26.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 996

Hainler Buyurun, Sizler Susun !!!

0

 

Gençliğimizden beri gittiğimiz her cuma namazı ve diğer önemli günlerde bizler ve cemaat elimizden geldiği kadar camilere yardım ederiz. Yani CAMİLERİMİZ halktan toplanan paralarla yapılır. Atatürk döneminde kapatılan kiliseler, bu son birkaç yıl içinde açılmaya başlandı. Hatta yüzlerce de ev kilisesi açıldı. Zaten gençlikteki eksik din kültürünü gören misyonerlerin Anadolu çocuklarının üzerindeki iştahı iyice kabartmakta,el altından büyük bir bütçe Orta Doğu ülkelerine,başta ülkemizin Hıristiyanlaşması için harcanmaktadır.Bunlar herkes tarafından bilinen bilgilerdir…

Kiliselerin onarımı, yapımı,masrafları devletin kasasından harcanıyor.

Örneğin Van’daki Akdamar Kilisesi, Rusların desteğindeki Ermenilerin, yüzlerce müslüman kadına,kıza tecavüz ettikleri ve üs olarak kullandıkları bir kilisedir. Bunu gerçek tarih kitaplarında bulabilirsiniz.

Bizden kesilen vergilerle bu kiliseler yapılıyor ve ayine açılıyor. Sümela Manastırı Kilisesi, İstanbul’daki kiliseler, Diyarbakır ve Türkiye’nin heryerindeki kiliseler bizim vergilerimizle yapılıyor. O kiliseler Kurtuluş savaşında birer düşman üssü idi. Şimdi de Hristiyan misyonerlerin merkezleri olacak,dinler arası diyalogcularımızın desteğinde, Anadolu çocuklarının İslam’dan koparılmasına devam edilecek…
Şimdi bu kiliseler şu son dönemlerde değilde, diğer hükümetler döneminde açılsa idi yer yerinden oynardı. Kafirlik sözleri tavan yapardı.Geçim derdine düşen insanımızın neler olduğundan o kadarda haberi yok,yada ilgilenmeye mecalleri yok. Kömür, yağ, makarna vs.Yandaşlıktan gelen vurgunlar çok daha tatlı geliyor zannediyorum. Yapılan Sosyal yardımları her hükümet aynen yapmak zorunda. Vatandaş ise bu iktidarın yardımları özel olarak yaptığını zannediyor.
Bu ülkenin başına bir hal gelse, caminin camını kırsalar sokaktaki kendini çeyrek milliyetçi kabul edenler bile hemen dikleşir, ne oluyor deyip sorumluluğunu yerine getirir. Geçmişte bu yüzden çok milliyetçi gencin başı derde girmiştir. Ancak kendilerinden başkasını, müslüman görmeyen zevat ise ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’ diyerek, onca pislikler varken, her yerde rahatça gezmiş,yaşamış,okumuşlardır. Bu dindarlığı kullanıp,gömlek değiştirenlerden milli değerlerimize yapılan saldırılara karşı çıkma açısından ses çıkmamıştır.
Erbakan Hoca’nın onlar için dedikleri hakikaten doğru çıkmıştır.  Ancak biline ki gerçek dindarlar başımızın tacıdır.
Yönetim ergindekilere şu sıralar bir haller oluyor, Türk milliyetçilerine yoğun saldırıyorlar. Gelişmeler oldukça şaşırtıcı. Yukarıda bahsettiğimiz misyonerlerin insanımız üzerindeki çalışmaları göz ardı ediliyor,görmemezlikten geliniyor.

PKK ile olan anlaşmalar iyice ortaya çıkarken,hala birilerinin gözümüze baka baka, görüşmedik demeleri çok komik, hırsızın iş üstünde yakalanıp da ben hırsız değilim demesi ile aynı bir durum.

Devlet Bahçeli önemli bir yerlere çomak soktu ki, hükümet tarafından tehdit ediliyor. Erzincan’da pkklılar Apoya özgürlük deyip yürüyor, kimse birşey demiyor. Ülkü Ocakları basılıp,camia üzerinde baskılar kuruluyor. Ülkücü Hareketin gördüğüm kadarı ile suçu var: O suç ise gerçekten de vatanı, milleti, devleti, bayrağı,milli ve manevi değerlerimizi katıksız ve çıkarsız sevme ve koruma sorumluluğunun suçudur.

Tüm bu acı gelişmeler olurken. PKK ile olan görüşmeler Kandil’in ve pkk çevrelerinin açıklamaları ile deşifre ediliyor. Karayılan Kandil’den çekilme arafesinde şöyle konuşuyor:Silahlar bırakılmayacak.Öcalan özgürleşecek.Anayasa PKK’ya göre yazılacak.Bunları Kandil’deki Karayılan diyor.

Ancak gel gör ki hükümet cephesinde PKK’lılar çekiliyormuş diye sevinç tavan yapmış durumda. Ancak adam Kandil’den tekrar direktif veriyor:”Sayın Öcalan özgürleşecek.Anayasal reform yapılacak.” Bunlar gerçekleşirse silahlar bırakılacak! Ama yine ilgili iki tarafta bayram yapmaya devam ediyor. BU SIRALAR TÜM HAİNLER ÇOK SEVİNÇLİ. Ancak mayına basan ve ölenŞEHİTLERİMİZ,aileleri,Türk Milleti üzüntülü. Türk Milleti’nin başı sağolsun!!!

Bdpli Demirtaş, ”Gerilla çekiliyor, Türk askeri neden bu dağlardan çekilmiyor?” diyor. Verilen sözler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Sormak lazım; Kimin topraklarından kimin çekilmesi lazım? Burası TÜRK YURDU Türk askeri niçin çekilsin o dağlardan? Siz ve sizin gibi Türk’e düşman olanlar Türk askerinin oralardan çekilmesini ister ve çekilmesini sağlar.Hala MHP ile uğraşıyor birileri…

İşçi partisi ile MHP’yi bağdaştırmak hainliğin ve fitnenin,akılsızlığın daniskası değil midir?Açıkça söylemek gerekirse :

Dün hain denilenler önden buyurun, vatanseverler sizlerse susun kenardan idare edin,yada yok olun deniliyor; maalesef bu dramı Türk Milleti şu an yaşıyor.
Allah Türk milletini korusun inşallah…

 

 

Doğu Raporu 3 B i n B e t e r

0

 

Fakat ey sevgili okur!
Ne derler bilirsiniz: İftira et izi kalsın!
Çünkü iftira:

Tutmasa da kalıntısı yeter
Bazan eder insanı bin beter

X

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemiz ve buraların kutlu, mübarek insanları. Ve bunların gencecik değerli çocukları. Şirin mi şirin güzelim kızlarından-sayıca çok az da olsa-  yapılan menfî, olumsuz propaganda ve fikirlerin etkisinde kalanlar oluyor.

Çünkü gerçek görüntüsü veren o kadar çok neşriyat ve yayın var ki, onları okuyup da te’sir ve ektisinde kalmamak her baba yiğidin harcı değil. Zira en tehlikeli yalan; yarısı gerçek olan yalandır. Çünkü çürütülmesi zordur.

Bundan dolayı, -ister istemez- yanlış düşüncelere kapılanlar oluyor.

Bazı iç dış mihrakların âleti olanlar çıkıyor.

