19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1006

Farklılıklarla Yaşama Dersi: 2

0

 

Devam ediyoruz…

Aynı program dahilinde Atlanta’da Martin Luther King Jr. Müzesi’ni de görme imkanı bulmuştuk. İlgilenenler bilir, Martin Luther King Jr. 60’larda Amerika’da ırkçılık karşıtı fikirleriyle etkili olmuş, özellikle zencilerin haklarını mücadeleyle savunmuş bir isim.

Meşhur “Bir hayalim var…” sözünün sahibi.

Müze çok geniş bir alanı kapsamaktaydı. İsim olarak müze desek de aslını isterseniz bir yaşam alanının geçmişten günümüze aktarılmış halini de içerdiğini söyleyebilirim. Zira o dönemde zencilerin beyazlardan “ayrı” bir biçimde oluşturulmuş yerleşim alanları, King Jr.’ın doğduğu ev çevresinde sergilenmekteydi.

Döneme ait bir takım fotoğrafların sergilendiği bir bölümde bir fotoğraf dikkatimi çekmişti: Kolej öğrencisi zenci bir genç kız, tedirgin bir ifadeyle beyaz öğrencilerin sözlü tacizleri arasında (yüz ifadeleri de bu durumu gösteriyordu) yürümeye çalışırken fotoğraflanmıştı.

Fotoğrafın altındaki yazıya göre zenci kız öğrenci o koleje giren ilk zenci kız olup, taciz ve baskılara ancak (yanlış hatırlamıyorsam) iki hafta dayanabilmiş. Akabinde ayrılmak zorunda kalmış.

1960’lar ve Amerika’nın gündeminden bir konu: Irkçılık. Öyle ki bir zenci için bırakın başkanlık hayalini, okul okumak bile rengi sebebiyle neredeyse mümkün değil.

Tabii Obama’nın başkan seçilmesinin, bir milletin ulaştığı olgunluk seviyesi bakımından neden Amerikan halkı tarafından alkışlandığını daha iyi anlıyorsunuz. Zira bir dönem kabul etmekte zorlandığınız “farklılıklarla” bütünleştiğinizin somut resmini çizmiş oluyorsunuz.

Yani “hayal”in gerçekleştiğini.

Böyle durumlarda insan kendisiyle mukayeseye girmeden edemiyor… En azından benim zihnim bu mukayeseye kayıyor…

Kayar kaymaz da aklıma özellikle Anadolu’yu fethettiğimizden beri “farklılıklar”la nasıl hemhal oluşumuz geldi…

Mesela o gün Bizans’ın tebası durumunda olan Ermenilerin bilhassa Osmanlı’da yükselebildikleri mevkiler ve halkın komşuluk ilişkilerine dair tarihi veriler geldi…

Mesela Endülüs’ün yıkılmasının ardından yapılan zulüm ve baskılardan kaçan Yahudilerin Osmanlı’ya sığınması ve bu “farklılığın” da bünyeye zorlanmadan kabul edilişi geldi…

Mesela 19. yüzyılda Rusya tarafından zorunlu göçe tabii tutulan Kafkas halklarına dedelerimiz tarafından kucak açılması geldi…

Mesela yakın tarihimizde Saddam’dan kaçarak ülkemize sığınan 500 bin peşmergeyi şikayet etmeksizin kabul edişimiz, kendi vatandaşımızın büyük çoğunluğu böyle bir imkana sahip değilken, bu misafirlerimizin ifadesiyle “bıktırana kadar” tavuk yedirmek gibi “hatalarımızla” bağrımıza basışımız geldi…

(Mesela şuan da aklıma, bir müddettir Avrupa’da göçmenlerin ekonomik nedenlerle yük olarak görüldüğü ve tepki görmeye başladığı günümüzde, Suriye’den bizlere sığınan mültecileri bağrımıza basışımız geldi…)

Korkmayın, tüm örnekleri saymayacağım.

Ancak bu örnekler aklıma gelirken mukayesenin temelini oluşturan “farklılıklarla yaşama farkımızın” nedenini de düşünmeden edemedim.

Cevabımı mı soracaksınız?

Soranlar için, cevabımı üçüncü derste açıklayacağım…

 

 

 

 

Kaybolan Eski Sokak Kültürümüz

Günümüz dünyasında, bilgiler ve teknolojiler sürekli yenileniyor. Bu durum pazara sürülen ürünlerin de devamlı yenilenmesine neden oluyor. Yeni nesil ürünler yaşantımızı kısa sürede etkisi altına alıyor,  yönlendiriyor ve değiştiriyor.

Hızla geçen zaman evimizle beraber evimizin bulunduğu sokağın da görüntüsünü değiştiriyor. Bir veya iki katlı küçük bahçeli, pencerelerinin önünde sardunya, karanfil saksıları bulunan evlerimiz artık yok oldular.

Çocukluğumuzun sokak kültürü de artık tarihin arşivlerine sığındı. Günümüzde sosyal yaşam, komşuluk ilişkileriyle beraber, çocukların sokak oyunlarını da yok etti.

Oysa, eski sokaklar çocukların güven içinde oynadıkları alanlardı. Kız ve erkek çocukların kendi aralarında veya beraber oynadıkları oyunların da neler olduğu zamanla çoktan unutuldu.

Sokaklarımızın özgün giysileri ve davranışları olan kamu görevlileri de artık yoklar. Haftanın belirli gün ve saatlerinde geçen atlı çöp arabaları ve saygılı temizlik görevlileri ile geceleri herkese güven içinde olduğunu hissettiren bekçi babalar da kayboldular.

Eski kent yaşamının rengi, sesi, kokusu ve her biri ayrı ayrı toplumsal değerlerimiz olan sokak satıcılarımız da günümüze kadar gelemediler.

Sokak satıcıları, seyyar esnaf veya ayak satıcıları olarak isimlendirilen bu insanlar zaman içinde kayboldular.

Aslında sokak satıcıları Anadolu’nun değişik yörelerinden para kazanmak için kentlere gelen insanlarımızdı.

Sokakların unutulan bu renkli kişilerinden hatırladıklarımı sizlere aktarmak istiyorum.

Sütçüler, gazeteciler, simitçiler, atlı zerzevatçılar, sakalar, yağcılar, bohçacılar, ayakkabı tamircileri, bileyiciler, kalaycılar, oduncular, kömürcüler, çekirdek ve leblebiciler, macuncular, halkacı-poğaçacı-açmacılar, niyetçiler, elma şekerciler, dondurmacılar, pamuk helvacılar,Abdülvahit Turan  Yenihayatçılar, oyuncakçılar ( Fırıldakçı – Çemberci – Balerinacılar ), mısırcılar, galetacılar, yoğurtçular, son çıkan şarkıcılar, turşucular ve diğerleri…

Bu insanları mahalleliler tanırdı, satıcılar da sokağın sakinlerini. Belli bir süre sonra memleketlerine dönmek isteyen satıcılar, yerlerini alacak yeni satıcıyla bir ay kadar beraber dolaşırdı. Onları mahallelilere tanıştırırlardı.

Satıcıların kendi aralarında hiç bozulmayan kuralları vardı. Aynı malı satanlar birbirlerinin satış yaptığı sokaklara hiç girmezlerdi. Hepsinin satış bölgeleri ayrı olurdu. Bu konuya çok hassasiyet gösterirlerdi.

