19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1007

Mükerrem Bir Varlık Olarak İnsanın Değeri (1)

 

2013 yılı Kutlu Doğum Haftası ana teması Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” olarak belirlenmiştir. Hafta boyunca düzenlenecek çeşitli konferans, panel, sempozyum vb. etkinliklerle ülkemizde ve dünyanın birçok yerinde geniş dinleyici kitlelerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in insan onuruna ve haklarına verdiği önem anlatılacaktır. Biz de bu vesileyle; birkaç hafta yazılarımızda “Mükerrem Bir Varlık Olarak İnsanın Değeri” konusunu ele alacağız. Bu duygu ve düşüncelerle; 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlayacağımız “Kutlu Doğum Haftası”nın ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için barışa, huzura ve hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Yüce dinimiz İslam’a göre insan, Yüce Allah’ın yarattığı çok değerli bir varlıktır. Dinimizin insana verdiği değeri bir başka yerde bulmak mümkün değildir. Bunu Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda daha kolay anlarız. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de ona; “Ey İnsan!” diye iki kez doğrudan hitap etmektedir. (İnfitâr, 82/6; İnşikâk, 84/6) Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in 76. suresinin adı  “İnsan”dır.

Kur’an-ı Kerim’de “İnsan” kelimesi 65 kez ve aynı anlama gelen “İns” kelimesi de 9 kez geçmektedir. Bütün semavî dinlerde de insana önem verildiği, yine Kur’an’ın birçok ayet-i kerimesinden anlaşılmaktadır.  Esasen Kur’an-ı Kerim’in tümü de insana hitap etmektedir. Çünkü bu yüce kitap insanın her iki cihanda da mutlu olabilmesi için yol ve yön göstermekte, insanları düşünmeye davet etmekte, iyilikleri tavsiyede bulunmakta ve birtakım yasaklar da koyarak, insan için maddî-manevî zararları olan davranışlardan uzaklaşmasını istemektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle; “yeryüzünün halifesi” (Bakara, 2/30) olarak yaratılan insan, “eşrefi mahlûkat” (yaratılanların en şereflisi)’dır. Allahu Teâlâ ona büyük bir değer vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık ve kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları diğer yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70)

Kur’an-ı Kerim’de, insanın ne kadar güzel yaratıldığı da şöyle ifade edilmektedir: “İncire, zeytine, Sina Dağı’na ve bu güvenli beldeye (Mekke’ye) and olsun ki, biz insanı en güzel bir şekilde yarattık.” (Tîn, 95/1-4)

Akıl ve irade sahibi olmakla diğer varlıklardan üstün hale gelen insan, sadece bedenî varlığı ile değil, manevî yönleriyle de değerlidir. Hatta insanı, gerçek manada üstün kılan, değerli bir varlık yapan manevî yönünün mükemmel olması, yani inancı, kulluk bilinci ve güzel ahlâkıdır.

Nitekim Cenab-ı Hak, insanı güzel bir biçimde yarattığını beyan ettikten sonra devamla; “…Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik, yalnız inanıp hayırlı işler yapanlar bundan müstesnadır” (Tîn, 95/5-6) buyurarak, iman ve güzel amelden uzaklaşanların aşağıların aşağısına indirildiğini bildirmiştir.

Görüldüğü gibi; insanın güzel bir şekilde yaratılmasından kastedilen, sadece fiziği değil, bununla birlikte onun taşıdığı çok yönlü nitelikler ve meziyetlerdir. Hiç kuşkusuz insan, bütün canlılar, hatta bütün varlıklar içinde fizikî bakımdan Allah’ın en güzel eseridir. Anatomisi, biyolojik yapısı, organlarının dizaynı, dış figürleri, (duruşu, yürüyüşü ve manevra yetenekleri gibi) hareket ve intikal biçimleri, algılama ve tepki gösterme şekilleri bakımından insan muhteşem bir varlıktır. Allah’ın en büyük kudret mucizesidir.

Bunun içindir ki; Allahu Teâlâ yarattığı bu muazzam eserine, biraz önce sayılan güzellikler ve üstün niteliklerle ilgili olarak şöyle bir soru yöneltmektedir: “Ey insan! İhsânı bol olan Rabbine karşı seni ne yanılttı? O Rab ki; seni yarattı, vücudunu ölçü ve âhenk içinde yapılandırdı. Organlarını dilediği bir kurguyla düzene koydu.” (İnfitâr, 82/6-8)

Allahu Teâlâ, bu müthiş hitapla insanı uyarmakta, onun tutum ve davranışlarını çok anlamlı ve her şeyi özetleyen ilâhî bir üslup içinde sorgulamaktadır. Bu da O’nun, insana verdiği önemi başka bir ifadeyle ön plana çıkaran kanıtlardandır. Burada dikkat çekici olan şey, uyarı ve sorgulama yapılırken insanın vücut binasına ait muhteşem görüntünün söz konusu edilmiş olmasıdır.

(Haftaya devam edecek)

 

 

Panik ve Korku Yönetimi

 

İnsanoğlunun hayatı inişli çıkışlıdır. Her gün her şey aynı minval üzere yürümez. Sürekli bir hareketlilik, dinamizm ve esneklik içerisinde yaşamaktadır.  Söz konusu yaşamın içerisinde acısı da vardır tatlısı da. Acılar ve bedeller insanı olgunlaştırır, pişirir, tecrübe kazandırır ve geleceği daha iyi ve anlamlı kucaklamaya zemin hazırlar. Gerçekte hareketli hayat, olması gerekendir. Beynimizin, vücudumuzun, zihnimizin, melekelerimizin, yeteneklerimizin ve hayatımızın her an hareketli ve esnek olması istenilen bir durumdur. Zira atalet, tembellik durağanlık, yorulmadan dinlenmek, ertelemek, vazgeçmek, zamanı yönetememek gibi negatif kaliteli yaşam hırsızları, hayatımızı her yönüyle ziyana uğratmaktadır.

Ancak her hareket ve dinamizm, akıtılan her ter de mübarek değildir. Bazıları bizi ileriye götürüp geliştirirken, yaşamımızı kaliteli kılarken,bazıları da bırakalım ileriye götürmeyi, her yönüyle kaliteli yaşamımızı geriye götürür. En genel şekliyle hareket ve davranışlarımızın yüksek kaliteli olması, bir anlam ifade etmesi, geleceğe miras bırakabilecek nitelikte olması gerekir. Anlamlı olmayan, bedavaya üretilen ve çoğaltılan, attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağaya değmeyen, astarı yüzünü geçen eylemler, kendi kendimizi çıkmaza sokan veya kalitemizi düşüren eylemlerdir.

Panik, beklenmeyen bir zamanda, istenmeyen bir şekilde aniden karşımıza çıkan olumsuz, korkutucu, ürkütücü, öfkelendirici, üzücü vb. durum ve olaylar karşısında, içine düştüğümüz olumsuz nitelikli olaylardır.

Bu olaylar iki şekilde karşımıza çıkar:

1. Bizim olumsuz davranışımız ve katkımız olmadan, yaşamamızın bir gereği olarak, kaçınılmaz bir şekilde başımıza aniden veya yavaş yavaş gelebilen olaylardır. (Depremler, yangınlar, su baskınları, kar, rüzgar, fırtına, kazalar, yaşlılık vb.)

2. Kendimizin ellerimizle beslediğimiz ve büyüttüğümüz, sonra da yönetmekte sıkıntı çekerek, kaosa ve probleme dönüştürerek paniklediğimiz olaylardır.

(Önemli işleri önemsememe, ihmalkarlık, tembellik, erteleme, biriktirme, soruna odaklanma, bahane bulma, mazeret üretme, şikayet etme, eleştirme, gıybet etme, ön yargıda bulunma, beğenmeme, hoş görmeme, affetmeme, kin gütme, hasetçilik, kıskançlık, kötümserlik, ümitsizlik vb.)