Onların oyunlarına gelenler boy gösteriyor.

Maalesef, istenmeyen hareketlerin içinde yer alanlar bulunabiliyor.

X

Eğri oturup doğru konuşmalı.

Yazık ki, iç-dış tahrikçilere istedikleri fırsatı, -geçmişte- resmiyet de verdi!

Kimbilir,belki de -iyi niyetle- düşündükleri metod bunu gerektiriyordu!

Ama bu, yanlış bir metod idi.

Çünkü; kem, kötü ve bozuk âletle kemalât / düzgün iş olmaz.

Böylece resmî makamlar eskide birçok hatalar yaptı.

Bugünlere, bu şekilde gelindi.

Şüphesiz resmiyet; zaman zaman olumsuz roller oynadı.

X

Fakat dünkü hatalara bakarak, bugünkü resmiyeti suçlamak doğru değil.

Soruna soyut bakarak hüküm vermek, ahkâm kesmek hatadır.

Tenkit için, sadece bu bakışla yetinmek yanlış.

Çünkü, mes’elenin bir de hâle bakan yönü, durum icabı yapılması gerekenleri  var.

Sadece nedenlere bakarak sonuca varmak, soyut bir bakış olup, insanı yanıltabilir.

İşin bir de niçine bakan yanı vardır.

Ki, bizi asıl doğruya götürecek olan budur.

Kaldı ki, bu, bizi asıl gerçeğe iletecek olan somut bir bakıştır.

Çünkü, durumun gerekçesini gözler önüne serer.

Asıl gerçeği bilmemizi sağlar.

X

Nitekim bir şeyin zâtında, aslında doğru olması başka.

Mukteza-yı hâle binaen, yâni  zaman-zemin  gereği doğru olması daha başkadır.

Demek ki, olaylara nüfuz etmek, içyüzüne tam olarak vâkıf olmak istiyorsak.

1795

Bir de olayın geçtiği zamanı nazar-ı itibare almak gerek.

Ayrıca olayın geçtiği yer ve mekânı da hesaba katmak lâzım.

Yoksa, olayı mücerret ve soyut olarak bilmiş oluruz ki, bu bizi yanıltır.

Zira malûmat ilim değildir.

İlim, çok şey bilmek değil.

Az bildiğini çok iyi bilmektir.

Bir şeyi tam mânâsiyle anlamaktır.

X

Oysa, olayı müşahhas ve somut olarak bilmek gerekir.

Çünkü, ancak; ne zaman, nerede, nasıl, niçin ve neden sorularına cevap bulduğumuz takdirde  sorunu anlamış. Mes’eleyi kavramış oluruz.

Demek ki, gerçeği, hakikati; sırf söyleyenlere bakarak öğrenmemeli. Hakikatin kaynağına da inmeye çalışmalı.

Bu takdirde söyleyenlerin ne maksat ve ne gaye ile söylediklerini anlamış; dillerinin altındaki baklayı çıkarmış oluruz.

Bu suretle hem hakikati öğrenmiş. Hem de hakikati bizlere kasıtlı olarak yanlış aktarmak isteyenlerin gerçek içyüzlerinin, böylece farkına varmış  oluruz.

 

 

Oyunun Adı Enerji (1)

PKK ve bölgedeki terör sorunu stratejik ve ekonomik bir konu olan enerji boyutu ele alınmadan anlaşılamaz!.. Bir ülkeyi bu kadar pragmatik bazı değişikliklere gidecek, etkileyecek hale getirilmesi süreci basit bir terör hadisesi ile açıklanamaz.

Zaten 12 Eylül 1980 hadisesinden kısa bir süre sonra 15 Ağustos 1984 tarihinde  PKK’nın ilk silahlı eylem yapacak duruma gelmeleri de manidardır.

Ülkemizde büyük tehdit oluşturan enerjisini ve ekonomisini (300 milyar dolar) teröre mani olmak adına kullanmıştır/kullanmaktadır. Her şeyden önemlisi ciddi  insanımızı kaybettik(yaklaşık 40 000). Bu olayların sonunda bir çok gazi,engelli, gözü yaşlı mağdur, anne ve yakınlarının kaldığı hepimiz tarafından bilinmektedir. Bu menfur olayların arkasında sadece sosyal hadiselerin olmadığını görme adına bu bölgedeki karışıklardan kimler karlı kimler zararlı çıkmıştır ona bakmak lazım.

Ayrıca, Türkiye’nin bu bölgelerde ne iş var diyenlere de ABD, İngiltere, Almanya, İran, Çin, Fransa v.b ülkelerin ne işi var diye sormak geliyor. Bu bağlamda bu bölgenin tarihi sürecine bir bakalım..

M.Ö. 4000 yıllarında Sümerler, M.Ö.3000’li yıllarda Babil Krallığı, M.Ö. 2350’li yıllarda Akadlar bölgeyi idare etmişler. Sonra Asurlular, Pers Makedonyalılar Partlar, Romalılar ve Sasaniler’in idaresine girmiştir. Hz. Ömer dönemi, Emeviler ve Abbasiler dönemi , Hemdaniler (929-996) ve Ukayliler (996-1096)  884-992 yılları arasında Tolunoğulları’nın idaresinde kaldığını Ukayliler Döneminde ise Musul ve çevresine büyük miktarda Oğuz Türklerinin yerleşmeye başladığını görmekteyiz.

1057 yılında Musul Emiri Kureyş, Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey adına hutbe okutmuş; böylece Musul’da 1926 yılına kadar sürecek olan yaklaşık 900 yıllık Türk hâkimiyeti süreci başlamıştır.

Bölge Selçuklular, Zengiler, _İhanlılar, Celayirliler, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safeviler yönetiminde de kalmıştır.

Osmanlı Hâkimiyeti Yavuz Sultan Selim’in Safevi Devleti ile yaptığı Çaldıran Savaş’ı sonrasında 1516 yılında başlamıştır. Kanunî Sultan Süleyman’ın 1534 Irak Seferi ile Musul ve bölgenin tamamında Osmanlı yönetimi inşa edilmiş ve Safevi Devleti’ne de son verilmiştir.

1.Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hakimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu olmuştur.Şunu iyi bilmek lazım. Osmanlı zamanında petrol çıkarılmış ve basit petrol arıtma tesisleri kurulmuştur. IV. Murad zamanında 1640 tarihli fermanla Baba Gurgur petrol yatakları işletme hak ve imtiyazını Neftçizâde ailesine vermiştir. Bu aile, 19. yüzyılın sonlarına kadar devlete ödemekle yükümlü oldukları vergilerini ödemek suretiyle bu yatakları işletmişlerdir

Mezopotamya neftlerinin gündeme gelmesi 1868 yılında Bağdat’a Vali olarak Mithat Paşa’nın atanmasıyla başlar. Mithat Paşa, üç yıl süren valiliği süresince Bağdat ile Kazimiye arasında atla çekilen tramvay için 7 km’lik ray döşettirmiş, Bakuba’da küçük bir petrol arıtma tesisi kurdurmuş, Mendeli’nin kuzeyindeki bugün adı Naftahane olarak bilinen yerdeki petrol sızıntılarının verimliliğinin artırılması için çalışmıştır. Mithat Paşa 1872’de Bağdat’tan ayrıldıktan sonra, bu tesislerin çoğu harabeye dönüşmüştür

Ayrıca  II. Abdülhamit Hazine Dairesi Başkanı Agop Efendinin önerisiyle, 1889 ve 1898’de çıkardığı iki iradeyle (özel ferman) Musul ve Bağdat’taki petrol alanlarını kendi özel mülkiyetine katmıştır.

