25.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 995

Aile Haftası ve Boşanmalar

 

Aile Haftası kutlanırken, Gebze Adliyesinde Aile Mahkemelerinde ki boşanma davalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye çalıştım. Edindiğimiz bilgiye göre kutsal ailenin çatırdağı, boşanmaların hızla arttığı yönünde. Boşanmaların artması ciddi anlamda sosyal bir yara.

Bugüne kadar aile ve boşanmalarla ilgili çok sayıda yazılar kaleme aldım. Konuyla ilgili edindiğimiz bilgileri bugün gazetemiz manşetine taşıdı. Gebze’de sadece 5 ayda 550 çift boşanmak için Gebze mahkemelerine dava açmış durumda.

Bekleyen diğer dava dosyalarıyla birlikte binlerce çiftin boşanmak üzere mahkemelere gidip geldiği, Aile mahkemelerinin boşanma yükü altında ezildiği bilinmekte.

İsterseniz önce sizleri gazetemizde yer alan boşanma ile ilgili haberimizin özetini köşeme alarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Manşetimizde yer alan haber özetle şöyle:

AİLELER AYRILIYOR!

Gebze bölgesinde yılın ilk 5 ayının boşanma rakamları belli oldu. Alınan rakamlar yine yuvaların dağıldığını gözler önüne serdi. Geçmiş rapor ve istatistiklerde de bir hayli yüksek çıkan boşanma davaları yılın ilk 5 ayında yine zirvede. Gazetemizin edindiği bilgiye göre Gebze Aile mahkemesine Mayıs ayı itibariyle 1000’e yakın dosya ulaştığı öğrenildi. Bu dosyalardan 550 tanesi boşanma dosyası olurken, geri kalanları ise nafaka, şiddet gibi dosyalar. Boşanma başvurularını en çok bayanların yaptığı görülürken, en büyük gerekçe ise şiddetli geçimsizlik. Geçimsizliğin yuvaları yıkmaya zorladığı bir kez daha görüldü.

AİLE MEFHUMU YOK OLUYOR

Boşanmak isteyen çiftlerin evlilik sürelerine bakıldığında oldukça ilginç bir sonuç ortaya çıkıyor. Boşanma taleplerinin genellikle ilk 5 yıl içinde ki evlilikler ve 15 yıldan fazla süren evliliklerden geldiği görülüyor. Aile Haftasının kutlandığı şu günlerde kutsal aile yuvasının çatırdaması moralleri bozuyor. Gebze gibi sanayi kentinde iş imkanlarına rağmen yaşanan geçimsizliklerin yuvaları yıkmaya götürmesi ve aile değerlerinin kaybedilmesi bu tür istenmeyen sonuçlara yol açıyor. Bu yüzden başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere bir çok STK’ya görev düşüyor. Boşanmaların en büyük acısını çocukların çektiği aşikar.

 

 

Hâmilelikten anneliğe geçiş dönemi için tavsiyeler

Röportajın üçüncü ve son bölümünde Jinekolog Operatör Dr. Türker Kavas Beyefendi’nin Hâmilelikten anneliğe geçiş dönemi için tavsiyeleri…