İster kendimiz üretelim, isterse doğanın gereği olsun, panik doğuracak bir olay karşısında ilk yapılacak eylem; PANİK OLMAMAKTIR. Kendi ürettiklerimiz zaten bizim kaliteli insan olmayı ve kaliteli yaşamı beceremememizden kaynaklanmaktıdır. Bizim dışımızda ve katkımız olmadan üretilen paniğe karşı alacağımız tavır ise oldukça büyük önem arz etmektedir. Burada tercih yapmak tamamen bizim hür irademize bağlıdır.

a. Dilersek, paniği körükleyerek, etrafı velveleye verip, bağırıp çağırarak, paniği ultra panik haline getirebiliriz. (En tehlikeli tercih).

b. Dilersek, sakin olup sükuneti, sabrı, itidal ve ölçüyü ele alıp, karşımızda çözülmesi gereken bir problem olduğu, bu problemin çözümünü Yaratıcımızın bize ihsan eylediği akıl, bilinç, zeka, tecrübe ve bilgelik ile çözebileceğimizin bilincinde olabiliriz. (Makul tercih).

Bu iki tercihin arasında daha sayısız nitelikte tercihlerde bulunabiliriz. Önemli olan kendi ellerimizle ve kaliteli yaşamın hırsızları marifetiyle, panik doğurucu suni olayları çıkarmamaktır. Eğer bilerek veya bilmeyerek paniğe gebe bir olayla karşılaşırsak, bu durum akılla, tecrübe ile, cesaretle çözülmesi gereken bir problemdir. Böyle durumlarla hayatımızın her aşamasında karşılaşabiliriz. İlla ki panik yaratmak durumunda değiliz. Olan olmuştur. Olmasaydı iyiydi. Ancak bütün tedbir, dikkat ve özenimize rağmen, panik durumu ortaya çıkmış ise, paniklemek yerine, sorunu çözmek, hatta fırsata çevirmek için insanoğlunun yeterli akıl ve zekası mevcuttur. Sorunun çözümü için ilave enerji ve güce ihtiyacımız vardır. Eğer panik yaparak mevcut enerjimizi de kaybedersek, paniğin girdabına teslim olduk demektir. Bu durumda panik bizi yönetmeye başladı demektir. Kendi ellerimizle ürettiğimiz ve girdabına girdiğimiz bir sorunu çözemeyerek ve hatta büyüterek, “Kaderim böyleymiş, ne yapayım” kolaycılığına kaçmak kaliteli bir insanın işi değildir. O zaman İsra 13’ün dediğine kulak tıkamış oluruz. (Kader deyip geçmeyin. Biz, insanların kaderini kendi çabalarına bağlı kıldık).

Artık biliyoruz ki neyi çok tekrarlarsak (olumlu veya olumsuz), bilinçaltımız o eylemi otomatik pilotuna bağlayarak, alışkanlıklarımız arasına sokuyor ve huyumuz haline geliyor. Eğer, en küçük bir durumdan korkmayı ve panik üretmeyi alışkanlık haline getirmişsek, panik ile yaşamayı “öğrenilmiş çaresizlik” haline getirdik demektir. Bir kaba ne girdiyse diğerlerinin girme şansı kalmadığı gibi, zihnimize korku ve panik olumsuzlukları girdiyse, panzehirleri olan, sabır, sükunet, anlama, çözüme odaklanma, sakin olma, iyi tarafını görme, “bizim şer zannettiklerimizde dahi bir hayır vardır, biz bilemeyiz” düsturunu uygulama güzelliklerine yer kalmadı demektir.

O halde, öncelikle bedavaya panik ve korku üretmeyelim. Kaçınılmaz olanları sakin karşılayarak, çözülmesi ve bilgelik yolunda ilerlenmesi gereken tecrübeler olarak algılayalım. Güzel ve kaliteli yaşamanın bir maliyeti olduğu, emeksiz yemeğin olmadığı, her akıtılan terin de mübarek olmadığını unutmayalım. Paniklemenin ve korkmanın, panik yönetimini dümura uğratacağını, problemi çözmek bir yana sürekli artıracağını gözden kaçırmayalım.

UNUTMAYALIM: Bizi öldürmeyen her türlü sıkıntı, zorluk, engel, panik ve problemler bizi daha güçlü kılar. Ancak kaliteli bir şekilde yönetmesini becerebilirsek.

Selam sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

“Dur, Bir Kitaba Bakalım”

 

Eskimez insanlarımız böyle derdi işte bir mesele karşısında “Dur, bir kitaba bakalım, kitap ne diyor?”

Ben bu zaman dilimine yetiştim. Toplumumuzdaki sorunlar karşısında meselenin iki tarafı bir bilge insanı, bir kanaat önderini, bir eren kişiyi “hakem” tayin eder ve problemi anlatırlardı. Hakem her iki tarafı da dinler, “Bismillah” diyerek Kur’an-ı Kerim açar, okur, buna göre kanaatini söylerdi; “Sen haklı, malesef sen haksızsın” diyerek konuyu kapatırdı. Tazminata da hükmettiği zaman olurdu. Yok eğer taraflardan biri karara itiraz ederse “Allah’a şirk koştun, hemen imanını tazele” diye de hatırlatmada bulunurdu.

Kitap, millet hayatının her safhasında olan bir ölçüydü. Sanırım bu konuda en güzel makalelerden birini de Söğüt Dergisi’nde yıllar önce Ötüken Yayınevi’ni kuranlardan Nevzat Kösoğlu yazmıştı. Toplumumuzda da kitap olmayan ev yoktur. Mukaddes kitabımız Kur’an bittabi en başta gelir. Babaannemin kitap rafındaki eserleri; Muhammediye, Ahmediye, Mızraklı İlmihal, Karadavut. Anamın Anneannesi  Cemile Hanım’ın Osmanlıca Safahat ve Çalıkuşu okuduğunu da hayal meyal hatırlıyorum. Bundan sonraki nesiller bir batılılaşma cerayanı içinde mekteplerde “oku” emrine inat “okuma” ile eğitime başlatıldı; Ali Topu Bana At’ı öğrettiler. Günümüze kadar da gelindi, hala öğretim sistemimizi derdest edemedik. İslam coğrafyasında batılı emperyalistler böyle bir program uygulattılar, ne oldurdular ne öldürdüler. “Pi sayısını biz bulduk, İbni Sina’nın eserleri hala batıda okutuluyor” biçimindeki mirasla teselli ettirip, bizi mirasyedi yaptılar.

HİCRAN HANIM ANLATIYOR

Allahtan yanlış imalat mahsulü bir nesil kitabına ve medeniyetine sahip çıktı, bizi dik tutan ata dedelerimizin inancından vazgeçiremediler. Fakat gelinen noktada zenginlik ve rahata ulaşılması da bir kolaycılığı, tembelliği, bana neciliği, konforu da peşinden getirdi. En küçük bir kredi veya burs için kapı kapı dolaşan delikanlı elinde birkaç bin liralık iphone cep telefona sahip ama, birkaç kitap alarak onları okumanın keyfinden maalesef hala uzak. Ah bu lezzeti bir alabilse, eğitim sistemi bunu bir verebilse Türkiye ilk on’a girecek.

Bendeniz bu ay bu lezzetlerin keyfini çıkardım. Hicran Göze Hanımefendi’nin “Geçmişin Puslu Aynasında Seyrettiklerim; Eşim Ergun Göze İle Elli Beş Yıl ” adlı 456 sahifelik son çalışmasını hemen okudum. Kitabı bizzat  Boğaziçi Yayınları’na giderek aldım. Yetkili hanımefendi bozuk para çıkmayınca “Bir sonraki sefer verirsiniz!” demez mi bir de; sağolsun. Hicran Hanım 81  yaşında. Kızı Zeynep ile geçenlerde bir davet üzerine Adana’ya giderek Mehmet Akif’i anlatmış. Bu konuda Mehmet Akif Hüzünlü Bir Yolculuk adlı nefis bir başka çalışması da mevcut. Hala böyle aydınlarımızın olması ne kadar önemli.