II. Abdülhamit döneminde, Almanlar Bağdat Demiryolu’nun inşasında ve bölge petrolünü ele geçirme rekabetinde ilk sırada yerini alacaktır. Deutche Bank’ın egemen olduğu bir şirket olan Anadolu Demiryolları Şirketi 27 Kasım 1899’da diğer şirketleri geride bırakarak Anadolu’daki demiryollarını, Konya’dan Bağdat’a dek uzatma ayrıcalığını elde etmiştir. 1904 yılında Anadolu Demiryolları Şirketi, Osmanlı Devleti ile Bağdat ve Musul Vilayetlerinde petrol arama antlaşması imzalamış; ancak sözleşme koşullarına uyulmadığı gerekçesi ile bu anlaşma II. Abdülhamit tarafından 1906 yılında feshedilmiştir.

İngiltere’nin desteklediği D’Arcy Grubu (Anglo-Persian), Hazine-i Hassa’ya petrol ayrıcalığı elde etmek için başvurmuş, bu rekabete 1908 yılında Amerikalı Amiral Colby Chester demiryolu, liman petrol ve mineral çıkarımı talep eden kapsamlı bir proje ile katılmıştır. 1908’de İttihat ve Terakki Parti’sinin iktidara gelmesiyle beraber Hazine-i Hassa tasarrufunda bulunan mülkler ve haklar petrol  arama izni de dahil olmak üzere Devlet Hazinesi’ne devredilmiştir. Musul ve Bağdat Vilayetleri dahilindeki petrol hakları da buna dahil edilmiştir. Royal Dutch-Shell  Grubu da Mezopotamya petrolleri için arama izni ve ayrıcalık talebi için başvuruda bulunmuştur.

Mezopotamya Petrolleri üzerinde emperyal güçlerin ve destekledikleri şirketlerin demiryollarının inşası ve petrol arama ayrıcalığı elde etme girişimleri ile başlattıkları rekabetin, 1912 yılına gelindiğinde Türk Petrol Şirketi adı altında çıkar birlikteliğine dönüştüğünü görmekteyiz.

I.Dünya Savaşı’nda İngiltere ve müttefiklerinin petrol gereksinimin %80’nini A.B.D. karşılamıştır. Bu durum özellikle İngiltere’nin petrole ilişkin politikalarını değişik açılardan şekillendirmiştir. Savaşın ilk günlerinde İngilizler, Türk Petrol Şirketi’ndeki Alman hisselerini ele geçirmiş, hisselerin %47,5’ine sahip olan Anglo Persian Company’i denetimi altına almış ve Türk Petrol Şirket’inin %72,5’ine sahip olmuştu. Ayrıca Royal-Dutch-Shell’in sahip olduğu %22,5’lik hisse İngiliz uyruğuna geçen Henri Deterding sayesinde Londra’ya gelmiş; kalan %5’in sahibi ise İngiliz uyruğu taşıyan Klaust Gülbenkyan’dır. Böylece İngilizler ele geçirmeye hazırlandığı Arap topraklarında petrol arama hakkına sahip güç haline gelmiştir.

Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı.(http://news.bbc.co.uk/2/hi/in_depth/middle_east/2001/israel_and_the_palestinians/key_documents/1681362.stm)  Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Orta Doğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı. İngiltere bölgedeki Hıristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile 30 Ekim 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesinin 7. ve 16  maddelerine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Musul’da yerleşik Osmanlı 6. Ordusu Komutanı Ali İhsan Paşa şehri İngilizlere terk etmemek için istifa etti. Yerine Gelen Binbaşı Halit Akmansü İstanbul’dan aldığı emri yerine getirerek Musul’u boşalttı. 15 Kasım 1918 tarihinde İngiliz askerleri Musul’a asker çıkarıp işgal ettiler. ABD Dışişleri Bakanı Bainbridge Colby’nin 20 Kasım 1920’de Lord Curzon’a gönderdiği mesajında, “Mezopotamya’nın bilinen kaynakları, olası bir uluslararası çekişmenin odağı olarak Amerikan kamuoyunun ilgisini çekmektedir. Bu gerçeğin göz ardı edilmemesi…” uyarısında bulunmuştur. 24 Temmuz 1920’de San Remo Konferansı’nda Irak, İngiliz manda yönetimine bırakıldı.

1924 yılında Mustafa Kemal  Paşa Musul’a asker göndermeyi ve bölgeden İngiliz’leri çıkarmayı planlıyordu. İngilizlerin desteklediği Yunan ordusu 150-200 bin askerini ve silahlarının %70 ini Anadolu’da bırakarak kaçmıştı. İngiltere’de Lloyd George hükûmeti istifa etmek zorunda kalmıştı ve Musul’da Türk ordusu karşısında direnmeleri mümkün değildi. Ancak Doğu Anadolu’da ilk önce Nasturi Ayaklanması daha sonra Şeyh Said İsyanı çıktığı için Musul’a harekât yapılamadı. Musul için hazırlanan kuvvetler çıkan isyanları güçlükle bastırabildi.

Yani İngiliz ordusunun yapamadığını İngiliz ajanları başarmıştı.!!!

 

Müslüman Toplumların Temel Açmazı Kur’anı Anlayamamak

 

Şeriat ve Tarikatı Yeniden Hakikate Götüren Yollar Haline Getirme İhtiyacı

Müslüman toplumların, İslam inanç ve düşünce yapısının temel doğrularından yavaş yavaş uzaklaşmalarının ortaya çıkardığı sonuçlardan birisi de hiç şüphesiz bin yılı aşkındır süregelen Şeriat-Tarikat -Sufilik ilişkileri ekseninde sürdürülen tartışmalardır.

İslam Tarihi, Sufilik ve Tarikatlar merkezli birazcık araştırma yapan herkesin ilk tespit edeceği husus şudur. Sufi akımların ve Tarikatların ortaya çıkışı çoğunluk olarak Tebe-i Tabiin dönemiyle birlikte görülmektedir. Gerçi Tabiin döneminde de kendilerine Zahidler denilen insanlar vardı. Böyle bir yöneliş başlamıştı ama genel yönelişin Tebe-i Tabiin dönemiyle ortaya çıkmaya başladığı hususunda ihtilaf bulunmamaktadır.

Bu demektir ki gerek Hz.Peygamber’in sağlığında ve gerekse Sahabe döneminde, Müslüman toplumlar arasında geleneksel anlamda Sufi hareketlere ve Tarikatlara rastlanmamaktadır.  

Aşırı dünyevileşme sufiliğe yönelişi tetiklemiştir

Tasavvuf, Sufi akımlar ve Tarikatlar üzerine araştırma yapan araştırmacıların ortak kanaatlerinden birisi şudur. Müslüman toplumlar arasında inanç yozlaşmasının ve dünyevileşmenin (dünyevi değerlerin, mal, mülk, saltanat hırslarının ve her türlü dünyevi zevklere yönelişin) artması, Sufi akımların ve Tarikatların ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Sufi akımların ve Tarikatların temel hareket noktası şu olmuştur.”Allah’ın sevgisi ve ona bağlılık dışında hiçbir şeye kalpte yer vermemek.”Bunun daha anlaşılabilir karşılığı şudur. Dünyevi değerlere, hırslara, zevklere değer vermeyerek yalnızca Allah sevgisi merkezli bir hayat sürmek.

