24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1002

“Türkiye’deki Amerika” And New Muhipler Cemiyeti

 

1950 ile 55 arası Bakanlar Kurulu’nda Amerikalı uzman kadrosu: Başbakanlık‘ta var, Millî Savunma, Dışişleri, Maliye, Millî Eğitim, Bayındırlık, Ticaret, Sağlık, Tarım, Çalışma, Turizm, İmar, Enerji ve Köyişleri Bakanlıklarında var; İçişleri, Ulaştırma, Adalet ve Sanayi Bakanlıklarında yok.

1955 ile 60 arası Amerikan uzmanların çalıştığı Devlet kurum ve kuruluşları: DPT, Devlet Personel Dairesi, DİE, Mahallî İdareler Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Bütçe ve Malî Kontrol Genel Müdürlüğü, ODTÜ, Atatürk Üniversitesi, Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Eğitim Araçları Genel Müdürlüğü, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü, Karayolları Genel Müdürlüğü, DSİ Genel Müdürlüğü, MTA Enstitüsü, Demiryolları ve Liman İnşaatları Başkanlığı, KİT, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği, Ticaret Borsaları Birliği, TC Merkez Bankası, Sümerbank, Etibank, İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi..

  • Amerikan astsubay C.Hubert, yol kıyısındaki çimenlikte yatan bir erimizi ciple

çiğneyerek öldürmüş, gelen polislere görevli olduğunu söylediği için serbest bırakılmıştır. (14.04.1961)

  • Amerikalılar bir plajda halka ellerindeki coplarla hücum ettiler, gelen polislere ise

görevleri başında olduklarını söylediler. (18.071961)

  • Bir Amerikalı çavuş, Gebze yolu üstünde bir Türk’ü feci şekilde çiğneyerek öldürdü.

(18.03.1962)

  • Amerikan binbaşı M.Butler bir Türk’ü arabası ile çiğneyerek öldürdü. Yargıçlar 20 ay

hapis cezası verdiyse de karardan önce yurt dışına çıktığı öğrenildi. (07.10.1962)

  • İzmir’de Amerikalıların yönettiği seks partisinde çocuk yaştaki kızların ırzına

geçildiği, onbeşe yakın kadının pencerelerin açık olduğu evde çırılçıplak dolaştığı, bütün gece mahallelinin uyuyamadığı, önlemek için gelen polislere karşı konulduğu ve görev başında olduklarını söyledikleri belirtildi. (11.08.1963)

  • Bayrağımızı yırtan Amerikalı W.Martin “Bütün Türkler ……. çocuğudur” dedi.

(11.05.1964)

  • Adana’da John adlı Amerikan çavuş, mahalle bekçisini vurdu. Bekçi Resûl ağır yaralı.

(24.06.1964)

  • Amerikalı bir çavuş, güpegündüz genç bir kızın evine zorla girmek istemiştir. Kızın

çığlıklarına yetişen mahalleli azgın Amerikalıyı zor zaptetmiştir, genç kız sinir krizleri geçirmektedir. (28.11.1965)

  • Amerikan çavuş Keith, Esentepe’de Mediha isimli bir kadını ciple çiğneyerek öldürdü.

(06.08.1966)

Diyeceksiniz; yarım asırdır nerdesin? Tarihçiyiz ya işi hazmede hazmede geliyoruz.

İşin şakası bir yana bu bilgiler Nevzat Üstün‘ün 1968 İstanbul basımlı “Türkiye’deki Amerika” kitabından. Okuyunca nevrim döndü, gündeme baktım; hâlâ çift okeye dönüyor.

Kanserli hücrelerin Ak veya karaciğere daveti neyse yeryüzünde “bir eşşek şakası” olarak duran Amerikan kovboy-uzman-ajan-aktör vb. her türlü zevat ve zerzevatın gelmesi de odur. 10 yılı aşkın zamandır partnerliğini yaptığınız ABD ile en ufak karı-koca atışması bile yaşamamanız büyük başarı. Demek ki burcunuz balık.

Bir de PeKeKe ile yaptığınız “gönüllü” ve tabi ki hiç kimsenin (İmralı ve Büyükada dâhil) tesiri altında kalmaksızın barış var. Hani dandini dandinianalar ağlamasın” dozlu, hani o “Kocaeli barış istemiyor” pozlu.. Tıpkı 60’lı, 70’li yılların Amerikan Barış Gönüllüleri gibi. Ortada o kadar barış(!)çı vardı ki Sünnî – Alevî kavgası olamadıysa da Sağ – Sol kavgasını çıkartmak zor olmadı.

16 Mayıs‘ta yani Bandırma Vapuru Samsun‘a yola çıkarken Başbakanımız da Washington‘a huzura çıkacak. Büyük Ortadoğu Parışı‘nın mimarı olarak Blair House‘da (Devlet Konukevi) ağırlanacak. Sonrasında herkes iyi tutunun uşaklar; vitesi (R)okete takacaklar.

 

 

Tahsil Seviyesi Yükseldikçe Sürece Destek Düşüyor

 

Habertürk TV‘de yedi bölgede görevli âkil heyetlerinin temsilcileri çalışmalarını anlatırken üç hususu ifade ettiler:

1- Heyetlere, gittikleri her şehirde hakaretler ve hatta küfürlerle karışık tepkiler gösterildi. Âkiller tepkileri gösterenlerin o şehri temsil etmediklerine inanıyordu.

2- Âkil heyetleri bu temaslardan çok şey öğrenmekteydi. Hem bölgeyi ve hem halkı yakından tanımaya başlamışlardı. Bütün bölgelerde “PKK’ya ne verildi?” sorusu sorulmaktaydı, fakat âkillerin bu konuda halktan fazla bir bilgisi yoktu. Hiçbir şey anlatamasalar da halkın fikrinin alınması bile çok önemli bir kazançtı. Bu temaslardan sonra sürece destek artmaktaydı.

3- Âkillerin tespitine göre, halk içinde tahsil seviyesi yüksek olanlarda sürece tepki çok daha yüksek iken, tahsil seviyesi düştükçe “barış sürecine” destek oranı yükseliyordu.

*****

Âkil heyetleri gittikleri her şehirde yüz kişiyi geçmeyen insanla temas edebiliyorlar. Gördükleri tepkiler sebebiyle halka hiçbir şey anlatamazken, TV’lerde onbinlere görüşlerini aktarmaktalar. TV açık oturumları Onlar için çok daha rahat ortamlar.

Açık oturumları yönetenlerin veya röportaj yapan sunucuların çanak soru dediğimiz soruları ve çok takdirkâr bakışları, şehirlerde karşılaştıkları halk ve onları temsil eden STK yöneticilerine benzemiyor.

İçlerinden bazıları (Fuat Keyman gibi) kendisine verilen görevi ne kadar başarıyla yaptıklarını anlatmak için, “başlangıçta bölgemizde destek yüzde 55 iken şimdi 65 leri geçti” tarzı rakamlar veriyor. Böylece görevi veren Başbakan’ın gözüne girdiğini düşünüyor olmalılar.

Marmara Bölgesinde görevli âkil heyetinin Kocaeli programını yakından takip ettim. Kocaeli’de gösterilen tepkileri medyadan izledim. STK’larla yapılan toplantıya bizzat katıldım. Kocaeli’de âkil heyeti halka direkt olarak hiçbir mesaj vermedi, veremedi. Sadece dinledi ve tepkileri gözlemledi. Habertürk TV’deki programda diğer bölgelerden gelen âkiller her yerde aynı durumun olduğunu ifade ettiler.

Demek ki âkil heyetlerinin halkın görüşünü değiştirdiği ve PKK ile müzakere sürecine verilen desteğin arttığı iddiası tamamen palavradır. Hiçbir şey anlatmadan, halkla direkt temas edemeden nasıl kanaat değiştirtmişler anlamak mümkün değil.

Ayrıca bu iddia ile bize söyledikleri “biz bir şey anlatmak, sizlerin kanaatinizi değiştirmek için gelmedik, böyle bir görevimiz de yok” sözleri çelişmektedir. Ya görevlendirme tanımını kabul etmeyen âkiller doğru söylemiyor veya halkın kanaatini sürece destek yönünde değiştirdiğini söyleyen âkiller yalan söylüyor.

*****

“PKK’ya ne verildi de silahlı unsurlarını yurtdışına çekiyor?” sorusunun cevabını kimse veremiyor. AKP yöneticilerinden bazılarının “hiçbir taviz verilmedi” ifadesi Türk milletinin zekâsıyla alay etmektir.

PKK ile müzakereyi destekleyen yazarların bir kısmı mesela Taha Akyol bile “çekilme aşamasının kolay olacağını, asıl siyasi zorlukların ondan sonra ortaya çıkacağını” yazıyor.

Zaten PKK’nın sınır dışına çekilmesinden sonraki ikinci safha taleplerini Murat Karayılan açıkladı:

a- ‘Koruculuk, özel tim, vb. tüm özel savaş yapılarının devre dışı edilmesi gereklidir’. (Fakat devlet bunu yaparken PKK silahlı olarak Kuzey Irak’ta bekleyecek!)

b- Kürt varlığını tanıyıp kabul edecek bir anayasa yapılmalıdır’.

c- ‘Önder Apo dâhil herkesin özgürleşeceği bu sürecin pratikleşmesi paralelinde silahın tümden devre dışı kılınması ve gerillanın silahsızlanması gündeme girecektir’.

Taha Akyol’a göre, “Karayılan’ı tatmin edecek böyle bir anayasa metnini hiçbir demokratik parlamento kabul etmez.”

“Karayılan, bütün siyasi isteklerini aldıktan ve bunlar anayasa ve kanunlarla teminata bağlandıktan sonra, en son safhada silah bırakmayı düşünüyor.”

“Kandil’in gözünde ‘süreç’ böyle! PKK ‘silah bırakma’yı taahhüt etmemiş, aksine anayasa gibi bazı şartlara bağlayarak belirsiz bir geleceğe havale etmiştir.”

Netice olarak Taha Akyol “bu konuda devletin başvuracağı siyasi yollar vardır, Barzani ve ABD önemli bir faktördür” diyerek ümidini Barzani ve ABD’ye bağlamış durumda.

*****

Halkın çoğunun sürece destek verdiği tezinin dayanağı Genar Araştırma Şirketinin yaptığı bir anket. Bu ankette “Terörün bitirilmesi ve barış sağlanması için halihazırda yapılan çalışmaları destekliyor musunuz?” sorusuna Kürtler 91.7, Türkler de yüzde 63.2 oranında destek vermiş.”

