Eğitimin Öğrenciye Bakan Yönü

49

 

Sayısız vecihlerinden bazıları şunlardır: Belki insanın dünyadaki varoluşunun başta gelen sebebi  “Öğrenici”  olmak vasfıdır. Bu o kadar önemlidir ki, beşikten mezara kadar sürer. Ömür biter fakat  “Öğrenici”  olma niteliği sona ermez. “Öğrenici”  yâni Öğrenci olması, insanın varoluş  gayesidir. Nasıl ki, hayvanlar dünyaya “öğretilmiş” olarak getiriliyorlar ve ne üzere öğretilmişlerse, onu hemen yapıyorlar ve bu hayatları boyunca devam edip gidiyor. İnsan ise öğretilmemiş fakat öğrenmeye istidatlı ve kabiliyetli olarak dünyaya gönderiliyor. Demek ki insanın asıl görevi öğrenmektir. İnsan, öğrenmiyorsa; yaratılış gayesini yerine getirmiyor demektir.

Hem zaten insana “merak” denen ve onu öğrenmeye sevkeden öyle bir itici güç verilmiştir ki, bütün ilimler, bu sayede ortaya çıkmış denebilir. Böylece merak ilmin hocası olmuştur. Demek ki maddî teknik ve medeniyetin temelinde nasıl ki, “ihtiyaç”, “zaruret” itici güçleri yatıyorsa, ilmin temelinde de “merak” baş rolü oynuyor.

Şayet Öğrenci’den verim almak istiyorsak; varoluş ve yaratılış gayesinin odak noktasını teşkil eden “öğrencilik” vasfından onu haberdar etmeli ve bunun şuuruna öğrenciyi erdirmeliyiz.

Öncelikle, Öğrenci’ye gerçeği ve hakikati arama yolunun; onu sevmekten geçtiğini söylemeliyiz. Çünkü seven katlanır. Seven tahammül eder. Kıymet  bilir. -Bir bakıma-  gerçek ve hakikat sevgisinden daha aziz ve üstün bir şey yoktur. Gerçeği arama sevgisini yerleştirip, gerçeğin lezzetini de Öğrenci’ye tattırabilmeliyiz. Görmenin duymaktan üstünlüğü gibi, tadmanın da bilmekten yüksek olduğunu göstermeliyiz. Işığın karanlığı yuttuğu gibi, gerçek arama sevgisi ve onun tadılmış olması, Öğrenci’ye katlanma, tahammül ve sabır gücü verecek ve öğrenme karşısındaki engellerden yılmamayı öğretecektir.

İlmin milliyeti olmadığı. Her buluş ve icatta her yöreden ilim adamının payı bulunduğu. Bardağı taşıranın son damla olduğu. Ancak buluşta son adımı atanın dikkati çektiği. Bu yüzden onu gözümüzde büyüttüğümüz unutulmamalı. Çünkü evvelki damlalar olmasaydı, son damla olmıyacaktı. Demek istiyorum ki, ilimlerdeki son merhaleler, bütün insanlığın ortak çabaları sonucudur. Öyleyse ilme, ilim adamına, mensubiyetinden çıktığı yerden dolayı soğuk bakmamalı.

Hangi ülkede ve hangi milletten çıkarsa çıksın ilme sıcak bakmalı. Onu benimsemede çekimser davranmamalı. İnsan olarak, başka bir insanın keşif ve buluşundan ötürü gurur duymalı. Memnun olmalı. İnsan olarak insanın yaptığından ve başarısından iftihar  etmeli. Çocuklarımıza bu geniş ufuk açısından ilim adamlarına ve ilme bakması gerektiğini anlatmalıyız. Ki, hakikat sevgisi gölgelenmesin.

Öğrenmenin yolu  “dinlemek”ten geçer. Bütün yavrular bir süre dinlerler. Sonra konuşurlar. Yumurtadan çıkan kuşların, geçici olarak bir müddet susuşları; daha sonra ötebilmeleri içindir. Çünkü bugün konuşan, yarın konuşması lâzım gelen yerde konuşamıyacaktır. Yarın iyi konuşmak isteyen; bugün iyi bir dinleyici olmasını bilmeli. Mevlana’nın en büyük eserine “Bişnev / Dinle!” diye başlaması bunun içindir. İki kulak bir ağıza sahip oluşumuz da, iki dinle bir konuş. Dinlemek konuşmaktan üstündür demenin somut bir örneği değil mi? Kaldı ki, konuşan bildiğini söyler. Bir şey öğrenmiş olmaz.

