Yeni Anayasa Tartışmaları Çerçevesinde Dine Dair Meseleler ve Bazı Çözüm Önerileri

27

 

Dünyada ve Türkiye’de din ekseninde yapılan tartışmalar, adeta insanlık tarihi ile eşleştirilebilecek bir geçmişe sahiptir. Tartışmaların günümüze akseden ve bugünün şekillenmesinde etkili olan tarafı ise Batı dünyasında Kilise karşısında başlatılan mücadele ve bu mücadelenin siyasî yapılanmadaki yansımaları ve müesseseleşmesidir. Gerek laiklik gerekse sekülerlik kavramları etrafında ortaya atılan fikirler ve verilen siyasî mücadeleler sadece Batı ile sınırlı kalmamış, İslâm dünyasında da yansımalarını bulmuştur.

Kendi içinden ve kendine ait meselelerden neşet etmeyen, ancak Batı karşısında yaşanan askerî mağlubiyetlerle birlikte Batıya yönelişin getirdiği tartışma ve fikir ithalinde dinî alan önemli bir yer işgal etmiştir. Doğrudan doğruya dinle alakalı olmamakla birlikte, Batılılaşma yorum ve çabalarının dine akseden boyutlarıyla yapılan tartışmalar hayli hararetli, mücadele de ithal fikirlerin etkisiyle olmasına rağmen şiddetli olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki bu şiddetli tartışmalar Cumhuriyet’e de miras kalmış, devletin dine karşı mesafeli hatta karşı tavır içerisinde olması gerektiğine dair yorumlar bir dönem ciddi uygulamalarla ve müesseselere yansımalarla neticelenmiştir. Ancak uygulamalardan beklenen neticelerin ortaya çıkmaması, meselelerin daha da derinleşmesini ve hatta yeni sıkıntılarla büyümesini doğurmuştur. Böylece çözüm arayışları da sürekli zihinleri meşgul etmiş, din eksenli tartışmalar siyasî mücadelenin de zeminini oluşturmuştur.

Bu mücadele bugün de hararetinden çok şey kaybetmeden devam etmektedir. Yeni anayasa hazırlıklarının başlamasıyla, tartışmaların en çetrefilli noktalarından birini Anayasada dinin yerinin, muhtevasının ve bu istikamette geliştirilecek müesseseleşmenin neler olacağı oluşturmaktadır. Bu yazıda, uzun geçmişe dair kısa bir değerlendirme yapıldıktan sonra, bazı meseleler çözüm önerileri ile birlikte ele alınmaya çalışılacaktır.

Uzun Geçmişin Kısa Tasviri

Osmanlı Devleti, bir din devleti olmamasına rağmen, din sosyal yapı içinde önemli bir yere sahip olmuş, âdeta eksen müessese rolünü ifa etmiştir. Ancak zamanla dinî idrak tarzında değişmeler yaşanmış, kültürün yaratıcı dönüşümü tıkanmış, bu durum batı taraftarlarının suçu dinde, İslâm’ı savunanların ise suçu batıcı taraftarlarda ya da dinden kopuşta aramalarına yol açmıştır. Tanzimatla birlikte bu suçlamalar ivme kazanmış, din her zaman tartışmaların merkezinde yer almıştır.

Cumhuriyetten sonra İslâm yeniden yorumlanmış, din laiklik çerçevesinde sıkı bir denetim altına alınmıştır. Hilafetin kaldırılması ve tarikatların yasaklanmasıyla, din standartlaştırılmış, sınırlandırılmış, bu durum din ve cemiyetin müessesevî yapısı arasındaki münasebetleri zayıflatarak, dinîanlayışın kategorilere ayrılmasına yol açmıştır. Cumhuriyet ile birlikte hâkim hale gelen bu ideoloji, gündelik hayata da hâkim kılınmaya çalışılmıştır.