İnsanlar “hâlihazırda yapılan çalışmalar” sözünden çok farklı anlamlar çıkarmış olabilir. Eğer bu soru “terörün bitirilmesi için PKK ve teröristbaşı Öcalan ile pazarlık edilmesini, devletin yapısının ve anayasanın belirlenmesinde PKK’nın görüşlerinin de dikkate alınmasını destekliyor musunuz?” veya “Apo serbest bırakılsın mı?“, “PKK militanları güneydoğu illerinde polis ve jandarma olsun mu?” diye sorulsa cevaplar herhalde çok farklı olurdu.

*****

Tahsil seviyesi düşük olan kitleler kararlarını duygu ve sezgileriyle verirler. Tahsil seviyesi yükseldikçe duygu ve sezgilerin yanında bilgi ve akıl yürütme gibi ilave özellikler devreye girer.

Mevcut gelişmeleri değerlendirerek fotoğrafın bütününü görebilme oranı yüksek tahsil seviyesinde olanlarda elbette daha yüksek olacaktır.

Nedir bu gelişmeler? Öcalan’ın, Karayılan’ın, BDP’lilerin konuşmaları, bu kanadın talebiyle kurulan âkil heyetleri, Meclis’te “hakikatleri araştırma komisyonu” kurulması;

Başbakan’ın valilerin seçimle gelebilir, eyalet sistemi olabilir mesajları; Anadilde eğitim hakkı ve kamu hizmetlerine anadilde erişim hakkı gibi düzenlemeler… TC ve Türk kavramlarını kaldırma çabaları…

Bunlar ne sözler verildiğinin habercileridir.

Özetle, turpun büyüğü heybede…

Yani “yaşadıklarımız ne ki, esas felaket daha gelmedi.”

 

 

Popüler Kültürünüz Ne İse Siz O sunuz -2

0

 

Popüler kültür Latince ‘populas’ halk kelimesinden türetilmiştir. 20 yüzyılda kitle iletişim araçlarının etkisiyle ortaya çıkmış bir kavramdır. Halk kültürü anlamına gelmekle birlikte genellikle medyada yer bulan öğeleri içermektedir.

Popüler kültür merkezde olan elitlerden ziyade çevrede olan kitlelerle özdeşleşmiş olması nedeniyle küçümseyici bir ifade biçimi olarak da kullanılmaktadır.

Bu şekilde anlaşılmasının ikinci nedeni ise yöneten sınıfların kültürel değerlerini ve geleneklerini egemen ideolojileri doğrultusunda yeni formüllerle bağımlı bireylere sundukları baskı ve uyuşturma aracı olarak algılanmasıdır. Bu durum aynı zamanda ‘kültür endüstrisini’ oluşturmaktadır. Kültür endüstrisi egemen sınıfların yararına işlev görür, kârâ dayalıdır, avamdan ve gerçek olandan beslenir.

Popüler kültür bir bakıma hayatın tamamıdır. Bilim adamları, “popüler kültürü Okyanustaki suya bizi de suda yüzen balıklara benzetiyorlar. Balıkların suyu algılamadıkları ve bu suyun dışında bir yaşam biçimi olabileceğini düşünmedikleri gibi insanlar da yaşadıkları popüler kültüre çözümleyici biçimde bakmadıklarını” söylüyor.

Bir ürün ya da olgunun popüler kültür alanına girmesi için onun çok yaygın bir şekilde benzerleri arasından özgürce seçilmiş olması gerekir. Zorlanarak seçtirilen, satın aldırılan bir şey bu tanıma girmiyor.

Popüler kültürün çağının ruhunu tanıtmak gibi bir işlevi vardır, belli bir dönemin inanç ve değerlerini yansıtır. Popüler kültürde kişi, nesne veya olgu ne denli yaygınsa çağının inanç ve değerlerini o oranda güçlü yansıtır. Bu nedenlerlepopüler kültürü incelemek toplumu incelemektir, bir başka deyişle popüler kültür ürünleri toplumu okumak için bir araçtır.

Popüler kültürü yansıtıcı olarak kullanarak toplumsal dokumuzu, eğilimlerimizi, bakış açılarımızı değerlerimizi ve yargılarımızı tartışmak, incelemek çözümlemek mümkündür.

Popüler kültür incelemelerinin bizi götüreceği nokta; olgu veya nesnenin sanatsal değerinden ziyade kültürel anlamının, toplumu neden bu kadar ilgilendirdiğinin, popüler kültür ürününü tüketenlerin nasıl bir dürtüyle, hangi dertlerine çare olarak ürünlere ve olaylara yöneldiğinin anlaşılmasıdır.

Popüler kültür incelemelerinde çok tüketilenle birlikte tercih edilmemiş olanı da inceleyerek bir fikre varmak mümkündür.

Popüler kültür siyasi amaçlarla da kullanılmakla birlikte genelde ticari amaçlıdır. Popüler kültür üreticileri çağın ruhunu yakalamaya mecburdur, ürettiğinden en fazla kâr elde etmesi buna bağlıdır. Devasa reklam sektörünün varoluş sebebi budur. Üretici ve reklamcı el ele verip ticari başarıyı yakalar.

Popüler kültür hayalci ve kaçış yanlısıdır. Bir toplumun benimsediği şarkılar, hayal kahramanları yani Süpermenler, o toplumun kendi gerçeğinde yakalayamadığını yaşama arzusunun ifadesidir. Bu kurgular toplumun kaçtığı gerçekleri tanımlar ve böylece toplumun derinlerinde yatan korku ve endişeleri ele verir.

Popüler kültürde medyanın sunduğu kalıplar toplum tarafından içselleştirilir, kabullenilir, geçerli bir formül oluverir en azından bu potansiyele sahiptir.

Popüler kültür politik ve ekonomik gücü elinde tutan sınıfların kendi güzelini ve değerlerini herkese kabul ettirmeye çalıştığı bir düzlemdir.

Pop kültürü ve dolayısıyla küresel kültürü oluşturmada ABD Hollywood filmleri ve pop şarkılarıyla lider konumda, bu durum ABD’ye yumuşak güç otoritesini de kazandırıyor.

Türkiye’nin küresel popüler kültüre yeni yeni o da Ortadoğu bağlamında etki yapmaya başladığı söylenebilir. TESEV’in yaptığı araştırma sonuçlarına göre Ortadoğu ülkelerinde Türk TV dizilerinin izlenilirlik oranı %72 civarında olduğu tespit edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Türkiye konuya sağlam bir politikayla yaklaştığı takdirde Ortadoğu’dan başka Kafkasya, Balkanlar ve Afrika ülkelerine kadar etki alanını geliştirebilir.(devam edecek)

 

 

Mitolojiden Postmodernizme Yeni(den)leşme: Değişme ve Kadın -2

 

CİNSİYET VE BAZI GÖRÜNÜMLERİ

Cinsiyet doğuştan getirdiğimiz özelliklerden bir tanesidir. Kendine benzeyen varlıklar dünyaya getirebilmek açısından da değiştirilemeyen bir niteliğe sahiptir. Erkek ve kadın olmakla ilgili görüşlerden biri, biyolojik ve genetik açıdan meseleye yaklaşır ve doğuştan getirildiğini vurgular; bazıları ise insan davranışının, sosyal çevrenin yönlendirmesi ve bireye öğretilmesi ile aktarıldığını ifade eder (Güngör, 1995: 12-16).

Cinsiyetin kendisi doğuştan gelmekle birlikte, cinsiyet algılaması ve cinsiyet rollerinin öğrenilmesinin de içinde yer aldığı genel olarak cinsiyet kültürü, sosyalleşme sürecinde bireye aktarılır. Nitekim insanlardaki evliliğin, hayvanlardan farklı olması gibi. “Cinsel birleşme hareketi yalnız başına henüz bir evliliği oluşturmaz. Evliliğin geçerli olabilmesi için özel bir törenle onaylanması gerekir, bu da tabulardan ayrılan toplumsal bir olaydır. Burada kültürün, toplumsal onaylamanın ve iki birey arasında yeni ilişkiler kuran bir biçimin gerçek yaratıcı eylemi karşısındayız” (Malinowski, 1989: 147).

Böylece insanoğlunun yaratıcılığı sayesinde aile, cinsel ihtiyaç ve neslin devamının da içinde yer aldığı daha birçok ihtiyacın karşılandığı icat edilmiş bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayvanlarda evlilik cinsellikle başlayıp, gebelikle sonuçlanırken “insanlarda ise kültürel etkenlerin etkisi ile başlar, toplumsallaşmayla sonuçlanır ve toplumsal baskının çeşitli sistemleri sayesinde sürdürülür” (Malinowski, 1989: 148). Cinsellik içgüdüsel ve hayvanlarla ortak yönümüzü oluştururken, aile kültürel bir özellik taşımakta ve insana mahsus yönümüzü oluşturmaktadır.

Ancak günümüzde ailenin ekonomik bir birim olmaktan uzaklaştığı, evliliğin romantik aşk ve cinsel çekiciliğin üzerine temellendiği ve cinselliğin üremeden ayrıldığı, nihayet birliktelikle ilişkilerin arzulanır olduğu bir döneme eriştiğimiz ifade edilmektedir (Giddens, 2000: 70-73). Evlilikler yaşansa da boşanmaların en azından bazı toplumlarda ciddi boyutlara ulaşması, dünyaya çocuk getirmek hususunda isteksizlik ve çocuğun evlilik dışı ilişkilerde dünyaya gelmesi, evlilik yerine ilişkilerin daha çok tercih edilir olmasıyla “ailenin ölümü” gündeme gelmiş (Göka, 2002: 177), “çok evlilik çok boşanma” (Giddens, 2000:73) toplumu olarak nitelenmesine yol açmıştır. Cinselliğin üremeden ayrılması ile de homoseksüelliğin artmasına sebep olduğu iddia edilmektedir.

Kadınlığın mitolojik görünümleri olan Tanrıça kültünün hâkim olduğu neolotik dönemde kadının toplum hayatında merkezî öneme sahip olduğu ve inançların merkezinde de yer aldığı düşünülmektedir (Mann, 2004: 151-153). Ana tanrıçaların bereketi, zekâyı, yaratmayı üstlendiği; kadınların ise yeryüzünde benzeri rolleri ifa ettiği söylenmektedir. Ancak sonraki dönemlerde denetim ve iktidarın erkeklerin eline geçmesiyle bir taraftan ana tanrıça kültünün, öte yandan kadının toplum hayatındaki yerinin önemsiz hale geldiği bir döneme geçilmiştir. Bundan sonra Tanrı bile erkek olarak algılanmaya başlanmıştır (Naisbitt ve Aburdene: 131). Söz konusu değişim, kadının biyolojik özellikleri, doğurganlığı ve emzirme döneminin uzunluğuyla izah edilmektedir (Mann, 2004: 58).