Müslüman toplumlar arasında hicri ikinci asırdan sonra başlayan bu yöneliş, zamanla artarak devam etmiş olup bu gün İslam Coğrafyasının hemen her tarafında Sufi hareketlere ve tarikatlara rastlamak mümkündür.

Müslüman toplumlar arasında hicri ikinci asırda başlayan bu yeni yöneliş, doğal olarak yeni bir tartışmayı da başlatmıştır. Şeriat-Tarikat merkezli bu yeni tartışma bazen ölçülü ama çoğu kez de aşırı ve yaralayıcı boyutlarda bu güne kadar sürdürülegelmiştir.

Bin yılı aşkın süredir devam edegelen bu tartışmalarda tarafların diğer taraflar hakkında söylediklerini, karşılıklı iddiaları veya savunmaları burada sıralamanın veya taraflardan birisi lehine veya aleyhine haklılık haksızlık gerekçeleri arayıp sıralamanın yararı olduğunu düşünenlerden değilim. Tam tersine aynı inanç ve düşünce ikliminin içinde gelişen ama biraz farklı olan bu geleneklerin aslında nerelerde birlikte veya ayrı ayrı hatalar yaparak bu günlere kadar gelindiğinin araştırılıp, konuşulması ve değerlendirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Buyurun birlikte tespitler yaparak birlikte  düşünelim isterseniz.

*Tespit  1: Müslüman toplumlar arasında Hz.Peygamber sonrası dönemde inanç ve düşünce alanında yozlaşmaların başladığı, temel doğrulardan sapmaların görüldüğü, dolayısıyla esasen İslam İnanç ve Düşünce Yapısının hoş görmediği aşırı dünyevileşme yani, dünyevi değerlere aşırı yöneliş, dünyevi hırsların, zevklerin hayatı birinci derecede yönlendirici noktaya gelmeye başlamaları gerçeği inkar edilemez. Bunu doğru bulmayan bir kısım müminlerin bu yanlış yönelişlere karşı İslami değer ölçüleri içerisinde kalmak kaydıyla dünyevileşme karşıtı bir tepki koymalarında yadırganacak bir taraf bulunmamaktadır.

Masiva’dan yani insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeyden ilgiyi kesme, onlara birincil derecede değer vermeme, Mavera’yı bilip anlamaya çalışarak nefsi olabildiğince unutma, nefsin isteklerinden tamamen vazgeçerek tam anlamıyla Allah’a teslim olma adına Fenafillah peşinde koşmanın, ruhlarımızın adam akıllı kirlendiği dünyada kime zararı var.Tam tersine insanlara yaradılış gayelerini hatırlatan birer uyarıcı etkileri olduğu kuşkusuzdur.

Ne yazıktır ki zaman içerisinde Şeriat da Tarikat da yozlaşmalardan nasibini almıştır

*Tespit   2: Üzülerek ifade etmek gerekirse, Müslüman Toplumlar arasındaki genel yozlaşma ve bu yozlaşmalarla birlikte ortaya çıkan sapmalar her iki tarafı da etkilemiştir.Yani Şeriat-Tarikat merkezli tartışmaların tarafı olan her iki taraf da bu yozlaşmalardan ve sapmalardan nasiplerini almışlardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekirse;

-Söylemlerinin merkezini Kur’an Ahkamı (hükümleri) kavramı üzerine oturtan Şeriat yanlıları bir çok alanda Kur’an’ın temel doğrularını yanlış yorumlamışlar ve Kur’an’ın insanlara ve doğal olarak müminlere açtığı geniş ufku daraltarak İslam’ı bütüncül bir bakış açısıyla anlama doğrusundan uzaklaşmışlardır.

-Bu duruma paralel bir gelişme de Sufi akımlar ve tarikatlar arasında görülmüş ve İslam Akaidinin ve genel olarak İslam İnanç ve Düşünce Yapısının hoş görmediği bir çok anlayış ve davranış biçimi Sufi akımların ve tarikatların içerisine nüfuz etmiştir. Bu anlamda özellikle Hıristiyan Ruhbanlığı ve Hint Mistisizmi başta olmak üzere İslam öncesi yerleşik inanç ve kültürlerin bir çok geleneği veya parçası Sufi hareketlerin ve tarikatların gelenekleri ve anlayışları arasına sızmıştır.

-Ne yazıktır ki her iki taraf da sapmaları, sızmaları ve yozlaşmaları önleyememiştir.

Tespit   3: Dini, dini anlayışları ve hizmetleri devletin ve egemenlerin kontrol alanı içerisine sokan Bizantinist anlayış, nasıl zamanla müminlerin hareket alanını daraltarak yönetenlere itaati, yönetenlerin veya egemenlerin ortaya koyduğu veya koydurduğu ilkeleri mutlak doğru olarak algılamayı geleneksel İslam anlayışı diye müminlere dayatmış ise sufi akımlarda ve tarikatlarda da ne yazıktır ki öndere veya şeyhe mutlak itaati her şeyin önüne koyan bir anlayış müritlere veya mensuplara dayatılmıştır.    

Kısaca Müslüman toplumlarda gerek yöneten-yönetilen ilişkileri ve bu ilişkileri düzenleyen kurallar ve gerekse Şeyh-Mürid ilişkileri ve bu ilişkilere yüklenen anlam ile tarikat önderleri veya Şeyhlere yüklenen misyonlarda sorunlu alanlar bulunmaktadır.

Bu söylediklerimiz elbette genele yönelik bir belirleme değildir. Ama ifade etmek gerekir ki bir çok sufi oluşumda bu ve benzeri sorunlu alanlarla karşılaşmak mümkündür.

Mesela;

-Allah’ın razı olduğu ve necata yani kurtuluşa erecek bir mümin olmak için mutlaka bir şeyhe tabi olmak gerektiği,

-Şeyhin müridinin yaptığı her şeyi gördüğü ve bildiği,

-Müridin şeyhi karşısındaki konumunun ölünün ölü yıkayıcısı karşısındaki konumu gibi olması gerektiği,

 -Müridi sıkışıp “yetiş ya Gavs ” dediğinde şeyhin nerede olursa olsun yetişip müridini sıkıntıdan kurtardığı, zaman ve mekanla bağlı olmadığı,

-Şeyhin her sözünde bir keramet bulunduğu, her söylediğinin tartışılmaz ve mutlak doğru olduğu

Vb. anlayışlar, ne yazıktır ki İslam İnanç ve Düşünce Yapısının Akaid esasları ve bu esaslar çerçevesinde şekillenen Allah’la kulları ve kullarla kullar arası ilişkileri düzenleyen temel esasları ışığında sorgulanması gereken sorunlu alanlardır.  

Müridler Şeyhleri çoğu kez yanlış uçuruyorlar

Tespit   4: İşin ilginci Şeyh-Mürid ilişkileri merkezli bu sorunlu alanların bir çoğu aslında daha çok müridler kaynaklı olan ve müridlerin şeyhi uçurması merkezli ifadeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani müridler kendi önderleri ve şeyhlerine bağlılıklarını ifade eder ve onların vasıflarını ortaya koymaya çalışırken çoğu zaman ölçüyü kaçırmakta ve Akaid açısından sakıncalı tanımlamaları bilinçsizce kullanmaktadırlar.