Dinin, ilki, daha çok ferdî boyutunu teşkil eden ahlâkî ve ahirete ait, ikincisi ideoloji ve kültürel bir kimlik vererek sosyal dayanışmayı sağlayıcı olmak üzere iki fonksiyonu vardır. Cumhuriyet devrinde inkılaplar, dinin birinci fonksiyonuna karşı çıkmazken, kurtuluş savaşında kitlelerin harekete geçirilmesinde dinî anlayış ve heyecana müracaat edilmesine rağmen, ikinci fonksiyonuna mesafeli durulmuş hatta bazen karşı çıkılmıştır. Böylece dinin denetim fonksiyonu ve cemiyet içi münasebet ve müesseseler üzerindeki rolü kısıtlanarak, ferdî bir boyuta indirgenmek istenmiştir.

Hâlbuki din, hem ferde hem de cemiyete yönelik bir müessese olarak fonksiyon ifa eder. Zira dinin (İslâm’ın) sahibi ve kaynağı Allah olsa da, onun muhatabı ve kabul ettikten sonra mükellefi insandır. Dolayısıyla din, önce ferde hitap ederek ona nüfuz eder, sonra hem dini kabul etmiş fertler arasındaki, hem de nüfuz etmiş olduğu fertlerle diğer insanlar arasındaki münasebeti tanzim ederek, cemiyete tesir eden bir müessese haline gelir.

Nitekim İslâm dini Müslümanların birbirleriyle olan münasebetlerini olduğu gibi, Müslüman fertlerle cemiyet arasındaki ve İslâm ülkelerinde yaşayan gayrimüslimler hatta bunların dışında kalan diğer insanlarla olan münasebetlerini de tanzim etmiştir. Dolayısıyla din kabul edildikten sonra fert ve cemiyet münasebetlerine tesir etmekte, norm koymakta, ihlal hallerinde ise müeyyide uygulamaktadır.

Siyasî cephede yer alanlar, meseleleri tahlil etmek ve ona çözümler üretmek yerine, kendi istedikleri modelleri, sosyal mühendislik rolünü üstlenerek gerçekleştirme alışkanlığına sahip olmuşlar, bu da siyasî gelenek halini almıştır. Ayrıca otoriter bir anlayışın da eşlik ettiği, başkaları adına düşünme ve uygulama isteği, iktidar ve otoritenin temsilcisi olan devleti ele geçirme veya bırakmama mücadelesine dönüşmüş ve bu haliyle devam etmektedir.

Bu tavır laikçi-batıcı gruplarla, ideolojik İslâmî idrak tarzını benimseyenleri hem yan yana, hem de farklı çıkış noktalarına sahip oldukları için karşı karşıya getirmektedir. Karşılıklı bu etki-tepkiden kaynaklanan sertleşme, bazı İslâmî grupları da etkileyerek, radikal tavırlara itmiştir. Bu tavır laikçi-batıcı gruplarla, ideolojik İslâmî idrak tarzını benimseyenleri hem yan yana, hem de farklı çıkış noktalarına sahip oldukları için karşı karşıya getirmektedir.

Hem laikler, hem de ideolojik İslâm’ı benimseyenler devleti güç ve iktidar sağlamasından dolayı, fikirlerini uygulamada yardımcı olarak görmüşlerdir. Bu anlayış devlet anlayışının bir inanç haline getirilmesine yol açmıştır. Devlet inanç halini alınca, bu konudaki mücadeleler de hem artmakta, hem de karşılıklı suçlama ve sert tepkilere yol açmaktadır. Her iki yaklaşım da aceleciliğin, kolaycılığın, tepeden inmeci tavırların etrafında odaklanmaktadır. Bunların merkezinde ise, bütün bunları gerçekleştireceğine inanılan “Devlet” bulunmaktadır.

Dolayısıyla, her iki anlayış farklı sebepler için de olsa aynı gaye etrafında toplanmakta ve otoriter anlayışın izlerini taşımaktadır. Devlet hususunda, bazı gruplarca gösterilen ısrar, psikolojik yılgınlığın, birikmiş, asırlık meselelere acil çözüm isteğinin bir ifadesidir. Bütün bu meselelerin tahlil, tenkit ve çözümü gibi uzun, zor ve çetrefilli gayret ve zahmet yerine, devleti ele geçirerek amaçlara ulaşılabileceği düşüncesi, kolaycılığın ve meseleleri basite indirgemenin aksinden başka bir şey değildir.

