20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1009

Türk Milleti Birleşme ve Ayağa Kalkma Zamanıdır

0

 

Diyarbakır’daki NEVRUZ kutlamaları ile durum iyice netleşti. O meydanda birtek Türk Bayrağı yoktu. Dağdaki çocuk katilleri,şehitlerimizin katillerinin çoğu hep o meydandaydı.

Birilerinden alınan destekle hainler tüm isteklerini,akıllarından geçen tüm hainliklerini ortaya koydular. Orada devlet yoktu,orada Türk ‘e ait hiçbirşey yoktu. Orada birilerinin desteğinde Türk milletine gözdağı verme vardı. Herşey ne isede bazı Karadenizli sözde sanatçı kırmaları da orada boy gösterdiler. Ve siz ey Karadenizli arkadaşlar bu adamları adam sanıp,onların para kazanmasına vesile olmazsınız inşallah…

Diyarbakır’da kutlanan NEVRUZ Bayramını izleyen herkes,nereye varıldığını anlamalıdır artık. Apo günün adamı idi. Ültimatomunu verdi. Ne diyorsa ”O”! PKK ve Apoyu bu duruma getirenler başınız göğe ermiştir herhalde!

Türkiye resmen bölünmüştür.Hainlerin ağzı kulaklarında farketmiyor musunuz? Meclisten İktidar ve BDP milletvekillerinin konuşmaları kanımızı donduracak nitelikteydi.

CHP’de bir Muharrem İnce var gerisinin bir kısmı ikili oynuyor,açıkça farkediliyor.

Onlar öylede AKP de tanıdığımız bazı milletvekillerinin, bu günahın altına girmelerini,ses çıkarmamalarını izah etmede zorlanıyoruz. Yazık,yazık ki ne yazık !!!
Hala Apoyu siz niye asmadınız diyenler: Vatan hainleri için idam kalkmasın diyen ve oy veren sadece MHP’dir. İdamın kalkması için oy verenler ise açıkça görülüyor.

Millet,Öcalan’ın kucağına Türkiye’yi oturtanları artık görüyor. Görmeyen saflara ve hainlere Allah akıl versin. Güya bayrak asılmamasının soruşturulmasını yapacakmış ilgililer… Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.

Ey Türk artık ayağa kalk,toparlan. Bırak laf gevelemeyi.Bırakın adamın adamı olmayı… Zaman bu zamandır ”Ey Türk titre ve kendine gel”zamanıdır.Atatürk’ün Gençliğe Hitabede belirttiği”İktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.” Cevabının verilmesinin şu an zamanıdır,geçiyor bile…

Günlerdir ihanetler açık açık ortaya dökülürken,Türk Milleti’nin kötü kaderine dur diyecek ses DEVLET BAHÇELİDEN geldi. Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamasını aynen alıyorum:

“Aziz milletimiz çözüm rumuzlu felakete çivilenmek ve hapsedilmek istenmektedir.

İmralı canisi, Nevruz Bayramı bahanesiyle, AKP’nin yardım ve yataklığıyla mesajlar vermekte ve sanki siyasal bir aktör gibi Türkiye gündemini meşgul etmektedir.

Türk milleti İmralı canisinin vasiliğine ve kanlı niyetlerine tıpkı bir meta gibi devredilmiş durumdadır.

İmralı canisinin örgütüne soluk aldırmak, derleyip toplamak için fırsat ve ara bir istasyon olarak gördüğü çöküş süreci, varlığımızı imha ve inkar noktasına doğru götürmektedir.

Başbakan Erdoğan gafilce, benliğini ve millet vekaletini ipotek ettirmiş bir ruh haliyle, İmralı canisinin sözlerini olumlu karşılamış, hatta alkışlamış ve adeta yabancı ülkelerden hürmetle selamlamaktan geri durmamıştır.

İmralı canisinin, bağımsız Kürdistan’ın sözde kuzey ayağını zımnen tescilleyen, milleti bölen ve yok sayan sözleri Başbakan’da umut uyandırmış ve heveslenmesine yol açmıştır.

Görülmektedir ki, İmralı canisiyle Başbakan aynı ihanet kabından içen ve bölünme kampanyasına eş başkanlık yapan bir sefilliğin içine yuvarlanmıştır.

Başbakan’ın tek millet sözleri yalandan, tek bayrak ifadeleri aldatmadan, tek devlet beyanları retorikten ibaret olduğu kesin ve keskin bir biçimde anlaşılmıştır.

İmralı canisinin mesajlarının okunduğu ihanet meydanında, bir tek Türk bayrağının dahi olmaması Başbakan ve hükümetinin hangi kirli ve alçak amaçlar için faaliyet gösterdiğini, kimlerle uygun adımlar eşliğinde yürüdüğünü açıkça ve bir kez daha resmetmiştir.

Yüzdeyüz inkar edilemez bir gerçektir ki, AKP teröre kucak açmış, teröristbaşına cesaret ve cüret aşılamıştır.

İmralı canisi ve ortakları kimse,görünen ne ise, Türkiye’nin dağılması ve Kürdistan’ın inşa edilmesi konusunda kararnamesiz memur tayin edilmişlerdir.”

Evet Devlet Bey’in dedikleri katıksız doğrudur. Türk Milletine artık yapılacak bir görev düşüyor: Sağı ile,solu ile dindarı ile hulasası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sonsuza dek yaşamasını isteyen,Emperyalizmin her nevisine karşı olan,Türk Milleti’nin bölünmesine karşı olan herkesi Devlet Bahçeli’nin sesinde birleşmeye çağırmak her vatanseverin görevidir diye düşünüyorum.Türk Milleti hainlikler karşısında her zaman bir araya gelerek zorlukları yenmeyi bilmiştir.Allah’ın izniyle yine öyle olacaktır.

Allah Türk Milletini Korusun! Amin.

 

Yeni Anayasa Tartışmaları Çerçevesinde Dine Dair Meseleler ve Bazı Çözüm Önerileri

 

Dünyada ve Türkiye’de din ekseninde yapılan tartışmalar, adeta insanlık tarihi ile eşleştirilebilecek bir geçmişe sahiptir. Tartışmaların günümüze akseden ve bugünün şekillenmesinde etkili olan tarafı ise Batı dünyasında Kilise karşısında başlatılan mücadele ve bu mücadelenin siyasî yapılanmadaki yansımaları ve müesseseleşmesidir. Gerek laiklik gerekse sekülerlik kavramları etrafında ortaya atılan fikirler ve verilen siyasî mücadeleler sadece Batı ile sınırlı kalmamış, İslâm dünyasında da yansımalarını bulmuştur.

Kendi içinden ve kendine ait meselelerden neşet etmeyen, ancak Batı karşısında yaşanan askerî mağlubiyetlerle birlikte Batıya yönelişin getirdiği tartışma ve fikir ithalinde dinî alan önemli bir yer işgal etmiştir. Doğrudan doğruya dinle alakalı olmamakla birlikte, Batılılaşma yorum ve çabalarının dine akseden boyutlarıyla yapılan tartışmalar hayli hararetli, mücadele de ithal fikirlerin etkisiyle olmasına rağmen şiddetli olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki bu şiddetli tartışmalar Cumhuriyet’e de miras kalmış, devletin dine karşı mesafeli hatta karşı tavır içerisinde olması gerektiğine dair yorumlar bir dönem ciddi uygulamalarla ve müesseselere yansımalarla neticelenmiştir. Ancak uygulamalardan beklenen neticelerin ortaya çıkmaması, meselelerin daha da derinleşmesini ve hatta yeni sıkıntılarla büyümesini doğurmuştur. Böylece çözüm arayışları da sürekli zihinleri meşgul etmiş, din eksenli tartışmalar siyasî mücadelenin de zeminini oluşturmuştur.

Bu mücadele bugün de hararetinden çok şey kaybetmeden devam etmektedir. Yeni anayasa hazırlıklarının başlamasıyla, tartışmaların en çetrefilli noktalarından birini Anayasada dinin yerinin, muhtevasının ve bu istikamette geliştirilecek müesseseleşmenin neler olacağı oluşturmaktadır. Bu yazıda, uzun geçmişe dair kısa bir değerlendirme yapıldıktan sonra, bazı meseleler çözüm önerileri ile birlikte ele alınmaya çalışılacaktır.

Uzun Geçmişin Kısa Tasviri

Osmanlı Devleti, bir din devleti olmamasına rağmen, din sosyal yapı içinde önemli bir yere sahip olmuş, âdeta eksen müessese rolünü ifa etmiştir. Ancak zamanla dinî idrak tarzında değişmeler yaşanmış, kültürün yaratıcı dönüşümü tıkanmış, bu durum batı taraftarlarının suçu dinde, İslâm’ı savunanların ise suçu batıcı taraftarlarda ya da dinden kopuşta aramalarına yol açmıştır. Tanzimatla birlikte bu suçlamalar ivme kazanmış, din her zaman tartışmaların merkezinde yer almıştır.

Cumhuriyetten sonra İslâm yeniden yorumlanmış, din laiklik çerçevesinde sıkı bir denetim altına alınmıştır. Hilafetin kaldırılması ve tarikatların yasaklanmasıyla, din standartlaştırılmış, sınırlandırılmış, bu durum din ve cemiyetin müessesevî yapısı arasındaki münasebetleri zayıflatarak, dinîanlayışın kategorilere ayrılmasına yol açmıştır. Cumhuriyet ile birlikte hâkim hale gelen bu ideoloji, gündelik hayata da hâkim kılınmaya çalışılmıştır.