Sokak satıcılarımızın, aklımda kaldığı kadarıyla özelliklerini tavır ve kişiliklerini, seslenişlerini, kıyafetlerini, satış usullerini inşallah bir başka yazımla sizlere aktarmaya çalışacağım.

 

 

Nereye Gidiyoruz?

 

Türkiye, 30 yıldır adı konulmamış bir savaşın içindedir. Kundaktaki bebekten, yaşlılık sebebiyle kulağı duymaz, gözü görmez bastonsuz yürüyemez durumdaki kadın-erkak ihtiyarlara kadar mâsum insanlarımız katledildi. Gencecik fidanlar hain pusularda şehit edildi. Analar ağladı, babalar bağırlarına taş bağladı. Asker yolu gözleyen kızlarımız dul, henüz dünyaya gelmemiş yavruları yetim kaldı. Her yaşta evlatlarımız baba özlemi içerisinde başı eğik, gözü daima nem bulutları ile dolu olarak dolaşıyor.

Böyle bir ortamda, adına ister ‘barış süreci‘, ister ‘açılım‘ denilsin, ülkemizde akan kanın durmasını, analarımızın ağlamamasını, bacılarımızın dul kalmamasını, yetimlerin sayısının artmamasını, babaların evlat acısıyla yanmamasını sağlayacak herhangi bir harekete karşı çıkanlar vatan hainidirler. Vatanını-milletini-bayrağını, bağımsız bir ülkede şerefiyle hür yaşamayı hayatının tek gayesi-hedefi bilen insanlarımızın öpülesi elleri, iki cihanda bu hâinlerin yakalarında olacaktır.

Buraya kadar söylenenlere itiraz edebilecek insan bulmak zordur.

Ancaaakk…

Canların heba olmaması ve gözyaşlarının durması uğruna, ülkenin bölünmesine, milletimizin dağılmasına râzı olanların da, vatanımızı bölmek isteyen hâinlerden hiç bir farkları yoktur.

Barış, huzur ve sükûn ortamının sağlanacağı vaadiyle yapılan çalışmalar karşısında endişeli olduklarını söyleyenleri, ‘kana susamışlar‘, ‘hâinler‘ ve daha nice kirli sıfatlarla itham edenler de hâinlerin tââ kendisidirler.

Sağduyu sâhibi hiçbir insanın, terörün sona ermesinden rahatsızlık duyması asla ve kat’a söz konusu değildir.

Sağduyu sâhibi vatanseverleri, millet dostlarını endişeye sevk eden; herkesin arzu ettiği barış ve huzur ortamının sağlanması uğruna, verilen ve verilecek olan tâvizlere sınır konulmamış olmasıdır.

Daha önce çizilen kırmızı çizgilerin silinmesi karşısında; pişkince davranılıp, uğranılan hezimet, ‘zafer‘ diyerek millete (âmiyâne tâbiriyle) yutturulmaya çalışılmaktadır.

Sınır konulmamış tâvizler sebebiyle vatanımızı bölünmeye, milletimizi felâketlerin en büyüğü ile karşılaşmaya ve insanlarımızı haysiyetsizce yaşama noktasına adın adım götüren yanlışlıkları hatırlayalım:

*Türk milletinin adının vatandaşlık târifinden çıkartılması,

*Kanunların suç saydığı fiilleri defalarca tekrarlamış cânilerin milletin tasvip etmediği şekilde affedilmesi… ve bu hareketin TBMM kararı olmadan uygulamaya konulması,

*’Hukuk Devleti’ olduğu iddia edilen Türkiye’de; Anayasada’da ve kanunlarımızda yer almayan hakların ‘Ben yaptım, oldu‘ çarpık zihniyeti ile fütursuzca kullanılması,

*’Vatanseverlik‘, ‘milletine bağlılık‘ gibi ulvî duyguların ayaklar altına alınması ve bu fâhiş hatânın İslamiyet adına yapıldığının zannedilmesi,

*Terör örgütünün başındaki câninin nihâî hedefi bizzat kendisi tarafından açıklanmış olmasına rağmen, onunla pazarlığa oturanların vereceği tâvizlerin sınırlarının belli olmayışı,

*Yanlışları dile getirenlerin en ağır ve haysiyet kırıcı yöntemlerle sindirilmeye çalışılması,

*’Türkiye‘ ve ‘Türk‘ isimlendirmelerinin, (şimdilik geri adım atılmış olsa bile) T.C. rümuzunun kaldırılabileceğinin sinyallerinin verilebilmiş olması,

*Türk bayrağının tahrik unsuru olduğunun mahkeme kararı ile belirlenmesi,

*Öcalan ve Karayılan ile ile diğer terörist başlarının her an karşımıza; ‘Devlet, attığımız adımların karşılığını vermedi. Biz de cinâyetlerimize devam edeceğiz‘ deme ihtimallerinin ortadan kaldırılmayışı ve kaldırmak için teşebbüste bulunulmayışı,

*Terör örgünü elebaşılarına verilen teminatın kırıntılarının bile millete verilmeyişi, (Ezcümle; Ülkemizi böldürmeyeceğiz, Türk adını kullanımdan kaldırmayacağız, Türk bayrağının açılmasını engellemeyeceğiz gibi sözlerin kullanılmaması)

*Kanın akmasını, anaların ağlamasını millet istiyormuş gibi Heyet-i Nasiha oluşturup milletimizin iknaya çalışılması, (Bu durum, itleri serbest bırakıp, milletin gerektiğinde kendilerini korumak için kullanmak isteyebileceği taşları-sopaları, sokaklardan tarlalardan toplamaya benzemiyor mu?)

*Birileri çıkıp; ‘Ya barışı isteyeceksin, veya ölümü göze alacaksın!’ Diyor. Ölümü göze alamayanın, barışı hak etmiş olamayacağı gerçeği göz ardı ediliyor. Hem vatandaşın mal ve can güvenliği devletin teminatı altında değil mi ki, vatandaş barış uğruna her türlü zillete katlanmaya râzı olması şartıyla yaşama hakkını elde edecek?

*Hiçbir ülkede, iç karışıklıkları çıkaran terör örgütleri, dış destek olmadan gelişemez. PKK, Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsızlık duyanların beslemesidir, piyonudur. Onu besleyenler, (mümkün değil ya, farz-ı mühal mümkün olsa bile, PKK’nın işlevini üstlenecek örgütü hazırladılar. Bir başka ifâde ile B planını uygulayacaklar. PKK inine çekilmediği takdirde bizim B planımız var mı? Varsa elbette açıklanması gerekmez. Devlet sırrıdır. Fakat B planımızın var olduğuna vatandaşı inandırmak da devletin görevidir. Dedik ya: Devlet terör örgütüne verdiği taminatın kırıntısını bile kendi vatandaşından esirgiyor.

*’Türk‘ kelimesi isim, ‘Türkiyeli‘ kelimesi sıfattır. Milletten ‘Türk‘ ismi esirgenemez, yasaklanamaz. Öyle bir hareketi vaktiyle Tito yapmıştı: Yugoslavya’da Türk insanında Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin ismini yasaklamıştı. Yunanistan, Batı Trakya’daki soydaşlarımıza uyguluyor. ‘Siz Türk değilsiniz, Müslüman Yunanlısınız!’ Diyor. Bir millete isminin kullanmasını yasaklamak ile bir insana anası-babası tarafından kendi millî kültürüne göre verilen ismi yasaklaması, aynı ölçüde dışlayıcı ve haksız-hukuksuz davranışlardır.

