22.7 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1004

O Millet, Hangi millettir?

 

Türkiye Cumhuriyeti
Mensubu olmamdan gurur duyduğum ülkemin adı.
T.C.
Ülkemin mührüdür.

Başkenti Ankara,

Yönetim biçimi, Cumhuriyettir.

Bu coğrafyanın ırmaklarında yıkananlar, rüzgârlarıyla serinleyenler, fırtınalarıyla coşanlar, hülasa temiz süt emenler bunu böyle bilir.

Cumhuriyet, Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin ayrılığını esasına dayanmaktadır.

Yasama erki TBMM’ne aittir.

Hepimiz biliriz ki;

“Hâkimiyet kayıtsız Şartsız Milletindir” sloganı birçok yerde olduğu gibi TBMM’nde de bulunmaktadır.

Yasamayı ve de yürütme erkini yerine getirmek için seçtiğimiz milletin vekilleri(!) bu sloganın bulunduğu salonda Cumhuriyetin ilkelerini korumak için yemin ettiler.

Yeminleri, yemin olmasın diye ayaklarını kaldırıp kaldırmadıklarını bilmiyoruz ve de yenim esnasında göremiyoruz.

Lakin, bu slogan altında yemin edenler; Türkiye Cumhuriyetinin değer, misyon ve vizyonlarına uygun davranmadıklarını maalesef hep beraber ibretle seyretmekteyiz.

Büyük çoğunluğunun kendisini Türk olarak tanımlayan bu milletin adını zikredemedikleri gibi bu milletin değer yargılarını savunmayı ayakaltına aldıklarını söylemekten de yüksünmemektedirler.

Yüksünmemektedirler ama ne hikmetse her başları sıkıştığında savunmalarının temelini;

Milletin iradesi!

Milletin seçimi!

Milletin kararı!

………..

Çıkışları oluşturmaktadır.

Eeee şimdi sormak gerekiyor.

O millet, hangi millettir?

İsterseniz ben söyleyeyim; bu coğrafyada yaşayanların büyük çoğunluğu, kendisini Türk olarak tanımlamaktadır.

Bu tanımlama sizin küçücük beyninizin almayacağı kadar engin bir tanımdır.

Sizin gibi milliyetsiz ve ırkçı kafalar anlayamaz.

Lakin Türklük kavramı bir mensubiyet anlayışıdır.

Bu coğrafyada yaşayanlar Türk milletine mensuptur.

Ortak adı ise Türk’tür.

 

 

Sokaklarımızın Eski Satıcıları (Bölüm 1)

 

Bir önceki yazımızda değindiğimiz gibi, sokak satıcılarımızın, bu eski ve renkli figürlerin, satış şekillerini ve davranışlarını hafızamızın müsaadesi ölçüsünde sizlere aktarmak istiyorum.

Çocukluğumuzun geçtiği sokaklardaki yaşamı anmak ve orada kalmış eski olayları ve kişileri hatırlamak, o eski günleri, kısa bir süre de olsa tekrar yaşamak, arkadaşlarımızla, kardeşlerimizle, büyüklerimizle yeniden bir arada olmak gibi bir duyguya ve mutluluğa neden olmaktadır.

Yazımızın konusu olan eski sokak satıcıları, günün ilk ışıklarıyla başlayarak akşamın ilerleyen saatlerine kadar, muntazam aralıklarla geçişlerini sürdürürlerdi.

İlk sırayı sütçü alırdı. Üzerinde beyaz önlüğü, bir elinde süt güğümü diğer elinde litrelik, yarım litrelik ve 250 cc’lik ölçü kapları ile “-Sütçüüü” diye seslenerek mahalleliye geldiğini haber verirdi.

Günün koşullarında evlerde soğutucular olmadığından, sağılan sütlerin bir an önce evlere ulaştırılıp kaynamalarını sağlamak için, öncelikle erken saatlerde geçerdi sütçüler. Sütçülerin erken geçişleri hakkında, çocuk şarkıları bile vardı.

Sütçü köşeyi döndü, bütün lambalar söndü…

Uykunun da keyfi kaçtı, okul vakti yaklaştı…

Sütçüleri gazeteci çocuklar izlerdi. Günün haberlerini ulaştırabilmek için koşarak sokağa girerler, sesleri yettiğince Vatan, Tan, Tasvir i Efkâr, Cumhuriyet vs diye bağırarak boyunlarına kayışla asılı olan ve koltuk altlarında tuttukları karton içindeki muntazam dizili gazeteleri satarak sokağı terk ederlerdi.

Daha sonra atlı zerzevatçının gür sesi duyulurdu. Yedeğindeki atının her iki tarafına dengeli olarak bağladığı küfe ve sepetlerde mevsime uygun olarak bahçelerden yeni toplanmış, taptaze sebze ve meyvelerin isimlerini bağırarak satışa sunardı; Patlıcan, domates, biber, kabak, fasulye, enginar gibi yaz sebzeleriyle, lahana, pırasa, karnabahar, kereviz gibi kış sebzelerini satardı. Küçük sepetlerde ise meyveler bulunurdu. Eyerin en üstünde el terazisi ve ağırlık ölçüleri yer alırdı.

Atlı satıcıların bir diğeri de sakalardı. Sokağın sakası atının her iki tarafındaki raflara koyduğu, atın gücüne göre üçer veya ikişer gaz tenekesinden yapılmış ağızları kapaklı su dolu kapları ile mahalleye girerdi.

Evlerin içme ve çamaşır suyunu sakalar sağlarlardı. Özellikle çamaşır öncesi sakaya su siparişi bir gün önceden verilerek, küpler doldurulurdu.

Sokağın yağcısı da öğleye doğru geçer, sırtındaki ahşap dolabın içindeki zeytin yağı ile yemeklik Urfa ve Trabzon yağlarının yanı sıra bazen de “-taze tuzsuz tereyağı, bal geldi” diye seslenerek kahvaltılık yağ ve bal da satardı. Sıvı yağlar için, ölçüsü dibinde yazılı olarak üretilmiş şişeler kullanırlardı. Diğer ürünleri için ise el terazisi kullanırlardı. Bu satıcının cebinde bir defter ile sabit kalem bulunurdu. Veresiye satışları bu deftere kaydederdi. Alış veriş olağanüstü bir dürüstlükle gerçekleştirilirdi. Bu konuda anımsadığım hiçbir olumsuz örnek bulunmamaktadır.

Öğleden sonraları çocukların sevdiği satıcılar görünmeye başlarlardı.

Başının üzerine yerleştirdiği meşinden yapılmış simidin üstüne koyduğu macun tepsisi ile elindeki zurna veya kavalı çalarak, macuncu sokağa girerdi. Kolundaki üç ayaklı sehpayı yere koyar, başından usulca macun tepsisini alır, sehpanın üzerine yerleştirirdi. Tepsinin üstündeki konik camekân kapağı kenara alır, tepsideki sekize bölünmüş üçgen şeklindeki rengarenk macunlar ortaya çıkardı.

Sıraya giren çocuklara, geniş küt ağızlı sert ve bıçağa benzer bir aletle tepsiden aldığı macunları tahta minik çubukların ucuna sararak verirdi. Bu neşeli ve beyaz, temiz kıyafetli adam ara sıra, parası olmayan çocuklara, az da olsa macun sardığı çubukları vererek onları da mahzun etmezdi.

Pamuk helvacı da çocukların ilgisini çeken satıcılardandı. Sürdükleri üç tekerlekli, camekânlı el arabalarının içindeki mekanizmalar, dökülen şekeri pamuk haline getirirdi. Bazen de boya kattıkları için renkli görüntüler meydana gelirdi. Camekânın kenarında taşıdığı çubuklara, pamuk helvayı dolayarak, çocuklara verirdi.

Yemesi çocukların çok hoşuna gitse de, yüzlerine gözlerine bulaşan şeker, toz toprağın da yapışmasıyla onları çok kirletirdi bu nedenle anneler biraz şikayetçi olurlardı.

İkindi vakti gene camekânlı bisiklet arabasıyla simit, halka, açma ve poğaça satıcısı sokağı ziyaret ederdi. Alış veriş yapan çocuklara istediklerini temiz kâğıtlar içinde verirdi. Fırından gelen taze unlu mamullerin kendine özgü kokuları nedeniyle imrenmemeleri için, küçük çocuklara birer halka hediye ederdi.

Çocukların etrafına toplandıkları satıcılardan biri de seyyar oyuncakçı olurdu. Oldukça renkli bir sunuma sahipti. Rengârenk elişi kâğıtlarından kıvrılarak yapılmış rüzgâr fırıldakları, fır fır döner, yere sürttüğü çemberler çın çın öter, sırtındaki küfeye ince sicimlerle bağlı balonlar uçuşurken,  kız çocuklarının ilgisini daha çok, kuş tüyü elbiseli, uzun bacaklı balerina bebekler çekerdi.

Çocukların ilgi duyduğu satıcılardan biri de kendilerinden biraz büyük olan ağabeylerinin sattıkları Abdülvahit Turan’ın Yeni Hayat isimli karamelâlarıydı. Çikolata renginde, sert bir şekerlemeydi. Kâğıtları açıldığında içlerinden zamanın meşhur futbolcularının resimleri çıkardı. Bu şekerleme kendine özgü, sürgülü kapaklı ahşap kutu içinde satılırdı.

İzmir’de imalatçısı Abdülvahit Turan Bey tarafından Evkâf çarşısında üretilip Türkiye’ye dağıtılan bu şekerleme   II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra meydana gelen  şeker sıkıntısı nedeniyle piyasadan çekilmek zorunda kalmıştı.

