24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1003

Mükerrem Bir Varlık Olarak İnsanın Değeri (3)

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Müslüman elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir” (Buharî, İman, 4) buyurarak, mü’minleri      başkalarına zarar vermekten sakındırmış; hatta onlara, yolda bulunan insanları rahatsız edici şeyleri kaldırmayı tavsiye etmiştir. (Müslim, Birr, 131) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu konudaki şu sözü de sadece Müslümanların değil, her milletten, her dinden ve her ırktan insanın kulaklarında çınlamalıdır: “Zulümden sakınız, Çünkü zulüm kıyamet gününde bir karanlıktır.” (Buharî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56)

İslam dini, insana verdiği değere saygı gösterilmesini, insanın onurunun, hak ve hürriyetlerinin korunmasını istemiştir. Bununla beraber İslam, hem kendi insanlık onurunu koruyacak, hem de diğer insanların onuruna değer verecek, onların haklarına saygı gösterecek insan-ı kâmil, yani üstün insan modelini yetiştirmeyi hedeflemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi dönemindeki Müslümanları bu amaca uygun olarak eğitmiştir. Mehmet Akif’in, “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta / Dişsiz mi bir insan kardeşleri onu yerdi”

diye tarif ettiği katı kalpli, acımasız, insanlıktan habersiz insanlar, O’nun merhamet eğitimi sayesinde ince ruhlu, hassas kalpli, bir karıncayı bile ezmekten korkan merhamet abidesi birer üstün şahsiyet haline geldiler. İnsanlık, O’nun diriltici mesajları ile yitirdiği insanî değerlere tekrar kavuştu.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu hadis-i şerifleri, mükerrem insan modelinin yetişmesi; iyilik ve güzelliklerin hakim olduğu, huzurlu bir toplum oluşması açısından asr-ı saadette olduğu gibi günümüze ve kıyamete kadar tüm insanlığa ışık tutacak önemli mesajlar taşımaktadır: “Sizin en hayırlınız ahlâkı en güzel olanınızdır.”(Buharî, Edeb, 38) “İyilik güzel ahlâktan ibarettir…” (Müslim, Birr, 14-15) “Her iyilik sadakadır.” (Buharî, Edeb, 33) “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun, ameli güzel olanıdır.” (Tirmizî, Zühd, 21-22) “Sizden biriniz kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamaz.” (Buharî, İman, 7) “Her kim bir iyilik yaparsa ona, ondan yedi yüze kadar sevap yazılır.” (Müslim, İman, 204)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.),  sözleriyle olduğu kadar davranışlarıyla da insana verdiği değeri her fırsatta göstermiştir.  Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabıyla otururlarken yanlarından geçen bir cenaze için ayağa kalkmıştı. Yanında bulunanlar, cenazenin bir gayr-i Müslim (Yahudi) olduğunu söyleyerek, ayağa kalkmanın gereksiz olduğunu ifade etmişlerdi. Onların bu sözü üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.); “Müslüman değilse insan da mı değil?” (Buharî, Cenâiz, 50) diye cevap vermiş, bu sözüyle kim olursa olsun ölen bir insana saygı göstermek gerektiğini belirtmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), insanın değerinin rengine ve dış görünüşüne değil, iman ve ameline göre olduğunu şöyle açıklamaktadır:  “Şüphesiz Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, Birr, 34) buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir. Yine Allah Resûlü (s.a.s.), aralarındaki bir meseleden dolayı çıkan bir tartışmada Bilâl-ı Habeşî’ye,  “siyah kadının oğlu” diye hitap ederek üzülmesine sebep olan Ebu Zer (r.a.)’i; “Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum” buyurarak, ikaz etmiştir. Bunun üzerine söylediği sözden pişmanlık duyan Ebu Zer, başını yere koymuş ve “Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411)

Görüldüğü gibi; İslam, kötü/zararlı insan modelinin oluşmasını önlemek için de gereken tedbirleri almış, adam öldürmek, yetim malı yemek, hırsızlık, gasp, faiz, içki, kumar, zina, sihir, yalan, iftira, gıybet, dedi-kodu, hased ve kin gibi fert ve topluma zarar verecek davranışları yasaklamıştır.

Netice olarak; Müslümanlar olarak, tüm insanlara şefkat, merhamet, hoşgörü ile yaklaşmalı; insanların şeref ve haysiyetlerine, hak ve hürriyetlerine saygı göstermeli; Yunus’un, “Yaratılanı severim, Yaratan’dan ötürü” dediği gibi tüm varlıklara sevgi göstermeliyiz.

2013 Yılı Kutlu Doğum Haftası 14-20 Nisan tarihleri arasında il genelinde halkımızın yoğun katılımı ile düzenlenen çeşitli etkinliklerle büyük bir coşku içerisinde kutlanmıştır. Bu vesileyle; programlarımızın başarıyla gerçekleşmesinde emeği geçenlere ve tüm katılımcılara teşekkür eder; birlik, beraberlik ve huzur içinde nice Kutlu Doğumlara, mübarek gün ve gecelere ulaştırmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

Açılım Yansımaları

Açılım konusu gündeme gelmeden önce toplum üzerinde yapılan  algı yaratma sürecinde, “Kürt halkına devletin tedbir uyguladığı, buna mukabil de Kürtlerin mağdur olduğu” şeklinde ifade edebileceğimiz bir algı toplumumuzda oluşturulmak istenmiştir.

Nitekim çoğu kişi de konuyu bu algı üzerinden açıklamaya çalışmaktadır.

Tarihte her olayı meydana getiren temel sebepler vardır. Şimdi isterseniz gelin bu konunun tarihsel gelişim sürecini ele alalım:

Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu esnasında millet tarifi yapılırken zannedilenin veya iddia edilenin aksine konu “dini” olarak ele alınmıştır. Etnik kimlik üzerinden millet tarifi yapılmamıştır.

Nitekim Lozan Antlaşması sırasında Yunanistan ve Türkiye arasında yapılmasına karar verilen nüfus mübadelesi millet tarifinin din esas alınarak yapıldığına önemli bir örnek teşkil eder.

Çünkü mübadele yapılırken, mesela İç Anadolu’da etnik olarak Türk olup Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı kişiler de Yunanistan’a gönderilmiştir.

Netice itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti müslüman olan her vatandaşa aynı hakları sağlamış, devletin her türlü imkanından eşit şekilde faydalanmasına çalışmıştır.