Dinin, ilki, daha çok ferdî boyutunu teşkil eden ahlâkî ve ahirete ait, ikincisi ideoloji ve kültürel bir kimlik vererek sosyal dayanışmayı sağlayıcı olmak üzere iki fonksiyonu vardır. Cumhuriyet devrinde inkılaplar, dinin birinci fonksiyonuna karşı çıkmazken, kurtuluş savaşında kitlelerin harekete geçirilmesinde dinî anlayış ve heyecana müracaat edilmesine rağmen, ikinci fonksiyonuna mesafeli durulmuş hatta bazen karşı çıkılmıştır. Böylece dinin denetim fonksiyonu ve cemiyet içi münasebet ve müesseseler üzerindeki rolü kısıtlanarak, ferdî bir boyuta indirgenmek istenmiştir.

Hâlbuki din, hem ferde hem de cemiyete yönelik bir müessese olarak fonksiyon ifa eder. Zira dinin (İslâm’ın) sahibi ve kaynağı Allah olsa da, onun muhatabı ve kabul ettikten sonra mükellefi insandır. Dolayısıyla din, önce ferde hitap ederek ona nüfuz eder, sonra hem dini kabul etmiş fertler arasındaki, hem de nüfuz etmiş olduğu fertlerle diğer insanlar arasındaki münasebeti tanzim ederek, cemiyete tesir eden bir müessese haline gelir.

Nitekim İslâm dini Müslümanların birbirleriyle olan münasebetlerini olduğu gibi, Müslüman fertlerle cemiyet arasındaki ve İslâm ülkelerinde yaşayan gayrimüslimler hatta bunların dışında kalan diğer insanlarla olan münasebetlerini de tanzim etmiştir. Dolayısıyla din kabul edildikten sonra fert ve cemiyet münasebetlerine tesir etmekte, norm koymakta, ihlal hallerinde ise müeyyide uygulamaktadır.

Siyasî cephede yer alanlar, meseleleri tahlil etmek ve ona çözümler üretmek yerine, kendi istedikleri modelleri, sosyal mühendislik rolünü üstlenerek gerçekleştirme alışkanlığına sahip olmuşlar, bu da siyasî gelenek halini almıştır. Ayrıca otoriter bir anlayışın da eşlik ettiği, başkaları adına düşünme ve uygulama isteği, iktidar ve otoritenin temsilcisi olan devleti ele geçirme veya bırakmama mücadelesine dönüşmüş ve bu haliyle devam etmektedir.

Bu tavır laikçi-batıcı gruplarla, ideolojik İslâmî idrak tarzını benimseyenleri hem yan yana, hem de farklı çıkış noktalarına sahip oldukları için karşı karşıya getirmektedir. Karşılıklı bu etki-tepkiden kaynaklanan sertleşme, bazı İslâmî grupları da etkileyerek, radikal tavırlara itmiştir. Bu tavır laikçi-batıcı gruplarla, ideolojik İslâmî idrak tarzını benimseyenleri hem yan yana, hem de farklı çıkış noktalarına sahip oldukları için karşı karşıya getirmektedir.

Hem laikler, hem de ideolojik İslâm’ı benimseyenler devleti güç ve iktidar sağlamasından dolayı, fikirlerini uygulamada yardımcı olarak görmüşlerdir. Bu anlayış devlet anlayışının bir inanç haline getirilmesine yol açmıştır. Devlet inanç halini alınca, bu konudaki mücadeleler de hem artmakta, hem de karşılıklı suçlama ve sert tepkilere yol açmaktadır. Her iki yaklaşım da aceleciliğin, kolaycılığın, tepeden inmeci tavırların etrafında odaklanmaktadır. Bunların merkezinde ise, bütün bunları gerçekleştireceğine inanılan “Devlet” bulunmaktadır.

Dolayısıyla, her iki anlayış farklı sebepler için de olsa aynı gaye etrafında toplanmakta ve otoriter anlayışın izlerini taşımaktadır. Devlet hususunda, bazı gruplarca gösterilen ısrar, psikolojik yılgınlığın, birikmiş, asırlık meselelere acil çözüm isteğinin bir ifadesidir. Bütün bu meselelerin tahlil, tenkit ve çözümü gibi uzun, zor ve çetrefilli gayret ve zahmet yerine, devleti ele geçirerek amaçlara ulaşılabileceği düşüncesi, kolaycılığın ve meseleleri basite indirgemenin aksinden başka bir şey değildir.

Siyaset hem radikal laiklerin, hem de ideolojik Müslümanlığın temel konusu ve kaynağı olmuş; bu durum, dinin, siyasetin deprem fay hattına girmesine yol açmıştır. Neticede ise, ciddi boyutlara varan bir mücadele yaşanmaktadır. Böylece radikal laiklikle, radikal siyasî İslâmcılık birbirini beslemekte ve bu sürtüşme Türkiye’yi bir buhranın eşiğine getirmektedir.

Bu durumda siyasî İslâm, dine referans vererek, menfaat temin etmenin; laikçilik ise dini cemiyette aforoz etmenin mücadelesini vermektedir. Şahsî menfaatlerin ötesinde kazananın olmadığı bu mücadelede kaybeden, bu mücadeleye sahne olan ve etkilenen millet ile demokrasi olmuştur.

Laikliği yerleştirmek için demokrasinin ihmal edilmesinden dolayı yaşanan zorlamalar ve sosyal gerginlik, cemiyeti yeni arayışlara yöneltmiştir. Nitekim bazılarınca laik olmakla hoş görülü olmanın birbirinden farklı şeyler olduğu belirtilmekte, bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerektiği ileri sürülmektedir. Aynı zihniyetle karşı tarafta dinle hoş görünün birbirine karıştırılmaması gereği vurgulanarak, karşılıklı tepki ve sosyal gerginliklere yol açmaktadır. Bu sebeple yeni arayışlara giren halk, dinî cemaatlere yönelebilmektedir.

Çözüme Yönelik Öneriler

Yapılması gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen ilan edilmiş bir dininin olması ya da din veya dinlerin dışlandığı ve hatta mücadele unsuru haline getirildiği bir yapılanma değildir. Esasında bu bir taraftan imkânsız,diğer taraftan da lüzumsuz bir gayrettir ki tarih bu politikaların fiilen yanlışlandığı bir gösterge durumundadır.

Ne devletin hâkimiyetindeki din, ne de dinin hâkimiyetindeki devlet anlayışı, doğru ve ihtiyaçlara cevap verebilir niteliktedir. Devletin vatandaşlarının ve asli kurucu unsuru ve omurgası olan milletinin bir dini vardır. Devlet’in asli görevi, “Müslüman Devlet”ten ziyade “Müslümanların Devleti” olmaktır. Bu, diğer dinlere mensup vatandaşların devleti olmama gibi bir sonuç doğurmaz, tersine gerek İslâm’ın gerekse Onun ruhu ile yoğrulmuş Türk kültürünün diğer dinler karşısında duyduğu mesuliyet, izahı gereksiz bir şekilde aşikârdır.

Ancak farklı dinleri hoşgörü dairesine dâhil edip, İslâm’ı tehdit algısıyla cemiyet hayatından uzaklaştırma çabası da abesle iştigal etmektir. Milleti için var ve ona hizmet etmek demekten ibaret olan “devlet olma”nın gereği milletinin birçok maddî ve manevî unsuru ve değeri gibi dinini de saymak ve korumaktır.Bu çerçevede dini, tehdit algısıyla şekillenmiş mücadele alanına dâhil edip, milletiyle sürekli karşı karşıya gelen bir anlayışın kendisi bizatihi meselelerin kaynağını oluşturmaktadır.

Dolayısıyla dini, saygı gösterilmesi, korunması ve hizmet edilmesi gereken bir unsur ve değer olarak gören düzenlemelerin yapılması gerekmektedir:

  • Devlet dinî politikalarında tarafsız olma endişesini taşırken, dinin karşısında konumlanmamalı böyle bir kanaatin ortaya çıkmasını da önleyerek, siyasî arenada dinin araç haline getirilmesini ve sömürülmesini engelleyecek düzenlemelere gitmelidir.