Buradan hareketle kadının sözkonusu durumdan kurtulabilmesinin yolu olarak biyolojik devrimle doğurganlığın kadın bedeninin dışına taşınması teklif edilebilmektedir. Halbuki “kadının erkeğe eşit olması için doğurganlık gibi kadınsı özelliklerinden kurtulması gerektiğini iddia etmek, erkek kimliğinin kutsanması ve kadın kimliğinin inkâr edilmesinin dışa vurumudur” (Önür, 2004: 60). Ayrıca kadınların egemen olduğunun söylendiği dönemde de kadınların bu özellikleri taşıdığı -aksi takdirde biz torunları 6-7 milyara ulaşamazdık- hususu izahsız kalmaktadır. Ayrıca Semavî dinlerin erkek egemenliğini güçlendirici etkisinin varlığı da yukarıdaki paradigmanın söylemlerindendir (Türköne, 1995: 53).

SESSİZ YIĞINLARIN KONUŞAN YÜZLERİ

Öncelikle burada ifade edilenlerin şahıslardan değil, imajlardan hareketle ele alındığını ve kendisi ile ilgilenmenin dışına taşan ve kadını bir imaj, bir görüntü haline getiren makyajın kastedildiğini belirtmek isterim. Günümüzde kız çocuğu olmaktan yetişkinliğe geçişin göstergesi, daha çok kaşların inceltilmesi, makyaj yapmak ve topuklu ayakkabı giymek şeklinde belirmektedir.

Belki bunlar çok sıradan gelecek ama göstergebilimsel açıdan aşikâr ve sıradan olanda büyük anlamların yattığı ifade edilir. Yüksek topuklu ayakkabı giymek, erkeklerin kadınlara zorla kabul ettirdiği bir fikir değildir ama kadınlar bunu giyerler. Böylece bir taraftan erkeklere cazip gelen veya onlarda bulunmayan vücutlarının bazı kısımlarını daha görünür kılar ve onların onay ve beğenisine sunarken; öte yandan yürürken onların yardımına müracaat veya yardımını kabul ederek, kendi başlarına yürüyemeyecek kadar zayıf ve pasif görünürken, erkeklerin de daha güçlü görünmesine yol açmaktadır (Fiske, 1990:223).

Aslında çıplak ayakları ile rahat yürüyen kadınlar, topuklu ayakkabılarla fizikî güç ve çevikliğini sınırlandırmakta, erkeğin yardımına muhtaç hale gelmekte veya öyle gösterilmektedir. Böylece erilliğin güçlü ve yardım edebilen, dişilliğin ise zayıf ve yardıma muhtaç görünmesini sağlayarak, kadının ikincil konumda bulunduğu anlayışları yeniden güçlendirmektedir. Böylece erkek onaylayan ve muktedir konuma yerleştirilirken, kadın onaylatan ve ikincil konumunu içselleştirmekte ve yaygınlaştırmaktadır.

Kozmetik de kadınların ikincil kabul edildiği anlayışı, yaygınlaştırma vasıtası olarak kullanılmaktadır (Fiske, 1990:229-230). Bu şekilde kadınlar, göz ve dudağa yapılan aşırı vurgu ile nerdeyse göz ve dudaktan ibaret bir yüze indirgenmektedir. Göz hissiyatın, çocuksuluğun, endişe ve korkunun ifade edildiği bir organdır. Gözün üstünün ve altının abartılı çizilmesiyle yukarıdaki duygular veya bunları çağrıştıran görünüşle, akıl ve mantıktan ziyade sadece duygunun temsilcisi haline gelmektedir. Dudak ise gülmenin gerçekleştiği yer olması hasebiyle, bir taraftan yine duygusallığın altı çizilmekte, öte yandan yemeğe dolayısıyla yemeye işaret etmektedir. Aslında göz aşkın ışığını, dudak cinselliğin hararetini yansıtmaktadır. Göz üzerindeki abartılı müdahale aşkı gölgelerken, dudağa vurgu cinselliği ifşa etmektedir.

Erkek yüzünde ise ilk göze çarpan alın, burun ve çenedir. Çene, çizgi erkek kahramanlarda abartılı bir şekilde vurgulandığı gibi, gücün, iradenin, ne istediğini bilme ve bunu yapabilme kudretinin temsilcisi olarak görülür. Özellikle öne sarkmış ve yüzde hakim konumda yer alan burun, irade beyan etme ve -her işe burnunu sokmak ifadesinde olduğu gibi- iş yapabilmenin göstergesidir. Alın ise, beynin yüzdeki temsilcisidir: felsefenin, ahlâkın, düşünmenin, epistemolojinin kısaca entellektüalitenin yüze yansıdığı aynasıdır.

Yukarıda bahsedilen bütün çağrışımlarıyla alnın altını çizen kaştır. Estetik anlayışın dışına taşacak şekilde kadınların kaşlarını inceltmesi, alnı önemsiz hale getirmektedir.  Mona Liza tablosunda kaşların yokluğu, dönemin güzellik anlayışı ve o dönemdeki kadınların durumu dikkate alındığında, kaşın inceliği bir taraftan acziyetin ve yalnızca duygusallığın göstergesi haline getirilen göze daha geniş bir alan sağlamakta; öte yandan entelektüel kabiliyetin sahası olan alnın ihmal edilmesi ile sonuçlanmaktadır.

Üstelik kaş çatmak, söze bile gerek bırakmayan bir tavır olduğundan, ortada çatılacak kaş kalmamakta, sözü güçlendiren ve hatta ona gerek bırakmayan bu tavırdan kadını ya mahrum ya da en azından cılız bırakmaktadır. Kaşın yok denecek kadar ince olması yetmiyormuş gibi, bazen de kadın cinsinin sembolü haline gelen uzun saçtan bir tutam alnı kapatmakta, hatta gözün üzerine düşerek, alnı ihmal edip, göze işaret eden bir ok haline gelmektedir.

Kozmetik yardımıyla, iyice görünür kılınan dudaklar, kafi gelmiyormuş gibi, bir de silikon desteği ile yüzün hakim unsuru haline getirilmektedir. Erkeklerde bıyık, iş yapmanın, dolayısıyla fail olmanın simgesi olan burnun altını çizmekte, böylece yaşamak için yemeyi hatırlatan dudağı önemsizleştirmekteyken; beri tarafta kadınlarda, yemek için yaşamayı çağrıştıran, inadına abartılmış, kontrol etmek ve hakimiyet sağlamaktan zorluk çekilen silikonlu dudaklar önemle vurgulanmaktadır.

Böylece bu tablo “fiilinin faili” olan “özne” erkeklerle, kendilerini başkalarının beğenisine sunan, onların iktidarını gönül rızası ile kabul eden ve yücelten “nesne” kadınlar şeklinde okunabilir. Sadelikten ve tabiilikten taraf olanlar da şeffaf makyaj malzemeleri ile tüketime dahil edilerek, klasik kölelikten, tüketim köleliğine mahkûm edilmektedir.

Tüketimin hedef kitlesi, ürünü ve misyoneri olan bu imaj, erkek hakimiyetine ram olmanın albenisi bol makyajlı takdimidir. Bu durum demokratikleşme, kişisel tercih, kendine ve başkasına saygı ile ilişkilendirilerek, karşı konulamaz bir hale getirilmeye çalışılmaktadır. Üstelik ilahe, tanrıça, idol, starlık gibi nitelendirmelerle bu imaj model olarak sunulmakla hem içselleştirilmesine hem de yaygınlık kazanmasına ve doğal görünmesine zemin hazırlanmaktadır.

Bahsedilenler çerçevesinde bu durumu, kadının ikincil konumunun yeni bir üslupla ve kendi rızalarıyla garanti altına alınması şeklinde okumak mümkündür. Benzeri bir şekilde, farklı bir zaman ve boyutta ama çok farklı olmayan bir tabloyu yunan mitolojisinde görebiliriz. Nitekim Campell’e göre (1992: 138) Yunan mitolojisinde dişinin mükemmelliğini Hera, Athena ve Afrodit sembolize eder: Hera sadakati, Athena mükemmel erkekleri esinleme yeteneğini, Afrodit ise biçim güzelliğini vurgular. Bu arada ilk güzellik yarışmasının da Hile tanrısının yardımı ve Paris’in onayıyla Afrodit’in kazandığını belirtelim.

Devam edecek…

 

 

Terör Bitsin. Analar Ağlamasın, Çözüm, Ama Nasıl!

 

Son günlerin gündemi olan bu konuda, 1995 yılında, Kocaeli Aydınlar Ocağı Derneğinin 10.yıl faaliyetleri olarak bir grup arkadaşımız tarafından hazırlanan rapordan bazı paragrafları sizlerle paylaşmak istedim.15 yıl öncesinin bu çalışması konuya yaklaşımımızdaki isabetleri ile de, neden yapamadıklarımızı sorgulamamız yönü ile de değerlendirilmelidir. Bir sivil toplum kuruluşu olarak Ocağımızın bu tür faaliyetlerinde daha etkin olabilmenin sorumluluğu bize düşen diğer bir yönümüzdür.Bu makalede:

KUZEYDOĞU VE GÜNEYDOĞU KAVŞAĞINDA TÜRKİYE’NİN ALTERNATİFLERİ

Günümüzde, evrensel düzeyde etkinliğe ve otoriteye sahip güçlü sanayi ülkelerinin mevcut otorite ve etkinliklerini koruyup sürdürebilmeleri önemli ölçüde dünya petrol rezervlerinin ve petrol ürünleri üretimini doğrudan veya dolaylı şekilde kontrolleri altında tutulmasına bağlıdır.

1990 öncesi araştırmalar Amerika ve İngiltere gibi batılı ülkelerin petrol kaynaklarının  mevcut üretim hızı ile on onbeş yıllık bir ömrü kaldığını, buna karşın, Orta Asya ve Kafkas petrolleri rezervlerinin büyük bir bölümünün geri üretim ve üretim dışı olduğunu, bunun yanında Orta Doğu petrol rezervlerinin de 100 – 140 yıllık bir ömre sahip olduğu ortaya koymuştur. Yani 21’nci asır petrollerinin Kafkasya – Ortaasya ve Ortadoğu, bölgelerinde bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu tespitlerin dünya üzerinde mevcut güç dengeleri evrensel etkinliklerini koruma yolunda

Harekete geçireceği tabii idi. Bu bakımdan 90’lı yıllarda aynı anda, hem Ortaasya’da hem Ortadoğu’da (Körfez’de) batılı güçleri Birleşmiş Milletlerin barışcıl müdahale grubu adı altında bu bölgelere çekecek askeri-siyasi çözülme ve çatışmaların ortaya çıkışını tesadüf değerlendirmek mümkün olmamanın ötesinde gaflet olur.