Bu sözlerime binaen de “madem devlet herkese eşit hizmet götürmeye çalıştı o zaman ülkenin doğusu neden daha fakir kaldı?” gibi bir soru ile karşılaşıyorum.

Değerli okuyucular, tarih okumanın en önemli faydası geçmişte gerçekleşen bir olayı şimdiki zamana göre değil, olayın gerçekleştiği zamanın şartlarına göre değerlendirmektir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulup İstiklal Savaşı’nı kazandığında imzalanan Lozan Antlaşması ile Sevr Anlaşmasını bertaraf etmiştir.

Bu antlaşma esnasında Lozan’da İngiltere heyet başkanı Lord Curzon Türk heyetini temsil eden ve kendilerine direnen İsmet Paşa’ya şöyle der:

“Şimdi siz önünüze koyduğumuz her teklifi reddediyorsunuz. Ben bu teklifleri cebime koyuyorum. Çünkü şu anda ülkeniz dağılmış ve perişan ancak paranız yok. Ülkenizi yeniden imar etmek için paraya ihtiyacınız olacak. Para için bize başvurduğunuzda reddettiklerinizi tekrar önünüze koyacağım!”

Bu yapılan tehdidin ardından Cumhuriyet’in ilk yıllarının ekonomisinde dış borç alınmasından imtina edilmiş ve bilindiği üzere 29 buhranı gibi tüm dünyanın sarsıldığı bir dönemde, hem de Osmanlı’dan kalan borçlara rağmen bütçenin açık vermediği bir dönem yaşanmıştır. Bu süreçte ülkenin ticarete en elverişli coğrafi bölgesi Batı bölgesi olduğundan ilk yatırımlar da buraya yapılmıştır. Dolayısıyla ülkemizin Doğu bölgesinin Batıya oranla daha sonra gelişmesinin esas sebebi, dönem itibariyle ticaret olarak elverişli coğrafi şartlara sahip olmamasında yatar.

Günümüze baktığımızda ise uzun süredir Doğu ve Güney Doğu’ya devletin aktardığı kaynak birçok bölgemizden daha fazladır. Dolayısıyla yatırımın yapılabilmesi için diğer bölgelere nazaran oldukça fazla kaynak aktarılmasına rağmen neden geri kalmışlıktan bahsediyoruz? Bu kaynaklar nereye gitmektedir? Bunu ayrıca düşünmek gerekir…

Bütün bu gerçeklere rağmen Kürt halkına devlet tedbir koydu deniliyorsa, bu konuda da “acaba devlet neden tedbir koyma gereği hissetti?” sorusunu sormak gerekir.

Kanaatimce bunun temel sebebi daha Osmanlı’nın son döneminde 1806 yılında Baban aşireti Abdurrahman Paşa ile başlayıp 1937 Dersim İsyanı ile son bulan 33 tane Kürt isyanında yatmaktadır. Çünkü isyan tarihlerine bakıldığında görülen o dur ki Kurtuluş Savaşı esnasında dahi, yani 1919 ve 1921 yılları arasında, dört tane Kürt İsyanı yaşanmıştır.

Dünya da hiçbir devlet yoktur ki kendi kurtuluş mücadelesini verirken dahi isyan eden kitleye karşı önlem almasın. Önlem almayan devlet zaten kendi mevcudiyetini koruyamaz!

Değerli okuyucular, son günlerde ülke geleceğimiz şekillendirecek açılım projesinin temelinde yatan tarihsel gerçekleri genel hatları ile sizlere aktarmaya çalıştım. Çünkü açılım konusunda hatırlarsanız özellikle Cumhuriyet’in ilk yılları yoğun bir eleştiri bombardımanına tutulmuştu.

Halbuki, daha önceki bazı yazılarımda da ifade ettiğim gibi, bu durum Cumhuriyetle başlayan bir süreç değildir. Kökü eskiye ve nedenleri de çok yönlü dinamiklere dayanır.

Dolayısıyla tarihin manipüle edilerek üstelik çoğu zaman yanlış bilgilerle ve bugünün şartlarına göre dünü yargılayıp, toplumda konu hakkında taraflı bir algı yaratılmak istenildiği şu günlerde her zamankinden duyarlı ve dikkatli olmak gerektiğini unutmayalım.

Zira bu dönemlerde yapılacak hataların bedelleri günü de geleceği de ciddi biçimde etkilemektedir. Bunun vebalini ödememiz de mümkün olmayacaktır…

Daha Ne Olması Gerekir

Bu ülkenin Başbakanı diyor ki; Öcalan’ın rahat etmesi için gereken her şey yapıldı.

Demiyor mu böyle?

Aynı anda, TIME dergisinde yılın önemli adamları arasında teröristbaşı da gösteriliyor.

Bu işler tesadüf mü?

Anayasa’da 66. Madde, yani, vatandaşlık maddesi değiştirilecek ve TÜRK vatandaşlığı kaldırılacak deniyor.

Aynı anda, ABD Dışişleri Bakanı, Türkiye Vatandaşı ifadesini kullanıyor.

Bu da mı tesadüf?

Bülent Arınç, Anayasa’nın ilk dört maddesinin ayet olmadığını söylüyor.

2010’da yapılan Halkoylamasında en çok üzerinde durduğumuz konuların başında bu maddeler geliyordu.

Dedik ki; Anayasa’nın ilk 4 maddesini değiştirmeyi düşünüyorlar.

O zaman evet verenler, bunlar sizin vehimleriniz diyorlardı.

Şimdi bakın bakalım, bizim vehimimizmiymiş?.

İki buçuk senede gelinen noktaya hep tesadüflerle mi gelindi?

Bugün AKP-PKK kolkola ülkeyi uçuruma sürüklüyorlar diyoruz, bazı arkadaşlarımız hâlâ bu sözlerimizin vehim olduğunu düşünüyor.

İnanmak mümkün değil.

Daha ne olması gerekir?

Hani, silahla bir yere varılamazdı?

Hani, Mehmetçiğin dökülen kanı yerde kalmayacaktı?

Hani, mutlaka hesap sorulacaktı?

Bütün bu sözler, havada kaldı, suya yazıldı ve unutuldu gitti.

Demek ki, silahla bir yere varılıyormuş.

Barış diye yutturmaya çalıştıkları, ülkenin çözülmesidir.

Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir barış işlemi olmamıştır.

Ülkede yaşananlar planlanan bir projenin uygulama sürecidir. Yani, ülkeyi, milleti çözme projesinin uygulanmasıdır.