Türkiye bir hukuk devletidir. Öyle olduğu içindir ki 33 yıl önceki darbenin hesabı soruluyor. İyi de yapılıyor. Ülkemizde, bugün yapılan haksızlıkların hukuksuzlukların hesabının sorulamayacağından emin olanlar mı var?

İktidarların demokrasi yöntemiyle değiştirilebileceği gerçeği de mi çöp kutusuna atıldı?

Nereye gidiyoruz?

 

 

Milli Kimliğimizin Mimarlarından Şiirler -2- Süleyman Nazif (1869-1927)

0

Millî kimliğimizin mimarları, öncelikle şairler ve yazarlardır. Millî kimliğimizin ve vatan bütünlüğümüzün tartışıldığı bugünlerde bu mimarların neler dediğini hatırlatmanın uygun olacağını düşünüyorum. Çünkü, onlar olmasaydı Türk Milliyetçiliği, ne fikir, ne de siyaset olarak var olmazdı. Ruhları şâd, mekânları cennet olsun.

Millî kimliğimizin mimarlarından biri de, Süleyman Nazif’tir. O, 1869 yılında bugün sanki başka bir ülkenin şehriymiş durumuna düşürülen,  Türk bayrağı yerine PKK paçavralarının asıldığı toplantılarının yapıldığı,  asılmadan Apo’nun Manifestosunun okunduğu özbeöz bir Türk diyarı olan Diyarbakır’da doğdu. 1897’de Paris’e kaçarak Ahmet Rıza beyin çıkardığı meşveret gazetesinde istibdat aleyhine yazılar yazdı.Dönüşünde Vilayet Mektupçuluğu göreviyle Bursa’da ikamete memur edildi. 1908 Eylülünde İstanbul’a döndü. Medeni cesareti yüksek olan Süleyman Nazif, 31 Mart’ı destekleyen Mîzan gazetesi sahibi Murat beye hitaben, o günlerin tehlikeli şartları içinde yazdığı 16 Nisan 1909’da Mîzan’da yayımlanan açık mektubu büyük yankı yaptı. Siyasi meselelerde düştüğü hatalara rağmen, millî meselelerde büyük bir titizlik göstermiş ve samimiyetle milletin hislerine tercüman olmuştur.

İstanbul’un işgal edildiği, Fransız askeri kuvvetlerinin şatafatlı törenlerle Hükümet merkezine girdikleri, yabancı harp gemilerinin toplarını şehre çevirdikleri gün Nazif, yine büyük bir medeni cesaretle 23 Kasım 1918’de Cenap Şahabettin’le çıkarmakta oldukları Hadisât gazetesinde ve siyah çerçeve içinde “Kara Bir Gün” isimli makalesini yayımladı. Bunun üzerine Fransız Generali, Nazif’in kurşuna dizilmesini emretti, sonra bundan vazgeçti. Buna rağmen millî heyecanı yatışmıyordu. 23 Ocak 1920’de Darülfünün Konferans Salonunda Pierre Loti’yi anmak vesilesiyle yapılan ve aslında İstanbul’daki işgal kuvvetlerini hırpalamak amacını taşıyan bir toplantıdaki hitabesi bütün aydınları derin bir heyecanla sarsmış, galeyana getirmiştir. Bunun üzerine İngilizler tarafından diğer Türk milliyetçileri gibi Malta adasına sürüldü. Yirmi ay Malta sürgünü olarak yaşadıktan sonra İstanbul’a döndü ve yazı hayatına devam etti.  Millî Mücadeleyi ve Gazi Mustafa Kemal’in çalışmalarını sonuna kadar destekledi, fakat karşılığında hiçbir maddi menfaat, makam ve mevki beklemedi.

4 Ocak 1927 tarihinde zatürriye hastalığından vefat ettiği zaman cenazesinin kaldırılmasını sağlayacak bir geliri olmadığı görüldü. Türk Hava Mecmuasına yazdığı yazılara bir şükran vesilesi olarak Türk Tayyare Cemiyeti cenazesini kaldırdı, Edirnekapı’daki mezarlığını İstanbul Belediyesi yaptırdı. Harun gibi gelip Karun gibi zengin olanlara ithaf olunur.

Diyarbakır’ın yetiştirdiği bu yiğit vatan evlâdının, millî duygularımıza tercüman olan iki şiirini sizlerle paylaşıyorum. Türklük düşmanlarına ithaf olunur.

TÜRK İLÂHİSİ (1926)

Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor, bak.

Yerim sensin, göğüm sensin, cihânım, cennetim, hep sen; Nasıl bir zinde millet çıktı gördüm hasta sînenden.

Evetmecrûh idin, mecrûh iken de vardı imânın,
Ümidin, kuvvetin, azmin, kanın, aşk-ı huruşânın.

Eğer necm ü hilâl olsaydı âfil, muzmahil Türksüz,
Kalırdı bizce yıldızlar, kamerler, kimsesiz, öksüz.

Yaşattın, çok yaşa, tarihimi ikbâl ü izzetle,
Koşar âtî, koşar mâzi seni tebcile minnetle.

Yerim sensin, göğüm sensin, cihânım, cennetim, hep sen; Nasıl bir şanlı millet çıktı gördüm canlı sînenden.

CENK TÜRKÜSÜ (1917)

Gözde tüter dumanları  Bak Şıpka’nın balkanları  Hâlâ sızar al kanları  Ayrılmıştık otuz sene   İşte Şıpka geldik gene

Pilevne’den bir ses geldi O ses yüreğimi deldi  Ah o günler ne güzeldi  Ayrı düştük otuz sene  Şanlı meydan geldik gene

Yolumuzu bağlamasın  Dalgaların ağlamasın  Ağlar gibi çağlamasın  Görüşmedik otuz sene  İşte Tuna geldik gene

 

 

 

İran’ın Nükleer Enerji Programı

0

Irak’ta 23-24 Şubat tarihlerinde bölge güvenliği üzerine bir toplantı yapıldı. Toplantıyı düzenleyen Irak Stratejik Araştırmalar Topluluğunun davetlisi olarak Bağdat’a gittim.  Uluslararası düzeyde yapılan toplantıda dört tane konu çok tartışıldı. Türkiye’nin Ortadoğu siyaseti, İran’ın nükleer enerji politikası, Sivil toplum kuruluşlarının amaçlarından sapması ve Arap baharının demokrasi dışı alanlara kayması konuları, enine boyuna konuşuldu.

Tebliğlerin ve tartışmaların tümünde bu konular yer aldı. Toplantıya ev sahipliği yapan Irak’ın bir önceki dönem Başbakanı ve Irak Milli Islah Hareketi lideri İbrahim Caferi, iki konuşma yaptı. Her iki konuşmada da bu konulara değindi. İstikrar ve güvenin uzun süreli çabalarla gerçekleşebileceğini, Avrupa’daki yüzyıl savaşlarını örnek göstererek ümitvar olduğunu söyledi. Irak’ın iç güvenliğinin komşularının güvenliği ve tutumu ile yakından ilişkili olduğunu belirtti. Konuşmasında verdiği örneklere bakılırsa, yakın dönemde Irak’ın istikrara kavuşması konusunda Caferi’nin endişeleri var. Sürecin uzayacağını tahmin etmektedir.