Oğuz Çetinoğlu: Kürtaj Kanunu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dr. Türker Kavas: Her cenini ana rahmine düştüğü andan itibaren korumak, devletin direkt  görevi olmasa bile, hekimlik yemininin gereğidir. Anne hayatını tehdit eden ahvaller veya bebekle ilgili hayatla bağdaşmayacak anomaliler varsa, bu işleme belirli kurallar çerçevesinde izin verilebilir. Bir misal ile açıklarsak makine yapısı veya el yapısı güzel yeni bir kol saatini, kolumuzdan çıkartıp üzerine çekiçle vurup kırmaya kalksak eminim herkes bir refleks ile ‘Dur ne yapıyorsun onu neden kırıyorsun ?’ demekten kendini alamaz. Hal böyle iken keyfî sebeplerle ve değeri hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar muhteşem olan bir cenine müdâhaleyi düşünmek bile ürkütücüdür. Aslında keyfi kürtaj hekimlik yeminine de aykırıdır.
Çetinoğlu: Hâmilelikte alkol ve sigaranın etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?
Kavas: Hâmilelikte alkol ve sigaranın mutlak zararlılar hanesinde olduğu kesinlik kazanmıştır. Hâmil yüklenici erkek, hâmile; yüklenici kadın demektir. Hâmilelik insan hayatında çok önemli bir süreçtir. Hâmilelikte saç boyası, içeriği bilinmeyen kola türü içecekler, konserveler muhtemel zararlılar olarak bilinmektedir. Alkol geçici olarak damar genişletir (vazodilatasyon), sonrasında ise damar daraltır (vazokonstrüksüyon). Bu genişleme ve daralmalar uç arterlerde (atar damarlarda) trombüslere, pıhtılara, tıkanmalara ve bebekte yetersiz beslenmelere hattâ gelişimlerin durmasına yol açabilir. Alkolün, bebeklerde şaşılık yapabileceği de anlatılmaktadır. Az şarabın, hâmilelerde kan yapıcı etkisi olduğu halk arasında söylenmektedir. Bu, yanlış ve kirli bir bilgidir. Kan yapıcı, doğal gıdaların başında harup pekmezi, yeşil sebzeler sayılabilir. Yine yoğurt, ayran, kültürel bir mirasımızdır ve fârelerde yapılan deneyler sonunda selim tümörleri dahi engellediği bildirilmektedir. Sigaranın her platformda en az bine yakın zararlı metabolitle insana zarar verdiği bildirilmektedir. Sigara dumanı akciğerlerde sürekli bir iç savaşa sebep olmaktadır.
Nikotin de alkol gibi, anne ve bebek damarlarında daralmalara yol açmaktadır. Sigaranın, bir erkeğin veya kadının, hele hele hâmile bir kadının elinde ne kadar görüntü çirkinliğine yol açtığını düşünürsek, ona karşı değer yargımızın menfi yönde niye  değiştiğini anlarız.
Çetinoğlu: Aile planlaması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kavas: Her toplumun ve milletin ihtiyacına göre, nüfus ayarlanmalıdır. Bu gün, batılı ülkeler çocuk doğurmayı câzip hâle getirmenin her mâkul ve makbul yolunu kullanmaktadırlar. Hattâ yabancı çocukları dahi asimile etmenin yollarını kullanarak nüfuslarını arttırmak yolunda çalışıyor.
Gebeliklerde östrojen, progesteron, hCG hormonları anlamlı olarak artar ve bebeğin gelişmesine yardımcı olur. Bu vesileyle anne adayı da bu hormonlardan nasibini alarak gençleşir. Çocuk bakımları anneleri yıpratabilir, ancak gebelikler vücudun yenilenmesine vesile olur.
Halbuki aile planlaması derken, batılı zihniyet bizlere çocuk doğurma kısıtlamasını empoze ediyor. Sanki nüfus artışını durdurmak matah bir başarı gibi lanse edilmektedir.  Bir an düşünsek, Türkiye’mizde her evli çift iki çocuk sâhibi olsa, bu artış, nüfusumuzu koruyamaz, geriye götürür ve yaşlı nüfusun yollarını açar. Çünkü her fert evlenmediği gibi, her evlilikte de doğurganlık olmayabilir. Her doğan çocuğun yaşadığını düşünsek bile bu sayı bu nüfusu geriye götürür. Her evli çift 3 çocuk sâhibi olsa dahi en iyi ihtimalle nüfus ancak dengede kalabilir. Ne var ki bugünkü nüfusu yarınlara aynı rakamla götürebilir. Bugünkü nüfustan az bir artış için ise, 4 çocuk ideal bir rakamdır. Kaldı ki daha optimum bir iyimserlikle her çiftin 2 kızı, 2 oğlu olsa, o çocukların ilerde hem amca, hem dayı, hem teyze, hem hala olma ihtimalleri doğar. Batı toplumlarında amca, dayı ve teyze, hala mevhumları farkı olmadığından batılıların bu kültürel zenginliği yaşama şansları ve ihtiyaçları da olamaz. Sonuçta en az 3, tercihen 4 çocuk sâhibi olmak ile aile planlaması yapılması yarını öngörmek demektir.
Çetinoğlu: Mantıklı, mâkul ve uyulmasında faydalar bulunan bir açıklama. Teşekkür ederim.
Doğum öncesinde alınan kilolardan sağlıklı bir şekilde kurtulabilmek için tavsiyeleriniz nelerdir?
Kavas: Hâmilelikte sık görülen kilo artışı, ortalama ayda bir kilodur. Limitler ise 8-15 kilo aralığındadır. Bâzı gebeler kilo alamadığı gibi bâzı gebelerde kilo almaya çok eğilimlidirler. Hâmilelikte çok katı-sıkı diyetlerin ciddi mahzurlarının olması yanında aşırı kilo alımları da sağlıksızdır. Hâmilelikte az az ve sık sık beslenmeler, hem sürekli bebeğe besin ve kan şekeri gitmesinin yolunu açar hem de bir öğünde bol yemeği engeller. Bir defada bol beslenme, bütün kanın gebenin midesine gitmesine sebep olur. Bu durum bebeğe giden kan akımının geçici olarak azaltır. Bu ise istenmeyen bir durumdur. Aşırı kilo alınmasını engellenmesi için az ve sık ve faydalı besinler önerilir. Yürüyüş ve iyi uyku gebe için çok faydalıdır. Uykusuzluk hormonal etki ile iştahı arttırır. Düzenli emzirme, düzenli cinsî hayat (40 günden sonra) ve düzenli yürüyüşler iyi uykularla zenginleştirilince ideal kiloya inmek çok kolaylaşır. Dokuların, dikişlerin iyileşmesi  21 gün, tamamen normale dönmesi ise 40 günlük bir süreçtir.
Çetinoğlu: Hangi egzersizleri tavsiye ediyorsunuz?
Kavas: En basit egzersizleri şöylece sıralamak mümkündür:
1-Yer silme hareketleri (15 dakika),
2- Duvara dayanıp çömelmek ve elleri kullanmadan ayağa kalkmak (15-20 defa),
3- Elleri kullanmadan, yatar pozisyondan oturur konuma geçmek (15-20 defa).
Lohusa bu öneriler ve emzirme ile 5-6 ayda normal kilosuna yakın kiloya rahatlıkla inebilir.
Lohusa en az 8-10 su bardağı ile su içmelidir. Yemek yerken yavaş yenmeli ve lokmalar iyice çiğnenmelidir. Peynir ve yoğurt her gün yenmelidir ayrıca süt yumurta, elma, portakal, baklagiller, yeşillikler, sofra tuzu, deniz ürünleri ve güneşten faydalanılmalıdır.
Mayalı besinler anne sütünü arttırır. Ancak gaz yapma riski yüksektir. Her loğusa kendine gaz yapan gıdaları kendi deneyimleri ile bulmalıdır. Çünkü her lohusada besinlerin etkileri ve faydaları farklı seyreder.
Çetinoğlu: Göğüslerde yapılan estetik operasyonlar hakkında neler söylemek istersiniz?
Kavas: Her zaman olmasa da bâzı istisnai durumlarda meme ve genital organ estetikleri zaruri olabilir. Bundan başka, eğer kişide psikolojik saplantı hâline gelmiş kaygılar varsa bu durumda da estetik operasyon çok faydalar sağlayabilir
Öncelikle meme estetik operasyonlarından söz edelim: Göğüslerde (meme dokularında) estetik:
Meme dokuları, kadınlarda estetik görünümünü en çok etkileyen bölgelerdir. İlk olarak meme dokularının çok iri olduğu özel durumları ele alalım. Çok iri göğüslere sâhip kızlar veya kadınlarda hareket kabiliyeti azalır rahat elbise veya gömlek giymek çok zor olabilir. Hattâ, göğüslerin ağırlı ile öne eğilmekten kamburluk (kifoz) gelişebilir.Yemek yerken dahi masaya yaklaşmak zor olabilir.Uyku hâlinde, yatarken dahi bu boyuttaki göğüsler kişiye ciddi sıkıntılar verip hayatı çekilmez kılabilir. Ayrıca bu durum kişiyi, sosyal hayattan kopma noktalarına getirebilir. Bu ahvalde meme küçültme ameliyatları kaçınılmaz olur. Bu operasyonlar doğru endikasyonlar ile yapılırsa çok başarılı sonuçlar alınabilir.
Küçük meme dokuları veya asimetirk meme dokuları meme büyütme operasyonlarını gerektirebilir. Genellikle meme büyütme operasyonlarını meme protezleri ile yapılır. Meme protezleri sıklıkla slikon materyelden yapılır. Meme protezleri yerleştirilirken kesi yapılacak bölgeler kişinin isteğine veya mevcut dokuların anatomik elverişliliğine göre planlanır. Koltuk altı kesi, göğüs altı kesi veya meme ucu çevresi (areola mammae) kesisi yapılabilir. Meme protezleri göğüs kasları üstüne veya kas altına yerleştirilebilir. Sonuçları genellikle çok yüz güldürücüdür. Ancak, meme estetiğini birkaç yılda bir veya daha sık keyfî sebeplerle tekrarlamak son derece gereksiz ve zararlıdır.
Çetinoğlu: Diğer estetik maksatlı operasyonlar…
Kavas: Dış genital organlara estetik operasyon uygulanabilir. Dış genital organ;  bacaklar arasında apuş arası dediğimiz tabandadır. Bu bölgenin sınırları önde mons pubis (kıllı bölge tümseği) ile arkada makat (anüs) arasıdır. Önde klitoris, kıllı yağ dokulu büyük dudaklar ile içte kılsız ve yağ dokusuz küçük dudaklardan oluşur. İç kısımda idrar çıkış deliği (üretra) kızlık ve vajina yer alır. Dış genital bölgede, zor doğum sonrası gelişen yırtıklar, iri bebek doğurmak, müdâhaleli doğum yapmak (vakum, forseps) gibi sebepler vajinanın genişlemesine ve yırtılmalarına sebep olabilir. Bu durumlar ise kadın ve erkek için cinsî tatminsizliğe yol açar. Devam eden cinsî tatminsizlikler yavaş gelişen soğukluklara yol açabilir. Cinsî hayattaki bu soğukluklar evlilikte huzursuzluklara yol açıp evliliğin yıkılmasına dahi varabilir. İşte bu sıkıntılar genital bölge estetikleri ile çözülebilir. Levator kası (ıkınma kası) karşılıklı yaklaştırılarak vajina genişliği mükenmel şekilde çözüme kavuşturulabilir.
Ayrıca doğuştan, yapı itibari ile küçük dudukların aşırı büyük oluşu şekil bozukluğu simetri bozukluğu, renk bozukluğu, kadın psikolojisini ve hijyenini menfi yönde etkileyebilir. Dış genital bölge estetikleri lokal veya genel anestezi ile 30-60 dakika süren operasyonlarla yapılabilir ve büyük başarılara ulaşılabilir. Bu operasyonlar kişilere, eşlere büyük mutluluklar sağlayabilir.   
Çetinoğlu: İnsanlarımızın magazin konularına olan ilgileri gözlerden kaçmayan bir gerçektir. Bu kadar tıbbî teknolojik konulardan sonra, doğru bilinen yanlışlara düşülmesini engelleyecek bilgiler alacağımı düşünerek magazinvâri bir konuya gelmek istiyorum.
Kızlık zarı dikilmesi, tâmir edilmesi konusunda bilgi verir misiniz?
Kavas: Birçok memelide kızlık zarı vardır. Fakat insandan başka hiçbir canlıda kızlık mevhumu, bir değer ve mânâ ifâde etmemektedir. . Her memeli annede göğüsler, aynı fonksiyonları yapar, süt salgılar ve yavruların beslenmesine imkân verir. Erkeklerde testisler vücdd dışında bulunur.
Bunun sebebi vücut ısısından spermlerin korunmasını sağlamaktır. Kızlık zarı ise insanda kültürlere göre çok farklı sosyal mânâlar içerir. Kızlık zarının yapısı bozulduktan sonra onun gerçek tâmiri hiçbir metotla mümkün değildir. Karaciğer yenilenebilir, böbrek tubulusları yenilenebilir, cilddeki yaralar iyileşebilir ancak hymen hiçbir zaman yırtıldıktan sonra eski hâline dönemez. Kulak zarı hasara uğradığında, hasar giderilebilir. Fakat kızlık zarı hiçbir hasar giderme operasyonunu kabul etmez.
Bu konudaki yanlış bilgiler, ‘nasıl olsa tâmiri mümkün’ diye düşünülmesi, ciddî bir gevşekliğe yol açabilir. Tam anlamı ile kusursuz bir tâmirin asla yapılamayacağı bilinmelidir. Çok hassas bir konudur.
Ancak esnek kızlık zarlarının da bâzı durumlarda sıkıntılara yol açabileceği bilinmelidir. Kızlık zarı yırtıldığında kanama olacağı çok yaygın bir kanaattir. Bu kanaat doğrudur ancak istisnaları olabilir. Çünkü yüzük gibi çok ince hymenler, doku esnekliği ile bir arada ise, ilk cinsî temasta kanama olmayabilir ve bu durum çok nâdir değildir. Böyle bir durumda kızlık zarının önceden bozulduğu zannedilebilir. Bu yanlış anlama talihsiz bir süreç başlatabilir. Vajen girişinin ilişki öncesi, vajinal sıvı ile kayganlaşması, ilişkiye rağmen, yırtılmayı ve kanamayı engelleyebilir. Ayrıca yırtılan kızlık zarının, yırtılma noktasında damarsız oluşu da beklenen kanamayı sağlamayabilir. Bunu çok iyi anlatıp, büyük yanlış anlamaları, büyük muhtemel problemlerin oluşmasını engellemeliyiz. Bir doktor muayenisi ile (ilk ilişkiyi takiben, en geç bir hafta içinde yapılırsa) gerçek netleşir. Ne var ki bilgi, hüsnüniyet ile birleştirilerek bu tür onur kırıcı muayenelere gerek kalmaması en ideal hedefimiz olmalıdır. Çünkü onur, kristal bir bardak misali, kırılınca, onarılamaz.
Çetinoğlu: Kızlık ve gelinlik hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Kavas: Osmanlıda gerdek gecesi ertesinde kırmızı kurdele ile bekâretin mevcudiyeti ve ilişkinin olduğu müjdelenirdi. Hattâ bakirelerin beline kırmızı kuşak takılırdı. Gelinliklerde kırmızı renkte ve şalları yeşil renkte olurdu. Sonraları Avrupa’dan alıntı ile temizliği simgeleme adına gelinlikler beyaza döndü.
Hattâ meşhur yemen türküsünde şöyle diyor:

Mızıka çalındı, düğün mü sandın?
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın?
Yemen’e gideni gelir mi sandın?
Dön gel ağam dön gel dayanamiram
Burada gelinliğin kırmızı, şalın yeşil olduğunu ve Osmanlı kara ordusu bayrağının da al yeşil olduğunu bize ne güzel anlatıyor. Gelincik çiçeğinde de dış yapraklar (çanak) yeşil şalı simgeliyor, iç yapraklar (taç) ise kırmızı gelinliği simgeliyor.
Çetinoğlu:  Türker Bey, siz halk kültürü ile yakından ilgileniyorsunuz. İzniniz olursa, sohbetimizi halk kültürü ile ilgili bir soru ile bitirelim: Halk kültüründe 40 rakamının önemli bir yeri vardır. Bu rakamın, Kadın – doğum ve genel anlamda tıp alanındaki yeri hakkında bilgi lütfeder misiniz?   
Kavas:  Âdem’den bu güne neslimiz süre gelmiştir. İlk olarak Hz. Âdemin çamurunun mayalanması kırk gün olarak kabul ediliyor. Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde, asgari en büyük sayıdır.
Normal gebelik süresinin, ilk günden doğuma kadar net kırk hafta olduğu bilinmektedir.
Lohusalık dönemi de yine kırk gün olarak hayatımızda yer bulmuştur. Her ne kadar resmî raporlarda bu 6 hafta yani 42 gün olarak işlem görüyor olsa da, esası 40 gündür.
Çocuğun ana karnından ayrıldığı günden itibaren, iyileşmeler 40 günde tamamlanır. Bu sürede hem annenin hem bebeğin, dış çevrenin fizik kurallarına uyumu, psikolojik ve mikrobik etkilere karşı koyma hassaları, dirençleri tamamlanır. Kesilen bir dokunun iyileşmesi üç haftada tamamlanır, tamamen eski haline dönmesi kırk günü bulur. Eskiden beri, lohusa ve çocuk kırk gün yalnız bırakılmıyor. Lohusalık psikozları ilk kırk günde ağır şekliyle ortaya çıkabiliyor. Yeni doğum yapmış kadının kendini toparlaması, tıbbî olarak kırk güne tekabül ediyor. Birçok defa düşük sonrası yeniden adet görme, genellikle 30 gün değil 40 gün sonra oluyor.
Fransızca’da quarante (kuarante) kırk demektir. Karantinaya almak tabiri de kırk gün canlıları tecrid ederek gözlem altında tutmak işlemidir.
Tıb dışında dinî ve tarihî bilgilerimiz de 40 sayısına itibar etmektedir. Hz Muhammed (SAV) 40 yaşında peygamber oldu. Hz. Âdemin hamuru kırk gün bekletilmiş. Hz Musa Tur Dağı’nda kırk gün kaldı. Hz İsa çölde kırk gün dolaştı.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: ‘Sizden birinin yaradılışı kırk günde cem (nutfe) olur. Sonra bu kadar müddette aleka olur. Sonra bu kadar müddette mudğa olur. Sonra ona ruh üflenir.’
Beş vakit namaz sünnetleriyle kırk rekâttır. İnsanda bir şeylerin alışkanlık haline gelmesi için kırk gün o şeye devam etmesi gerektiği söylenir. Öğrencilerin sınıfta dikkatlerinin azamî kırk dakika sürdüğü bilinir. Kırk sayısının özel ve uğurlu bir sayı olduğuna, bazı tabiat varlıklarını temsil ettiğine çok eski çağlardan beri inanılır. Dinde, matematikte, astronomide, edebiyatta, tasavvufta,
astrolojide ayrı ayrı anlamları olduğu bilinir.
Kırk dakika, kırk gün, kırk hafta, kırk yıl zaman birimlerinin kendi arasında ve insan hayatı ile ilgili ilişkileri henüz aydınlatılamamış ve bu sırra mazhar olunamamıştır.
Çetinoğlu: Bilgi yüklü, kültür dolu bir sohbet oldu. Sağlıklar, mutluluklar müjdeleyen, millet olarak geleceğimizi teminat olacak yönlendirmeler içeren, ahlakî öğütler veren muhteşem bir röportaj oldu. Çok teşekkür ederim.