Her şey planlanmıştır ve uygulanmaktadır.

Bu planı yapanlar ve ülkenin iktidarına yön verenler, bir konuyu unutmuşlardır.

Türk Milleti kendi, materyalist anlayışlarına göre güdüleyecekleri bir Millet değildir.

Öyle olsa idi, Çanakkale geçilirdi.

Öyle olsa idi, Millî Mücadele kazanmayı bırak, düşünülemezdi.

Öyle olsa idi, Mustafa Kemaller ATATÜRK’ler, Kâzım KARABEKİR’ler ve tüm silah arkadaşları ortaya çıkmaya cesaret edemezlerdi.

Anadolu TÜRKLÜĞÜ ile mücadele bugün ortaya çıkmış değildir.

200-300 yıllık bir meseledir.

Bundan 100 yıl önce hallettiklerini düşündükleri meseleyi hâlâ halledememenin sancısını çekmektedirler.

Bunu da savuşturacağız ve nasıl İngiltere emperyalizmini içerideki İngiliz Muhipler Cemiyeti Başkanı Sait Molla, Damat Ferit gibi işbirlikçilerine rağmen çökerttik ise, yeni emperyal güçler de bu sonuca uğrayacaktır.

Takva Meselesi

0

 

Peygamberimiz(S) bir hadisinde şöyle diyor :”Sizin en hayırlınız,aşiretini(kavim ve soydaşını)müdafaa edendir.(Bu yolda)günah işlemedikçe” (94)

Meseleler geliştikçe siyasilerde birbirlerine salvolar yaparak,karşısındakini tökezletmeye çalışıyor. Ülkeyi pkk’nın kucağına oturtanlar,bu durumdan sıyrılmak için her yolu mübah görüp,halkın beynini satın almak istercesine dini fütursuzca kendi çıkarları için yorumlamanın peşindeler.

Kutlu doğum Haftası dolayısıyla düzenlenen etkinliklerde birileri Kevser suresini açıklıyor. Kevser Suresini okuduktan sonra diyor ki “sizin o üstün sandığınız soyunuz üstün değildir, nitekim bütün soylar, boylar, ırklar vs hepsi eşittir”…Bu cümlenin aksini iddia eden bu ülkede kim var? Türk Milliyetçilerine atfediliyorsa bunlar, hiçbir Milliyetçi ve Ülkücü Kur’anda yazılan ayetlere ters düşen bir inanca sahip değildir,olamaz. Eksik yaşayanlar olabilir,ancak tüm camiada inkarcı bir kişi dahi bulamazsınız.

Bir kere Kevser Suresinin mealinden nasıl böyle bir anlam çıkar. Bu bağlantı niçin? Meal tam olarak şu: “Biz sana kevseri verdik. Ohalde sende Rabbin için namaz kıl, kurban kes.. Asıl zürriyetsiz olan, sana buğz edenin kendisidir”… Burdan nasıl öyle bir anlam çıkar bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da müthiş bir aşağılık kompleksi kokusu hissediyorum. Türk kelimesiyle bu adamların alıp veremeyeceği nedir? Aslında kendileride iyi biliyor, Türk Milleti’nin islamın kılıcı olduğunu.. İşte bu adamların derdi de bu!!!

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar arasında iki şey vardır ki,onlar için küfürdür: Soyu taan etmek(soya sataşmak,dil uzatmak) ve ölü üzerine nihayet eyleme ” (87) Durum bu iken,birilerinin bu Türk diyarında Türk düşmanlığı yapması,yatıp kalkıp ben Türk Milletindenim,İslam Ümmetindenim diyenleri sürekli ırkçılıkla suçlamalarının sebebi nedir? Türk kelimesine düşman olanlar, burası Alparslanların, Osmanların,Fatihlerin,Atatürklerin bize miras bıraktığı Türk yurdudur. Türk kelimesine düşman olanlar sizi burada tutan yok,istediğiniz yere gidin.

Bu etkinlikte Devlet Bahçeli’nin konuşması netti. Milliyetçi Harekete ırkçı yaftasını yapıştırmaya çalışanlara net olarak Kur’anın hükmünü ve inandığımızı izah ederek,sizler ne iftira atarsanız atın, Kur’an ne diyorsa biz onu biliriz, onu yaşarız,onu söyleriz, ona inanırız. “HİÇ BİR KAVMİN,MİLLETİN,SOYUN,İNSANIN diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük TAKVADADIR,inancını açık ve net olarak ifade etmiştir,Devlet Bey. Biz ırkçı değiliz,müslümanmüslümanın kardeşidir,Türk milleti tarih boyunca bu fikre inanmış,bu fikrin mücadelesini vermiştir. Biz bu fikre inanıyoruz,ancak hala bizi ırkçılıkla suçlayanlar,kendileri bize attıkları iftiralardan dolayı,günahkar olmuş olmuyorlar mı?

İslam’da ‘asabiyet’ kelimesi ile yasak edilen ‘ırkçılık’ gayrı meşru olarak, haksız yere,başkalarının haklarını çiğneyerek kendi soydaşına yardım etmek,onu korumak ‘ şeklinde ifade edilebilir. Aksi halde,meşru şartlar içinde kimsenin hakkına tecavüz etmeden bir müslümanın kendi soydaşını sevmesi,koruması,ona yardımcı olması yasak değildir.Hatta islamın emridir. Peygamber efendimiz de kendi kavmini severdi,aksi bir durumla karşılaşılmamıştır(Kişi kavmini sevmekle kınanamaz.) diyerek,insanların başka milletleri aşağılamadan,yadırgamadan kendi kavmini sevmesini Peygamberimiz söylemektedir. “Eğer rabbin isteseydi insanları tek bir millet yapardı ve ayrılıkta devam etmezlerdi.”(49)

Peygamberimiz(S) bir hadisinde şöyle diyor: “Sizin en hayırlınız,aşiretini(kavim ve soydaşını)müdafaa edendir.(Bu yolda )günah işlemedikçe” (94)

Birileri hayalet taşlıyor.Milliyetçi-Ülkücü Hareket içinde ırkçılığı savunana ben hiç rastlamadım.14 yaşından beri bu davanın içindeyim. İnatla üstünlük takvadadır dedik,üstün olan Allah’ın yap dediklerini yapan,yapma dediklerini yapmayandır. Yani üstün olan Kur’anda yazılanlara inanan ve sünnet üzre yaşayandır.Birileri ise inatla, bir iki yazarı öne sürerek siz ırkçısınız deyip durdular. Yani bir müslümana siz kafirsiniz der gibi… Asıl kafirler ise, ben müslümanım diyene,sen müslüman değilsin diyenler olmuyor mu?