İran’ın nükleer enerji programı hakkında İranlı stratejistler ve Arap ülkelerinden uzmanlar, çok sayıda bildiri sundu. Nükleer enerji programın meşruiyetini savunmak için çok farklı argümanlar ileri sürüldü. Bu yazıda İran’ın Nükleer programı tartışmalarında ortaya çıkan söylemin ideolojisi üstünde duracağım.

İran’ın Nükleer programı bilindiği gibi 1950′li yıllarda Şah Rıza Pehlevi’nin iktidara gelmesinden sonra ABD’nin desteğiyle başladı. Bu yıllarda başlatılan program “Barış için atom” konsepti çerçevesinde yürürlüğe kondu. Projenin gerçek amacı ise, Sovyetlere karşı caydırıcı bir askeri güç oluşturmakmış. Sovyetlerin Ortadoğu’ya yayılmasının önünde bir bariyer oluşturmak için, ABD ve müttefikleri soğuk savaş döneminde, İran’ın nükleer enerji programını devreye sokmuşlar.

İran’ın nükleer enerji programı, İran İslam devrimine kadar Amerika ve müttefikleri tarafından desteklendi. İslam devriminden sonra, İran hükümeti bir süre programı askıya aldı. ABD ve İran arasında devrim sonrasında meydana gelen çekişmeler ve İran-Irak savaşı, İran’ın nükleer enerji programını yeniden faaliyete geçirmesine neden oldu. İran Şah döneminde başlatılan projeyi yeniden devreye soktu.

İran’ın devrimden sonra yeniden devreye koyduğu nükleer enerji programı, çok geçmeden, İsrail, ABD ve müttefikleri tarafından kendilerine yönelen bir tehdit olarak algılandı. ABD ve müttefikleri kendilerine yöneldiğine inandıkları bu programı, durdurmak için uluslararası düzeyde İran’a programı durdurması, şeffaflaştırması ve askeri amaçlı olmaktan çıkartması için, baskılar uyguladı. İran’a yaptırımları içeren bir dizi karar alındı ve yürürlüğe kondu. İran uyguladığı nükleer enerji programından dolayı uzun zamandır, uluslararası ekonomik ambargolara boyun eğmekte ve bu baskılarla birlikte yaşamak zorunda kalmaktadır.

Bağdat toplantısında, İran’ın nükleer enerji programını, uluslar arası güç dengeleri bakımından ele alıp meşrulaştırmaya çalışanlar, dört faktör üzerinde durdular. İran’ın nükleer enerji programını meşrulaştırmak amacıyla öne sürülen bu gerekçeler, İran’ın sadece kendi ülkesini savunmak için değil, bölgeyi savunmak için de bu programı ısrarla devam ettirmek istediğini ortaya koymaktadır.

İran’ın nükleer enerji programını meşrulaştıran gerekçeler olarak ileri sürülen iddialardan birincisi, bölgede İsrail’e ve ABD’nin nükleer silahlarına karşı Ortadoğu ve İslam ülkelerini savunmaktır.  Bu argümana göre, Arapların kendilerini İsrail’e ve ABD’ye karşı savunacak bir güçleri yoktur. Araplar bölünmüşler, parçalanmışlar ve kendilerini koruyacak bir askeri güce de sahip değildirler. Bölge Müslümanlarını Siyonizme karşı korumak için İran’ın nükleer programını tamamlaması bir haktır, denilmektedir. İran’ın nükleer programının gerekliliğini savunan İranlı uzmanlardan birisi, “Araplar da milli duygu yoktur, bölünmüşler ve kendilerini Siyonist saldırılara karşı savunamıyorlar, İran’ın nükleer enerji programı Arapların bu açığını kapatacak ve onların güvenliğini sağlayacak” dedi.

Bu faktöre göre, İran, nükleer programını sadece kendi ülkesinin güvenliği için yürütmüyor. Bölgedeki bütün ülkeleri İsrail’e karşı korumak için gerçekleştirmeye çalışıyor. İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunanlar, bu programı Müslüman ülkeleri koruyacak bir paratoner olarak, gündeme getirdiler. Nükleer program bu bakış açısıyla Müslümanlar için ideolojik bir değere dönüştürülmeye çalışıldı. İslam ülkeleri arasında bir ülkenin nükleer silahlara sahip olması; bütün Müslümanlara karşı gerçekleşmesi muhtemel olan bir saldırıya karşı caydırıcı etki yapacak, denilmektedir.

Nükleer enerji programının sadece İran’a yönelen tehditlere karşı değil; bütün bölge ülkelerine yönelen tehditlere karşı savunulması, meseleyi ideolojik bir kalıba dökmektedir. Programı savunanlar, bu gerekçe ile İran’ı İslam dünyasının merkez ülkesi konumuna çıkarmaya çalıştılar. Programa yönelen uluslar arası baskıları bu şekilde İslam karşıtı çalışmalar olarak tanımladılar.

İran, nükleer programının gerekliliğini ABD ve AB üyesi ülkelerin konuyla ilgili delegelerine açıklarken, “Amerika’ya karşı kendini savunma hakkı” varsayımını ileri sürmektedir. Amerika’nın içişlerine karıştığını, ekonomik varlıklarını dondurduğunu ve her zaman kendisini tehdit ettiğini ileri süren İran, kendini savunmak için silahlanma hakkı olduğunu söylemektedir. Ancak Bağdat toplantısında İran’ın nükleer programının meşruiyetini savunanlar, bunu sadece İran’ın güvenliği için değil aynı zamanda bütün İslam dünyasının güvenliği için gerekli olduğunu ileri sürdüler. Yukarıda belirtildiği gibi, bütün Ortadoğu’yu ve İslam dünyasını savunmak için nükleer programın devamından yana olmak, meseleyi ideolojik bir kalıpla biçimlendirme anlamına da gelmektedir.

İkinci olarak, İran bu programı kendi ülkesine yönelen saldırılara karşı caydırıcı rol oynasın diye yürütmektedir. İran; Pakistan, Körfez ülkeleri, İsrail ve ABD tarafından tehdit edildiğini ve bu güçlerin kendisine her zaman saldırabileceklerini varsayarak silahlanması gerektiğini belirtmektedir. Nükleer programını bu ülkelerin muhtemel tacizlerine ve tehditlerine karşı yürütmek zorunda olduğunu anlatmaktadır. Program lehine konuşan uzmanlar, İran’a yönelen bu tehditlerin durdurulması için İran’ın nükleer santraller yapması gerektiğini belirttiler. Bir taraftan Ortadoğu’ya ve İslam dünyasına yönelen tehditlere karşı nükleer enerji programı istenirken, diğer taraftan Pakistan’ın nükleer programını kendisi için bir tehdit olarak algılayan İran ciddi bir çelişki içerisine de girmiş bulunmaktadır.

