22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1005

Düşünce Kırıntıları “Bayrak ve Millet Üstüne

 

-Bu bayrak hangi milletin bayrağı?

-İngiliz milletinin bayrağı. Yani ingiliz bayrağı.

İngiltere bayrağı değil.

-Bu bayrak hangi milletin bayrağı?

-Alman milletinin bayrağı. Yani Alman bayrağı.

Almanya  bayrağı değil.

-Bu bayrak hangi milletin bayrağı?

-Fransız milletinin bayrağı. Yani Fransız bayrağı.

Fransa  bayrağı değil.

-Pekiii, şu Ay-Yıldızlı bayrak hangi milletin bayrağı?

-Tabii ki,Türk milletinin bayrağı değil!  Yani Türk bayrağı değil!

-Ne demek Türk bayrağı değil?

-Çünkü ne hazin bir durumdur ki, neredeyse böyle deme noktasındayız!

-Öyleyse kimin bayrağı?

-Türkiye  bayrağı! Yani Türk milletinin bayrağı değil!

-Ne demek istiyorsun?

-Demek istediğim şu: Artık sıra Türk bayrağına geldi. Milletin ismi, millete çok görülürken; bayrağının ismi de çok görülmeye başlandı. Artık Türk bayrağına, Türk bayrağı denilmeyecek!

-Ya ne denilecek?

-Mesela “Devlet bayrağı!”

X

Anayasa’dan  “Türk milleti” kavramı çıkarılmak istenirken; Hilal Kaplan, Diyarbakır’da Türk bayrağı açılmaması tartışmalarını eleştirdi. Kaplan, “Herkesin cebinde zaten Türk bayrağı var. Artık bu Türk bayrağı’nın isminin değişmesi de gündeme gelmeli. Mesela Sayın Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi  ‘Devlet bayrağı’  olabilir” dedi….Ali Haydar Öner (ise), “Bir ülkenin, (bir) ulusun adı neyse bayrağının adı da odur….” dedi. (Aydınlık, 30 Mart 2013, s. 8)

X

İsimsiz devlet, isimsiz millet, isimsiz bayrak!
Olur ancak devlet-i avanak, millet-i avanak!

XX

“Türkiye”  Türklerin yaşadığı ve bu ad altında Türkiye’de yaşayan ve fakat Türk Milleti’ni teşkil eden her unsurun yer aldığı bir ülke.

Evet, Türkiye; Türk milleti çatısı altında bulunan unsurların yaşadığı bir ülke. Fakat bayrağına Türk bayrağı denilmesi yadırganmakta!

Böylece Bayrak; sahipsiz, niteliksiz ve adsız bir milletin bayrağı durumuna düşmekte!

X

Sahipsiz bayrak olur mu?
Olursa, yerinde durur mu?

XX

3631

Günümüz İngiliz milleti, ANGLO’ların önderliği, liderliği ile Sakson, Kelt, İskoç, Galli ve İrlandalı denen diğer unsurları; tarih süreci içinde mayalaması sonucunda oluşmuş ve ortaya çıkmış; adını da kurucu unsur olan ANGLO’lardan almış bir millettir.

“Bugün ‘Rus’ olarak bildiğimiz milletin çoğunluğu SLAV kökenlidir. Ama Rus milleti, adını Viking kökenli küçük bir etnik gruptan almıştır.

“Fransız milleti adını, bir etnik topluluk olan Franklardan alır. Ama günümüz Fransız milleti Frankların yanı sıra Bretonlardan, Normanlardan, Alsaslılardan, Korsikalılardan, Basklardan vd oluşuyor.

“Türk milleti (de), bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan farklı etnik kökenlerden gelme çok farklı milliyetin (kavmin), etnik topluluğun, bağımsız bir devlet içinde kaderlerini birleştirerek var olma eyleminin sonunda ortaya çıkmıştır. Onun için, böyle bir ortak eylemin sonunda ortaya çıkan  “millet”  formu, onu oluşturan milliyet formlarının hiçbiriyle ‘eşdeğer’ olamaz. Bunlar farklı tarihsel kategorilerdir.(Çünkü terkip ve sentez; kendisini meydana getirenlerden keyfiyet ve içerikçe üstündür. Tıpkı binanın; kendisini oluşturan inşaat malzemelerinden mahiyetçe üstün oluşu gibi.)

“Tıpkı Fransız milletinin, kendisini oluşturan Frank, Norman, Breton, Alsaslı Alman, Korsikalı İtalyan gibi çok sayıda etnik topluluk veya milliyetle ‘eşdeğer’ olmadığı gibi.”

(Mehmet Bedri Gültekin, Teori,  Mart 2013 s. 20, 21, 22)

X

İnşaat malzemelerinin mevcudiyeti,  bina yapılacağını gösterir. Fakat hepsinden önce, yapmak iradesinin varlığına işaret eder. Ki  bu irade, bu azim, bu teşebbüs olmasaydı; inşaat malzemeleri oraya getirilmeyecekti. Ortada malzemeler olsa da, yapıcı veya yaptırıcı irade olmayınca bina ortaya çıkmayacaktı. Kurucu irade lokomotif ise, diğerleri vagon hükmündedir. Vagonlar lokomotifin yerini almaya kalkmamalı; bunu bir haysiyet meselesi yapmamalı.

X

“Emekli büyükelçi Sayın Şükrü Elekdağ bu gerçeği: ‘Türkiye’yi, bir Türk milletinin olmadığı noktaya getirirseniz, Türkiye Yugoslavya’ya döner, parçalanır.’ (Milliyet, 10 Şubat 2013) diyerek ifade etmektedir.” (a.g.m. s. 17)

Zira, taşların aralarındaki harçları dökülen duvar; er-geç yıkılmaya ve dağılmaya mahkûmdur.

Anlayana sivrisinek saz…

 

3632

 

 

Altunköprü Şehitleri duygumuzda yaşamaktadır

 

Irak Türklerinin tanınan, Türk toprak yerlerinden, Kerkük’e bağlı Türk bölgesi Altunköprü 28 Mart 1991 tarihinde, kıyıcı Saddam tarafından soykırım katliama uğramıştı.

Irak başına gelen rejimler acımazlık hainlik zalimcesine bu, temiz töreli, onurlu, tarihi yüce Türk milletimize karşı türlü planlar çizerek, milletimizi yok etmeye çalışmışlardır.

Altunköprü Türklerine mazlum baba, anne, kız, çocuk, oğullarımıza tarihe yazılarak, hiç unutulmayan Baasçılarının çirkin cinayeti işlemiştir.

Türk milleti yeryüzünde efendi, töreli, onurlu, bilinçli, özgürlük yanlısı olarak, barışsever, haysiyetli, insanlık severlikle görünerek, düşmanlar tarafından her türlü baskı ve zulüm içinde sürgün edilerek, uzaklaşmaya mecbur bırakılmışlardır.

Altunköprü katliamı 28 Mart 1991 yılında, her bir yerden gelen top, roket sesleri duyulmakla, mermilerde Irak Türklerinin yerleşim yerlerine düşmek ile toplar, mermiler verimli toprağı nimetlerle, tüm halkı besleyerek, bereketli ellerini uzatarak, yardıma koşan Altunköprü Türkleri, ne yazık ki her zaman Türklere kin düşmanlık gösteren öteki milletler, kurşununu milletimize yağmur gibi yağdırmaktaydılar.

Bağdat’tan gelen tanklarında, hareket sesleri evleri okulları daireleri sarsmakta, çocuk, kadınları korkutup ürkütmekle ortalığı korkunç sarmakla, her yerde barut ağı şehir mazot kokusu vardı.

Bu güzelim şirin gül yasemin çiçek kokulu bahar ayında milletimizin, mutluluk sevinçli günlerine matem,gözyaşı dökme ağlama gülümsemeyle karışmıştır.

Esirgemeden Türkmen milleti, yurt toprak uğrunda canını veren ve her şeylerinden varlıklarından, daha da fazla sevdikleri Kerkük, Musul, Erbil, Altunköprü, Kifri, Tuzhurmatu,Telafer ve tüm Türk milletine, vatanlarına karşı adayarak, Ulu Tanrıya, ilkelerine inanarak kendilerini canlarını adamaktadırlar.

Tüm insanları seven yardım sunan milletimiz, hiçbir zaman kimseye kötülük yapmadı, Silahı kalem diye, savaşı barış oldu diledi sevgi istedi başkalarına da.

Türk şehir, bölge, ilçe, kasaba, köylerine giren gaddar, kıyıcı Saddam uşakları Altunköprü’ye girerek evlere saldırarak, ne oldukları belli olmayan soysuz topluluk olan, diktatör Eflak Saddam kuvvetleri ile 9- 14-71- 80 yaşlarında çocuk yaşlıları, kadınları yüzlerce yiğit, kahraman Altunköprü Türklerini ellerinden gözlerinden bağlayarak, çocuk, kız kadınların yüksek bağırma çığlık sesleri, ağlayışları ve gözyaşları ile yalvarış yakarışlarına zalimler kötü onursuz düşmanlar yaşlılarına, çocuklarına aldırmadan, acımadan zorla vura, vura onları alıp götürmüşlerdir.