Bazı diğer partilerde de bir sürü eski ülkücüyüm diyenler var,hareketin felsefesini bilen milletvekilleri var.Bu insanlardan ve vekillerden hangisi ülkücüleri ırkçılıkla suçlayabilir.Kesin bilinen şey varki;birileri Türk düşmanı.Türk’e ait ne varsa,ona gizli-açık düşman.Ülkücüler bu düşmanlıklara prim vermeyecektir.

Milliyetçi hareketin bu son çıkışları ve omurgalı duruşu ile,birilerine korku salmıştır. Bakın sol tandaslı önemli bir yazar olan Alev Alatlı dahi şöyle diyor: “Türklük bir kul hakkıdır.” MHP binasının önünden geçerken,İYİKİ ÜLKÜCÜLER VAR VE BU ÜLKE BÖLÜNMEYECEK diyen, bir solcuyum ben! Malazgirt kahramanı Alparslan’sa; “Biz Türkler temiz müslümanlarız, BİD’AT nedir bilmeyiz,onun için Allah bizi aziz kıldı. “Türk düşmanları,bölücüler, medyada aldıkları yolu izah ederken,bu milletin yüzüne bakıp sırıtarak dalga geçiyorlar. Onlara bu fırsatı verenleri bu Türk milleti affetmeyecektir.Kim ne düşünürse düşünsün, ne iftira atarsa atsın,üstünlük takvada olduğunu biliyoruz, inanıyoruz,yaşamaya çalışıyoruz. Allah Türk’ü korusun ve yüceltsin. Amin…

 

 

Unutulmayan Altunköprü Katliamı

 

Irak Devletinin kuruluşundan önceleri, Irak Türkleri yüce tarihleri boyunca, kurmuş oldukları devletler, atabeylik, İmparatorluklarla bu topraklarda, Türkler binlerce yılardan beri buralarda yaşayarak, aydınlık, uygarlık, eşitlik, sevgi, büyüklük  gerçekleştirmeleriyle, dünyada varlıklar ile bırakmış oldukları yapıtlar, izler büyük bir kanıttır.

Türklerinin tarih boyunca kurmuş oldukları devletlerle, getirmiş oldukları huzur, medeniyet insanlara vermiş oldukları, değer, sevgiden, hoşgörüden dolayı, Irak başına gelen tüm yöneticiler tarafından işkence, soykırım, katliamlara maruz kalmışlardır.

Ve unutulmayan çok acı günler, çileli, işkenceli günler yaşamışlardır.

Bu acı olaylardan, katliamlardan 1920’de Kaç Kaç Katliamı İngilizler eliyle Telafer Türk kardeşlerimize başlatılmıştır. Sonradan 1946’da Gâvur bağı, 14 Temmuz 1959’da Kerkük, 1980’de Türkmen Liderlerinin toplu idamı, 38 Mart 1991’de Altunköprü, Tuzhurmatu, Tazehurmatu, 2004/ 2007 Telafer Katliamları kıyıcı rejimler tarafından devam ederek binlerce yaralı, şehitler Irak Türkleri vermişlerdir.

Irak topraklarında 88 yıl baskı işkence gören Irak Türkleri 35 yılda kıyıcı Saddam diktatörü döneminde görmedikleri Araplaştırma politikasıyla, acılar, çile, özlemlere katılarak, görmemiş oldukları katliam, soykırım kalmamıştır.

Saddam döneminden sonra sözde Demokrasi getiren Amerika güçleri tarafından Kürt peşmergeleri kullanılarak, Bu defa Kürtleştirme politikasıyla soykırım katliamlar tüm hızıyla Irak Türk bölgelerinde günümüze kadar değişik yönüyle sürmektedir,

Günümüze kadar Irak Türklerine 24 katliam, soykırım uygulanmıştır, halada bu acı olaylar devam etmektedir.

Bugün Altunköprü katliamının anısının yıl dönümüyle vermiş olduğumuz şehitlerin ruhları Saddam rejimi düştükten sonra mezarında şad olmuştur. Artık huzura kavuşmuşlardır.

İkinci Körfez Savaşının başlamasıyla, Irak milleti dikta rejime karşı ayaklanmıştı Saddam’ı ne kadar kıyıcı bir rejim olduğunu tüm Iraklılar sonunda iyi anlamışlardır.

Ayaklanmayı durdurmak için her türlü gücünü Saddam rejimi kullanmaya başlayarak, ateşle, tank ve füzelerle önce Türklerin yaşadıkları toprakları ele geçirerek, her türlü silahlarla kimsesiz günahsız suçsuz insanlarımızın evlerine saldırıp, yaşlarına bakmadan çok sayıda sivil olmalarına rağmen Irak Türklerinin, evlerine girerek, genç, yaşlı, çocukları toplayıp acımasızca kurşunla vurmuştur.

Böylece Türkleri kurşuna dizdikten sonra toplu mezarlara atarak, Ramazan ayında tutuklayarak, bayramdan 15 gün sonra ailelerinin arama sonucunda bir çukur da şehitlerimizi bulmuşlardır.

Kin ve nefret kan kusan Arap Baas partisi bu katliamlarla Irak’ta Türk varlığını Türk geleceğini sileceklerini hayal gibi düşünerek, işte sonları gelmiştir.

Ve öteki kıyıcılarında sonları yakındır İnşallah.

Irak Türk milleti milli mücadelesinden davasından vazgeçmeyerek, şehidimizin ruhundan güç alarak, görevini çalışarak başararak gelişmektedir,

Şanıyla, tarihiyle, efendilik, kültürlü olarak dünyayla tanınmaktadır.