Üçüncü olarak, İran nükleer programını, kendisi için bir milli gurur göstergesi olarak algılamaktadır. Bu argümanı iç politikada etkili olarak kullanmaktadır. Batı medeniyeti karşısında yaşanan yenilgileri, iç siyasetinde yaşanan tartışmaları ve rejime karşı gösterilen tepkileri nükleer enerji programının yürütülmesi ve başarılması ile bastırmaya çalışmaktadır. Programın başarıya ulaşması halinde, dünyadaki önemli silahlı güçlerden birisi olacağı düşüncesi, İran’ı programı yürütme konusunda teşvik etmektedir. Uluslararası baskılara boyun eğme, İran’ın milli gururunu ve kendi halkı üzerindeki otoritesini sarsacaktır. Bundan dolayı İran, nükleer enerji programını yürütmek zorunda olduğunu düşünmektedir. Program lehinde konuşan uzmanlar, İran’ın mili gururuna vurgu yaptılar.  Nükleer santral yapma hakkı egemenliğin ve bağımsızlığın temel şartlarından birisi olarak sunuldu.

Dördüncüsü, İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunan uzmanlar, doğal enerji kaynaklarının sınırlı olduklarını, İran’ın doğal gaz ve petrol kaynaklarının azalmakta olduğunu ve alternatif enerjilere her ülkenin olduğu kadar, İran’ın da ihtiyaç duyduğunu söylediler. Nükleer enerji programının ekonomik bir ihtiyaçtan kaynaklandığı, İslam devrimi öncesi ABD raporlarında da belirtilmiştir. Bu raporlarla programın meşruluğunu savunanlar petrol sonrası dönem için İran’ı enerji bakımından zenginleşmesi gerektiğini belirttiler.

Sonuç olarak İran’ın nükleer enerji programının gerekliliğini savunan uzmanların söylediklerine bakılırsa, bu program sadece enerji üretimi ve ekonomik amaçlar için yürürlüğe konmuş değildir. Eğer bir programı düşman olduğu varsayılan kuvvetlere göre devreye koyuyorsanız, bu sizin silah üretmek istediğiniz anlamına gelir. İranlı uzmanların söylediklerinden anlaşılan şey, İran Arap ve İslam ülkelerini tehdit eden kuvvetlere karşı nükleer silah üretmelidir. Bu İran için milli bir gururdur, programın aksatılması İran’ın egemenliğinin ihlali demektir. Nükleer program, İslami bir varoluşu koruyan bir kalkan olarak gündeme getirildi.

 

 

Sevgi Eğitimi-13

 

İnsanın eğitilmesi, basit bir şartlanmanın ürünü değil, düşünce yapılarının etkilenmesine dayanan karmaşık bir süreçtir. Bir öğretmen öğrencilerinin tek tek davranışlarını değiştirmek yerine, onlara eleştirel bakış tarzı kazandırmaya çalışmalı, sistematik düşünmeyi öğretmelidir(Dökmen,2004,s.133).

Çocuğa rehberlik etmeden, onu istediğimiz kalıba sokmamız pek mümkün değildir. Eğer çocuklarımızın yaşam labirentleri içinde kaybolmalarını istemiyorsak, onları tek başlarına bırakmamalı, onlara örnek/model olmalı, onlarla iletişim kurmalıyız(Dökmen,2004,s.134-135).

Sevgi, çocuk eğitiminde “olmazsa olmaz”lar listesinin başında yer alır. Son araştırmalar, çocuğun sevgiyi daha ana rahminde iken hissetmeye başladığını gösteriyor.

Annenin bebek sahibi olmayı arzulaması, isteyerek gebe kalması, fetusun (cenin) ilk hareketlerini hissettiği zaman sevinç duyması, karnını okşayarak bu sevincini belli etmesi gibi sevgi tezahürleri ana rahmindeki bebek tarafından daha ilk aylardan itibaren algılanmakta ve ruh sağlığının temelleri oluşmaktadır.

Yine araştırmalar sevgisiz büyüyen ve yeterli sevgi alamayan çocuklarda ruh sağlığının ve bunun yansıması olan duygusal zekanın tam gelişmediğini, ileri yaşlarda verilecek sevginin bu açığı kapatmaya yetmediğini göstermektedir.

Bir çocuk sıcak aile ocağından uzak ve anne baba sevgisinden mahrum ise, en modern kurumlarda beslenip eğitilse dahi ruhundaki açlık doyurulamayacaktır.

Sevgi, çocuk için, böylesine vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. Sevginin sağlıklısı ve  hastalıklısı  var.Size üç vaka nakledeceğim ve ondan sonra hastalıklı sevginin ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.

ÖRNEK BİR

Bir anne randevu almak için aradı: “Üç yaşında bir oğlum var, söz geçiremiyorum. Her isteğini yerine getirdiğim halde memnun edemiyorum. Dediği olmayınca kıyametler koparıyor. Eskiden babasından korkardı. ‘Babana söylerim’ deyince fazla ileri gitmezdi. Şimdi baba korkusu da işe yaramıyor…” Şikâyetler böyle uzayıp gidiyordu.

ÖRNEK İKİ

Bir öğretmen aradı: “İlköğretim birinci sınıf öğretmeniyim. Dersler başlayalı bir ay oldu. İlk hafta bazı çocukların okula alışması zordur. Böyle çocuklara, alışıncaya kadar, bir kaç gün anneleri ile aynı sırada oturmalarına izin veriyoruz. Ancak bir kız çocuğu var ki bir türlü anneden ayıramıyoruz. Annesinin eteğine yapışıyor, bırakmıyor. Bir aydır hiç değişme yok. Annenin arka sıralarda oturmasına bile razı olmuyor. Anneden ayırmaya çalıştığımız zaman iki göz iki çeşme ağlıyor, mosmor kesiliyor.”

ÖRNEK ÜÇ

Yeni evli bir bayan aradı: “Yirmi iki yaşında, üç aylık evli bir bayanım. Anneme sormadan hiç bir iş yapamıyorum. Yemeğe ne kadar tuz atacağımı bile telefon edip anneme soruyorum. Böyle olmasını istemiyorum, ama sormadan da edemiyorum. Kocam, şaka ile karışık, ‘sen daha çocukluktan kurtulamamışsın’ diyor. Kendi kendime, ‘anneme artık bir şey sormayacağım’ diye söz veriyorum; fakat sözümü tutamıyorum. İçimde hep yanlış yaparım korkusu var; anneme sormadan içim rahat etmiyor.”

Üç hasta ile ayrı ayrı yaptığımız görüşmeden sonra vardığımız sonuç şuydu: Üçü de “hastalıklı sevgi”nin kurbanı olmuşlardı. Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı korumacı sevgiye biz “hastalıklı sevgi” diyoruz.

İsterseniz konuyu biraz daha açalım: Bebek doğduktan sonraki altı aylık döneme bazı pedagoglar “ikinci gebelik” diyorlar. Bebek dış dünyaya gözlerini açmıştır, ama anneye bağımlılığı devam etmektedir. İlk altı ay içinde şu veya bu sebeple anneden ayrılan çocuklarda hem fiziksel hem de ruhsal bozukluklar ortaya çıkmakta; annenin yerini tutacak birisi bulunmadığı takdirde ölüm riski artmaktadır.