Yazılı, sözlü ve özellikle görsel iletişim teknolojisinin ve bu teknoloji araçlarının engel tanımazlığı, bu döneme kadar kendisine dünyanın en müreffeh ve en mutlu insanı imajı

enjekte edilmiş Marksist sisteme tabi insanların bir anda dünyanın en yoksul insanları olduklarını idrak etmelerini ve bu insanlardan sisteme karşı bir kuvve doğmasına sebep olmuştur.  Bu kuvve Glasnost ve Prestroika siyaseti ile kontrol altına alınmak ve liberalizm ve bağımsızlık düşüncelerinin kuvveden fiile çıkarak önü alınmaz çözülmelere yol açmıştır. Çözülmenin batı Avrupa’ya sınır ülkelerden başlaması da bu planın kontrol edilebilirlik derecesini ortaya koymuş, Doğu Almanya ve Baltık Cumhuriyetlerinden sonra Orta Asya ve Kafkaslara doğru bu çözülmelerin batılı güçlerce kontrolü zayıflamış ve bu sebeple Kafkasya’daki çözülme çok daha zor ve kanlı çatışmalara sahne olmuştur. Sibirya tarafına doğru ise bu çözülme henüz gerçekleşememiştir.

Bu aşamada,

-Türkiye-Irak ve Suriye arasında Su meselesi gündeme gelmiş ancak bu konuda tam bir Arap Birliği sağlanamaması sonucu bu mesele milletlerarası krize dönüşmemiştir.

– Buna karşın, ırak’ın borç birikimi, petrol üretim kotalarının artırılmasından Irak’ın zarar etmesi ve Irak-Kuveyt Sınır anlaşmazlığı üzerine tahrik gören Saddamcı Arap Milliyetçiliği

planın son aşamasını da fiiliyata koymuş ve Irak’ın Kuveyt’i işgal operasyonuna önce sessiz kalan ve hatta gayri resmi olarak cesaret veren batılı, güçler işgal akabinde yine Birleşmiş

Milletler itfaiyecisi adasıyla Körfez Petrollerini ve üretimlerini ipotekleri ve denetimleri altına almıştır.

Şüphesiz su meselesinin patlak vermemesi Türkiye’nin gayretlerinin bir sonucudur. Su meselesinin bu aşamada küllenmiş olması Arap Birliği nötr bırakmış ve diğer tüm sonuçlarla birlikte OPEC’ te önemli ölçüde etkinlik kaybetmiştir.

Bu gün Türkiye bu yeni dünya düzeninde Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’a dair Askeri-Siyasi-ekonomik enerji ve performansını yeni bağımsızlık kazanan Kafkasya ve Orta- Asya Türk devletlerine kanalize edilebilir bir ortama ve imkana sahip olsaydı Türkiye’nin yakın gelecekte dünya dengelerini sağlayan etkin devletlerden biri olmaması mümkün değildi. Günümüzde Türkiye’nin Kafkas devletlerine yaklaşımını Rusya’nın PKK’ya yaklaşımı ile dengelemeye çalışması ve Amerika ile Avrupa’nın aynı yaklaşımı ile Türkiye ye baskıda bulunması bu bakımdan son derece dikkat çekicidir.

Bu durumda, Türkiye ne yapmalıdır?  İmkanlarını hangi yönde kullanmalıdır? Sorusunun çok iyi tahlil etmek, mutlaka tarihten ders alarak tartışmak ve çözmek zorundadır.

Çünkü1990 yılından sonra dünya coğrafyasında vukubulan bu sonuçlar Türkiye’nin önüne iki tercihli bir alternatif gelişme süreci dayatmıştır. Bunların dışında bir tercih veya tereddüd Türkiye için kötü olanı celbedebilir. Bu alternatifler şunlardır.

1-      Türkiye büyümek şansına sahip, geleceği büyük bir ülke ve büyük bir güç olma istidadına ve şansına sahiptir,

2-       Türkiye’nin küçülme ve etkinliği kaybetme riski vardır.(bu küçülme riski ifadesi yanında, Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye’nin çok büyük bir coğrafya ya sahip oluşuna olumsuzluklarından biri olarak değerlendirmesine de önemle dikkat çekmek isterim.)

Bu bakımdan günümüz Türkiye’sinin de hedeflerini bu çerçevede şu şekilde tayin etmek mümkündür.

a) Türkiye, tam üyesi olsa da olmasa da ekonomik ve sanayi bakımından, bilimde ve uygulamada süratle Avrupa Birliği standartları ile uyum sağlamak mecburiyetindedir. Çünkü Türkiye, Avrupa Birliği ile içinde (üyesi olarak) veya dışında (üyesi olmaksızın) rekabet etmek mecburiyetinde bir jeopolitiğe ve Türk asrı iddasına sahip bir konumdadır.

b)Türkiye ekonomik ve sanayi potansiyelini tüm güçlere ve risklerine rağmen Kafkasya ve Orta Asya Türk devletlerine yöneltmek mecburiyetindedir. Çünkü, bunu yapmadığı takdirde daha fazla bir ekonomik (özellikle mali), askeri ve siyasi potansiyeli güneydoğuda ve K.Irak’ta karşılıksız şekilde israf etmek mecburiyetinde kalmaktadır ve kalacaktır.

Türkiye’nin tüm potansiyelini Güneydoğu ve K.Irak’a yöneltmesi halinde, bu konunun eninde sonunda batı ile pazarlık masasına gelmesi kaçınılmazdır.

Daha açık bir ifade uluslar arası politikada Türkiye’nin ilgi odağı Güneydoğu ve K.Irak değil Kafkasya ve Orta Asya ilişkileri olmak, batının desteği de kösteği de tenkidleri de Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya ilişkilerine çekilmeli ve batı ile pazarlık konusu bu ilişkiler üzerine oturtulmalıdır.

Kısaca boylar seviyesine indirgenmiş bir ayırım kelimenin tam anlamıyla ırkçılıktır. Milletçilikle ve Milliyetçilikle alakası yoktur. Türkiye’de boy ayırımına yönelik bir ayırımcılığın tutması da bu mozaikte kesinlikle mümkün değildir. İlgili boyun sadece kendisine ihanetini ortaya koyar.

Dolayısıyla güneydoğu yangını antropolojik olarak suni bir yangındır, gerçek değildir.

Burada şu sorunun cevabı önemlidir. Eğer PKK’yı batılı devletler ile bir kısım orta doğulu devletler ve Rusya desteklemezse bu yangının sürmesi mümkün mü? Bu sorunun net ve kesin cevabı sanırım herkes açısından hayırdır.

O halde Türkiye devleti, güneydoğudaki bu yangının söndürülmesinde, silahlı kuvvetlere değil, çok daha ekonomik bir şekilde ilim adamları ve tarihçilere dayalı bir yangın eğitim politikasına ağırlık vermelidir. Bunlar seferber edilip, devletin koruma ve kontrolü altında, güneydoğu bölgesine gönderilip, her hafta veya on beş günde bir (boy’un bir alt grubu olan) bir Aşiret’e konuk olmak suretiyle birlikteliğin önemi ve mecburiyeti anlatılmalıdır.

Arz etmeye çalıştığımız ekonomik ve diplomatik girişimlerin hayata geçirilmesi halinde, en geç bir yıl sonra dünyanın ve Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu meselesi kalmayacağını bunun yerine Türkiye’nin gelişme çizgisinin tartışılacağını ifade etmek isteriz.

İşaret edilen konular ve çözüm yönü ile dikkati çeken bu çalışmanın hangi arkadaşlarımızca yapıldığını hatırlayamamakla birlikte ocağımızın bu çalışmasını önemsiyorum.Ocağımızın ve benzeri sivil toplum kuruluşlarımızın önümüzdeki süreçte de uyaran ve katkı veren çalışmalara ihtiyacımız olduğunun bu vesileyle paylaşmak istedim. Allah’tan birliğimizin, dirlik ve düzenimizin  güçlenip daha da iyileşerek devam etmesi dua ve dileklerimle…

 

 

Gençlik Meseleleri

 

Yeminli Malî Müşâvir, Siyaset ve Fikir Adamı Yazar Ahmet Rüştü Çelebi İle Gençlik Meseleleri Üzerine Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Sayın Çelebi,  sorulara geçmeden önce Gençlik meseleleri üzerine genel bir değerlendirme lütfeder misiniz? 
Ahmet Rüştü Çelebi: Ülkemizde özellikle, yıllardan beri ihmal edilen; hatta farkına varılamayan bir konu Gençlik Meseleleridir. Başka bir deyimle; gençliğin gerçek meseleleri bilinmemiş veya kasten ele alınmayarak farklı bir gençlik yetiştirilmek istenmiştir. Bu ifâdelerimizle, Tanzimat’tan bu yana habis bir ur gibi, bünyemizi, kafamızı, gönlümüzü saran şekilde ve ruhsuzlukta batılılaşma felaketinin gençlik anlayışını belirtmek istiyoruz.
Öyle bir batılılaşma zihniyeti bütün ruhumuza işlemiştir ki; bir zamanlar ‘Paris’e git Paris’e, gitmez isen Paris’e; insan olamazsın nerdeyse!’ Anlamında yorumlanacak tekerlemeler; o günün bir aydın haysiyetsizliği ve maymun taklitçiliği ile moda olmuştur. Öyle bir (monşer!) zihniyeti ki, incelendiğinde, ruhsuz, köksüz, çilesiz, fikirsiz, bilgisiz, meselesiz, idealsiz aydın görünümlü insanların cehlin doruklarında olduğunun hazin bir göstergesidir.
Çetinoğlu: Batı hayranlığı ne zaman kim veya kimler tarafından başlatıldı?
Çelebi: Yerinde bir soru. Ankara Kalesi gibi, Galata Kulesi gibi tarihî bir gerçeği 2 kere ikinin dört etmesi gibi matematik bir somut delil halinde arz etmek isterim: Bu hareketin öncüsünün İbrahim Şinasi olduğu söylenir. İstanbul’da 1826 yılında doğdu. Agâh Efendi ile birlikte çıkardığı Tercüman-ı Ahval  Gazetesi’nde  yazılar yazdı.  Daha sonra Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkardı. Tanzimat’la başlayan batılılaşma hareketlerine öncülük etti. Devlet tarafından eğitim için Fransa’ya gönderildi. 
Koruyucusu Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi. Mustafa Reşit Paşa hakkında şöyle yazıyordu: 
‘Sensin ol fahr-i cihan-ı medeniyat ki heman;
Ahdını vakt-ı saadet bilir ebna-yı zaman!
Sadr-ı millete vücudun ulu bir mucizedir;
Bunu fehmeylemeyen müdrike-yi acizedir.
Omuş insan taassup bir onulmaz illet;
Hüsn-i tedbirin ilen kurtulur ondan millet!
Bir ıtıknamedir insana senin kanunun;
Bildirir haddini sultana (!) senin kanunun!’
Körü körüne batıcı bir sadrazam tarafından hazırlanmış kanunun ‘mantıknâme’ olduğunu ve Osmanlı sultanına haddini bildireceğini söyleyen, Şinasi; nasıl bir muhakeme ve mantık sahibidir ki, Paris’te iken renkli bir baloda, kadın-erkek halvetini görünce, ‘Ne zaman ki, bizde de böyle bir balo yapılır; imparatorluk o zaman kurtulur!’ gibi, eksantrik bir fikri (!) serdetmiştir.
Şinasi, 13 Eylül 1871 tarihinde öldü. Fakat yüzlerce, binlerce batı hayranı batıcılar onun açtığı yolda ilerlediler.   
Tevfik Fikret, sonradan papaz olan oğlu Halûk’un şahsında; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şair olarak; Sis şiirinde; İstanbul’un ulu Fatihi ile yerin altında yatanları bile kendi anlayışında rezil etme (!) şaşkınlığında (en edepli tarifi ile) bulunmuştur.
Çetinoğlu: Batı hayranlarının batıcı hareketleri Cumhuriyet’ten sonra da devam etti mi?