Akşam saatlerine doğru sokağa çıngırak sesiyle beraber yoğurtçu gelirdi. “-Silivri yoğurdu kaymak” diye bağırırdı. Sırtında taşıdığı askıya bağlı iki kefenin birinde, üst üste konmuş yoğurt tepsileri dururdu. Diğerinde ise tartı aleti ağırlık ölçüleri ve dara taşları bulunurdu.

Yoğurt almak isteyenler getirdikleri kapla, miktarı ve kaymaklı veya kaymaksız nasıl yoğurt istediklerini söylerlerdi. Yoğurtçu el terazisinde önce kabın darasını alır, daha sonra da kendine özgü el küreğiyle ustalıkla yoğurdu kaba koyar ve tartardı. Yoğurt tepsileri her gün denetim altında Silivri’den getirilir ve halka satılırdı.

Yaz aylarında akşamları komşular evlerinin önlerine çıkarak, küçük  hasır taburelere otururlar, gece serinliğinde sohbet ederlerdi. Bu süreçteki en önemli satıcı dondurmacı olurdu.

Dondurmacılar üç tekerlekli camlı arabalarında, genellikle üç çeşit dondurma satarlardı. Dondurma genelde kaymaklı, vişneli ve ara sıra da çilekli veya çikolatalı olurdu. Dondurma kovanlarının kapaklarında havlular bulunurdu. Camekânın kenarlarında üst üste dizili üç farklı külah bulunurdu. En küçüğü bir kuruşluk ortancası iki buçuk kuruşluk, büyüğü ise beş kuruşluk olurdu.

Günün son satıcısı ise turşucu olurdu. Genelde, lahana, biber ve salatalık turşusu satarlardı. İsteyen müşterilerine acılı veya acısız turşu suyu da verirlerdi.

Sokak satıcılarının önemli olanlarını sizlere özetlemeye çalıştım. Bir başka grup satıcı da haftanın ve ayın belli günlerinde mahallemize girerlerdi. İnşallah, onlar hakkında hatırladıklarımı da bir sonraki  yazımda sizlerle paylaşırım.

ÇIN ABDÜLVAHİT

 

 

Âkil Heyetine Söylediğim Düşünceler ve Sorularım

 

Marmara Bölgesinde görevlendirilen “âkil heyeti” 19.04.2013 te Kocaeli’ye geldi. Deniz Ülke Arıboğan, Mithat Sancar, Levent Korkut, Ahmet Gündoğdu, Ali Bayramoğlu, Yücel Sayman ve Hülya Koçyiğit Kocaeli programına katılırken, Hayrettin Karaman ve Mustafa Armağan gelmedi. Heyetin sabahtan akşama kadar olan programında halkla temas ettikleri her noktada şiddetli tepkiler gördüklerini medyadan izledik.

Âkil heyetinin Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ile yaptığı toplantıyı organize işini üstlenen Müsiad yetkilisinin davetiyle, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak ben de toplantıya iştirak ettim.

Âkil heyetinin başkanı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan‘ın “işitmediğimiz hakaret ve küfür kalmadı” dediği tepkilerden sonra toplantı yapıldı. Belki de bu sebeple toplantı Arıboğan’ın “biz herhangi bir şey anlatmak için gelmedik. Sadece sizlerin görüşlerinizi dinleyeceğiz, destek sebeplerinizi veya endişelerinizi varsa tepkilerinizi Ankara’ya ileteceğiz. Görevimiz sizi bir şeylere ikna etmek değil” tarzı konuşmasıyla açıldı.

Bu toplantıda KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI Başkanı olarak yaptığım konuşmanın önceden hazırlayıp heyete verdiğim metin ve konuşmam sırasında yaptığım ilavelerle âkil heyetine, STK’lar huzurunda ilettiğim görüşlerimizi sizlerle de paylaşmak istiyorum: (Konuşmamı http://www.youtube.com/watch?v=yK0pTs-NeyE&feature=share den izleyebilirsiniz.)

1- Programda “saat 14-15.30 arası STK Başkanları kabul edilecek” yazılmış. Herhalde heyetinizin adı âkil olunca, akıl alma ihtiyacında olanlar kuyrukta bekliyor sanılmış olmalı. Öncelikle bu tepeden bakıcı tavrı doğru bulmadığımı söylemek durumundayım. Biz buraya bizim bilmediğimiz bazı bilgilere sahipseniz dinlemeye ve fikirlerimizi ifade etmeye geldik, akıl almak için gelmedik.

2- Başbakan heyetinizin görevini şu şekilde tarif etti: “Akil adamların oluşması toplumsal psikoloji için önemli. Halkı buna hazırlamak önemli. Bu toplumsal algıyı akil adamların hazırlaması lazım.” Size görevi veren makam bir psikolojik operasyonu yürütmek için görevli olduğunuzu açıklıyor. Siz ise böyle bir göreviniz olmadığını söylüyorsunuz. Görevi veren ile görevi yapacak olan arasındaki böyle bir “görev tanımı” uyuşmazlığı kurumlarda kesin bir başarısızlık sebebidir. Öncelikle görev tanımınızı netleştirmeniz gerekir.

Başbakan’ın açıklamasına göre, bize “Çözüm süreci denilen PKK ile müzakerenin iyi bir şey olduğu” fikrini pazarlamak için görevlendirildiniz.

Fakat satacağınız fikrin fiyatını/bedelini siz de bilmiyorsunuz, hedef kitleniz olan biz de bilmiyoruz. Malı sattıktan 3 ay sonra ödeyemeyeceğimiz bir bedel ortaya çıkma ihtimali büyük. Fiyatı belli olmayan “sürece destek” fikrini satmanız mümkün değil. Ayrıca sattığınız fikrin ortaklarından PKK kanadı istediği fiyatları konuşmaya başladı. Bu fikrin PKK’nın istediği fiyata da satılabilmesi mümkün değildir.

Bazı devlet yöneticilerinin “Hiçbir taviz verilmedi” lafı bu toplumun zekâsıyla alay etmektir. Bu sözün, 2 sene önce görüşmeler devam ederken “terör örgütüyle görüşenler de görüştü diyenler de şerefsizdir” denilmesinden farkı yoktur.

30 senedir silahlı terör yürüten teröristbaşı İmralı’da bir gece rüyasında aksakallı, ak cüppeli bir zat-ı muhteremi görüp, “geçmişte namaz kıldığı dönemleri” de hatırlayarak hidayete erdi ve pişman mı oldu?

Hadi siyasetçiler bunu yapabiliyor. 63 kişilik âkil heyetinin 16’sını (İnşallah doğru değildir) bizzat Öcalan’ın tavsiyesiyle seçildiği söyleniyor. Onlara da bu tavır yakışabilir. Ama size yakışmaz, bu milletin zekâsıyla siz alay etmeyin. Lütfen gittiğiniz yerlerde buna benzer sözler söylemeyin. (Konuşmamın videosunu izleyenler lütfen bu esnada Deniz Ülke Arıboğan’ın tasdik edici yüz ifadelerine dikkat ediniz.)

3- “Barış istemiyor musunuz, analar ağlasın mı?” sloganları etkili ama anlamsız sloganlar. Türkiye’de Türk- Kürt savaşı yok. PKK’nın Türk Milletine (buna Kürt halkı da dâhil) karşı uyguladığı terör faaliyeti var. Devletin görevi teröristin talebini vermek değil, onu etkisiz hale getirmektir. Barış savaşan devletler arasında olur. Devletin bugün muhatap aldığı, sizin de savunduğunuz müzakereyi yürüttüğü PKK narko-terör örgütü Kürt halkının temsilcisi değildir. PKK silahlarının etkin gölgesinde yapılan seçimlerde bile Kürt halkının sadece dörtte birinin oy verdiği bir terör örgütünden bahsediyoruz. Devlet görevini yapsa, terör örgütünün Kürt halkı üzerindeki baskısını kaldırsa bu oran tamamen önemsiz rakamlara düşer.

4- PKK’nın hedefi İmralı Tutanaklarından, “sayın” teröristbaşının gönderdiği mektuplardan ve BDP’lilerin demeçlerinden açıkça belli. Topraklarımızda Barzani devleti benzeri bir Apo devleti kurmak. İran ve Suriye’de kurulacak diğer federe devletlerle Büyük Kürdistan’ı kurmak. 63 akilden en az 50 sinin savunduğu yeni anayasa maddeleri bu oluşuma hazırlamak maksatlı. Öcalan’ın, Karayılan’ın Türkiye’nin bir bölümünü yönetmesini de, TBMM’de milletvekili olmasını da bize kabul ettiremezsiniz.

5- Etnik gruplara kolektif haklar adı altında verilecek tavizler insan hakları değildir. Uluslararası hukukta bunun karşılığı yok. Yani etnik gruplara özel haklar verilmiyor. Sadece bireysel haklar söz konusu. “Ana dilde eğitim, kamu hizmetlerine ana dilde erişim” düzenlemeleri Türkiye’yi en kısa yoldan bölünmeye götürecek. Bize bu fikirleri satmaya kalkmayın.

6- Terör örgütü liderinin Türkiye Cumhuriyetinin devlet yapısını, anayasasını ve vatandaşlık tanımını belirleyici hale gelmesi demek olan bu süreç bizi utandırıyor. TBMM milletvekillerinin teröristler arası kuryelik yapması bizi rencide ediyor.

7- İhtilallerden sonra yapılmış anayasaları TSK silahlarının gölgesinde yapıldığı için istemeyenlerin, PKK silahları gölgesinde “yeni anayasa” yapmaya çalışmasını nasıl izah ediyorsunuz?