Her nasılsa bu gözyaşılar, mazlum kimsesiz Altunköprü’lüleri kesin zalim Saddamcı Baasçilerin ellerinden ölüm cezasından kurtarmaktan kana bulamıştır.

Taş yürekli düşman hiç zamirleri, bilinçleri uyanmadı, bu zavallı insanları kurşuna dizdikten sonra, gömmeden onları etlerini kemiklerin av köpeklerine bırakarak, Allah’tan korkmadan beyler yalnız gaddar Saddam’ın, düşmanların rızası için, taştan olan yürekleri yumuşamadan, çocukları annelerinin sıcak kucaklarından, babaları çocuklarından alarak, onları öksüz koyarak, yeni gelinleri ak yerine siyaha bürümüşlerdir.

Zavallı insanların ellerinden, gözlerinden bağladıktan sonra, dört yanlarını kurşun yağmuruna tutunarak, kanlar içine gömmüşlerdir.Temiz canları kargalara, yaban canavarlara yem olarak bırakılmıştır.

Bu zulümlü çirkin eylem, katliamı işleyenlerinin tarihinde bir silinmez, siyah nokta, utanmayan alçaklık nişanı diye kalacaktır.

Altunköprü şehitleri uğrunda, milli mücadelemiz canlarımızla, kanlarımızla sürdürmekle, yollarımızı bırakmış oldukları izlerle, aydınlatarak göğsümüzde güneş gibi doğarak, parlak meşale ışık olarak yanacaktır.

Mert şehitlerimizin şan dolu insanlık dersleri yolumuzu aydınlatacaktır.

Demokrasi Türklük yolunda şehit olana dek milli mücadele davamızın yolunda yürümeye devam edeceğiz.

TÜRK ALTUNKÖPRÜ İlçesinde şehit olanlar

1-Ahmet Enver Abdullah-1942 doğumlu

2-Hazım Enver Abdullah-1962 doğumlu

3-Atilla Ahmet Enver – 1976 doğumlu

4-Turan Ahmet Enver -1974 doğumlu

5-Adnan Halit Menden -1958 doğumlu

6-Mehmet Halit Menden-1952 doğumlu

7-Oğuz Semi Emin-1983 doğumlu

8-Cengiz Mazlum Nuri- 1968 doğumlu

9-Mansur Mazlum Nuri-1967 doğumlu

10-Nuri Mazlum Nuri-1971 doğumlu

11-Hani Mithat izzet -1970 doğumlu

12-İsam Mithat İzzet-1964 doğumlu

13-Amir Mithat İzzet-1960 doğumlu

14-Melik Faysal Süleyman-1966 doğumlu

15-Şalan Faysal Süleyman-1967 doğumlu

16-Abbas Salh Sait-1973 doğumlu

17-Abdullah Kâhya-1973

18-Ali Abdullah Kâhya-1974 doğumlu

19-Abdal selam Reşit Hasan-1966 doğumlu

20-Adil Bayız Hurşit-1972

21-Ali Hüseyin Abbas-1973 doğumlu

22-Atilla Nesih Bezirgân-1968 doğumlu

23-Ayet Kadir Rahman-1966 doğumlu

24-Aziz Ali Sait- 1955 doğumlu

25-Aziz TACIL-1953 doğumlu

26- Cebbar Sıdık-1957 doğumlu

27-Celil Fethi Mehmet- 1945 doğumlu

28-Cemal Ahmet Farad-1962 doğumlu

29-Cemal Şükür Sait-1964 doğumlu

30-Cevdet Haydar Behrem-1959 doğumlu

31-Çetin Esat Behçet-1974 doğumlu

32-Erdal İhsan Mahmut-1972 doğumlu

33-Erşat Hurşit Reşit-1955 doğumlu

34-Eyüp Salah Sait -1975 doğumlu

35-Fazıl Cihat Fettah-1954

36-Halil Fettah-1945 doğumlu

37- Halil Fethi Mehmet-1956 doğumlu

38-Hamit Garip- 1942 doğumlu

39-Haşim Haydar-1968 doğumlu

40-Haşim Mehmet Tevik-1966 doğumlu

41-Kasım Mehmet Tavik-1962 doğumlu

42-Haydar Gaydan-1956 doğumlu

43-Hişam İhsan Ali-1971 doğumlu

44-Hüseyin Ali Ahmet -1958 doğumlu

45-Hüseyin Ali Ekber-1965 doğumlu

46-İhsan Ali Feyzullah-1932 doğumlu

47-İhsan Mahmut Veli- 1940 doğumlu

48-Mehmet Reşit Veli-1925 doğumlu

49-İmet Mehmet Reşit-1960 doğumlu

50-İsem Osman Cemil-1964 doğumlu

51-İsmail Şükür-1973 doğumlu

52-Yıldırım kerim-1979 doğumlu

53-Mahmut Attar -1940 doğumlu

54-Mehmet Selim-1982 doğumlu

55-Mustafa Süleyman – 1974 doğumlu

56-İskender Ali -1957 doğumlu

57-Necat Teki-1967 doğumlu

58-Necip Sait Salih-1957 doğumlu

59-Nevzat Kadir Rahman-1968 doğumlu

60-Nihat Abdülkerim Ali-1965 doğumlu

61-Nizamettin Şükür Hamdi-1958 doğumlu

62-Nurettin Terzi ve İki Çocuğu

64-Orhan Hamit-1967 doğumlu

65-Osman Cemil-1930 doğumlu

66-Ömer Hurşit Salih-1936 doğumlu

67-Amir Ömer Hurşit-1954 doğumlu

68-Sabah Ahmet Hamdi-1944 doğumlu

69-Saddam Reşit Hasan -1971 doğumlu

70-Saip Tatar Kadir-1955 doğumlu

71-Salah Sait Salih-1938 doğumlu

72-Settar Rahman Aziz-1945 doğumlu

73-Suud Hattap Osman-1967 doğumlu

74-Şahap Ahmet Farac-1961 doğumlu

75-Şahin Nesih Bezirgân-1975 doğumlu

76-Şükür Hamdi Mehmet-1932 doğumlu

77-Tarik Bayız Hurşit-1963 doğumlu

78-Adnan Bayız Hurşit-1964 doğumlu

79-Yaşar Hamid Abdurrahmam-1965 doğumlu

80-Zaim İsmail Hasan -1961 doğumlu

81-Zeynelabidin Fazıl -1946 doğumlu

82-Zeynelabdin İbrahim- 1975 doğumlu

83-Hesip Müşir Rıza-1953 doğumlu

84-Abdurrahman Müşir Riza-1995 doğumlu

85-Selam Reşit -1954 doğumlu

86-Nedam Reşit -1965 doğumlu

87-Hişam İhsan Ali Riza-1957 doğumlu

88-İhsan Ali Rıza -1958 doğumlu

89-Mahmut Reşit -1954 doğumlu

90-Cünit Sait Behçet-1972 doğumlu

91-Cemil Süleyman Abbas-1983 doğumlu

92-Kemal Sabır Ahmet-1981 doğumlu

93-Sezer Cuma Yasin-1978 doğumlu

94-Saçıda HisamTufik-1975 doğumlu

95-Şükriye Semin hasan-1944 doğumlu

96-Bedriye Halit-1936 doğumlu

97-Şamil Abdulrahim-1947 doğumlu

98-Kabil Abbas Burhan-1928 doğumlu

99-Rüştü Halil-1967 doğumlu

100-Nazar Mehdi-1957 doğumlu

101-Ercuman Gaylan Mehmet- 1956 doğumlu

102-Abdulmecid Abdülkerim-1941 doğumlu –

103-Adıl Ömer Hurşit-1965 doğumlu doğumlu Nisan 1986 kıyıcı Kürtler tarafından arkadan kurşunla vurulmuştur.

104-Memat hac Halil -1968 doğumlu 14 Haziran 1986 Kürtler tarafından şehit olmuştu.

105-Rüştü hac Halil-1967 doğumlu 1987 yılında Kürtler tarafından arkadan vurularak şehit edilmişti

106-Nazar Mehdi 1957 doğumlu 1986 kıyıcı Kürtler tarafından arkadan kurşunla şehit olmuştu.

107-Ayat Müşür-1970 doğumlu Kürtler tarafından arkadan kurşunla vurularak şehit olmuştu.

108-Orhan hac Ekram – 1971 doğumlu Kürtler tarafından arkadan kurşunla şehit edilmişti.

109-Fatih Nefi-1956 doğumlu Türkiye mezunu Türklük Turancılıkla Türkiye ile suçlanarak, tutuklanarak bir arabaya bomba bırakılarak Saddam rejimi el ayağını keserek 1980 yılında şehit edilmiştir.

110-Hisamattin hac Nuri Behçet-1952 doğumlu Türkiye mezunu mühendis Milli Türklük doygusundan dolayı Saddam diktatörü arabasına bomba bırakarak şehit olmuştu.