Çelebi: Cumhuriyet’ten sonra; her radikal devrimin tabîi bir sonucu olarak, yeni bir toplum; yeni bir zihniyet, yeni bir gençlik yaratmak (!) projeleri hâkim olmuştur. Cumhuriyet’ten sonra, özellikle İsmet İnönü’nün şeflik döneminde; Hasan Ali Yücel Maarif Vekili; Ord. Prof. Dr. Şerafettin Yaltkaya, Diyanet İşleri Başkanı, İsmail Hakkı Tonguç Köy Enstitüleri Kurucusu ve Başkanı; Vedat Nedim Tör, Basın Yayın Genel Müdürü iken; Türk gençliği ne hazin bir gerçektir ki; tamamen ruh kökünden; manevî ve millî dayanaklarından koparılmış; ruhsuz, köksüz, atasına ve ecdadın bütün büyüklerine karşı kin doldurulmuş ve onlara söven bir gençlik yetiştirilmeye çalışılmıştır.
Çetinoğlu: Türk müziğini radyolardan yasaklayan, Nâzım Hikmet’in yakın dostu Vedat Nedim Tör’ün mârifetlerinden (!?) söz eder misiniz? 
Çelebi: Okullara gönderdiği bir genelge ile:  “Allah, Peygamber, din, iman kelimelerinin hiç kullanılmaması; bu köhnemiş fosillerden uzak kalınması” direktifini vermiştir. Bu genelge, Başbakanlık arşivlerinde mevcuttur.
Çetinoğlu: Hasan Ali Yücel?
Çelebi: Bir şiirinde şöyle diyor: 
“Eskiyi unut, yeni yolu tut;
Türklüğe umut, sen ol çocuğum!”
“Yeni bir soy türüyor; özü sağlam, dışı dinç;
Gözlerinden okunur, özlerindeki sevinç
Başka şiirde de şu ifâdelere rastlıyoruz: ” Ne efsane, ne yosun /  Kâbe Arab’ın olsun, Bize Çankaya yeter!’
Bütün bu açıklamaları yapmaktan amacımız; âdeta bir manevî medeniyetin canlı uzuvları sayılması gereken gençliğimizin nasıl tahrip edilmek istendiğini ve tahrip edildiğini göstermektir.
Dünyanın hiçbir yerinde, gençlik, kendi öz yurdunda ve idarecilerinin öncülüğünde böylesine bir tahribata, travmaya, madde ve mânâ soykırımına mâruz kalmamıştır.
Çetinoğlu: Siz gençlik için nasıl bir eğitim teklif ediyorsunuz?
Çelebi: Gençler geleceğin teminatıdır Geleceğin teminatı olan gençlerin, gerçek anlamda teminat olabilmesi için şuurlu bir gençlik yetiştirilmesi gerekir?
Çetinoğlu: Bunu kim yapacak?
Çelebi: Devlet yapacak. Millî eğitim politikalarıyla.  
Çetinoğlu: Yapmıyor mu? 
Çelebi: Şu hakikati peşinen belirtelim ki; CHP’nin gençlik politikasında; Türk’ün ruh köküne bağlı bir medeniyetin, milletimizi vücuda getiren değerlerin, bizi biz yapan ruh payandalarımızın tamamen ortadan kaldırılması, muhteşem bir mâzinin, geçmişten geleceğe uzanan muazzam bir köprünün imhası esas alınmıştır.
14 Mayıs 1950 tarihinde, meşhur solcu, İşçi Partisi lideri Mehmet Ali Aybar’ıın ifâdesiyle; DP bir beyaz halk ihtilali ile kahir bir çoğunlukla iktidara gelmiştir.
Çetinoğlu: Durum değişti mi?
Çelebi: Demokrat Parti döneminde; Adalet Partisinin kurucularından (Koca reis’ olarak anılan milletvekili ve bakan Dr. Sadedin Bilgiç’in Ağabeyi Isparta milletvekili Avukat Sait Bilgiç ve diğer milliyetçi insanlar tarafından “Milliyetçiler Derneği” kurulmuştur. Bu dernek, kısa zamanda yurt çapında teşkilatlandı ve vatanını seven, milletini sevan, millî ve mânevî değerlerimize candan bağlı bir gençlik kütlesi yetiştirilmesi için çalıştı. Türkiye’nin en güçlü sivil toplum kuruluşlarının başında geliyordu. Çalışmaları, kültürel etkinlikleri, basın yayın faaliyetleri; CHP’yi ve elitist bir zümreyi rahatsız etmişti. 
Çetinoğlu: Demokrat Partiyi de rahatsız etmiş olmalı ki… 
Çelebi: Demokrat Parti yönetimi, Milliyetçiler Derneği’nin ileride parti hâline gelmesinden ve iktidarı ellerinden almasından korktu. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Partisi de cemiyet olarak kurulmuş, sonradan parti hâline dönüşmüştü. 
Demokrat Parti içerisinde sağduyu sâhipleri, Milliyetçiler Derneği’nin kapatılmaması için çok mücâdele etmiş olmalarına rağmen başarılı olamadılar. 
Çetinoğlu: Milliyetçiler Derneği’nin kapatılmasını nasıl yorumluyorsunuz? 
Çelebi: Ülkemizde; komünist, terörist, ateizme yakın güçlerin karşısında; vatan evlatlarının, ülkenin çilekeş gençlerinin mevcudiyeti başlı başına büyük önemi haizken, bu gerçeğin idrak edilmemesi, adeta beyin tutulması gibi meş’um bir olaydır.
Bu arada, 27 Mayıs darbesinden sonra, yurt dışından döndüğünde, rahmetli Türkeş’in bana söylediği şu sözü tarihe kayıt düşmek adına mutlaka belirtmeliyim:
‘Eğer DP bilhassa rahmetli Menderes, gençliğin kıymetini bilebilseydi çok farklı olurdu. Çünkü Menderes, bu toprağın bu iklimin insanı idi. Milliyetçiler Derneği kapatılmamalıydı. Hatta Menderes, birkaç baraj noksan yapıp da gençlere yurt, burs, tahsil imkânları, yurt dışı öğrenim imkânları sağlasaydı; Menderes’e oy vermiş milyonlarca ailenin hatta oy vermemiş ailelerin çocuklarına imkân sağlasaydı; CHP’nin provoke ettiği, militarize olmuş gençleri, üniversitelerde harekete geçemezler; darbenin alt yapısı gerçekleştirilemezdi. CHP gençliğinin karşısında DP gençliği var olmadığı için, DP gençlerin başkaldırması karşısında pasifize olmuştur.’
Çetinoğlu: Günümüzde nasıl bir gençlik var?
Çelebi: Gençlerimiz millî kültürden uzaklaşarak, bir nevi televizyon ve internet gençliği halini almıştır.  Gençlerimiz hakkında rahmetli Cemil Meriç’in adeta matematik bir nitelik gösteren muhteşem fikirleri ve belirlemeleri vardır.
Çetinoğlu: Birkaç cümle nakledebilir misiniz?
Çelebi: Rahmetli Meriç şunları yazıyor: 
” Bu gençlik irfansız yetiştiği için batının her türlü hastalığına açıktır. Eğer biz dinimizi, edebiyatımızı, irfanımızı bilseydik böyle olmazdı.”
“Kafası boş bırakılan, irfansız yetişen bir gençlik vardır. Bunların kabahatlisi kendisi değildir.”
“Mutlaka anlaşmak, mutlaka toleransla hareket etmek mecburiyetindeyiz. Münakaşa kabul etmez tek hakikat: vahiydir! Ancak beşerin koyduğu hakikatler tartışılabilir, yanlışlığı olabilir.’
‘Türk gençliğinin en büyük meselesi, hakikatin kendi inhisarında olduğunu zannetmesidir. Evvela kendimizi sevmeye alışalım.’
‘Haklı bağırmaz; haksız bağırır. Haklı feragat etmek mecburiyetindedir. Bu memlekette hain yoktur; gafil vardır. Bir müminin bir kâfire karşı tek hissi olabilir: acımak!’
‘İslam harflerini bilmek mecburiyetindeyiz. Herkese hitap edeceğiz. Herkese kendi anlayışına göre telkin edeceğiz.’
‘Medeniyetler öldürülemez. İntihar eder. İslamî hakikatler değişmez. Dünyevî meselelerde daima tartışmalıdır. Hakikat hiç kimsenin inhisarında değildir.’
Çetinoğlu: Gençliğin temel problemleri ve çözüm şekilleri olarak neleri öne sürmek istersiniz?
Çelebi: Türkiye’de toplam nüfusun % 27 si oranında, 20.000.000 kadar bir gençlik kitlesi vardır. Gençlik meselesi münhasıran gençliğin değil; toplumun yani devletin meselesidir.
Orta ve yüksek öğrenim gençliği için, aile, okul ve çevrenin el ele vermesi gerekir. Gençliğin tamamı için öğrenim görme bir haktır. Gençliğimizin yüksek öğretime devam edememe, istediği veya yeteneğine uygun mesleğe yöneltilmeme ve işsizlik, sağlık, beslenme ve barınma gibi meseleleri vardır. Onların öğretim süreleri boyunca şuurlu bir şekilde millî ülkü sahibi, ruh disiplini almış, topluma yabancılaşmayan birer kişilik olarak yetişmelerine çalışılmalıdır.
Fakir ve başarılı öğrencilere burs, barınma, beslenme ve diğer imkânlar sağlanmalıdır. Yüksek Öğrenim gençliğine de uygun şartlarla kredi verilmelidir. Özel okullar, eğitimde fırsat eşitliğini zedelemeyecek şekilde yeniden ele alınmalıdır.
Gençliğin problemleri konusunda; komisyonlar kurulmalı, ilim adamları, ruh hekimleri, pedagoglar, psikologlar araştırmalar yapmalı; her yıl Gençlik Şurası toplanmalıdır. Orada meseleler tartışılmalı, tebliğler sunulmalıdır.
-Gençliğin hasbiliği, ihlâsı, hiçbir art niyet taşımayan düşünceleri göz ardı edilmemeli; yetenekleri küçümsenmemeli; daima özlendirilmeli; cesaret verilmelidir
-Yeni Anayasa’da gençler için ciddi, müeyyideli ve müessir geliştirici tedbirler alınmalıdır.
Çetinoğlu: Söyledikleriniz devletin görevleri… Gençlere görev terettüp etmiyor mu?
Çelebi: Tabîi ki gençlerin üzerine düşen görevler de vardır. Bu görevleri şöylece özetlemek mümkündür: 
Gençliğe; eski ve yeni Türk İslam ve batı edipleri; fikir adamları, şairleri, romancıları tanıtılmalı; öğretilmeli, edebiyat ve Türkçe dersleri sevdirilmedir. Kendi dilini, tarihini, geçmişini, medeniyetini bilemeyen bir nesil ruh ve mânâdan mahrum demektir.
Gençliğe, gençliğin ideali, heyecanı, şevk ve azmi verilmelidir. Gençlik millî hafızayı öğrenmeli, gelecek için ümitvar olmalıdır.
Gençlikle ilgili meselelerde ülkemizde daha önce ciddî eserler veren veya görüş bildiren, önemli ilim adamları ve mütefekkirler vardır. Bu günün gençleri, bu büyük ilim fikir ve sosyoloji adamlarının eserlerini özellikle aramalı ve okumalıdırlar.
Çetinoğlu: Yazar ve eser olarak birkaç örnek verir misiniz? 
1- Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil: Gençlerle Baş başa – Din ve Laiklik
2- Prof. Dr. Nurettin Topçu: İsyan Ahlâkı ve diğer eserleri
3- Prof. Dr. Remzii Oğuz Arık (Türkiye Köylü Partisi Genel Başkanı idi. Uçak kazansında vefat etti) Coğrafyadan Vatana
4- Prof. Dr. Mümtaz Turhan: Batılılaşmanın Neresindeyiz?
5- Prof. Dr. Erol Güngör (Mümtaz Turhan’ın asistanı: Selçuk Üniversitesi. Rektörü iken vefat etti) Bütün eserleri.
6- Cahit Okuner (Rahmetli Tevfik İleri’nin Müsteşarı)
7- Prof. Dr. Sabri Esat Siyavusgil (Sosyal Psikoloji konusundaki eserleri)
8- Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken (İlahiyat Fakültesi Prof.)
9- Dr. Nahit Dinçer (Millî Eğitim Bakanlığı Genel müdürlerinden)
10- Cemil Meriç (Ümrandan Uygarlığa, Mağaradakiler; diğer önemli ve özgün eserleri)
11- Necip Fazıl Kısakürek (Gençliğe Hitabesi; Büyük şair, yazar ve bütün eserleri)
12- Peyami Safa (Cumhuriyet Devrinin, fikir ve kültür dehâsı, zamanında en çok yazan edip; çok yönlü bir şahsiyet) Doğu Batı Sentezi; Batıcılık, Batılılaşma konusundaki eserleri
Çetinoğlu: Gençlerin iç ilişkilerini de değerlendirir misiniz?
Çelebi: Gençlere, kendi aralarında ihtilaf ve mücadele değil; demokratik ölçülerde, medenî tartışma; geleceğe yönelik medenî, hür düşünce; gerçek ve entelektüel saygı öğretilmeli; özümseme sağlanmalıdır.
Gençlerin toplumun ana direği ve geleceğin teminatı olacağı beyinlerine nakşedilmelidir.
Çetinoğlu: Siyasî partilerin gençlerle ilgili programları hakkında neler söylemek istersiniz? 
Çelebi: Siyasî partiler, gençlerin kıymetini, fonksiyonunu; potansiyelini ve kinetik enerjisini bilhassa idrak etmeli; onların siyasî hayata bir aktivite ve yeni bir güç getireceğinin bilincinde olmalıdır.
Siyasî partiler, gençlik teşkilatlarını ciddî bir şekilde organize etmeli; gençliği siyasî amaçlarında bir güç ve tehdit vasıtası değil; geleceğe, siyasî hayatta yönetime ve siyasî faaliyetlere hazırlanmış; her türlü müspet vasıflarla mücehhez bir gençlik yetiştirilmelidir. Bugüne kadar, siyasî partilerde; özellikle kitle partilerinde; bu hassas konu ihmal edilmiştir.
Yıllardan beri bizzat siyasetin içinde bulunmuş veya siyasete çok yakın bulunmuş bir kişi sıfatıyla; hazin bir gerçek olarak ifâde edelim ki; gençlik ihmal edilmiştir. Siyaseti bir ikbal ve menfaat vasıtası telakki eden gafil siyasîler, gençliğin kıymetini bilememiş; gençliği kendi emellerine ram etmek istemişlerdir. Gençliğin heyecanını, romantizmini, ihlasını kötüye kullanan siyasetçiler; bu aziz milletin çocuklarını; hangi görüşten olursa olsun; vatan evlatlarını perişan etmişlerdir.
Gençliğimizi: Fuzuli’nin lirik bir beytindeki gibi;
“Ne yanar kimse bana, ateş-i dilden özge;
Ne çalar kimse kapım; bad-ı sabadan gayrı!” 
psikolojisi içine düşürmüşlerdir.
Gençlik meselesi hakkında; büyük mütefekkir Peyami Safa’nın şu tespitleri önemlidir: 
Üstad, 1960 öncesi; 27 Mayıs 1960 darbesine yakın bir tarihe kadar; Milliyet Gazetesi’nde objektif sütununda, kısa ve özlü, muhteşem bir üsluba sahip fıkralarında, ülkenin ve dünyanın çok ciddî, hayatî meselelerine, bir doktor ve hazik cerrah hüneriyle el atıyordu.
Esasen Peyami Safa da, tıp konusunda bir doktor kadar bilgi ve tecrübeye sahipti. Türkiye’nin en büyük yazarı, kendi ifâdesiyle, şu dar-ı dünyada bir karış toprağa sahip olmaksızın; Şişli Perihan Sokak’ta kiralık bir dairede, felçli eşi Nebahat Peyami hanımla beraber çilesini dolduruyordu. Üstad diyor ki: ‘Gençlik Uçurumdadır! Gençlik babasının dedesinin yazdığı, yazıyı okuyamaz, yazamaz. Arap alfabesini, Osmanlıcayı bilemez.
Osmanlıca yazılmış eserleri yeni alfabeyle bastırmak için Türk bütçesi kâfi gelmez. Dünyada ilk defa böyle radikal bir devrim veya inkılâp yapılmıştır. Bu inkilabın aydınları inkilap kelimesinin Arapça Kelp=Köpek kelimesinden doğduğunu da bilemezler. Bu insanlara ınkılap kelimesiyle inkilap kelimesinin farkını anlatamazsınız. Inkılap kalbolma, şekil değiştirme demektir. İnkilâp ise: Kelp köpek kelimesinden gelen farklı ve ters bir manayı içeren kelimedir. Bu değişiklik Türk kültürünün, bilim hayatının dinamitlenmesi demektir.’
Çetinoğlu: Gençlerin dil ve kültür donanımlarını nasıl buluyorsunuz?
Çelebi: Bu gün, İngiltere’de, bir lise öğrencisi, Shakespeare’in Hamlet dâhil bütün eserlerini baştan sona okur ve anlar. Anlamadığı tek kelime olamaz.
Türkiye’de ise, bugün gençler, İstiklal Marşını, Mehmet Akif’i, Ahmet Haşim’i, Süleyman Nazif’i, Abdülhak Hamid Tarhan-ı bile anlayamazlar. Bazı isimler onlara o kadar uzak isimlerdir ki, insan şaşırıp kalır. Şairin dediği gibi; “Cehlin bu kadar sehl olmaz. Yani bu kadar cahil olmak kolay değildir”
Bazı üniversiteli gençler, hatta Hukuk Fakültesi’ni bitiren avukatlardan Abdülhamit Han ile Abdülhak Hamid’i karıştıranlara rastladım.
Bu korkunç bir kültür erozyonudur; kültür faciasıdır. Hiçbir sebep ve gerekçeyle mâzur görülemez..
Rahmetli Peyam Safa Bey’in 1960 yılından birkaç sene önce, Milliyet’te yazdığı bu üslup ve fikir bakımından şahane yazısının kısaca özetini vereyim:.
Devrin en çok roman yazmış edebi şahsiyeti; fikir adamı, kültür devi, fıkra ve üslûp dehâsı Peyami Safa bir yazısında “Gençlik uçurumdadır!” hükmünü verirken; gençliğin ne kadar halis, romantik ve iyiliğe yönlendirmeye müsait olduğunu da, bir filozof tecrübe ve mantığı ile yarıca belirtmektedir.
Bugün, Türk Millî Eğitiminin sorumluları, yetkileri, ilgilileri, sadece Peyami Safa’nın Nurettin Topçu’nun,  Mümtaz Turhan’ın, Ali Fuat Başgil’in, Cemil Meriç’in gençlik konusundaki ciddi ve önemli yazılarını, tespitlerini, görüşlerini ve çarelerini de okusalar, inceleseler bizce önemli bilgi ve çâreye muttali olacaklardır.
Şairin dediği gibi:
” Gençler! Koşun; bütün ümmid-i vatan sizdedir”