8- Görevini yapmamış olanların ve sürecin destekçilerinin “Başka çaremiz yok” ifadesi “öğrenilmiş çaresizlik” içinde olduklarının göstergesi. Kurtuluş savaşı yıllarında “manda ve himaye” isteyen aydınların öğrenilmiş çaresizliği gibi. Sizlerin de bizi öğrenilmiş çaresizlik haline çekmenize izin vermeyeceğiz.

 

 

 

Gün, Vatan İçin Birlik Günüdür

0

 

Son günlerde sosyal medyada müzakere ve mütareke sürecinden rahatsızlıklarımızı anlatan mesajlarımızdan ve bazı yazarların yazılarını paylaşmamızdan, saf değiştiren bazı eski dava arkadaşlarımızın bizi eleştirdiklerini görüyorum. Bunlar”12 Eylül’ü yargılanacak”, “bu yönetimle olmaz” gibi bahanelerle ocağı terkedip başka bucaklara göçenlerdir. Eleştirilerin de özeti şu; “Bu yazarlar vaktiyle bize karşıydı, şimdi siz bunlardan medet umuyorsunuz. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur mu demek istiyorsunuz?” Bunlar zaman zaman sizin de başınıza geliyordur.

Bu arkadaşlarımız önce şurada yanılıyorlar, biz vatanı bölmek, parçalamak ve yabancılara peşkeş çekmek isteyenlerin dışında kimsenin düşmanı değiliz. Biz fiziki alanda yapılan hizmetlerle ilgili bir şey söylemiyoruz. Biz milletimizin ortak adı olan “Türk” ismiyle uğraşılmasından, otuz altı parçalı bir bohçaya benzetilmesinden,  bayrağımızın adının değiştirilmesinin telaffuz edilmesinden, “T.C.” ibarelerinin kaldırılmasından,  devletimizin kurucusu Atatürk ile uğraşılmasından, Türk ordusunun yıpratılmasından ve otuz bin kişinin kaatili Apo ile teslimiyetçi bir ruhla barış müzakereleri yapılmasından rahatsızız. Bu arkadaşlarımız bunlardan rahatsız değillerse söyleyecek bir sözümüz yoktur ve yollarımızın birleşmesi mümkün değildir. Bu konuda Hasan Celal Güzel örneğine iyi bakmak gerekir. Her insanın “artık durun, buraya kadar” diyeceği kırmızı çizgileri olması şarttır.

Geçmişte düşünce ve eylem planında muhalif olduğumuz kişiler bugün bizimle aynı endişeleri ve korkuları taşıyor, aynı düşünceleri paylaşıyorlarsa, kusura bakmayın ben onlarla ortak hareket ederim. Hepimiz insanız, yaradılışımız gereği farklı farklı düşünebiliriz. Ama millî ve vatanî konularda müşterek düşünüyorsak, bu konularda onlarla işbirliği yaparız. Ben bunun için sayıları bir elin parmakları kadar az  kalmış olan bazı gazete yazarlarının  yazılarını sosyal medyada paylaşıyorum. Birçok arkadaşımız da paylaşıyor. Belki biz hâlâ bu yazarların bazı fikirleriyle anlaşamıyoruz. Ama kımızı çizgilerimiz ortak. Herkesin susturulduğu veya sustuğu, bizlerin yazacak gazete bulamadığı bir ortamda bu yazarlarımız, vatan ve milletin haklarını savunuyorlarsa, bu benim için yeterlidir.Çünkü, unutmayalım ki, GÜN, PARTİ AYIRIMI YAPMA GÜNÜ DEĞİLDİR. GÜN, VATAN VE MİLLET İÇİN, ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İÇİN BİRLİK VE BERABERLİK GÜNÜDÜR.

Burada şunu da belirtmek  isterim. Biz 50 yıl önce Lise öğrencisi iken neysek, bugün de oyuz. Müslümanız, Milliyetçiyiz, Bağımsızlıkçıyız, Atatürk’ü seviyoruz.(Vaktiyle Atatürk konusunda yalan-yanlış bilgilerle yanıltmışlardı.) Biz, “Vatan-Millet-Bayrak-Ezan Sevdalısı”yız. Vaktiyle toplumumuzun bir bölümü “İrtica geliyor”, bir bölümüde “Din elden gidiyor” diyordu. Şimdi “Dindar” olduğunu söyleyen ve dini mukaddesleri ön plana çıkaran bir hükümet var. Yani bugün dinimiz için bir tehlike yok. Aslında dinin sahibi de, koruyucusu da bizzat Cenab-ı Allah’tır. Ama bugün çok büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Dünyanın süper gücü ve onun destekçileri, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında Türk ve İslâm dünyasına yeni bir şekil vermek istiyorlar. Balkan devletlerini böldüler, Irak’ı üçe parçaladılar, Arap Baharı diye Kuzey Afrika devletlerinde Müslümanları  birbirine düşürdüler. Suriye’nin sonu meçhul. Bizim ne zaman savaşa taraf olacağımız belli değil. Kısacası milyonlarca Müslümanın kanı ve canı heba oldu, hâlâ da oluyor. Irak ve Suriye’de iki Kürt özerk bölgesi oluştu. Üçüncüsünü de Türkiye’de oluşturmak istiyorlar. İran da topun ağzında.

Apo’nun Newroz’da(onlar öyle diyorlar) Diyarbakır’da(ona da Amed diyorlar) bir tek Türk bayrağının bulunmadığı meydanda okunan manifestosunda, Kars ve Erzurum’dan başlayıp Kerkük’e ve Halep’e kadar uzanan Mezopotamya coğrafyasından ve Misak-ı Milli sınırlarından bahsediliyor. Bu coğrafya, hem siyonizmin “Arz-mev’ud”(vadedilmiş topraklar) inancının, hem de “Büyük Kürdistan” hayalinin işaret ettiği coğrafyadır. Biz bu vaziyette “Vatanımızı-Milletimizi-Bayrağımızı-Türkçemizi” tehlikede görüyoruz. Ecdat yâdigârı Türk vatanının bir parçasının Büyük Kürdistan’ın bir parçası olmasını istemiyoruz. Bizim kavgamız, bu menfur zihniyetledir. Bunun için bugün bu noktada, kendimizi bizimle aynı düşüncede olanlarla, -geçmişte ve bugün de bazı konularda farklı düşünseler, siyasi tercihleri farklı olsa da- birlikte hareket etmek mecburiyetinde olduğumuzu hissediyoruz. Ülkenin bütün kalelerinin teslim alındığı bir ortamda, birileri benim millî ve vatanî endişelerimi paylaşıyor, milli hassasiyetlerimize sahip çıkıyorsa, ben onun partisine bakmam, vatan için onun bu duruşundan faydalanırım.

Zaten siyasi iktidar da, düşüncesini ayaklar altına aldığını söylediği Türk Milliyetçilerini bu konuda tuzağa düşürüyor ve yavaş yavaş eritiyor. Bu konuda çok uyanık olmak ve bu  tuzağa düşmemek gerekir. Ama buna rağmen, geçmişinden pişman olup veya utanıp, ya da birilerine kızıp başka siyasi mahfillere gidenlere de, Dadaloğlu’nun söylediğinden başka söyleyecek bir sözümüz yok : “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.”Bizi, düşmanlarımızla işbirliği yapmakla suçlayanların  konuyu bir de bu gerçekler ve düşünceler ışığında değerlendirmeleri uygun olacaktır. Sonuç olarak diyorum ki, ben dün ne  isem, bugün de oyum. Ama bazıları ocağını terkedip başka bucaklara gitmişlerse, onu bilemem. Yolları açık olsun.

 

 

Evin Halleri

 

Büyük bir apartman. Onlarca dairesi var. Apartman; yaptıranın adını taşıyor. Apartmanda onlarca kiracı yaşıyor. Dairenin birinde ise, apartmanın sahibi yani apartmanı yaptıran oturuyor. Herkes halinden memnun.

Bir ara kiracılardan biri apartman sahibiyle görüşür. Apartman maliki:

-Dairenden dolayı bir sıkıntın veya bir mes’elen mi var? Halletmeye ve çözmeye çalışalım.

-Dairemle ilgili herhangi bir isteğim yok. Ne akar tarafı var. Ne de ısınmıyan bir yanı.

-O halde sizi rahatsız eden sorun nedir?

-Şey efendim…

-Lütfen, çekinmeden söyleyin. Sizin sorununuz benim de sorunum demektir.

-Teşekkür ederim. İsteğim şu.

-Evet sizi dinliyorum.

-Şeyyy! Hani apartman kapısı üstünde apartmanın ismi, yani sizin adınız yazılı ya…

-Eeee?

-İşte o isim, rahatsız ediyor beni!

-İyi ama, bunun size ne zararı var? Neyinize mâni oluyor? Neyinizi engelliyor?

-Yine de rahatsız ediyor işte!

-Bak kardeşim! Ben bu apartmanı dikmek için ömrümün en güzel yıllarını verdim. Gece demedim. Gündüz demedim. Durmadan ölesiye çalıştım. Pazar demedim. Tatil demedim. Gece gündüz hep didindim durdum. Alın teri ile kazandıklarımı biriktirdim. Gezmedim tozmadım. Hep kıt kanaat geçindim. Paramı bu yatırım için biriktirdim. Tasarruf üstüne tasarruf yaptım. Senin anlıyacağın, ben bu apartmanı dişimle tırnağımla kazandım. Ancak bu şekilde, bu apartmanı yaptırabildim. İnşaatımda çalışanlara ise, ücretlerini harfiyyen, kuruşuna kadar ödedim. Böyle bir yatırıma kendi adımı vermemden daha normal, daha tabii ne olabilir?

