağladığını, artık “takrir-i sükûn veya sıkıyönetimgibi sert usullerle çözümün mümkün olmadığını söyledi. Tek çare gibi görünen bu çözüm arayışının sonucunun da garanti olmadığını, çünkü müzakere yoluyla çözüm üreten ülkelerde de esasen tam bir çözümün sağlanamadığını örnekleriyle anlattı. İngiltere’de, Fransa’da ve başka ülkelerde müzakere sonucu yapılan benzer çözümlerin şimdilik bölünmeyi önler gibi gözükmekle birlikte ayrışma ihtimali hala çok yüksek. Buna rağmen “Başka çaremiz yok denemek zorundayız” dedi.

*****

Ben de aklıma takılan diğer soruları ve görüşlerimi hemen ertesi günü e-posta ile Taha Akyol’a gönderdim. Henüz bir cevap alamadığım soruları sizlerle paylaşmak istiyorum. Cevap alabilirsem cevapları da paylaşırım.

1- Balkan Utancı’na dair verdiğiniz bütün bilgiler ve çok boyutlu yaklaşımınıza tam olarak katılıyorum.  Çok dilli, farklı eğitimlerden geçmiş etnik unsurların bir arada yaşatılamayacağının örnekleri çarpıcıydı. Ben bu örneklerden eğitimde ve kamu hizmetlerinde dilin tek olması gerektiğinitevhid-i tedrisatın ne kadar önemli olduğunu anladım.

2- İmralı Görüşmeleriyle ve Diyarbakır Meydanında millete yaşatılan utanca sebep olan sürece desteğinize dair açıklamalarınız, “sosyolojik olayları tek sebeple açıklamak yanlıştır” kuralına aykırı olarak tek sebebe indirgenmişti: “Kanın durması halinde kin ve öfkenin azalacağı ve bir arada yaşama iradesinin güçleneceği” varsayımı. Gerekçeniz de Türkler ile Kürtlerin çok iç içe geçmiş, aynı mahallelerde, aynı apartmanlarda yaşamamız, karşılıklı evlenmelerin olması ve ortak inanca ve kültüre sahip olmamız. Bu durumda Kürtler de ayrılmak istemez kanaatindesiniz.

Çok iç içe geçmişliğimizin ayrışmaya mani olma beklentisi de gerçekçi değil. Güneyimizde kurdurulan Arap devletlerini oluşturan halklarla da bugün Kürtlerle olan iç içeliğimiz kadar kaynaşmıştık. Irak’taki Kürtler ve Türkler arasında da kaynaşmışlık söz konusu idi. Şimdi Süleymaniye ve Erbil tamamen Kürtleştirildi. Kerkük ve Telafer’de Türk varlığını yok etmek için yapılanları iyi bilirsiniz. Ayrı devlet kurdurduğunuz zaman ayrışma sürecini hızlandırırsınız.

3- Kanın akmasının sebebi devlet değil. Kanın durması kan döken PKK’nın bundan vazgeçmesine/vazgeçirilmesine bağlı.  Ama “PKK neyin karşılığında kan dökmeyi bırakacak?” sorusuna bugüne kadar ne siz ne biz cevap bulamadık. Gelişmeler ayan beyan gösteriyor ki Türkiye’nin bir bölümünde hâkimiyet PKK’ya devredilecek, Barzani Devletine benzer bir devlet/ özerk bölge oluşturulacak. Yeni Anayasa da bunun için ve bunları sağlamaya matuf olarak hazırlanacak.

“Ayrıştırarak bütünleştirme” tezinin geçersizliği Barzani Devleti uygulamasıyla açıkça ortada iken, neden bu kadar saf olalım? Barzani Devleti, Merkezi Irak hükümetine ne kadar bağlı ise PKK devleti de Türkiye Cumhuriyeti’ne o kadar bağlı olmaz mı? PKK ve Öcalan’ın vurguladığı 4 parça  Kürt Devleti oluşturulup palazlandırılıncaya kadar sürecek geçici birlikteliği kâr mı sayacağız? Ayrıca Müslüman Kürt halkını Marksist Leninist bir örgüt hâkimiyetine bırakmak ne kadar doğru?

Çok iç içe geçmişliğimizin ayrışmaya mani olma beklentisi de gerçekçi değil. Müslüman Araplar ve Arnavutlarla da bugün Kürtlerle olan içiçeliğimiz kadar kaynaşmıştık. Irak’taki Kürtler ve Türkler arasında da kaynaşmışlık söz konusu idi. Birer Türk şehri olan Süleymaniye ve Erbil şimdi  tamamen Kürtleştirildi. Kerkük ve Telafer’de Türk varlığını yok etmek için yapılanları iyi bilirsiniz. Arnavutluk ise malum. Ayrı devlet kurdurduğunuz zaman ayrışma sürecini hızlandırırsınız.