111-Mehmet Hac Nuri-1955 doğumlu Bir süre kayıp olduktan sonra Saddam cellâdı tarafından idam olmuştu…

112-Selahattin köprülü 14 Temmuz 1959 tarihinde Kürt komünistler tarafından canavarcasına asılarak şehit edilmiştir.

113-Kemal Abdulsamet Ferid – 14 Temmuz 1959 Kürt komünistler tarafınden işkenceyle şehit edilmişti.

114-Muzaffer Müzahir-1962 doğumlu 1982 yılında Türkiye ile ilgili Saddam rejimi tarafından işkence altında Şehit edilmişti.

115-Abdulkadır Esat -1932 doğumlu 1982 tutuklanarak 1986 de özgür olduktan sonra Irak istihbaratı tarafından zehirlenerek şehit olmuştu.

116-Ali Ekrem suikast yoluyla 2004 tarihinde şehit edilmiştir.

 

 

Mükerrem Bir Varlık Olarak İnsanın Değeri (2)

 

Allahu Teâlâ, insana o kadar büyük önem vermiştir ki, bütün canlılar arasında kendine yalnızca onu doğrudan muhatap kılmıştır. Elbette ki Yüce Yaratıcı, aynı zamanda bütün canlılara, hatta kâinatın her zerresine kendini hissettirmiştir.

Nitekim kâinatta bulunan canlı cansız ne varsa her şey, Yüce Allah’ı zikretmekte, her daim onu tesbih etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle bildirilmektedir: “Yedi kat gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”(İsrâ, 17/44)

Allahu Teâlâ’nın meleklerden de elçisi vardır, ancak en yüksek derecede “Resûl” ve “Nebi” sıfatıyla seçtiği elçiler insanlardandır. Bunların en sonuncusu ise kendisine Kur’an-ı Kerim’in indirildiği son nebi Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’dir.

İnsanın, Allah katında sahip olduğu önemi, O’ndan aldığı son vahiy ile beşeriyete ilan eden elçi olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bizzat kendisi de insana büyük önem vermiştir. Bu nedenledir ki; Allahu Teâlâ’dan aldığı mesajları insanlara iletirken uğradığı dayanılmaz eziyet ve işkenceleri daima sabırla karşılamış, hiçbir baskıyı şahsi mesele haline getirmemiş, düşmanlarına karşı kendinden dolayı kin bağlamamış ve misillemede bulunmamıştır. O daima, insanların yanılabileceğini hesap ederek, kendisine karşı ağır suç işleyenleri affetmiş, insanları küçük düşürmeden onların yanlışlarını düzeltmeye çalışmış ve yüksek hoşgörü örnekleriyle âlicenap davranmıştır.

İslam dininin hedefi kâinatın en değerli varlığı olan insanı dünya ve ahireti için zararlı olan şeylerden korumak, iyi ve yararlı işlere yönlendirmek ve Allah’a iyi bir kul olmasını sağlamaktır. İslam, bu gayesini gerçekleştirmek yani insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin için bir takım hükümler ve müeyyideler getirmiştir. İnsan onurunun korunmasına büyük önem veren dinimiz; insanın din, can, nesil, mal ve akıl emniyetini güvence altına almıştır.

İslam, insana büyük değer vermiştir ki; bir kişinin bile hayatına son vermeyi bütün insanları öldürmüş gibi korkunç bir cinayet olarak kabul etmiş, bir insanın hayatının kurtulmasına vesile olmayı da bütün insanları yaşatmak gibi üstün bir davranış olarak görmüştür.

Bütün insanların canı muhteremdir, cana kıymak ise en büyük günahlardandır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus aynen şöyle ifade edilmektedir: “…Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır…”(Mâide, 5/32)

Bir insanın hayatını bütün beşeriyetin hayatına eşdeğerde gösteren bu ayet-i kerime, yüce dinimiz İslam’ın insan hayatına ve haklarına ne kadar büyük kıymet verdiğini açıkça belgelemektedir. Başka bir ayet-i kerimede ise şöyle buyuruluyor: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”(Nisâ, 4/93)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şerifinde; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava kan davasıdır”(Müslim, Kasâme, 8)buyurarak insanların kıyamet günü kul hakkı ile ilgili olarak ilk önce bu suçtan sorgulanacaklarının haber vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca kıyamete kadar işlenen her cinayetten dolayı ilk defa cinayet işleyen Hz. Âdem (a.s.)’ın ilk oğlunun da sorumlu tutulacağını belirterek, (Buharî, Cenâiz, 33)insan hayatına kastetmenin ne kadar ağır bir vebal olduğunu ifade buyurmuştur.

Her türlü işkence ve zulüm de bir insan hakkı ihlalidir. İslam, insanlar arasındaki ilişkilerin karşılıklı sevgi, saygı ve haklara riayet esasına göre olması gerektiğini bildirmiş; her türlü haksızlığı, zorbalık ve zulmü yasaklamıştır. Daima zayıf ve haklının yanında yer alan yüce dinimiz İslam’ın, insana verdiği bu değer ve bu manada getirdiği haklar sayesinde insanlık onuru, zulüm ve haksızlıklara karşı korunmuştur.

(Haftaya devam edecek)

 

 

Avrasya’ya Yön Verenler

 

İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü’nün Vezneciler’deki merkezinde Avrasya’ya Yön Verenler (3) Programına taşradan da onca aydınımız iştirak etmişti. Salon lebaleb dolu, antrede ise kitap sergileri açılmıştı.Enstitü Müdürü Doçent. Dr. Bekir Günay’ı kutlarım. Oysa artık bu tür toplantıların ana ekseni medeniyet, kültür, düşünce, ilim, edebiyat ve sanat olunca salonlarda boş yer arttıkça artıyordu. Yok eğer etkinliğe bir bakan falan konuk ise, onunla birlikte bir kalabalık oluyor, ayrıldığında ise salon eski haline rücu ediyordu. Programlarında çeşitlilik ve kalite ile, her zaman herkese büyük bir vefa gösteren Kocaeli Aydınlar Ocağı yöneticileri ve mensupları da oradaydı.

Yerli, yabancı akil adamların bile görüşüne ihtiyaç hissettikleri bir bilge kişi, alim,  akademisyen, diplomat, yönetici, düşünce adamı, sorumluluk kabullenebilen bir aydın Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a vefa gösteriyordu öğrencileri, dostları, halkımız ve kadri kıymet bilen münevverlerimiz. Nevzat Yalçıntaş’ın kolları o kadar geniş bir alanı kapsıyordu ki önce ailesi, gönüldaşları, sonra Türk Dünyası, islam coğrafyası ve nihayet bütün dünya içine giriyordu sevgiyle, şefkatle, bilgiyle, ferasatle ve sağduyu ile donatıyordu. Herkesle bilgisini, birikimini paylaşıyordu bu aziz insan. “Hep bana değil, herkese” diyordu. Moral, şevk,  yol salık veriyor, yüreklendiriyordu.

ÇINARLAR TOMURCUĞA DURDU

Birkaç gün önce devlet ve işadamı Sayın Ali Coşkun dahil hep birlikte Bursa ve Mustafakemalpaşa’da idik. Yerel yöneticiler Sadi Kurtulan, Şehabettin Harput ve Recep Altepe’nin konuğu olduk. Böylesi etkinliklerin bir başka türlüsünü daha yaşadık. Panel vardı, sohbet ve muhabbet vardı, müzik vardı, tanışmalar oldu Sami Özey’in moderatörlüğündeki dostlar meclisi’nde.

Önce Muş’a uçtu üniversiteye, gençlerle buluşmaya Nevzat Hoca. Sonra Şah Süleyman ve Gedik Üniversiteleri’nde buluştuk. Kaçıncı defa blmem ama bu sefer ayağımızın tozuyla Avrasya Enstitisü’nde aldık soluğu, hafta sonu da ESKADER’in Fatih Ali Emiri’deki aynı amaçlı toplantılarından birinde daha aklımız, yüreğimiz yenilenecek. Devamı da gelecek. Çünkü bahar ya; çınarlar tomurcuğa durdu, ekinler boy atmaya, başaklar bereketlenmeye başladı. Böyle fotoğraf bir de mekanı cennet olsun Prof. Dr. Sabahattin Zaim Hocamızla görmüştüm. Nur içinde yatsın.

MÜNEVVER OLMAK VE ADAM YETİŞTİRMEK

Nevzat Yalçıntaş’ın doktora öğrencisi İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazım Ekren Avrasya Enstitüsü’ndeki vefa toplantısında dedi ki ;

-Kendisinden bir hocanın nasıl olması gerektiğini öğrendim. Hem kültürlü, hem insani münasebetleri yüksek, ülke meselelerine duyarlı olmayı belledi bizlere. Politikanın dizaynını ve stratejilerin olmazsa olmazının fotoğrafını gösterdi. Hele insani münasebetlerdeki yüksekliği, sivil toplumdaki sorumluluğu, bilimdeki gerekliliği, DPT, TRT, İKB, TOBB, İş Dünyası ve özel elçilik tecrübeleri ders gibidir.