Dr. TÜRKER KAVAS:
1953 Kıbrıs’ın başşehri Lefkoşe’de dünyaya geldi. 1959 yılında, 6 yaşındayken ‘Ya Taksim, Ya Ölüm’ mitingine, 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuyla adaya gelen Mehmetçik ile kucaklaşma gününe aile büyükleri ile birlikte katıldı. Lise eğitimini Kıbrıs’ta tamamladı. Askerlik görevini 15-18 yaşları arasında mücahit olarak yaptı. Şehit Yüzbaşı Cengiz Topel’in bombardımanına ve düşüşüne, ‘U-Thant (*) Utan’ mitinginde millî heyevanlarını geliştirdi. 1963-1974 yılları arası Türklüğün yokluk ve sıkıntılı günlerine şâhit oldu.

Tahsil için Türkiye’ye geldi. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Üroloji ve kadın hastalıkları-doğum stajlarını İngiltere de St. Bartholemeus Hastanesi’nde yaptı. İsveç-Göteborg ve Norveç-Drammen’de mezuniyet sonrası eğitim aldı.

Kıbrıs Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde ve Şişli Etfal Hastanesi’nde kadın hastalıkları ve doğum ihtisası yaptı. 1985-1991 yılları arasında Şişli Etfal Hastanesi’nde başasistanlık görevini üstlendi. 1987’de Bonn Üniversitesi’nde ve İsveç Shalgrenska hastanelerinde tüp bebek eğitimi gördü. Hâlen; Kadıoğlu Hastanesi, Osmanoğlu Hastanesi, Memorial Hastaneleri ve Acıbadem Hastanelerinde misafir hekim olarak ve İstanbul’un Şişli semtindeki özel muayenehanesinde hekimlik yapmaktadır. Ağırlıklı olarak kısırlık tedâvisi alanında hizmet vermektedir
Sivil toplum kuruluşlarındaki çalışmaları:
Kıbrıs Türk Kültür Derneği Başkan Yardımcısı
Piskosomatik Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (PJOD) Başkanı
Kıbrıslı İşadamları ve Profesyonelleri Derneği Kurucu Üyesi
Türk Alman Jinekoloji Derneği Kurucu Üyesi
(*) Dönemin Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreteri U-Thant,1964 yılında, Rumların Türklere yaptığı zulümlere seyirci kalmıştır. Bu hareketi protesto etmek maksadıyla; ‘U-Thant Utan’ sloganıyla miting yapılmıştır.  

Sevr Modası ve Demokraside Yabancılaşma

Regaip Kandilinizi tebrik eder, ülkemiz üzerindeki kara bulutların dağılmasına vesile olmasını dilerim.

Halkı ikna turlarında görev yapan, bir kısmı “Barış ve Kardeşlik” sloganlarının etkisiyle olup bitenden haberdar bile olmayan akil insanlar topluluğuna karşı ortaya konan tepkiler genelde zorla bastırılıyor ve hasıraltı ediliyor. Barış ve kardeşlik ifadelerinin hangi önemli tavizlerin üstündeki bir örtü olduğu pek araştırılıp düşünülmüyor. Akiller grubunda yer alan isimlerin önemli bir bölümünün fikri çizgisi bilinmez değildir. Bunlar dün Marksist, bugün liberal, anti-Türk, anti-devlet ve Cumhuriyet karşıtı eylem ve imza kampanyalarında hep yer almışlardır.