4- Malumunuz olduğu üzere 100 sene önce Balkan Savaşlarında  bazıları aynen böyle düşünüyordu. “Yeter ki kan akmasın” diye bazı şehirlerimiz bir kurşun dahi atılmadan teslim edilmişti. Mesela “Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan düşmana teslim etmişti.” “Bu hain paşaya, “Selanik’i savaşmadan teslim et” diyen etkili ve yetkili Türkler de vardı. Ama Yunan teslim aldığı şehirde, 10 yıla varmadan bunların mezarda kemiklerini bile bırakmamıştı.” “Biz Selanik’in Türkiye’de olduğunu ve bir Türk şehri olduğunu unutup gitmişiz. Tıpkı Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, Şırnak’ın, Erbil’in, Kerkük’ün, Musul’un, Süleymaniye’nin birer Türk şehirleri olduğunu unuttuğumuz gibi…”

5- “Kürt Meselesinin Türk Devletinin yaptığı hatalardan doğduğu ve Kürt Halkının zamanla gelişen özgürlük talebinin sonucu” olduğuna dair tezi savunmanızı kabul edemiyorum. PKK’yı Kürt Halkının temsilcisi gören ve terör örgütünü özgürlük mücadelesi veren bir siyasi parti olarak açıklayan bir yaklaşım bu. Türk Milleti hiçbir Kürt vatandaşlarımıza ayrım yapmadı. Bizi yönetenlerin ne kadarı Kürt, ne kadarı Türk değil sormadı. Sırf Kürt olduğu için ayrım yapmadı. Sadece Devletin bütün vatandaşlarına yaptığı yanlışlardan Kürt vatandaşlarımız da nasibini aldı. (Yeni yeni son gelişmelerden sonra alışverişlerde ve kız alıp vermede ayrımcılığın başladığını gözlemliyorum.)

6- Hani nerede bunun uluslararası boyutu, dış destekler, BOP, Petrol ve diğer değerli madenler, İsrail faktörü, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı vd boyutları. Ve çoğu AKP’ye (ve kısmen başka partilere) oy veren Kürt vatandaşlarımızı kim temsil ediyor?

7- “Bu meselenin çözümü için denemek zorundayız başka çaremiz yok” tezini sizin savunmuş olmanızdan büyük acı duydum. Devlet gücünü göstermemiş ve hükümranlığını 5-6 bin militanı olan terör örgütüne savunamamış, bir çaresizlik psikolojisi içine düşülmüşse yenildiğimizin işaretidir.  Tam da örgütün ve bunları maşa olarak kullananların istediği de şey budur.

8- Fatsa‘nın kurtarılmış bölge olduğu, Terzi Fikri dönemini hatırlarsınız. Paralel devlet örgütü kurup tam bir hâkimiyet sağlayan örgüt çökertilince görüldü ki Fatsa halkının Anadolu’nun diğer şehirlerinden bir farkı yoktu. Oy verme oranları bunun göstergesidir. Devlet, PKK silahlarının gölgesini kaldırsın görülecektir ki ayrılıkçı Kürtler marjinal bir grup olarak kalacaktır. Gücü kim temsil ediyorsa kalabalıklar oraya akar. Devlete korucu veren aşiretlerin PKK ile anlaşmalar yapmaya başlaması bunun işaretidir. Diyarbakır Meydanındakilerden bu kadar çok çekinmeye lüzum yok. Bizlere düşen “Devlet üstüne düşeni yapsın, terörle çok boyutlu mücadele etsin” çağrısı yapmaktır, “başka çaremiz yok” mesajı vermek değil. Cihat duygusuyla yetiştirilen insanların bu çaresizliğini kabul edemiyorum.

9- Sizin sorumluluğunuz çok fazla. Söylediklerinizin büyük kısmı gönülden katıldığımız doğrular. Doğruların arasına gizlenmiş yanlışların verdiği zarar en tehlikelisi olabilir. (Kürt vatandaşlarımıza daha fazla özgürlük verilmesine değil) PKK’ya teslimiyete destek anlamına gelecek her cümleniz önceki hizmetlerinize leke sürebilir endişesi taşıyorum. Saygılarımla.