Siyaset hem radikal laiklerin, hem de ideolojik Müslümanlığın temel konusu ve kaynağı olmuş; bu durum, dinin, siyasetin deprem fay hattına girmesine yol açmıştır. Neticede ise, ciddi boyutlara varan bir mücadele yaşanmaktadır. Böylece radikal laiklikle, radikal siyasî İslâmcılık birbirini beslemekte ve bu sürtüşme Türkiye’yi bir buhranın eşiğine getirmektedir.

Bu durumda siyasî İslâm, dine referans vererek, menfaat temin etmenin; laikçilik ise dini cemiyette aforoz etmenin mücadelesini vermektedir. Şahsî menfaatlerin ötesinde kazananın olmadığı bu mücadelede kaybeden, bu mücadeleye sahne olan ve etkilenen millet ile demokrasi olmuştur.

Laikliği yerleştirmek için demokrasinin ihmal edilmesinden dolayı yaşanan zorlamalar ve sosyal gerginlik, cemiyeti yeni arayışlara yöneltmiştir. Nitekim bazılarınca laik olmakla hoş görülü olmanın birbirinden farklı şeyler olduğu belirtilmekte, bu ikisinin birbirine karıştırılmaması gerektiği ileri sürülmektedir. Aynı zihniyetle karşı tarafta dinle hoş görünün birbirine karıştırılmaması gereği vurgulanarak, karşılıklı tepki ve sosyal gerginliklere yol açmaktadır. Bu sebeple yeni arayışlara giren halk, dinî cemaatlere yönelebilmektedir.

Çözüme Yönelik Öneriler

Yapılması gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen ilan edilmiş bir dininin olması ya da din veya dinlerin dışlandığı ve hatta mücadele unsuru haline getirildiği bir yapılanma değildir. Esasında bu bir taraftan imkânsız,diğer taraftan da lüzumsuz bir gayrettir ki tarih bu politikaların fiilen yanlışlandığı bir gösterge durumundadır.

Ne devletin hâkimiyetindeki din, ne de dinin hâkimiyetindeki devlet anlayışı, doğru ve ihtiyaçlara cevap verebilir niteliktedir. Devletin vatandaşlarının ve asli kurucu unsuru ve omurgası olan milletinin bir dini vardır. Devlet’in asli görevi, “Müslüman Devlet”ten ziyade “Müslümanların Devleti” olmaktır. Bu, diğer dinlere mensup vatandaşların devleti olmama gibi bir sonuç doğurmaz, tersine gerek İslâm’ın gerekse Onun ruhu ile yoğrulmuş Türk kültürünün diğer dinler karşısında duyduğu mesuliyet, izahı gereksiz bir şekilde aşikârdır.

Ancak farklı dinleri hoşgörü dairesine dâhil edip, İslâm’ı tehdit algısıyla cemiyet hayatından uzaklaştırma çabası da abesle iştigal etmektir. Milleti için var ve ona hizmet etmek demekten ibaret olan “devlet olma”nın gereği milletinin birçok maddî ve manevî unsuru ve değeri gibi dinini de saymak ve korumaktır.Bu çerçevede dini, tehdit algısıyla şekillenmiş mücadele alanına dâhil edip, milletiyle sürekli karşı karşıya gelen bir anlayışın kendisi bizatihi meselelerin kaynağını oluşturmaktadır.

Dolayısıyla dini, saygı gösterilmesi, korunması ve hizmet edilmesi gereken bir unsur ve değer olarak gören düzenlemelerin yapılması gerekmektedir:

  • Devlet dinî politikalarında tarafsız olma endişesini taşırken, dinin karşısında konumlanmamalı böyle bir kanaatin ortaya çıkmasını da önleyerek, siyasî arenada dinin araç haline getirilmesini ve sömürülmesini engelleyecek düzenlemelere gitmelidir.