BİR NESLİN DUAYENİ

Ergun Göze’yle Tercüman’da  yaklaşık beş yıl birlikte çalışımıştım. Benim 163 (Yüzaltmışüç) isimli eserimin de önsözünü yazarak şöyle demişti ” Suallerin cevabını da içine alan bir “vesika kitap” neşretti.. eskiler “görünür insanın rütbe-i aklı eserinde” demişler.Araştırıcının memleket meselelerine vukufu, alakası bu eserde bellidir. Böyle araştırıcıların ve araştırmaların çoğalması temennilerin ötesinde, bu hayatı devam ettirebilmenin de ümididir.27.6.1974 Cağaloğlu”

Keşke her akademisyen, yazar, müteşebbis ve politikacı aydınlarımızın hayatını  eşlerinin gözünden okuyabilsek ne şık olurdu. Bunun ilk örneğini veriyor Hicran Hanım. Tercüman, Ergun Göze ile birlikte çalıştığımız yıllarda altın yılını ve zirve tirajını yaşıyordu. Ancak özle söz birbiriyle örtüşmeyince tepe taklak gitti.  Bu resmi iyi analiz etmişti Ergun Bey. Görüşünü ilk elden sahibine de ulaştırmış ancak Kemal Ilıcak “Ergun Bey, ticaret ayrı, siyaset ayrıdır, sizin aklınız ermez ” diyerek konuyu kapatmışdı.

BİZ NEDEN BÖYLEYİZ?

Ergun Göze hep benim odama gelirdi, dertleşirdik. Zaman zaman oğlu Mehmet’i  yanıma bırakarak yazardı yazısını. Mehmet Göze ile ilgilenirdim. Koca gazetede bu dev müessesenin çözülüşüne kendisinden başka yanıp tutuşan çok az kişi vardı. İçi yanıyordu. Yalnızdı. İnançı her şeyin önündeydi. Dünya malına bir kuruş önem vermiyordu. Üstelik bundan ailesinin zarardide olmasına rağmen. Tercüman çok çalışanına değişik imkan tanımıştı, Ergun Göze’ye ise yoktu! O da bundan  şikayetçi değildi. Ergun Göze’nin idealleri vardı çünkü. Gönüldaşlarının davasına fahri olarak giriyordu. Üzgündü ama estetik, görsellik, güzellik, kibarlık, efendilik aramıyordu, ülkü sahipliği arıyordu.

Her şeyi memleketi ve insanları için göze almıştı. Cemali de celali de bundandı. Bunun için tehditlere boyun eğmedi. Parasız ve işsiz kaldı ama dik durdu. Aldandı ama hiç aldatmadı. Yazarlara hizmeti karşılığında araba hediye edilen bir dönemde Ergun Göze TER-OTO’dan parasıyla bir murat satın almışdı. Sürücü ehliyeti de yoktu. Araçı aldığımız ilk gün birlikte Yıldız Barbaros Bulvarı’ndaki  eğitim alanına gittik. Başladım anlatmaya. Kendisi geçti sonra direksiyona. Daha ilk sürüşte geri geri gelirken çarptı. Arka tampon ezildi. Bana “Mehmetcim her şey vaktinde güzel. Bu yaştan sonra şoförlük öğrenilmez.” demişti. Ancak ben Ergun Bey’den çok şey öğrenmiştim. Bardağın boş yanını fark ediyordum, ama Ergun Göze’den ayrı dolu tarafına da dikkat çekiyordum. O hep eksik yanı aynada tuttu, bunu da o damardan beslenenler, istediği biçimde anladı.  İyi ki ahiret var!.

AMAN ALLAHIM; BİR KİBİR, İKİ İFRAD

Yazılarında ve sohpetlerinde iki önemli hatırlatması şöyle; birincisi bir bilge kişi Abdülaziz Bekkine’den “Bana kafiri getirin, kibirliyi getirmeyin”, ötekisi de Veda Hacc’ındaki “Dinde ifrata gitmeyiniz, sizden önceki bir çok kavimlerin helak sebebi dinde ifrada gitmeleridir.” diyen İslam Peygamberi’nin söylemidir.

Dostlarını hiç ihmal etmedi. Okuyucularını da. Batılıların İslam üzerindeki tuzaklarını onun yazılarından öğrendik. Cezayir’den Malik Bin Nebi’yi, Libya ve Kaddafi’yi o tanıttı bir basın olayı içinde. O günün şartlarını düşünürseniz çok hayatiydi. Endülüs’ü unutturmayan da Ergun Göze oldu. İmam Rabbani’nin izinde Hindistan gezisi de o minval üzere yazıldı. Gündeme girdi. Kıbrıs ve Denktaş’sız bir günü yoktu. Komünizme ve din düşmanlığına karşı olan cehdi bir ordu gibiydi. İmkan, ünvan, şöhret ve  makamların arttığı günlerdeki ayırımda  idealizminden hiç taviz vermedi. Bu da yalnızlığını ve küskünlüğünü artırdı.

Hicran Göze Hanım 1950’den sonraki yarım asrı aşkın zaman dilimini günümüze aktarmak için yorulmuş, ter dökmüş, örnek olmuş. Bir el kitabına imza atmış.

TİRAJLARIN EFENDİSİ’NDEN YENİ BİR CERİDE

Faruk Mangırcı aykırı bir fikir emekçisi basın hayatımız için. Önemli çalışmalara imza attı.  Çankaya Savaşları, bir dönemin TRT Çiftliği’ndeki yöneticileri anlattığı kitapları daha sonraki yıllarda hızla birbirini takip etti. Son araştırması Tirajların Efendisi oldu. Gazeteci Rahmi Turan’ın roman gibi hayatı anlatılıyor. Bunda abartma yok. Gazeteci-Patron ilişkilerinin zirvesini yansıtan bir çalışma kitap. Günümüz gazete patronları, yöneticileri ve fikir işçilerinin okunmazsa olmazı denilen bir yayın bu eser. Özellikle de sayıları gittikçe artan milliyetçi, muhafazakar, gönüldaş gazete işverenleri bir vakit bulup etüd ederlerse ciddi ciddi düşünecekleri konular ortaya çıkar. Çünkü Rahmi Turan’ın gazetecilik anlayış ve uygulaması muhafazakar kesimi Babiali’ye hızla getiriverdi. Öyle değil, böyle bir gazetecilik nev’ini ortaya çıkardı. “Gazete ve  Gazeteciliğin neresindeyiz” böyle bir muhasebeye kapı aralıyor Faruk Mangırcı. Türkiye’ye Rahmi Turan imzalı yeni bir gazete mi geliyor yoksa?

BU İMZA HEM AY HEM DEMİR

Edebiyat Sanat Kültür Araştırmaları Derneği ESKADER gibi önemli bu sivil toplum kuruluşumuzun müdürü Şerif Aydemir’in Ötüken’den Mendilim Sende Kalsın ve Çiçekten Harman Olmaz diye iki hikaye kitabı yayınlandı. Özellikle Elazığ  ve çevresinin hakim olduğu temayla işlenmiş öykülerin lezzetini daha ilk okumada fark ediyor ve ikinci, üçüncü defa bir kere daha “neden okumuyayım?” diye kendinize soruyorsunuz. Her okunuşu ayrı lezzette öyküler. Hikayeler uslüp, tespit ve zengin kelimeler yumağıyla  Anadolu’nun bir edebiyat gösterisi gibi.  Taşradan sonra İstanbul’u konu ederse Şerif Aydemir bir tekeli de yıkabilir. Mutlu değil belki, ama “kutlu” öykülere talebemiz yüksek. Eğin’dedinlediğim konuşması da kitaplarındaki birikim, yansıma ve vurgusu itibariyle birbiriyle yarış halinde galiba. Şerif Aydemir’in her hikayesi bir dizi filmi için fırsat. Prodüktörlere hatırlatırım, TRT’nin böyle endişeleri olmasa da!