-Yine de rahatsız ediyor beni!

-Demek öyle…

-Üstelik ben bu isteğimde yalnız değilim! İşin içinde, benim gibi düşünen başkaları da var!

-Allah Allah! Meğer saman altından ne sular yürütmüşsünüz dehiç haberim olmamış!

-İsteğimiz bununla  sınırlı değil!Senelerdir oturduğumuz katların mülkiyetinin de bizlere verilmesini  talep ediyoruz!

-Başka?

-Apartman dairelerimizden dışa açılan ayrı çıkış kapılarımız da olsun istiyoruz!

-Ve tabii, dış kapılarına kendi isimlerinizin yazılmasını da!

-Ona ne şüphe!

-Eeee…Başka ne gibi istekleriniz var, sayın haşmet – meap efendiler?

-Şimdilik bu kadarcık efendim…Hele bunları gerçekleştirin, sonrasını yine görüşürüz!

Tepesi atan apartman sahibi:

-Ne diyorsun be adam, bir de sonrası mı var?

-Olmaz olur mu?

Büyük bir sabırla dinleyen apartman sahibinin,nihayet kan beynine sıçrar ve olanca kükreyişiyle:

-Hemen pılınızı pırtınızı toplayın! Ve bir an evvel, dairelerimden çıkın! Ve sakın bir daha da karşıma çıkmayın!

3633

Neye uğradığını şaşıran haddini bilmez adam; beklemediği bu tepki karşısında kekeleyerek:

-Şey efendim ben öyle demek istememiştim!

Bir volkan gibi patlayan apartman sahibi:

-Şuna bak hâlâ konuşuyor! Defooool karşımdan! Artık ne yüzünü görmek  ne de sesini duymak istiyorum!

Kiracı; beklemediği bu haklı hiddet karşısında, gerçek kimliğine bürünerek, süklüm püklüm başı önünde oradan ayrılır.

Artık son pişmanlık fayda vermez! Eski günlerini arar hale gelir. Bir daha belini doğrultamaz. Herkesin maskarası,müflis birduruma düşer!

Dimyata pirince gideyim derken, evdeki bulgurdan olur.

X

Tevekkeli boşuna dememişler:

“Sen seni bil sen seni
Yoksa patlatırlar enseni”

X

Ha evin halleri
Ha Türkiyemin kaderi
Tünemiş üstüne nice baykuş
Yaptıkları hep pike uçuş

X

Fakat herkes şunu iyice bilsin ki
Saltanat Gelini’nin sahibi bir, olmaz iki

 

3634

 

 

Fatih’ten günümüze Gebze

 

Gebze’de ilk kez Belediye’nin öncülüğünde Hünkara Vefa sempozyumu ve anma programları düzenleniyor. Amaç Gebze’yi kültürel değerleriyle de marka haline getirmek. Bugüne kadar bir çok belediye başkanı görev yaptı. Başkanlar kendi dönemlerinde birer sempozyum ve panel düzenleyebilselerdi, Gebze’nin tarih ve kültür turizmindeki yeri, Gebze’nin tarih ve kültür turizmde de tescillenirdi. Ama zararı yok. Zararın nereden dönülürse kar. Hünkara vefa  sempozyumu ile Gebze kültür turizminde de markalaşmış olacak.

Gebze, ilk kez bir uluslar arası sempozyuma ev sahipliği yapacak. Bugüne kadar bir çok sempozyum yapılmalıydı. Hünkar’a Vefa sempozyumu Gebze’yi kültür alanında Marka yapmak üzere önemli bir girişim. Belediye Başkanı Adnan Köşker ve sempozyum bilim komitesi Başkanı Prof.Dr. Mehmet Çelik beyin  daha önce Gebze’de yaptığı açıklamalar Gebze’nin kültür tarihi saçısından önemliydi.

Sempozyum, mevlit ve diğer etkinliklerle Gebze, kültür turizminde çok önemli bir ivme kazanacak. Gebze dendiğinde akla Kültür turizminde Fatih ve Hünkar Çayırı gelecektir. 35  Bilim Adamının ikisi yabancı, Uluslar arası seviye de ki bilim adamlarının sunacağı tebliğler her bakımdan çok önemli.

GELENEKSEL HALE GETİRİLECEK

Fatih Sultan Mehmet Han’ın 532. Vefat yıldönümünde düzenleyecek programı üç etapta gerçekleştirilecek. İlk etapta 01-02 Mayıs 2013 tarihlerinde 1. Uluslar arası Hünkar’a Vefa Sempozyumu yapılacak. Gebze Kent Meydanı Kültür Merkezi’nde düzenlenecek sempozyuma ülkemizin değerli tarihçi ve bilim adamları ile birlikte uluslar arası düzeyde bilim adamları da katılarak tebliğ sunacaklar. Fatih Sultan Mehmet’i tüm yönleriyle ele alacak bu sempozyum geleneksel hale getirerek her yıl düzenleyecek. 2. Etapta 2 Mayıs 2013 Perşembe günü akşam saat 20.00’da Hünkar’a Vefa Mevlid-i Şerif programı tertipleyecek. Kent Meydanı’nda, tüm Gebzelilere ve yurdun diğer illerinden gelecek vatandaşlarımıza açık, geniş katılımlı bir organizasyon olacak. 3. Etap programı 3 Mayıs Cuma günü gerçekleştirilecek. Hünkar Çayırı’nda geniş katılımlı bir gıyabi cenaze namazı kılınacak.

GEBZE FATİH SULTAN’LA MARKALAŞACAK

Yurt dışı ve yurt içinden toplam 35 tarihçinin katılımıyla gerçekleştirilecek Hünkara Vefa Tarih Sempozyumu’nda katılımcılar, çeşitli konularda Fatih Sultan Mehmet’e ilişkin bildiri yayınlayacak. Türkiye’de ilk defa bir Osmanlı padişahı için düzenlenecek olan anma ve anlama tarih sempozyumunun Gebze’nin adının dünyada duyulmasını sağlayacak. Sempozyumda Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet’e ilişkin, Fatih’in bilinmeyen ya da çok az bilinen yönlerine ilişkin, kıymetli değerlendirmeler yapılacak.

SEMPOZYUMA KİMLER KATILIYOR

35 tarihçinin katılımıyla düzenlenecek geniş kapsamlı Hünkara Vefa Uluslar Arası Tarih Sempozyumu’na; Prof. Dr. Mehmet İnbaşı (oturum başkanı), Prof. Dr. Enver Konukcu (Fatih devrinde Akçakoca ve ailesi), Prof. Dr. Mihai Maxim (Fatih’in Boğdan seferi), Claudiu-Viktor Turcitu (Fatih’in Eflak seferi), Prof. Dr. Geza Davıd (Fatih’in Belgrat seferi), Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil (Fatih’in vefat meselesi), Prof. Dr. Bilgehan Pamuk (Fatih döneminde Osmanlı-Arnavutluk ilişkileri), Prof. Dr. Mahmut Ak (İstanbul’un fethi ve sonuçları), Prof. Dr. Mualla Uydu Yücel (Fatih’ten önce Türklerin İstanbul kuşatmaları), Prof. Dr. Fahamettin Başar (Fatih dönemi kaynakları), Prof. Dr. Kenan Ziya Taş (Otlukbeli savaşı üzerine değerlendirmeler), Prof. Dr. Kemal Yavuz (Aşıkpaşazade neslinin Türk tarihindeki yeri), Prof. Dr. Hayati Develi (Fatih devri Türk dili), Prof. Dr. Mustafa Öztürk (padişah fermanları), Doç. Dr. Ali Yılmaz (Fatih’in doğumu, çocukluğu, gençliği ve eğitim hayatı), Doç. Dr. Zekai Mete (Osmanlı-Venedik muharebeleri.)

HÜNKARA VEFA SEMPOZYUMU KİTAPLAŞACAK

Prof. Dr. Sebahattin Küçük (Avni divanı), Doç. Dr. Arzu Terzi (Fatih’in padişah hocaları), Doç. Dr. Mesut Aydıner (Fatih dönemi bilim hayatı), Prof. Dr. İbrahim Sezgin (Fatih döneminde ateşli silahlar), Yrd. Doç. Dr. Zülfiye Koçak ve Yrd. Doç Dr. Serap Toprak (Fatih döneminde gayrimüslimlere gösterilen hoşgörü), Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ethem Çakır (Fatih dönemi teşkilat kanunnamesi), Dr. Önder Bayır (İstanbul fethinin hazırlıkları), Prof. Dr. Mustafa Daş (Fatih’e yapılan suikastler), İsmail Kahraman (Fatih’ten günümüze Gebze) konularında sunum yaparak bildiri yayınlayacaklar. Sempozyum sonunda tarihçilerin yayınlayacağı bildiriler Gebze Belediyesi tarafından bir kitapta derlenecek.