Gerek laiklik, gerekse sekülerlik kavramları ekseninde yapılan tartışmalar, kavram-gerçeklik ilişkisinin Türkiye açısından mesafeli oluşu dolayısıyla anlamsız ve sonuçsuz kalmaktadır. Hâlbuki kavramlar gerçekliğin bir yansıması olduğunda bir mana ifade eder. Bu çerçevede laiklik ve sekülerlik, Hristiyan Batı’nın tarihi ve güncel gerçeklerini izhar eder. Bu kavramlar çıkmış olduğu ortamın başta Kilise-Devlet ilişkileri, siyasî ve sosyo-kültürel tarihi ile de yakından ilgilidir. Buna karşılık, Türk tarihinin hiçbir noktasında devlet ve din eksenli, ayrı ayrı müesseseleşmeden doğmuş çatışma ya da mücadele ile karşılaşmayız. Ancak Batılılaşma sürecinde geleneklere karşı başlatılan mücadelede hedefe din yerleştirilmiş, diğer tarafta karşı mücadele verenler de dinî gerekçelerle hareket etmişlerdir. Söz konusu çatışmalar, hiç bir zaman “kilise” müessesesi ve onun karşısında yer alanlarla yapılan son derece derin çatışmalar ve dünyevileşme ile neticelenen bir süreç şeklinde tezahür etmemiştir.Aydınlanma Çağından itibaren, rasyonel ve pozitivist bir yaklaşımla ve dinin (Hıristiyanlığın) mevcut şekli olan, yaşanan haliyle ele alınarak, ağır eleştirilere tâbi tutulmuş; o tarihten itibaren miadını doldurmuş ve tedavülden kalkmış muamelesi yapılmıştır. Bu yaklaşımla, dinin yeni ideoloji ya da fikirlere yerini bırakarak, tarih sahnesinden çekilmesi gerektiği ya da çekildiğinin tasdik, teyit ve ilan edildiğine şahit olunmuştur. Hâlbuki Batının hafızası veya güncel gerçeklikleri ile Türk milletinin hafızası ve gerçekliklerini eşleştirip sonuç çıkarmak doğru bir yaklaşım olarak kabul edilemez.