Bu bakımdan onların sorunu bazı hassas vatandaşlarımız gibi toplantı salonlarına bayrak asılıp asılmaması ve İstiklal Marşı’nın okunup okunmaması olamaz. Bunların arasında Osmanlı’nın idam fermanı ve tasfiyesi olan Sevr Anlaşması‘nı methedenlere de rastlanmaktadır. Aralarında Sevr’in idam fermanı olduğuna inanan Mehmet Akif’i bile suçlayacak ölçüde şaşkın olanları da vardır. Bugünlerde Sevr şartlarına sıkı sıkı sarılarak onu tekrar gündeme getirmek için az çaba sarf edilmiyor. Ermeni’ler değil; Taşnakçı militan Ermeniler, Kürtler değil; ama bölücü,ırkçı Kürtçüler ve etnikçi taassup içinde olanlar burada başı çekiyor. Bunlara Türk kültürünü yaşayan, İran Şia’sı ile ilgisi olmayan Alevi vatandaşlarımızı da katmaya çalışıyorlar. Dünün ideolojik çatışmalarının yerine, sürekli Sünni-Alevi ayrımcılığı ve çatışması tahrik ediliyor. Etnik ölçekli değerlendirme ve zorlamalar öne çıkıyor. Cumhuriyet yönetimlerinin son derece doğru olan mezhepler üstü duruşunun son yıllarda değişir olması, ihanet odaklarına fırsat veriyor.

Barış, kardeşlik, özgürlük ve şimdilik demokrasi aşığı role bürünmüş olan malum çevrelerin, Türk Dünyasında Türklere karşı işlenen insan hakları ihlalleri ve 2000’li yıllara has kültürel ve fiziki soykırımlarla ilgileri yoktur. Almanya’da yabancı düşmanı katil ırkçıların duruşmaları gibi örnekler onları pek ilgilendirmez. Bulgaristan’da yapılan son Genel Seçimde Türklerin iki partiye bölünmesi, Türkçeye getirilen seçim yasakları da onların gündeminde yoktur. Onlar sadece başkaları adına Türkiye ile sorunlu ve kavgalıdırlar.

Böyle marjinal grupların ve bu zihniyette olanların ülkemizde bulunmaması gerektiğini savunuyor değiliz. Demokrasi bu gibi farklılıkları, aykırılıkları da bünyesinde taşıyabilir, hoşgörebilir ve kaldırabilir. Yanlış olan marjinal görüş ve taleplerin Türk Milletinin istek ve görüşleriymiş gibi ele alınması ve buna göre yönetenlerin politika oluşturmasıdır.  Terör örgütü ile müzakere sürecinde ve yeni anayasa çalışmalarında bu yanlışları görüyoruz. Ülkemizde yarım yamalak işleyen demokrasinin asıl sorunu budur. Demokrasinin ve millet iradesinin karşılaştığı yabancılaşma marjinal görüşlere dayanma yanlışıdır. İş bununla da kalmamakta, millet iknaya da çalışılmaktadır. Devletin kuruluş felsefesinin ve amacının ortadan kalktığı, milli kimliğin dışlandığı, etnik grup seviyesine indirildiği, T.C.’nin bir ara resmi dairelerden silindiği bir yerde tartışılması gereken konu demokrasi olamaz. Demokrasi milli devletsiz ve milletsiz, mutabakatsız bir ütopya değildir.

Türkiye’nin son yıllarda Irak’ın ve Suriye’nin Kuzeyini sınırları içine alacak şekilde tertip ve olaylarla karşılaşması, sözde büyüyerek ufalanma tuzağı ve son Reyhanlı olayının ibretle izlenmesi gerekir. Osmanlı ağabeyliği rolünü üstlenmeye zorlanmamız, bunun için “milli devlet ve üniter yapıdan federal yapıya geç” söylemi ve yerel yönetimlerin kullanılma çabası 2000’li yıllarda da devam eden Sevr modasıdır.

Türkiyem Cennetim

0

Değerli okur! Sizleri biraz sonraki cümleleri, iyice anlamaya, güzelce düşünmeye davet ediyorum. Çünkü bu cümlelerle ifade edilen mânâlar çok derin. Bu sarfedilen sözler çok veciz, bu sözler çok düşündürücü. Bu sözler aynı zamanda, bizleri çok rahatlatıcı sözler.

Bizlerin günümüzde kendimizi güven içinde hissetmemizi sağlayan sözler. Dahası bu sözler, bizlere, yarınlarımızda da güvenli olacağımızı müjdeliyor. Yarınların meçhul, bilinmeyen endişelerinden; endişe etmememiz gerektiğini söylüyor.

Dahası sadece güzel Türkiyemizin değil; azîz İslâm Âlemi’nin de aynı şekilde Türkiye gibi yarınlarından emin olması gerektiğini muştuluyor. İslâm Âlemi’nin de geleceğinden kuşku duymaması icap ettiğini nazara veriyor. Hem Türkiye’yi hem de İslâm Âlemi’ni rahatlatıyor.

Şimdi bu açıklamanın ışığı altında biraz önce dikkatinizi çektiğim cümleleri mütalaanıza sunuyorum. Buyrun beraberce okuyalım. Dikkatlice bir güzel inceliyelim. İyice kulak verelim, bu altın sözlere. Buyrun hep birlikte kulak kabartalım, bu çok mânâlı, bu çok önemli sözlere:

“Bu temiz milletin…” derken duralım bir an ve düşünelim bir kez, milletin temiz oluş keyfiyetini. Neden mi temiz bu Türk Milleti aziz okur. Hemen söyliyeyim:

Çünkü bu milletin insanlık aleyhinde en ufak, kötü bir düşüncesi yoktur. Çünkü bu temiz milletin hiçbir millet aleyhinde en küçük bir faaliyeti olmamıştır. Aksine kendini bildi bileli,  insanlığın hizmetinde görmüş ve öyle davranmıştır.

Bugün de aynı ulvî ve yüce his ve duygular içindedir. İnşâllah yarın da böyle olacaktır. Bunun böyle olduğuna tarih şahit ve tanıktır. Çünkü mâzi ve geçmiş zaman; istikbâlin ve geleceğin aynasıdır. Gelecekte olanları görmek isteyen; geçmişe baksın ve bakmalı. Zira geçmiş; geleceğin aynasıdır.