AHMET RÜŞTÜ ÇELEBİ:
1941 Kahramanmaraş doğumludur. Liseyi Kahramanmaraş’ta okumuş, liseden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1964 yılında bitirmiştir.

Fakülteden sonra, Maliye Bakanlığı Hesap Uzman Muavinliği imtihanını kazanmış, 1967 yılında hesap uzmanı olmuştur. Bakanlık, 1972 yılı sonunda İngiltere’ye göndermiş, 1974 yılı başında ülkeye dönmüştür. 1976 yılında Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanlığı görevinden istifa ederek Serbest Malî Müşâvir olarak çalışmıştır. Bu arada Bakanlar Kurulu Kararıyla 1977 yılında Desiyab Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine tâyin edilmiştir. Serbest malî müşavirlik işleri yanında; dershanecilik, yayıncılık tekstil alanlarında ticarî çalışmaları da olmuştur. Zaman gazetesinin kupon karşılığı dağıttığı 15 ciltlik ‘Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi’ isimli eseri ilk defa yayınlayan şirketin kurucusu ve ortağıdır.  Kendi şirketi yayınlamıştır.

1990 yılında 3568 sayılı Meslek Kanunu yürürlüğe girdiği tarihten beri Yeminli Malî Müşâvirlik yapmaktadır. 1985 yılında Faisal Finans Kurumu’nun Kuruluşunda kurucu ortaklar arasında yer almıştır.