Halbuki Kur’an ne güzel bir öğüt kitabıdır. Fatiha Suresi ayet 4 de “İyyakeNa’büdü ve İyyakeNestaiyn yani Allahım yalnızca sana kulluk ederiz ve yalnızca senden yardım dileriz” diye öğütlemektedir. Yine yol gösterici şekilde Hıristiyanların ve Yahudilerin düştüğü hataları örnek göstermekte ve Tevbe Suresi 31-34 ayetlerinde özetle” onlar Allah’ı bırakıp kulları durumundaki bilginlerini ve rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i helaller ve haramlar ortaya koyan itaati zaruri otoriteler kabul ederek ilah haline getirdiler…..” hatırlatmasıyla müminlerin aynı hataya düşmemesi öğütlenmektedir.

Tespit  5: Ne acıdır ki aşırı dünyevileşmeye bir tepki olarak doğan sufi hareketler ve tarikatlar bu gün kendilerinin dünyevileşmesi tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Bırakın bir lokma bir hırka anlayışını İslam İnanç ve Düşünce Yapısının en temel tavsiyelerinden olan sade bir hayat sürme öğüdünün gereğini bu gün kendisini Sufi olarak niteleyen bir çok insanda görmek mümkün değildir.

O halde ne yapmalıyız?

Herkes Kur’an’ın mutlak doğrularını rehber edinmelidir

Yapılması gereken hiç şüphesiz eğer varsa yozlaşmaları ve sapmaları düzeltip her alanda İslam inanç ve düşünce yapısının bize sunduğu saf, temiz, eşsiz ve bizi dünya ahiret mutluluğuna ulaştıracak ilkeleri ve bilgileri hayatımıza egemen hale getirmek olmalıdır.

Zira Müslüman toplumların da hatta insanlık aleminin de ruhlarımızı kötü düşüncelerden, dünyevi hırslardan koruyacak, aşırı dünyevileşmenin doğurduğu tehditlere karşı insanlığı uyaracak saf ve temiz gönül insanlarına ihtiyacı vardır ve ihtiyaç aslında giderek daha da artmaktadır. Günümüzde insanlarımızın akın akın tarikatlara ve gönül insanları olarak nitelenen insanların etrafındaki halkalara yönelmesinin altında yatan etkenleri doğru algılamak zorundayız. Yozlaşmanın, aşırı dünyevileşmenin, dünyevi hırsların ve zevklerin birincil derecede yönlendirici hale gelmesinin insanları ne kadar rahatsız ettiği ortadadır. Bu rahatsızlık onları doğal olarak manevi sığınaklara yöneltmekte ve ruhlarını temizleme ihtiyaçları onların yeni yönlendiricileri olmaktadır.

O halde yapılması öncelikle gereken onları hayal kırıklığına uğratmamak, onlara sığındıkları bu mekanların muhabbetullah mekanları olduğunu göstermektir.

Derviş Yunus ne güzel ifade etmiş.

Şeriat Tarikat yoldur varana,

Hakikat meyvesi andan içeru

Mademki her ikisi de hakikate giden yollardır ve her ikisi de hakikat O halde her ikisinin de mutlak hakikatın yani Kur’an’ın temel öğretileri ve yanılmaz öğütlerine aykırı olmama zorunlulukları vardır. Dolayısıyla her ikisi de kendilerini Kur’an’ın temel öğretileri ve öğütlerine göre düzenlemek zorundadırlar.     

Bu yapılabildiğinde hiç şüphesiz bin yılı aşkın süredir devam edegelen Şeriat-Tarikat eksenli tartışmaların çoğunluğu da kendiliğinden son bulacaktır.

Devam edecek…

Etekteki Taşlar Bir Bir Dökülüyor!

Hayat öyle bir döngü ki gün geliyor geçmişte mağdur olanlar bir bakıyorsunuz mağrur olmuşlar ve eteklerindeki taşları bir bir döküyorlar.

Ve bakıyorsunuz taşlar o kadar çok ki dök dök bitmiyor!

Dökülen taşların en mühimi kanaatimce Cumhuriyet ile hesaplaşma… Ülkemiz Cumhuriyet kurulduğundan beri bitmeyen bir hesaplaşma sürecini yaşamaktadır.

Çünkü kurulan Türkiye Cumhuriyet’i, hep bahsettiğim gibi, o günün oyun kurucularının Türk milletine çizdiği rolü bertaraf etmiştir.

Fakat anlaşılıyor ki oyun kurucular vazgeçmiyor! Türk milletine geçmişte oynatamadıkları roller bugün tekrar gündemde! Onun için devletimizin adından bayrağına kadar her şeyinin değişmesi gerektiğine dair söylemler bugün açık veya kapalı biçimde dillendirilmektedir…

Etekten dökülen diğer önemli taşın, Türk ordusunun en önemli vazifesi olan vatanın bölünmez bütünlüğünü korumanın neredeyse bir suç olduğu şeklinde kamuoyuna lanse edilmesi olduğu kanaatindeyim.

Türk ordusu otuz senedir yürüttüğü bölücü terörle mücadelesinde, düzenli ordunun gerilla tipi saldırıya karşı alabileceği en önemli başarıyı kazanmıştır. Buna rağmen bugün sanki Türk ordusu bu mücadelede başarısız karşı taraf başarılı gibi bir imaj verilmek istenmektedir.

Halbuki barış sürecine gidilmesinin arkasında Türk ordusunun askeri başarısı ile ilgili bir sebep yatmamaktadır.

Bana göre asıl sebep, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ülkemizin Doğu kesiminde yapılacak yeni bir sınır değişimine zemin hazırlamaktır.

Dökülen taşlardan bir diğeri de bugün mağrur olan bazılarının, geçmişte ülkemizden ayrılan azınlıklara “biz de sizin gibi bu devletin yaptıklarından mağdur olduk, çok şeyler değişti, artık çekinmeden gelin, müşterek olalım” gibi yapılan söylemleridir.

Tarihi ne kadar bildiklerini veya tarihe nasıl baktıklarını sorgulatan bir söylem…

Zira geçmişte azınlıkların ülkemizden ayrılmasının alt yapısında o dönemde hem Türkiye’de Türk milletine karşı yabancı devletlerle müttefik olmaları hem de kendi vatanlarında Türklerin azınlık olduğu yerlerde Türklere yapılan saldırılar yatmaktadır.

Dolayısıyla geçmişte kendi soydaşlarına yapılanlara binaen buradaki azınlıklara tepki gösterilmesinin bugün tek taraflı bir ayıp olarak görülmesi son derece düşündürücüdür!

Bu da gösteriyor ki dün bilinmeden gün, güne iyi hazırlanmadan yarın olmaz…

Bakalım daha ne taşlar dökülecek ve bu taşlardan daha ne roller biçilecek…  

 

Yeni Anayasayı Yazdım

0

Anlaşıldı partiler uzlaşarak

Aralarında yeni anayasayı yazamayacaklar.

Her kesimin uzlaşacağı  anayasayı yazmaya karar verdim.

İŞTE YENİ  ANAYASAMIZ

1 – Devletin adı Türkiye rejimi Cumhuriyettir.