Altunköprü şehitlerimizin ve tüm Türk şehitlerimizin önünde saygı ile eğilerek, yüce Allah’tan rahmet, Cennet dileriz dökmüş oldukları temiz kanlarının vermiş oldukları şirin canlarının başarmış oldukları bu milli görevlerini bizlerde milli dava yollarında mücadelemizle sürdürerek, bizlerde bu uğurda şehit olmaya büyük milletimize milli mücadele yolumuzdan dönmeyeceğimize söz veriyoruz…

Alrunköprü’ye Şiirler

Şiirler: Sadun KÖPRÜLÜ

Dörtlükler

 

1-Yağmur durmaz yağırdı

Yükler dağdan ağırdı

Köprü derdin dağ bildi

Dile geldi bağırdı

 

2-Mezarda taşım ağlar

Gözümde yaşım ağlar

Men öldüm Köprü için

Türkmen kardeşim ağlar

 

3-Mezarda can koymuşum

Gözlerde yaş koymuşum

Altunköprü uğrunda

Türkmen kurban koymuşum

 

4-Mezarda daş koymuşam

Canda ateş koymuşam

Milli Türklük yolunda

Köprüde baş koymuşam

 

5-Vatan sancağım ağlar

Dalım yaprağım ağlar

Bülbülüm ötmez oldu

Bağım çardağım ağlar

Köprüde şehitlere

Elde bayrağım ağlar

Şehitlerin kanıyla

Kutsal toprağım ağlar

 

6-Bahçed mevi yansın

Ateş alevi yansın

Düşsün kara günlere

Saddam’ın evi yansın

 

7-Kerkük’üm Türk davası

Ana yurttan havası

Köprüye kıyanların

Dağılaydı yuvası

 

8-Uyut sen sesten meni

Çıkart kafesten meni

Çok Türkmen şehit verdik

Gel kurtar yastan meni

 

9-Gönlü dert dolan menem

Yanan yıkılan menem

Geceler Köprü diye

Çağıran nenem, nenem

 

10-Gönlümde çok elem var

Dertler yazan kalem var

Köprüde şehit olan

Şirin, nazik balam var

 

11-Ömemişem kalan men

Türkmen hakkın alan men

Yüzlerce şehit veren

Düşünen men, dalan men

 

12-Altun köprü

Tuz, Erbil, Altunköprü

Kerkük düşman, elinde

Toprak, Altun, köpürü

 

13-Altunköprü

Kerkük, Altun, köpürü

28 Mart günü

Kan verdi Altunköprü

 

14-Bahçede Gülü yansın

Gülü Bülbülü yansın

Düşsün acı günlere

Düşmanın dili yansın

 

15-Ağaçta Dalı yansı

Arının balı yansın

Türk’e kurşun sıkanın

Yüreği, eli yansın

 

Tek Altunköprü

 

Türkmen’in baş tacısın, göz bebek Altunköprü

Gönülden selam sana, kahraman yiğit Atan

Yansın ışığın gökte, pek melek Altunköprü

Türklüğe uzun yıllar, bu yolda canlar atan

 

Çok utkular kazandık, her alanda bilindik

Türklük uğruna bizler, canlar kurban edindik

Milletçin şehit verip, kurşun ile yârindik

Tarihlere sığan sen, mertlikle Altunköprü

 

Altunköprü olmasan, bizde dünyada yoktuk

Kim bilir yaşamadan, şimdide biz ölmüştük

Bir ordu olup Türk’le, yurt uğrunda koşmuştuk

Turan’a canlar kurban, sen söyle Altunköprü

 

Kutsal bayrağım gökte, dalgalan rüzgârlarla

Görün yağma yağmurla, beyaz dolu karlarla

Yeniden yaşarsın ilk, güzel son baharlarla

Yaşarız tek Türklükle, sevgi tarih imanla

Göklerde tek yükselen, Al bayrak Altunköprü

Altunköprü canım

 

Altunköprü sensiz, başka aşk yaşamadım

Senle koçaklaşmaya, yıllardı olaşamadım

Güzel günler peşinde, koşutumda ulaşamadım

Ey Altunköprü benim, bir tek varlığım canım

 

Bilsem bir gün seni, candan seveceğimi

Hiç kimseni tutamam, bilsem öleceğimi

Sana bir tek sevgimi, gönlümden sunacağım

İçimden Türklük aşkın, tek adak vereceğim

Ey Altunköprü benim, bir tek varlığım canım

 

Şiirler: Sadun KÖPRÜLÜ

 

 

“Akil Adamlar”ımızın Kocaeli Kent Konseyi Ziyareti

 

Akıl Adamlarımızın Marmara grubunun Kocaeli Kent Konseyi ziyareti ile ilgili bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bu ziyaretin verimli ve bekleneni verebilmesi için genel sekreterimiz Sn. Gültekin Görüm ile bir değerlendirme yaptık. Gelen misafirlerle Kent Konseyi İcra Kurulu, çalışma grup başkanları, İlçe Kent Konseyi Başkan ve genel sekreterlerini bu toplantıda buluşturmanın doğru olacağını kararlaştırdık. Çalışma gruplarımızdan Turizm Grubu Başkanımız Emex Otel Müdürü Bekir beyin ev sahipliğinde beklenen verimlilikte ve kalitede bir toplantı yapabileceğimize karar verdik. Toplantıya 50 kişilik Kent Konseyi grubumuz ile bu çalışmayı ilimizde organize eden Dr Ömer Faruk Gergerlioğlu ile beraber 9 kişilik heyet iştirak ettiler.

Toplantı başlangıcında bir hoş geldiniz ve başarı dileklerimizi, ülkemizin kanayan bir yarası olan terörün bitirilmesi ve Güneydoğuyu bir yangın alanına çeviren bu beladan kurtulunması hususunda faydalar getirmesi temennisi ile oturum tarafımca açıldı.

Sn. Prof. Deniz Ülke Arıboğan bu çalışmalar ile bir barış ve kardeşlik dili geliştirmeye amaçladıklarını, herhangi bir ikna görevleri olmayıp toplumun konu ile ilgili kanaat, düşünce ve kaygılarını dinleyeceklerini belirttiler. Kendilerine Akil İnsanlardan ziyade “barış ve dialog” grubu olarak adlandırılmalarının daha doğru olduğu düşüncelerini belirttiler. Şiddetten arındırılmış bir dilin ülkemiz için önemine vurgu yaparak Alman felsefecisi Heideger’in “İnsan dili yapmaz dil insanı yapar” sözünü de atıfla bu barış dili ile önce silahların susması ve akabinde halkın katkı verdiği bir barışın tesisinin önemine işaret ettiler.

Kent Konseyi İcra kurulu üyemiz Prof.Sinan Özbek’te sorunların çözülebilmesinde, çözümsüz durumlar için söylenen”İnsana gölgesini atlatmak” hatırlatması ile bu sorun içinde ülkemizin böyle bir durumda olduğu ve bu çalışmaların sürece katkı verici yönleri ile heyete başarı dileklerini belirttiler.