Gerek laiklik, gerekse sekülerlik kavramları ekseninde yapılan tartışmalar, kavram-gerçeklik ilişkisinin Türkiye açısından mesafeli oluşu dolayısıyla anlamsız ve sonuçsuz kalmaktadır. Hâlbuki kavramlar gerçekliğin bir yansıması olduğunda bir mana ifade eder. Bu çerçevede laiklik ve sekülerlik, Hristiyan Batı’nın tarihi ve güncel gerçeklerini izhar eder. Bu kavramlar çıkmış olduğu ortamın başta Kilise-Devlet ilişkileri, siyasî ve sosyo-kültürel tarihi ile de yakından ilgilidir. Buna karşılık, Türk tarihinin hiçbir noktasında devlet ve din eksenli, ayrı ayrı müesseseleşmeden doğmuş çatışma ya da mücadele ile karşılaşmayız. Ancak Batılılaşma sürecinde geleneklere karşı başlatılan mücadelede hedefe din yerleştirilmiş, diğer tarafta karşı mücadele verenler de dinî gerekçelerle hareket etmişlerdir. Söz konusu çatışmalar, hiç bir zaman “kilise” müessesesi ve onun karşısında yer alanlarla yapılan son derece derin çatışmalar ve dünyevileşme ile neticelenen bir süreç şeklinde tezahür etmemiştir.Aydınlanma Çağından itibaren, rasyonel ve pozitivist bir yaklaşımla ve dinin (Hıristiyanlığın) mevcut şekli olan, yaşanan haliyle ele alınarak, ağır eleştirilere tâbi tutulmuş; o tarihten itibaren miadını doldurmuş ve tedavülden kalkmış muamelesi yapılmıştır. Bu yaklaşımla, dinin yeni ideoloji ya da fikirlere yerini bırakarak, tarih sahnesinden çekilmesi gerektiği ya da çekildiğinin tasdik, teyit ve ilan edildiğine şahit olunmuştur. Hâlbuki Batının hafızası veya güncel gerçeklikleri ile Türk milletinin hafızası ve gerçekliklerini eşleştirip sonuç çıkarmak doğru bir yaklaşım olarak kabul edilemez.

  • Genelde din, özelde ise İslâm dini, ahiret hayatına inhisar ettirilemez. Çünkü din, ahiret hayatı için dünyada hazırlıklı olmayı gerekli görür. Bilhassa İslâm, hayatın tamamına yönelik emir, yasak ve tavsiyelerde bulunur. Bu sebeple laikliği dünyaya, dini ise ahirete inhisar ettirerek, bundan siyasî ve sosyal projeler çıkarıp uygulamak mümkün değildir. Söz konusu ayırımı doğru kabul ederek yapılan uygulamaların başarısızlıkla neticelenmesi, dini toplum hayatının içinde düşünmeye bizi zorlamaktadır.
  • Din, kültürlerin dışında, üzerinde ve kültürleri etkileyebilme gücüne sahip olan, ancak bu gücünden dolayı değişik kültürlere şekil verip, bu kültürlerde değişik şekiller alan bir özelliğe sahiptir. Din bir yönüyle, doğuşunu müteakip gelenekselleşir ve kültürel hale gelir. Özellikle Türk kültürü söz konusu olduğunda görülmektedir ki, kültürün içerisinde hangi unsurun dinle ilişkisi olduğunu tespit ederek -ki böyle bir amaç kabul edilemezdir- onu kültürün içerisinden söküp çıkarmak mümkün değildir. Ya da nelerin gelenek ve kültür, nelerin de din olduğu bütünüyle birbirinden ayırt edilemez. Ayrıca-aslında diğer dinler gibi- İslâm, Türk edebiyatına, sanatına, zihniyetine ve hayatına derinlemesine sinmiştir. Bu durumda dinin kültürün özünü oluşturmasından bahisle devleti dinin karşısında konumlandırmanın ya da en azından tarafsızlık gerekçesiyle mesafelendirmenin doğru olmayacağı söylenebilir.
  • Gelenek karşıtlığı, hem ideolojik dindarlık hem de din karşıtı hareketlerde müşterek bir tutum haline gelmiştir. Yani silbaştan anlayışı ve yenisini inşa etmeden, mevcudu yıkma tavrı, Batılılaşma taraftarı aydınlar ile ideolojik İslâm’ı benimseyenler tarafından ortaklaşa kullanılan bir üslup olmuştur. Ne ilginçtir ki, bir devirde radikal Batılılaşmaya karşı direnen gelenek, bir müddet sonra radikal bir tavır benimseyen ideolojik İslâm’a karşı direnmek zorunda kalmış ve her ikisi tarafından reddedilerek düşman ilan edilmiştir. Ancak ilki, İslâm’ı temsil ettiği görüşünden ve Batılılaşmaya engel teşkil ettiği düşüncesinden; ikincisi, İslâm’dan uzaklaştığı ve iktidara ulaşmaya engel teşkil ettiği iddiasından hareket etmiştir. Hâlbuki millet, mazi-hâl-istikbâl çizgisinde var olur ve yaşar, başka bir ifadeyle değişerek devam eder.
  • Devlet, din eğitimini üstlenmelidir. Bu istikamette her anlamı sigaya çeken “Molla Kasım”lar yerine Yesevîbilgeliğini,Yunus hoşgörüsünü ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî’nin “eline, beline, diline sahip olmak” düsturunu, yani edebi benimseyecek ve temsil edecek fertlerin yetiştirilmesini amaç edinmelidir. Aksi takdirde “korsan din eğitimi” yoluyla dinin istismar edilmesi ve devletin hasım haline getirilmesi kaçınılmaz olacaktır.
  • Din eğitiminin amacı dindar bir nesil yetiştirmek değildir. Zira “dindarlık” ancak bir ölçekle belirlenebilir. Bu ölçek de her zaman ölçene göre farklılık arz eder. Kendisini dindarlığın yegâne belirleyicisi olarak görenlerin elinde ölçek, bir tefrit aracına dönüşebilir ve birileri sürekli olarak yeterince dindar olmamakla itham edilebilir. Dindarlığın yeterliliğinin sağlanması ise kendisini “gerçek dindar” olarak nitelendirenlerin cemaatine mensubiyetle mümkün görülür. Bu durumda tartışma “laik-anti laik” kutuplaşmasında olduğu gibi “dindar-dinsiz; yobaz-çağdaş” suçlamaları ile devam ettirilirken; yeterince dindar olmadığı düşünülen kişiler tecrit edilmekle bırakılmayıp, onlara yönelik tekfir silahı kullanılmaya başlanabilir. Hâlbuki Ehlisünnet, tekfiri nazik ve güç bir mesele olarak ele almıştır. Zira tekfir, tekfir edilen insanın yaşama hakkının elinden alınması, cenaze namazının kılınmaması, Müslüman mezarlığına gömülmemesi gibi haklardan mahrum bırakılmasına yol açmaktadır. Ayrıca mal ve ırzı talan edilebilir ve ahirette sonsuza kadar cehennemde kalacağı kabul edilir. İdeolojik İslâm, bir taraftan ideolojinin bir özelliği olan dünyevileşmesine, öte yandan tekfir hadisesi dolayısıyla, âdeta ahiretin dünyaya taşınmasına yol açmıştır. Zira İslâm anlayışında dünya bir imtihan sahası olarak görülmekte, bu imtihanın neticesi ancak ahirette ve Allah tarafından tayin edileceğine inanılmaktadır. Buna rağmen söz konusu sebeplerden dolayı, ahirette Allah tarafından verilecek cezalar, dünyada verilmeye çalışılabilir. İşte bu sebeplerle amaç “dindar” değil, dinini, dolayısıyla da kendini bilen nesil yetiştirmek olabilir. Bildiği ile amel edip etmemek ise cemiyetin nizam ve ahlâkına mugayir olmadığı müddetçe ferdin özgürlük alanına dâhildir.
  • Diyanet İşleri dinî ihtiyaçlar dikkate alınarak ilga değil, ıslah edilmelidir. Farklı dinî idrak-bu ifadeden kasıt cemaatler değildir- ve mezheplerin temsillerinin kurumsal ve resmî hale getirilmesi, dinin bir çatışma aracı olmaktan çıkarılıp bütünleşme unsuru haline getirilmesi bakımından önemlidir. Mana etrafında gerçekleşen bütünleşmede din, en önemli müessesedir. Ancak bu bütünleşmenin gerçekleşebilmesi bütün mezhepleri ve dinî yorumları kuşatan ve temsil kabiliyetine sahip bir teşkilatlanma ile mümkündür.
  • Devlet farklı din ve dinî yorum ya da mezheplerin himayesi rolünü üstlenmediği takdirde, ötekileştirilenler ya da böyle bir algıya sahip olanlar, kendilerine başka hamiler arayabilir. Hamilerin dışarıda aranması, farklı din ya da dinî yoruma mensup olanların başka devletlerin güdümüne girmeleri sonucunu doğurabilir.
  • Diyanet İşlerinin ilgası, dinin cemaatlerin alanına terkedilmesiyle neticelenir. Cemaatler bazı durumlarda önemli dinî ve sosyal fonksiyonlar ifa etseler de, dinin büyük bir değer olması, onun istismarını kolaylaştırmaktadır. Hâlbuki devlet, her türlü değer istismarının önüne geçmekle mükelleftir.
  • Dinin kültürel kimlik kazandırarak dayanışma sağlayıcı rolü cemaatler tarafından karşılanamamaktadır. Cemaatler, kendi normlarını koyarak, cemaat içerisinde bir bütünleşme temin etmekte, ancak sırf kendi içerisinde temin edilen bu bütünleşme cemiyet içerisinde farklılıklara da yol açabilmektedir. Değişik dinî idrak tarzlarının yaşandığı bu cemaatler, hem cemiyet içerisinde va’z edilen İslâm’dan, hem de diğer cemaatlerin idrak ettikleri İslâm’dan ayrılarak, sosyal bütünleşmeyi engelleyici bir rol ifa edebilmektedir.
  • Dinî vazifeler ve hizmetler cemaatlere terk edilmemeli, devletin aslî görevleri arasında yer almalıdır. Aksi takdirde cemaatlerin karşı karşıya geldiği toplumsal arenada, din mücadele aracına dönüşecektir. Cemaatler arasındaki yorum farklılıklarına ilave olarak, en iyimser ifadeyle yarışma duygusu, daha keskin ifadesiyle menfaat çatışması, din ekseninde bir kutuplaşma ve çatışmanın zuhuruna yol açacaktır.
  • İnsanlarla din arasında ikili bir münasebet mevcuttur. İnsanlar dini anladıkları gibi uygularken, çevreyi, meseleleri, dünyayı ve kendilerini de dinî bir gözlükle anlama ve açıklama yoluna gitmektedirler.Genelde din, özelde İslâm, ne vicdanlara terkedilecek ne de hapsedilecek bir müessesedir. Toplumun dinî gereklerini yerine getirebileceği düzenlemelerin yapılarak, hem samimi dindarlığın yaşanabilir kılınması, hem de böylece ideolojik dindarlıkların gelişmesinin önüne set çekilmesi elzemdir.