GEBZE TARİHİNE NOT DÜŞÜLECEK

Hünkara Vefa sempozyumu çok önemli bir kültür hizmeti. Keşke yıllar önce bu tür programlar yapılabilseydi. Gebze’nin kültür ve tarihi markalaşmış olurdu. Sempozyumu organize eden Belediye Başkanı Sayın Adnan Köşker’in şaphsında emeği geçen herkesi candan kutluyor ve emeği geçenlere candan teşekkür etmeyi borç biliyorum. Sempozyuma ben de gazeteci ve TV programcısı olarak katılarak “Fatih Sultan Mehmet’ten Günümüze Gebze” konulu bir tebliğ sunacağım.  Gebze Fatih Sultan Mehmet tarafından kaza merkezi haline getirilmişti. Fatih’in vefat ettiği Gebze’nin bugün tam olarak kültür turizminde duyrulmaması  Kocaeli ve Gebzeli yöneticilerin ayıbı.  Kanuni’nin vefat ettiği Zigetvar’a Macarların gösterdiği ilgiyi Fatih Sultan Mehmed’e biz maalesef gösteremedik. Bu sempozyumla bu ayıp biraz olsun giderilmiş olacak. Yerli ve yabancı 35 bilim adamının Fatihle ilgili yapacakları bilimsel çalışmalar Gebze’nin de kültür tarihine ışık tutacaktır.

HÜNKARA VEFA SEMPOZYUUYLA İLGİLİ ÖNERİMİZ

‘Hünkara Vefa’ sempozyumundan Gebze’nin diğer kültür ve turizim değerlerine de yer verilebilirdi. Örneğin Fatih gibi dünyaca meşhur komutan olan Anibal, dünyaca ünlü Ressam Osman Hamdi Bey, Çoban Mustafa Paşa Gibi Büyük Devlet adamı ve Yahya Kaptan gibi Kuvayi milliye komutanları için de en azından birer tebliğ sunulabilir, Gebze’nin kültür tarihimizdeki yeri belgelerle isbat edilmiş olurdu. Gebze sadece Osmanlı değil Selçuklu ve Bitinya döneminde de önemli konuma sahipti. Çayırova bölgesi sadece Fatih’in vefat ettiği yer değil, Osmanlı’yı gerçek anlamda modern devlet yapan Orhan Gazi döneminde Bizansla Osmanlı arasında yapılan ünlü Palekanon Savaşı’nın  yapıldığı yer olarak da bilinmektedir.  Keşke bu konu da bilimsel bir tebliğ ile sempozyumda dile getirilebilseydi.  Gebze üzerine Yüksek Lisans ve Doktora çalışması yapan bir çok bilim adamımız var. Onlardan birisi de Kırklareli Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gülfettin Çelik Bey. Sempozyum da Gülfettin Çelik Bey’e bir görev verilerek Gebze adına vefa borcu ödenebilirdi. Sempozyumu yürütme ve danışma kurullarında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (GYTE), Kocaeli Üniversitesi ve TÜBİTAK’taki bilim adamlarından da akademik destek alınabilirdi.

Evet sonuç olarak eksiği ile fazlası ile ‘Hünkara Vefa’ sempozyumu Gebze için çok büyük bir hizmet. Bildirilerin kitap haline getirilmesi ise Gebze Kültür tarihine büyük katkı sağlayacaktır. Sempozyumun gerçekleşmesinde emeği geçen başta Sayın Başkan Adnan Köşker olmak üzere herkese şükranlarımı sunmayı borç biliyorum. Temenni ile isteğim sanayi kenti olarak anılan Gebze Fatih’le bir kültür kenti olarak da anılmaya başlar. Unutmayalım Kültür Türkiye Cumhuriyeti’nin temelidir.

 

 

İsrail’in Yeni Savaş Oyunları

 

İşin gerçeğinde ABD’nin BOP’u bir İsrailoğulları projesidir.
Amacı; etnik ve dinsel temelde Ortadoğu da ki Müslüman ülkeleri parçalamak ve bu parçalar içerisinden İsrail’e müttefik devletler kurarak yeni İsrailoğulları yaratmaktır. Bu plan eliyle bir yanda İsrail güçlendirilirken Müslüman ülkeler zayıflatılmakta. Öte yandan enerji kaynakları Batı’ya servis yapılmakta ama en önemlisi gerçekleşirse eğer Anadolu’da ki Türk varlığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Her ülke kendi varlığını korumak ve geliştirmek için plan yapabilir doğaldır. Kendi halkını rahat ve huzur içinde güvenli şekilde yaşatabilmek için yeni stratejiler de geliştirmesi doğrudur. Ancak yapılan bu planlar insanı bilerek ve kasten öldürme üzerine kurgulu ise bu kabul edilemez.

Etnik ve dinsel farklılıklar üzerinden yola çıkılarak sınırları değiştirmeyi planlayanlar, bu planlarını gerçekleştirmek için bu temel de bir “kıyım” yapmayı tasarlamışlarsa bu asla kabul edilemez. Bu bir insanlık suçudur. İşte bu nedenle ister “BOP” adıyla ister İsrail için strateji adıyla ortaya çıkmış olan bu iki plan temelde Müslüman coğrafyasında bir ” KIYIM ” yapmayı tasarladığı için kabul edilemez.

Küresel güçlerin güce dayalı olarak tasarladıkları bu planlara hizmet edenler de bu insanlık suçundan paylarına düşeni alacaklardır. BOP’ta yer alan geçen etnik temizlik Nil- Fırat coğrafyasındaki Müslümanların etnik kimliklerini çatıştırarak yok etme emelinin açık göstergesidir.

PKK adı ile ülkemizde otuz yıldır terör estiren ve binlerce insanımızın şehit olmasına yol açan terörist başı Öcalan ABD’nin Kenya da bize teslim etmesi ve Türkiye’ye getirilirken demişti ki “Ben Türkleri severim. Benim anam Türktür.”

Türk Milletinin varlığı ve geleceği için aramızda rahat ve huzur içinde yaşattığımız bir takım insanların fırsat bulunca nasıl birer yılan ( karayılan ) kesilerek kanımızı emmek düşüncesinde olduğunu iyice bilip, daima ihtiyatlı ve uyanık bulunmamız gerekmektedir. Bu durum yalnız bizim için değil, bütün İslam âlemi için böyledir. Bu âlem bunu kavrayamadığı için bu gün Filistin’de ki içinden çıkılmaz durumla karşı karşıya kalmıştır. Bunlar unutulmamış ve iyi kavranmış olsaydı Filistin Yahudi yurdu haline gelebilir miydi?

Türkiye’nin izlemesi gereken yeni siyasetinde ABD karşıtı olmak gerekmemektedir. Bütün mesele ilişkileri karşılıklı milli çıkarların korunması temeline oturtabilmektedir. Bunu yaparken de devletin devlet olma özelliğine yaraşır onurlu bir siyaset izlemektir. Bu gün ABD bir devlettir. Bizde devletiz. Türkiye çıkarlarının çatıştığı her noktada her zaman kırmızı bir çizginin olduğunu ve bunu korumak için savaşı göze alacağını herkese göstermek zorundadır. Ne yazık ki bu konuda iyi bir sınav verilmemiştir.

Barzani’nin Kerkük’ü işgali ile PKK’nın silahlı güce kavuşması savaş sebebi sayıldığı halde hükümetin siyaseti kırmızı çizgilerin çiğnenmesi karşısında gerekli dersi vererek bir adım atılmamıştır. Bu Türkiye’nin güç kaybına yol açmış olup mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir.

PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki varlığı Türkiye’nin kararlılığını göstermesi için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Çünkü milletlerarası hukukun müdahale hakkı tanıdığı bu konuda ABD’ye rağmen Irak’a yapılacak askeri harekât Türkiye kaybettiği gücünü geri kazandırabilecektir.

Türkiye ABD ile masaya bir devlet gibi oturmalı ve kendi çıkarlarını koruyacak ilişkiler kurmalıdır. Bu konuda Türkiye’nin çok önemli kozları vardır. İncirlik ve Malatya gibi ABD üslerinin kapatılması NATO’nun askeri kanadından geri çekilmesi Türk hava sahasının ABD uçaklarına kapatılması.

Türkiye bu kararlığını ciddi bir şekilde gösterirse ABD BOP projesi gereği Türkiye’nin isteklerini yapma zorunda kalacak ve Türkiye’de PKK terör belasından kurtulmuş olacaktır.

 

 

Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında

 

Neşe Sarısoy Karatay, Sinemis Yayınları arasında, Nisan 2011’de çıkan 14 X 21 santim ölçülerinde 450 sayfalık ‘Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında’ isimli kitabında; İkinci Dünya Savaşı’ndan bir kesit veriyor. Trajik olaylarla örülmüş bu kesit,  Alman ordusu ile Rus ordusu arasındaki savaşta, Kırım Türklerinin yaşadıkları çileli hayatın yürekler dağlayan hikâyesidir.

İkinci Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939 tarihinde, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle başladı. 20 Nisan 1945 tarihinde Sovyetler Birliği ordularının Berlin’e girmesi üzerine, 7 Mayıs 1945 tarihinde Almanya’nın teslim oldu. Böylece savaş Avrupa Cephesi’nde bitti.  10 Ağustos 1945 tarihinde ise Japonya’nın teslim olması üzerine Pasifik Cephesi’nde de sona erdi.

İkinci Dünya Savaşı, pek çok romana, belgesele konu oldu. Filmler çevrildi, tiyatrolarda sahnelendi. Fakat hiçbirinde, Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında ezilen, yok olan Kırım Türklerine yer verilmedi. Tarih kitaplarında da onlardan söz eden olmadı. Batılı tarihçilerin, sanat çevrelerinin yok saydığı milyonlarca Müslüman Türk’ün trajik hayat hikâyesini Neşe Sarısoy Karatay filme aldı. Belgesel film, 2006 yılında TRT’de yayınladı. İki yıl süren çalışmalarını, belgeselde zaman kısıtlaması sebebiyle yer verilemeyen bölümleri ile birlikte‘Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında’ isimli kitap olarak tarihleştirdi.

