20.5 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1008

Bu Kadar da Olamaz…

Teröristlerle esir mübadelesi yapıyor, dünyanın önünde anlaşma yapıyorsun. 21 Mart’ta Diyarbakır’da, teröristbaşının ülkeye, topluma ve Türk Milletine yön vermesine müsaade ediyorsun ve yine aynı yerde ülkenin resmen bölünmesine göz yumuyorsun, ondan sonra da pazarlık yapmıyorum diye ortaya çıkıp, gözümüzün içine baka baka konuşuyorsun.

İnanın, bu kadarı da olmaz, olamaz, inanılamaz…

Bu yutturmacalara inananlara hayretler içerisinde bakıyorum.

Barış yutturmacasının ne anlama geldiğini, yazıyor, çiziyor söylüyoruz ama, inandıramadıklarımız hâlâ var. Bütün mesele de burada. Toplumda tepki koyması gerekenler artsa, birçok mesele kendiliğinden çözülecek. Ama maalesef, kendisini Türk hisseden birçok kişinin adeta basireti bağlanmış. Ya görmüyor, ya görmek istemiyor. Ama, bu işin sonunda zarar görecekler arasında bu insanlar da var, elbette.

MHP Bursa Mitingi sonrası bir takım merkezlerde rahatsızlık oldu.

Neden acaba?

Bazı laflar edilmiş de, bunlar barış sürecine olumsuz etkiler yaparmış da, falan filan. Yani, birtakım zırva insanların, bir takım zırva sözleri.

Hainler, bölücüler, Türk düşmanları, devlet düşmanları her şeyi söylemekte serbest ama, vatanseverlerin buna cevap vermeleri yasak.

Bu kadarı da olmaz, olamaz, inanılmaz, inanılamaz…

Ayda, yılda da olsa oturaklı bir laf edilmiş, Başbakan hemen teröristlikle suçluyor. Sayın Başbakan, teröristleri Diyarbakır mitinginde neden aramadınız? Teröristlerle kol kola ve aynı masa etrafında ülkenin geleceğini tartışırken, pazarlıklar yaparken, televizyonlar açarken ve teröristbaşının bütün rahatlıkları düşünülürken aklınıza gelmeyen teröristlik, içi yanan insanların bir laf etmesi üzerine bu insanları terörist yapmak nasıl aklınıza geliyor?

Ülkenin 300 aydınının bir bildiri yayınlaması, hem de farklı siyasi yelpazelerde olan bu 300 aydının aynı bildiriye imza atması da, MHP Bursa Mitingi kadar teröristlerin masa arkadaşlarını rahatsız etmiş görünüyor.

Bu imzacıların önde gelenlerinden bazıları ile görüştüm ve kararlılıklarını gördüm, çok da mutlu oldum.

Geçen haftalarda yazmıştık. Türk adı kaldırılacak…mış diye.

Kolay mı oluyormuş bu işler?

Daha da devamı gelecek.

Türkocağı Genel Başkanı Mehmet ÖZ’ün bildirisine ne diyeceksiniz?

Kıstırdığınızı, susturduğunuzu zannettiğiniz kurum ve kişilerden gelen tepkiler bundan böyle daha da artacak inanın.

Hiç umulmayan kişi ve kurumlardan gelen tepkiler dalga dalga artmakta ve daha da büyüyerek artmaya devam edecek görünmektedir.

21 Mart’ta Diyarbakır Mitinginde yaşananlar, Habur’da yaşananlardan daha vahimdir. Obama bile, bu vahametin sonuçlarından dehşete düşerek, “biz bile bu kadarını beklemiyorduk” diyerek 3 yıldan beri askıda olan özür yutturmacası ile gündemi değiştirmiştir.

Ama, şerden hayır çıkabilir vecizesi uyarınca, toplumumuzda uyanışa da vesile olur diye temenni ediyorum.  

Â-kıl İnsanlar!

 

“Âkil adamlar heyeti” kurulması PKK’nın İmralı’da mahkûm lideri Öcalan’ın talebi idi. Aranan kişilerin arasında âkilelerin yani kadınların da olabileceği düşünüldüğünden “Âkil insanlar” tabirinin kullanılmasına karar verildi.

Fakat Murat Bardakçı Habertürk’teki köşesinde kelimenin yanlış kullanıldığını âkil kelimesinin obur, yamyam, pisboğaz anlamına geldiğini yazdı. Eğer kastedilen akıllı, bilge kişi ise âkıl kelimesi kullanılmalı, kelimenin çoğulu da ‘ukalâ’dır diye yazdı.

Başbakan ErdoğanBiz gramer çalışması yapmıyoruz ama bunu halk da takip edenler de zaten biliyorlar” dediği için yine âkil denmeye devam ediliyor. Mademki İmam Hatip mezunu Başbakanımız böyle buyurdu, “hikmetinden sual olunmaz” diyerek bir yanlış söyleyişi daha “galat-ı meşhur” kabul edip kullanıyoruz.

Başbakanımızın yüzlerce kişi arasından özenle seçtiği (basında 16 adedinin “sayın apo” tarafından seçildiği ifade ediliyor) ve “saygıdeğer” bulduğu kişilere sırf âkil denildiği için “obur, pisboğaz” gibi sıfatlar yakıştıracak değilim. Murat Bardakçı’nın tavsiyesine uyarak kelimenin doğrusunu kullanmak gerektiği kanaatindeyim.

Fakat bu Başbakanımızın “saygıdeğer” bulduğu bu heyet mensuplarından çoğunun bugüne kadar yazdıkları ve söylediklerine “kıl olmuş” bir sade vatandaş olarak kelimenin ilk harfinden yani Â’dan sonra hafif bir soluklanarak “â-kıl insanlar” demeyi tercih ediyorum.

Fanatik Başbakan muhiplerinin hemen kızmamasını rica ediyorum. Ne kadar fanatik olurlarsa olsunlar gerekçelerimi söylediğim zaman muhtemelen onlar da bu heyetin çoğuna “kıl olacaklardır”. Çünkü biliyorum ki bayrak, vatan, şehit gibi kavramlar AKP tabanında da benim inandığım kadar kutsaldır.

*****

Mesela “Türk Bayrağı denilmesin” çıkışı yapan Yeni Şafak Gazetesinin başörtülü kadın yazarını, BDP eşbaşkanı Demirtaş tarafından desteklenmesi ve “devlet bayrağı” denilsin diye paslaşmasından dolayı akıllı ve saygıdeğer kabul edebilmemiz mümkün değil.

Öcalan tarafından seçildiği söylenen 16 âkil için özel değerlendirme yapmamıza lüzum yok. Bunlardan kaçı Öcalan tarafından seçilmiş olmayı hazmedemez? Açıklarsalar mutlu oluruz.

Listenin çoğunu medyada her gün okuyup dinlediğimiz için tanıyoruz. Muhtemelen “bizim aklımızın alamayacağı şeyler” yazdıkları için akıl seviyelerini ölçmekte hata yapmış olabiliriz. Mesela bunların içinde Kadir İnanır‘ın veya Murat Belge‘nin dile getirdiği şu cümlelere katılan ve katılmayan kaçar kişidir bilemiyorum: “Kürt başka, PKK başka denilemez. PKK’lılar neden kardeşimiz olmasın?” “Devletten yana değilim, dağdaki Kürt ile yaşamak isterim.”

PKK‘nın siyasi kolunun, var olduğu söylenen Kürt nüfusunun sadece yüzde 25’inden oy aldığını, bunun da çoğunun PKK silahlarının tehdidi altında olduğunu görmeden “Kürt eşittir PKK” denklemini kuran bu sakat hesaba ve PKK/BDP’yi Kürt vatandaşlarımızın gerçek temsilcisi gibi gösterilmesine ve terörist muhabbetine bizim aklımız yatmıyor. Hepsi bu görüşteyse vatandaşı ikna etmeleri mümkün değil. Heyette bu görüşte olmayanlar varsa önce birbirlerini ikna etmeleri lazım.

*****

“Âkil İnsanlar” listesi, AKP ile PKK‘nın yürüttüğü bir sürecin desteklenmesi maksadıyla belirlendiği için kaçınılmaz olarak bu tarafların görüşlerini yansıtacak kişilerden oluşuyor.

Bu insanlar zaten gazete ve TV’leri parsellemiş, hemen her konuda AKP hükümetini ve özellikle de (Oslo ve İmralı) müzakere sürecini yani PKK ile pazarlık yapılmasını destekleyen kişilerdi. Şimdi görevlendirildikleri bölgelerinde kanaat önderleri ve halkla direkt görüşerek, konferans ve açık oturumlarla sürece destek sağlamaya çalışacaklarmış.

Ergenekon ve Balyoz davalarında vazifesini ifa ettiği için başyazarı görevden alınan ve sonrasında yeni yapılanma ile yeni görevlere yelken açan Taraf Gazetesi, 63 kişilik ekibe beş üye vermiş.

Bunu dört üye ile Yenişafak takip ediyor. Yine yandaş medyadan Bugün ve Star Gazetelerinden üçer yazar ile Cemaatin gazetesi Zaman’ın ve Doğan grubunun az satan gazetesi Radikal‘in ikişer yazarı âkil listesinde.

Agos, Akşam, Milliyet, Yeni Akit, Habertürk, Hürriyet‘in de birer yazarı âkil listesinde.

Liste Vamık Volkan’ın öncülüğünde ve Cumhurbaşkanı’nın himayesinde faaliyet yapan “Ekopolitik“; Başbakan’ın kurdurduğu “Seta Vakfı“, Cemaatin “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”  ve ABD menşeli meşhur “Soros Vakfı” ile bağlantılı isimlerle dolu.

İçişleri Eski Bakanlarından Sadettin Tantan 1990’larda Fatih’te kurulan “Yeni Zemin” adlı derginin etrafında toplananların bugün ya Kürt hareketinde ya da AKP içinde etkin konumda olduğuna dikkat çekiyor.

Anlaşılan listedeki insanların bir araya gelmesi ve etkin konumlarda olmaları tesadüf değil, uzun ve profesyonel bir çalışmanın mahsulü.

*****

Âkil listesindekiler PKK’nın Türk devlet yapısını ve yeni anayasayı belirleyen bir güç olmasını kabul ediyor. TBMM üyelerinin terör örgütü liderine kuryelik yapmasını içlerine sindiriyor. PKK’nın bir bölgemizde “Kuzey Kürdistan” temelleri atacağı bir hâkimiyet kurmasını “insan hakları” veya “başka çaremiz yok” kılıfı altında savunuyor.

