Şecere – i Hilkatin Çekirdeği

41

 

“Eğer (Dünya) pek güzel şaşaalı (gösterişli) bir Cennet bahçesi tahayyül (ve hayal) edilirse, Nûr-u Muhammedî (Muhammed’e verilen manevî nur, yol gösterici ışık) onun Andelibi (Bülbülü) olur.” (Mesnevî-i Nûriye)

Karanlık bir bahçe ne kadar haz verir ki insana? Ne kadar güzel olsa da insan; nûrdan / ışıktan mahrum ve yoksun bir bahçede dolaşabilir, zevk alabilir, bir şey görebilir mi?

Işıl ışıl, Cennet gibi bir bahçede; eğer ağaçlarında şakıyan, cıvıl cıvıl öten kuşlar yoksa; hele hele kuşların ses şahı olan Bülbüllerden mahrumsa; o bahçeye bahçe denir mi?

İşte Cennet’in eksik, nakıs bir örneği  -aslında-  sadece gölgesi olan bu Dünya; maddî-manevî Bülbül’ü olan Hz. Muhammed’den mahrum ve yoksun ise, hem öksüz hem yetim sayılmaz mı?

X

“Eğer (Dünya) pek büyük bir saray farz (ve kabul) edilirse, Nûr-u Muhammedî'(nin Kâinatı aydınlatan  dâvâsı, İman-İslâm hakikatleri); o Sultan-ı Ezel’in (başlangıcı olmayan ve her şeyin hâkimi olan Allah’ın) makarr-ı saltanat ve haşmeti (Allah’ın yücelik ve hâkimiyetinin göründüğü yer) ve tecelliyât-ı cemâliyesiyle (İlahî güzelliğinin yansımaları ile) âsâr-ı san’atını (san’at eserlerini) hâvi olan (içeren), o yüksek saraya nâzır (sarayın mânen idarecisi olur). Ve münadi(si yüksek sesle Hakk’a çağırıcısı olur). Ve teşrifatçı(sı, tanıtanı ve her hususta rehberi)   olur. (Çünkü) bütün insanları (Hakk’a) dâvet ediyor (çağırıyor).

“O; sarayda bulunan bütün antika sanatları(nı değerli, tarih eserlerini), harikaları ve mucizeleri tarif ediyor (tanımlıyor). Halkı o saray(ın) Sahibine, Sâniine (san’atkârane yaratan Allah’a çağırıyor). İman etmek üzere cazibedar  (çekici), hayret-efza (hayranlık uyandıran bir tarzda) davet ediyor.” (Mesnevî-i Nûriye)

X

Hazret-i Muhammed, şecere-i hilkatin (yaratılış ağacının) çekirdeğidir. Malûm olduğu üzere çekirdekten gaye ağaçtır. Ağaçtan maksat ise, meyvadır. O meyva ile kastedilen Hz. Peygamber: “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın…” hitabına mazhar olmuştur.

Evet sevgili okur! “İnsan hilkat semeresi (yaratılış meyvası) olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenab-ı Hak (Hakk’ın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah) şecere-i hilkati (yaratılış ağacını) o çekirdekten inbat etmiş (bitirmiş)tir. O çekirdek de; ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin (olgun ve kemal sahibi kişilerin) ve belki nev-i beşerin (insanların) nısfı (yarısı)nın ittifakı (söz birliği etmesi)yle (sâbit olan Hz. Muhammed olup), efdalü’l-halk (yaratılmışların en faziletlisi / en üstünü / en seçkinidir. Üstelik) Seyyidü’l-enam (bütün mahlûkatın efendisi olan) Hz. Muhammed (Mustafa’dır).” (Mesnevî-i Nûriye)

Murat O olduğu için Kainatı yaratmış. Murat “ev” olunca; taş, toprak, çimento, demir hazırlanır ki; ev ortaya çıksın. Hz. Muhammed’in yaratılması için Dünya denen ve içinde yer aldığı Kâinatı yaratmayı Allah murat etti, istedi. Ve “Kün ve yekûn” (Bakara: 117) / “Ol deyince oluveren” Kâinat tecellî etti. Hemen beliriverdi. Tabii yaratılış gereği hikmet, maslahat icabı belirli devreler içinde.

X

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki:) Kainat bir şecere (bir ağaçtır). Anasır (unsur ve esaslar) onun dallarıdır. Nebatat (bitkiler onun) yapraklarıdır. Hayvanat (hayvan ve canlılar) onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleri (meyvaları yani güzel netice ve

3605

sonuçları)dır. Bu semere (bu meyva)lardan en ziyadar (en aydın), (en) nurlu (en parlak), ahsen (en güzel), ekrem (en kerim, çok şeref sahibi, pek cömert ve eli açık olanı Muhammed Mustafa’dır). Eşref (en şerefli, en iyi ve en güzeli O’dur). Eltaf (daha lâtif, en latif, pek güzel ve hoş olanı Hz. Muhammed’dir. Çünkü) Seyyidü’l-Enbiya ve’l-Mürselîn(dir. Yâni Peygamberler ve Resûllerin efendisidir. Zira) İmamü’l-Müttakîn (yani güven sahibi, her şeyi bilen önder, hakikati tam anlayan rehber olan Hz. Peygamber’dir). Habib-i Rabbü’l-âlemîn (Alemlerin Rabbi, Allah’ın habîbi, sevgilisi olan) Hz. Muhammed’dir.” (Mesnevî-i Nûriye)

 

 

Önceki İçerikOp Op Op Op Gangnam Style
Sonraki İçerikİran Seyahatimizden Bazı İlginç Notlar
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.