TÜRKİSTAN’IN RENKLERİ

Fuji Dağı’nın Ardı günyüzü görmemiş aşklara ve sahiplenilmeyen zamana yazılmış. Ali Okur aşkı anlatıyor. Nazım ve nesiri birleştirmiş yazar. Zaman zaman birbiriyle çelişiyor böylesine alışılmışın dışındaki üslup, vakit vakit de örtüşüyor. Daha iyi olabilir miydi, alışkanlıklarımızı çevirebilir miydi bu deneme? Neden olmasın? Ancak uçak kazası çok banaldı. Mesela bu uçak kazasından sakat çıksaydı aşk; kör olsa, topal kalsaydı! Acabaya cevap arasaydı; Genç Verter’in Acıları’na rastlayabilir miydik?

Paulo Coelho’nun Elif’ine ipucu bir roman. Keşke Fuzuli’den de yansımalar görseydik bu aşk’da. Ali Okur Catherine Deneuve’nin Chesburgun Şemsiyeleri filmini izleseydi etkilenebilirdi bu aşktan. Yerli motifler öne çıkmış Fuji Dağı’nın Ardı’nda. Ancak Türkistan anlatılırken aynı renkleri aradım , o aşkı bulamadım. Kitaptaki geri dönüşler en dikkat çekici yanı. “Ağaçlar her ne kadar kökleri üzerinde dursa da, onun yaşadığına ilişkin kanıtlar dallarıdır” diyen Ali Okur’un ikinci çalışmasını görmeden karar vermek yanıltıcı olabilir. O halde devam.

KANDEMİR VE GÜNÜMÜZDE RASTLANMAYAN BİR FİLOZOF

Yağmur Yayınevi nesillerimize okumayın diyenlere inat eser üzerine eser yayınlıyor. Cumhuriyet’in kuruluş  döneminin en önemli gazetecilerinden, röportaj yazarı, fikir emekçisi, idealist insan  Feridun Kandemir’in  Rıza Tevfik’in İtirafları(Hayatı-Felsefesi-Şiirleri) adlı küflenmeye bırakılmış hatıralarını neşretmekle önemli bir fedakarlığı kültür hayatımıza yansıttı.

İbrahim Öztürkçü bu eseri yayına hazırlarken günümüzde bilinmeyen kelimelerin anlamını belirtse daha faydalı ve daha anlaşılır olurdu.  Kısmen var ama yeterli değil. Ayrıca Rıza Tevfik’in 2. Abdülhamit’ten özür dileyen şiirini de doğrusu eserde bulamadım. Ancak yayınlanan her kültür kitabı medeniyet bahçemizin bir fidesidir. Çağı yakalamaktır. Bir sonraki nesile bırakılan en kalıcı mirastır. Çünkü kitap ölçüdür.

 

 

Hazmedemiyoruz Efendim

Aradan uzun aylar geçti, siyasi hayatımızın gündemi halden hale girdi, şehitlerimiz tabur tabur oldu, yaz geçti kış oldu, patriot füzeleri geldi; unutamadık efendim, sindiremedik;

Devletimize “hastir” çeken o terbiyesiz belediye başkanının görüntüsünü unutamadık. Biz o şehitleriz, yetmiş milyonuz efendim! Toprağın altındakileri saymıyorum. Hala yerinde oturan o adama diz çöktürmedikçe; bu hesap her zerresiyle alınmadıkça, vebali size çok ağır gelir efendim, kaldıramazsınız! Unutuldu sanmayın; millet unutmaz, hala hazmetmeye çalışıyor ama mümkünü yok.

Devlete, “tarihle yüzleşiyoruz” adı altında günde kırk kere özür diletiyorsunuz ve on bin kişilik bir yerleşimde elli bin kişinin mağaralara doldurularak yok edildiğini söylüyorsunuz! Millet sayı saymasını da biliyor, eşkıyadan özür dilemekle sorunlarımızın çözülemeyeceğini de efendim.

Meclise alınan eşkıya uzantıları her gün devletin saygınlığını yerlerde sürüklüyorlar; görmüyorsunuz. Her gün meydan okuyorlar; gülümsemekle yetiniyorsunuz. Bu tutumların siyasi hedefleriniz açısından değeri nedir bilmiyorum; ama devleti şamar oğlanına çeviremezsiniz efendim;  hesap sorun.

Biz şehitlerin acısını da sineye çekeriz; tarihimiz, kültürümüz bu acıların eseridir; ama devlet eğilmesin! Hukuka bağlı ve saygılı bir yönetim, dünyanın hiçbir yerinde kendisini böyle aşağılatmaz, aşağılatamaz.

Bizim kültür geleneğimizde devlet bütün mukaddesatımızın koruyucu yapısıdır, toplumsal değerlerimizin en üstünüdür; kutsallığı da bu anlamdadır ve buradan gelir. Ona küfrettiremezsiniz efendim! Türk’üyle, Kürd’üyle ruh bütünlüğümüz parçalanıyor efendim!

Şüphe etmeyin ki, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadeleyi kanları ve istikballeriyle gerçekleştiren kahraman nesil azap içindedir! O nesil devlete nasıl bakıyordu bir örneğini hatırlayalım:

Yıl 1918, Mevlanzâde Rıfat Bey,  Said Nursi‘ye mektup yazıyor: “Devlet artık parçalandı, herkes kendi kavmine dönüyor;  biz de Kürtleri canlandırmak için doğuya gidip çalışalım.”

Cevap: “Osmanlı devletini dirilteceğini söyle sana hayatımı vereyim; başka şeylerle uğraşamam.”

Bu insanlar devletlerine hakaret ettirmezlerdi; bu insanlar var olduğu için devletimiz altı yüz yıl yaşadı. Onları göz ardı edemezsiniz. Toprağın üstündekiler de azap içindedir efendim; bir türlü hazmedemiyorlar, unutamıyorlar.

Büyüklük sözle olmaz. Belediyenin kapısında devletimize hasittir çekip, sonra odacısıyla maaşını aldıran ve devlet otoritesiyle emirler veren o serseriden hesabımızı sorun! Bu devletin vatandaşı olan, bu devletin nimetleriyle yaşayanlara benim mukaddeslerimi çiğnetmeyin, efendim, aşağılatmayın; bunun vebalini kaldıramazsınız!

Hiçbir çözüme devletin halk indindeki itibarını çiğneyerek ulaşılamaz. Farzımuhal ulaşıldığı düşünülse bile, o artık çözüm değil, anlamını yitirmiş bir mefta gibi olur.

Son günlerde Hoca Efendi’nin bir sohbeti yayımlandı; kulağınıza gelmiştir. O da her vatandaşımız gibi çözüm istiyor, “kan akmasın” istiyor; “bu uğurda fert olarak el, etek de öpülebilir”, diyor; ama devlet katında bir ölçü koyuyor:  “Milli onur ve milli gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla; o mefkûreye saygı devam ettiği sürece…” kan kusup, kızılcık şerbeti içtim de denilebilir…

Affınıza sığınırım efendim, ilim bir nokta imiş cahiller onu çoğaltmışlar; ben de onlardan olduğum için sözü biraz uzattım; hülasayı kelam hazmedemiyoruz, efendim!

Önemli Günlere Atıflar!

İnsanların hayatında olduğu gibi milletlerin hayatında da önem arz eden bazı günler ve olaylar vardır. Bu günler bazen bir milletin üzüntüsünü bazen de kurtuluşunu ifade ettikleri için çok önemlidir.

Bugünkü toplumumuza baktığımızda, geçmişimizde önem arz eden günlerin ilerleyen zamanla beraber sadece şekli birer kutlama biçiminde kalıp, o günlerin kutlanmasına sebep olan “geçmişte yaşananların ruhunun” unutulduğunu üzüntü ile görmekteyiz.

Her ne kadar biz Türk milletinin tarihi hafızası zayıf olsa da görünen o ki, birileri milletimizin tarih hafızasını oluşturan birçok önemli olayı unutmuyor. Hatta aynı günlerde ve aynı adlarda “milli tarih hafızamıza ” yeni “açılımlar” kazandırıyor!

Misal mi?