SÖZÜN SONU MESELENİN BAŞI

Dinin önemli bir değer olması, onun -farkında olunsun ya da olunmasın- istismarına yönelik bazı teşebbüslerin varlığını daimi kılmaktadır. Anayasada büyük değişikliklerin tasarlandığı ve tartışmaların bu minvalde yapıldığı bu ortamda gereken, eski istismarları önleyecek, yeni istismarlara kapı açmayacak düzenlemeler yapmaktır. Bunu yaparken geçmişte yapılmış uygulamalar, yaşanmış tartışmalar ve günümüze akseden tarafları dikkatle incelenmeli, çalışmalar kısır tartışmalara meydan vermeyecek tarzda yürütülmelidir.

Bu istikamette en büyük mesuliyet siyasîlere aitmiş gibi görünse de, esasında aydınların tutum ve davranışlarının etkisinin her şeyin üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Siyasîlerin ellerindeki malzemeyi aydınların yorumlarından aldıkları unutulmamalıdır. Bu sebeple de aydın, nasıl bir mesuliyetle yüklü olduğunun şuurunda olmalıdır. Çalışmamızda tespit ve çözüm önerileri sunulurken kullanılan dil keskin değilse de kesinlik içermektedir. Ancak kullanılan kesin ifadelere rağmen belirtilenler “On Emir” türünden tartışılmazlık makamına kondurulmuş değildir. Ya da Haricî tavrıyla mızraklara değilse de kalemlerin ucuna takılmış Yüce Kur’an’ın sayfaları-elbette ki- hiç değildir.

Tartışmanın bilhassa din olduğu mecrada son söz “Allahu Âlem”dir.

 

 

Etnik Sorun Kimin Sorunu?

 

Etnik sorun Türk Milletinin bir sorunu değil, bazı yönetenlerin ve işbirlikçi malum marjinal çevrelerin sorunudur. Sorun, dışarıdan ısmarlama ve ithal bir mal gibidir. Etnik sorun, bölücü ve ırkçı terörü hak elde etmede doğal bir yöntem olarak kabul edenlerin varmak istedikleri hedeftir. Terör örgütünün tehdidi altında onun taleplerini karşılayacak ve şiddeti yatıştırmak için anayasa yaptırılıyor ve barış süreci sürdürülüyor. Çözüm ile çözülme birbirine karıştırılıyor.

Terör örgütüne ve teröriste pozitif ayrımcılık yapılıyor. Terör ve teröristin haklarını teslim etmek üzerinden ülke sözde çözüme zorlanıyor. Bu durum, demokrasinin teröre yenik düşürülmesi değil midir?

AKP Genel Başkan Yardımcısı sayın Mehmet Ali Şahin’in “Ya çözüm, ya bölünme riski arasında çözümü tercih ettik” sözü düşündürücüdür. Demek ki Türkiye son on senede, nereden nereye getirilmiştir. Anayasanın 66. Maddesinde Türk kavramı geçtiği için bunun ırkı işaret edeceği iddiası da temelden yanlıştır.

Anayasa’nın 66. Maddesindeki bu ifade hukuki vatandaşlık bağıdır. Antropolojik ve sosyolojik boyutların dışında kimlik ele alınmaktadır. Alman veya Fransız kavramları, Almanya ve Fransa’da ırk ve etniklik çağrışımı mı yapıyor ki, bazıları Anayasada Türk kavramı kalırsa; kendisini Türk hissetmeyen 10-15 milyona ayıp olmaz mı diyebiliyor. Araştırmalar ise tersini ortaya koyuyor.

Türk, sadece bir kavmin adı değil; Anadolu’da, Balkanlar’da ve Avrasya’daki kültür birliğinin mührüdür. Bu birliği bozmak için, Türkiye’de Türk ile uğraşılıyor. Milliyet ve milli kimlik etniklik seviyesine indiriliyor. Türk, milli kimlik ve milliyetin adıdır; etnik sıfatlarla mukayese edilemez ve eş anlamlı kullanılamaz.

Bir milliyetin içinde farklı etniklikler bulunabilir ama milliyet etnikliklerle rakip konuma sokulamaz. “Ne yapalım herkes Türk mü olacak ?” sorusu akıl ve mantık dışıdır. Açık bir cehalet örneğidir. T.C. Devleti ve Türk Milleti var oldukça, vatandaşlarının sıfatı Türk‘tür.

Almanya’daki Neonazi davası dolayısıyla Sayın Bülent Arınç “Türk basınına ambargo uygulanıyor” diyor. “Türkiyeli basın” veya “T.C. vatandaşı basın” demiyor. Sayın Egemen Bağış, Kıbrıs Rum Kesimi’nde Türk Bayrağının yakılmasına haklı tepki göstererek “Kurban olsunlar Türk Bayrağına” diyor. “Türkiyeli bayrak” veya “T.C. vatandaşlarının bayrağı” demiyor. 10 Mart 2013 tarihinde Almanya’nın Stuttgart şehrinde 8 Türk yangında hayatını kaybetmişti. Haber böyle verildi. Bunların hangisi Gürcü’dür, Çerkes’dir, Kürt veya Zaza’dır diye araştırılmıyor. Tâbiyet ve milliyet, etnikliğin önünde yer alıyor. Kemik, kulak ve burun şekilleriyle uğraşılmıyor.

Etniklik konusunda yapılan yanlışlar ve yorumlar maalesef Kürt asıllı vatandaşlarımızı zan altına sokuyor. Kurmançça konuşan herkes neredeyse örgüt üyesi damgasını yiyor. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı anlaşılmalı, yeni haçlı seferlerinde malzeme olunmamalıdır.

 

 

 

Devlet Adamı Nasıl Olmalı?

 

“29 Ocak 1954: Dünya Bankası Başkanı Black, Washington’da devlet konuğu olarak bulunurken protokol dışı bir öğle yemeği tertipliyor ve yemekte TC Cumhurbaşkanına Demirköprü Barajını kredilendirmeyeceklerini tebliğ ediyor. Bu, diplomatik bir skandal. Bayar istifini bozmuyor.

“16 Şubat: Menderes bir mektupla, bu olayı gerekçe göstererek Dünya Bankasına Türkiye bürosunu kapatmasını ve temsilcisini de geri çekmesini bildiriyor. 1955’te daha uygun şartlarla bulunan bir Fransız kredisi ile barajın temeli atılıyor.

“18 Mayıs 1960: Menderes, Bayındırlık Bakanı Tevfik İleri ve DSİ genel Müdürü Süleyman Demirel barajı hizmete açıyorlar.”  (Mehmet Arif Demirer, Menderes ve Dövizler – 1954 Dünya Bankası Olayı, 2006.)

X

“İsmet Paşa, daha Lozan’a vardığı sırada, 14 Kasım’da da bir suikast haberi almıştı. O zaman kendisine Ermenilerin suikast hazırlamakta olduğu bildirilmişti. Bu defa Çerkez Ethem ve adamlarının İsviçre’ye gittikleri ve İsmet Paşa’nın canına kıymak isteyebilecekleri haberi veriliyordu. ‘Bunu İsviçre makamlarına haber verin, suikastçıları tutuklayıp sınırdışı etsinler’ deniyordu.