Bana göre listeyi şöyle de ikiye ayırmak mümkün. İlk grup Başbakan’ın, “PKK ile görüşmeleri şerefsizlik” olarak tarif ettiği zaman da “PKK ve Öcalan ile müzakere edilmeli” fikrini savunuyordu. Diğer grup ise PKK ile görüşmeleri önceki süreçte “şerefsizlik” diye nitelendirip, Başbakan’ın gizli yürütülen süreci açıklamasından sonra PKK ile müzakereleri şartsız destekleyenlerden oluşuyor.

Ancak ikinci gruptakiler bana göre daha güvenilmez insanlar. Dün “şerefsiz” buldukları bir işi bugün savunup destek isteyen âkillere bu milletin güveneceğini sanmak tarihi bir hata olur.

 

 

Gül Dalında Dikenim

 

Seven kalp kırmaz üzmez, nazik tavır takınır,
Yâre kaş çatmaz asla, üf demekten sakınır,
Görse de sitem ve naz, ne bıkar ne yakınır.
Sevdiğim narin, gonca, kızamam o canımdır,
Tebessümü gönlümde, tahtı da sol yanımdır.

İyi günde zor anda, hep sevmektir kararım,
Gül değince incinse, merhem olur sararım,
Her gamına em olur, her derdine yararım.
O bahtımın ülfeti, hem ecem hem canımdır,
En değerlim, sultanım, nadide bir hanımdır.

İhanetten anlamam, seversem asla satmam,
Gül dalında dikenim, yârim alırken batmam,
Sevgim şifa, öldürmez, tadına zehir katmam.
Kara sevda çektiğim, mecnun olan canımdır,
Bu yoldaki çileler, hem payem hem şanımdır.

Adam gibi sevmenin, aslı, güven vermektir,
Ne kusurlu görmektir, ne incitip yermektir,
Ömür boyu bir çiçek, koklayarak dermektir.
Bedenimde parçadır, hissettiğim canımdır,
Soluduğum bir nefes, damarımda kanımdır.
Sevgi halis değilse, kırmak, küsmek bahane.
İki yürek bir beden, bundan güzel daha ne?
Mutluluktan öteye, mükemmelden şahane.
Ben sevdim mi cananı ömür boyu canımdır,
Başka söze hacet yok, nimetim ve nanımdır.

Duygularım çok temiz, hilaf sızdır sözlerim,
Her gün birlikte olsak, yine doymam özlerim,
Muradım vuslat almak, özler yaşlı gözlerim.
O dünyada değerlim, tek varlığım, canımdır,
Yar siz geçen günlerim, sanki ölüm anımdır.

 

 

Haçlı Seferi Başladı

 

Dünyaya ve dünyamızın ülkemizi de kapsayan kısmına baktığımızda bir takım enteresan gelişmeler üst üste yaşanmaya başladı.

Katolik Kilisesi’nin başına getirilen Arjantinli Papa Francesco’nun resmi olarak göreve başlama törenine, Katolik ve Ortodoks hıristiyanlığın ayrılmasından 959 yıl sonra ilk defa bir Fener Rum Kilisesi Baş Papazı olarak Bartholomeos ve Ermeni Katolik Kilisesi Patriği Karekin’de katıldı.

Bu törene katılması nedeniyle Başpapaz Bartholomeos, NTV’ye yaptığı değerlendirmede kiliseler arasındaki “eski düşmanlığın ortadan kalktığını” belirtti.

Bartholomeos tarafından ilişkinin boyutuna “düşmanlık” nitelendirmesi yapılmasına ve İstanbul Başpapazı’nın törene gidiş kararının “Batı”da çok takdir edilmesine, dikkatinizi çekmek istiyorum. Acaba hangi güç, hangi sebeple bu düşmanlığı bitirmiş ve ondan sonra da takdirini belirtmiştir.

Bilmiyorum, son zamanlarda bize iflas ettiği pompası yapılan Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı eylem ve açıklamalarını izliyor musunuz?

Yunanistan’ın son aylarda işgal ettiği adalarımızın sayısının 18’e ulaştığı belirtiliyor. AKP iktidarının, mütekabiliyet esasını aramaksızın Türkiye’deki azınlıklara verdiği gayrimenkuller yetmemiş olacak ki;Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Avramopulas Ayasofya Camii’nin kilise özelliğinin korunması gerektiğini belirterek konunun takipçisi olduklarını söyledi.

Ardından yaşanan bir diğer ilginç gelişmede, AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in “Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklar yüzünden ülkemizi terk etmiş Hıristiyan ve Yahudiler var. Hepsine “ülkenize geri dönebilirsiniz” diye açıklaması oldu.

Ülkemizde Türk Silahlı Kuvvetlerine diz çöktürmek için yapılan faaliyetlere her şey çok açık olduğu için artık bir şey demeyeceğim ama “Patriot”ların ülkemize niye konuşlandırıldığını  tartışan kaldı mı? Yoksa bir bahane yaratılarak Haçlı ordusu’nun askerleri, Müslüman Türklerin vatanına mı yerleşti? İsterseniz cevapları siz verin…

Haçlı Seferleri’nin içten ve dıştan bir çok atağı var. Örneğin, Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılmasıyla Van’a gelen Ermenilerin sayısı arttı diye Erivan – Van seferlerinin 3 Nisan’da başlayacak olması haberleri gibi…

Bu günkü Nevruz Kutlaması adı altında Diyarbakır’da uzun yıllar süren bir çalışmayla toplatılan kalabalık ve katılan davetlilerin şahsiyeti ve görevlerini de “Haçlı Seferi”nin bir diğer boyutu olarak görüyorum. Keza Haçlılarla, dinlerarası diyalog arayışında olanları da.

Şahsen, ülkemizde yaşanan çöz(ülme)üm sürecininde, başta Müslüman Türkler olmak üzere tüm İslam Dünyası’na karşı başlatılan Haçlı Seferi’nin bir parçası olduğu kanaatindeyim.

Türk toplumunu yönlendiren odaklar ve zihin algısı yaratmakta mahir olan enstrümanlar, bizden bunları ustalıkla gizlemekte, yaşananları günlük basit siyasi çekişmeler ve sen ben tartışmalarına indirgemektedir. Bu da son “Haçlı Seferi”nin bir stratejisidir.

Türkiye’de uzun yıllardır yapılan sosyal, ekonomik, kültürel çalışmalar ve bunlara karar veren siyasi mekanizmaların; bunları hep hıristiyanlığın ve onun kontrol edicisi küresel güçlerin lehine yapmış olduğunu, son gelişmeler ile daha iyi görebiliyor ve anlıyoruz.

Hepimiz bu son “Haçlı Seferi” ile ilgili olarak teyakkuz halinde olmalıyız. Çünkü ülkemizde uyarılmamız gereken mekanlardan olan camilerin çoğunluğu da bu haçlıların muhipleri tarafından işgal edilmiş durumda.

Görüyoruz ki; Haçlı İmparatorluğu, küresel güçler eli ile Müslüman Türk Milletinin üzerine gelme kararlılığında. Buna daha öncede denediler ama bu kez daha akıllı bir strateji ile geliyorlar. Bize kızanlar arasında belki dindar ve milliyetseverler halen kalmıştır diye yine de bunları yazayım dedim.

 

 

Milliyet Bağının Düğümleri ve Anayasa

0

 

Dünyada ve Türkiye’de meydana gelen değişmeler ve mevcut ihtiyaçların karşılanamaması sebebiyle Anayasanın yeniden yazılması zorunluluğu doğmuştur. Bu zorunluluk herkes tarafından hissedilmekte ve kabul edilmektedir.

Böyle bir mutabakat kapsamlı bir anayasanın hazırlanabilmesi için önemli bir kolaylık sağlamaktadır. Ancak bu durumu bir fırsat olarak değerlendirmek isteyen bazı art niyetli kişi ve gruplarla aklını hırslarının emrine vermiş olanlar tarafından da çıkmaz yollar inşa edilmektedir. Bilhassa bazı küresel birimlerle organik ve finansal bağı olanlar, empoze ürünü anayasa teklifleri ile kamuoyunun karşısına çıkmaktadırlar. Diğer taraftan bazı kurum ya da gruplarla ya da bizatihi milletin kendisi ile hesabı olanlar, yeni anayasayı bir hesaplaşma aracı olarak kullanmaya çalışmaktadırlar.

Hâlbuki anayasa ancak millet iradesinin tecellisi olabilir. Ayrıca Anayasa, intikam almak ya da birileriyle veya bazı kurumlarla hesaplaşmak için yapılamaz.  Anayasa, toplumun ihtiyaçlarını azami oranda karşılamak üzere millî ruhla yapılır. Bazı çevrelerin teklifleri incelendiğinde görülmektedir ki millî ruhu yansıtmak bir yana, bu ruhbirtakım hayali sakıncaların kaynağı olarak görülmektedir. Bu tekliflerle milliyeti, dili ve kutsalı olmayan bir anayasa hayali kurulmaktadır. Ancak millet hakikati bizi kendisine çağırmaktadır.

MİLLET VE ANAYASA

Anayasa metni sadece vatandaşların kendi aralarında yaptıkları bir sözleşmeden ibaret değildir. Anayasa aynı zamanda millet olma ruhunun da ifadesidir.Anayasanın bir toplum sözleşmesi olduğundan hareketle, toplum adına sözleşme metnini düzenleyenler, geçmişte topluma rağmen toplum için hareket etmişlerdir. Bugün ise bazı grupların sözde “toplum içintoplumla birlikte” hareket ettiklerini söylemelerine rağmen, toplumsal talepler yerine belirli merkezlerin talimatlarını yerine getirme gayretiiçinde oldukları gözlemlenmektedir. Bu istikamette gerçeklikte var olmayan ama zihinlerinde hayal ya da arzu edilen parçalar üzerinden sözde bütünlük çıkarmaisteği ile karşılaşmaktayız.

Bazı çevrelerce Anayasa metninde ideolojik ifadelerin bulunmamasıbelirtilmektedir. İdeolojik ifadelerin başına da “milliyet” yerleştirilmektedir. Millet için yapılan anayasanın milliyetsiz olması talebinin uygunsuzluğu ortada olmakla birlikte, asıl çelişki “etnisizm ideolojisinin” yansımaları olan cümlelerin olmazsa olmaz şart olarak öne sürülebilmesinde görülmektedir. Hâlbuki millet olmak bir ideoloji değil olguya dayalı bir hakikattir. Asıl ideolojik olan tavır, olmayan bir yapıyı oluşturma gayreti ile etnik köken ve kimlikler üzerinden hareket etmektir.