Sn. Ali Bayramoğlu çocukluğunun geçtiği terör bölgesinde 30-40 yıl öncesi gençleri de içine alan zengin bir kültür dokusu varken, terör sebebi ile öncelikle gençlerde bir nefret dilinin geliştiği, bu dilin mutlaka barış ve kardeşlik diline çevrilmesi gerekliliğine işaret ettiler. Bu bölgede Osmanlı devleti zamanından beri (ilki 1833) ayaklanmalar olduğunu, 1980’lerde başlayan bu isyanın 8. olduğu ve 179 yıldır bölgenin bunu yaşadığını, devletin ve yöneticilerin, bu çalışmalarının  yeni bir barış ortamının oluşmasına  katkı sağlayacakları inancını paylaştı.

Çevremdeki insanlardan aldığımız mesajlardan oluşmuş 5 soruluk bir metni Sn. Arıboğan’a takdim ettim. Bunlardan, bir esnafın bana aktardığı soruyu okuyarak heyetle paylaştım. Şöyle ki: “Yaşadığımız şehir ve bölgemiz 90- 100 yıl önce Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen göçleri kucaklayan ve bu sebeple bu tür acıları yaşayan ailelerin yoğun olduğu bir yerdir. Son 30 – 40 yıldır ise Anadolu’dan ( Doğu ve Güneydoğu dahil ) önemli göç almış ve kürt kökenli vatandaşlarımızı da milletimizin bir parçası olduklarından kucaklaşmıştır. Ciddi hiçbir sorunda yaşanmamıştır. Bu bölgemizde herkes gayret ve becerisi karşılığında iş, aş ve imkan sahibi olmuşlardır. Bu süreç bir ayrışma ve ayrıştırma unsuru olarak kullanılıp ülkemizde yeni kargaşaların sebebi olabilir mi?

Sn. Hülya Koçyiğit, ülkemizin daha demokratik bir ülke olması gerektiği, daha ileri bir demokrasinin birlikte yaşama kültürünü geliştireceğini ve bu sayede daha güçlü olabileceğimiz vurgusunu yaptılar.

Prof. Mithat Sancar ise: Dünyadaki 1990′ lar da başlayan değişim rüzgarından bahisle bu değişimlerden kaçınılamayacağı, değişimin sağlıklı olabilmesi için toplumun bu çalışmalara katkı vermesi gerektiğinden bahsettiler. Kaygıların her taraf için önemli olduğu ve ciddiye alınarak uygun cevap ve çözümlerle giderilmesi gerektiğine de işaret ettiler.

Kent Konseyi grubundan gelen değişik soruları alan heyet bunların değerlendireceğini ve çalışmalarına katkı vereceğini belirtiler. Sn. Arıboğan’ın kapanış konuşmasında sosyal meselelerin çıkmasında ve çözümünde 2 ana etkene vurgu yaptılar. Bunlardan birisi ÇIKARLAR olup karşılanmaları ve üzerinde anlaşılmaları daha kolay bir husus iken, diğeri İHTİYAÇ olup özgürlük, adalet, farklılıkların eşit karşılanması gibi daha soyut hususlardır. Bu konulardaki mutabakatların daha zor olduğunu, her kesim için ADALET mefhumu ile ortak yolun bulunabileceği ve bu alanda gayret ve çalışmalara ihtiyaç olduğunu  bahsettiler ve konuşmalarını sadece hızlı veya yavaş yürüyebilenlerin hedefe varacağı tespiti ile değerlendirilmelerini tamamladılar.

Akil Adamların ilimizdeki bu ziyaretlerinin toplantıya katılanlarca faydalı bulunduğunu görüyorum. Bu tür toplantıların daha faydalı olabilmesi için daha çok zaman ayrılarak ve konu ile ilgili kesimlerin arasında yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorum.

 

 

23 Nisan ve Kuvay’ı Milliyeciler

Bundan tam 93 yıl evvel, Anadolu’nun karabağrında ANKARA’DA Kuvayi Milliyeciler toplandılar.

Altı asır, üç kıtada dimdik duran ve yedi denize hükmeden Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, dağılmış vatan parça parça, millet yaralı. İmanımızdan vicdanımızdan, kalbimizden başka her yerimiz gasp edilmiş, zaptedilmişti. İşte böyle bir zamanda heyeti temsiliye adına Mustafa Kemal bütün vilayetlere Kuvayi Milliye temsilcilerine, kumandanlara beş maddelik bir telgraf gönderir. Bu telgrafta neler yapılacağı, meclisin nasıl açılacağı anlatıldıktan sonra telgrafın altında Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal yazarak telgrafı bütün muhataplara göndermiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl açıldı?

23 Nisan Cuma günü mebuslar ve Ankaralılar Hacıbayram Camii önünde toplandılar Cuma namazı kılındıktan sonra üç mebus, hoca Kuran-ı Kerimden sureler okudular. Duasını da mecliste okumak üzere camiden çıktılar. Hacıbayramı Velinin sancağını çıkardılar. Sinop mebusu Hoca Abdullah Efendi yeşil örtü üzerinde Kuran-ı Kerim ve Sakalı Şerif bulunan bir rahleyi başına koydu. Camiin etrafında toplanmış olan halk tekbirler getirerek harekete geçti iki sıra olmuş askerlerde rahleyi taşıyan mensubun etrafında dizildiler. Alay Karaoğlan caddesinden Ulus meydanına geçti. Bu büyük kalabalık nihayet meclisin önünde durdu. Bursa mebusu Hoca Fehmi Efendi bir dua okudu. Bundan sonra meclisin kapısı önünde iki kurban kesildi.

En önde Ankara mebusu Mustafa Kemal Paşa arkasında mebuslar olduğu halde içeri girdiler. Hacıbayram Velinin sancağını kürsüye diktiler. Kuran-ı Kerim ile Sakalı Şerifi de kürsüye koydular. Mebuslar meclisin içinde dua ettiler.

İşte Ankara’da böyle toplanıldı. İşte vatan böyle kurtuldu. Vatanı kurtaran ruh Kuvayı Milliye ruhudur. Kısaca din iman gayrettir.

23 Nisan Egemenlik Bayramı bunun için çok önemlidir. Bu ruhu mutlaka Türk Gençliğine aşılamak gerekmektedir. Bu ruhla üniter devlet yapımız daha iyi korunur. Bayrağımız gönlerde şerefle dalgalanır. Türk Milleti her zaman mesut ve bahtiyar olur.

Yüce Allah Büyük Türk Milletini korusun ve yüceltsin. Âmin.