“Ermeni suikastçılar, Çerkez Ethem grubu suikastçılar vs. Lozan Konferansı boyunca İsmet Paşa’nın peşini bırakmamışlardır. Lozan Konferansı’nın birinci döneminde olduğu gibi ikinci döneminde de çeşitli suikast duyumları, ihbarları alınmıştı. Bunlar İsviçre makamlarına da duyurulmuştur. İsmet Paşa, otomobilinde küçük Türk bayrağıyla Lozan caddelerinde dolaşıyordu. Lozan Polis müdürü, bir tedbir olarak bu bayrağı kaldırmasını rica etmişti. Paşa, bunu şiddetle reddetmiş, ‘Bir İsmet Paşa ölür, yerine başka biri gelir, göreve devam eder ve bu bayrak hiç inmez’ demiştir.” (Bilâl N. Şimşir, LOZAN GÜNLÜĞÜ, Kasım 2012, s. 21)

X

“Türkiye, Lozan’la ilgili sorunları çözerken; bir taraftan da komşularıyla yaptığı anlaşmalar yoluyla çevresinde  bir güvenlik çemberi oluşturmaya çaba gösteriyordu. Lozan’la ilgili sorunların çözümü TBMM, Lozan Barış Antlaşması’nı 23 Ağustos 1923 tarihinde onaylamıştı. Ancak Fransa, İngiltere ve İtalya devletleri, Antlaşmanın 24 Temmuz 1923’te imza edilmiş olmasına karşın, gerekli olan onaylama işlemleri, kasıtlı olarak Ağustos-1924’e kadar uzatılmıştı. Bu devletler, kendilerince Lozan’da Türkiye’ye verdikleri iddiasında bulunduklarını, uygun bir zamanda geri almanın hesabı içindeydiler. Bunlar, Cumhuriyet yönetiminin ülkede istikrarı sağlayıp-sağlayamayacağının beklentisiyle, eski alışkanlıklarını, bir takım olup-bittilerle kabul ettirmek istiyorlardı. Davranış ve ilişkilerinde kapitülasyonlar döneminden kalma iç işlerine müdahale alışkanlıklarını devam ettirmek eğilimini halen muhafaza ettikleri görülüyordu.

“Ancak, Cumhuriyet Türkiye’si, Ulusal Bağımsızlık ilkesine aykırı bu girişimlere kararlılıkla karşı koydu.

“Örneğin başta İngiltere olmak üzere, bazı devletler, Ankara’nın başkent olmasına karşı çıktılar. Büyükelçilerini Ankara’ya göndermemekte direndiler. Ancak, Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet hükümetinin kararlı tutumu karşısında bu direniş kırıldı. Keza ülkede bulunan yabancı okullar konusunda da kararlı davranıldı ve bu okulların Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ayak uydurmaları sağlandı. Boğazlar Komisyonuna özel bayrak tanınması girişimini de Türkiye enerjik bir şekilde geri çevirdi.” (Cengiz Önal, Bütün Dünya, Mart 2013, s. 33, 34)

3625

X

“Fert (veya devlet adamı)  mütekellim vahde (bizzat kendi adına konuşan) olsa, müsamahası (göz yumması, hoş görmesi, görmezlikten gelmesi, tolerans ve hoşgörüsü), fedakarlığı (kendini veya şahsî menfaatlerini hiçe sayması, feda etmesi) amel – i salihtir (Allah rızasına uygun hayırlı bir iş ve harekettir).

“Mütekellim maalgayr (yani başkalarının adına konuşan biri ise, meselâ bir Cumhurbaşkanı veya Başbakan millet adına konuşacak) olsa, (yukarıda sayılan tavır ve davranışları yapması ve göstermesi) hıyanet (sayılır ve hainlik etmiş, milletin güven ve itimadını kötüye kullanmış) olur.

“Meselâ: Bir şahıs (veya bir cumhurbaşkanı, bir başbakan yahut bir devlet adamı) kendi namına  hazm – ı  nefs (yâni tahammül) ede(bili)r. (Nefsini kırabilir, sabredebilir ve içine sindirip, sineye çekebilir.) Tefahur edemez. (Yaptıklarıyla övünemez. Ettikleriyle böbürlenemez.)

“(Fakat) millet namına tefahur eder (ve etmeli de. Nitekim milletin tarihte yaptıklarıyla iftihar edip, milletin şanlı geçmişini nazara vermekten asla çekinmemeli. Milletin kendi zamanında sergilediğimillî, manevî ve yüksek duygu ve şuurdan dolayı memnuniyetini izhar etmek hususunda çekingen bir anlayış içinde olmamalı. Gerçekleri dile getirmekten nefsini alıkoymamalı. Bu konularda sabrı bir kenara itmeli. Hakikatleri dile getirmekten sarfı nazar etmemeli. Çünkü, millet namına tefahur eder) hazm-ı nefis edemez. (Böyle durumlarda galeyana gelen nefsini bastıramaz. Bastırmamalı.)”   (Bediüzzaman Said Nursî, Sünuhat, -Yeni Asya Neşriyat- İstanbul – Aralık 2007, s. 46)

Çünkü “Hakkın hatırı âlidir (yüksektir), hiçbir şeye feda olunmaz.” (Bediüzzaman)

X

Kaldı ki, “Bir ulülemr(in halife, kadı, padişah, sultan, cumhurbaşkanı, başbakan gibi devleti idare edenlerin yani devlet adamlarının), makamındaki (büyük memuriyet ve mevkilerindeki)  ciddiyeti (din ve devlet, vatan ve milletin hak ve hukukunu koruma ve gözetmesi) vakar (olup, haysiyet ve şereflerini koruma ve onurlu bir davranıştır). Mahviyeti (vazife ve görevlerini yerine getirmekte gevşek davranmaları, devlet ve millete zararlı kişiler karşısında alçak gönüllü oluşları, bu tipler karşısında yersiz tevazugöstermeleri ise) zillet (alçaklık, hakirlik ve aşağılık)tır.” ( A. g. e. s. 45 )

3626

 

 

Medya Köpekleri

 

Yazının başlığı için uzun zamandır düşünüyorum ama derdimi izah edecek başka bir söz de bulamadım. Onun için beni mazur görün…

Peşinen söylemek isterim ki; köpeklere hakaret etmek istemem. Allah, köpekleride özene bezene yaratmış. Her şeyde olduğu gibi onlarında iyi ve kötü hususiyetleri var. Biz de kötü hususiyetlerinden yola çıkarak benzetme yapmak istedik. Köpeklere karşı bir hatamız olduysa daha başlangıçta özür dilemek isteriz.

Türk Milleti bir blok tarafından top yekün saldırı altındadır. Bu saldırının yalnızca pkk ve muhipleri tarafından gerçekleştirildiğini kabul etmek büyük bir gaflet olur.

Bu blokun içinde; taşeron pkk, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya gibi ülkeler, iktidar, cemaat ve tarikatlar, etnik mikro milliyetçiler, müsvedde aydınlar, sermaye, istihbarat teşkilatları ve nihayetinde medya bulunmaktadır.

Lafımız üzerine, alınmayacak medya mensupları elbette vardır. Ama lafımız, bu lafı üzerine alacak olanlaradır.

Türkiye’de medya, medya dışında bin türlü iş yapan sermayenin elindedir. Sermaye her zaman “paranın dini ve milliyeti” olmaz anlayışı ile hareket etmiştir ve bu anlayışını günümüzde en yüksek seviyede sürdürmektedir.

Medyanın yaptığı yayınlara ve yayın politikalarına bakarsak, medyanın vatan, millet, devlet gibi kavramları çoktan terk ettiğini görürüz. Bu kavramları korumayı ve yüceltmeyi bir kenara bırakın, bu kavramların silinmesi için medya, adeta bir operasyon merkezidir.

Medya; günümüzde Türk Milletinin uçuruma atlaması için aynı zamanda bir “ikna odası” görünümündedir. Atılan başlıklar, kullanılan resimler, haberlerin büyüklüğü küçüklüğü, renkler vs. mizanpaj teknikleri ile halkın düşüncelerini ve algılarını etkilemek için kullanılmaktadır.

Yazar – çizer takımının çoğunluğu, bir evin önüne bağlanmış köpeğin gelene gidene havlaması gibi sahibinin sesi olmuştur.

Terör ve bölücülük taşeronu pkk’nın; Diyarbakır’daki, iktidar destekli şovuna günler öncesinden destek veren, İmralı canisinin mesajını satır satır yorumlayan ve olmayan savaşın “barış”ını hazırlayan bu medya köpeklerini, Türk Milletine teşhir etmek ve oyundaki rollerini göstermek boynumuzun borcudur.

Geçtiğimiz pazar günü bu medyaya yansıyan en önemli haberlerden biri de akil adamlar organizasyonu ile psikolojik hareket ifadeleriydi. Biliyorsunuz; insan iradesini, düşüncesini, yargı yeteneğini, hafızasını vb. etki almak, kontrol etmek ve istenilen amaca uygun şekillendirmek için kullanılan yöntemlerin tümü “zihin kontrolü” kavramı ile ifade ediliyor. Beyin yıkama ise propaganda, eğitim, koşullandırma yöntemi ile zihin kontrolünün bir üst düzeyi oluyor. Bunların toplum düzeyinde yapılmasına “psikolojik savaş” deniyor.

“Psikolojik Savaş” tüm toplumun kollektif beynine sistematik bir şekilde, inanılması gereken yalanları, medya ve diğer araçlarla sokarak halka inandırmaktan ibarettir. Ne acıdır ki; medyanın bu konuda yardımcı olması alenen istenmekte ve bu haberler birinci sayfalarda yer bulmaktadır.