Prof. Dr. Halil Yunus Ersöz tespitleri dikkat çekiciydi;

-Nevzat Yalçıntaş Hocamız topluma değer yargıları öğreten, insanları yönlendiren, biçimlendiren bir akademisyendir. Özelliği münevver olmak, adam yetiştirmek, sosyal siyaseti geliştirmek, hizmet alanını üniversite ile sınırlı tutmamak ve alanları geniş tutmak ve yeni bir nesil yetiştirmektir. 1974 Kıbrıs Savaşı’nda ülkemize malzeme bulunmasında katkısı vardır. Cemiyet yöneticilerinden fazla sivil topluma hizmet verdi, kuruluşlarında bulundu. Türk Cumhuriyetlerindeki öğrencilere kol kanat gerdi. Türk ve İslam coğrafyasına hizmet verdi.

ÇOK İYİ BİR DİNLEYİCİ

Halil Yunus Ersöz İÜ İktisat Fakültesi Dekanı. Bir gelişmeyi çok iyi yakalamış hocasına ait; ” Türk Cumhuriyetleri’ndeki bayraklara hilal konulmasında  öncü oldu. Kırım’ın, Ahıska’nan ağabeyi oldu. Mabetler kurdu ve açtı dünyanın dört bir yanında. Çok iyi ilişkiler geliştirildi. Sevgi ve yakınlaştırmayı öğretti. Nerede hizmet varsa oraya koştu.”

Salondaki herkes buna imza attı, alkış verdi. Aynen öyle, hiç bir abartma yok tam tersi eksik bile.

Öğrencilerinden Prof. Dr. Süleyman Özdemir’e göre de Nevzat Yalçıntaş model bir insan, başarılı bir idareci, önemli bir aydın, yazar, diplomat, politikacı, alim. Beşi bir yerde  güzel ahlaklı münevver. Topluma değerler kattı. Uluslarlarası düzeyde akil adam ve çok iyi bir dinleyici.

İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sedat Murat bir asistanlık hikayesini sona bıraktı, ben öne alayım bari.

-Yeni asistanım. Arkadaşlarla aramızda zaman zaman telefonla bile olsa laubali konuşmalarımız oluyordu. Bir defasında arkadaşım diye hocamın telefonunu çevirerek, laübali konuşmamı sürdürmüştüm. Farkettiğimde ise iş işten geçmişti. Bu hareketimi hiç bir zaman yüzümüze vurmadı, olmamış gibi davrandı. Belki kendisi de ilk defa bu anlatımımla hatırladı bu olayı.

Sedat Murat hocasını anlatmayı şöyle sürdürdü;

-Etrafını aydınlatmıştır. Bu millete borcunu ödemiştir. Yoldaki yürüyüşüne yetişmek mümkün değildir. Alimliğini Allah vergisidir. Eskiler buna ilm-i vehbi derler. Hiç kimsenin sözünü kesmez. Eleştirilerinde kimseyi kırmaz. İlmiyle amel eder. Görünen kahramanların insan harcında katkısı vardır. Asrını iyi tanır. Çok değerli dostları vardır. İhtiyaç sahiplerine verdiği borcun senedini alır, ama tahsil etmez. İnancımızda üç şey önemlidir. İyi evlad yetiştirmek. İlim Sahibi olmak ve sadaka-i cariye. Nevzat Hoca bu üçünü de başarı ile geçti. Oğlu Murat’ın o çok kötü gününde bir babanın çırpınışı vardı.

DÜRÜSTLÜK, VEFA, MERHAMET VE İYİMSER OLMAK

Nevzat Hoca da konuştu ve dedi ki;

-Biz hocalarımızın sohbetlerinde yetiştik. İstifade ettik.  Arapça’da aydın karşılığı, yontulmuş, cilalanmış manasına da gelen “musakkaf” kelimesi kullanılır. İnsanda bulunması gereken 4 vasıf vardır;1) Dürüstlük ve güven vermek. 2) İnsanını kıratını ortaya koyan vefa. 3)Merhamet (Bencil olunmaz). 4) İyimser olmak, güler yüzlü olmak. İnancımıza göre tebessüm etmek sadaka gibidir.

Nevzat Yalçıntaş yaşadıklarından da örnekler verdi. Bizim bugünümüzü kıyaslamamıza vesile oldu. Adı Türkiye’de silah olarak bilinen Kalaşinkof ile tanışmış. Şehircilik profesörü. Rehber. Moskova’nın temizliği dikkatini çekiyor ve niçinini öğrenmek istiyor. Cevap ilginç; biri çöp atarsa ceza verir. Tekrar ederse iki misli yazılır. Üçüncüde ise hapise girer! Yorumu bize bıraktı bittabi.

Bir defasında İslam Kerimov ile  VİP’ten de öte sadece Cumhurbaşkanları için açılan havalimanı terminalinde karşılaşıyor. Özbekistan cumhurbaşkanı salonda bir Özbek bayrağı çıkararak diyor ki “Mutlaka bayrağınızda hilal olsun diye hatırlatmıştınız.. bu bayrağı size hediye ediyorum.”

Sanırım Nevzat Hoca’ya verilen hediye, plaket, şilt, ödül, sertifikadan bir-iki müze yapılır. Okuduğu kitap ve takip ettiği yayınlardan da birkaç tane dev kütüphane ortaya çıkar. Kuruluşlar sıraya girdi. Çünkü Nevzat Yalçıntaş insan endeksli politika üretmiş ve insana yatırım yapmıştı. Türk Dünyasından ve özellikle Kırım, Ahıska ve Kuzey Irak Türkmenlerinin sivil toplum kuruluşu temsilcileri gelmişti. Plaketler verildi, resimler çektirildi.

“NE BİLDİN KIYMETİN, NE BİLDİM KIYMETİN”

Günümüzde büyük bir cehd ile Türk Sanat Müziğini yaşatmaya, öğretmeye, geliştirmeye çalışan bir usta Melihat Gülses Hanımefendi de bir mini konser verdi. Müziğin de bir ibadet şekli olduğunu söyledi, kültürümüze uygun icra edilmesi gereği üzerinde durdu. Programına ise Sadettin Kaynak’ın “Kalplerden dudaklara yükselen sesi dinle” yle başladı, Cevdet Çağla’nın “Baharda bir melal var hüzün gibi” ile devam etti.

Enstrümanlar gençlerden oluşan bir orkestra. Serhan ve Volkan için “oğlum gibiler”diyor Melihat Gülses çok şık siyah elbisesi içinde. Ama üçüncü sanatçının kızı olduğunu sonradan öğrendik. Neva da  Neşat Ertaş’tan ” Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen”i öyle bir söyledi ki kulak boynuzu geçerse şaşırmamak gerek.

Melihat Gülses son olarak da Alaattin Yavaşça’nın “Ne bildin kıymetin, ne bildim kıymetin/Reva mı şiddetin,  zulmeden sen misin?”isalon ayakta alkışladı.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş 80 yaşında, arkadaşı ustamız Şair Sezai Karakoç gibi. Yeni bir medeniyetin kurulması ve yaşatılması için yürüyüşünde hiç de vites küçültmüyor bu örnek bilge insan, alim insan.

Prof. Dr. Sedat Murat, “Nevzat Hoca’nın yürüyüşüne yetişemezsiniz” diyor ama bir vebal yok mu  o yürüyüşü yakalayamamakta, hatta geçememekte. Hocam bize öğretti ve tembih etti ya “Bir günü bir gününe müsavi olan zarardadır.” diye.

 

 

 

Mitolojiden Postmodernizme Yeni(den)leşme: Değişme ve Kadın -1

 

Mitoloji, masal veya hikaye demek olan mitos ile söz anlamına gelen logos kelimelerinden oluşmuştur. Eski zamanlarda yaşayan milletlerin inandıkları tanrıların, perilerin, devlerin, kahramanların hayatlarını anlatan, maceralarından bahseden hikayelere mitoloji denir (Can, 1994: 1).

Mitoloji bir toplumun istek, beğeni, korku, nefret, beklentilerinin abartılı sunumlarıdır. Abartı ne kadar çoksa söz konusu duygular da o kadar kuvvetlidir.

Mitoloji içinden çıktığı milletlerin inancını, düşüncesini ve hayatını anlatırken aslında evrenin, yaratıcının, toplumun ve insanın dolayısıyla kadın ve erkeğin nasıl algılandıklarının, nasıl anlamlandırıldıklarının da ipuçlarını vermektedir.

Yaratılış hikayelerinden başlayarak insanlık tarihine baktığımızda, Tanrılar-Tanrıçalar, Yin-Yang, Hürmüz-Ehrimen, Eril-Dişil, Adem-Havva nitelendirilmelerinden hareketle; ister kozmik, ister ilahi varlık olsun, insanı oluşturan cinslerin kadın-erkek çerçevesinde işlendiği görülmektedir. Çok farklı şekillerde işlenen bu tablo, bazen farklılığın ve karşı oluşun bazen de birlikteliğin ve tamamlayıcılığın göstergesi olarak nitelendirilmiştir.