Sovyetler Birliği yönetimi; Azerbaycan, Kırım, Kazakistan, Tataristan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Karaçay ve Ahıskalı Müslüman Türklerinden, Kafkasya Müslümanlarından 10.000.000’a yakın insanı, savaş eğitimi vermeden cepheye gönderdi. İki kardeşten esir düşen biri Alman cephesinde, Komünistler tarafından esir muamelesine tâbi tutulan diğeri Rus cephesinde karşı karşıya getirildiler. Savaşta ölenler en talihlileriydi. Hayatta kalanlar; esir kamplarında açlıktan, salgın hastalıklardan, bitlenmekden ve işkenceden acı içerisinde can verdiler. Buralardan sağ çıkabilenler daha korkunç yıllar yaşadılar. Sibirya’da sürgünde ve çalışma kamplarında insanlık dışı muamelelere mâruz kaldılar. Milyonlarca Müslüman toplu mezarlara gömüldü. Ancak birkaç bin kişi hayatta kalabildi. Onlar da çoluk çocuklarıyla birlikte 1944 yılında yük ve hayvan naklinde kullanılan tren vagonlarına çuval ve odun istif eder gibi doldurularak sürgüne gönderildi. Savaştan ve sürgünden arta kalanlar; sürgün yerlerinde ve İngiltere’den Amerika’ya kadar geniş bir bölgede kendilerine sığınak aradılar. Belgeselde ve romanda onlar konuşturuldu.

Televizyon belgeselinin hazırlayıcısı, kitabın yazarı Neşe Sarısoy Karatay, çâresiz, vatansız ve geleceksiz çilekeş insanların trajedisini, geçmişe gömülmüş karanlık ve kaybolmuş hayatların hikâyelerini utanç vesikası olarak kalıcı hâle getirdi. New York’ta, Münih’te, Ankara’da, Bakü’de, İstanbul’da Londra’da, İzmir’de, Eskişehir’de, Bilecik’te, Yalova’da, Berlin’de, Nurnberg’de, Roma’da, Avusturya’nın Bregenz şehrinde, Isparta’da, Bonn’da, Köln’de, Hannover’de ve daha başka onlarca şehirde bulup konuştuğu; Kazakistan, Tararistan, Kırım, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Çeçenistan, Dağıstan doğumlu kişilerin çoğu belgeselin hazırlanmasından sonraki kısa zaman dilimleri içerisinde birer-ikişer ebediyete intikal ettiler. Onlar, görüntüleriyle, sesleriyle ebediyen yaşamaya devam edecekler.

Kitapta yer alan trajik hayatlardan:

1919 Kazakistan doğumlu Âlim Almat, Sovyet esiri olarak yaşadığı Alman Nazi kamplarındaki korkunç günleri anlatıyor: ‘Benim kaldığım kampta 80.000 kişiydik. 6 ay zarfında 3.000 kişi kaldık. Bitleri tek tek ayıklamak yoktu. Başımızı şöyle bir tuttuğumuzda onlarcası elimizde oluyordu. Günde 50-100 kişiyi arabalarla taşıyıp çukura gömüyorduk. Acayip bir şey oluyor insan. Yatarken, yanımızdaki ölünce, üşümemek için onun üzerindekini kendi üzerimize örtmek için alıyorduk. İnsan hayvanlaşıyor.’

Alman araştırmacı Rolf Keller: ‘Cenevre Antlaşması’na aykırı olmasına rağmen Almanlar esirlere hayat şartlarını zorlaştırmak ve hayatta kalma şartlarını azaltmak için özellikle çok az gıda veriyorlardı. Ayrıca bilinçli olarak cin3ayetler işlendi, katliamlar gerçekleştirildi. Gestapo, sürekli olarak kamplarda aramalar yaparak kendilerine göre gereksiz ve istenmeyen insanları sebepsiz olarak kurşuna diziyorlardı.’

New York’ta yaşayan Kırım 1913 doğumlu Kurt Veis Karaman: ‘Gestapo ve SD birliklerinin, esir kampı sâkinlerine karşı Nazi ırkçılığından kaynaklanan insafsız davranışları; esirlerin açlık, soğuk, salgın hastalık ve kötü muameleden dolayı kütle hâlinde ölmelerine sebebiyet vermiştir.’

1914 Kazakistan doğumlu, New York’ta yaşayan Ata Bek: ‘Belarusya’nın bir şehrinde 20.000’e yakın esir vardı. Tel örgülerin içinde. Bina yok. Mevsim kış. Soğuk ve biz açıkta yatıyoruz. Suda haşlanmış patates kabuklarını yemek olarak veriyorlar. Onu da herkes alamıyor. Kuyrukta bekleniyor. Kamptakilerin ancak yarısı alabiliyor. Bizi gece-gündüz yürütüyorlar. Yürüyemeyenlere Almanlar dayak atıyorlar. Yolda birçok arkadaşım öldü.’

Kırım 1923 doğumlu, New York’ta yaşayan Ahmet Bozkurt: ‘Ben Sovyet ordusuna 1940 senesi alındım. Silah kullanmayı bilmiyordum. 17 yaşındaydım. 60 yaşındaki adamları evlerinden aldılar, doğru Almanlara karşı sürdüler. Almanlar bizi esir aldı. Kartofel’e götürdüler. Saman üzerinde yatıyoruz. Samanda bitler var. Yemek yok. Dediler ki asker olmak isteyen varsa burudan çıkacak Çıkmasak öleceğiz. Askere yazıldık, çıktık. Romanya’ya, Macaristan’a, Avusturya’ya, İtalya’ya götürüldük. Almanya teslim olunca Amerikalılar bizi esir aldılar 2,5 sene tuttular.’

New York’ta yaşayan 1919 Kırım Doğumlu Abdurrahman Emek: ‘Türkiye’deki olayları televizyondan seyrediyorum. Marşlar çalınınca ağlıyorum. Ne mutlu vatanında yaşayan insanlara. Fakat insanlar nankör. Vatanında yaşamanın kıymetini bilmiyorlar. Vatansız olmanın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Vatansızlık çok zor çok… Allah kimseyi vatansız bırakmasın.’

NEŞE SARISOY KARATAY

Ayancık’ta doğdu. İlk ve ortaokulu Ayancık’ta okudu. 1986-1988 yılları arasındeki üniversite yıllarında  çeşitli gazete ve dergilerde stajyer muhabirlik  yaptı. 1989 yılında  İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV bölümünden mezun oldu. 1989 yılında staja başladığı TRT’de,  halen Yönetmen olarak çalışmaktadır.

Yaptığı belgesellerde bir insan sevgisi, bir mücadele azmi, doğallıkla ve detaylarla örülmüş bir ‘bütün’ vardır. Belgesellerinde genellikle tarihî ve siyasî olayları konu edinir. Umutsuzluk temaları yerine umut temasını, detaylardan oluşan parçalanmış bir hayatı değil, detayların oluşturduğu hayatı, uyumlu bir bütün olarak göstermeyi hedef almıştır. İyi insan olmakla zorun başarıldığına inanan yönetmen, ‘marjinallik iyi insan olmaya çalışmaktır…’ sözünü de kendine ilke edinmiştir.

Hazırladığı filmlerden ve belgesellerden bâzıları:

*Kırımoğlu, Bir Halkın Mücadelesi: 2012, 9 bölüm.

*Cengiz Dağcı: 2010 (Marmara Üniversitesi Kemal Çapraz İletişim Ödülleri Yılın Belgeseli ödülü)

*Ölümün 1.Yılında Uluslararası Cengiz Dağcı Sempozyumu Açılış filmi: Kırım 23 Eylül 2012

*Göç Doğuya: 2010.

*Renklere Dokunmak: 2008

*Özü-Türk / Karaylar: 2007, 2 Bölüm. (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Ödülleri Televizyon Ödülü) Ayrıca bu serinin, 2 Bölümlük Kumanlar, 2 Bölümlük Polonya ve Litvanya Tatarları belgeselleri.

*Avrupa’da Müslümanlar: 2007.

*İsmail Bey Gaspıralı: 2004, 4 Bölüm. (İstek Vakfı- Bilge Kaan Okulları öğrencileri tarafından Yılın Belgeseli ödülü)

*Ayancık’a Bir Tutam Temre Otu: 2002,  3 Bölüm.

*Fatih Ve Fetih: 2003.

*Osmanlı Devleti’nin Doğuşu: 2000, 9 Bölüm. (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Televizyon Ödülü)

*Halil İnalcık İle  Sözlü Tarih:1999, 50 Bölüm.

*Arşivdeki Osmanlı Hazineleri: 1999, 3 Bölüm.

*Tüketici Dünyası: 1995 -1999, 140 Bölüm.

NOT: Neşe Sarısoy Karatay’ın Kırım Türklerinin efsânevî lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ile ilgili olarak hazırladığı belgesele ait bilgilere, www.kirimoglu.org adresinden ulaşılabilir.

KUŞBAKIŞI

‘GÜN’, ‘O GÜN’DÜR

Banu Avar’ın 352 sayfalık kitabının adı;  Attila İlhan’ın 21 Ocak 2005 tarihinde, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısından alınmış.

Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniliyor: ‘Türkiye, yüz yıl önce emperyal odakların oyununu bozan tek ülke! Batı yüz yıldır bozulan oyunu yeniden sahnelemek peşinde. Hedeflerine çok yaklaştıklarını düşünüyorlar.