  • Genelde din, özelde ise İslâm dini, ahiret hayatına inhisar ettirilemez. Çünkü din, ahiret hayatı için dünyada hazırlıklı olmayı gerekli görür. Bilhassa İslâm, hayatın tamamına yönelik emir, yasak ve tavsiyelerde bulunur. Bu sebeple laikliği dünyaya, dini ise ahirete inhisar ettirerek, bundan siyasî ve sosyal projeler çıkarıp uygulamak mümkün değildir. Söz konusu ayırımı doğru kabul ederek yapılan uygulamaların başarısızlıkla neticelenmesi, dini toplum hayatının içinde düşünmeye bizi zorlamaktadır.
  • Din, kültürlerin dışında, üzerinde ve kültürleri etkileyebilme gücüne sahip olan, ancak bu gücünden dolayı değişik kültürlere şekil verip, bu kültürlerde değişik şekiller alan bir özelliğe sahiptir. Din bir yönüyle, doğuşunu müteakip gelenekselleşir ve kültürel hale gelir. Özellikle Türk kültürü söz konusu olduğunda görülmektedir ki, kültürün içerisinde hangi unsurun dinle ilişkisi olduğunu tespit ederek -ki böyle bir amaç kabul edilemezdir- onu kültürün içerisinden söküp çıkarmak mümkün değildir. Ya da nelerin gelenek ve kültür, nelerin de din olduğu bütünüyle birbirinden ayırt edilemez. Ayrıca-aslında diğer dinler gibi- İslâm, Türk edebiyatına, sanatına, zihniyetine ve hayatına derinlemesine sinmiştir. Bu durumda dinin kültürün özünü oluşturmasından bahisle devleti dinin karşısında konumlandırmanın ya da en azından tarafsızlık gerekçesiyle mesafelendirmenin doğru olmayacağı söylenebilir.
  • Gelenek karşıtlığı, hem ideolojik dindarlık hem de din karşıtı hareketlerde müşterek bir tutum haline gelmiştir. Yani silbaştan anlayışı ve yenisini inşa etmeden, mevcudu yıkma tavrı, Batılılaşma taraftarı aydınlar ile ideolojik İslâm’ı benimseyenler tarafından ortaklaşa kullanılan bir üslup olmuştur. Ne ilginçtir ki, bir devirde radikal Batılılaşmaya karşı direnen gelenek, bir müddet sonra radikal bir tavır benimseyen ideolojik İslâm’a karşı direnmek zorunda kalmış ve her ikisi tarafından reddedilerek düşman ilan edilmiştir. Ancak ilki, İslâm’ı temsil ettiği görüşünden ve Batılılaşmaya engel teşkil ettiği düşüncesinden; ikincisi, İslâm’dan uzaklaştığı ve iktidara ulaşmaya engel teşkil ettiği iddiasından hareket etmiştir. Hâlbuki millet, mazi-hâl-istikbâl çizgisinde var olur ve yaşar, başka bir ifadeyle değişerek devam eder.
  • Devlet, din eğitimini üstlenmelidir. Bu istikamette her anlamı sigaya çeken “Molla Kasım”lar yerine Yesevîbilgeliğini,Yunus hoşgörüsünü ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî’nin “eline, beline, diline sahip olmak” düsturunu, yani edebi benimseyecek ve temsil edecek fertlerin yetiştirilmesini amaç edinmelidir. Aksi takdirde “korsan din eğitimi” yoluyla dinin istismar edilmesi ve devletin hasım haline getirilmesi kaçınılmaz olacaktır.
  • Din eğitiminin amacı dindar bir nesil yetiştirmek değildir. Zira “dindarlık” ancak bir ölçekle belirlenebilir. Bu ölçek de her zaman ölçene göre farklılık arz eder. Kendisini dindarlığın yegâne belirleyicisi olarak görenlerin elinde ölçek, bir tefrit aracına dönüşebilir ve birileri sürekli olarak yeterince dindar olmamakla itham edilebilir. Dindarlığın yeterliliğinin sağlanması ise kendisini “gerçek dindar” olarak nitelendirenlerin cemaatine mensubiyetle mümkün görülür. Bu durumda tartışma “laik-anti laik” kutuplaşmasında olduğu gibi “dindar-dinsiz; yobaz-çağdaş” suçlamaları ile devam ettirilirken; yeterince dindar olmadığı düşünülen kişiler tecrit edilmekle bırakılmayıp, onlara yönelik tekfir silahı kullanılmaya başlanabilir. Hâlbuki Ehlisünnet, tekfiri nazik ve güç bir mesele olarak ele almıştır. Zira tekfir, tekfir edilen insanın yaşama hakkının elinden alınması, cenaze namazının kılınmaması, Müslüman mezarlığına gömülmemesi gibi haklardan mahrum bırakılmasına yol açmaktadır. Ayrıca mal ve ırzı talan edilebilir ve ahirette sonsuza kadar cehennemde kalacağı kabul edilir. İdeolojik İslâm, bir taraftan ideolojinin bir özelliği olan dünyevileşmesine, öte yandan tekfir hadisesi dolayısıyla, âdeta ahiretin dünyaya taşınmasına yol açmıştır. Zira İslâm anlayışında dünya bir imtihan sahası olarak görülmekte, bu imtihanın neticesi ancak ahirette ve Allah tarafından tayin edileceğine inanılmaktadır. Buna rağmen söz konusu sebeplerden dolayı, ahirette Allah tarafından verilecek cezalar, dünyada verilmeye çalışılabilir. İşte bu sebeplerle amaç “dindar” değil, dinini, dolayısıyla da kendini bilen nesil yetiştirmek olabilir. Bildiği ile amel edip etmemek ise cemiyetin nizam ve ahlâkına mugayir olmadığı müddetçe ferdin özgürlük alanına dâhildir.
  • Diyanet İşleri dinî ihtiyaçlar dikkate alınarak ilga değil, ıslah edilmelidir. Farklı dinî idrak-bu ifadeden kasıt cemaatler değildir- ve mezheplerin temsillerinin kurumsal ve resmî hale getirilmesi, dinin bir çatışma aracı olmaktan çıkarılıp bütünleşme unsuru haline getirilmesi bakımından önemlidir. Mana etrafında gerçekleşen bütünleşmede din, en önemli müessesedir. Ancak bu bütünleşmenin gerçekleşebilmesi bütün mezhepleri ve dinî yorumları kuşatan ve temsil kabiliyetine sahip bir teşkilatlanma ile mümkündür.
  • Devlet farklı din ve dinî yorum ya da mezheplerin himayesi rolünü üstlenmediği takdirde, ötekileştirilenler ya da böyle bir algıya sahip olanlar, kendilerine başka hamiler arayabilir. Hamilerin dışarıda aranması, farklı din ya da dinî yoruma mensup olanların başka devletlerin güdümüne girmeleri sonucunu doğurabilir.
  • Diyanet İşlerinin ilgası, dinin cemaatlerin alanına terkedilmesiyle neticelenir. Cemaatler bazı durumlarda önemli dinî ve sosyal fonksiyonlar ifa etseler de, dinin büyük bir değer olması, onun istismarını kolaylaştırmaktadır. Hâlbuki devlet, her türlü değer istismarının önüne geçmekle mükelleftir.
  • Dinin kültürel kimlik kazandırarak dayanışma sağlayıcı rolü cemaatler tarafından karşılanamamaktadır. Cemaatler, kendi normlarını koyarak, cemaat içerisinde bir bütünleşme temin etmekte, ancak sırf kendi içerisinde temin edilen bu bütünleşme cemiyet içerisinde farklılıklara da yol açabilmektedir. Değişik dinî idrak tarzlarının yaşandığı bu cemaatler, hem cemiyet içerisinde va’z edilen İslâm’dan, hem de diğer cemaatlerin idrak ettikleri İslâm’dan ayrılarak, sosyal bütünleşmeyi engelleyici bir rol ifa edebilmektedir.
  • Dinî vazifeler ve hizmetler cemaatlere terk edilmemeli, devletin aslî görevleri arasında yer almalıdır. Aksi takdirde cemaatlerin karşı karşıya geldiği toplumsal arenada, din mücadele aracına dönüşecektir. Cemaatler arasındaki yorum farklılıklarına ilave olarak, en iyimser ifadeyle yarışma duygusu, daha keskin ifadesiyle menfaat çatışması, din ekseninde bir kutuplaşma ve çatışmanın zuhuruna yol açacaktır.
  • İnsanlarla din arasında ikili bir münasebet mevcuttur. İnsanlar dini anladıkları gibi uygularken, çevreyi, meseleleri, dünyayı ve kendilerini de dinî bir gözlükle anlama ve açıklama yoluna gitmektedirler.Genelde din, özelde İslâm, ne vicdanlara terkedilecek ne de hapsedilecek bir müessesedir. Toplumun dinî gereklerini yerine getirebileceği düzenlemelerin yapılarak, hem samimi dindarlığın yaşanabilir kılınması, hem de böylece ideolojik dindarlıkların gelişmesinin önüne set çekilmesi elzemdir.