Bu medyayı; küreselci, yandaş ve ulusalcı olarak üçe ayırabiliriz.Küreselci ve yandaş medyanın neyi niçin yaptığı ortadadır. Onlar için söylenecek söz, yazının başlığındaki tanımlamadan ibarettir. Esas dikkat çekmek istediğimiz nokta “ulusalcı medya”dır. Onlar herşeyi eleştirmekte, iktidarı yerden yere vurmakta, küçücük toplantıları haberleştirmekte ancak Türk Milletine birliği, beraberliği ve siyasal çözümü göstermemektedir. Bu şu demektir; Türk Milleti fark ettiği olaylar karşısında birliği gerektiren en basit stratejiyi bile uygulayamasın ve dağınık kalsın…

Böylece Türk Milletine karşı yürütülen medya saldırısının iki boyutlu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Birincisi; şuursuz ve lümpen kılıklı kitleyi, mecazi manada barış, demokrasi, özgürlük, gelişme gibi kavramlarla ölüme razı etmek, ikincisi de şuurlu kitlenin arasına provakatif söylemle nifak sokarak güçlü bir birliğin oluşmasına engel olmak…

Onun için Türkiye’de yayın yapan medyanın % 90’ının, pkk’dan ve benzerlerinden hiç bir farkı yoktur. Türk Milletine karşı mücadele yürüten taraflardan biride bu medyadır.

Türk Milleti; bunun farkında olarak, hem bölücüleri ve onların arkasındakileri, hem işbirlikçi sermayeyi, hem iktidarı hem de bu medyayı göz önüne alarak mücadelesini vermelidir. Muhakkak milli bir medya oluşturulmalı, alternatif medya yolları kullanılmalı ve milli yazar çizerlerin yazıları, şiirleri, romanları, hikayeleri  elden ele dağıtılmalı, bu konuda yüksek bir şuurla hareket edilmelidir.

Son bir kaç gündür yaşananlar beni bunları sizlerle paylaşmaya itti. Ben biliyorsam ve düşünüyorsam, sizinde bilmeniz hakkınızdır diye düşünüyorum.

 

 

Terör Bitsin. Analar Ağlamasın, Çözüm Ama Nasıl !

Son günlerin gündemi olan bu konuda, 1995 yılında, Kocaeli Aydınlar Ocağı Derneğinin 10.yıl faaliyetleri olarak bir grup arkadaşımız tarafından hazırlanan rapordan bazı paragrafları sizlerle paylaşmak istedim.15 yıl öncesinin bu çalışması konuya yaklaşımımızdaki isabetleri ile de, neden yapamadıklarımızı sorgulamamız yönü ile de değerlendirilmelidir. Bir sivil toplum kuruluşu olarak Ocağımızın bu tür faaliyetlerinde daha etkin olabilmenin sorumluluğu bize düşen diğer bir yönümüzdür. Bu makalede:

”  KUZEYDOĞU VE GÜNEYDOĞU KAVŞAĞINDA TÜRKİYE’NİN ALTERNATİFLERİ

Günümüzde, evrensel düzeyde etkinliğe ve otoriteye sahip güçlü sanayi ülkelerinin mevcut otorite ve etkinliklerini koruyup sürdürebilmeleri önemli ölçüde dünya petrol rezervlerinin ve petrol ürünleri üretimini doğrudan veya dolaylı şekilde kontrolleri altında tutulmasına bağlıdır.          

990 öncesi araştırmalar Amerika ve İngiltere gibi batılı ülkelerin petrol kaynaklarının  mevcut üretim hızı ile on onbeş yıllık bir ömrü kaldığını, buna karşın, Orta Asya ve Kafkas petrolleri rezervlerinin büyük bir bölümünün geri üretim ve üretim dışı olduğunu, bunun yanında Orta Doğu petrol rezervlerinin de 100 – 140 yıllık bir ömre sahip olduğu ortaya koymuştur. Yani 21’nci asır petrollerinin Kafkasya – Ortaasya ve Ortadoğu, bölgelerinde bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu tespitlerin dünya üzerinde mevcut güç dengeleri evrensel etkinliklerini koruma yolunda

Harekete geçireceği tabii idi. Bu bakımdan 90’lı yıllarda aynı anda, hem Ortaasya’da hem Ortadoğu’da (Körfez’de) batılı güçleri Birleşmiş Milletlerin barışcıl müdahale grubu adı altında bu bölgelere çekecek askeri-siyasi çözülme ve çatışmaların ortaya çıkışını tesadüf değerlendirmek mümkün olmamanın ötesinde gaflet olur.

Yazılı, sözlü ve özellikle görsel iletişim teknolojisinin ve bu teknoloji araçlarının engel tanımazlığı, bu döneme kadar kendisine dünyanın en müreffeh ve en mutlu insanı imajı

enjekte edilmiş Marksist sisteme tabi insanların bir anda dünyanın en yoksul insanları olduklarını idrak etmelerini ve bu insanlardan sisteme karşı bir kuvve doğmasına sebep olmuştur.  Bu kuvve Glasnost ve Prestroika siyaseti ile kontrol altına alınmak ve liberalizm ve bağımsızlık düşüncelerinin kuvveden fiile çıkarak önü alınmaz çözülmelere yol açmıştır. Çözülmenin batı Avrupa’ya sınır ülkelerden başlaması da bu planın kontrol edilebilirlik derecesini ortaya koymuş, Doğu Almanya ve Baltık Cumhuriyetlerinden sonra Orta Asya ve Kafkaslara doğru bu çözülmelerin batılı güçlerce kontrolü zayıflamış ve bu sebeple Kafkasya’daki çözülme çok daha zor ve kanlı çatışmalara sahne olmuştur. Sibirya tarafına doğru ise bu çözülme henüz gerçekleşememiştir.

Bu aşamada,

-Türkiye-Irak ve Suriye arasında Su meselesi gündeme gelmiş ancak bu konuda tam bir Arap Birliği sağlanamaması sonucu bu mesele milletlerarası krize dönüşmemiştir.

– Buna karşın, ırak’ın borç birikimi, petrol üretim kotalarının artırılmasından Irak’ın zarar etmesi ve Irak-Kuveyt Sınır anlaşmazlığı üzerine tahrik gören Saddamcı Arap Milliyetçiliği

planın son aşamasını da fiiliyata koymuş ve Irak’ın Kuveyt’i işgal operasyonuna önce sessiz kalan ve hatta gayri resmi olarak cesaret veren batılı, güçler işgal akabinde yine Birleşmiş

Milletler itfaiyecisi adasıyla Körfez Petrollerini ve üretimlerini ipotekleri ve denetimleri altına almıştır.

Şüphesiz su meselesinin patlak vermemesi Türkiye’nin gayretlerinin bir sonucudur. Su meselesinin bu aşamada küllenmiş olması Arap Birliği nötr bırakmış ve diğer tüm sonuçlarla birlikte OPEC’ te önemli ölçüde etkinlik kaybetmiştir.    

Bu gün Türkiye bu yeni dünya düzeninde Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’a dair Askeri-Siyasi-ekonomik enerji ve performansını yeni bağımsızlık kazanan Kafkasya ve Orta- Asya Türk devletlerine kanalize edilebilir bir ortama ve imkana sahip olsaydı Türkiye’nin yakın gelecekte dünya dengelerini sağlayan etkin devletlerden biri olmaması mümkün değildi. Günümüzde Türkiye’nin Kafkas devletlerine yaklaşımını Rusya’nın PKK’ya yaklaşımı ile dengelemeye çalışması ve Amerika ile Avrupa’nın aynı yaklaşımı ile Türkiye ye baskıda bulunması bu bakımdan son derece dikkat çekicidir.

Bu durumda, Türkiye ne yapmalıdır?  İmkanlarını hangi yönde kullanmalıdır? Sorusunun çok iyi tahlil etmek, mutlaka tarihten ders alarak tartışmak ve çözmek zorundadır.

Çünkü1990 yılından sonra dünya coğrafyasında vukubulan bu sonuçlar Türkiye’nin önüne iki tercihli bir alternatif gelişme süreci dayatmıştır. Bunların dışında bir tercih veya tereddüd Türkiye için kötü olanı celbedebilir. Bu alternatifler şunlardır.

  • 1- Türkiye büyümek şansına sahip, geleceği büyük bir ülke ve büyük bir güç olma istidadına ve şansına sahiptir,
  • 2- Türkiye’nin küçülme ve etkinliği kaybetme riski vardır.(bu küçülme riski ifadesi yanında, Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye’nin çok büyük bir coğrafya ya sahip oluşuna olumsuzluklarından biri olarak değerlendirmesine de önemle dikkat çekmek isterim.)

Bu bakımdan günümüz Türkiye’sinin de hedeflerini bu çerçevede şu şekilde tayin etmek mümkündür.

a) Türkiye, tam üyesi olsa da olmasa da ekonomik ve sanayi bakımından, bilimde ve uygulamada süratle Avrupa Birliği standartları ile uyum sağlamak mecburiyetindedir. Çünkü Türkiye, Avrupa Birliği ile içinde (üyesi olarak) veya dışında (üyesi olmaksızın) rekabet etmek mecburiyetinde bir jeopolitiğe ve Türk asrı iddasına sahip bir konumdadır.

b)Türkiye ekonomik ve sanayi potansiyelini tüm güçlere ve risklerine rağmen Kafkasya ve Orta Asya Türk devletlerine yöneltmek mecburiyetindedir. Çünkü, bunu yapmadığı takdirde daha fazla bir ekonomik (özellikle mali), askeri ve siyasi potansiyeli güneydoğuda ve K.Irak’ta karşılıksız şekilde israf etmek mecburiyetinde kalmaktadır ve kalacaktır.

Türkiye’nin tüm potansiyelini Güneydoğu ve K.Irak’a yöneltmesi halinde, bu konunun eninde sonunda batı ile pazarlık masasına gelmesi kaçınılmazdır.