Mitolojilere baktığımızda hayatın ve onun devam ettiği mekanların ve varlıkların yaratılmasının ana tanrıça figürünün etrafında döndüğünü görürüz. Nitekim Yunan mitolojisinde ana ilke ve toprağın temsilcisi olan Gaia, oğlu Pontos ile birleşerek yaratmayı devam ettirmiştir (Erhat, 1984: 124). Bu anlayışta anne ile büyükanne, baba ile dayı aynı varlıklar olmaktadır.

Postmodernlik bazen modern olandan kopuşu, bazen modern olanın şiddetini arttırması, bazen de modern olanın ötesine hamle yapmaya işaret etmek üzere kullanılmaktadır. Lyotard’a göre modernin bir parçası olarak postmodernlik, modernliğin ileri bir aşamasını oluşturmaktadır. Böylece postmodernizm amaç itibariyle değil ama oluşumundan dolayı modernizmdir (Lyotard, 1997:156).

Boudrillard anlamın ve modernliğin kalıplarının yıkıldığı bir süreç olarak değerlendirdiği postmodernizmi “tüm geçmiş kültürleri, insanların yıktıkları her şeyi; insanların neşeyle yıktıkları ve şimdi yaşayabilmek, ayakta kalabilmek için üzüntü içerisinde yeniden inşa etmeye çalıştıkları her şeyi geri getirme” (Best-Kellner, 1998: 158-159) çabası olarak ifade eder.

Postmodernlik, enformasyon teknolojileri, finanssal pazar ve kamu faydalarının düzensizleşmesi, hiper- tüketicilik, küreselleşme, hayat tarzlarının farklılaşması ve geleneksel hayat seyri ile toplumsal deneyimin bir sonucudur. Postmodernizm ise, büyük anlatıların felsefi eleştirilerini yapmaktır (Turner, 1999: 51).

Mitoloji eski devirlere, modern âna, postmodern ise ân’dan sonrakine işaret etmek üzere kullanıldığına göre; bildiride, kadın ve değişme konusu yukarıdaki çizgi takip edilerek ve yeni olan ile yeniden olan çerçevesinde tartışılmaya çalışılacaktır.

REKLAMLA GELEN GÜZELLİK: TÜKETİME DAVETİYE

Üretici ile tüketici arasında iletişimi sağlamak maksadıyla ortaya çıkan reklam, bir mal ya da hizmetin tanıtımını üstlenir. Reklam bir taraftan aynı tür mal ve hizmetin çokluğundan dolayı birinin tercihi, öte yandan çok çeşitli mal ve hizmetler içinde kendine en uygununu seçip, bunu nereden, nasıl ve ne fiyatla alabileceğinin öğrenilmesini sağlar (Kocabaş-Elden, 2001: 14-15).

Ancak tanımda dikkat edilirse, mevcut olan bir ihtiyacın temini ve tatmini üzerinde durulmaktadır. Oysa reklam günümüzde bir anlam ve uygulama kayması yaşamakta ve yaşatmaktadır. Zira üretim ve tüketim çizgisinde ihtiyacın karşılanmasını aşarak reklam, ihtiyacın türetilmesi, hatta dayatılması sürecine girmiştir.

Reklamın inceliği ve kurnazlığı yüzünden insanlar her tür bağlamından koparılarak, adının özgürleşme konduğu, her türlü yönlendirmeye açık ve neredeyse sadece tüketici sıfatıyla yetinir hale gelmiştir. Böylece yalnız istek ve ihtiyaçları ile tanımlanan evrensel tüketiciler kabilesi olmuş veya bu sıfatı hak eder hale gelmişlerdir (Barber, 2003: 29).

“Nerede olursa olsun insanlar önemli olmak isterler. Tüketim maddeleri ve imgeleri de kültürü yönlendirmek ve değiştirmek için gerekli kaynaklardır” (Lull, 2001: 106). İnsanların önemli olmak, beğenilmek, takdir edilmek, fark edilmek gibi isteklerinin mevcudiyeti anlaşılabilir. Ancak bunun yolunun reklam vasıtasıyla tüketime çıkartılması ile insanın “insan olma” iddiası ve iradesi de ıskartaya çıkarılmış olmaktadır. Çünkü neyi, nerede, ne zaman, nasıl, neden seçeceği başkaları tarafından belirlenmekte; sadece bunları gerçekleştirmek ona kalmaktadır. Üstelik seçme hakkımı kullandım tesellisiyle avutulmakta ve avunmaktadır.

Modern öncesi dönemlerde zevk güzellikle, güzellik de iyilikle bağlantılıydı. Ancak modern zamanlarda zevk sahibi olmanın yolu modayı takip etmekten geçmeye başlamış, bu durum modern tüketiciliğe, o da hedonist bir tarzın benimsenmesine yol açmıştır. Zira aslolan artık bireysel fantezilerdir. Somut gerçeklikten ziyade bu fanteziler önemli olmaya başlamıştır. Daha doğrusu fantezilerin “flash” bir şekilde sunulması önem kazanmıştır. Dolayısıyla hiçbir zaman doyurulmayan ve doymayan bir tüketim anlayışı, yaratan ve tatmin olmayan yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır (Ritzer, 2000: 96-97).

Dünyayı algılama, anlama ve anlamlandırmanın ona ve kendine şekil vermekle ciddi bağlantısı vardır. Bu konuda Grek tapınakları ile camilerin mimari şekli ve onun insan gövdesi ile kurulan münasebeti ilginç bir örnek olacaktır. “Yunan tapınaklarının içinde yalnız bir hücre olması fakat dışarısının sütunlarla işlenmesi gibi, iç mekanın tanınmaması yalnız dışarının fizikselliğinin bilinmesi” (Campbell, 1992: 332) söz konusu iken cami onu yapanlar tarafından içerisi olarak algılanmış ve “evrenin ruhsal formunun uygun simgesi” (Campbell, 1992: 332) olarak görülmüştür.

Mimarideki bu anlayış, insanın bedeniyle ilgili algılama ve buradan hareketle uygulamalarında da kendini göstermektedir. Güzellik anlayışı tam da bu noktada karşımıza çıkmakta ve işlenmeyi hak etmektedir. Türk dil kurumu sözlüğünde güzel, “biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran” şeklinde tarif edilmiştir. Güzellik, beğenilen arzulanan bir değer olarak kabul edilmekte ve daha çok kadınlarla ilişkili olarak kullanılmaktadır.

Günümüzde birçok şey gibi güzellik de bir tüketim konusu haline gelmekte ve dayatma halini almaktadır. Güzel olarak sunulan örneklere baktığımızda, sarışın, renkli gözlü, ince ve uzun olduğu görülmektedir. Saçların sarıya, yüzün “trendlere” uygun hale gelmesinde kozmetik yardımcı olabilmektedir. Perhiz ya da açlıkla incelik de sağlanabilmektedir. Ancak boy farkının ortadan kaldırılması, en azından günümüz şartlarında aşılabilmesi yüksek topuklara rağmen mümkün görülmüyor: Bir taraftan kabul edilen ve içselleştirilen, öte yandan dayatılan ama temin ve tatmin edilmesi imkansız bir güzellik anlayışıyla baş etmek zorunda kalan kadın! Bu durum hem maddi açıdan, hem kendine güven duymak ve iyi hissetmek noktasında hem de kendini ifade etmek açısından önem arzetmektedir.

Çünkü güzellik artık içsel olmaktan ya da içselle bağlantı kurmaktan kopmuş, tıpkı Yunan tapınaklarındaki gibi görüntü ile ilişkilendirilip, görünene indirgenmiştir. Böylece güzelleşmek uğrunda bazen eziyete varabilen bütün bu gayretler görünene ve görünmek için sarfedilmektedir. Zira birçok şeyin olduğu gibi “güzellik anlayışının da değişmesiyle gece saçlı, hilal kaşlı, ahu gözlülerin ya da gözlerin yerini, güneş saçlı, açık tenli ve renkli gözler, göz dikmeye, nihayetinde gözde olmaya başlamıştır” (Tatar, 2003: 127).

Kendi toplumumuz açısından meseleye bakacak olursak, bir güzellik dayatmasının karşısında üstelik sonuca yüzde yüz ulaşmanın imkânsızlığına ve bütün didinmelere rağmen kendi güzellik anlayışını inşa ve ifade etmek yerine bir de geçmişte var olan güzellik anlayışını ironik bir üslupla ele almak makul görülmeye başlanmıştır.

Divan şiirinde bireysel olmayan ve çeşitli mazmunlarla sembolize edilen bir güzellik anlayışının varlığı söz konusudur. Divan şiirine atıfla elbette karikatürize edilmiş haliyle “elma yanak, kiraz dudak”tan oluşan bir güzellik anlayışı ileri sürülsün veya mevcut olan günümüze taşınsın denmek istenmiyor. Amaç bir dönemde bir güzellik anlayışı ortaya konulabilmişse günümüzde de yapılabileceği hususunda ilham verebilir noktasına işaret etmektir. Kaldı ki buradaki maksat sadece güzelliğin kendisi değil, kendini ifade edebilme şartlarının sağlanacağı, cesaret, kudret ve kabiliyet gösterilebilmesidir.