2 – Resmi dili Türkçe’dir.

3 – Devletin başkenti bayrağı ve İstiklal Marşı aynıdır.

4 – Resmi dini İslamdır.

Diğer dinler seçmeli ders ve de isteğe bağlı olarak öğrenilebilir.

5 – İnanç ibadet giyim ve kuşam kamu ve özel ayrımı yapmaksızın serbesttir.

6 – Temel hak ve özgürlükler lütuf olarak görülemez, doğuştan bütün insanlar aynı haklara sahiptir.

7 – Devlet üniter yapıya sahip hukukun üstünlüğü anlayışıyla tüm vatandaşlarına din, dil, ırk, azınlık, çoğunluk, mezhep, meşrep, tarikat ve cemaat ayrımı yapmaksızın eşit davranmalıdır.

8 – Tüm siyasi partilere aldıkları oy oranlarına bakılmaksızın hazine yardımı kaldırılmalıdır.

9 – Başkanlık yarı başkanlık ve partili Cumhurbaşkanlığı sistemi kamuoyunda artısı ve eksisi ile yeterince tartışılabilmesi için bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar ertelenmelidir.

10 – Mahalli seçimlerde genel seçimler gibi dört senede bir yapılmalıdır.

11 – Milletvekili seçimlerinde dar bölge seçim sistemi uygulanmalı.

Her il çıkardığı milletvekili sayısınca bölgeye ayrılmalı

Seçmene tercihli oy hakkı sağlanmalı

12 -Milletvekilliği sıralaması kaldırılmalı

Hiçbir aday için listeye girip girememe endişesi olmamalı

En fazla tercihli oy alan aday vekil seçilmeli

Torpilli vekillik dönemi kapanmalı

Halk genel başkanın adayını değil kendi adayını seçmeli

13 – Ülke çapındaki seçim barajı tamamen kaldırılmalı

Vatandaşların iradesine dolaylı yada dolaysız ipotek konulmamalıdır.

14 – 550 Milletvekilinin 100 Tane Türkiye milletvekili olmalı.

Yüzde bir oy alan her parti bir tane Türkiye milletvekili çıkarmalıdır.

Böylece bütün seçmenlerin oyunun amacına ulaşması sağlanmalıdır.

15 – Seçimle gelinen her türlü görev iki dönem yada makul bir süreyle sınırlandırılmalıdır.

Böylece değişim sürekli canlı ve diri tutulmalı.

Unutmamak gerekir ki; havuz ne kadar büyük ne kadar ilaçlı olursa olsun sirkülâsyonun olmadığı yerler zamanla yosunlanır ve yozlaşır

16 – Milletvekilliği seçiminde başörtülü başı açık ayrımı kaldırılmalı

Her kadın aynı haktan yararlanma imkânına sahip olmalıdır

17 – Zorunlu askerlik kaldırılmalı.

Askerlikte polislik gibi profesyonel olmalıdır.

Böylece zaman emek ve para kaybı da önlenmiş olur.

18 – Çalışma hayatındaki taşoren uygulaması kaldırılmalı

Geçiş sureci  (altı ay yada bir yıl) sonunda uygun görülen her işçi kadroya alınmalı

Değilse işine son verilmeli

Asgari ücret sadece geçiş sureciyle sınırlı kalmalı.

19 -En alt ve en üst düzeyde maaş alan kamu görevlilerinin maaşları arasında beşte bir oranı uygulanmalı.

Yanı en üst düzey kamu görevlisinin maaşı en alt düzey kamu görevlisinin maaşının beş katı

Yada en alt düzey kamu görevlisi en üst düzey deki görevlinin maaşının beşte birini almalı.

En düşük görevli maaşı 1.500 TL ise en yükseği 7.500 TL olmalı

Yada örnek Cumhurbaşkanının maaşı 20.000 TL ise en düşük maaş 4.000 TL olmalı.

Ona göre bir kademelendirme yapılmalı

Hukuk bunu gerektirir.

Çarpıklık böyle giderilir

Adalet böyle sağlanır

Bu kural özel sektör içinde geçerli olmalı

20 – Yasama dokunulmazlığı hariç tüm dokunulmazlıklar milletvekilliği bürokrat ve memur dokunulmazlıklar dahil olmak üzere kaldırılmalı.

21 –  75 yaşının üzerindeki hiçbir insan siyasi partilerde aktif görev alamamalı milletvekili genel başkan olamamalı.

22 – Devlet eğitimde ve sağlıkta olduğu gibi ekonomide de denge unsuru olmalı,

Çalışanları tamamen patronların insafına terk etmemeli.

23 – Devlet memurlarına siyasi partilerde görev alma ve görev yapma hakkı tanınmalı

Her sendikanın siyasi zihniyeti belli değil mi?

Sendika üyeliği ile siyasi parti üyeliği arasında ne fark var.

Böylece illagalite ortadan kalkar,

Siyasete de kalite gelir.

24 – Şiddete başvurmamak kaydıyla her türlü fikir düşünce örgütlenme serbesttir.

25 – Seçim propagandaları televizyonlarda açık oturumlar şeklinde yapılmalı.

Seçim zamanlarında siyası partilerin miting yapmaları parti bayrağı asmaları yasaklanmalı

Böylece işçiye memura emekliye verilmeyen paralar havyada savrulmamalı

26 – Tutukluluk süreleri makul bir süreyle sınırlandırılmalı. Bu sürenin sonunda cezası varsa kesinleşmeli yada kaçma ihtimali olmayanlar için tutuksuz yargılama yapılmalı.

27 – Eğitimde zihinsel dönüşüm sağlanmalı, düşünen sorgulayan üreten taklitten uzak milli ve manevi değerlere bağlı aynı zamanda teknolojiyi üreten bir anlayışa geçilmeli.

Yüz üzerinden doksan dokuz alan bir öğrenci o dersten kendini eksik kabul etmeli.

Yeni Fatihler, Yavuzlar, Mimar Sinanlar, İbni Sinalar, Farabiler, Biruniler, Mustafa Kemallar, Mehmet Akifler, Hamdi Yazırlar yetiştirecek bir anlayışa geçilmeli.

Osmanlı eğitim sistemi yıkılış döneminde Mustafa Kemal ve Mehmet Akif gibi insanlar yetiştirdi bu insanlar Cumhuriyeti kurdular.

Yükseliş döneminde ise çağ açıp çağ kapatan insanlar yetiştirmişti.

28 – Diyanet İşleri Başkanlığı tüm dini renkleri içerisine alacak şekilde yeniden
yapılandırılmalı.

Ayrıca devletten bağımsız özerk bir yapıya sahip olmalı işte o zaman gerçek laiklik sağlammış olur.

Bu kadarlık bir anayasa Türkiye’nin ihtiyacını karşılamaya yeterlidir

Her şeyi teferruata boğarsak hiçbir şeyi başaramayız.

Veda hutbesinden günümüze

Unutmayınız ki; Arabın Aceme üstünlüğü yoktur.

Çünkü her ikisinin de atası Hz Âdemdir

Âdemin asli da topraktır.

Üstünlük takvadan

Yani Allaha yakın olmaktan

Yani iyi insan olmaktan geçer.

İyi insan olmak temennisiyle…

Dış Borçlar

14 Mayıs 2013 Çarşamba günü itibâriyle, Milletlerarası Para Fonu (IMF) adlı kuruluşa olan borcumuz sıfırlandı.

Gözümüz aydın!