Daha açık bir ifade uluslar arası politikada Türkiye’nin ilgi odağı Güneydoğu ve K.Irak değil Kafkasya ve Orta Asya ilişkileri olmak, batının desteği de kösteği de tenkidleri de Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya ilişkilerine çekilmeli ve batı ile pazarlık konusu bu ilişkiler üzerine oturtulmalıdır.

           …      

Kısaca boylar seviyesine indirgenmiş bir ayırım kelimenin tam anlamıyla ırkçılıktır. Milletçilikle ve Milliyetçilikle alakası yoktur. Türkiye’de boy ayırımına yönelik bir ayırımcılığın tutması da bu mozaikte kesinlikle mümkün değildir. İlgili boyun sadece kendisine ihanetini ortaya koyar.

Dolayısıyla güneydoğu yangını antropolojik olarak suni bir yangındır, gerçek değildir.

Burada şu sorunun cevabı önemlidir. Eğer PKK’yı batılı devletler ile bir kısım orta doğulu devletler ve Rusya desteklemezse bu yangının sürmesi mümkün mü? Bu sorunun net ve kesin cevabı sanırım herkes açısından hayırdır.

O halde Türkiye devleti, güneydoğudaki bu yangının söndürülmesinde, silahlı kuvvetlere değil, çok daha ekonomik bir şekilde ilim adamları ve tarihçilere dayalı bir yangın eğitim politikasına ağırlık vermelidir. Bunlar seferber edilip, devletin koruma ve kontrolü altında, güneydoğu bölgesine gönderilip, her hafta veya on beş günde bir (boy’un bir alt grubu olan) bir Aşiret’e konuk olmak suretiyle birlikteliğin önemi ve mecburiyeti anlatılmalıdır.

Arz etmeye çalıştığımız ekonomik ve diplomatik girişimlerin hayata geçirilmesi halinde, en geç bir yıl sonra dünyanın ve Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu meselesi kalmayacağını bunun yerine Türkiye’nin gelişme çizgisinin tartışılacağını ifade etmek isteriz.

İşaret edilen konular ve çözüm yönü ile dikkati çeken bu çalışmanın hangi arkadaşlarımızca yapıldığını hatırlayamamakla birlikte ocağımızın bu çalışmasını önemsiyorum.Ocağımızın ve benzeri sivil toplum kuruluşlarımızın önümüzdeki süreçte de uyaran ve katkı veren çalışmalara ihtiyacımız olduğunun bu vesileyle paylaşmak istedim. Allah’tan birliğimizin, dirlik ve düzenimizin  güçlenip daha da iyileşerek devam etmesi dua ve dileklerimle…

Kalpler Allah’ı Anmakla Huzur Bulur (2)

Yüce Allah, kullarına kendisini anmalarını emrederek şöyle buyurmuştur: “… Beni anın ki ben de sizi anayım…”(Bakara, 2/152)Bir kutsî hadiste ise Allahu Teâlâ, kullarının zikirlerine karşılık olarak onları zikrettiğini bildirmiştir. (İbn-i Hanbel, III, 430)Hz. Peygamber (s.a.s.) de Allah Teâlâ’nın; “Ben kuluma, hakkımdaki zannına göre muamele ederim. Beni zikrettiğinde Ben onunla beraberim. O Ben’i kendi içinde zikrederse, Ben de onu kendi nefsimde zikrederim. O Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim” buyurduğunu bildirmiştir. (Buharî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 2)

İnsanı Yüce yaratıcısını anmaktan alıkoyan bir takım etkenler vardır. Kur’an, bunlardan birinin şeytana uymak olduğunu bildiriyor: “Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.”(Mâide, 5/91) Demek oluyor ki, içki ve kumar gibi kötü alışkanlıkların pek çok zararlarından biri de kişiyi Allah’ı anmaktan alıkoymasıdır. Allah’ı zikirden uzak kalmak şeytanın arzusu olduğuna göre mü’min, ona muhalefet ederek, Allah’ı çokça zikretmeli ve kendisini Allah’ı anmaktan alıkoyan her türlü davranıştan sakınmalıdır.

Allah’ı anmaktan alıkoyan diğer bir neden ise; mal ve evlat sevgisi olarak gösterilmiş ve mü’minler bu engellere karşı uyarılmıştır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münafikûn, 63/9)

İnsanın çoluk-çocuğuyla ilgilenmesi, onlara karşı sorumluluklarını yerine getirmesi, ailesinin geçimini temin için ticaret vb. işlerle uğraşması, mal-mülk edinmesi gayet tabiidir. Ancak mü’min ölçülü olmalı, ne evlat sevgisi, ne de dünya hayatının türlü meşguliyetleri onu Allah’ı anmaktan, O’na kulluktan alıkoymamalıdır. Zira Kur’an’da, dünya hayatına ve nefsinin arzularına kendini fazlasıyla kaptırarak Allah’ı anmaktan gafil olan(Kehf, 18/28) kimseler kınanmıştır. Ayrıca “Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma”(A’râf, 7/205) buyrularak, Allah’ı zikretmeyenlerin gafillerden olacağı bildirilmiştir. Gafletten ve Allah’ı unutmaktan kurtulmanın yolu zikirdir.

İnsanlardan ticaret, alış-veriş gibi dünyevî birçok meşguliyetleri bulunduğu halde, her hâlükârda Allah’ı anmaktan geri kalmayan kimselerden iseövgüyle bahsedilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar vardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”(Nûr, 24/37)

Zikirle meşgul olan kimseler, dünyada huzurlu ve mutlu oldukları gibi ahiret hayatında da mesut ve bahtiyar olurlar. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlu, Allah’ın zikri haricinde, kendisini Allah’ın azabından daha çok kurtaran başka bir amel işlememiştir.”(Muvatta, Kur’an, 24)

Allah’ı zikretmekten gafil olanlar ise, hem dünya hem de ahiret hayatında huzur ve mutluluktan mahrum kalacaklardır. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Tâhâ, 20/124)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), üzerlerine şefkatle titrediği ümmetini kıyametin dehşetinden korumak ve ahiret hayatına hazırlanmaları için her fırsatta uyarırdı. Sahabilerinden Übey bin Kâ’b (r.a.)’ın anlattığına göre Peygamberimiz (s.a.s.) gecenin üçte ikisi geçince kalkar ve şöyle buyururdu: “Ey insanlar! Allah’ı zikredin! Allah’ı zikredin! Yeri yerinden oynatan birinci sûr üflenecek! Arkasından ikincisi gelecek! Ölüm bütün şiddetiyle gelip çatacak! Ölüm bütün şiddetiyle gelip çatacak!..” (Tirmizî, Kıyâmet, 23)

Netice olarak; zikir, her durumda Allah’ı ve O’na karşı olan sorumluluklarımızı hatırlamak, bütün davranışlarımızda O’nun rızasını gözetmek, ayrıca Allah’ın hoşnut olduğu sözleri dilimizle söylemektir.Allahu Teâlâ’yı zikretmek, O’nu her fırsatta güzel isim ve sıfatlarıyla anmak kalplere huzur verir, gönülleri rahatlatır, insana dert ve kederlerini unutturur, hastalıklara şifa olur. Zikir, mü’minlere birçok faziletin kapılarını açar, çokça ecir ve sevap kazandırır.

Öyleyse; kalbimizin gafletten ve günah kirlerinden arınarak huzura kavuşması için her durumda Allah’ı çokça anmalı, O’nu hatırımızdan bir an olsun çıkarmamalıyız.

Gerçekler ve Mehmetler

Yalancı mumları artık sönmeli,
Bu millet herşeyi görüp,bilmeli.
Şehidime kelle diyen zihniyet,
Tarih sahnesinden çekip gitmeli.

Ülkemi soyan bu yandaş zümreden,
Bu ülke kurtulup, nefes almalı.
Bölünmeye çanak tutan herkesten,
Türk Milleti er geç, hesap sormalı.

Bunca Türk evladı boşa mı öldü,
Mehmetleri rezil rusvay ettiler.
Dağlarda yok olup giden erlerin.
Çuval hesabını er geç sormalı.

Binlerce insanın ölüm emrini,
Veren hainlerle ne görüşüldü?
Görüşen şerefsiz deyip duruldu,
Görüşen yüzlere,ne söylemeli?

Şu hale bak bu ülkeyi bölenler,
Yönetim ergince hoş görüldüler.
Demek bu Mehmetler boşa öldüler,
Bunlarıda bir kenara yazmalı.

Dün hain,dün katil dediklerimiz,
En muteber adam oldu,bak hele!
Birileri terör bitecek diyor,
Soruyoruz? Ne verdinde bitmeli?

Şehit aileleri bu gidişattan,
İnanın hem üzgün, hem rahatsızlar!
Hainleri baştacı da yaptılar,
Onlardanda bu hesabı sormalı…

Bu işde bir hainlik var, hinlik var,
Birileri inan, yalan söylüyor.
Bu millet belliki saf sanılıyor,
Artık bu saflıkta bir yere kadar!