Yüksek öğrenimi sırasında; çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunmuş; Adalet Partisi Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu üyeliği; Gençlik Fikir ve Sanat Derneği Genel Başkanlığı, Maraş Derneği Genel Başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş; dergi yayınlamıştır.

1992 yılında Sayın Hasan Celal Güzel ile beraber başından itibaren Yeniden Doğuş Partisi Kuruluş çalışmalarına katılmış; 11.223 kurucu içinde yer alarak, kuruluşta İstanbul İl Başkanlığı hizmetini yürütmüştür. Arkasından 6 yıl genel Başkan Yardımcılığı; 3 yıl da Genel Başkanlık   yapmıştır. Birlik Vakfi, İş Dünyası Vakfı gibi Vakıfların Kurucu ve mensuplarındandır. 2007 yılında, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun teklifleriyle,
Büyük Birlik Partisine katılmıştır. Halen Yüksek İstişare Kurulu üyesidir.
Çeşitli gazete, dergi ve meslekî yayınlarda siyasî, fikrî, edebî meslekî yazılar ve araştırmaları yayınlanmıştır.

 

 

Fazıl Say Davası

 

Fazıl Say hakkında İstanbul 19. Sulh Ceza Mahkemesi 10 ay hapis cezası verdi.

Bu karara karşı bilenler bilmeyenler medya mensupları köşe yazarları Say lehine büyük tepkiler gösterdiler.

Ne demiş Fazıl Say:

Rakı Cennette  varsa Cehennemde yoksa o zaman ne olacak? Asıl önemli olan soru bu.

Bilmem fark ettiniz mi, nerede YA….K adi magazinci hırsız, şaklaban varsa hep Allah çı bu bir Paradoks mu?

Ateistim ve bunu bu kadar rahat söyleyebildiğim için gururluyum.

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun. Cennet meyhanemidir? Her mümine huri vereceğim diyorsun Cennet kerhanemidir?

Bu cümlelerden sadece Fazıl Say’ın Ateist olması ve bunu gururla ifade etmesi bizi ilgilendirmez. Diğer sözler %99 Müslüman olan bir ülkede Müslüman Türk insanının inançlarına saldırı ve alay etmektir. Bu sebeple de suç’un maddi unsurları oluşmuştur.

Fazıl Say’a İstanbul 19. Sulh Ceza Mahkemesi Türk Ceza Kanununun 216/3 ve 218/1. Maddelerinden ceza vermiştir.

Bu cezayı verirken hâkim sanığa sorar verilen cezanın ertelenmesini istiyor musun?

Eğer sanık istemiyorsa “hayır istemiyorum yargılamama devam edilsin ve beraatımı istiyorum” diye beyanda bulunursa o zaman mahkeme hâkimi erteleme kararı veremez. Ve sanığın suçunu sabit görürse ceza verir veya dosya kapsamına göre suç subute ermemişse beraat kararı verir. Demek ki Fazıl Say mahkeme hâkimimin bu sorusuna olumlu yanıt vermiş ve erteleme talebini kabul etmiştir.

Bazı köşe yazarları “vay efendim Fazıl Say temyiz hakkını kaybetti, AİHM’e gitme hakkını kaybetti diye ahkâm kesiyorlar.

Ne olur bir zahmet edin de hukuk kitaplarını okuyun ondan sonra yazın.

Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz olayı değerlendirirken bunları yazmış bir de kanun maddesinde geçen “halkın benimsediği değerleri aşağılamak” gibi nereye çekersen oraya uzayacak bir gerekçeyle mahkûmiyet kararının verilebildiği bir adalet sistemi fikir özgürlüğüne geçit vermez diyor”

Hâlbuki söz o kadar açık ki kutsal değerleri ve inançları basın yoluyla bu kadar çirkin bir ifadelerle aşağılamak ancak Fazıl Say gibi Ateistlerin işi olabilir.

Orhan Pamuk da hükümete çağrı da bulunuyor ” Hükümet seyirci kalmamalı” diye hani siz kuvvetler ayrılığı kurallarına saygılıydınız.

Başka önemli bir tespitimiz de kararı veren mahkeme hâkiminin ismini köşe yazılarında yazanlar. Bunu niye yazıyorsunuz? Kararı veren hâkim Türk Milleti adına makamının gereğini yapmak için karar verir. Yoksa kendi adına karar veremez.

Hâkimin ismini yazmakla toplumda kendilerine göre Fazıl Say taraflarına “işte bu hâkim böyle bir karar verdi” onu her yerde aşağılayın manası taşır. Ve bu yol çok tehlikeli bir yoldur.

Düşünen insan düşüncelerini açıkça söyleyebilmeli ancak %99 Müslüman olan bir ülkenin kutsal değerlerine de saygılı olmalıdır.

Fazıl Say “bana ceza verirlerse Türkiye’yi terk ederim ” demiştir.

Fazıl Say bir an önce Türkiye’yi terk ederse toplumsal barışa hizmet etmiş olur.

 

 

Sana Sevdanın Yolları Bana Kurşunlar

 

1990 lı yılların başıydı. MÇP İlçe başkanlığım döneminde Yeniçağ gazetesi yazarlarından Sayın Arslan Bulut’u bir konu üzerine konuşmacı olarak Körfez ilçeye davet etmiştim. Sağolsunlar kırmadılar ve aynı gazete yazarlarından Yavuz Selim Demirağ ve sanatçı Ahmet Şafak’la birlikte geldiler.

Gündemin konusu, bir hafta önce Ali Kırca’nın sunduğu siyaset meydanındaki tartışma. Mevzuu; rahmetli Vehbi Koç‘un başkanı olduğu Türkiye Aile planlaması derneğinin, Fransa’da kısırlık yaptığı için yasaklanan Nue Extra Penisilin isimli ilacın Unesco aracılığıyla Türkiye’ye getirilip dağıtılması.

İlacın dağıtıldığı bölge; Ankara ve civarı, yani Türk nüfusun en fazla olduğu vilayetler. Arslan Bulut işte bu olayı sorguluyordu. Amaç Türkiye nüfusunu belli bir rakamda tutmaksa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da daha fazla nüfus artışı oluyor neden o bölgelere bu ilaçlardan gönderilmiyor?
Tabii panele Soros vakfından beslenen sivil toplum örgütlerinden bir çok konuşmacı çağrılmıştı. Bunlardan her biri işte biz Güneydoğu ve Doğu Anadolu’ya gittikte, paneller, konferanslar tertip ettikte gibi eften, püften konuşmalarla güya kendilerini savundular.

Tabii konuşmaları dinledikçe o günlerde çok dinlenen şarkıcı Kayahan’ın bir şarkısı geldi aklıma.”sana sevdanın yolları, bana kurşunlar”. Nüfusun hızlı arttığı bölgelere gidip konuşmalar, konferanslar düzenleyeceksiniz, Ankara ve civar vilayetlere de öldürücü darbeyi vurup Türk nüfusu zürriyetinden keseceksiniz…

Bu günkü akil insanlar ve üstlendikleri görevleri görüp öğrenince; yukarıya aldığım konu geldi aklıma. Türk milletinin kürtlerle bir kavgası yok, onlarla herhangi bir meselesi de yok. Türk milleti, kimse ile kavgalı değil ki 63 akil adam! yedi bölgeye ayrılıp –gelin bu kavga bitsin, analar ağlamasın, barış olsun gibi bir sürü zırvalarla Türk milletinin karşısına çıkıyor, haklı olarak ta her gittikleri yerde büyük bir tepki ile karşılaşıyorlar.

63 akil adam…

Bir kısmı PKK kontenjanı,

Bir kısmı Tesevci Soros vakfı beslemesi(Muhteremlerin gittikleri yerlerdeki hal ve hareketlerine dikkat edecek olursanız her biri sanırsınız ABD eyalet valisi)

Bir kısmı AKP yandaşı kalemşörler

Diğer bir kısmı da aklı karışık hiç bir zaman halkla bir araya gelmemiş, hayatları boğazın en lüks gazino ve barlarında geçmiş, Beyoğlu, Şişliden aşağılara inmemiş kendisini hep yükseklerde gören bir takım sanatçılar…

Türk milletine neyi anlatacak bunlar veya milletin bu barış! sürecine katkıları nasıl olacak?

Eğer illada bir barış isteniyorsa; savaşı kim başlattıysa, silah kimin elinde ise gidilip onların ikna edilmesi gerekmez mi, evladını dağa gönderen anneler ikna edilmez mi?

Kimse bana şunu iddia edemez (dağa çıkanlardan ailelerin ve annelerin haberi yok, onları dinlemiyorlar) diyemez. Daha dün Gebze’de dağdaki torununa kışlık giyecek gönderirken yakalanan koskoca nine ev hapsine alınmadı mı?

Ha bu arada kendilerine akil insan görevi tevdi edilip de kabul etmeyen, lâkin akil insanları destekleyenleri de unutmamak gerek, onları tebrik! ediyorum çok kurnazlar, en azından isimleri ileride hain olarak anılmayacak…

 

 

“Maazallah Türk !”

“…Malûm ya, ‘TÜRK’ lâkırdısı son zamanlarda artık neredeyse  ‘müstehcen’ ifadeler kapsamına alınmaya başladı.

“Efendim, kendimize  ‘Türkiyeli’ mi desek daha münasib olurmuş yoksa bu kadar bile ileri gitmekten sakınarak sadece  ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı’ mı deseymişiz…

“Diyorlar ki mesela Almanya’da Fransa’da tarif vatandaşlık üzerinden yapılıyormuş!

“…Kendi soyundan gelenlere  ‘Fransız’  yahut  ‘Alman’  demiyor, kendi  ‘vatandaşı’  olan herkese diyor!!!

“…İşte Alman Anayasası’nın Birinci maddesi:

‘Deutscher ist, wer die deutsche Staatsangehömgheit besitzt, die von der Bundesre- puplik Deutschland verliehen wird.’ / ‘Her kim, Almanya Federal Cumhuriyeti tarafından tevcih edilen Alman vatandaşlığına sahipse o Almandır.’

“Ayrıca 116. Madde’de  ‘Alman soyundan gelenler de Almandır.’ ibaresi var. Yani Almanya yurttaşı olmayan Dış Almanlar.

“4 Ekim 1958 tarihli Fransa Beşinci Cumhuriyet Anayasası da  ‘etnik’  tarifi reddeder:

‘Celui qui est citoyen français, il est Français.’ / ‘Her kim Fransız vatandaşıysa Fransızdır.’…

“Üstelik Fransa,…’homojen’ bir halka sahip bile değildir.

“Oksitanlar, Alzaslılar, Korsikalılar, Brötonlar ve Basklar toplam olarak sekiz milyona yakın bir nüfus teşkil ederler.