IMF borçları, ülke ekonomisi için önemli bir göstergedir. Fakat tek gösterge değildir. Bir başka ifâde ile IMF borçları sıfırlandı diye, ekonomiyi gül bahçesi olarak görmek, ciddî bir aymazlıktır. Yönetime muhalefet etmeyi ideoloji hâline getirenler; ‘sahtekârlıktır‘ da diyebilirler…. se de onları kimse ciddiye almaz.

Evet! ‘IMF borcu sıfırlandı.’ Sâdece bu cümlenin görünüşteki anlamına elbette sevinmek gerekir. ‘Nasıl sıfırlandı?’ sorusunun cevabı ise ülkesini seven herkesi kara kara düşündürür.  

Bir aile reisi düşünelim: Oturmakta olduğu baba yadigârı evi satıyor. Aldığı paranın bir kısmı ile borçlarını ödüyor. Geri kalan parayı da kira ödemek için rezerv tutuyor. Üç sene, beş sene bilemediniz on sene sonra rezerv bitince, yalnızca reis değil, bütün aile perişandır.

Sözün özü: Geleceği karartan günlük sevinçlerle avunulmamalı.   

IMF borcunu bitirmekle, günlük sevinci de hak etmiş değiliz. Kamu borçları artarak devam ediyor.

2002 yılında kamunun dış borcu yaklaşık 130 milyar dolar, iç borç ise 155 milyar TL. idi. 2012 sonunda dış borç 337 milyar dolara, iç borç ise 408 milyar TL oldu.

Bir de özel sektörün dış borçları var. 2002 yılında 43 milyar dolar iken, 2012 sonunda 226 milyar dolara yükseldi.  

Unutmadan söyleyelim: 2002 yılında vatandaşlarımızın kredi kartı borcu toplamı 4 milyar TL iken, 2012 sonunda 69 milyar TL. oldu. Bir de tüketici kredileri var: 2002’de 2 milyar dolardı, 2012’de 408 milyar TL. oldu.

Denilecek ki IMF borçları gibi kamu borçları da, özel sektör borçları da ve bunların toplamı da ve dahi vatandaşın kredi kartı borçları ile tüketici kredisi borçları da ekonominin göstergesi değildir.

Doğrudur.

Peki, ne vardır?

Kamu borcunun Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’ya oranı vardır.

Buna da itiraz edenler; ‘Kamu borcu / Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla oranımızın; Almanya’dan, Amerika’dan ve Japonya’dan iyi olduğunu‘ iddia edenler olacaktır. Onlar da haklıdırlar.

Bir de ‘câri açık’ meselesi var: 2013 yılı Ocak ayında câri işlemler açığımız 5,5 milyar dolar idi.

Bunların her biri tek başına, ekonominin göstergesi olarak kabul edilemez. Modern iktisatçılar böyle söylüyorlar. Fakat hiçbiri, bu göstergelerin hepsi bir araya geldiğinde iyimser olamıyorlar. Onların da enseleri kararıyor.

Türkiye’miz açısından ekonomi ile ilgili çok önemli dört durum daha var:

1- Az üretip çok tüketiyoruz

2- Az ihracat, bol ithalat yapıyoruz.

3- Ülke sınırları içerisinde aşırı miktarda sıcak para dolaşıyor.

4- Sosyal Güvenlik Kurumları altından kalkılması zor miktarlarda açık ermektedir. Açıklar her yıl artmaktadır.

Peki ne yapmak lâzım?

Bu sorunun cevabını, milliyetçi duyguları ayaklar altına alınmış, itibarsızlaştırılmış sâde bir vatandaş verse… dinleyen olur mu ki?

Sözün özü: İstenmeden verilen akıl, akıl vereni de akıl verileni de küçük düşürür.

Tehlikelere işâret etmek, akıl vermek değildir ve büyük hizmettir.  

Alparslan Türkeş’in Gündemde Olan Kürt Sorunu İle İlgili Görüşleri

Alparslan Türkeş’in Ortadoğu da önem verdiği konu Kürt meselesidir. Yani PKK olmuştur. Türkiye de gün geçtikçe şiddetlenen PKK’nın saldırıları, Suriye ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinin PKK’yı desteklemesinin yanında bölgede bir Kürt Devletinin kurulması ihtimali Türkeş tarafından Türkiye’nin başına gelebilecek en büyük tehdit olarak nitelendirilmiştir.

Bu nedenle Türkeş’in Kuzey Irak’ta ve Türkiye ‘de ki PKK faaliyetlerine karşı yürüttüğü politika PKK Kürt sorunu sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olarak algılanmamış konu ülkelerin Türkiye üzerine ve ABD’nin Ortadoğu üzerine oluşturduğu politikalarla ilgilendirilmiştir.

Bu açıdan Türkeş üç farklı politika oluşturmuştur. Bunlardan ilki PKK’ya karşı Türkiye içerisinde yürütülen mücadele ikincisi İran ve Suriye gibi ülkelere karşı oluşturulan bir Kürt devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkması olmuştur.

Türkeş’in Türkiye’de ki Kürtlere ve PKK faaliyetlerine bakışında iki önemli söylem göze çarpar. Bunlardan ilki Kürt milliyetçiliği söz konusu olduğunda yani PKK eylemleri ve Kürtçü bölücüler desteklendiğinde sert bir tavır sergilemekten çekinmemiştir.

Bu durum Kürtleri Türk olarak gören bu yüzden de onlara azınlık hakları verilmesini reddeden Türk olarak her türlü hakları aldıklarını kanun önünde eşit olduklarını bütün makam ve mevkilerini kendilerine açık olduğunu özellikle açıklamıştır.

22 Şubat 1975’de Aydınlar Ocağında verdiği bir konferansta ” dışarıdan körüklenen” Kürt hareketlerinden bahsederken Kürtlerinde Türk Milletinin evlatları olduklarını soy, tarih ve kültür açısından Türk olduklarını tek farklarının kullandıkları dil olduğunu belirtmiştir. Bu görüşe bir misal olarak Türkeş’in ” onlar ne kadar Kürtse bende o kadar Kürdüm ben ne kadar Türksem onlarda o kadar Türk’tür ” sözüdür. Güneydoğu sorununun bir kalkınma ve eğitim sorunu olduğunu savunarak sorunun etnik boyutunun olduğunu reddetmiştir.

Türkeş Kürtlerle PKK’yı birbirinden ayıran bir strateji oluşturmaya çalışmıştır.

Türkeş kendisine yetki verilmesi durumunda PKK problemini 1 yılda çözüme kavuşturacağını bildirmesi önemli bir iddiadır.

PKK’nın başka devletlerden aldığı desteğin önünün kesilmesi Türkeş için mücadelenin ikinci ayağını teşkil etmiştir. Özellikle Ortadoğu bölgesi söz konusu olduğunda PKK’ya destek veren ülkeler İran ve Suriye olarak öne çıkmıştır. İran’ın PKK’ya verdiği destek özellikle 1970’lı yılların ortalarında vurgulanırken Suriye’nin verdiği destek 1990’lar da öne çıkmıştır. Suriye’nin PKK’ya verdiği destek ve PKK örgütünün lideri teröristbaşı Abdullah Öcalan’ı barındırması Türkeş tarafından tepkiyle karşılanmış ve gerekirse Suriye ye savaş açıp Öcalan’ı alabileceklerini belirtmiştir

Türkeş PKK’ya destek veren ülkeler arasında Yunanistan, İran ve Suriye’yi saydıktan sonra ayrıca bütün Avrupa Ülkelerinden destek aldığını belirtmiş ve özellikle Suriye’nin Türkiye aleyhtarı hareketlerini hatırlatmıştır.