Mesela, günümüzde devam eden bir süreç olan “Ergenekon Davası”, tarihte Ergenekon Destanı olarak anılan, Türk milletinin doğuşunu ve zorlu mücadelesini anlatan bir destanın adıdır. Böyle bir destanın, bugün neredeyse her türlü şaibeli olayın bağlandığı bir davayla ve süreçle aynı adı taşıması “manidar”dır.

Yine bir süredir devam eden “açılım”ların en son noktasını geçtiğimiz günlerde 18 Mart’ta hepimiz gördük. Türkiye topraklarında Türk bayrağının olmadığı bir sevinç kutlamasının yapıldığı bu günün, Türk milletinin emperyalist güçlere karşı verdiği varoluş mücadelesinden başarı ile çıktığı “Çanakkale Zaferi” ile aynı günde olması da “manidar”dır.

Türk milleti için hayati önem arz eden iki önemli tarihi olayın, kanaatimizce hafızamıza başka şeyleri ifade edecek tarzda kazınmak istenmesi, içerisinde bulunduğumuz durumun vahametini göstermesi açısından mühimdir.

Zira anlaşılan o ki Türk milletinin tarihi yeniden yazılmak istenmektedir. Uzun bir süredir bizlerin yerine tarih yazıcılığı yapanlar, görülüyor ki son zamanlarda hızlı bir ivme kazanmışlardır.

Unutmamak gerekir, her milletin hayatında tarihleriyle ilgili belli dönemlere dair başkaları tarafından yazılmaya çalışılan tarih yazıcılığı mevcuttur. Türk milleti olarak tarihimizin birçok döneminde bu kalemleri kırmayı başardık. Umarım günümüzde tarihimize dair yapılan tarih yazıcılığında namert kalemleri kırmayı başarır ve tarihimize kaldığımız yerden devam ederiz. Saygılarımla…

Halkın ve Hükümetin Baş Ağrısı -3

0

Güzeldi Berbat Oldu!

Geçen onbir yılda iktidarın yaptığı en doğru yenilik, okul müdürlüklerinin aynı okulda geçen sürelerini beş yılla sınırlandırmış olmasıdır. Bu yenilik bünyedeki pıhtılaşmayı önledi, kan akışını sağladı, kurumsal körleşmenin ve basiret kaybının önüne geçti ama ihtisaslaşmaya önem vermeden uygulanıyor olmasının tahribatı büyük oldu.

Meslek liselerine Din Kültürü ya da genel kültür dersleri öğretmenlerinin Müdür olarak atamaları yapıldı. Civata, pim, perçin, transistör, osiloskop, torna, freze vs. mesleki hiçbir terimi bilmeyen insanlar meslek dersleri öğretmenini nasıl anlayacak? Okul sanayi işbirliğinde sanayicilerle nasıl iletişim kuracak? Bu yapılan;’işi ehline emanet etmek’ gibi bir emri bildiği halde onunla amel etmemek anlamına gelmez mi?

Bir ilköğretim okuluna gidiyorum; 20 sene meslek okulunda yönetici yardımcılığı yapmış arkadaşımla karşılaşıyorum, bir başka meslek okulunda ise tam tersi! Neymiş efendim rotasyona tabi olmuşlar… Yazık ve günah… Hem bu insanlara hem de Milletin evladına… Allah, ‘bilmezler mi, akletmezler mi’ diye buyuruyorken kendi aklına değil torbanın aklına güvenerek yapılan işten başkaca ne beklenir? Hayır umulur mu böyle gecenin seherinden?

Yeteneksizsiniz Çocuklar!

Vatandaşlık bilgilerini ve yüksek öğretime geçiş bilgilerini bir şekilde öğretirsiniz. Okullar ve yetmediği yerde dershaneler en çok bunu yapıyor. Peki, resim, müzik, spor, tiyatro vb kabiliyetler hangi aşamada ortaya çıkarılıp hangi ortamlarda nasıl geliştiriliyor? Mesleki yönlendirmeler hangi bilimsellikte ve hangi oranda uygulanıyor? Okulların bu alanlardaki alt yapıları nasıl? En iyisi orayı hiç karıştırmayalım!

Bugün Ne Öğretelim Ne Kadar Öğretelim?

Eğitimin üçüncü esas unsuru programlara yani ne öğretilecek, niçin öğretilecek, nasıl öğretilecek, ne kadar öğretilecek meselesine gelince? O işimizin de bilimsel bir yanı yok. Niye bunların öğretilmesini öngördünüz? Sorusuna hiç kimsenin ‘ben böyle istedimden’ öte verecek bir cevabı yok. Bu dün de böyleydi maalesef bu gün de böyle…

Öncelikle kabiliyetleri açığa çıkarma metodumuz gelişmemiş. Okul kendini ev sahibi hissediyor ve öğrenciyi misafir… Bu durumda ne diyordu atalarımız? Misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Öğrencinin yaratılış gayesini keşfetmek ve o yönde geliştirmek okulun işi değil, okula sağlanan imkân, verilen program ne ise öğrenci onu almak zorunda!

Meslek mi öğretilecek? İndirin oradan konserve bir program! Efendim mesleğin ulusal ve küresel standartlarıymış, bilgi ve teknolojideki değişimlerin mesleğe etkileriymiş, iş dünyasının ihtiyaçlarıymış hiç önemli değil! Zaten o alanlarda analizler yapacak, öğretim basamaklarına dönüştürecek ve program hazırlayacak yetişmiş elemanlarımız yok.

Referansına Göre Makam!

Bakanlığın merkez teşkilatında olduğu kadar, İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine atanacaklar konusunda da bir düzen tutturamadık. İl Müdürlüğüne atananın niye oraya atandığını- kriterleri baz alarak- hiç kimse izah edemez. Aynısı müdür yardımcılıkları ve şube müdürlükleri içinde geçerli. Bu birimlerde on yıl vekâleten görev yapılmasının izahı olamaz. Batı illerimizden birinin İl Milli Eğitim Müdürlüğü, açık şube müdürlüklerinin ilanını yapıyor, ilana koyduğu dilekçe örneğinde ‘referanslarınız’ bölümü var.

Sen devletsin kardeşim. Benim bütün özgeçmişim senin elinde. Hangi okulları bitirdim, nerelerde görev yaptım, ceza ya da ödüllerim hepsi elinde, şimdi sen benden ne istiyorsun? Şube müdürü mü atayacaksın dalkavuk mu? Millete hizmetkâr mı olacağım, birilerine kul mu?

İktidar yanlısı görünen ve tasvip gören bazı müdürler görüyorum; bir zamanlar kendilerini ülkücü olarak takdim ediyorlardı, sonra DYP’li daha sonra DSP yanlısı oldular ve şimdi de AK Partiyi kullanıyorlar.

Cennetlikleri ve cehennemlikleri ayırmıyoruz. Allah o yetkiyi Peygamberlerine vermedi. Halkın hizmetini noksansız görecek insan arıyorsanız, ehil olup olmadığı neyinize yetmez. Bu ‘parti devleti’ özlemi hangi partiye yaradı ki size yarayacak? Partiler mezarlığı onu deneyenlerle dolu.

Başbakanın İşi Zor!

Milli eğitim konusu iktidarın karın boşluğunu oluşturuyor. İktidar müteahhit vizyonuyla yollar, kaldırımlar, konutlar yaptı. Sosyal vizyonuyla yardımlar ve sağlıkta önemli gelişmeler kaydetti ama insani vizyonda sınıfta kaldı. İnsana yatırım konusu kitap dağıtımından, üniversite açmadan öteye geçemedi… Eğitimde öyle, böyle, şöyle derken AK Partinin iktidarında ilköğretime kaydolanlar, şimdi 18 yaşına geldiler. Peki, bu öğrenciler geçmiş dönemdekilerden daha iyi ne kazanmış oldular?

Öyle görünüyor ki; Sayın Başbakan Milli Eğitim konusuna bizzat el atmadıkça, politikalarını ve hedeflerini belirlemedikçe, Bakanlığı atadığı kişilerin keyfiyetine terk ettikçe ve Milli Eğitimden siyasi nüfuz devşirenlere engel olmadıkça daha çook başı ağrıyacak ve tabii Milletimizin de…(son)

Peygamber(sav)’in Eşleri ve Çok Evlilik Sebepleri-2

Şimdi sırasıyla diğer eşlerini ve evlilik sebeplerini görelim.