DİL

Dil bazılarınca “ulus inşa etmenin” aracıdır. Dil vasıtasıyla farklılıklar törpülenir, elit bir zümrenin icat etmiş oldukları semboller, kültürel unsurlar, hayat tarzı, tutum ve davranışlar toplumun tamamına ulaştırılmak suretiyle bir taraftan farklılıklar törpülenir, diğer taraftan tektipleşme gerçekleştirilir. Modernleşme süreci ile de ilişkilendirilerek yapılan bu izahların kısmen doğru olduğu, bizatihi batı tipi uygulamalarıyla sabittir. Özellikle farklı milletlerin bir siyasi birim içerisinde toplanarak oluşturulan devletlerde, tek bir milletin oluşturulmaya çalışılması sürecinde uygulanan politikalar bu mahiyettedir.

Ancak Türk milletinin ne toplumsal ve kültürel dokusu ne de tarihi tecrübeleri Batılı örneklerle benzerlik taşır. Nevi şahsına münhasır yapısı ile önemli farklılıklarla yüklüdür. Bu sebeple de geçmişte biçilen siyasi üniforma yapısal uyumluluk göstermemiş, bugünde yine dışarıdan ithal edilmeye çalışılan yeni anayasal üniforma ile yapı hiç bir şekilde birbirine uymamaktadır.

Mevcut toplumsal sorunların kaynağı yanlış yerlerde aranırken, sunî meselelerin gerçekliğe dönüştürülmeye çalışılması bizatihi çatışma unsurları yaratan merkezlerin destekleriyle etkili kılınmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki dil olmayan müşterekleri varmış gibi sunmakla gerçekleştiremez. Dil, mevcut müştereklerin paylaşımını yine müşterek semboller aracılığıyla gerçekleştirir. Dilin bizatihi kendisi bir yaratıcı unsur değildir. Zira kendisi de toplum içerisinde canlı bir organizma olarak hayat bulur.

Arif Nihat Asya’nın tabiriyle “dili millet yapar kurum yapmaz”. Dil tek başına farklılıkları ortadan kaldırıcı bir güce sahip olsaydı, mesela İngilizce konuşanların İngilizleşmeleri gerekirdi. Buradaki ifadelerimizden dilin önemsiz olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine millet olmanın vasfı birbirini anlayabilmekten geçer. Bu sebeple de milli birliği tahrip etmenin yollarından biri de dile müdahale etmektir. Bizim vurgulamak istediğimiz husus dilin millet inşa etmediği, aksine milletin dil oluşumunu sağladığıdır.

Bunun gibi dil farklılığı ayrımcılığın araçlarından biri olabilir ama bizatihi kendisi ayrılık doğurmaz. Bu çerçevede anadilde eğitim tartışmaları ayrımcılığın aracı olarak dil üzerinden politika yapmaktır. Devlet, anadillerin varlıklarını devam ettirmesinin teminatı olmalıdır. Ancak müştereklerin, müşterek sembollerle ifadesinin de gerçekleşmesini sağlamalıdır. Bu sağlanırken öz Türkçecilik adı altında yapılan hataların bir başka cepheden tekraredilmemesi gerekir.

ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK EFSANESİ

Anayasa yerleştirilmeye çalışılan önemli bir husus da çokkültürlülüktür. Çokkültürlülüğe dair tartışmalar göstermektedir ki taraftarları hem bu ihtiyacı hisseden toplumların sosyolojik yapısını gözden uzak tutmakta, hem de Türk toplumunun kültürel yapısının analizini yapmamakta ya da umursamamaktadır. Unutmamak gerekir ki kavramlar olguları ifade etmek için üretilirler. Olguyu oluşturmak için kavram kullanma çabası, “bir akıllıya kırk defa deli demek”le amacın gerçekleştirilebileceği inancını taşımaktır.

Bauman’ın ifadesiyle çokkültürcülük, kültürel çeşitliliği değil, kültürlerin çeşitliliğini ima etmektedir. Her biri az çok bütünlüklü ve kendine yeterli, her biri bir ölçüde kendi içinde kapalı ve “bütünleşmiş” kültürel sistemleri ya da bütünlükleri ima eder; bu sistemlerin kültürel normlar, değerler ve hükümler gibi bütün bileşenleri birbirine bağımlıdır. Bu terim, bir şekilde siyasî ya da idarî olarak ayrılmış olanların kalıplarını andıran bir görüntüyü, yan yana yaşayan görece dışa kapalı kültürel dünyalar görüntüsünü canlandırır.

Kymlicka, kültür kavramını millet ya da halk karşılığı olarak kullanmaktadır. Ona göre kültür, kurumsal bakımdan az çok tam, belli bir toprak parçası ya da yurtta yaşayan, ayrı bir dili ve tarihi paylaşan, soy bağları olan bir cemaatle eşanlamlıdır. Bu durumda bir devlet, eğer üyeleri farklı milletlere ait (çok milletli devletler) ya da farklı milletlerden kopup gelmişse (çoketnikli devlet) ve bu olgu bireysel kimliğin ve siyasî hayatın önemli bir yanını teşkil ediyorsa, o devlet çokkültürlüdür.

Gerek Bauman, gerekse Kymlicka’nin ifadeleri incelendiğinde görülmektedir ki söz konusu kavram Türkiye’nin kültürel yapısını ifade etmemektedir. Türkiye’de Türk kültürü diye adlandırılan yapı içerisinde, kendi içinde kapalı ve “bütünleşmiş” kültürel sistemleri ya da bütünlükleri görmek mümkün değildir. Ayrı dinden olan Ermenilerin dahi Türk kültür dairesi içerisindeki bütünleşme derecesi bunun en bariz örneğini oluşturmaktadır. Bunda hem kültürel geleneğimizde tecrit edici bir uygulamanın yaygın olmayışı, hem de başka kültürlerle olan kaynaşma kabiliyeti etkili olmuştur.

Yine Bauman’ın açıklamasındaki “siyasî ya da idarî olarak ayrılmış” şeklindeki ifadesine uygun bir yapılanma da yoktur. Bunun gibi Kymlicka tarafından vurgulanan “eğer üyeleri farklı milletlere ait (çok milletli devletler) ya da farklı milletlerden kopup gelmişse” şeklindeki ifadeye uygun bir milletin varlığını Türk milletinden ayrı olarak göstermek mümkün değildir. Bir şeyin iddia ediliyor olması onun gösterilebilmesi ile alakalıdır, aksi takdirde her iddianın doğru kabul edilmesi gerekir ki bu durumda bilime ve hatta Anayasaya olan ihtiyaç ortadan kalkar.

Şüphesiz ki “çokkültürlülük” Avrupa ülkelerinin bir gerçeğidir. Ancak bu olgunun olumlu bir gelişme olarak algılandığını ve dolayısıyla Avrupa ülkelerinin “çokkültürcü” olduklarını iddia etmek zordur. Mesela anadil eğitimi konusunda Fransa, başından beri; Hollanda ise izlediği aşamalı benzeşme (asimilasyon) politikasıyla çokkültürlülüğe ve çokkültürcülüğe kapalı olduklarını göstermişlerdir. Bu iki ülkede “tek dil” ve hatta “tek kültür”, farklı kökenlere ve kültürlere sahip olan azınlık ve göçmen gruplara kabul ettirilmek istenmektedir. Söz konusu ülkelerin demokratik çoğulcu değerler, açıklık ve hoşgörü konusundaki söylemlerinin içinin boş olduğunu ve eğer bu değerler “Avrupai” ise, Avrupai değerlerle çeliştiklerini açıkça ifade edebiliriz.

Tarihî süreçte varolagelen farklılıklar zenginlik unsuru olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu yönüyle millîliğin yapı taşı olarak işlev görmektedir. Millî olana mugayir-karşıt bir fark arayışı tarihî tecrübenin süzgecinden geçerek günümüzde yaşayan âdeta damıtılmış unsurlarla karşılaşmaktan dolayı başarısız kalmaktadır. Fark gözeterek inşa çabası için geriye iki yol kalmaktadır: damıtılmış kültürel unsurlara harici katkıda bulunarak onu başkalaştırmak ya da fark icat etmek! Sevinçte ve kederde birlikteliğin yerine ötekileştirici etkiyi doğuran ‘keder’ yaratma çabası görülmektedir. Terör bu çabanın travmatik sonuçlarla kendisini gösteren kanlı yüzüdür. Yaratılan trajedi, devlete maledilerek kurumsal yöneliş pekiştirilmektedir. Terörü yöntem olarak kabul edenlerin siyasî uzantıları ile iletişim halinde olan aydınlar, ayrılıkçı düşüncenin karşısında olan ve kendilerini temsil adına çıkmış olanları tasvip etmeyen büyük kitleyi görememektedirler.

Siyasîleşerek yayılan sorunu, siyasî arenanın dışına taşımak yerine daha da merkeze alarak çözebilecekleri yanılsamasına düşmektedirler. Siyasîleşme arttıkça kimliğin toplumsal ve kültürel muhtevası bir kenara atılmakta, üzerine giydirilmiş üniforma üzerinden tartışmalara gidilmektedir. Birlik unsuru olan yapı taşları sökülürken, etnik köken üzerinden siyaset yapmayı reddeden hâkim kitlenin çığlığı bir tarafa bırakılmakta, ayrılıkçı azınlığın sesine megafon tutulmaktadır. Toplumsal geçerliliği olmayan icat edilmiş farklara, siyasî etiketleme ile pazar aranmaktadır. Siyasî olan sosyolojik gerçeklik karşısına konulmakta, iddialar toplumsal gerçeklikler olarak sunulmakta veya kabul edilmektedir.

Farklılıkları hissettirme politikası, sömürgeci geleneğin bir uzantısı olarak uygulanmaktadır. Daha önce dışarıda -sömürgelerde- aşağılamaya yönelik propagandalarla yapıldığı görülmektedir. İnsanlığı kategorilere ayırıp, aşağı doğru derecelendirerek muhataplara bunu dayatmak ve her an hissettirmek, şimdi göçmenlere yönelik olarak gerçekleştirilmekte ve çokkültürlülük politikasıyla desteklenerek, farklı kültürlerden oldukları onlara hissettirilmektedir. Irka dayalı aşağılamanın yerini etnisite ve kültür almaktadır. Farklılığın tanınması adına yapılan işlemler (eğitime ve kültüre yönelik faaliyetler) aslında ayrılığı pekiştirmeye yöneliktir. Batılıların ‘göçmen’ merkezli politikalarının Türkiye’ye uygulanmaya çalışılması ise Türkiye’nin sosyolojik gerçekleri ile uyuşmamaktadır.