“Fransa için  ‘politik’  olarak onlar da Fransızdır başka ülkelerin Fransız kökenli yurttaşları da…

“Kaldı ki, Almanya’da bugün artık 800 000 kişilik bir Türk azınlık da yaşıyor. Yani artık Alman vatandaşlığına geçmiş olan Türkler. Zaten Ortaçağ’dan beri Saksonya içlerinde 250- 000 kadar Sırp da vardı.

“Bunların kökenlerini hatırlamaları ve  ‘orijiner’  kültürlerini bir mikdar yaşatmaları Almanya’yı hiç rahatsız etmediği gibi berikilerin iyi birer Alman yurttaşı olmalarını da engellemiyor.

“1933 – 45 arası Hitler(in)…katlettiği Yahudi erkeklerden azımsanamayacak bir bölümü 1. Cihan Harbi’nden kalma şeref ve cesaret madalyalarına sahipti…

“Kısacası  ‘Türk’  demekten…korkmayın…” (Yağmur  ATSIZ, Star, 2 Nisan 2013)

X

Çünkü: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 66)

X

“Birinci Büyük Savaş’ta Latin Amerika’ya göç etmiş bölgemizden insanlara  ‘EL-TURCO’  dendiğini herhalde biliyorsunuz. Hiçbiri  ‘TÜRK’  etnisitesinden değil o insanların… Ortaçağlar’dan yakın dönemlere kadar, Avrupa, İslam Dünyası’ndan karşılaştığı herkesi  ‘TÜRK’  sayıyordu.” (Fehmi Koru, TÜRK OLMAK KOLAY DEĞİL, Star, 4 Nisan 2013)

X

“Yeni anayasa ile ilgili tartışmaların en başında anayasanın değiştirilemez maddelerinden olan TÜRK  KİMLİĞİ  ile ilgili tartışmalar gelmektedir.

“ABD anayasası başlangıcında:’We the people of the United States.’ / ‘Biz Birleşik Devletler Halkı.’ İfadesi ile ABD’nin tek bir halktan meydana geldiği vurgulanmıştır.

3635

“Pek çok halktan oluşmakta, hatta göçler sonucu ortaya çıkmış bir ülke olmasına rağmen BİRLEŞİK  DEVLETLER  halkından olmak kimliğin ana unsuru olmaktadır.

“Amerikan kimliği ve Amerika’nın çıkarları; ülke yönetiminin uygulamalarının, birlik ve bütünlüğünün arkasındaki sihirli sözcüklerdir.” (Doç. Dr. Sait Yılmaz, Yeni Türkiye 51, Mart – Nisan 2013, s. 633-634)

X

Bilindiği üzere, “Amerikan” diye bir ırk yok. Fakat “Amerikan” diye bir millet var. Ve her Amerikalı; menşei ne olursa olsun, göğsünü kabarta kabarta mesela: “Aslen İrlandalıyım, Fransızım, Almanım, Çinliyim… ama, Amerikan millettindenim.” Demekte bir beis görmediği gibi bununla iftihar etmektedir.

Çünkü millet; aynı doğuşta olanlarla birlikte, aynı oluşlar etrafında toplananların meydana getirdiği bir birlik, bir sentez, bir terkiptir. Artık kendisini meydana getirenlere ayrılamayacak bir bütünlük arz eder.

Zaten, aynı vatanda din, dil bir ise millet birdir. Hattâ din bir ise millet yine birdir. İçlerinde başka dinlere mensup olanlar ve farklı dillere sahib olanlar bulunsa bile. Öyleyse:
Ne anlamak lâzım, bir düşün milletten
Değil o, sadece kuru bir kemik ve etten

Doğuştan ziyade, birleşenler aynı oluşta
Yer almışlardır hepsi aynı kuruluşta

X

Geçmişte, resmiyet ve bazıları; millete rağmen, milletin benimsemediği ve kabullenemediği söz ve ifadelerde bulunmuşlardır! Millete rağmen sarfedilen ve yazılan bu söz ve ifadeler var diyerek; koca bir milletin adını silmeye kalkmak, nisyana mahkûm etmek nasıl bir mantık gereğidir; doğrusu anlamak mümkün değil.

Altın yere düşmekle değerinden bir şey kaybeder mi? Arızî ve geçici olarak çamurlanmakla kıymetine halel gelir mi?

Mesela siz Hz. Ömer’den, onun büyüklük ve adaletinden bahsederken; biri: “Bırak canım şu kızını toprağa gömen, helvadan putlar yapan ve acıkınca da onları  bir güzel yiyen adamı!” Dese, yakışık alır mı? Çünkü iki Ömer vardır: İslamdan önceki Ömer,  İslamdan sonraki Ömer. O artık Hz. Ömer’dir. Hakkında mealen: “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı; o, Ömer olurdu.” Diye hadis varid olan Ömer’dir. Ve siz, işte bu ikinci Ömer’den söz ederken,  böyle bir müdahale ve karşı çıkış ne kadar soğuk kaçardı değil mi?

Hakikat bu merkezde iken, 1000 yıldır İslam ve Kur’anın emrinde olan TÜRK milletinin adından rahatsız olarak; adını sanını silmeye kalkmak ve onu unutturmaya çalışmak,nasıl bir mantık gereğidir?

 

3636

 

 

Kaymakam Kemal Beyin Fermanı Silivri’de mi Yazıldı?

 

Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Başta “Ergenekon” olmak üzere toplumsal ruhu etkileyen davalar, hukuki olmaktan ziyade siyasi davalar olarak önümüzde duruyor. Herkesin ortak fikri olağanüstü dönemlerdeki bu tür davaların, siyasi kisve taşıyacağı yönünde.

Hukuk eğitimi almış biri olarak buna inanmak istemesem de; bütün izlenimlerim bu davaların hukuksuzluğu aşarak adaletsizliğe büründüğü doğrultusunda şekillendi. Sanıkların savunma haklarının kısıtlanması, gizli tanıklar, uzun süren tutukluluk halleri, mahkemece takdir haklarının sürekli sanıklar aleyhine kullanılması, yargılamanın aleniyet ilkesinin ihlali, sanık müdafi avukatların haklı yakınmaları, İstanbul Barosunun mahkeme heyetiyle sürtüşmesi vs. gibi hususlar yargılamaya gölge düşürdü. Hele aynı dönemde pkk-kck ikilisine gösterilen hukuki anlayış, mukayese yapılınca vicdanları daha da endişeye sevk etti…

08 Nisan Pazartesi günü Silivri’de yaşananlar ise Türk Milleti, iktidar sahipleri, Genelkurmay Başkanlığı açısından üzerinde çok düşünülmesi gereken şeylerdir.Birincisi Türkiye’nin dört bir yanından Silivri’ye gelip “adil yargılama” talep eden insanların Türk Milletine ve Türkiye’ye sarılışları her türlü takdirin üzerindedir. Hangi parti veya sivil toplum kuruluşları; ne amaçla düzenlemiş olursa olsun, sıradan vatandaşın ülke, bayrak ve Türklük vurgusu gözleri yaşartacak cinstendi. Bu sebeple Silivri’ye yağmur, çamur, biber gazı, cop demeden koşup gelen bütün yurtsever ve milliyetseverleri kutluyorum…

İkinci dikkat çeken nokta; iktidar sahiplerinin muhalif bile olsalar kendi vatandaşlarına karşı çok sert bir tutum takınmasıdır. Demokratik olduğunu iddia edeceksin, AB standartlarının borazancısı olacaksın, hukukun üstünlüğünden dem vuracaksın ondan sonrada vatandaşlarına kolluk ve yargı eliyle adeta işkence edeceksin. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Silivri’deki görüntülerden sonra yaptığı açıklamalar; bana göre zeytinyağı yağı gibi su üstüne çıkmaktan ve olayları yandaş ve küreselci medya nedeniyle anlamakta zorlanan halkı yönlendirmekten ibaret…  Bu nedenle nerede edep, nerede samimiyet!

Üçüncüsü de, Genelkurmay Başkanlığı, Türk Ordusunun Türk Milleti ile karşı karşıya gelmesine engel olmalıdır. Türk Ordusu iktidarın değil, Türk Milletinin ordusudur. İktidardan, Türk Milleti aleyhine emir alamaz. Eğer böyle bir emir alıyorsa, bu emir kanunsuzdur. Bu emri veren kadar uygulayanda suçludur. Ayrıca Türk Ordusunun, Türk Milletinin gözünde büyük bir maneviyatı vardır. Bu nedenle Silivri’deki görüntüler bize hiç yakışmamıştır.

Bunları söyledikten sonra 10 Nisan 1919’a TBMM tarafından yasa ile Milli Şehit ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetine gidelim… Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nı hatırlayan kaldı mı? Ermenilerin isteği, İngiliz ve Fransız’ın ısrarı ile öğle vakti asılan Kemal Bey’in yargılanmasını ve savunmasını  gözünüzün önüne bir getirin. Acaba Silivri yargılamalarının bu Kürt Nemrut Paşa Divanından bir farkı var mı?

Türkiye’de yaşananlara bakarak, birçok olayın Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun son yıllarında yani yıkıldığı günlerde meydana gelen olaylara çok benzediğini görüyoruz. Çünkü o olayları kurgulayanlarla bu günkü olayları senaryolaştıranlar aynı güçler. Bize o günleri unutturarak tedbirli olmamamızı engellediler ve yeni Kürt Mustafa Paşa Divanları kurarak yeni Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey vakıaları yaratmaya çalışıyorlar… Urfa Mutasarrıfı Nusret Beyi de unutmayalım. Aynı “Heyeti Nasiha”, “Akil Adamlar” benzeşmesi gibi…

Silivri’de “Ölmek Var Dönmek Yok” sloganları bize Bursa’da atılan “Vur de Vuralım Öl de Ölelim” sloganlarını hatırlattı. Bu kararlılık iktidarın ve onları arkasındaki asıl iktidar sahiplerinin balansını bozacak ve uykularını kaçıracaktır. Çünkü bu memlekete solcusu, sağcısı, milliyetçisi, ülkücüsü, devrimcisi, sosyal demokratı, liberali vs. her kesimden “Türk Milleti” diye haykıran insanımız sahip çıkacaktır. Bu ülke Türk Milletinindir…

Silivri’de yatanlar adil yargılanmamıştır ancak adil bir hüküm beklenmektedir. Silivri zindanlarında yatanların hakkını aramak her Türk Vatandaşının görevidir. Bu hakkın aranmasının engellenmesi, bunca yıllık demokrasi deneyiminden sonra büyük bir ayıp olarak önümüzdedir. Herkes ama herkes bunu iyi düşünmelidir… Unutmayın ki;  Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için onca yıldır yüreğimiz yanıyor.