465

Dinleyen ise, bilmediğini öğrenir. Öğrenci Öğretmen’i dinlemesi gerektiğini bilmeli.

Öğrenci şunu da iyi bilmeli ki, Öğretmen’in, öğretmedeki başarısı, Öğrenci’nin öğrenme isteğindeki samimiyet, candan  arzulu oluş ve bunu tavır ve hareketleriyle Öğretmen’e yansıtmasına bağlıdır. Öğrenci ne kadar istekliyse, Öğretmen de o nispette, öğretmekte arzulu ve başarılı olur. “Mârifet iltifata tâbidir.” Diyenler, bir bakıma buna  ışık tutmuş oluyor. Nitekim Mevlânâ der ki: “Dinleyicinin içtenliği derecesinde Allah; konuşana ilham eder.” Kısacası Öğrenci’ler Öğretmen’lerin başarısının, yani iyi öğrenmelerinin, önce kendilerine bağlı olduğunu anlamalı.

Öğrenci’ye okumanın değerini bildirmeli. Bilenlerle bilmeyenlerin bir  olamıyacağını iyice belletmeli. Beden için ruh neyse, insan için de okumak odur. Ruhsuz bedenin gözü görmez. Kulağı işitmez. Ayağı nasıl ki yürümezse, Eğitim ve Öğretimden yoksun bir gencin de -bir bakıma-  bakan gözü görmüyor. Duyan kulağı işitmiyor, yürüyen bacağı gitmiyor demektir. Koyunun yıldızlara bakmaktan anladığı neyse, okumıyanın  yıldızları seyretmekten anlıyacağı da,  pek fazla değil. Demek ki, beden için can neyse, şuurlu ve bilinçli olmak için  okumak odur.

Öğrenci’lerimize okumanın değeri, tam olarak belirtilirse, Öğrenci de Öğretmen de rahat edecek. Yâni Öğreten de Öğrenen de zorlanmıyacaktır. Nitekim, canlı olması sebebiyle Karınca; Dağdan büyük olduğu gibi, bilen kimse de, bu niteliğinden ötürü, Evrenden bile büyük ve yüksektir. Zira Dağ, büyüklüğüyle beraber üstündeki Karınca’dan habersiz. İnsan küçüklüğüyle beraber; Evreni fikren, zihnen ve hayâlen kucaklıyabilecek mâhiyet ve niteliğe sahip. Fakat okumak ve öğrenmek şartiyle.

Çocuklarımıza okumanın; Evrenin efendiliğini kendilerine sağlıyacağı hedefini gösterebileceğimiz nispette, Eğitim ve Öğretimde başarı göstereceğimiz kesindir.

Öğrenci sabırlı olmalı. Çalışmaktan sonuç alana kadar sabretmeli. Yâni çalışmaya sabretmeli. Çalışmaya devam etmeli. Çalışmaya sabretmek ise, her Öğrenci’ye göre değişir. Kimi üç okumada, kimi beş, kimi de on kerede veya daha fazla tekrarlamakla dersini öğrenebilir. İşte o zamana kadar defalarca okumaya sabır göstermeli. Yoksa bir iki kere okuyup; öğrenmiş olmam gerekir deyip öğrendiğini sanmamalı. Kısaca öğrenene kadar; kaç tekrar ve ne kadar vakit gerekiyorsa, o kadar sabır ve tahammül göstermeli. Yılgınlığa asla yer vermemeli. Unutmamalı ki umutsuzluk her türlü gelişmenin baş engelidir.

Başarısız Öğrenci yok. Yeteri kadar çalışmayan Öğrenci var. Eskide Talebe’nin biri, artık başaramıyacağı düşüncesiyle Medrese’den ayrılır. Yolda bir kuyuya rastlar. Bakar ki kuyuya sarkıtılan kovanın ipi; kuyunun taşını sürtüne sürtüne oymuş. “Ben bu kuyu taşından daha  sert değilim ya, öyleyse ben de başarabilirim.” Diyerek Medrese’ye geri döner ve büyük bir âlim olur. Öğrenci dâima yapacağım, başaracağım demeli. Çünkü başarısız Öğrenci yok yeterince çalışmayan Öğrenci var.

Hadi bakalım görelim sizi.
Sakın üzmeyin ha kendinizi.

 

466 – 467

 

 

Önceki İçerikTurizmin Gelişimi
Sonraki İçerikMısır Günlerinde Bir Hisli Yürek Mehmet Akif Ersoy
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.