Dokuz ay karnında taşıdığı, kanıyla canıyla beslediği, kendisinden bir parça saydığı yavruya karşı annenin sevgi duyması, sevginin de ötesinde şefkat göstermesi, canını feda etme pahasına onu her türlü tehlikeye karşı koruması yaratılışının gereğidir. Sözlükler, şefkati, karşılık beklemeden sevmek ve fedakârlık göstermek olarak tarif ediyorlar.

Çoğu anneler yaratılıştan verilen bu şefkat duygusunun ölçüsünü ayarlayamazlar. Gereğinden fazla şefkat gösterir, aşırı koruyuculukta bulunur, çocukların yapabileceği işleri bile kendi üzerlerine alırlar.

Böyle aşırı sevgiye ve şefkate boğulmuş, her ihtiyacı anne tarafından karşılanmış bebeklerin anneye bağımlılığı devam eder, bir başka deyişle, ikinci gebelik döneminden çıkamazlar; fiziksel olarak büyüseler de ruhsal olarak bebektirler.

Ormanda geziye çıkarsanız dikkat edin: Dev ağaçların dibinde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş küçük ağaçlar göreceksiniz.     Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar da böyledir. Biz bunlara “gölge tipler” diyoruz. Annelerinin gölgesinde yaşarlar. Şımarıkları da içe kapanık olanları da aynıdır; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur, kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne babanın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için sorumluluk almak istemezler.

Baba ile bebek arasında annedeki gibi fiziksel bir bağımlılık olmadığı için, babalar sevgi konusunda daha ölçülüdür. Yukarıda birinci vakada anne ile üç yaşındaki oğlu görüşme odasına girerken yanlarında baba da vardı. Çocuk içeri girmek istemiyor, elinden tutan annesine tekme atıyordu. Anne, “işte görüyorsunuz” dercesine bana çocuğu işaret ediyordu.

Daha gösterdiğim koltuğa oturmaya fırsat kalmadan çocuk annesinin saçlarından tuttuğu gibi çekiştirmeye başladı. Anneye dedim ki: “Bırakın çocuğu, gitsin. “Kadıncağız, “Nasıl olur?” der gibi bana baktı. “Evet, dedim, bırakın gitsin.” Sonra ilave ettim:”Merak etmeyin, bir yere gidemez, çünkü kendine güveni yok…” Anne, sözüme uyarak, çocuğun elini bıraktı. Çocuk serbest kalınca şaşırdı, nereye gideceğini bilemedi. Kendisini yere attı, debelenmeye başladı.

O zamana kadar suskun kalan ve olaya hiç karışmayan baba gülerek dedi ki: “Doktor bey, çocuğun hiç suçu yok. Onu bu hale getiren annesidir. Ben disiplin sağlamaya çalıştıkça çocuğa arka çıktı.” Suçlanan ve onuru kırılan anne kendini savunmaya başladı: “Doktor bey, ben baba dayağı ile büyüdüm. Evlenirken, kendi kendime, çocuğuma bir tokat bile vurmayacağıma söz verdim.”

Annenin savunması bir başka eğitim yanlışına işaret ediyordu. Disiplin deyince çoğu anne babalar dayaklı eğitimi anlıyorlar. Halbuki disiplin dayaklı eğitim demek değildir.

Biz disiplin derken çocuğa doğru davranışlar kazandırmayı kastediyoruz. Bir taraftan doğru davranışlarında memnuniyetinizi belli edip onu cesaretlendirirken, diğer taraftan yanlış davranışlarını onaylamadığınızı bir şekilde belli etmeniz gerekir.

Sevilen bir çocuk sevginizi kaybetmek istemez. Yerine göre üzüldüğünüzü söylemek, küsmek, sert sözlerle uyarmak, sevdiği bir şeyden bir müddet için mahrum bırakmak etkili olabilir. Aşırı baskı ne kadar zararlı ise, aşırı korumacı sevgi de o kadar zararlıdır.

En güzel yol orta yoldur ve bunun adı adalettir. Lütfen, çocuklarınıza karşı adil olmaya çalışın(Aksu, 2007).

 

 

Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu?

 

Değerli araştırmacı yazar, azîz ve muhterem dostum Oğuz Çetinoğlu’nun hazırladığı TÜRKLER NASIL VE NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU? isimli eserini dikkatle ve zevkle okudum.

Bundan önce yayınladığı eserlerinde olduğu gibi; dil ve üslup güzelliğine de sâhip olan bu eserin, yayın dünyâmıza kazandırılması, aynı zamanda; Müslüman Türk Milletinin tarihindeki büyük bir boşluğu doldurması ve fikir karmaşasının, bilgi kirliliklerinin giderilebilmesi bakımından çok yararlı olmuştur.

Eserde; Türklerin nasıl ve niçin Müslüman olduğu inandırıcı bir şekilde açıklanırken, okuyucu, Türklerin ve Arapların erken dönemleri hakkında bilgilendiriliyor. Eserde, henüz Müslüman olmamış Türklerin inanç kültürleri ile İslam’ın temel prensipleri arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ve hatta denilebilir ki bire bir örtüşmeler mükemmel bir şekilde ortaya konulup ispat ediliyor. Anlı şanlı Profların, sosyologların ve diğer kalem erbabının bu gerçekleri nasıl olup da göremedikleri, akıl almaz bir muamma gibi soru işâreti oluşturuyor.

Türkler canlarını kurtarmak için korkudan Müslüman oldu… Artık tehlike kalmadı, eski dinlerine dönebilirler, dönmeliler …‘ Diyenlerin karşına dikilen Çetinoğlu; ‘Türkler tarih sahnesine çıktıklarında Müslüman idiler. Müslüman sûfilerle tanıştıktan sonra Müslümanlıklarını güncellediler, aktifleştirdiler…’ şeklindeki son derece ilgi çekici ve düşündürücü bir tezi, başarıyla savunuyor.

Gerçekten, okullarımızda okutulan kitaplarda Türklerin nasıl Müslüman olduklarına dâir bilgiler yetersizdi. Eser, bu boşluğu doldurmak maksadıyla hazırlanmış.

Türk Milleti’nin târih sürecinde şanssız dönemi İslâmiyet öncesi dönemlerdir. Bu dönemlerde yaptığı fütûhat, savaş veya göç hareketleri esnasında karşılaştığı millet veya topluluklarla aynı veya benzer din ve inançları sebebiyle aynı tapınak, havra, sinagog, kilise veya manastırda birlikte ibâdet etmişler ve bu sebeple Peçenekler, Uzlar, Kumanlar / Kıpçaklar gibi toplulukların, Hunlar gibi imparatorlukların asimile olmaları kolay olmuştur. Karluklar, Oğuzlar ve diğer Türk boyları ise İslâm’la şereflendikten sonra millî benliklerini de koruma fırsatı bulmuşlardır. Bu şanslı grup, kendi Câmilerinin etrafında toplanıp inanç ve diğer kültürlerini muhafaza etmiş ve yaşadıkları onca olaylara rağmen bu güne kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Böyle bir ortamda Oğuz Çetinoğlu, iddiasız ve fakat düşüncelerinin, yazdıklarının doğru olduğuna inanmış insanların sâkin ve inandırıcı üslubu ile gerçekleri gün ışığına çıkarıyor.

Yazar; bir sosyolog değildir. İdeolog da değildir. Ancak tahlilleri sosyologlar kadar derin, millî-manevî değerlere bağlılığı ideologlar gibi kavidir.