Kaldı ki, bu millet ne zaman sıkışsa Allahın inayeti onu yalnız bırakmamış; her zaman, tarih boyunca imdadına yetişmiş. Bu milleti dar günler, zor anlar ve düşman saldırılarından daima hep korumuş, hep kollamış ve mütemadiyen kurtarmıştır. Nitekim bunun son örnekleri İstiklâl Harbi, Kore Savaşı ve Kıbrıs Çıkarması’nda görülmüştür.

Çünkü bu necîb ve asîl Türk Milleti’nin dün olduğu gibi yarınlarda da ortaya çıkacak, kendini gösterecek, dünyaya parmak ısırtacak büyük ulvî bir misyonu, maddî-manevî özel bir görevi var ki, biraz da o güzel ve parlak günlerin hatırı için Allahü Zülcelal Hazretleri bu temiz milleti yeri geldikçe koruyor, kolluyor ve muhafaza ediyor.

Üstelik “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir.” Hükmünce bütün İslâm Âlemi aynı koruma, kollama şemsiyesi altında muhafaza ediliyor. İnşâllah bu milletin yeniden maddî-manevî bayraktarlığı yakındır. Zaten bu milletin önderliği altında oluşacak beyaz, parlak, güzel ve şanlı günlerin geleceğine intizar ediliyor, bekleniliyor. Derken, o hâlde İslâm Âlemi’nin bugünkü perişan hâli nedir? Dediğinizi de duyar gibiyim. Bugünkü hâl-i pür melâlimiz / acıklı durumumuz muvakkat / geçici arızalardır. Neylersiniz ki, bahar kıştan, gündüz geceden sonra.  İlahî kanun bunu iktiza ettirip gerektiriyor.

Lâkin o günler geldiğinde; sadece Türkiyemiz değil, sadece İslâm Âlemi değil; bütün insanlık âlemi rahat bir nefes alacak. Bütün dünya İslâmın sulh ve sükûn, barış ve güven ortam ve havasından bol bol nasiplenecektir. İnşâllah.

Çünkü bu temiz milletin istikbâlini ve geleceğini şu veciz ve özlü sözler ne güzel müjdeliyor. Zaten bizleri de konuşturan, cuş u hurûşa getiren volkanlar gibi kükreyen satırları yazdıran itici güç; aynı kaynaktan doya doya, aynı menbâdan kana kana içmemizin manevî sarhoşluğundan doğmaktadır.

İşte bazı zâtların, Allahın bildirmesiyle bildiği gayb-âşina, geleceğe ait, gelecekte olacaklara

dair yazılan veciz sözlerden biri de şudur:

“Rahmet-i İlahiyeden (Allahın rahmetinden) ümit kesilmez. Çünkü, Cenab-ı Hak; bin seneden beri Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği (hizmet ettirdiği) ve ona bayraktar (önder ve rehber) tayin ettiği (atadığı; dikkat edelim ne diyor o büyük zât ona yâni Kur’ana büyük Türk Milletini bayraktar tayin ettiğinden bahsediyor. İşte) bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat (geçici) arızalarla (engellerle) inşâllah perişan etmez (yani etmiyecek). Yine o nuru ışıklandırır (yani ışıklandıracak) ve vazifesini (görevini) idame (ve devam) ettirir (yani devam ettirecek).” Üstelik bütün dünyanın istemezliğine rağmen.

Evet “Bu temiz milletin (yani bu temiz Türk Milleti’nin) ve bu Cennet gibi memleketin…” derken de duralım biraz aziz okur. Memleketimiz, gerçekten Cennet gibi, yedi iklim dört bucak, hepsi de Türkiye’mizde mevcut.

Fizikî hâliyle, iklimindeki çeşit çeşit letafetiyle ülkemiz âdeta Cennet değil ama Cennet gibi olup; Cennetten nişaneler, Cennetten izler taşıyor. Sanki rüzgârları oradan bizlere serin serin esiyor. Bu madalyonun maddî tarafı. Yâni Türkiyemizin Cennet gibi olan maddî görünüşü. Bir de manevî yönden, manevî bir Cennet gibi oluşu var ki, o da bu ülke insanlarının İslâm oluşlarıdır. İslâm oluş da manevî bir Cennette oluş sayılır değerli okur.

Hem bu ülkede oluştan, hem de bu ülkede müslüman olarak doğuştan ne kadar iftihar etsek, ne kadar övünsek azdır. Ayrıca güzel vatanımız Türkiye’nin Cennet gibi oluşunun diğer bir sebebi daha var. Türkiye şüheda toprağıdır. Türkiye şehitler mekânıdır. Şehitlerin durağı ise Cennettir.

Bu vatan uğrunda ölenler; bu vatanı bir de bu şekilde Cennete çevirmişlerdir. İşte bu bakımdan Türkiye, bu sözde denildiği üzere Cennet gibi bir memlekettir. İşte asıl bu nükteden olsa gerek, büyük İslâm Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy:

 

“Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda”

 

Diyerek bütün dünyaya karşı bu gerçeği haykırmıştır.

Evet “Bu temiz milletin ve bu Cennet gibi memleketin sapasağlam bir hâlde durması ve bütün İslâm diyarının da keza(bunun gibi) her taarruzdan (her saldırıdan) masun kalması (korunması) da, bir avn-i İlahî  ve imdâd-ı Ahmedî (Allah’ın yardımı ve Hz. Muhammed’in meded vermesi) -Aleyhissalâtü Vesselâm- sebebiyledir.”

Evet değerli okur! Bu Vatan, bu Devlet ve bu Millet ile önce Allahü Zülcelâl, sonra da sevgili Habîbi Hz. Muhammed Mustafa bizzat ilgilenmekte, bizzat alâka duymakta. Bunu da asrımızda onun mikrofonu yerinde olan büyük zâtların ağzından ifade etmekte. Bizlere, İslâm Âlemi’ne ve bütün dünyaya duyurmaktadır.

Nitekim, 1919 senesi Eylülü’nde Misâl Âlemi’nde, mânen büyük bir Zât’a İslâm’ın mukadderatı, kaderi için teşekkül eden, toplanan bir muhteşem mecliste:

“Ey felâket-helâket asrının adamı! Senin de reyin (görüşün) var, fikrini beyan et (açıkla)!” Diye sâdık, doğru bir rüyada, İslâm Âlemi’nin geleceğinin sorulması, aslında perde arkasından soran zâtın şahsında, Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin seslenmesinden başka bir şey değildir.

Hakîkaten değerli okur! Bu duygulu fakat o nisbette gerçeğin ta kendisi olan bu ifadeler ne

1048

derece düşündürücü, ne kadar büyüleyicidir. Evet ne diyorduk, güzel Türkiyemizin, büyük İslâm Âlemi’nin maddeten ve mânen korunmasının ve yarınlarının gözetilmesinin temelinde o iki cihan güneşi Resul-i Zişan Efendimiz Hz. Muhammed’in kanat germesi vardır.