Yüz yıl önce de öyle düşünmüşlerdi. Hedeflerine en yakın oldukları noktada düşmüşlerdi. Birbirinden farklı cenahlardan gelip omuz omuza veren bu insanların verdiği dillere destan mücadele, yedi düveli şaşkına çevirmiş, emperyalizmin kalelerini indirmiş, onun maskeli oyuncularını ise ecnebi gurbetinde vatansız bir ölüme itmişti. Onları bu millet yendi! En ummadıkları zaman ve yerde! Tarih tekerrür etti, benzer bir noktaya geldi. ‘Gün’, ‘O Gün’dür!

Banu Avar’ı, uzun gazetecilik / televizyonculuk geçmişine rağmen, çoğumuz 2004-2008 yılları arasında TRT’de yayınlanan ‘Sınırlar Arasında’ adlı programı ile tanıdık. Bugüne kadar Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Orta Asya, Çin, Hindistan, Güney Amerika ve Avrupa’dan dosyalarla 82 ülkeden ekrana gelen program, 2008 Mayıs ayında ABD, İsrail, Gürcistan, İsveç büyükelçilerinin şikâyetleri sonucu âniden yayından kaldırılmıştı. Avar, bu tarihten sonra, takipçilerine yazarak ulaştı. Yayınlanan kitapları:  ‘Sınırlar Arasında’, ‘Avrasyalı Olmak’, ‘Hangi Avrupa’, ‘Böl ve Yut!’, ‘Hangi Dünya Düzeni’ adlarını taşıyor. Kitaplarında görünmez güçlerin nasıl görünür olduğunu, delilleriyle gözler önüne seriyori. Attila İlhan’ın ‘Yıldız-Hilal-Kalpak’düsturu ile ülkemizin içinde bulunduğu ahval ve şeraite ait önemli detayların altını çiziyor.

REMZİ KİTABEVİ A.Ş.

Genel Merkez: Akmerkez E 3 Blok Kat: 14 Etiler, İstanbul 
Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212- 282 20 90 www.remzi.com.tr  e-posta:post@remzi.com.tr

Akmerkez: 0.212-282 25 75, Akbatı: Telefon: 0.212-397 72 30, Florya: 0.212-573 63 83,Nişantaşı: 0.212-234 54 75,

İçerenköy: 0.216-448 03 73, Mecidiyeköy: 0.212-217 12 25, Suadiye: 0.216-361 90 71,Levent: 0.212-353 05 00,

Bakırköy: 0.212-466 61 70

ALMANYA’NIN KISA TARİHİ

Almanya, müfredatımızda Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile olan ilişkileri ve etkileri bağlamında ele alınır; bununla da yetinilir. Almanya bâzen müttefik ülke, bâzen de üzerine Hitler’ın karanlık gölgesinin çöktüğü faşist fikirlerin toprağıdır. Fakat dönemlerle sınırlı kırılmaların ön kabulleriyle yazılmış bir Almanya tarihi objektiflikten uzak kalacak, kaygan zemin üzerinde gerçeklikten payını alamayacaktır. Mesela Alman kimliğinin milliyetçi tarih açısından farklı, küreselleşme ışığında yazıldığında farklı tanımlara maruz kaldığını görürüz. Bu anlamda siyaset, sanayi, edebiyat, felsefe, bilim ve daha pek çok alanda mihenk taşlarını sabırla döşeyen bu coğrafyanın kısa tarihinin anlatılması tarihçilik adına büyük önem taşıyor. İşte Almanya tarihini yazan Mary Fulbrook’un hangi tuzaklarla karşı karşıya olduğunun bilinciyle kaleme alınmış bir kitap var karşımızda. Kapsamlı bir tarihî malzemenin sentezi olan eserde, Almanya’nın dönüm noktaları ile araştırmacıların tartışmalarına malzeme olan sosyal, siyasî ve kültürel unsurlar önyargı sisinden arınmış bir zihinle kaydedilmiş. Alman toprakları, halkı ve dili hakkında detaylı bilginin sunumuyla başlayan kitap, basmakalıplaşan Alman tipinin reel dünyayla uyumu hususunda da fikir vermekten geri kalmıyor. Mezhepçilik çağı, sanayileşme, demokrasi ve diktatörlük zamanları, iki Almanya’nın değişim sürecine kadar bütün dönemleriyle mercek altına alınıyor. University of College London’da Alman tarihi profesörü Mary Fulbrook’un muhteşem üslubuyla, Orta Çağ’dan Milenyum Almanya’sına ne zaman vardığınızı anlayamayacaksınız.263 sayfalık kitap, İstanbul’da 2011 yılında basıldı.

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ VAKFI YAYINLARI: Cengiz Topel Caddesi Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü Garanti Kültür Merkezi Arka Giriş Etiler, İstanbul.

Telefon: 0.212-257 87 27 Belgegeçer: 0.212-257 87 27 www.boun.edu.tr  e-posta:bupress@boun.edu.tr

PONTUS’TA HESAPLAŞMA

Bilgi yayınevi tarafından İstanbul’da 2007 yılında basılan kitap 185 sayfadır.

Kitapta ileri sürülen ve ispatlanan tez şudur: ‘Pontus Devleti Yunan Devleti değildi. Devletin kurucusunun da, hanedanın da, halkının ve ordusunun da Yunanlılarla hiçbir ilgisi yoktu.

Müslüman Türkler, 1071’de Anadolu’ya girdiklerinde buraları Hıristiyan soydaşlarıyla meskûn buldular. Anadolu, özellikle de Doğu Karadeniz Bölgesi Hun, Uz, Karluk, Bulgar, Avar, Macar, Hazar, Kuman/Kıpçak ve Peçenek boyları tarafından Türkleştirilmişti. Türkleştirme süreci, Osmanlıların bölgeye hâkim olmasıyla devam etti.’

Mevcudu kalmayan kitap; Anadolu’nun aslî sâhibi olanTürklüğü, etnik unsurlardan sadece biri hâline getirip, Türk evladını hâkim konumdan çıkararak Türkiye’yi sahipsiz ve savunmasız bırakmak isteyen düşman gizli servisleriyle Etnik Çete’nin Kuzeydoğu Anadolu’da yürüte geldiği bozguncu faaliyetlere millî dikkati çeken bir alarmdır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

GENÇLİĞİM EYVAH

İlk baskısı 1979 yılında yapılan roman, Ötüken Neşriyat tarafından 1996 yılında 12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 352 sayfa olarak yeniden basıldı.

Özellikle yetmişli yıllarımıza kirli bir hava gibi yayılan anarşinin otopsisidir. Boşa giden gençliklerin hikâyesi memleket olarak içine düşürüldüğümüz karışıklık ortamına paralel bir şekilde ele alınmaktadır. İnsana ve toplum hayatına kurulan tuzakları açıklayan, sorumluluklarımızı, görevlerimizi, hassasiyetlerimizi savsaklayan yanıltıcı laf ebelikleri teşhir edilmektedir. Silkinip uyanması gerekenlerin, kişiliğini bulmak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir eserdir. Tarık Buğra, ‘Gençliğim Eyvah’ için ‘en önemli eserim’ demiştir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.atuken.com.tr  e-posta:otuken@otuken.com.tr

ALLAH İNANCI

Prof. Dr. Bekir Topaloğlu 157 sayfalık kitabında; insanı dünya ve âhiret mutluluğuna eriştirecek Allah inancını ele alıyor. Eser, zihni ve gönlü gerçeğe açık herkese hitap etmektedir. Eserde kâinatın yaratıcısı ve yöneticisinin varlığını ispatlama yöntemleri hakkında bilgi verildikten sonra O’nun birliği konusu işlenmektedir.

İSAM – İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ: İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662  İstanbul.

Telefon: 0.216-474 08 50 Belgegeçer: 0.216-474 08 74 e-posta: isam@isam.org.tr   www.isam.org.tr

KISA KISA KISA KISA

1- FETVÂLAR IŞIĞINDA OSMANLI ESNAFI: Tahsin Özcan. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış: Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 46/A Cağaloğlu – İstanbul

Telefon: 0 212-511 21 43 Belgegeçer: 0.212-513 77 26 e-posta: kitabevivaris@gmail.com / www.kitaevi.com.tr

2- YENİLMEZ TÜRK KANUNİ: Nicolae Jorga. Yeditepe Yayınevi.

Telefon: 0.212-528 47 53 e-posta: bilgi@yeditepeyayinevi.com  www.yeditepeyayinevi.com

3- EVLİLİK ÖNCESİ DOĞRU KARAR: Dr. Hamdi Kalyoncu. Boğaziçi Yayınları: Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi, Nu: 12 Ortaklar Han Kat: 1 Cağaloğlu, İstanbul 
Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr  e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

4- YOKTUR GÖLGESİ TÜRKİYE’DE / SEZAİ KARAKOÇ: Sıdık Akbayır. Turkuvaz Kitapçılık: Barbaros Bulvarı Nu:153 Balmumcu, Beşiktaş 34349 İstanbul.

Telefon: 0.212-354 30 00  Belgegeçer: 0.212-288 50 67 e-posta:info@turkuvazkitap.com.tr  //  www.turtuvazkitap.com.tr

5- GRİNİN ELLİ TONU: E. L. James. Çeviren: Sevinç Tezcan Yanar. 576 Sayfa, Basım Yılı. 2013. Pegasus Yayınları.

Telefon: 0.212-244 23 50  e-posta: info@pegasusyayinleri.com

 

 

Açılımlara Doyamadık!

 

Batı bize yüzyıllardır açılım yaptıra yaptıra 779.000km²’lik Anadolu Coğrafyasına sıkıştırıverdi. Biz ise; dışarının isteklerine o kadar açığız ki son 200 senedir ve bilhassa Berlin Anlaşmasından itibaren Avrupalı olabilmek için açılımlar yapmaya bir türlü doyamadık.