Çetinoğlu sözünü şöyle bağlıyor: İnsan topluluklarını; din gibi, din kadar etkileyen başka bir olgu yoktur. İslâmiyet’i kabul etmekle Türklerde de değişiklikler yaşandı ise de asıl büyük etkilenme ve değişim İslâmiyet’te ve insanlık târihinde vukû bulmuştur. Bu değişiklikler ve gelişmeler çok çarpıcı delillerle açıklanıyor.

482 sayfalık kitapta röportajlarıyla yer alan Prof. Dr. Yümni Sezen, Yrd. Dç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Prof. Dr. Musa Taşdelen, Prof. Dr. Ali Coşkun ve Prof. Dr Ahmet Taşağıl ile görüş bildiren Turgut Güler ve Taşkın Tuna eserin ilmî derinlik ve zenginliğini artırmışlardır.

Esere takdim yazıları yazan Prof. Dr. İsmail Yakıt ve Nuri Gürgür gibi ben de Oğuz Çetinoğlu’nun kitabının herkes tarafından okunmasını ve okullarımızda, özellikle müfredat programlarındaki eksiklik sebebiyle İmam Hatip Liseleri ile İlahiyat Fakültelerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulmasını hararetle tavsiye ediyorum.

———————————————-

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi, Molla Fenari Sokağı Nu: 41/A Cağaloğlu, İSTANBUL. Telefon: 0.212-527 33 65  Belgegeçer: 0.212-527 33 64

e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.troguzhancengiz@gmail.com İnternet: www.bilgeoguz.com.tr

 

 

Yuh Artık

 

İnanın bu kadarını da hayal edememiştik.

Evet, bir süreden beri Türk Milletine her türlü hakaretler rahatça yapılıyor.

Evet, Türk Milletine, bir süreden beri her türlü manevi işkence yapılıyor.

Evet, bir süreden beri kendi ülkesinde Türk Milleti yok sayılıyor.

Evet, kanla kurduğu kendi devleti Türk Milletine dar ediliyor.

Daha yazılabilecek başka konular da var, ama, esas değinmek istediğim başka olduğu için, şimdilik bu kadarla yetinelim.

Yukarıda saydıklarımıza bir süreden beri alıştırıldık ve bunları görmeyen, duymayan ya da görmek ve duymak istemeyen TÜRKLER eliyle de kabullendirildik.

Ancak, son yaşanan olay artık akıllara durgunluk verecek bir olay.

Teröristbaşının isteği ile kurulan akil adamlar listesine baktığımızda, artık aklımızla alay edildiğini, bizimle dalga geçildiğini açıkça görmemek mümkün değil.

Bu çadır tiyatrosunda oynayan oyuncular listesi, yok sayılan, hakaret edilen Türk insanı ile alay etme listesidir.

Bu kadarına da yuh artık!

Türk Bayrağını reddeden bir soytarı, milletin karşısına geçecek, barış-marış gibi zırvalamalarını anlatacak.

Buna yuh artık denmez de ne denir?

Teröristler kardeşimizdir diyen bir hain, tutturmuşlar bir şehit diyen bir hain, şehit ve gazilerin karşısına geçecek zırvalarıyla iknaya çalışacak.

Buna yuh artık denmez de ne denir?

İşin daha kötü tarafı, bu listedekilere gerekli ve uygun sıfatları takanlardan çok rahatsız oldular.

Bunu anlamak hiç mümkün değil.

Susun bari.

Yaptığınızı, hangi emirleri nereden alarak neler yapmak istediğinizi, gizlenemez bir gerçek olarak orta yere döküldüğünü görmenin telaşı ile konuştukça batmayın, susarak geçiştirmeye çalışın bari.

Hem suçlu, hem güçlü rolü oynamakla bir yere varamazsınız.

Takke düştü, kel göründü.

Bugüne kadar ne dedi isek, aynısı oldu.

Keşke mahçup olsa idik.

Türk Milleti, bu kadarını da görmemezlikten gelemezsin.

Bu konu, ne parti, pırtı meselesidir, ne de şahsî çıkar meselesidir.

Bu konu, doğrudan doğruya, senin ve senden sonrakilerin bu topraklarda kalıp kalmayacağı meselesidir.

Lütfen artık uyan, ey büyük Türk Milleti!.

 

 

Hal – i Pür – Mealimiz

 

-Millet nedir? Milliyetçilik nedir?

-Nedir mi?

-Evet.

-Evin var mı?

-Var.

-Ya kilidi?

-Olmaz olur mu?

-Tapusunu da aldın mı?

-Almaz olur muyum?

-Bahçen var mı?

-Var.

-Kenarlarına duvar çektin mi?

-Çekmez olur muyum?

-Bahçenin kapısı var mı?

-Tabii ki var.

-Onun da kilidi var mı?

-Evet var.

-Niçin bütün bunlar?

-Ne demek istiyorsun?

-Evini ve bahçeni korumaya, bahçene duvar çekmeye, evin tapusunu almaya, velhasıl bütün bunlara ne lüzum var? Niçin Tevfik Fikret’in dediği gibi: “Vatanım ruy-i zemin (yeryüzü), milletim nev-i beşer (insan cinsinin oluşturduğu kalabalık).” demiyorsun? Neden nerede akşam, orada sabah deyip de, hergün rastgele bir yerde yatıp kalkmıyorsun?  İlle de kendine yer yurt arıyor, ev bark edinmeye kalkıyorsun? Üstelik onları bir de kayıt kuyut altına almak için, elden geleni ardına bırakmıyorsun?

-Bu nasıl soru? Hırsızı var, arsızı var, ahlâksızı var! Kilit olmazsa, gözümüz arkada kalır! Aksi takdirde, işe güce kendimizi veremeyiz! Evin işgal edilmeyeceğinden emin olamayız!Evi bıraktığımız gibi bulamayız!

X

Demek ki, aynı dili konuşan, aynı dinde olan, aynı topraklarda yaşayan insanlar da; birbirine karşı kendilerini; ancak bu şekilde güven çemberine almak zorunda kalıyor. Gereken tedbirleri alıyorlar.

Zira, Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Hüsn-ü zann, adem-i itimad.”  Yâni herkes hakkında güzel düşünmek,iyi zan ve sanıda bulunmak; fakat tedbiri de elden bırakmamak, asıldır.

İşte, farklı dinde bulunanların, başka dil konuşanların, ayrı vatanda yaşayanların kendilerine sınır çekmeleri, ayrı bayrak edinmeleri, ayrı  millet oluşturmaları aynı gerekçelerledir.Nitekim, yurt dışına çıkacakların pasaport edinmeleri, pasaportlarında hangi milletten olduklarının belirtilmesi; o kimsenin sahipsiz olmadığını, arkasında mensup olduğu bir millet ve ait olduğu bir devlet olduğunu sırasında göstererek, kendisini kanıtlaması; herhangi bir hukuksuzluğa maruz kalmamasını teminat altına almak içindir. Yoksa varlıklarını muhafaza edemezler. Dünya milletleri arasında nesebi gayri sahih / soyu meçhul ve bilinmez bir duruma düşerekhak ve hukuklarını aramakta zorlanırlar.