Bu gerçeklerden hareketle anayasaya yerleştirilmeye çalışılan çok kültürlülük vurgusunun kadim Türk kültürünün Batılı dayatmalar ve kültürel emperyalizm karşısındaki mukavemet duvarlarını yıkmaya yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Çok kültürlülüğü siyasî ayrımlara tabi tutabilmek için aynı siyasî birim içerisinde, farklı toplulukların birbirine karışmadan yaşamaları gerekir. Toplumlara yönelik kabilecilik ruhlarını tahrik ile “etniler yaratılması” sömürgeciliğin bir yöntemi olmuştur. Yaratılan etnilerin birbirleri ile arasına psikolojik mesafenin konmasıyla, bütünleşmelerinin önüne set çekilmiştir. Her bir etni kendisini diğerinden soyutlayarak hayatını devam ettirirken, toplumsal ilişkiler asgari zorunluluk seviyesinde bırakılmıştır.  Hâlbuki Türk milleti böyle bir ayrımcı hayatı hiçbir zaman yaşamamıştır.

KİMLİK

Ayrımcılığın günümüzde en önemli araçlarından ve ifadelerinden birisi kimliktir. Kimlikler üzerinden yürütülen siyasetle hedeflenenleri özetle şöyle ifade edebiliriz:

  • “Yeni Dünya Düzeni” adı altında dünyaya biçim verilmek istenirken bu, yeni kimlikler “üretmek” yoluyla yapılmaya çalışılmaktadır.
  • Türk Milletinin kimliğinin köklü ve direncinin yüksek olması sebebiyle, gerçekleşemeyen bazı projelerin demokratikleşme adı altında Anayasa metnine müdahale edilmekte; etnik farklılıklar yaratmak suretiyle ortaya atılan yeni kimlikler üzerinden millî birlik çözülmeye çalışılmaktadır.
  • Siyasi çatışmalarda kimliği çatışma aracı kılan bir yöntem söz konusudur.
  • Kimlikler üzerinden yürütülen iktidar mücadelesi millî devletlerde krize yol açmaktadır. Bu kriz Türkiye’ye de taşınmak istenmektedir.
  • Kimliğin siyaseten tanınması, itibarlı kılınması, yaşanan kimliğin unsurlarının resmiyet kazanması mücadelesinin bir sonucu olmaktan ziyade, siyasî mücadelenin icat edilmiş kimlikler üzerinden yürütülmesidir.
  • Kimlik, siyasî meşruiyetle ilan edilmektedir. Meşruiyet, kimliğin bileşenleri ile alakalı ve içsel olmayıp, bileşenlerinin dışında haricîdir. Yani dışarıdan dayatılmaktadır.

Farkın farkında olup, fark gözetmeyerek kültürel zenginliği işlemek suretiyle ayrılıkçılığın önüne geçmek mümkün olabilir. Günümüzde Türklük daha ziyade “kimlik” kavramı etrafında tartışılmaktadır. Üst-alt nitelendirmeleri ile ortaya çıkan hezeyanlar, kısa zaman önce “kültür mozaiği” etrafında şekillenen, şimdilerde de “kültürel çoğulculuk” nitelendirmeleri ile şiddetlenen, Türklüğü bir bütün olmaktan çıkarıp parçaya dönüştürme çabası olarak belirmektedir.

Kimlik efradını cami ağyarını mani bir kavramdır. Bu vatanda yaşayanlar Türk adı ile ifade edilen “birliğin” efradıdır. Bu efradın kültürü de kimliği de bu “birlik” ile anılır.  Ancak söz konusu kimliğin terkibinde farklılıklar ve olmazsa olmazları bulmak ve bunları da ifade etmek mümkündür.

Buradaki farklılık bir zıddiyet olarak değil, zenginlik olarak görülmelidir. Fark kelimesi, benzer şeyleri birbirinden ayıran özellikleri dile getirirken kullanılmaktadır. Hâlbuki kimlik nitelendirmelerinde “ağyarını mani” olarak nitelendirilenler “öteki” kavramı ile dillendirilmektedir. Öteki olan birbirinden başka olandır. Burada başkalık değil, biz içerisinde, bizi tamamlayan ve güçlü kılan, aynı ruhtan beslenip, kendisini gösterdiği zengin bir usuller çeşitliliği vardır. Bunların hepsi bir bütün olarak, kültürel zenginliği olan Türk kimliğini ortaya çıkarmaktadır.

SUİ MİSAL EMSAL TEŞKİL ETMEZ

Batı, ‘ırkçılık’ ideolojisiyle sömürgecilik için gerekli olan güç ve meşruiyeti sağlarken, hümanizm ile ‘üstünlüğü’nün şefkatini ihtiyaç duyduğu sürece lazım olduğunu düşündüğü insanlara göstermiş, lüzumuna gerek görmediklerini sözde insanlık dairesine dâhil etmek için ehlileştirmeyi, insanlaştırılmayı kabul etmeyenleri ise yok etmeyi tercih etmiştir. Eski sömürgeli, yeni göçmenler ötekileştirildikçe kimlikleri siyasîleşmektedir. Irkçılık ve etnisizm birbirini kışkırtarak büyümektedirler. Yapı, dışlayıcılığa meydan okuyan bütünü parçalayarak sökerken, bütüncü dışlayıcılık, yerini parçalı dışlayıcılığa bırakmaktadır.

Batının milliyetçilik düşünce ve duygusunu ideolojileştirip sömürünün meşruiyet kaynağı olarak kullanması, bizim farklı idrak ettiğimiz ve buna bağlı olarak da tatbikini kendimize göre yaptığımız milliyetçiliği terk etmemizi gerektirmediği gibi, söz konusu günaha ortak edilmemiz de doğru değildir. Batının sömürgeci milliyetçiliği hâlihazırda devam etmekle birlikte, dünyaya hâkim olabilmek için muhataplarında milliyetçi direnişi yıkma mücadelesi verilmekte olduğu gerçeği bir yana, milliyetçiliğin Batının elinde Frankeştayna dönüşmesinden dolayı, kavramın kendi idrakimiz çerçevesinde devam ettirilmesi ve geliştirilmesini bir insanlık vazifesi olarak da görmemiz gerekir.

SONUÇ

Köle olmamış bir millet olarak, kendi içinde veya dışında köle yaratmayan bir Türk milliyetçiliği anlayışı tarihimize damgasını vurmuştur. Bugünün ve geleceğin böyle bir anlayışa ihtiyacı, Batı tipi milliyetçiliğin kahredici sonuçları ile birlikte, gittikçe şiddetli bir şekilde artmaktadır. Bu itibarla Türk milliyetçiliği sadece kendisi küresel sömürü ile mücadele etmekle kalmayacak, İstiklal Harbi sonrasında olduğu gibi mazlum milletler için de hem bir lider hem de model olacaktır. Geleneği ve millî değerleri ihmal etmeden ortaya koyacağımız esaslı ve ilkeli millet anlayışı, geliştireceğimiz milliyet duygusu ve bu çerçevede gerçekleştireceğimiz milliyetçilik fikri, küresel bir kargaşanın ve insanî çöküşün şiddetlendiği dünya için de kurtuluş olacaktır.

Hiçbir etnik ya da mezhep ayrımı olmaksızın kader birliği yapan ve geleceği de bu birlikle inşa edecek olan Türk Milletinin topyekün mutluluğun anahtarı”ne mutlu Türküm diyene” sözünde mündemiçtir. Bu ifadenin ırkçılıkla ilişkilendirilmesinin yanlışlığı, mefhum-u muhalifine etnisizmin yerleştirilmesinde yatmaktadır.

Milliyet bağlarının zayıflayarak yok olacağını iddia eden ideolojilerin (Marksist veya liberal) aksine, gerçeklik beklentileri ya da tezleri yalanlayıcı mahiyettedir. Ziya Paşa’nın “Milliyeti nisyan ederek her işimizde/ Efkâr-ı frengetebaiyyet yeni çıktı” demesinden bu yana bir buçuk asır geçmesine rağmen, sürekli hatırlatıcılar sayesinde nisyan arizî kalmış ve milliyet bağı her daim devam etmiştir.

Türk, ırkı veya etnisiteyi merkeze alıp diğerlerini ayrıştırarak ötekileştiren bir kavram değil, aksine siyasî sınırları da aşacak şekilde kültürel daire içerisinde birleştiren bir ifadedir.

Milliyete dair ifadelerin anayasada yer almaması mevcut çatışmaları çözmeyeceği gibi, mevcudu arttıracak ve hatta tahmin edilemeyen yeni çatışma alanları yaratabilecektir. Milliyetin bütünleşmeye olan vurgusunun ortadan kaldırılması yeni bir bütünleştirici öğenin bulunmasıyla mümkündür. Böyle bir öğenin bulunmaması mevcudu bütünüyle ortadan kaldırmayı ne gerekli ne de zorunlu kılar. Dışlayıcı ‘yegânelik’ ihtirası, ayrılıkçı ‘başkalık’ hezeyanı karşısında milliyet bağının kapsayıcı birliği en makul çözüm olarak görülebilir.

Dil millet olmanın bir ifadesidir. Çünkü milletin maddi ve manevi varlığı ve bunun sürekliliği dilde yaşanır ve yaşatılır. Dil aynı zamanda birliğin en önemli aracıdır. Zira ortak kelimeler olmaksızın müşterek bir hayattan söz etmek de mümkün olamaz. Ayrıca dil sadece bugünün insanlarını birbirine bağlamakla kalmaz; mazi, hal, istikbal çizgisinde bütün nesilleri birbirine bağlar. Resmi dil-ana dil tartışmalarına bu şuur ve idrakle bakmak gerekmektedir.

Ne devleti bireye ne de bireyi devlete feda eden anlayış kabul edilebilir. Günümüzün hâkim ideolojisi olarak sunulan liberalizmde devlet ve toplum bireye feda edilmekte, hatta bireylerin birbirleri ile karşı karşıya geldikleri toplumsal ortamda güçlü olanın kazançlı ya da haklı çıktığı “eşitlik” anlayışı geçerli olmaktadır. Liberalizm, demokrasinin tek yolu ve son aşaması değildir. Bu bakımdan liberalizmin bireyciliğine kurban vermeyeceğimiz Anayasamızda “devlet-toplum-birey dengesi” esas alınmalıdır.

Batı dünyası sömürgecilik faaliyetlerinde dünya coğrafyasını devletler şeklinde tanzim etmeye çalışırken, devletlerin milletleşmesini önleyecek tedbirleri henüz devletin sınırlarını tayin ederken almıştır. Farklı grup ve etnisiteleri birbiri ile çatıştırmak suretiyle hâkimiyetlerini sürdürme yoluna gitmişlerdir.

Geçmişte Türkiye Cumhuriyeti üzerinde gerçekleştirilemeyen bu projenin, yeniden uygulanmaya konulabilmesi için ortam hazırlanmaktadır. Türk milleti yeni anayasa hazırlama sürecinde millet olmaktan çıkarılmaya yönelik olarak vatandaşlık esası üzerinden kurgulanmaya çalışılmakta ve etnik ya da mezhep ayrımcılığı vurgusu yerleştirilmek yoluyla söz konusu proje tamamlanmak istenmektedir.