Türk’ü Kaldıracaklar….mış

Konuya girmeden önce bir teşekkürü iletmemek eksiklik olur. 12 Mart İstiklâl Marşının kabulünün 92. Yıldönümü nedeni bir konuşma yapmak üzere Barış Radyosunda ağırlandım. Gerek Marşın Kabulü, gerekse Mehmet Akif ERSOY hakkında önemli açıklamalar yapmama vesile olan radyo sahibi Mustafa ERASLAN Bey’e, bu güzel programı yapan ve sunan Serpil YÜZER Hanım’a teşekkürlerimi sunuyorum. Radyonun önemini bu vesileyle bir kere daha anlamış oldum.

Gayrı Türk unsurlar bir araya gelmiş Türk’ü kaldırmanın hesabını yapıyorlar.

Aralarına satılmış veya aldatılmış veya sadece kendini düşünen ve Türk olarak yaşamaya nasılsa devam eden bir takım aymazları da alarak Türk’ü yok edecekler…miş

Şimdi bakın!

Türk’ü kaldırıp yerine Türkiye’yi koyarsak sonuç ne olacak…

Başta Türkçe yerine, Türkiyece demeye başlayacağız.

Türk Tarihi artık yok, bunun yerine Türkiye tarihi var. Anadolu öncesini ne yapacağız, onu düşünmeye gerek yok.

Kırım Türk’ü, Kıbrıs Türk’ü vesaire yok. Kırım Türkiye’si, Kıbrıs Türkiye’si var, iyi mi?

Artık Türk Dünyası demeyeceğiz, Türkiye Dünyası diyeceğiz. Koskoca bir dünyayı tarif ederken, Türkiye kadar tarif edeceğiz, komik değil mi?

Uygur Türkleri zinhar denemez. Uygur Türkiyelileri diyeceğiz. Yahu, Çin’in Uygur bölgesi nere, Türkiye nere, ne alakası var diyenleri duyar gibi oluyorum, ama böyle işte.

Türk sanat Müziği, Türk halk Müziği kullanılmayacak. Bunların yerine Türkiye Sanat Müziği, Türkiye Halk Müziği diyeceğiz. İşinize gelirse!

Türk Bayrağı, Türk Millî Takımı artık yok. Türkiye Bayrağı, Türkiye Millî Takımı var. Bunu nasıl buldunuz?

Yetmedi ise, alın size bir tane daha. 1402 Ankara Savaşında savaşan iki tarafta Türk değil, Türkiyeli idi diyeceğiz. Yani, Timur Devleti bir Türkiye Devletidir diyeceğiz.

Bu da mı olmadı?

Peygamberimizin övdüğü Türk askeri değil, Türkiye askeri diyeceğiz.

Sibiryadaki Şor Türkleri ifadesini asla kullanamayız. Sibiryadaki Şor Türkiyelileri demek zorundayız. Diyebilirsiniz ki; ulan, Sibirya ile Türkiye’nin ne alâkası var. Ne yapayım ben demiyorum ki!

Özbek Türkü, Azeri Türkü, Kırgız Türkü, Kazak Türkü, Türkmen yok. Ya ne var? Özbek Türkiyesi, Azeri Türkiyesi, Kırgız Türkiyesi, Kazak Türkiyesi, Türkmen Türkiyesi var. Bu da mı olmaz?

Türk Silahlı Kuvvetleri değil artık. Ya? Türkiye Silahlı Kuvveti. Bunu da beğendiremedik mi?

Balkan Türkleri Derneği de adını değiştirmeli. Balkan Türkiyelileri Derneği olmalı. Olmaz mı?

ATATÜRK yok artık, ATATÜRKİYE var.

Başka örnekler vereyim mi?

Hayır, yeter diyorsunuz değil mi?

Eee. Ne yapayım artık! Siz de gereğini yapın.

Görüyor musunuz?

Benim gibi ciddi yazılar yazmaya çalışan bir insanı bile böyle, komik yazılar yazmaya zorluyorlar.

Demek ki, artık yapılanlar o kadar komik olmaya başladı ki, öyle böyle değil.

Terörist başı ile pazarlık yapıp, Türksüz bir Anayasa ve Başkanlık sistemi kabul edilecekmiş.

Koca Türk Milleti ne hallere düşürülüyor.

Baştan demedik mi, Türk’ün kaderini Türk ol(a)mayanlara bırakırsak, olacağı budur.

Ama, Başbakan’ın karısı Arap Milletinden olabilir.

Yani, herkes Arap olabilir, başka Milliyetlerden olabilir. Ama, asla TÜRK olamaz.

Satılmışlara bir lafım yok da!

Yazıklar olsun, bu kadar anlatılmasına rağmen aldananlara!

Yazıklar olsun, bu kadar açık oyun oynanırken, göremeyenlere!

Yazıklar olsun, görüp, bilip de, menfaatini düşünerek göz yumanlara!

 

Organ Bağışı

 

Bizim yada en sevdiklerimizden birinin organ nakline ihtiyacı olursa ne yaparız? Onları yaşatmak için nelerden vazgeçebileceğimizi bir düşünün! Bir gün daha bizimle kalması için neleri feda edebileceğimizi? Ve bu durumdaki binlerce gözü yaşlı insanı…..

Lütfen… Organ bağışına destek verelim, duyarlılık gösterelim!

Birkaç gün önce hakkın rahmetine kavuşan Coşkun GÖRGÜN kardeşimizin yakınlarının göstermiş olduğu duyarlılıkta Organ Bağışının ne kadar önemli olduğunun hatırlama vesilesi olmuştur.

Kısaca Organ Bağışı nedir, hangi organlar bağışlanır, bağışlanan organlar ne zaman ve nasıl alınır, kimlere nakledilir?

ORGAN BAĞIŞI NEDİR?

Bir kişinin hayatta iken serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesi ve bunu belgelendirmesidir.

NAKİL YAPILABİLECEK DOKU VE ORGANLAR HANGİLERİDİR?

Ülkemizde nakil yapılan organlar

-Böbrek 
-Deri 
-Karaciğer 
-Kalp 
-Akciğer 
-Pankreas 
-İncebağırsak

Nakil yapılan dokular ise; 
-Kemik 
-Kemik iliği 
-Kornea 
-Kalp kapağı

HER ÖLÜMDEN SONRA ORGANLAR ALINABİLİR Mİ?

Organ bağışı yapılsa bile her ölümden sonra organ nakli mümkün değildir. Örneğin evde yada yolda vefat eden bir kimse bağış kartı ve ailesinin rızası olsa bile organları alınamaz. Yalnızca hastane yoğun bakım ortamında tıbben ölümü gerçekleşen insanlardan organ nakli yapılabilir. Yani sıkça duyduğumuz deprem ve felaketlerden sonra cesetlerin organlarının alınması gibi bir durum söz konusu değildir.

BİR ORGAN HERKESE NAKLEDİLEBİLİR Mİ?

Bir organın hiçbir özellik aranmadan herhangi birine nakledilmesi söz konusu değildir.Organ naklinde alıcı verici olacak kişilerin doku uyumları önem arz etmektedir. Alıcı ve vericinin doku uyumları testlerle belirlenir en yüksek doku uyumunda cerrahi işlem gerçekleştirilir. Ayrıca doku uyumunun yanı sıra nakille verilen bağışıklık önleyici ilaçlarla (İmmunsuppresive) ameliyat başarısı yükselir.

KİŞİ ÖLMEDEN ORGAN NAKLİ KARARI ALINABİLİR Mİ?

Tıpta en temel ilke her bireyin kendi yaşam hakkı olduğu ve trilyonda bir yaşama dönüş şansı bile olsa bu şansın sonuna kadar kullanılması gerektiğidir. Hiç kimse için nasıl olsa ölecek tabiri kullanılamaz. Hastane yoğun bakım ortamında doktorlardan oluşan bir ekip tarafından tıbbi ölüm kararı verilmeden organ nakli düşüncesi asla gündeme gelemez.

ORGAN BAĞIŞI FİKRİMDEN VAZGEÇTİM! MÜMKÜN MÜ?

Organ bağışı kartı sahibi olsanız dahi, istediğiniz anda ailenize bildirerek ve bağış kartınızı yırtarak, fikrinizden vazgeçebilirsiniz.

ORGANLARIMIN BİRİNE SATILMA İHTİMALİ YADA BELİRLİ KİŞİLERE ÖZELLİKLE VERİLME DURUMU VAR MIDIR?

Kişilerin bir bedel karşılığı organlarını vermeleri 2238 sayılı yasaya göre yasaktır. Bağışlanan organlar, bu konuyla ilgilenen Ulusal Koordinasyon Sistemi tarafından tıbben acilliği ve doku uyumuna göre en uygun alıcıya nakil edilir. Bu belirlemede zengin, fakir, ırk, cinsiyet vb. ayrımlar kesinlikle yapılmaz.

Sonuç olarak ülkemizde binlerce insan organ nakli için sıra beklemektedir.Ancak bunların büyük bir çoğunluğu uygun organ bulunamadığı için ikinci bir yaşan şansına kavuşamamakta ve hayatını kaybetmektedir.

Kandıralı Hemşerimizin göstermiş olduğu duyarlılıktan dolayı tekrar tebrik ediyor ve bu duyarlılığın tüm hemşerilerimize örnek olmasını temenni ediyoruz.

Ve diyoruz ki!

KALBİNİZE BİRKEZ SORUN HAYAT VERMEK İSTER Mİ?