X

3627

Binaenaleyh, ayrı millet oluşturan fertlerin her birinin; mensup olduğu milletin bireylerini sevmesi ve sayması, onları benimsemesi, onlarla birlikte; medeniyet yolunda müşterek ve ortak his ve duygular içinde hareket etmesi, biribirlerine destek olup muhabbet  beslemeleri milliyetçiliktir.

Kaldı ki, insan önce kendi aile fertlerini sever. Başka aile bireylerine de saygı duyar. İnsan önce kendi milletini sever. Diğer milletlere de saygı duyar. İşte milliyetçilikten bunu anlamak lâzım.

Çünkü dünya milletleri arasında, hak ve hukukunu müdafaa etmek ve savunmak; onlar arasında belli bir isim ve sıfatla muayyen ve belli sınırlar içinde yer almakla mümkündür.

Nasıl ki, her birey insandır. İnsanların ise hem isim, hem de sıfatları vardır. Fakat herkes isimleriyle çağrılırlar. Çünkü, sıfat ve vasıflar umumî ve genel, isim ve adlar ise özeldir.

Aynı şekilde, milletler insan öbeklerinden ibarettir. İnsan oluşları milletlerin genel vasfıdır. Ama bir de her milletin ismi vardır ki, o özeldir. Mesela Türk milleti, Alman milleti dediğimiz gibi.

Nasıl ki her insan birbirine;  “insan” veya dinsel vasfıyla mesela “islam” diye hitap etmiyorsa; milletler de birbirine aynı şekilde yani “insan toplumu” veya “islam toplumu” diye değil şu veya bu millet diye hitap ediyor. Mesela, “Türk milleti” gibi.

Kısaca, hayatı kolaylaştırmak, münasebetleri bir çerçeveye oturtmak herkesin hak ve hukukunu bilmeleri için “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarını kullanmak elzem ve zaruridir.

X

-Şimdi anladın mı devlet nedir? Millet nedir? Milliyetçilik nedir?

-Demek ki, bu kavramları yıpratmaya çalışmak; hâl-i pür-melâlimize işaret ediyor!

-Ha şunu bileydin.

 

 

Yürekler Toplu Atmalıdır…

 

Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti bir savaş içindedir. Bu savaş; pkk ve içimizdeki bazı vatandaşlarımıza karşı yürütülen bir savaş değildir.

Küresel emperyalizm ve onun tarihi destekçileri; pkk gibi taşeronları ve işbirlikçileri kullanarak, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine, değişik taktikler uygulamak sureti ile bir savaş yürütmektedir.

Bu savaşın, başta siyasi, ekonomik, terör, güvenlik, kültür, din ve toplum psikolojisi olmak üzere bir çok boyutu vardır.

Terör; müzakere ve açılımla sona ererse bu savaş nihayetlenmeyecek işin diğer boyutları gündeme taşınacaktır.

Dünya vede özellikle küresel gücün hakimiyeti altında bulunan coğrafyalarda ekonomik bir kriz sürerken, Türkiye’nin ekonomik bir krize girmediğinin anlatılmasının altında ne yatmaktadır? Türkiye ekonomik olarak gerçekten iyi yoldamıdır?

Eğer ülkemizde bir güvenlik ve bölünme tehtidi söz konusuysa hangi ekonominin iyiye gidişinden bahsedilebilir? Can ve mal emniyetinin tehlikeye düştüğü, yargının adalet dağıtmaktan uzaklaştığı, ordunun bel kemiğinin incitildiği bir ülkede, ekonomik gelişmenin ne işe yaradığını bilen bir kişi varsa çıkıp anlatsın bize de, görelim!

THY’nin dünyanın dört bir yanına uçması, dış ticaretin bütün dünyaya genişlemesi, elçiliklerimizin sayısının artması ve küresel güce entegrasyon, bizi bölünmekten ve parçalanmaktan koruyabilecekmidir?

Türkiye her türlü zenginliği ile güçlü bir ülkedir. Ancak bu zenginlik Türk Milletinin hayrına kullanılmamaktadır. Bu zenginliğin sahibi küresel güç olmuştur ve bu küresel güce, Türkiye’nin sahip olduğu zenginlik yetmemektedir. Amacı bu zenginliğin yanında, bir daha başını kaldırmasın diye Türk Milletini parçalayarak yutmak vede köleleştirmektir.

Terör, küresel güç tarafından bize karşı yürütülen savaşın sadece bir boyutudur. Diğer boyutlar olan siyaset, kültür, din, psikolojik operasyonlar son yıllarda aktif olarak kullanılmaktadır. Türk ekonomisinin, uluslararası finans kuruluşları tarafından desteklenerek sübvansesi bu mahiyettedir.

Türk Milleti, kendisine karşı yürütülen bu savaşa nasıl karşı koyacağının farkında değildir. Çünkü kendisine karşı yürütülen bu savaşı yorumlayabilecek bilgiden yoksundur. Olayı sadece bir terör kapsamında değerlendirmektedir. Bu da beraberinde tehlikenin farkında olmayışı sonucunu getirmektedir. O nedenle, Türk Milleti ivedilikle konu hakkında bilgilenmeli ve başına gelenleri yorumlamalı ve de bu tehlikeyi nasıl bertaraf edeceğine dair bir strateji oluşturmalıdır.

Dediğimiz gibi,Türk Milleti, kendisine karşı yürütülen bu savaşa karşı, bilgi fakiri olduğu için ne yapacağını bilmezhaldedir ve ortada henüz bir stratejisi yoktur. Olmasın diye de iç ve dış güç odakları Türk Milletine karşı yoğun bir mücadele sürdürmektedir.

Türk Milletinin bunlara karşı uygulayacağı en basit strateji, bir bayrak ve bir lider etrafında toplanmaktır. Toplumun teveccühü ile toplanılması gereken adreste bir araya gelinmelidir. Yoksa basit bir stratejiniz bile olmadığından, başınıza gelecek olanları önleme ihtimaliniz kalmaz. İçinde bulunduğumuz savaşın karşı cephesi bunu bildiğinden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla aramıza nifak sokarak kafamızı karıştırmakta ve birleşmeyi zorlaştırmaktadır. Bu durum askerler tarafından “geri cephe faaliyetleri” olarak adlandırılır.

Anlayacağınız; Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı bir çok cepheden yürütülen bu savaşa karşı mazeret ve bahane üretmeden birleşmeli, bütünleşmeli ve yüreklerimizi top yekün attırmalıyız.

Geçtiğimiz günlerde Türk Milletinin bağrından çıkan “Vur de Vuralım, Öl de Ölelim” çığlıkları ve ardından halkın gür sesinden duyulan “Durma İlerle Türk Milleti Seninle” ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” haykırışları, savaşın karşı cephesinin balansını bozmuştur.

Görüyorsunuz; bir birleşme ve bütünleşme görüntüleri bile nelere kadir… Onun için bu birleşme ve bütünleşme devam ederek, kar topunun çığa dönüşmesi misali Türkiyemizin dört bir köşesini sarmalıdır.

Türk Milleti akıllıdır, zekidir, uyanıktır, dürüsttür, inançlıdır ve imanlıdır. Nasıl ki bundan önceki savaşlarda haysiyetiyle mücadele etmişse bugünde öyle edecektir. Gayret bizden, takdir Yüce Allah’tandır…