Bu sebeple Anayasamızda Türklük ve milliyetçilikle ilgili ifadelerin korunması elzemdir.

 


BAUMAN, Zygmunt: Siyaset Arayışı, (Çev. T. BİRKAN), Metis Yay., İst., 2000, sh. 209.

KYMLICKA, Will: Çokkültürlü Yurttaşlık, Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, (Çev. A. Yılmaz), Ayrıntı Yay., İst., 1998, sh. 49.

CANATAN, Kadir: “Avrupa Ülkelerinin Azınlık Politikalarında Türkçe Anadil Eğitiminin Konumu “İsveç, Fransa Ve Hollanda Örnekleri” ,  TurkishStudies / Türkoloji Araştırmaları Volume 2/3 Summer 2007, sh. 171.

TATAR, Taner: Kürede Dönen Siyaset, Doğu Kütüphanesi Yay., İst., 203-235.

 

 

Milli Kimliğimizin Mimarlarından Şiirler -1- Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944)

0

 

Millî kimliğimizin mimarları, öncelikle şairler ve yazarlardır. Millî kimliğimizin ve vatan bütünlüğümüzün tartışıldığı bugünlerde bu mimarların neler dediğini hatırlatmanın uygun olacağını düşünüyorum. Çünkü, onlar olmasaydı Türk Milliyetçiliği, ne fikir, ne de siyaset olarak var olmazdı. Ruhları şâd, mekânları cennet olsun.

“TÜRK” sözünün nesir olarak ilk kullanıldığı nesir metin, 8. Yüzyılın başlarında Orhun ırmağı kıyısında dikilen ve Göktürk Âbideleri diye anılan yazıtlardır. “Türk” sözü ilk defa, bu yazıtların en önemlisi olan Bilge Kağan’ın kardeşi Kültiğin adına 732 yılında diktirdiği ve gelecek Türk nesillerine ışık tutan mesajların yer aldığı yazıttır. “Türk” sözünün geçtiği ilk şiir ise,  Mehmet Emin YURDAKUL’un1897 yılında Osmanlı-Rus Savaşı münasebetiyle yazdığı “Cenge Giderken” başlıklı şiirdir.

Mehmet Emin YURDAKUL’un bu şiiri ile Türk milletine hitaben 1921’de Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında yazdığı “Vur”  ve 1928’de Zafer’den sonra yazdığı “Mustafa Kemal” isimli şiir kitabında yer alan “Zafer” başlıklı şiirinden seçtiğim bazı dörtlükleri sizlerle paylaşıyorum. 90 yıl ve 100 yıl önceki gerçekleri günümüz gerçekleri ile karşılaştırarak okumanızı tavsiye ediyorum. Fazla söze gerek var mı?  Günümüzün Türklük düşmanlarına ithaf olunur.

CENGE GİDERKEN’DEN (1897)

Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evlâdı evde durmaz giderim.

VUR’DAN (1921)

Ey Türk vur, vatanın bâkirlerine
Günahkâr gömleği biçenleri vur;
Kemikten taslarla şarap yerine
Şehitler kanını içenleri vur!

Vur, etten kemikten saraylar kuran
O vahşi ruhları ezmek için vur!
Dört büyük rüzgâra küller savuran
O mücrim elleri kesmek için vur!

Mustafa Kemal – ZAFER’DEN (1928)

Millete haykırdın, dedin : “Nerdesin?”
Kimlerin elinde bak senin yurdun?
Hani o dünyaya haykıran sesin?
Niçin ses, soluk yok? Ölü mü oldun?

Ecdâdın mezardan dirilse bugün
Hicâbla alnını yere eğecek:
Oğuzlar kanını taşıyan Türk’ün
Kahraman milleti bu mu? diyecek.

Hayır, ey milletim! Bu zelil hayat,
Bu zincir, bu zulüm Türk için değil;
Bu alınyazısı, bu mukadderat,
Bu nisyan, bu ölüm Türk için değil.

Zira sen kösteksiz, arslanlar gibi,
Yurdunda hür gezmek için doğansın;
Dünyayı dolaşan bir rüzgâr gibi
Asırlar harbini yapan ırktansın.

 

 

Hücumun Hedefi: Balkan Türkleri

0

 

Din, tarih ve tıp alanları, bilgili bilgisiz hemen herkesin konuştuğu üç temel konu sahasıdır. Bu nedenle olsa gerek atalarımız “Yarım doktor candan yarım hoca imandan eder” demişler.

Bu atasözüne de bir ilave “yarım tarihçi şuuru yok eder” şeklinde yapılabilir. Hatta geleceği de yok eder diyebiliriz. Zira eksik veya yanlış tarih bilgisi kişiyi kendi toplumunun gerçeklerinden uzaklaştırmakla kalmaz, geleceğini şekillendirmede de yön kaybettirir.

Bir müddettir Türkiye’de, hüsn-ü zanla yanlış tarih bilgisine dayandığını düşündüğüm bir çıkış noktası ile Balkanlardan gelen Türkler için tuhaf yorumlar yapıldığına şahit olmaktayız. Yorumu yapanların bir kısmı tanınmış yazarlar bir kısmı ise milletvekilleri olunca insan hayrete düşüyor. Zira toplum önünde olan kişilerin en azından ne dediklerinin farkında olmaları, vebale düşmemek açısından çok önemli.

Tuhaf yorumların, görebildiğim kadarıyla, kahir ekseriyeti Balkan Türklerinin Türkiye’nin gidişatına dair gösterdikleri hassasiyetin yersiz olmasıyla ilgili. Buradan hareketle bu Türklerin bu vatanı nasıl sahiplenebileceği dahi sorgulanabiliyor.

Konu biraz zülfiyare dokunduğu için temas etmeden geçemedim. Zira o çok bahsi geçen Balkan Türklerinden biriyim.

Fatih Sultan Mehmet döneminde Konya’dan Balkanlar’a (Yunanistan’a) gönderilen Türklerden olan ailemiz, 1924 mübadelesinde Türkiye’ye gelmiş (bilmeyenlere not düşelim: O nedenle bizlere “Evlad-ı Fatihan” da derler).

Yani hatıralar hala taze…

Neyin hatıraları mı?

Vatan kaybetmenin.

O zamanlar da “bu vatana bir şey olmaz” diyen ve Osmanlı’nın gidişatına dair “hassasiyet” gösterenlere kızanların nasıl yanıldıklarının ve vatanın nasıl bölündüğünün hatıraları.

Doğduğunuz, büyüdüğünüz ancak mezarlarınız dahil her şeyinizi bırakıp gelmek zorunda kaldığınız toprakların hatıraları…

Ve o toprakları bırakırken ve vatanın elinizde kalan kısmına gelirken çektiklerinizin hatıraları… En yakın komşunuzun nasıl en sert düşmanınız olabildiğinin hatırası…

Mesela…

Güzelliği Yunan komşuları tarafından da bilinen kızını,onu arayan Yunan askerlerinden gizlediği için derisi soyulana kadar dayak yiyen, öldü zannedilip ormana bırakılan bir babanın hatırası… Ananemin annesi gözyaşlarıyla babasının yarasını nasıl sardığını anlatırmış…

Biz vatanı sadece yaşadığımız yerle sınırlı görmemişiz, belki de bu nedenle anlaşılamıyoruz kimileri tarafından. Bizim için vatan algısı “oturma süresi”ne göre de şekillenmemiştir.

Bizim için kader birliği yaptığımız kardeşlerimizden oluşan milletimizin yaşadığı her yer vatandır.

Bu vatanın selameti için çalışan herkes de Türk milletinin parçasıdır, kardeşimizdir. Biz büyüklerimizden böyle gördük, böyle işittik. Bu vatan içinde yer alan herkesi de böyle düşünür zannettik…

Hassasiyetlerimizi küçümseyenler ve hafife alanlar unutmasınlar, bu hassasiyetler “tecrübeyle” sabittir, hayal mahsulü hikayelerle değil…

O nedenle de tarihi manipüle ederek kimse bizlere “aidiyet” dersleri de vermeye teşebbüs etmesin…

Kimin nereye ait olduğu da tarafımızca gayet iyi bilinmektedir…

 

 

 

Gebze Fatih ile Marka oluyor

 

Gebze’de ilk kez Uluslar arası bir sempozyum düzenleniyor. Belediye’nin öncülüğünde Hünkara Vefa sempozyumu ve anma programları ile ilgili düzenlenen basın toplantısına katıldım. Üstelik Malatya’da bugün valiliğin organizasyonu ile düzenlenen Şehitler Konferansına katılmamı bir gün tehir ederek Basın toplantısını takip ettim.

Gebze, ilk kez bir uluslar arası sempozyuma ev sahipliği yapacak. Bugüne kadar bir çok sempozyum yapılmalıydı. Hünkar’a Vefa sempozyumu Gebze’yi kültür alanında Marka yapmak üzere önemli bir girişim. Belediye Başkanı Adnan Köşker ve sempozyum bilim komitesi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Çelik beyin yaptığı açıklamalar Gebze’nin kültür tarihi saçısından önemliydi.

Basın toplantısı öncesi ilk kez Semih Sergen’in seslendirmesiyle kum sanatı kullanılarak Fatih Sultan belgeselini izledik. Toplantının can alıcı noktası Fatih ve hünkar ismi verilen çocuklara Başkan sayın köşker tarafından çocuklara çeyrek altın hediye edilmesi açıklaması. Bununla birlikte Fatih Sultan Mehmet Han’ın bütün fermanlarının ilk kez akademik bir çalışmayla toplanıp Gebze Belediyesi kültür hizmeti olarak basılacak olması tarihe düşülen önemli bir not olarak değerlendiriyorum.

Sempozyum, mevlit ve diğer etkinliklerle Gebze, kültür turizminde çok önemli bir ivme kazanacak. Gebze dinlediğinde akla Kültür turizminde Fatih ve Hünkar Çayırı gelecektir. 30’a yakın Bilim Adamının ikisi yabancı, Uluslar arası seviye de ki bilim adamlarının sunacağı tebliğler her bakımdan çok önemli.