Şimdi sırasıyla diğer eşlerini ve evlilik sebeplerini görelim
2- Hz. Sevde(R.Anha) Hz. Peygamber’in ikinci eşidir

İlk iman eden müslümanlardandır.

Mekke’deki putperestlerin müslümanlara yaptıkları eziyetlere dayanamayarak kocası Sükrân ile Habeşistan’a sığındı.

Orada, eşi Hıristiyan oldu ve bir müddet sonra da öldü.

İnançları hiçbir zaman değişmeyen Hz. Sevde, tekrar Mekke’ye dönmek mecburiyetinde kaldı.

Müslüman saflarında savaşırken, 16 yaşındaki oğlunu da kaybetti.

Allah’ın Elçisi, İslâmiyet uğruna çektiği bunca sıkıntılara karşılık Hz.Sevde’ye evlenme teklif etti.

Bu sırada Hz Sevde 50 yaşında bulunuyordu.
3- Hz. Âişe(R.Anha) Hz. Peygamber’in 3.eşi ve en yakın dostu birinci halife Ebubekir(ra)’in kızıdır.

Mekke’de doğup büyüdü, çok iyi bir terbiye alarak yetişti.

Allah’ın Elçisi; Hz. Ebû Bekir(ra)ın ailesi ile dostluk bağlarını kuvvetlendirmek için Hz. Âişe ile nikâhlandı,

Aişe çok zeki ve akıllı bir kadındı.

Hz Aişe Peygamber’in eşi olarak gereken görevleri başarı ile yerine getirdi.

Dokuz sene müddetle Hz. Peygamber’in en yakını olarak birçok hizmetlerde bulundu.

Eşi’nin yanında askeri seferlere iştirak etti.

Hasta bakıcı olarak da görev yaptı.

Çok sayıda hadisin günümüze kadar gelmesine vesile oldu.

O, İslâm’ın en büyük hukukçularından biri olarak kabul edilir.
4- Hz Hafsa (R.Anha) Hz. Peygamber’in 4.eşidir.

Yakın dostu ikinci halife Hz. Ömer’in kızıdır.

Mekke putperestlerinin eziyetlerine dayanamayarak kocası Huzâfa ile birlikte Habeşistan’a daha sonraları da Medine’ye hicret etti.

Uhud Savaşı’nda kocası şehit olunca dul kaldı.

Peygamberimiz Hz. Ömer’in isteği ile kızını eş olarak aldı.

O’nunla da akrabalık bağını kuvvetlendirmiş oldu
5- Hz. Ümmü Seleme(R.Anha) Hz. Peygamberin beşinci eşidir.

Kendisine derin bağlılığı ile ünlüdür.

Kocası Abdulesed ile İslâmiyeti ilk kabul edenlerdendi.

Kocası, Uhud Savaşı’nda şehit oldu.

Dört çocuğu ile dul kaldı.

Hz. Peygamber kimsesiz kalan Ümmi Seleme ile evlenerek, onu ve çocuklarını koruması altına aldı.

Ümmü Seleme(R.Anha) İslâmiyet’in azılı düşmanı müşriklerin komutanı Halid b. Velid’in de yakın akrabasıydı.

Halid, bu evlilikten çok etkilendi.

iki yıl sonra da İslâmiyet’i kabul etti.

6- Hz. Cüveyriye (R.Anha) Düşman Benû – Mustalık Kabilesi reisinin dul kızı idi.

Hz. Peygamber’in 6.eşidir.

İlk kocası Müslümanlarla yaptığı savaşta öldürüldü.

Esir düşen Hz. Cüveyriye cariye olacağı yerde, Hz. Peygamber’in eşi olmayı tercih etmiştir.

Hz. Peygamber bu evliliği gerçekleştirmekle akraba bağı oluştuğundan, düşman kabilesi mensupları da İslâmiyet saflarına geçmekte gecikmemişlerdir.

7- Cahş Kızı Hz. Zeynep (R.Anha) Hz Peygamber’in öz halasının kızı ve 7.eşidir.

Arabistan’da, azat edilen köleler haksızlığa uğratılıyordu.

Asil (soylu) kadınlar kölelerle evlenmezlerdi.

İşte bu kötü geleneği silmek ve onların da diğer insanlarla eşit olduğunu göstermek için

Allah’ın Resulü; azat olmuş kölesi ve hukuken evlât edindiği Zeyd’i Zeynep ile evlendirdi.
Ancak eşler anlaşamıyor ve uyumsuzlukları devam ediyordu.

Hz. Peygamber’in karşı çıkmasına rağmen Zeyd bu evliliği sona erdirdi.

Hz. Zeynep, bu olaylara çok üzülmüştü.

Bir müddet sonra da Hz. Peygamber’e, Zeynep ile evlenmesi için vahiy yoluyla emir geldi.

Ahzap suresi 37. Ayette

“Hani sen Allah’ın nimetlendirdiği, senin de lütufta bulunduğun kişiye (eşini yanında tut, Allah’tan kork) diyordun ama Allah’ın açıklayacağı bir şeyi de içinde saklıyordun;

İnsanlardan çekiniyordun.

Oysaki kendisinden korkmana Allah daha lâyıktır.

Zeyd o kadından ilişiğini kesince onu sana nikâhladık ki, evlâtlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde, müminler için o kadınlarla evlenmede bir güçlük olmasın”

Zaten Allah(cc) ın emri yerine getirilmiştir”.

Böylece hem Zeynep korunma altına alınarak, onun mutsuzluğuna son verildi

Hem de Arap geleneğine göre:

Evlâtlığın boşadığı kadını onun babalığı alamaz.

Âdeti sona ermişti.
8- Hz. Zeynep. (R.Anha) Hz Peygamberin 8.eşidir

(Bu Zeynep’le yukarıdaki Zeynep farklı kişilerdir)

İlk kocası Bedir Savaşı’nda ikinci kocası da Uhud Savaşı’nda şehit oldu.

Böylece kimsesiz kalan Hz. Zeynep, Allah’ın Resul’ü tarafından nikâhlanarak koruma altına alındı.

Ancak kendisi, bu evlilikten üç ay sonra vefat etti.
9- Hz. Ümmü Habibe(R.Anha) Mekke putperestlerinin lideri Ebu Süfyan’ın kızı ve 9.eşidir.

Babasına rağmen kocası Cahş ile ilk müslümanlardan olmuştu.

Müşriklerin baskısına dayanamayarak Habeşistan’a hicret etti.

Orada eşi din değiştirerek Hıristiyanlığı kabul etmiş ve bir müddet sonra da ölmüştü.

İlk evliliğinden bir çocuğu olan Hz. Ümmü Habibe bütün varlığı ile İslâmiyet’e sadık kalmış ve babasının lideri olduğu Mekke Şehri’ne de geri dönmemişti.

İşte bu vefanın karşılığı olarak Allah’ın Resul’ünden evlenme teklifi aldı.

Böyle bir teklif Müslüman bir kadının ulaşabileceği en büyük ödüldü.

Bu evlilikten sonra babası Ebu Süfyan’ın Hz. Peygamber’e olan düşmanlığı da azalmaya başlamıştı.

Yüce Allah, Mümtehine süresinin 7. ayetinde de şöyle buyurmaktadır:

“Olabilir ki Allah sizinle, onlardan düşman olduklarınız arasına bir sevgi koyar.”
10- Hz. Safiyye(R.Anha). Hz. Peygamber’in 10.eşidir

Hayberli bir Yahudinin kızıdır.

Müslümanlarla Yahudiler arasında geçen Hayber Savaşı’nda kocası öldü.

Kendisi de esir düşerek Hz. Peygamber’e ganimet payı olarak ayrıldı.

Allah’ın Resul’ünün: Kendi dininde kal, seni memleketine göndereyim.