 

 

Akşam Kaçta Yatıyoruz?

 

Yaratıcımız, “sizlere gecelerini örtü yaptık, uyuyup dinlenesiniz” diye buyurmaktadır. Tıp bilimi, vücut hücrelerimizin saat 23 ile 03 arasında yenilendiğini ispat etmiş durumdadır. Yatsı namazının isminin de yatmakla ilgili olduğundan dolayı, muhtemelen yatma zamanını belirttiği muhtemeldir. En güzel ve verimli uyku süresinin 7-8 saat arası olduğu, 9 saatten fazla uykunun da metabolizmaya zararlı olduğu uzmanlarca belirtilmektedir.

Sabah kalkma zamanın da, sabah ezanı ve namazı olduğu bir aşikardır. Zira, günün en güzel, verimli, etkin, vücudu harekete geçiren, enerji veren, oksijeni bol, ümit veren, çalışmaya başlamak için en uygun zaman, sabah namazı ile birlikte güneşin doğma anıdır. Akşam güneşinin güzele, sabah güneşinin de kimin üzerine doğduğu hepimizce bilinen bir espiridir. “Sabahın şerri akşamın hayrından evladır” veciz sözü de bu iddiaları doğrular niteliktedir. Akşama kadar aktif bir şekilde çalışan, üreten, hareket eden bir bünyenin akşam erken saatlerde istirahate çekilme zorunluluğu vardır. Çünkü, ertesi gün yine şafakla birlikte çalışmaya ve üretmeye devam edilecektir. “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” eserinin yazarı, Stephan R. COVEY, 7. alışkanlığa “baltayı bile” demektedir. Yani, kendini yenile, dinlen, enerji topla ki ertesi güne daha verimli ve coşkulu başlayabilesin.

Günümüzde görüyoruz ki, maalesef geç yatma ve geç kalkma, bir çoğumuz tarafından bir alışkanlık haline getirilmiştir. Arada bir olsa neyse, ama alışkanlık haline gelince, bilinçaltımızın olumsuzu olumluya çevirebilme yeteneği olmadığından, yeterince tekrarlanan olumsuz davranışları da, hafızasına kaydederek, otomatik pilotuna bağlamaktadır. En kötü kaliteli yaşam hırsızlarından olan mazeret üretme, burada da karşımıza dikilmektedir. “Ne yapayım öyle alışmışım.” O alışkanlığı nasıl oluşturduysak, onu söküp atarak, olumlu ve güzel alışkanlıkları da onların yerine koyma imkan ve gücümüz vardır. Tabi bu eylem, müthiş bir çaba, kararlılık, irade, güç ve istikrar istemektedir.

Gündüz onca verimli saatler varken tembellik yapıp bir şeyler üretemeyenler, geceden imdat beklemekte ve her bir şeyi gecede yapmaya çalışmaktadırlar. O zaman dinlenmemiz,  hücrelerimizi yenileyerek enerji toplamamız gereken gecemiz, perişan olmaktadır. Bir de uyumamak için çay, kahve vb. uyarıcılar içilerek vücuda ikinci bir işkence yapılmaktadır. Bu durumda gece yapılan çalışmaların ne kadar verimli ve gerçekçi olduğu, hepimizce malum olsa gerektir. Üstelik, geç yatıldığı veya hiç yatılmadığı için de, günün tam başlama ve bereketli zamanında uykuya dalınmakta, günün en verimli zamanı olan ilk yarısı elden uçurulmaktadır.

Hem gecemiz, hem de gündüzümüz elden giderken, vücudumuzun sağlık, huzur ve kalite dengeleri de hızla bozulmaktadır. Erken yatsak dahi, sabah gereğinden fazla uyuduğumuz zaman, fazla uyku  vücudumuzun verimlilik ve etkinliğini; uyuşukluk, pasiflik, hantallık, tembellik, durağanlık, dinlenememe vb. gibi hırsızlarla elimizden alarak intikam almaktadır.

O halde ne yapmalıyız?

Vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirmek, yaşlanmayı geciktirmek, çalışma zamanımızın ve dinlenme zamanımızın her anını dolu dolu, coşkulu, heyecanlı ve dinamik bir şekilde geçirmek için, gecenin gizeminden yararlanmak için, ömrünü tamamlamış hücrelerimizin yerine yenilerini donatmak için, Rabbimizin buyruklarına uymak için, sağlıklı ve huzurlu bir ertesi güne başlayabilmek için, yüksek kaliteli bir yaşamın temellerini sağlam atabilmek için, akşam 10 da yatıp, sabah ezanla birlikte güne başlayalım. Akşam çok hafif ve sağlıklı gıdalarla beslenelim. Yatmadan 3 saat önce su hariç hiç bir şey yiyip içmeyelim. Zira duran bedenimizin yakıta değil, dinlenmeye ve kendini yenilemeye ihtiyacı vardır.