 

 

Çağın Hastalığı ‘Aşırı Şişmanlık’

 

Endokrinoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. RAMİS ÇOLAK ile Çağın hastalığı ‘aşırı şişmanlık’ üzerine konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Endokrinoloji Ana Bilim Dalı ‘nın ilgi alanı hakkında bilgi verir misiniz?
Prof. Dr. Ramis Çolak: Endokrin kelimesinin anlamı hormon hastalıkları demektir.  Endokrinoloji vücudumuzda salgılanan hormonlar, iç salgı bezleri ve metabolizma hastalıklarının teşhis ve tedavisiyle uğraşır. ‘İç salgı bezleri’ denilince veya ‘endokrin sistem’ denilince hipotalamus, pineal bez-melatonin, hipofiz, tiroid bezi, paratiroid bezi, böbrek üstü bezi (Adrenal), over (yumurtalık) ve testis bezleri anlaşılır. Bu bezlerin salgıladıkları hormonlar, bu bezlerde oluşan tümörler ve bu bezlerden salgılanan hormonların azlığı ve fazlalığı önemli hastalıklar yapar. Endokrinoloji ayrıca şeker hastalığı, obezite (şişmanlık), kan yağları (kolesterol ve trigliserid), ürik asit yüksekliği, metabolik sendrom, vitaminler, beslenme, diyet ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi metabolik hastalıklar teşhis ve tedavisini yapar
Çetinoğlu: Endokrinoloji ilmi ile hangi hastalıklar tedavi edilebiliyor? Hastalıkların halk arasındaki isimlerini de lütfederek bilgi verir misiniz?  
Çolak: En önemlileri şöylece belirtilebilir: 
1- Hipofiz (Hipofiz Bezi Hastalıkları) Boy kısalığı ve büyüme hormon eksikliği, Hipofiz bezi yetmezliği (Hipopituitarizm), Prolaktin hormon fazlalığı (Prolaktinoma), Büyüme hormon fazlalığı (Akromegali), Diabetes insipidus (Şekersiz şeker hastalığı), 
2- Paratiroid bezi ve hormonları, Paratiroid hormon fazlalığı (Hiperparatiroidi), Paratiroid hormon azlığı (Hipoparatiroidi)  
3- Böbreküstü bezi (Adrenal bez) ve Hormonları: Böbreküstü bezi hastalıkları, Kortizol hormon fazlalığı (Cushing Sendromu), Kortizol hormon azlığı (Addison Hastalığı), Aldosteron hormon fazlalığı (Aldosteronizm), Adrenalin hormon fazla salgısı (Feokromasitoma)
4- Testis ve hormonları: Testis, hormonları ve hastalıkları, Testesteron eksikliği (Hipogonadizm), Erkekte meme büyümesi (Jinekomasti), Ereksiyon problemi ve empotans, testis ve penis küçüklüğü, sakal çıkmaması
5- Over (Yumurtalık) ve hormonları:   Yumurtalık (Over) hormonları ve bozuklukları, kadınlarda cinsî hormon yetmezliği (Hipogonadizm), tüylenme (Hirsütizm), polikistik over sendromu ve menopoz.
6- Tiroid bezi (Guatr) ve hormonları: Tiroid bezi ve görevleri, Guatr, tiroid bezinin fazla çalışması (Hipertiroidi, zehirli guatr), tiroid bezinin az çalışması (Hipotiroidi-Hashimoto), Nodüler guatr-nodül, tiroid kanserleri, hashimoto hastalığı, tiroidit-tiroid bezi iltihabı.
6- Obezite, beslenme, diyet, metabolik sendrom.
7- Şeker hastalığı-diyabet, şeker düşmesi-hipoglisemi.
8- Kemik erimesi-osteoporoz.
9- Ürik asit, kolesterol ve trigliserit yüksekliği.
Çetinoğlu: ‘Obezite’ olarak da anılan şişmanlık konusunda genel bilgi lütfeder misiniz?
Çolak: Obezite, Latince ‘obezus’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Şişman’ karşılığı olarak kullanılan ‘obezus’, iyi beslenmiş anlamına gelir. İngilizcede ise, ‘obezity’ şişmanlık, ‘obeze’ çok şişman, ‘overweight’ fazla ağırlık, tartıda fazla gelen miktar, şişmanlık anlamındadır. 
Obezite, yağ dokusunun vücut ağırlığına oranla patolojik olarak artması şeklinde tanımlanmaktadır. 
Dünya Sağlık Teşkilatı (DST): ‘Sağlığı bozacak ölçüde vücutta anormal ve aşırı yağ birikmesi’ olarak tanımlamaktadır. Yetişkin erkeklerde vücut ağırlığının % 15-18’i, kadınlarda ise % 20-25’ini yağ dokusu oluşturmaktadır. Erkeklerde bu oranının % 25, kadınlarda ise % 30’un üzerine çıkması durumu ‘obezite’ olarak tanımlanmaktadır. Davranış bozukluğunun olduğu, Endokrin ve Metabolik değişikliklerle karakterize kompleks, multifaktöryel bir hastalıktır. Obezite, enerji alımının enerji tüketiminden daha fazla olduğu durumlarda yağ dokusunun artmasıyla ortaya çıkan sosyal, psikolojik ve ciddî tıbbî problem oluşturabilen önemli bir sağlık problemidir 
Şişmanlık, tekrarlayıcı ve devamlı (Kronik) bir hastalıktır. Şişmanlık, çok eski çağlarda bir hastalık olarak algılanmamakta, hatta sağlık ve güç simgesi olarak görülmekteydi. Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen eski çağlara ait kadın heykellerinin hep şişman olması bu inanışın güzel bir örneğidir. Ancak şişmanlığın bir hastalık olduğu, yapılan birçok ilmî araştırma ile ortaya konmuş bir gerçektir. Kilo veren kişi düzenli beslenme uygulamaz veya egzersizi azaltırsa tekrar kilo alır. Bu sebeple şişmanlık, tekrarlama özelliği olan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. 
Şişmanlık, tüm dünyada yaygın bir sağlıktır. Gelişmiş batı ülkelerinde daha yaygındır ve bu ülkelerdeki gelir seviyesi düşük kişilerde daha fazla görülür. Az gelişmiş ülkelerde ise orta ve yüksek gelirli kesimlerde daha sık ortaya çıkar. Dünyada 315.000.000 insan şişman, 750.000.000 insan ise aşırı kiloludur. Diğer bir deyişle dünyada 1.100.000.000 insan aşırı kilolu veya şişmandır. DST 2015 yılında Obez sayısının: 700.000.000’u ve fazla kilolu sayısının: 2.300.000.000’a ulaşacağı tahmin etmektedir. Son 20 yılda gelişmiş ülkelerde şişmanlık büyük bir patlama yapmış ve yüksek oranlara ulaşmıştır. Bu ülkelerde erişkin yaşlardaki kişilerde şişmanlık sıklığı ortalama % 20’ye ulaşmıştır. Yani her 5 kişiden biri şişmandır. Doğu Avrupa’da ise % 35,5 gibi daha yüksek bir orana ulaşır. Şişmanlığın en fazla görüldüğü ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumun 3’te 2’si aşırı kilolu veya şişmandır. ABD’de 1980’den bu yana şişmanlık % 75’in üzerinde artış göstermiştir.
Türkiye’de şişmanlık sıklığı: 2010 yılında sonuçları açıklanan TURDEP-2 çalışmasında Türkiye’de obezite sıklığı %3 2 bulunmuştur. TUİK-2010 verilerine göre Türkiye’de 20 yaş nüfus:  48.567.099 (% 65,9) olarak kabul edilirse, obez nüfus (% 32,2): 15.634.598 kişidir. Erkeklerde kilo fazlalığının, kadınlarda ise obezitenin daha yaygın olduğu dikkati çekmektedir. Bel çevresine göre değerlendirilen visseral obezitenin ise kadınlarda % 49,9, erkeklerde % 17 genel olarak ise % 35 olarak bulunmuştur. Genel olarak erişkin yaşlardaki Türk toplumunun 3’e 2’si kilolu veya obezdir Son 10 yıl içerisinde obezitede % 44’lük bir artış olmasına rağmen aynı çalışmada diyabet gelişme riskinin ise % 90 oranında arttığını belirtti. Bu rakamlarla Dünya Sağlık Teşkilatı’nın 2030 yılı için öngördüğü diyabet oranını 12 yılda aşmıştır.
Çetinoğlu: Aşırı kilolu olmak, hatalı şahsi beslenme tercihlerinin sonucu mudur, genetik yapı gereği midir? Aşırı kilolu olmanın diğer sebepleri hakkında da bilgi verir misiniz?
Çolak: Sebebi tam olarak açıklığa kavuşturulamamış olmakla beraber, şişmanlığın oluşumunda anne ve babamızdan aldığımız genetik yük, yaktığımızdan fazla besin almak ve hareketsizlik önemli rol oynar. Obeziteye sebep olan etmenler tam olarak açıklanamamakla birlikte aşırı ve yanlış beslenme ve fizikî aktivite yetersizliği obezitenin en önemli sebepleri olarak kabul edilmektedir. Bu faktörlerin yanısıra genetik, biyokimya ve çevre ile ilgili sebepler, nörolojik, fizyolojik, sosyo-kültürel ve psikolojik pek çok faktör birbiri ile ilişkili olarak obezite oluşumuna sebep olmaktadır. Bütün dünyada özellikle çocukluk çağı obezitesindeki artışın sâdece genetik yapıdaki değişikliklerle açıklanamayacak derecede fazla olması sebebiyle, obezitenin oluşumunda çevre faktörlerinin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir. 
Çetinoğlu: Şişmanlığın aile ile bağlantısı var mı?
Çolak: Şişmanlığın aileyle ilintili olduğu yıllardır bilinen bir gerçektir. Anne ve babamızdan aldığımız genetik yük de kilo alımının önemli bir sebebidir. Anne ve babanın şişman olması veya şeker hastası bir anneden doğmak da kilo alma açısından risk anlamına gelir. Vücut ağırlığını kontrol eden bazı genler vardır ancak çocuk ve adölesanda görülen obezitenin % 1’den azı genetik bir hastalıktır. Yapılan ilmî çalışmalar vücut ağılığında % 30-70 oranındaki değişikliklerin, genetik faktörlere bağlı olduğunu göstermiştir. Anne ve babası şişman olan çocukların % 25 ‘inin şişman olması kalıtım veya genetiğin şişmanlığın ortaya çıkmasında ne kadar önemli olduğunu gösterir. Anne ve babası şişman olan kişilerin çocuklarında, şişmanlık daha sık görülür. Şişman bir kişinin çocuklarının şişman olma ihtimali olmayan bir kişiye göre 2-3 kat daha fazladır.   Aile üyeleri, sâdece genleri paylaşmazlar, aynı zamanda obeziteye katkıda bulunan beslenme alışkanlıklarını ve hayat tarzını da paylaşırlar. Anne ve babanın şişman olması, ailedeki hareketsiz hayat biçimi ve ailedeki yanlış beslenme alışkanlığı, çocuklarda şişmanlık görülmesinin önemli sebepleridir. 
Çetinoğlu: İkizlerde şişmanlık konusu da incelenmiş olmalı…
Çolak: İkizler ve evlat edinilen çocuklarda yapılan çalışmalarda çekirdek ailelerde obezite geçişi % 30-50, evlat edinilen çocuklarda % 10-30, ikizlerde ise % 50-80 arasındadır. Çocuğun obez olma ihtimali; her iki aile obez ise % 80, sadece biri obez ise % 40, her ikisi de obez değilse % 14’dür. İkizlerden biri obez ise diğerin de obezite görülme riski monozigotlarda dizigotlara göre daha fazladır. Tek yumurta ikizleri, eğer benzer şartlarda yaşıyorlarsa vücut ağırlıkları aşağı yukarı 1 kg kadar oynar. Eğer hayat şartları çok farklı ise yalnız 2-3 kiloluk bir fark gösterirler. Bu kısmen çocukluk çağında kazandıkları yeni alışkanlıklardan doğar. Fakat ikizler arasında bu yakın benzerliğin genetik olarak kontrol edildiğine inanılmaktadır.
Çetinoğlu: Sosyal ilişkilerle obezite arasında bir bağ var mı?
Çolak: Sosyal ilişkiler, obezite üzerinde şaşırtıcı biçimde güçlü rol oynamaktadır. Ailesi veya yakın arkadaşları şişman olanlarda obezite ihtimalinin daha fazla olduğu bilinmektedir. California Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, araştırmanın şaşırtıcı sonuçlarından birinin de yüzlerce kilometre uzakta olan arkadaşların bile kilo durumunu etkileyebilmesidir. Araştırmaya göre, bir arkadaşı obez olanın aşırı şişman olma olasılığı % 57, kardeşi obez olanın % 40, eşi obez olanınsa % 37 oranında artıyor. Çok yakın arkadaşlıklarda ise risk üçe katlanıyor.
Obezitenin oluşmasında genetik yatkınlığın yanında çevre ile ilgili faktörler, davranış faktörleri, hayat tarzı da etkilidir.
Çevre ile ilgili faktörler: Şişmanların fazla yeme isteğinin ve beslenme biçiminin aile çevresinden edinilen bir alışkanlık olduğu ileri sürülmektedir. Çocuklar için, yeme genellikle sosyal bir durumdur, aileyi, diğer gençleri, akranları içeren diğer insanları gözlemleyerek kendi yeme davranışını ve tercihini oluşturur. Çocukların yiyecek tercihleri, ailelerinin yeme davranışlarından ve yiyecek seçim tercihleri ile şekillenir. Çocukluk çağında obezite gelişiminde anne-babanın beslenme tarzı, öğün sayısı, günlük aktivite şekli etkili olurken, okul çağı ve adolesan dönemde bireyin gününün büyük bir kısmını geçirdiği eğitim merkezindeki kantin ve yemekhanelerde sunulan besinlerin içerikleri ile eğitim programları, önerilen fizik aktivitenin yeri etiolojide etkili olmaktadır.
Davranışla İlgili Faktörler: Diyet ve Yeme Alışkanlıkları: Çocukluktan itibaren başlayan yanlış ve dengesiz beslenme alışkanlıkları sonucu ortaya çıkan problemlerin başında şişmanlık gelmektedir. Hayatın ilk birkaç yılında yeni yağ hücrelerinin oluşum hızı özellikle fazladır. Yağ depolanması hızlandıkça yağ hücrelerinin sayısı da artar. Şişman çocuklarda yağ hücrelerinin sayısı çok defa normal çocuklardakinin yaklaşık üç katı kadardır. 