Devam edecek…

 

 

Düşünce Kırıntıları “Millet ve Ülke Üstüne”

 

-İngiltere diye bir ülke var mı?

-Var.

-İngilizce diye bir dil var mı?

-Var.

-Fransa diye bir ülke var mı?

-Var.

-Fransızca diye bir dil var mı?

-Var.

-Almanya diye bir ülke var mı?

-Var.

-Almanca diye bir dil var mı?

-Var.

-Rusya diye bir ülke var mı?

-Var.

-Rusça diye bir dil var mı?

-Var.

X

-Ya Türkiye diye bir ülke var mı?

-Var mı öyle bir ülke?

-Ya Türkçe diye bir dil var mı?

-Var mı öyle bir dil?

X

İşte istenen şüphe ve tereddüt atmosferi bu!

Bu nasıl bir haset, anlamadım doğrusu?

İşte akıl tutulması bu olsa gerek, uyanın dostlar!

Sonuçta kalır geride,çiğnenecek nice postlar!

X

-Türkiye parçalanacak, bölünecek diye evham ve vehimler içinde olanlar var! Oysa korkulan şey asla olmayacak!

-Elbette olmayacak ama, tedbirle korku karıştırılıyor! Tedbirli olmak; korkmak demek değildir. Olması istenmeyen şeyler için ön hazırlıktır. İleri görüştür. Hasta olmamak için hıfsızsıhhaya riayet etmek; yani koruyucu hekimliğe uymak kabîlinden. Kaldı ki, düşmanın küçüğü olmaz. Düşmanı hafife almak doğru değil. Tıpkı yangının, hastalığın, borcun küçüğü olmadığı gibi.

-Yani?

-Yanisi manisi yok. Ankara yoluna düşen; er geç Ankara’ya erişir. Henüz birinci kilometresinde bile olsa; yola devam ettiği takdirde, istediği yere ulaşması mümkün ve olası.

-Çaresi?

-Yanlış yola hiç girmemek.

X

3629

-Nece konuşuyorsun?

-“.çe”  konuşuyorum!

-Anlamadım!

-Türkçe’de  “Türk”  kelimesi var. “Türk” adı geçiyor!

-N’olmuş?

-N’olacak  “Türk”  kelimesini söylemek doğru değil! Onun için, “Türkçe” kelimesinden  “Türk”  kelimesini çıkarıyor geriye kalan  “…..çe”  yi telaffuz ederek cevap veriyorum!

-Yani?

-Yanisi manisi yok. “…..çe”konuşuyorum dememin sebebi, başımın derde girmemesi için!

X

Çok merak ediyorum:

-Polisimiz hangi devletin, hangi milletin polisi?

-Askerimiz hangi devletin, hangi milletin askeri?

-Valimiz hangi devletin, hangi milletin valisi?

-Kaymakamımız hangi devletin, hangi milletin kaymakamı?

-Üniversitelerimiz hangi devletin, hangi milletin üniversiteleri?

-Öğretmenlerimiz hangi devletin, hangi milletin öğretmenleri?

-Memurlarımız hangi devletin, hangi milletin memurları?

-Bayrağımız hangi devletin, hangi milletin bayrağı?

-Başbakanımız hangi devletin, hangi milletin başbakanı?

-Cumhurbaşkanımız hangi devletin, hangi milletin cumhurbaşkanı?

-Halkımız hangi devletin, hangi milletin halkı?

 

X

-Çok merak ediyorum:

-Ben hangi devlete aidim?

-Yoksa dünyada bir garibim!

-Ben hangi millete mensubum?

Yoksa meçhul kalır durumum!

3630

 

 

Kutlu Doğum ya da Zihinsel Dönüşüm

 

Sevgi su gibidir: Azı kurutur, çoğu çürütür.
Kutlu Doğumun;
Yani Peygamberimizin doğumunun 1442 yıldönümünün
Ülkemize, İslam âlemine, tüm insanlığa huzur, barış ve adalet getirmesini Allah’tan niyaz ediyor sevgili okuyucular!

Sizi sevdik.

Seviyoruz.

Seveceğiz.

Neden biliyor musunuz?

Siz Allahın yeryüzünde yarattığı en değerli varlıklarsınız

Son peygamber Hz Muhammed(sav)in ümmetisiniz.

Sadece bunun için bile olsa sevilmeye layıksınız

Derviş Yunus

“Yaratılanı severiz yaratandan ötürü”dememiş mi?

Müslümanlar birazda Yunus meşrep olmalı

Kuru kuruya olmamak kaydıyla

Allah(cc)ı Peygamber(sav)i sevmeli

Kendini sevmeli

İşini sevmeli

Eşini sevmeli

Çocuklarını

Öğrencilerini

Öğretmenlerini

İşçisini

İşverenini

Vatanını milletini

Tüm isanları sevmeli

Huzursuzluklar

Cinayetler

Anarşi terör

Savaşlar son bulmalı

İnsanlık huzura ermeli

Sevgi su gibidir: Azı kurutur çoğu çürütür.

Ayarı iyi yapılmalı

Peygamberimiz Âlemlere Rahmet olarak gönderilmişti.

Âlemlere rahmet olmakta ancak 180 derece zihniyet değişimi gerçekleştirmekle mümkün olabilirdi.

Öylede oldu

Peygamberimiz öylesine büyük bir zat idi ki

23 senelik kısa bir zaman dilimi içerisinde

Kız çocuklarını canlı canlı mezara gömen bir anlayıştan

“Dicle kenarında bir kurt kapsa koyunu

Adli İlahi gelirde Ömer’den sorar onu”

Anlayışını meydana getirmiştir.

İşte zihniyet değişimi budur.

Kızını diri diri toprağa gömen Ömer ile bu sözü söyleyen Ömer aynı Ömer’dir.

Ama birisi Ömer dir

Diğeri Hz Ömer dir

Gördünüz mü zihniyet değişimini

İşte Rahmet budur

Rahmet: Hayatı insana zehir eden anlayıştan

Adalet ve huzur dolu bir anlayışa geçebilmektir.

İnsanlığın bugün zihniyet değişimine çok acilen ihtiyacı vardır.

Peygamberimizi doğru anlamak ve bu güne taşıyabilmek için

Şu üç şeyi iyice anlamamız ve uygulamamız gerekir

Bir: O henüz peygamber olmadan önce “Muhammedül Emin”di

Yani dürüstlüğün timsali idi

Kimseye yalan söylemiyor

Kimseyi aldatmıyor

Kimseyi kandırmıyordu

Mazlumun yanında

Zalimin karşısında oluyordu

Bu gün Onun ümmeti olarak bizler sizler ve tüm Müslümanlar

“Emin “sıfatıyla vasıflanmak ve o sıfata uygun hareket etmek mecburiyetindeyiz

Yalan ile aranız nasıl

Çevrenizdekiler size ne kadar güveniyor?

Mazlumun yanında zalimin karşışında mısınız?

İki: Peygamberimiz bir hadisinde

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”

Buyuruyor

Güzel ahlak nedir?

Elini ve dilini kontrol altında tutmaktır

İnsanlara tepeden bakmamak.

Onları küçümsememek.

Dalga geçip alay etmemek

Anne babamıza

Okulumuza ve Öğretmenlerimize

Tüm büyüklerimize saygılı olmak

Onun ümmeti olan bizler

Onun ahlakıyla ahlaklanmalı

Yani güzel ahlak sahibi olmalıyız

Siz elinize ve dilinize ne kadar hâkimsiniz

Ahlaksız insan Müslüman da olsa bir değer ifade etmez

Üç: Peygamberimiz başka bir hadisinde

“İlim Çin de dahi olsa öğreniniz” buyuruyor

Müslüman’a cehalet yakışmaz.

Bu asır artık teknoloji asrıdır.

Teknolojide ilimle olur.

Müslüman teknolojiyi üreten olmalıdır

Pazar olmadan çıkıp, patron olmalıdır

Peygamberimize layık ümmet olabilmenin yolu da buradan geçer.

Sizin Peygambere layık ümmet olduğunuzu düşünüyor

Sizi seviyoruz.

Allaha emanet ediyorum.

 

 

Cihadın Kafkasya’da Dolaşan Hayaleti

 

Ne diyordu yasaklı Yunus şiiri:

Cihad cihad dedikleri
Üç beş ihaleyle (makam) mevki
Birazcık da başörtüsü
Bana tek iktidar gerek

Eskiden Doğu Türkistan‘da Çin zulmü vardı ve evlerde eylemlerden kalan mavi ayyıldızlar / gökbayraklar. Son 10 yıl Kayseri ve İstanbul‘daki Uygur Türklerinin vakıfları önce yurtdışına postalandı, sonra Çin‘le anlaşılarak Sinciang Bölgesinde pek bir sorun olmadığında karar kılındı

Afganistan‘ın tamamen ve resmen, Pakistan‘ın da fiilen ve kısmen (kuzey) işgalini Amerika yaptığı için kabullendik. Zatî ve subutî sıfatları olduğu varsayılan ABD’nin zaten Irak‘taki işkence ve işgal dokunulmazlığı TBMM’ce de tanınmıştı. ‘Ben bilmem eşim bilir‘ diyen halkımız da “buna dış politika derler” diye inanmıştı.