SÖZÜN SONU MESELENİN BAŞI

Dinin önemli bir değer olması, onun -farkında olunsun ya da olunmasın- istismarına yönelik bazı teşebbüslerin varlığını daimi kılmaktadır. Anayasada büyük değişikliklerin tasarlandığı ve tartışmaların bu minvalde yapıldığı bu ortamda gereken, eski istismarları önleyecek, yeni istismarlara kapı açmayacak düzenlemeler yapmaktır. Bunu yaparken geçmişte yapılmış uygulamalar, yaşanmış tartışmalar ve günümüze akseden tarafları dikkatle incelenmeli, çalışmalar kısır tartışmalara meydan vermeyecek tarzda yürütülmelidir.

Bu istikamette en büyük mesuliyet siyasîlere aitmiş gibi görünse de, esasında aydınların tutum ve davranışlarının etkisinin her şeyin üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Siyasîlerin ellerindeki malzemeyi aydınların yorumlarından aldıkları unutulmamalıdır. Bu sebeple de aydın, nasıl bir mesuliyetle yüklü olduğunun şuurunda olmalıdır. Çalışmamızda tespit ve çözüm önerileri sunulurken kullanılan dil keskin değilse de kesinlik içermektedir. Ancak kullanılan kesin ifadelere rağmen belirtilenler “On Emir” türünden tartışılmazlık makamına kondurulmuş değildir. Ya da Haricî tavrıyla mızraklara değilse de kalemlerin ucuna takılmış Yüce Kur’an’ın sayfaları-elbette ki- hiç değildir.

Tartışmanın bilhassa din olduğu mecrada son söz “Allahu Âlem”dir.