Obezitede en önemli faktör hızlı ve fazla yeme davranışıdır. Bugün, toplumların beslenmesinde yağdan, sukrozdan, sodyumdan zengin, posadan fakir bir diyetin yer aldığı görülmekte, işlem görmemiş gıdaların tüketimi giderek azalmaktadır. Esas problemin, diyetin yağ ve karbonhidrat kısmındaki dengesizlikten kaynaklandığı ve beslenme bilgisi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Aşırı kilolu çocukların diyetlerinde fazla enerjiyi yağdan aldıkları belirtilmektedir. Bebeklik dönemindeki beslenme şekli çocuğun ileri yıllardaki beslenme alışkanlığını belirler. Anne sütü ile beslenmenin obezite oluşumunu önleyici etkisi iyi bilinmektedir. Çocuk her ağladığında biberon ile süt vermek, muhallebi gibi kaloriden zengin besinlere erken başlamak ve bunları fazla miktarda vermek çocuklarda şişmanlığa yol açan yanlış uygulamalardır. Hızlı yeme ve az çiğneme de obezite oluşumunda kolaylaştırıcı faktörlerdir. Modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlığında kalori ve yağ yoğunluğunun fazla oluşu (fast food tarzı beslenme) obezite sıklığının artışında bir risk faktörüdür. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir veya iki defa düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır
Fizikî Aktivite (FA): Sedanter hayat biçiminin bir uzantısı obezitedir. Obezite genellikle düşük FA ile beraberlik göstermektedir. Her türlü fizikî aktivite enerji harcamasını gerektirir. Fizikî aktivite ile enerji harcaması arasındaki etkileşim şişmanlığın oluşmasında önemli rol oynar. Düşük düzeyde FA’nin obezitenin sebebi olmaktan çok sonucu olduğu da düşünülebilir. Fizikî olarak inaktif bir hayat yaşayanlar veya inaktif hâle gelenler, genellikle aktif kişilere göre daha obezdir. Hareketsizlik, obezite sebebi olarak gözlenmekte, obezite ise hareket eksikliğine yol açarak kısır bir döngü oluşturmaktadır. Televizyon seyretmek ile obezite arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Televizyon seyretmek ile vücut yağ dağılımı ve total vücut yağı arasında bir ilişki olduğu da saptanmıştır. Televizyon reklamları, kişinin tükettiği gıdanın nitelik ve niceliklerini etkilemekte, obeziteye yol açan kötü diyet alışkanlıklarına yol açmaktadır. Televizyon seyretme süresi boyunca kişilerin ana öğünlerine ilaveten ara öğün yaptıkları sıkça görülmüştür. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça kişinin oturma süresi artmakta, bu da BKI’ inde artışa yol açmaktadır. Obezite sıklığı, 4 saatten daha fazla televizyon izleyen çocuklarda, 1 veya 1 saatten daha az televizyon izleyen çocuklara göre daha yüksek olarak saptanmıştır. Televizyon izleyen çocukların hiç reklâm izlemeyenlerden daha fazla şekerli gıda tüketmeyi tercih ettiklerini gözlemlenmiştir. 
Psikolojik Faktörler: Bazı çocuklarda psikolojik problemlere tepki olarak aşırı iştahsızlık görülebileceği gibi, bazılarında bu tepki fazla yeme şeklinde ortaya çıkar. Anne baba ve çocuk arasındaki ilişkiler, ev ortamındaki problemler, arkadaş grupları tarafından kabul edilmeme, derslerdeki başarısızlıklar bireyin ruhî yapısını etkileyerek beslenme bozukluklarına sebep olmaktadır. Obez çocuklarda özellikle puberte döneminde arkadaş edinememe, grup faaliyetlerine katılmama gibi ortaya çıkan psikolojik bozukluklar çocuğun obezite derecesini arttırmaktadır. Psikanalitik kurama göre fazla yeme, psikoseksüel gelişmenin oral dönemine bağlı kalmasından kaynaklanır. Yemek yeme, parmak emme gibi oral etkinlikler erken yaşlarda yakınlığa ve sevgiye eşdeğerdir. Daha sonraki yaşlarda sevgi ve güvenliğe olan gereksinim doyurulmamışsa, oburluk bunların yerine geçer. Yaşam üzücü ise, kişi yiyeceği duygularını doyurmak için kullanır. Çocuklarının her ağlama ve rahatsızlığına her zaman meme veya biberonla cevap veren anneler, böylece onların oral doyum ve hayat açlığını şartlandırarak ileride stres altında kaldığında oral doyum aramasına neden olur 
Obezitenin oluşmasında başlıca risk faktörleri şöylece sıralanabilir:
Yaş, Cinsiyet,  Eğitim seviyesi, Medenî durum,  Doğum sayısı ve doğumlar arası süre,  Sosyo – kültürel etmenler, Gelir durumu, Hormonal ve metabolik etmenler, Genetik etmenler, Psikolojik problemler, Yetersiz fizikî aktivite, Aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, Sık aralıklarla çok düşük enerjili diyetler uygulama, Sigara- alkol kullanma durumu, Kullanılan bazı ilaçlar (antideprasanlar vb. 
Çetinoğlu: Aşırı kilo almanın sebeplerinden birinin de doyum hissinin zayıflaması olduğu biliniyor. Bu konudaki yorumunuzu lütfeder misiniz? 
Çolak: Doyum hissinin zayıflaması diye bir durum söz konusu değildir. Beslenme alışkanlığı çocukluktan itibaren kazanılmış bir davranış şeklidir. Kazanılmış yanlış beslenme alışkanlıkları ileriki dönemde kendini beslenme düzensizliği, hatalı beslenme şeklinin oluşmasına yol açıyor.
Çetinoğlu: Ailevî alışkanlıkların ve şahsî hatalı tercihlerin sonucu olarak oluşan aşırı kiloları, ‘kader’ olarak kabullenmek söz konusu olabilir mi?
Çolak: Kesinlikle hayır! Yapılan her hatalı tercihi kaderle izah etmek, yaptığının hatalı olduğunu bilmekte ve suçluluk duygusunu azaltmak için kendi yaptığı yanlışlara ortak aramaktan ibarettir. Eğer her yapılanı keder ile izah etmeye kalkarsak, insanı meleklerden ayıran iyi ve kötüyü seçme iradesini, insanın yaptıklarından sorumlu tutulması ve bunun sonucu cennetle ödüllendirilmeyi, cehennemle cezalandırılmayı nasıl izah edeceğiz.
Çetinoğlu: Genetik yapının sonucu olan aşırı kilolar da iradî disiplinlerle önlenebilir mi? 
Çolak: Eğer bir genetik bozukluğa bağlı hormon eksikliği veya fazlalığı oluşturan bir durum varsa önce bu hormanal bozukluğun düzeltilmesi gereklidir. Eğer hormonal bir bozukluk yoksa çevre ile ilgili faktörler eklenmeden tek başına genetik yatkınlığın olması obezite oluşumu için yeterli değildir. Genetik mirası reddetme imkânımız olmadığına göre, obezite ile mücadelede önemli olan çevre ile ilgili faktörlerle mümkündür. Sağlıklı bir beslenme düzeni ve hareketli bir hayat tarzı ile obezitenin önlenmesi ve eğer oluşmuşsa tedavisi mümkünüdür. 
Çetinoğlu: İlerideki yaşlarda kilolu olabileceklerin çocukluk ve gençlik yaşlarında teşhisi mümkün mü?
Çolak: İleri yaşlarda kişinin obez olup olmayacağını tespit edebilecek bir laboratuar parametresi ile gösteren bir test yoktur. Ancak çocukluktan itibaren obezite oluşumunda risk gruplarını tespit etmek ve buna göre tedbir almak mümkündür.   Çocuklukta obezite hayatın ilk yılı, 5-6 yaş arası ve puberte döneminde artış göstermektedir. Obez çocukların 1/3’ü, obez adolesanların ise % 80’i erişkin yaşa ulaştıklarında da obez kalmaktadırlar. Diğer yandan erişkin yaşlarda görülen obezite vakalarının % 30 kadarında başlangıcın çocukluk çağlarına dayandığı bilinmektedir. Düşük veya iri doğum ağırlıklı bebeklerin çocukluk ve erişkin dönemde obez olma riskleri yüksektir. Çocukluk obezitesi ile ilgili ilk ortam aile ortamıdır. Ailenin obez olma durumu, sosyo-ekonomik durumu, ailenin eğitim seviyesi ve aile tipi çocukluk obezitesi ile ilgilidir. Ayrıca televizyon önünde geçen zaman ve o anda yenen yiyeceklerde bu konuda obez olmayı etkiler. Küçük çocuklarda düzenli yeme alışkanlığı aileler ve bakıcılar tarafından üstlenildiği için önemli bir rol oynarlar. Ailenin yeme tercihleri, evdeki yemek çeşitleri, yeme şekli obezitenin oluşup oluşmamasında etkili bir role sahip olan hissî çevre etkenlerindendir
Çetinoğlu: Caydırıcı olabilmek bakımından, aşırı kilolu insanların karşılaşacağı problemler hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Çolak: Obezite; vücut sistemleri (endokrin sistem, kardiyovasküler sistem, solunum sistemi, gastrointestinal sistem, deri, genitoüriner sistem, kas iskelet sistemi) ve psiko-sosyal durum üzerinde oluşturduğu olumsuz etkilerden dolayı pek çok sağlık problemlerine sebep olmaktadır. Obezitenin çeşitli hastalıklarla ilişkisi bilinmekte olup morbidite ve mortaliteyi artırıcı etkisi de ortaya konulmuştur. Fazla kiloluluğun Avrupa’da yılda yaklaşık 300.000 kişinin ölümünden sorumlu olduğu rapor edilmiştir.  
Obezitenin sebep olduğu sağlık sorunları şöylece sıralanabilir: İnsülin direnci – Hiperinsülinemi, Tip 2 Diabetes Mellitus, Hipertansiyon, Koroner arter hastalığı,  Hiperlipidemi – Hipertrigliseridemi, Metabolik sendrom,  Safra kesesi hastalıkları, Bazı kanser türleri (kadınlarda safra kesesi, endometriyum, yumurtalık ve meme kanserleri, erkeklerde ise kolon ve prostat kanserleri), Osteoartrit, Felç, Uyku apnesi, Karaciğer yağlanması, Astım, Solunum zorluğu, Gebelik komplikasyonları, Menstruasyon düzensizlikleri, Aşırı kıllanma, Ameliyat risklerinin artması, Ruhî problemler (Anoreksiya Nevroza- (yemek yememe) veya Blumia Nevroza- (kusarak yediği besinlerden yararlanmama), Binge Eating (tıkınırcasına yeme),  gece yeme sendromu gibi ortaya çıkabilir veya bir şeyi daha fazla yiyerek psikolojik doyum sağlamaya çalışma), Mikroalbüminür. Sosyal uyumsuzluklar.
Özellikle sık aralıklarla ağırlık kaybetme ve kazanma sonucunda deri altı yağ dokusunun fazla olmasısebebiyle deri enfeksiyonları, kasıklarda ve ayaklarda mantar enfeksiyonları, Kas-iskelet sistemi problemleri… 
Görüldüğü gibi şişmanlığın vücutta neredeyse bozmadığı organ yoktur. Bunlar 
içinde kalp, tansiyon ve şeker hastalığı hayatı kısaltan önemli hastalıklardır. 
Kadınlarda 18 yaşından, erkeklerde ise 20 yaşından sonra kilo alınması şeker 
hastalığı riskini artırmaktadır. Kilo alımı ile hipertansiyon arasında da kuvvetli bir 
ilişki vardır. Şişman hastaların % 60’ında hipertansiyon vardır. 
Şişman kişilerde kalp ve damar hastalıklarından dolayı ölüm oranı şişman olmayan kişilere göre 4 kat fazladır. 
Şişman hastalarda safra kesesi taşı, safra kesesi iltihabı, karaciğer yağlanması ve reflü özofajit denen midedeki asidin yemek borusuna kaçması hastalığı daha sık görülür. Safra kesesi taşı, şişman hastalarda şişman olmayanlara göre 3 kat daha fazla oluşur. 
Uykuda nefes durması da (apne) şişmanlarda sık görülür. Bu hastalarda uyku sırasında üst solunum yollarındaki tıkanma sebebiyle nefes kesilir ve bu sebeple hasta gece uyuyamaz ve gündüz uykulu vaziyette dolaşır. Astım ve solunum yolu enfeksiyonları da şişmanlarda daha sık görülür. 
Bazı kanserler şişman kişilerde daha fazla görülür. Kadınlarda meme, rahim ve safra kesesi kanseri, erkeklerde ise kalınbağırsak, rektum ve prostat kanseri sıklığı fazladır.
Şişman kadınlarda âdetlerde düzensizlik ve yumurtlamada bozukluklar olur. Bu sebeple çocuk yapma şansı azalır. Daha önce sözünü ettiğimiz, yumurtalarda kistlerin ortaya çıktığı polikistik over  endromu şişman kadınlarda daha sık ortaya çıkar. Erkeklerde ise cinsî istekte ve testosteron düzeylerinde azalma gözlenir. Kadınlarda ise kanda erkeklik hormonu olarak bilinen testosteron hormonunda artış ve buna bağlı olarak tüylenme görülebilir. 
Şişman kişilerde özgüvende azalma, aşağılık duygusu, sosyal hayattan uzaklaşma, sıkıntı anksiyete ve depresyon gibi psikolojik bozukluklar sık görülür. Ciltte bakteri veya mantarların yol açtığı iltihap ve çatlamalar, şişman kişiler de daha fazla olur. Sellülit ve kıl kökü iltihabı da şişman kişilerde fazladır. Şişman kişilerde, dizlerde ve kalça ekleminde kireçlenme, topuk dikeni, gut, ve bel ağrıları daha sık görülür. Şişman hastalarda, birlikte ortaya çıkan şeker hastalığı ve tansiyon yüksekliği nedeniyle daha fazla felç görülür. Şişman kadınlarda, gebelik süresince tansiyon yükselmesi, iri bebek doğurma ve doğum sırasında zorluk daha sıktır. 
Şişman kişilerde ameliyatlar daha tehlikelidir. Ameliyat sonrası yara iyileşmesinde gecikme, yara enfeksiyonu, bacak damarlarında pıhtılaşma, akciğere pıhtı atması ve zatürree daha sık görülür.  Varis, bacak toplardamarlarında kan birikmesi ve ödem daha sıktır.
Şişman kişilerde böbrek hasarı daha sık oluşur. Şişman erkeklerin % 29.3’ünde normalde olmaması gereken idrarla protein atılımının olduğu saptanmıştır. Bu anormalliğin veya hastalığın şişman kişilerdeki insülin yüksekliği sebebiyle ortaya çıktığı ileri sürülmüştür. 
Şişmanların vücut direnci düşüktür. Şişman kişiler büyük cüsselerine rağmen daha kolay hasta olurlar, enfeksiyonlara ve iltihaplara daha fazla yakalanırlar ve ameliyat sonrası yaralarının iyileşmesi daha zordur.