92-93’lerde Bosna için eylem, miting, toplu dua, yardım kampanyası, evlatlık yarışı gırla giderdi. Ne o, sorun mu çözüldü? Bosna – Hersek diye bir devlet mi var? 93-94’te “bağrı fırın, beyni tandır” gibi yanan Karabağ krizi mi durdu? 95-96’daki Çeçen cihadına ne oldu? 97’deki Urumçi Gulca katliamı niye unutuldu?

Bunları çözemediniz ve halının altından Çinlilere, Ruslara ve Amerikonyalılara süpürdünüz de çözmeye Ermenistan sınır kapısı, bir de Neşe’nin kepek şampuanıyla “Apo’ya Başkanlık – PKK Spor’a Şampiyonluk” konusu mu kaldı elinizde? ‘Çözümsüzlük çözüm değildir‘ dediniz; çeyrek asırdır Irak‘ı, Bosna‘yı, Afganistan, Çeçenistan ve Doğu Türkistan‘ı bilemediniz, göremediniz, çözemediniz.

Gerçi iyi oldu, sizin çözümünüz çorap söküğüne benziyor. Elinize bir ip ucu versinler; 2 bilemediniz 3 dönemde çorap-morap, pantolon-mantalon, üstte başta, temelde taşta hiçbir şey bırakmıyorsunuz. Etnik açıdan merak ettiğim için soruyorum; Moğol Ordusundan mısınız?

21 Nisan rahmetli Cevher Dudayev‘in şehadet yıldönümü. Hani o yiğit oğlu yiğit, hani insan kere insan ve Şeyh Şâmilvari devlet adamı, Denktaş gibi kurucu cumhurbaşkanı, “Siz Allah’tan çok Rusya’dan korkuyorsunuz” diye Esenboğa Havaalanında bizim Ankara ricâline fırça atan kahraman. Ve sonra Zelimhan Yandarbiyev; şehit.. Aslan Maşadov; şehid.. Şâmil Basayev; şehit.. Abdülhalim Sadullayev; şehit.. Doku Umarov; son lider, Allah selâmet versin!

Türkiye‘nin desteğiyle 2007‘de Doku Umarov bir Rus darbesiyle Çeçenistan‘dan uzaklaştırıldı ve yerine kukla Kadirov getirildi. AKP Hükümeti kendisini pek sever, sık sık TOKİ’leşirler. Siz Çeçenistan‘da bol bol cami – medrese yapın, Çeçen cihadı aynı yıl kurlan Kafkasya Emirliği adı altında genişleyerek devam ediyor. Kapsama alanında Çeçenya, İnguşetya, Nogay Eli (Stavropol), Karaçay-Çerkesya, Kabardin-Balkar, Dağistan hatta Doğu Osetya bile var.

Az biraz bi Gazze‘niz var elinizde siyasal oyuncak, yakında El Fetih‘le Hamas da sizi tanımaz. Siz de ABD ve İsrail‘le birlikte Talibân‘a ve Çeçen militanlarına karşı cihad yaparsınız; halkımıza da Peygamber Efendimiz de böyle buyurdu, sahabe de böyleydi, ecdat da şöyleydi diyerekten konuşursunuz Kutlu Doğum programlarında.

Dokku Ebu Osman yada Doku Umarov; “Dokunma bana sen de yanarsın / Dokunma bana, ellerin tutuşur“, Hz.Google’da arasın, cihadını bulursun.

Şehadet parmağım kör gözüne
Tükürsünler gayri çözümüne

3’ncü şahıslara ve cihadseverlere duyurulur.

 

 

Popüler Kültürünüz Ne İse Siz O sunuz -1

0

 

Bilim adamlarının başlıktaki bu acı tespitinin manasını bir A4 boyutunda sınırlandırmanın zorluğunu takdir edersiniz. İnsan ve toplum yaşamında ‘Milli Kültür’, ‘Küresel Kültür’ ve ‘Popüler Kültür’ün önemli bir yeri olduğu hep söylenmekte ve bu konuda çeşitli görüşler ortaya atılmaktadır. Bu yazıdaki esas amacım kültür üçlemesinin insan ve toplum üzerindeki etkilerini okuyucu ile birlikte ele almak ve okuyucuyu bu konuda biraz düşündürmekten ibarettir. Bu süreçte bilimden yararlandığımı ama yazımı bilimsel kalıpları kullanarak oluşturmadığımı peşinen belirtmeliyim…

Konuyu seçmemde küreselleşmenin amaçlarını gerçekleştirmede yaşanan kültür dayatmaları ve bu dayatmalar paralelinde önce Çinlileşme, sonra Farslılaşma ve Araplaşma ve dahi Batılılaşma adına öz kültürümüze sırt dönmedeki milli zaaflarımızın etkili olduğunu inkâr edemem.

Tam bağımsızlık, ulus devlet, üniter yapı ve Cumhuriyet bağlamında olduğu kadar kimliğimizi yaşama bağlamında da büyük bir tehlike üstümüze doğru geliyor. Kültür alanında şansımız nedir ona birlikte göz gezdirelim ve tabi bu mesele sizi ilgilendiriyorsa!

İnsan ve toplumların hayatının ürünü olan medeniyet, insanlığın çalışarak ortaya koyduğu teknik eserlerin bütünü iken; kültür, bir toplumun kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümlerinden oluşur. Bunlar ilim, sanat, ahlak ve dine ait değerlerdir. Bu yönüyle medeniyet, kültürü yaratan düzendir. Her toplumun kendi kültürü vardır ve kültürün yükselmesi, ilerlemesi ve gelişmesi medeniyetin doğuşunu sağlar. İlim adamlarının ifadesiyle; “kültür ne ise halk odur.” Öyle ise halkın medeniyet üreticisi ya da tüketicisi oluşu doğrudan doğruya yaşadığı kültürle ilgilidir.

Sosyal bilimcilere göre kültürün 166 çeşit tanımı bulunmaktadır, bu kadar çok tanımı olan bir şeyi tanımlamak zor.

Kültür tarihçileri, insanlığın gelişme ve ilerleme göstererek hayatta kalma ve varlığını sürdürme başarısını, kültürel bir varlık oluşuna yani öğrendiklerini birikiminde saklayıp yeni nesillere aktarma becerisine bağlıyor. Kültürün gelişim sürecinde önce sözlü, sonra yazılı kültür söz konusudur.

Sanayi çağı ve hızla yaşamımıza giren bilgi çağı ile birlikte iletişimi hayatın vazgeçilmezleri yapan radyo, TV, bilgisayar, internet, cep telefonu ve bunlara bağlı sosyal ağların oluşturduğu ‘iletişim devrimi’ toplumun ortak değerlerini yani kültürünü ciddi manada değişime uğrattı. Bu değişim neticesinde toplumların hayatına ikinci ve üçüncü kültür çeşitleri hâkim olmaya başladı. Ulusal kültürleri değişime uğratan ‘küresel kültür’ ve bunun neticesinde ‘popüler kültür’ oluştu.

Küreselleşme ekonomik ve kültürel boyutu olan bir kavram. 21. yüzyılın egemen güçlerinin icadı olan bu kavram, yerel etnik kültürlere ve demokrasiye ağırlık verme iddiasına rağmen gelişmiş ülkelere yarıyor. İnsanlığa dayatılan bu yeni projede maddi değerler, çevre ve insan haklarının önüne geçiyor, demokrasiler zayıflıyor ve halkların bağımsız karar alma süreçleri zayıflatılıp etkisizleştiriliyor. Çok kültürlülük iddiasına karşın tek bir dünya kültürü dayatılıyor. Bu sayede sınırlar belirsizleştiriliyor, yerel etnik kültürler serbestleştiriliyor gibi yapılırken ulus devletler ve üniter yapılar zayıflatılarak küresel kültür güçlendiriliyor ve ulusal kaynaklar küresel şirketlerin kullanımına açılıyor, bireylere çılgın bir tüketim kültürü aşılanıyor.

BM Genel sekreterlerinden Kofi Annan’ın,’ küreselleşmeye karşı çıkmak yerçekimine karşı çıkmak gibidir’ diye tariflediği bu karşı konulmaz güç karşısında kitleler, popüler kültüre sarılarak hayata tutunmaya çalışırken gittikçe ısınan su kabındaki kurbağanın akıbetine doğru istekle koşuyor!