Bu ne büyük bir mazhariyet, bu ne büyük bir nâiliyet aziz okur! Bunu bir bilsek, ahhh bir bilsek bunu. Sevincimize pâyân olmayacak. Sevincimiz son bulmayacaktır. Bunu bir bilsek. Ahhh, bir bilsek sevgili okur! Günahkâr ve çok kusurlu olan bizler; bunu bir bilsek. Bu Peygamberî  ilgiye mazhariyetimizi ifade edecek kelime bulamayız.

İşte ne mutlu bizlere ki, öte âlemde bile kalbi bizler için atan bir nurlu Peygamberimiz var. Ne mutlu bizlere ki, o iki cihan güneşinin ilgi ve sevgisine mazhar, rahmetine gark, müjdesine ma sadak olmuşuz.

Sevinelim ve sevinin a dostlar! Nasıl bir Peygamber’in ümmeti olduğumuzun bilincine varalım. Kutsal Kitabımızın değerini bilelim. O Kudsî Kitabın mânâsını; son defa Türkçe olarak ilham eden yüce Allah’a kollarımızı açalım.

Bu ilahî göreve hayatını adayan zâtlara da teşekkürü borç bilelim. “Es-sebebü ke’l-fâil.” / Sebep olan yapan gibidir, sırrına erelim. Evet, bizleri cûş u hurûşa getiren, bizleri coştukça coşturan, bizleri yerimizde duramaz hâle getiren bu altın sözlerin tamamını, artık bir çırpıda söyliyelim:

“Bu temiz milletin ve bu Cennet gibi memleketin sapasağlam bir halde durması ve bütün İslâm diyarının da keza her taarruzdan masun kalması da, bir avn-i İlahî ve imdad-ı Ahmedî (aleyhissalâtü vesselâm) ve bu Nur-u Kur’anî (Kur’an Nuru) ile olduğu şüphesizdir.”

Kısaca demek lâzımsa, Türkiye’de müspet, yapıcı bir Şahs-ı Manevî var. O boş durmuyor. İçten içe kozasını örüyor. Türkiye’yi gelecekdeki misyonuna, gelecekdeki kudsî  görevine hazırlıyor. Türkiye’yi istikbâldeki kutlu hizmetine çağırıyor. Üstünde yükseleceği, o yüce hizmetin temelini atıyor.

İşte o kutlu görev ve o mutlu netice için, hem Türkiye hem İslâm Âlemi koruma altında tutuluyor. Çünkü istenen sonuç, hem Türkiye’de kendisini gösterecek, hem İslâm Âlemi’nde mâkes bulacak, yankılanacak. Hem de dünyada insanlık bu adâlet güneşinden istifade edecek, yararlanacak.

İslâm garip olarak geldiğini, öylece dünyaya nasıl göstermiş ise, İslâm garip olarak gideceğini de, tüm dünyaya böylece gösterecektir. Yâni İslâm, gelişinden çok kısa bir zaman sonra Arabistan yarımadasından kabına sığmayan su misali nasıl taşmışsa ve bu hâliyle nasıl dünyayı şaşırtmışsa.

İslâm âhir zamanda, Kıyametten önce, giderayak öyle bir şahlanış gösterecek, öyle bir yükseliş sergileyecek ki, bütün dünyayı kendisine hayran edecek. Tüm dünyayı yine şaşırtacaktır.

Böylece garip, yâni şaşırtarak geldiği gibi, yine garip, yâni şaşırtarak gitmesi gerçekleşmiş olacak. Velhasıl dünya, son bir defa daha, gerçek insanlık neymiş, gerçek adâlet nasılmış, gerçek medeniyet nasıl olurmuş; o zaman görecek. O vakit bilecek. O an anlayacak. Belki de bunlardan habersiz geçen asırlarına esef edecek, yazıklanacak, hayıflanacak.

İşte Cennet-âsâ o günlerin manevî temeli Türkiye’de  -sessiz sedasız-  atıldığı için, bu yüce dâvâda, bu millet mânevî bir cihadın içinde olduğundan dolayı mübarektir. Binaenaleyh, bu millet asîldir. Bu millet asîlzadedir.

Makam-mekân ise değerini üstünde oturandan alır. İşte bu yüzden bu toprak mübarek mi mübarek. Bu vatan kutsal mı kutsal. Bu devlet mukaddes mi mukaddesdir.

Bütün bu yazılanlardan sonra, şu deyişleri söylemeden edebilir miyiz?

 

1049

“Türkiyem Türkiyem Cennetim
Benim güzel memleketim”
Benim güzel milletim
Benim güzel devletim
Benim cennet vatanım
Güzel insanlar diyarı
Türkiyem
Tek isteğim
Uğrunda ölem
Bağrında kalam
Türkiyem
Selâm sana
Sana selâm
Türkiyem
Ölem sana
Sana ölem
“Türkiyem Türkiyem Cennetim
Benim güzel memleketim”

“ Bir Daha Gel, Gel Samsun’dan ”

 

19 Mayıs 1919‘un Türkiye’si en çok 19 Mayıs 2013‘ün Suriye’sine, Irak’ına benzer.  Emperyalizmin dişleri arasında Müslümanların kanlı cesetleri.. Ve onun kürdanlığını yapan yerli işbirlikçiler..

15 Mayıs’ta İzmir‘e Yunan palikaryası girdi diye başladı Millî Mücadelemiz. İlk kurşun ilk kıvılcımdı. Şimdi Ege ve Akdeniz sahilleri gayrimenkul sahibi yabancılarla, Doğu ve Güneydoğu ajanlarla dolu. Son çözüm süreci ise Rus ruleti..

Maraş‘ta örtüye uzanan elin kırılma belgeselidir ‘Kahraman‘lığa giden yol. Antep Kalesinde gâvur bayrağı asılı dururken gâzâ için durduruldu Cuma namazları. Urfa‘nın ‘Şan‘ıdır vatan ve namus mücadelesi. Hatay’ın ötesinde ve berisinde kavim – kardaş kırılıp dökülüyor. Halkımız ise akillerin aklını başına toplamasını beklemede.

Doğu Anadolu’da Ermeni, Karadeniz’de Rum çeteleri komşuluk hakkını ve bir arada yaşam hukukunu sokak ortasında kurşuna dizmişti; şimdi Ermenilerden 1915 özürü, İsrail’e askerî üslü özür öpücüğü verme yollarında gezinmedeyiz.