Türkeş ırkçılığın en tehlikeli akım olduğunu emperyalist ülkelerin Türkiye’de etnik Kürt milliyetçiliğini kışkırttığını vurgulamıştır.

Türkiye’de Kürt sorunuyla ilişkilendirilen diğer konu Irak toprakları içerisinde bir Kürt devletinin kurulması tehlikeli olmuştur.

Irakta ki gurupların desteklenmesi bundan öncede Türkeş’in üzerinde durduğu bur konu olmuştur. Bu nedenle Turgut Özal’ın Kürtlere haklar verilmesi, federasyon konularını açıklayan beyanları ve Talabani, Barzani ile gerçekleştirdiği görüşmeler Türkeş tarafından tehlikeli bulunmuştur. Bu kişilerin hiçbir zaman dost olmadıkları ve hesaplarının Türkiye’nin çıkarlarıyla farklı olduğu Irak’ta Amerika’nın ileri karakolu görevi yaptıkları vurgulanmıştır.

Türkiye topraklarının bir kısmını içerisine alacak olan bir Kürt devletinin kurulması Türkeş tarafından Ortadoğu da ki su sorunuyla ilişkilendirilmiştir. Bölgede büyük bir öneme sahip olan su kaynaklarının bu devletin sınırlarının içerisinde bulundurulmak istemesinin dış güçler tarafından suya muhtaç olan Ortadoğu devletlerini bu devlet aracılığıyla istedikleri gibi sömürmek için kullanılmaya çalışıldığı vurgulanmıştır. Türkeş’e göre Türkiye de PKK’nın faaliyetleri bu boyutta ele alınmalıdır.

Türkeş’in PKK’nın üstlendiği Kuzey Irak’ta Türk askerlerinin görev yaptığı bir tampon bölge kurulması gerektiği ve çekiç gücün yerine bölgenin denetimini Türk ordusuna verilmesinin daha doğru olacağını belirtmesi bölgede PKK faaliyetlerini kesmenin yanında bu tür bir yapılanmanın olması kaygısından kaynaklanmaktadır.  

Bulgaristan’da Seçim Var!..

Bulgaristan’da 12 Mayıs Pazar günü genel seçim var. Türkiye ölçeğinde de, “çifte vatandaşlık” hakkına sahip Bulgaristan kökenli vatandaşlarımız oy kullanacaklar.

Bulgaristan’da yaşayan “Türk ve Müslüman” halkın temsilcisi olan Hak ve Özgürlükler Partisi (HÖH) şu anda 38 milletvekiline sahip ve önceki hükümette koalisyon ortağı.

İlginç olan şu ki; Bulgaristan’da “Türk ve Müslüman” halkın oylarına talip yeni bir parti kuruldu!

Partinin adı “Hürriyet, Şeref ve Halk Partisi.”

Hak ve Özgürlükler partisi ( HÖH) milletvekili sayısını artırarak biraz daha güçlü hale gelmenin çabası içindeyken, kurulan bu parti ile Türk ve Müslüman seçmenlerin oylarını bölecekler!

Seçim barajı yüzde 4 ve bu yeni partinin bu barajı geçme olasılığı çok zayıf. Ancak; Hak ve Özgürlükler Partisi az da olsa oy kaybedecek ve bu durum Bulgar Partilerine yarayacak!

Bilmem farkında mısınız? Kocaeli’deki büyük ilan panolarında yeni kurulan partinin afişleri yer alıyor!?

Bu afişleri kimler yaptırdı?

İlan bedellerini kimler ödüyor?

Bulgaristan’daki soydaşlarımızın güçlerinin bölünmesini kimler istiyor?

Üstelik; Kocaeli’de kurulacak sandıklarda görev alacak kişilerin bu görevden vazgeçmeleri için Kocaeli Valiliği kaynaklı baskılar yapıldığı iddia ediliyor?!

Kocaeli’deki “Balkan Göçmenleri Dernekleri” içinde bu yeni partinin peşinde olanlar hangileri?

Bu “ulusal davada” bölünmeyi kimler körüklüyor?

Kocaeli’deki Balkan göçmenleri bu olayın altındaki gerçekleri bilmek istiyor!..

Doğu Raporu 2 Ne Varsa Birlikte

0

Her vesileyle belirttiğim üzere yirmi beş yılım Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde geçti. Dile kolay tam bir çeyrek asır.

Oysa ben İstanbul’da doğmuş. İstanbul’da büyümüş. İstanbul Üniversitesi’nden mezun  olmuş biriydim.

İstanbulla oturmuş. İstanbulla kalkmıştım yıllarca.

İstanbul benim her şeyimdi.

İstanbul sokakları bile

Evim kadar sıcak gelirdi bana

Derdim ve kasavetim yoktu

İnanın dostlar İstanbul’dan yana

Böyleyken öğretici olmak vasfım ağır basmış. Kendimi bir anda Güneydoğu’nun bağrında bulmuştum.

Bulmuştum bulmasına ama, inanın hiç gurbet hissi duymamıştım:

Elbette İstanbul’dan ayrılışın hüznü sarmıştı beni

Ama Doğu insanının sıcaklığı bürüdü bedeni

Ve aralarında kaldığım uzun yıllar boyunca hemen onlarla kaynaşmış. Onlarla oturup kalkmış. Onlarla hem-hâl olmuş. Onlarla et ile tırnak gibi olmuştum.

Doğu’yu; taşıyla toprağıyla ve özellikle insanıyla sevmiş sevilmiş, saymış sayılmış; karşılıklı sarmaş dolaş olmuştum.

Ne ben Batılıydım onların nazarında. Ne de onlar Doğuluydu benim gözümde.

Bildiğimiz bir tek şey vardı. O da:

Temel tutmuştu mayamız, her iki benlikte

Sırrına vakıftık bizler, ne varsa birlikte

Hepimiz anlıyor ve biliyorduk ki:

Bizler bu vatanda kendimizi bulduk bulalı

Olduk ülkenin birinci sınıf vatandaşları

Olmak dış kaynaklı

Fesadın yandaşları

Hayalimizden bile hiçbir zaman

Geçmedi aklımızdan hattâ bâzan

1793

Çünkü işitin hey dostlar!

Bilin ey karındaşlar

Bizler bir elmanın birbirini tamamlayan iki parçasıyız.

Sizler de duyun ey bedbahtlar!

Sizler de anlayın ey içi dışı çıfıt bozguncular!

Ne yapsanız ayıramazsınız

Bu milleti birbirinden asla

Dolsa da içiniz dışınız hep

Dinmiyecek onulmaz yasla

Çünkü var bu milletin

Vazgeçmiyeceği bir dîni

Çünkü var bu milletin

Herkesce bilinen ortak dili

Kim ne derse desin

Dinimiz bir bizim

Kim ne derse desin

Dilimiz bir bizim

Din dil bir; öyle ise birdir millet

Din bir ise, yine bir olur millet