Küreselcilerin ekonomik ve siyasi hırsları reklamla birleşip kitle iletişim araçlarına ve içeriğine müdahaleyi başlattı, psikoloji ve sosyoloji ilimlerinden de destek alınarak toplum ve bireyin beyin dili yeniden programlandı. Bu yeniden yapılandırmada insani, ahlaki ve bilimsel olandan ziyade insan nefsine hoş görünen ön plana alındı ve bunun sonunda Nietzche’ın;” teknoloji bakımından geldiğimiz noktaya bakın, ahlak olarak eski Yunan’ın gerisindeyiz” dediği yozlaşmayı beraberinde getiren ‘kültür endüstrisi’ oluştu.

Popüler kültür toplumun her alanına yayılmakta ve her yerde, evde, işyerinde, sokakta, okulda vs kendini göstermektedir.

İzlenirliği yüksek iletişim araçlarında yayınlanan programlar toplumsalın da ötesinde, insani değerleri yok edebiliyor ve halk bunu seve seve izleyebiliyorsa işte bu ‘popüler kültürün’ ta kendisidir ve bu manada;” popüler kültürünüz neyse, halk odur” tanımlamasına ancak şapka çıkarılır

İzlenen TV dizileri, reklamlar, reklama konu olan mankenler ve reklamın önceliklediği ürünler bir süre sonra insanların yaşantısını şekillendirmeye başlar ve onunla birlikte kültürel yozlaşma… Popüler kültürün bu yönüne küreselleşme sürecini de dikkate alarak baktığınızda, onun küreselleşmenin amaçlarının bir aracı olduğunu görürsünüz.( devam edecek)

 

 

MHP Freni Olmazsa…

 

Bilge iktisatçı Ege Cansen sosyal meseleleri de bir ekonomi kavramlarıyla ve fakat felsefi derinlikte yorumlar. Hürriyet’teki son yazısında “KÜRT Açılımı sürecini” değerlendiriyor. Sosyo-ekonomik sistemlerde “dengele-denetle” mekanizmalarına ihtiyaç olduğunu anlatarak, herkesin bildiği bir gerçeği hatırlatıyor: “Freni olmayan bir otomobil, faydadan çok zarar yaratır.”

SÜREÇTE MUHALEFET FAYDALIDIR: AKP, muhalefete tahammülsüz bir şekilde, “açılım sürecini” sadece PKK/BDP ile birlikte götürmekte. Bu politikaların doğru olmadığını savunan biri olarak, yine de süreç kendi mantığı içinde yürütülecekse, hükümetin başarılı olabilmesi için muhalefetin katkısına çok ciddi ihtiyaç olduğunu görüyorum.

PKK’nın (ayrılıkçı Kürtlerin) taleplerine karşı ciddi bir toplumsal muhalefetin olması iktidarın pazarlık masasında elini kuvvetlendirir.

“Ne pahasına olursa olsun çözüm” mantığını kabul ettirmek için, ABD/AB devletlerinin Başbakan Erdoğan’a “senin elini kim tutabilir ki” gazını verdiği bir ortamda, O’nun “bu muhalefete ve bu topluma bu şartları kabul ettiremem” diyebileceği şiddetli bir muhalefet lazım.

MHP FRENİ: MHP’nin çok önemli bir rol oynaması gerektiğini düşünen Ege Cansen de otomobilin faydalı olabilmesi için MHP frenine ihtiyaç olduğunu anlatıyor:

“Kürt Açılımının gaz pedalı, AKP’dir. AKP’liler kendilerini de gaza getirip, durmadan gaza basmaktalar. Bu açılımın “makul” yani “akıllı” bir sınırı yok mudur? Açılım ne kadar faraşlaşırsa, o kadar iyi olur denemez.

Bu açılımın, Türkleri çıldırtmaması ve dolayısıyla Kürtlere zarar vermemesi için, birilerinin frene basması şarttır.

‘İsteklerimiz kabul edilmezse, 40-50 bin kişiyle daha büyük bir isyan başlatırız’ diyen Öcalan’ı veya diğer PKK aktörlerini makul olmaya hangi akıllı ikna edecektir?

AKP’leşmeye pek hevesli yeni CHP, bunu yapamaz. Bu frensiz gidişi yavaşlatacak mekanizma olarak geriye tek MHP kalıyor. Yaptığı çıkışlarda hayır vardır deyin.

“VUR DE VURALIM…” MHP’nin Bursa’daki yüzbinlerin katıldığı Açık Hava Toplantısında “vur de vuralım; öl de ölelim” diyen kitleye, lider Devlet Bahçeli’nin “onun da zamanı gelecek” cevabını verişi iktidar kanadından çok eleştirildi. Hatta Başbakan Erdoğan “yargının gereğini yapmasını” isteyerek suç duyurusunda bulundu.

AKP Adıyaman Milletvekili ve Yeni Şafak yazarı Mehmet Metiner, “Bir itiraf: ‘Vur de vuralım, öl de ölelim’ bizim sloganımızdı” başlıklı yazısında, “80 öncesinin Akıncı gençleri olarak miting meydanlarında çığırdığımız sloganlardan biriydi bu” diye yazdı. “Laik ve dinsiz devlete karşı cihat çağrılarımız sokaklara taşmıştı artık. Mitinglerdeki sloganlarımız bile giderek cüretkâr bir kimliğe bürünmüştü. Erbakan Hoca konuşurken hep bir ağızdan bağırırdık: ‘Vur de vuralım, öl de ölelim!” Fakat Rahmetli Erbakan Hoca hiçbir zaman bu slogana sıcak bakmadı.”

Mehmet Metiner yazısında HADEP genel başkan yardımcısı olduğu sırada kendisi veya HADEP’li gençlerin bu sloganı kullanıp kullanmadığına dair bilgi vermemiş.

80 öncesinin akıncı gençlerinden olan Başbakan Erdoğan da bu sloganı söylemiş mi onu da bilemiyoruz ama bugün çevresinde olanlardan bazılarının söylediği anlaşılıyor.

Demek ki kitleler tahammül sınırlarını aşan sosyal ve siyasi gelişmeler karşısında bu tür sloganlar kullanıyor.

Bir yandan teröristbaşının “isteklerimiz olmazsa 50 bin kişiyle daha şiddetli bir savaş başlatırız” tehdidi altında yürütülen müzakereye, “yeter ki barış olsun” diye destek vereceksiniz.

Diğer taraftan AKP ve PKK’nın seçtiği “âkil insanlardanBaskın Oran‘ın “İkiye bölmek yetmez, Türkiye’yi tümden bölelim! Özerklik sadece Kürtlerin yaşadığı bir yerde olmasın. Tüm Türkiye özerk yapılara ayrılmalı” cümleleriyle duyurduğu projeye ses çıkarmayacaksınız.

“Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganına “onun da zamanı gelecek” cevabını veren Devlet Bahçeli‘yi yerden yere vuracaksınız. Susturmak için yargıya “gereğini yap” diyecek, iktidarınızın 11. senesinde Bahçeli’nin döneminde Türkiye’nin soyulduğunu fark edecek ve Yüce Divan’a göndermeye çalışacaksınız. Bu tavır ve manevraların halkta bir karşılığı olamaz. Bahçeli’ye tepki gösterenler samimi değil.

Gösterilen tepkiler, bu sloganın ve Bahçeli’nin cevabının etkili olduğunu ve bu tarz çıkışların PKK taleplerine fren işlevi görebileceğini göstermekte.

Alev Alatlı‘nın 12 Eylül 1980 öncesi olayları anlatırken kullandığı şu cümle bugünlerde de aynen geçerli diye düşünüyorum: “MHP binasının önünden geçerken ‘iyi ki ülkücüler var da bu işler kötüye gitmeyecek’ diyen nice solcuları bilirim.”

Ancak Türkiye’nin bölünmesine karşı direniş görevini sadece MHP’ye yüklemek haksızlık. CHP’nin ulusalcıları ile SP, BBP ve diğer Meclis dışı muhalefet de net tavır koymalı.

Ayrıca AKP ilçe yönetiminde görev yapan bir yetkiliden duyduğum gibi “her şey bitti de iş TC ile uğraşmaya mı kaldı. Millet ve Allah bizi cezalandıracak” diye düşünen, AKP’li milli hassasiyeti yüksek vatandaşların partilerinin üst kademesine tepkilerini göstermesi halinde hiçbir dış proje başarılı olamaz.

İSYAN KÜRT HALKINA DEĞİL! “Türk Milleti’nin silahlı isyan hakkı doğar” denilen bir noktaya gelineceğini düşünmek bile istemeyiz. Farzı muhal böyle bir isyan ihtimali olsa bile bunun bir Türk-Kürt çatışmasının sebebi olmaması gerekir.

Çünkü PKK dışarıda kurgulanmış bir projenin parçasıdır ve PKK Kürt halkının meşru temsilcisi değildir ve olamaz. PKK’yı Kürt halkının temsilcisi gibi gösteren yazı ve yorumların sahipleri küresel oyunun gönüllü veya satın alınmış birer figüranıdır.

Çözüm süreci” denilen küresel oyun, Türklerin ve Kürtlerin arasında yürütülmekte olan bir savaşı sonlandıracak olan birmüzakeredeğildir. “Türk milleti ve Kürt halkı bu kirli oyunun dışındadır.”