UNUTMAYALIM, olması gerektiği gibi güzel ve verimli bir uyku, sağlığımız, enerjimiz, huzurumuz, coşkumuz, dinamizmimiz ve yüksek kaliteli bir yaşamımız için olmazsa olmazlarımızdandır.

Selam, sevgi ve dualarımla.

 

 

Nisan Bir ve Tarihçesi

 

Günümüzde özellikle genç kuşaklar tarafından benimsenen ve çeşitli eğlencelere vesile olan gündür.

Bizde genellikle şakaların yapıldığı gün olarak tanımlanan “1 Nisan”ın nasıl başladığı hakkında pek çok hikâye anlatılırsa da biri hariç, hiçbirinin doğru dürüst bir temeli yoktur.

Ancak Fransa Kralı IX. Charles ( 1550-1574)’ın aldığı radikal bir kararla ilgili söylemler ve yazılar akla yakın gelmektedir.

Genç Kral (on dört yaşındayken) herhalde etrafındakilerin telkiniyle, 1564 yılında aniden yılbaşının “1 Ocak”ta  başlayacağını ilan eder. Oysa tüm ülkede o güne kadar “1Nisan” yılbaşı olarak kabul ediliyordu.

Alınan bu karardan sonra Paris’te bütün işlemler yeni takvime göre düzenlenerek uygulanır.

Ne var ki, o günün iletişim koşulları bu değişikliği ve yeni uygulamayı, Paris dışındaki tüm ülke insanlarına duyurmaya yeterli olmaz.

Özellikle Paris’e uzak kalan yerleşim yerlerinde ve kırsal bölgelerde yaşayan köylü ve sıradan insanlar, bu değişimin farkına varamazlar.

Bunlara yeni yasayı protesto eden tutucu halkın oluşturduğu gruplarda katılırlar. Böylece Fransız toplumunun önemli bir kesimi yeni uygulamayı kabul etmemiş olur.

Bu grup vergi, beyan, alacak, verecek ve ödeme gibi zorunlu işlemlerini eski takvime göre yapmaya kalkınca, yetkililer geç kaldıklarını ileri sürerek bunları cezalandırırlar. Yeni yılın üç ay gerisinde kalmaları nedeniyle alay da ederler.

Ayrıca bu durum Kralın çevresindeki soyluların,  yüksek mevki sahibi yöneticilerin, zenginlerin eğlencelerine de  konu olur. Duydukları zevkle mizah, fıkra , gırgır geçme,  olaylarına yoğun olarak devam ederler.

O kadar keyif alırlar ki bunu her yıl devam ettirmeye karar verirler ve uygularlar. Bu olaya neden olan insanları “Nisan Balığı” figürü ile sembolize edip  saf, aptal, ahmak vs. ilan ederler.

1 Nisan hikâyesi kısa sürede çevre ülkelere de yayılır. İngilizler “April Fools’ Day” (kaçıklar günü) İskoçyalılar “Cockoo’s Day” (çatlaklar günü) Portekizliler        “Cuco” (şapşallar günü), Almanlar  “Stumpfsinn” (ahmaklar günü) derken, bütün  Avrupa’da ve dünyada  Nisan’ın birinci günü aldatma ve alay etme günü olarak yaygınlaşır.

1 Nisan’ın yurdumuzdaki uygulaması genelde öğrencilik döneminde okullarda görülür. Gençler birbirlerine şaka yapmak ve birbirlerini kandırmak için yarışırlar.

Nadir de olsa medya kuruluşlarının, 1 Nisan günü şok haberlerle  bir kısım halkı heyecanlandırdıkları ve günü renklendirdikleri de bilinmektedir.

Ülkemizde 1 Nisan gününün pek önemli etkinlikleri görülmez.  Diğer önemli günler gibi ticari alış verişi  hareketlendirecek gücü yoktur. Az da olsa, şaka malzemesi satan dükkânların satışlarını olumlu yönde etkileyebilir.

Genç kardeşlerimizin pırıl pırıl  zekalarıyla, saygı ve sevgi sınırlarının içinde kalarak, yapacakları şakalarla neşeli bir günü geride bırakarak mutluluklara neden olmalarını dilerim.