Eğer istersen İslâmiyet’i kabul et, seninle nikâhlanayım teklifine hemen olumlu cevap verdi.

Bu evlilik; harpte mağlup olan Yahudiler arasında etkisini göstermişdi.

bir kısmının İslâmiyet’i kabul etmesine vesile oldu.
11- Mısırlı Hz. Mâriye. (R.Anha) Hz. Peygamber’in 11.eşidir.

Mısır Kralı Mukavkıs tarafından hediye olarak gönderildi.

Allah’ın Resul’ü de onu cariye değil, eş olarak kabul etti ve nikâhladı.

 Bu evlilik Mısır Halkı’nın İslâmiyet’e sıcak bakmasına çok etkili olmuştur.
12- Hz. Meymûne (R.Anha) Hz. Peygamber’in, son ve 12. eşidir.

Allah’ın Elçisi, putperest Mekkeliler ile münasebetlerinde düşmanlığın ortadan kalkmasını istiyordu.

 Mekkeli dul bir hanım olan Hz. Meymûne’nin, muhtelif kabilelerin hatırlı kişileri ile evli 8 kız kardeşi bulunuyordu.

 Bunların kocaları Mekke’de geniş bir etki sahasına sahiptiler.

 Bu evlilik, Mekke Halkı ile gerginliğin azalmasına vesile olmuştur.
Allah’ın Resul’ü; 53 yaşından vefatı olan 63 yaşına kadar birçoğu yaşlı ve çocuklu olan dul hanımlar ile evlendi.

 Böyle ileri bir çağda nefsinin hoşlandığı duygularının veya cinsel isteklerinin tatmini için eşler alsaydı tüm hanımlarının genç güzel ve bekâr olmasını tercih ederdi.                                      

 

Ocağımızdan üç dostumuzu daha Baki Hayata uğurlarken

Toplantılarımızın ve ev sohbetlerimizin aranan siması olan Hikmet hocamız değerli fikirleri ve doyurucu, gönlümüzü coşturan, ferahlatan duaları ile her zaman arayacağımız bir ağabeyimizdi. Müftülüğü döneminde çıkmasını sağladığı RAHMET dergileri, alanında önemli bir ihtiyaca cevap veriyordu. Bu dergi din adamlarımız için bir kültür hazinesi görevi yaparken okumaya meraklı vatandaşlarımız içinde iyi bir kaynak olmuştu. Hikmet Kutlu bey mesleğinde izzet ve vakar sahibi birisi ve tanıyanlar için baba vasıflı büyüğümüzdü.

Malatya İnönü Üniversitesi Tıp fakültesinde çalışan oğlu Prof. Dr. Ramazan Kutlu’yu ziyarete gittiği zaman yapılan tetkikleri sonucu teşhis edilen hastalığı, tedavi edilememiş ve kendisi orada hakkın rahmetine kavuşmuştur. Biz Kocaelili dostları olarak son dönemlerinde kendisini ziyaret edememenin bir burukluğunu yaşamıştık.

Vefatı sonrası kendisinin İzmit’e getirilerek Fevziye Camii ve Bağçeşme Mezarlığı tercihi onunda bizleri ne kadar sevdiğini ve şehrimizi önemsediğinin işaretidir. Son vazifesini yaptığı şehrimizdeki dostları, çalışma arkadaşları ve yakınları cenaze namazı ve sonrası ona olan sevgilerini kalabalık bir iştirakle göstermişlerdir. Bu iştirak onun da şehrimizde ne kadar çok sevildiğinin bir göstergesiydi. Allah’tan Hikmet Müftümüze mekan cennetliği dilerken geride bıraktıklarına sabırlar dilerim.

Sedat Onaran – Mimarımız;

İzmit’te geldiği 1986 yılında tanışmıştık. Hekim olmam ve eşinin hastalığı sebebi ile birbirimizi daha yakından tanıma imkanımız olmuştu. Güler yüzlü, sevecen, olaylara olumlu bakan yönü ile birbirimizle iyi anlaşmıştık. Eşinin hastalığında  ona gösterdiği şevkat ve çocuklarına gösterdiği ilgi ve hizmet onun insan kalitesi yüksek biri olduğunu gösteriyordu. Hanımefendinin vefatı sonrası gösterdiği metanet ve çocuklarına karşı gösterdiği sorumluluk, onun kalitesini bize göstermişti. Milli ve manevi duygularındaki doluluğunun taşıdığı Kocaeli Aydınlar Ocağı üyeliği onun sevilen, sayılan bir insan olmasının diğer bir özelliğidir.

1989 yılında Bahçecik Damlardaki Bağevleri Kooperatif çalışmamız mesleğindeki kendine özgün yönünü tanımamızı sağladı. Farklı ve iddialı bir proje ile Bağevleri sitesinde 27 evlik bir mahalleyi birlikte kurmuştuk. Evlerimiz estetik yönü ile bölgeye bir farklı zenginlik getirmiş, Belde Belediye Başkanımız İbrahim Gencer’in destekleri ile çok yeni ve ileri bir çevreci anlayışı ve doğal dokuyu koruyan-zenginleştiren bir uygulama örneğini oluşturmuştu(28 dönüm araziye 27 ev). Bu anlayış o bölgenin bağımsız ev modeli arayışında da örnek olmuştur.

Bu çalışma Kocaeli Aydınlar Ocağı grubumuzun da (Belediye Başkanı İbrahim Gencer, mimar Sedat Onaran, İnşaat Mühendisi Tahir Akman, Harita Mühendisi Ercihan Zorlu, mali müşavirimiz Ahsen Okyar, Makine Mühendisi Metin Aktürk, Av. Selim Selami Çakıcı vs) bölgemizdeki önemsenecek örnek bir hizmet olup şahsımın da Kooperatif  Başkanı sorumluluğunu yüz akı ile çıktığım bir çalışmamızdır.

Komşularımız Emekli Vali İhsan Dede, yakın dostum Dr. M. Şefik Postalcıoğlu, kolonyacı Hikmet amca, Pekşen Tic. sahibi Mehmet Şen ve Av. Orhan Sakaoğlu hakkın rahmetine teslim ettiğimiz isimlerdir. Geride kalanlarına ve diğer komşularımıza sıhhat ve afiyet dilerken bu vesile ile mimarımız Sn. Sedat Onaran’ın da rahmetle anıyoruz.

Mimar Sedat bey ilimizde ve ülkemizde çok sayıda cami projesini de yapıp uygulayarak unutulmaz hizmetlere imza atmıştır.

Gündoğdulu Sadi abi;

Bismillah teyze (Hatice hanım) ve Sadi Abi Aydınlar Ocağı ev sohbetlerinin farklı ve sevilen simalarındandırlar. Sadi abimizin Gündoğdu’daki evi ve bahçesi arkadaş grubumuzun kolayca gidebileceği adreslerdendir. Örnek bir Müslüman Türk ailesi olan bu hane bizler için güler yüz ve tatlı sohbetlerin yapıldığı bir hanedir. Böyle bir ev ziyareti sonrası yazdığı şu şiiri sizinle paylaşmak isterim.

SEVGİLİ ZİYARETÇİLERİM-26 Temmuz 1996- Sadi Yaman

Hoş geldiniz evime, sefalar getirdiniz
Çok mutlu ettiniz, beni şereflendirdiniz
Ancada bir, kancada bir, ne güzel birlikteyiz
Gördüm ki, Hepiniz, sağlıklı ve dirliktesiniz

Geleceğiniz aydın olsun, diyedir dualarım
Daim olsun birliğiniz, Sizleri kutlarım
Aslanlar gibisiniz, benim sağ tandaslılarım
Sizlere yan bakan, sol gözleri oymalarım

Ne mutlu sizlere, Sizler gibi olanlara
Yazıklar olsun size uymayan aydınlara
Bu yapılan bir darbedir örümcek kafalara
Ne mutlu sizdeki, Sizdeki ana babalar

Ne güzel insansın, ey Ahsen OKYAR
Duyarsa Ercihan ZORLU, yardıma koşar
Alyuvarlarımızda Dr. H. İbrahim KAHRAMAN var
Hepinize benden sonsuz sevgi ve saygılar

Musa Ordu, uzakta, Yaşar ŞENER Burada
Güzel bacımız, Meral AKŞENER Ankara’da
Korkar mı hiç Nihat GÜRER var arkasında
Çıkarsa bir aksilik oluveririz, yanlarında

Şaka bir yana,  Sizlerle ölüme bile giderim
Şiirime girmeyen isimlerden özürler dilerim
Şefik POSTALCIOĞLU Sana da hoş geldin derim
Hasan BALTACI’yı unuttum çok özür dilerim

Gelemeyenlerin maruzatı vardır ben bilirim
Onları da en az Sizler kadar, hatta daha da çok severim
Ara sıra topluca ziyaretime gelin, yolunuzu beklerim
Kusurum oldu ise af ediniz sevgili ziyaretçilerim.