Balkanlarda bol bol açılım yaptık, Girit’te ve Ege Adalarında açılımlara devam ettik. Kıbrıs açılımı ise son anda önlenebildi. Eğer Annan raporuna Evet dedirtilen Türklere Rumlarda katılmış olsaydı; KKTC’yi kendi elimizle bitiriyorduk. Anlaşılan açılım merakı sürüp gitmektedir. Önce Kürt açılımı dedik; sonra bunu demokratik açılıma çeviriverdik. Şimdi de hiçbir zaman Kürtleri temsil edemeyen terör örgütü ile açılımı oynuyoruz. Bir tarafta Kandil, bir tarafta İmralı; diğer tarafta sözde müttefik ağabeyimiz açılım oyununu sürdürüyoruz. Neredeyse yeni anayasayı İmralı’ya ve malum partinin taraftarlarına terk eder hale geldik.

Yeni anayasada ülkenin bölünmez bütünlük ilkesini savunmanın, bazılarınca farklılıkları dışlama ve bastırma olarak anlaşıldığını görüyoruz. Hangi anayasa devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi ve sonlandırılması için yapılabilir?Türk Milletini milletleşme sürecinden döndürmek, boy, kabile, etniklik ve mezhep taassubunu ayağa kaldırmak ve insanları birbirine ötekileştirmek ve birbirinden soğutmak Türk Milletini basit bir kalabalık gibi görmek, farklılıkları kutsallaştırmak ve bütünün önüne dikmek birer açılım ve demokratikleşme olarak görülüyor. Aslında anayasa tartışmalarında yeni anayasacıların ortaya koyduğu milli ve üniter yapıyı dinamitleyen görüşler toplumumuzdaki marjinal gruplar sesidir. Yapılan araştırmaların çoğunda bu grup %5 ile %7 arasında değişmektedir.

Millet kavramı biyolojik gerekçelere göre ortaya çıkan bir kavram ve tasnif değildir. Milletleşme kültürel mutabakat olup, kültürel ortak paydalarda birleşebilme ve ortak idealleri yaşatabilmektir. Türkiye’yi milletleşmeden geriye çevirmek değişik bir gericiliktir.

Bazıları bu karmaşa ortamında “İslam Milleti“nden bahsetmektedir. Millet kavramı Arapçada ümmet karşılığı kullanılmaktadır. Türkçeye girdikten sonra anlam değiştirmiş ve Batı’daki “Nation“ın karşılığı olmuştur. Dünya’da Ortodoks Milleti, Protestan Milleti, Katolik Milleti gibi bir takım olmayan tasniflere özenerek Türkiye’de Türk Kimliği ile uğraşmak ateşle oynamaktır.

TUİK‘in (Türkiye İstatistik Kurumu) yaptığı yaşam memnuniyeti araştırması 2012’ye göre, mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı sürekli düşmektedir. 2011 yılında mutlu olduğunu ifade edenlerin oranı %62,1 iken bu oran 2012 yılında %61‘e gerilemiştir. Aslında mutluluk veya mutsuzluk da göreceli kavramlardır. Mutlu olduğunu beyan edenlerin bir kısmı zaman zaman işsizlik tehlikesi ile karşı karşıya olduklarından,ekonomik sıkıntılardan ve çocuklarını istedikleri gibi eğitememekten şikayet edebilmektedirler. Türk toplumunda insanlarımızın dikkat çekici bir özelliği de, mutsuzluğu dışa vurmamak ve gizleme özelliğidir. Bilhassa mutsuz birçok insanımız dışa karşı kendini mutlu göstermeye çalışır.

Okurlarımıza tavsiye edebileceğimiz bazı eserler devamlı soruluyor. Mehmet Eröz’ün “Kürtlerin Menşei ve Türkmenlerin Kürtleşmesi, İktisat Fakültesi Sosyoloji Konferansları 28. Sayı, Ahsen Batur’un “Kürdoloji Yalanları, Selenge Yayınları 2011 İstanbul, Bilal Şimşir’in Kürtçülük (1787-1923) C.1 ve Cilt 2 Ankara 2007, Orhan Türkdoğan’ın Etnik Sosyoloji, Timaş Yayınları, Ali Tayyar Önder’in Türkiye’nin Etnik Yapısı, Prof.Dr.Ümit Özdağ‘ın yayınlarını ve yakın tarihimiz için de Yağmur Tunalı’nın Kavga Günleri: 1968-1990, (Bilge Kültür Sanat Yayınları)  şimdilik tavsiye edebileceğimiz eserler arasındadır.

 

 

Hülya Abla, Kadir Ağbi, Orhan Baba…

 

Türk Milleti ve Türk Devleti, tarih içindeki en zor imtihanlarından birini veriyor. Savaş falan yok. Keşke savaş olsa… Düşmanı görür, silah gücünü bilir, taktiğini keşfeder ve sizde gardınızı ona göre alırsınız.

Şimdi başka bir şey var karşımızda. Savaşın şekil değiştirmiş bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Her şey, Türk’e karşı ve Türk’ün yanında diye ikiye bölünmüş…

Türk’e karşı olan iktidar; kendisi gibi düşünmese bile Türk’e karşıt olma noktasında birleştiklerini, destekliyor. Desteklenenlerde fırsat bu fırsattır diyerek Türk’le olan tarihi hesaplarını kesmeye çalışıyor.

Türk’e karşı olanlar bu sebeple azmış durumda. Hain Öcalan’ın biraderide öte yandan uyarıyor!“Türkleri kızdırmayın”. Adam haklı; hor hor uyuyan veya uyur taklidi yapan bu kadar büyük kitlenin, birde üstüne üstlük kızdırılmasının ne anlamı var!

“Türk Aydınları” olarak tanımlayacağımız 300 kişilik bir aydın grubumuz gidişata tepki verdi. Ama psikolojik operasyonlar eli ile zihinleri kontrol etmeye çalışanlar, bunu savuşturdu. Şimdi karşı taraf “Akil Adamlar” ile atak yapmaya hazır vaziyette.

Türk Milletine; yıllardır camilerde, cemaat ve tarikatlarda, televizyonlarda, gazetelerde vs. bil cümle uygun zemin ve mekanlarda psikolojik operasyon yürütüldü. Diziler, evlilik programları, Cuma gecesi duaları, yarışma mücadeleleri ve müzik çalınca bel ve kalça kıvırmalar; öncelikle gözümüzü dikkatle diktiğimiz şeyler konumunda. Tartışma programları ise kadrolu Türk düşmanlarına bırakılmış. Bunlar yandaş ve küreselci medyanın yarattığı algı ile zihin kontrol operasyonu örnekleri…

Cıvıttıkları toplumun, çekirdeği o kadar kuvvetli ki; şaşırtıcı derecede, halen direniyor. “Akil Adamlar” listesinede Hülya Koçyiğit’in, Kadir İnanır’ın, Orhan Gencebay’ın alınmasıda bu yüzden. Kimliği; düşüncesi ve ruhu mankurtlaştırılan halka son darbe, popülizmle bu şekilde indirilecek. Öyle düşünüyorlar!

Gözlerimin önüne getirebiliyorum; Hülya Koçyiğit, Kadir İnanır ve Orhan Gencebay’la resim çektirme yarışına girecek olanları. Kimi Türk filmlerinde çizdikleri karakter nedeniyle Hülya Koçyiğit’e “anne, abla” diye kimi de Kadir İnanır’a “delikanlı, ağbi, yiğit adam” diyerek bakacaktır. Çünkü onlar hiç bir zaman kötü bir karakteri canlandırmadılar. Şimdi de kötü bir rol üstlenecek değiller ya?

Ya Orhan Baba! Yoksulun, yoksuzluğun, gecekondunun, varoşun, ezilenlerin, mazlum ve mağdurların vs. aklınıza ne geliyorsa toplumun her kesiminden bir parça bulacağınız Orhan Baba’dan “Bir teselli ver” nidası her halde kalpleri çelmeye yeter diye düşünmüşlerdir. Karamsar müziğin babası, kara politikaların savunucusu oldu. Ne de yakışır ama!

Toplumun yakın geçmişinde bu üçlünün tartışmasız önemli izleri var. Akil Adam olarak sahneye sürülmelerinin nedeni de bu izler…

Akil Adamlara seçilenlerin hepsinin; Türk’e düşman oldukları ve Türk’e karşı yine Türk’ü ikna etmek üzere görevlendirildikleri çok aşikardır.

Buna karşılık her “Türk Aydını”nın ve Türk Milletinin her ferdinin, bulunduğu ortam ve zamanda, olaylara ve gelişmelere demokratik ve meşru bir şekilde müdahale etmek üzere “Hasan Tahsin”leşmesine ihtiyaç vardır.

Türk Aydını ve Türk Milleti; susarak ve tepki vermeyerek vatanını, bayrağını, devletini ve hükümranlık haklarını koruyamaz.

Hele popülizme düşüp, artist tayfası ve sanatçı müsveddeleri ile poz vererek, biliniz ki, hiç bir şeyi elde tutamayız. O artistleri ve sanatçıları, Türk Milleti artist ve sanatçı yapmıştır. Eğer Türk Milleti olmasaydı, onlar artist ve sanatçı olamazlar, sahip oldukları serveti edinemezlerdi. Hadi onlar bu yolu tercih ettiler diyelim ve onlara hak ettikleri cevabı sahada vermekte Türk Milletine düşer. Bu konuda herkes uyanık olmalı ve psikolojik operasyonu savuşturmak için elinden geleni yapmalıdır.