 

 

Herşey Egemenlikte Gizli

 

(Bu bir 23 Nisan şiiridir ve Can Yücel’e ithaf edilmiştir)

 

Halkın seni seçtiği kadar varsın 
Kanatların demokrasi kadar hafif 
Vatandaşın attığı oy kadar canlısın 
Sözlerinin geçerli göründüğü kadar genç 
Yaptıkların kadar iyisin 
Sattıkların kadar kötü 
Ne renkli olursa olsun hitabetin 
Karşındakinin gördüğüdür ederin 
Yaşadıklarını kâr sayma
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna 

Ne kadar çırpınırsan çırpın 
Seçim sandığı kadardır ömrün
Güldürebildiğin kadar mutlusun 
Sevinme bil ki ağlattığın kadar üzüleceksin 
Sakın bitiririm sanma her işi

Hizmetin kadar bahsedileceksin 
Yetimin hakkındadır Allah’ın sana verdiği değer 
Ve yoksullara değer verdiğin kadar insansın 
Bir gün Apo’yla görüşeceksen eğer 
Bırak bölücüler sana istediği kadar inansın 
Ay yıldızdadır vatana duyulan sadakat 
Ve Türk Milletine bağlı kaldığın kadar ona yakınsın 
Unutma şehit analarının gözyaşı kadar ıslaksın 
Ninelerin duaları kadar muvaffak 
Kendini Amerikasız hissettiğin kadar zayıfsın 
Ve bağımsız hissettiğin kadar güçlü 
Kendini egemen hissettiğin kadar egemensin 

İşte budur istiklâl! 
İşte budur istikbal bunu hatırladığın kadar yaşarsın 
Bunu unuttuğunda hesap yapmaya başlarsın 
Ve Atatürk’ü unuttuğundan çabuk hatırlarsın 
Tam bağımsızlık çiçek kadar güzeldir 
Ulusal Egemenlik kuşlar kadar sevimli 
Devlet sosyalliği kadar devlettir 
Ve terörle müzakereyi öğrendiğin kadar mücadeleyi de öğren 
Ne ekersen onu biçersin

 

 

Türkçemiz – Dilimiz

Sosyoloji ilminin penceresinden bakıldığında insan topluluklarını millet hâline getiren en önemli unsur, aidiyet duygusudur. Şüphesiz doğru bir belirlemedir.

Farklı târifler de vardır: ‘Aynı dili konuşan, aynı dine inanan, ortak bir tarihi bulunan, bir arada yaşamayı kabullenen, kederde ve sevinçte ortak duyguları paylaşan insanlar topluluğu millettir.’ Gibi.

İnsan topluluklarını millet hâline getiren en önemli iki unsurdan biri, belki de birincisi dil, ikincisi dindir. Çünkü dinin öğrenilmesi, öğretilmesi için dil gereklidir.

Aynı millete mensup oldukları halde farklı dilleri konuşan veya aynı dili konuşmalarına rağmen farklı milletlere mensup olan insanlar da bulunabilmektedir. Bu durum, din olgusu için de geçerlidir. Sosyologlar bu istisnaların kaideyi bozmadığını belirtiyorlar.

İsviçre’de; Fransızca, Almanca ve İtalyanca, Belçika’da; Felemenkçe, Almanca, Fransızca ve Flamanca konuşulur. Hinduların % 50’den fazlası İngilizce konuşur. Ana dil hâline gelmiştir veya gelmek üzeredir. Merkezlerden uzak bölgelerde yaşayanlar ise Urduca, Sanskritçe, Tamil ve Nepal dillerini konuşurlar. Almanca; Almanya’da, Avusturya’da, İsviçre’de ve Lüksemburg’da konuşulmaktadır. Türk asıllı Altay Türkleri Rusça konuşurlar.

Millete ait kültürün korunması ve geliştirilmesi için de dil gereklidir. Yurt savunması için de dilin önemi inkâr edilemez. Emri veren ile uygulayan arasında ortak dil yoksa anlaşma olmaz, savaş kazanılamaz. Eğitim ve öğretim de dil ile yapılır.

Görülüyor ki dilin, insan toplulukları için çok önemli ve çeşitli görevleri vardır.

İnsanların düşüncesi, kavramlardan oluşur. Kavramlar ise dilin buluşu olan kelimelerle ifâde edilir. Konuştuğu dili gelişmemiş milletlerde kavramlar oluşamaz ve gelişemez. Kavramları olmayan veya kısır kalan insan topluluklarında fikir hayatı yoktur. Fikir olmayınca ilim, ilim olmayınca hayatta kalma imkânı bulunamaz. Bu olumsuzluklarla karşı karşıya kalan insanlar zaman içerisinde kültürlerini, inançlarını yaşama imkânını, aidiyet duygularını, millî kimliklerini, en sonunda da bağımsızlıklarını kaybederler.

Bulgar Türkleri ve Kıpçaklar, Kumanlar, Peçenekler yukarıdaki hükmün en çarpıcı örneğini oluşturur.

Bilindiği gibi Bulgar Türkleri, anayurt Türkistan’dan göç etmek mecburiyetinde kaldıklarında, Hazer Denizi ve Karadeniz’in kuzeyinden batıya yöneldiler. Volga-İdil dolaylarında kalanlar dillerini-dinlerini ve millî kültürlerini koruyarak günümüze ‘Kazan Türkleri’ olarak ulaştılar. Daha batıdaki topraklara gidenler, Slav ırkına ve kültürüne mensup insanlar arasında yaşamak mecburiyetinde kaldılar. Önce dillerini, sonra dinlerini değiştirdiler ve Türk kültüründen-Türk kimliğinden tamamen uzaklaştılar. Günümüzdeki Macar halkını oluşturan Hun Türkleri için de durum aynıdır.

Gagauz-Gökoğuz Türkleri, Ortodoks Hıristiyan ve nüfus itibariyle küçük bir topluluk olmasına rağmen dillerini korudukları için Türk kimliğini kaybetmediler. Onların bu başarısında Türk Ocakları genel başkanlarından Hamdullah Suphi Tanrıöver’in önemli rolü vardır. Merhum Tanrıöver, Bükreş Büyükelçisi iken, Atatürk’ün de desteği ile Türkiye’den kitap ve öğretmen getirterek Gagauz-Gökoğuz Türklerinde millî damarı korumuş ve geliştirmiştir.