Sadi abimiz ayrıca Ocak faaliyetlerimiz için aranılan, eksikliği hissedilen bir dost olarak kalbimizde kalacaktır. Kendisini yakalandığı Akciğer kanseri sebebi ile baki hayata yolcu ettik. Allah rahmeti ile karşılasın ve mekanı cennet olsun.

Ocağımızın bu üç kaybı bizleri derinden üzmüştür. Geride kalanlara hayırlı ömürler ve tüm ölenlerimize Allahtan rahmet dilerken hoş sedalar bırakan ve ömür bereketi çok olan insanlardan olmamız duaları ile;

Sağlıklı günler dilerim.

Hikmet Kutlu

Hikmet Kutlu

Sedat Onaran

Sedat Onaran

Sadi Yaman

Sadi Yaman

“ Akil, Gel Paçama Takıl ! ”

Alooo, orası Ankara mı? Burası Marmara Bölge Eyalet Başkanlığı‘na bağlı Kocaeli Metropolitanlığı. Efem, biz kültür mantarı yetiştiricileri olarak prezidentimizle, sekond prezidentimizi diğer ürünlerle deniştirmek isteyoruz. Hülya Koçyiğit başkan, Hayrettin Karaman hocam II.başkan; Marmarayspor şampiyon!

Bir ara gözüm Karadeniz United‘ın 7 numerosuna takılmış. Sonra baktım, aklımmış:

“Dün gece hep seni, seni düşündüm 
Kezban Hatemi’ye aklım takıldı 
Uykumda bir sağa, bir sola döndüm 
TESEV Can Paker’e aklım takıldı 

Yüzünde şüpheli bir anlam vardı 
Bana ne dediysen sanki yalandı 
İçimi tarifsiz bir korku sardı 
Etyen Mahçupyan’a aklım takıldı 

Açık konuş benle, doğruyu söyle 
Nedir bu tavırlar, bu gidiş böyle 
Bir yanlışlık yaptım demedin amma 
Akile uydun mu aklım takıldı 

Aklım takıldı, fikrim takıldı 
Şu Hilal Kaplan’a aklım takıldı”

Bir çıkarım Güneydoğu Bölge Eyaleti‘ne; seyreder Yılmaz Erdoğan beni. Bir inerim Akdeniz Akşamlarına; seyrederim Lâle‘mi. Oradan ver elini “Adanalıyıh, Allah’ın adamıyıh!” hey gidi, şimci Arif Nihat Asya sağ olacağıydı da yazacağıdı:

“Adamlar bilirim sönük
Adamlar bilirim çürük
Adamlar bilirim rozetleri
Yüreklerinden büyük

Adamlar bilirim azgın
Adamlar bilirim kuzgun
Adamlar bilirim ünvanları
Boylarından uzun

Adamlar bilirim kelepir
Adamlar bilirim maskara
Adamlar bilirim dakka bir
Teslimdir Amerikalılara

Adamlar bilirim anlamamış
Anlamayacak ne olduğunu
Adamlar bilirim dolduramamış
Ve dolduramayacak koltuğunu

Ben demiyorum; kara kaplı diyor: “Suskunluğum asaletimdendir. Her lâfa verecek cevabım vardır. Ama bir lâfa bakarım lâf mı diye, bir de söyleyene bakarım; adam mı diye.” Paraf; Mevlâna, imza; Türk Milleti.

Bu Kadar da Olamaz…

Teröristlerle esir mübadelesi yapıyor, dünyanın önünde anlaşma yapıyorsun. 21 Mart’ta Diyarbakır’da, teröristbaşının ülkeye, topluma ve Türk Milletine yön vermesine müsaade ediyorsun ve yine aynı yerde ülkenin resmen bölünmesine göz yumuyorsun, ondan sonra da pazarlık yapmıyorum diye ortaya çıkıp, gözümüzün içine baka baka konuşuyorsun.

İnanın, bu kadarı da olmaz, olamaz, inanılamaz…

Bu yutturmacalara inananlara hayretler içerisinde bakıyorum.

Barış yutturmacasının ne anlama geldiğini, yazıyor, çiziyor söylüyoruz ama, inandıramadıklarımız hâlâ var. Bütün mesele de burada. Toplumda tepki koyması gerekenler artsa, birçok mesele kendiliğinden çözülecek. Ama maalesef, kendisini Türk hisseden birçok kişinin adeta basireti bağlanmış. Ya görmüyor, ya görmek istemiyor. Ama, bu işin sonunda zarar görecekler arasında bu insanlar da var, elbette.

MHP Bursa Mitingi sonrası bir takım merkezlerde rahatsızlık oldu.

Neden acaba?

Bazı laflar edilmiş de, bunlar barış sürecine olumsuz etkiler yaparmış da, falan filan. Yani, birtakım zırva insanların, bir takım zırva sözleri.

Hainler, bölücüler, Türk düşmanları, devlet düşmanları her şeyi söylemekte serbest ama, vatanseverlerin buna cevap vermeleri yasak.

Bu kadarı da olmaz, olamaz, inanılmaz, inanılamaz…

Ayda, yılda da olsa oturaklı bir laf edilmiş, Başbakan hemen teröristlikle suçluyor. Sayın Başbakan, teröristleri Diyarbakır mitinginde neden aramadınız? Teröristlerle kol kola ve aynı masa etrafında ülkenin geleceğini tartışırken, pazarlıklar yaparken, televizyonlar açarken ve teröristbaşının bütün rahatlıkları düşünülürken aklınıza gelmeyen teröristlik, içi yanan insanların bir laf etmesi üzerine bu insanları terörist yapmak nasıl aklınıza geliyor?

Ülkenin 300 aydınının bir bildiri yayınlaması, hem de farklı siyasi yelpazelerde olan bu 300 aydının aynı bildiriye imza atması da, MHP Bursa Mitingi kadar teröristlerin masa arkadaşlarını rahatsız etmiş görünüyor.

Bu imzacıların önde gelenlerinden bazıları ile görüştüm ve kararlılıklarını gördüm, çok da mutlu oldum.

Geçen haftalarda yazmıştık. Türk adı kaldırılacak…mış diye.

Kolay mı oluyormuş bu işler?

Daha da devamı gelecek.

Türkocağı Genel Başkanı Mehmet ÖZ’ün bildirisine ne diyeceksiniz?

Kıstırdığınızı, susturduğunuzu zannettiğiniz kurum ve kişilerden gelen tepkiler bundan böyle daha da artacak inanın.

Hiç umulmayan kişi ve kurumlardan gelen tepkiler dalga dalga artmakta ve daha da büyüyerek artmaya devam edecek görünmektedir.

21 Mart’ta Diyarbakır Mitinginde yaşananlar, Habur’da yaşananlardan daha vahimdir. Obama bile, bu vahametin sonuçlarından dehşete düşerek, “biz bile bu kadarını beklemiyorduk” diyerek 3 yıldan beri askıda olan özür yutturmacası ile gündemi değiştirmiştir.

Ama, şerden hayır çıkabilir vecizesi uyarınca, toplumumuzda uyanışa da vesile olur diye temenni ediyorum.