 

 

Nereye Gidiyoruz? -2

0

 

Ruh sağlığımız bozuluyor. Antidepresan ilaç kullanımı %160 artmış, miras paylaşımında çocuklarımızı ayırıyor, onlara farklı muamele ediyoruz. Yetim hakkı yiyor en yakındaki komşumuzun hatırını bile sormuyoruz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup, yorumlar yapıyoruz. İnsanları iftira ve dedikodularla acımasızca yıpratıyoruz.

Senin partin kötü benim partim iyi senin takımın, benim takımım, senin sendikan benim sendikam, O sağcı şu solcu aman canım o alevi ondan uzak dur. Biz çağdaş aileyiz gericilerle görüşmeyiz.
Onların söyleyeceği laflara itibar etmem onlar cumhuriyet düşmanı, hele şu çağda şu başörtüsü takanlar yoktu sinir oluyorum. Herkes bölük pörçük saf olmuş ancak birbirleriyle öyle anlaşıyorlar. Falanca namaz kılıyor, filanca oruç tutmuyor, o doğulu şu batılı, hep ötekileştiriyoruz.
Trafiğe çıkıyoruz kurallara uymuyoruz. Her gün yaralanan ölen insanlar, trafikte birbirimize saygımız yok, maça gidiyoruz; küfür, kavga dövüş, enerjimizi boşa harcıyoruz; kahvehaneler, meyhaneler dolu ama kütüphanelerimiz boş, bankada, hastanede, markette ve aklımıza gelen her yerde başkasının sırasına tecavüz ediyoruz.
On yılda bir darbe sarıkız, yakamoz, nisanlar eylüller mayıslar, sonra kalkıp Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir diyoruz. Milliyetçiyiz, Halkçıyız diyor ve halkın değerlerine küfür ediyoruz.
İş akdine uymuyoruz işçinin hakkını vermiyoruz, verdiğimiz sözü tutmuyor dedikodu, arkadan konuşmalarımız çok. Yaptığımız işi eksik yapıyoruz. Bu ülkede iyi vatandaş olmanın bir göstergesi de kamu malına sahip çıkmaktır; ama ne yazık ki devlet okul, hastane, spor tesisi yapıyor. Belediye park ve bahçe, sosyal tesis yapıyor biz yeterince sahip çıkmıyor, kırıp döküyor, pisliğimizi atıyoruz. Oysa insan kendi malını sadece kendisi kullanıyor ancak kamu malı bütün toplum kullanmakta dolayısıyla kamu malına daha fazla sahip çıkmamız gerekmektedir.

Amacım elbette felaket tellallığı yapmak değil. Ama bunları görmezden gelemeyiz.
Peki, çözün ne diye kendimize soracak olursak; yüce dinimi zinde en çok önem verdiği kula hakkına riayet etmekle çözüleceğine inanıyorum.