Tarih öncesi çağlardan günümüze kadar devam eden olayları nakleden tarih kitapları, âdeta devletler mezarlığıdır. Devletler; topla, tüfekle yıkılmış olabilirler. O devletlerde yaşayan insanlar, dillerini kaybetmedikleri sürece, tarih sahnesinden silinmezler, yaşamaya devam ederler ve günün birinde tekrar devletlerini kurarlar, bağımsızlıklarını elde ederek milletler câmiasındaki şerefli yerlerini alabilirler.

İşte bu sebeple dil; insan hayatını dolduran ve şekillendiren en kıymetli varlıktır. Dili insandan, insanı dilinden ayırmak mümkün olmaz. Biri maddî, diğeri mânevi iki varlık; ayrılmaz bir bütün teşkil eder.

Dil, insan eliyle meydana getirilmiş bir ürün değildir. Binlerce yıllık zaman içerisinde kendi kanunları ile oluşan ve gelişen tabii ve kıymetli bir değerdir.

Dilin araçları olan kelimeleri ve yapısı üzerinde herhangi bir düzenlemeye girişmeden önce, bu değerli varlığın tarih içindeki oluşma ve gelişme şartlarını iyi bilmek gerekir. Günümüze kadar hangi safhalardan geçmiş, bünyesinden hangi kelimeleri, neden atmış, hangi kelimeleri hangi sebeple almış… Bunlar bilinmeden dil üzerinde oynamak, bir insanı değil, bir milletin geleceğini karartmak demektir.

Her dilin kendisine has kök, ek, ses ve cümle yapısı, kelime üretme şartları ve imkânları vardır. Bu şart ve imkânların kullanma biçimi hakkında bilgi sâhibi olmayanlar, dil üzerinde küçücük bir değişikliği bile düşünmemeli.

Türkçemiz geçmiş yıllarda bu gibi tehlikeli müdâhalelere mâruz kalmış ve fakat dilimiz, güçlü yapısı sebebiyle tökezlese, yaralanmış olsa bile, sonunda ayağa kalkmayı ve ayakta kalıp güçlü hayatiyetini devam etmeyi başarmıştır.

Fakat son yıllarda dilin önemini anlayamayan, yalnızca pratik olmayı düşünen, her işin basitini ve kolayını tercih eden nesillerin dil üzerinde yaptığı tahribat, eski yıllardakine göre daha etkili ve kalıcı olabilmektedir.

Geçmiş dönemlerde Türkiye’de kelimeler savaşı yaşandı. Günümüzde buna, ifâdeler savaşı eklendi.

Bu konuda fazla sözü gereksiz kılan aşağıdaki örnekleri vermekle yetinelim:

* Ciddî ol‘ anlamında ‘su yapma!’ deniliyor.

* ‘Duygu sömürüsü yapıyorsun‘ yerine ‘vicdan oldun

* ‘Allahaısmarladık‘ yerine ‘Bay-Bay‘, Hata o bile uzun bulunarak ‘Baaayyy‘…

* ‘Telefon yaptım…’

* Oha oldum‘ veya ‘Çüş oldum

* ‘Döncem ben sana

* ‘Herıld yani…’

* ‘Stres tavan yaptı…’

* ‘Bana bi alo de…’

Bizim ince bir dil zevkimiz, imbikten geçmiş asalet timsali hitaplarımız vardı.

* ‘Yüzünde göz izi var. Sana kim baktı yârim?’ zerâfetinden

* ‘Kız hepsi senin mi?’ kabalığına-fodulluğuna düştük.

Düştüğümüz yerde kalmak istemiyorsak; güzel Türkçemiz üzerinde hassas olmamız, dil hassasiyeti olanların tavsiyelerine titizlikle uymamız gerekiyor.

Aksi takdirde candan aziz vatanımız dâhil, kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmaz.

 

 

 

“Yardım Alan Emir Alır!”

 

“Yardım alan, emir alır” sözü, bazı rivayetlere göre Kanuni Sultan Süleyman’ın dönemin Fransa Kralı’nın kendisinden yardım istemesine binaen vezirine söylediği sözdür.
Zaman geçtikçe bu söz Osmanlı’nın kendisi için kullanılır olmuştur.

Nasıl mı?

Örnek verelim:

Sanayi Devrimini Osmanlı’nın kendi içinde gerçekleştirememiş olması, ilerleyen yıllarda üretimden ziyade tüketime yönelik bir ekonomik sisteme sebebiyet vermişti.

Çünkü o dönemde Avrupa’da fabrikasyon üretim ile malların seri ve ucuz olması, pazar ihtiyacı doğuruyordu.

Osmanlı toprakları da bu pazar için ideal bir yer teşkil ettiğinden, özellikle 19. yüzyılda yapılan ticari antlaşmalarla Osmanlı ekonomisi dışa bağımlı bir hale gelmişti.

Bir ülkenin ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelmesi ise o ülkenin başka bir devletten yardım alma ihtiyacını doğurur.

Nitekim özellikle 19. yüzyıl, alınan yardımların ardından istenilen taleplerin en yoğun olduğu dönemdir.

Netice itibariyle istenilen her talep ülkeden toprak kaybına ve ardından da parçalanmaya sebebiyet vermiştir.

Tarihten hareketle bugüne baktığımızda kanaatimce ülkemizde de, bahsettiğim durumun yansımasının neredeyse birebir görüldüğü bir tablo mevcuttur.

Zira her ne kadar bugünkü ekonomik verilerin çok iyi olduğu söylense de üretime dayalı olmayan bir ekonomi ileride patlamaya hazır bir bomba gibidir.

Çünkü bugün ekonomi, sıcak para akışı sayesinde, o da borsada en yüksek faizi veren ülke olmamız hasebiyle dönmektedir.

Dolayısıyla son zamanlarda, samanı bile ithal eden ve tüketime dayalı alışveriş cenneti bir ülke haline gelmemizin, bizleri iç ve dış politikada emir alan bir ülke konumuna sokması işten bile değildir.

Değerli okuyucular, az önce ifade ettiğim gibi, Türk milletinin geçmişten itibaren aldığı yardımların karşısında kendisinden istenilen talepler neticeleri itibariyle milli birlik ve beraberliğimizin dağılması sonucunu doğuran talepler olmuştur.

Yani görünen o ki ecdadımızın söylediği “yardım alan, emir alır” sözü uzun bir zamandır tarihimizi şekillendirmektedir.

Dileğim ise o dur ki “emir alma sonucuna maruz kalmadığımız, hür ve tam bağımsız bir Türkiye” yarından da yakın olsun…