Telgrafhanelerine, tersanelerine, kalelerine girilen bağrıyanık Anadolu insanının ürünü daha tarlasındayken Duyûn-u Umûmiye’ye verilen kumpası bozmanın adıdır Kurtuluş Savaşı. Ya şimdi özelleştirmelerle kendi kurumlarınıza yine sizin davetinizle giriyorlarsa? Ya şimdi borsanın ve bankacılık sektörünün dümenini bizzat sizinkiler ecnebilere veriyorlarsa?

Sahi, biz düşmanı denize niçin dökmüştük? Millî, dinî ve iktisadî tam bağımsızlık değil miydi bizi hareket geçiren? Zulme karşı farz-ı ayın değil miydi sorumluluğumuz? Madem bu kadar gelin – güvey olacaktık o kadar şehit ve gaziyi niye verdik?

Kabil‘in torunları Habil‘in torunlarını son 3 asırda mat etti. Şeytan bile küresel zulüm imparatorluklarının şerrinden tekaüde ayrıldı. 20.yy’ın tek sürprizi Mustafa Kemal ve “Türk’ün Ateşle İmtihanı“dır. Ve imanı avuçta kor gibi taşıyanların bayrağı yere düşürmeme savaşıdır İstiklal Harbimiz.

Ahlâksız kapitalizm ahlâkımızı ifsad edemesin ve dev köpek balıkları insanımızın kanına etini katık etmesinler diye savaştık yürekler boyu. Din-i mübin-i İslâm muharref  Hıristiyanlık ve İsrailiyyat arasında boğulmasın diye tüfek çattık kaşlarımızın yerine. Attığımız her mermi dünya milletlerinin topyekün kurtuluş şansıydı.

Şimdilerde magazin – maç trafiğinde başı dönen, televizyonik yarışmalar ve facebook paylaşımlarıyla iğdiş edilen ve cellâdına âşık mahkûm tipine indirgenen Türk Milleti, 94 yıl öncenin o muhteşem, o mübarek, o mütevazı, o mukavim milletidir. O günden beri ne, nasıl değişti?

“Geçmişini bilmeyenler onu tekrar yaşamaya mahkûmdurlar” demiş ya Santayana, yakında Âşık Mahsunî‘nin çağrısına çoban ateşlerinin yandığı Toroslardaki bir Yörük çadırından cevap gelir: “Sarı saçlım, mavi gözlüm / Nerdesin dost?”

 

 

Dilde, Kültürde, Gönülde Ayrılık

0

 

Allah yarattığı kuluna hayatı anlamak, manalandırmak, ona karşılık vermek üzere birçok imkân bahşetmiş… Göz görmeyi, kulak duymayı, dil söylemeyi mümkün kılar.

İnsanlar, duygu ve düşüncelerini önceden müşterek anlam verdikleri ve çeşitli ses gruplarından oluşmuş kelimelerle paylaşırlar. Bu paylaşım sistemi ‘lisanı’ oluşturur.

İnsan bünyesinde tek yaratılan uzuvların başında gelen dilimizin, konuşmaya aracılık etmesini Hz. Mevlana; “Dil gönlün perdesidir, perde kımıldadı mı, gönüldekiler görünür olur” sözüyle açıklar.

Buradan anlıyoruz ki; dilimiz, gönlümüzün tercümanıdır ve divan edebiyatında ‘dil’ bu nedenle ‘gönül’ anlamında kullanılır.

Dil aynı zamanda insana birlikte yaşadığı toplumun gönül kapılarını açan anahtardır. Sağlıklı toplumlar gönül dilini oluşturabilen toplumlardır ve gönül dilinin lisanı aynı olur.

Gönül dilini konuşturan toplumlarda birlik, dirlik, huzur, neşe ve güven hâkim iken bu dili oluşturamayan toplumların kin, nefret, sevgisizlik ve çatışma sarmalının içine düşmesi kaçınılmaz bir durumdur.

İnsan ihtiyaçlı varlık. İhtiyaçlarını karşılamak için başkalarına hizmet sunmaya ve başkalarından hizmet almaya ve bu nedenlerle toplu yaşamaya mecbur.

Bu zorunluluk onu bir takım ‘sosyal organizasyonlara’ tabi kılar. Bu sosyal organizasyonların en başında ‘aile’ ve nihayetinde ‘millet’ gelir.

Ailede maddi ve manevi yakınlıklara yani soya dayalı sosyal bir bütünleşme vardır. Milletin sosyal bütünleşmesi ise, bireyler arasındaki ortak kabullerden doğan ortak özelliklerle sağlanır.

Ailedeki soya dayanan akrabalık bağının yerini, Millet varlığında yaşayış düzeyindeki ortak tutum ve davranışlardan kaynaklanan ‘sosyal akrabalık bağı’ alır. Bu bağ ve aynı toplumdan olma duygusu, fertlerin birlikteliğini sağlayan ortak bilinci oluşturur ve Milletin bütün fertlerinde aynı gönül dilini hâkim kılar.

Millet varlığında sosyal akrabalık bağını kuran ve toplum bilincini, ortak gönül dilini oluşturan değerlerin tümü milletin kültürünü oluşturur ve dil kültürün temel taşıdır.

Türk Aynştayn’ı olarak bilinen Prof. Dr Oktay Sinanoğlu: “dil gönlü yüzdüren gemidir, dil gemisi batarsa gönül de batar” diyor.

Türkiye Cumhuriyetinin bir milleti, bir dili vardı. Şimdi çok dilli, çok kültürlü, çok milletli bir yapıya doğru koşar adım gidiyoruz, sosyal akrabalık bağını ve gönül dilimizi paramparça ediyoruz.

Allah’ın emrine teslim olmuş bir Müslüman olarak; insanların anadilini yok sayanlardan olmamız mümkün değil fakat bir devlet söz konusu olduğunda çok dilliliği benimsemek devleti reddetmektir. Dünyada eşi benzeri olmayan bu yapıyı Türkiye’ye reva görmekle milletin gönül dilini, bilincini, birliğini, dirliğini bozmuyor muyuz?

Zorunlu eğitim beş yıldı, sekize çıkardık şimdi on iki yıl oldu. On iki yıl zorunlu eğitim verdiğin vatandaşına mahkemede “kendini daha iyi ifade edebileceği başka bir dilde sözlü savunma hakkı tanımak” dünyanın başka bir ülkesinde görülmedi ama biz bir ilki gerçekleştiriyoruz.

Bu hükmün ardından başka isteklerin geleceğini bilmeyen mi var? Yaratılan fiili durumun; sanığın savunma hakkı veya diğer sanık haklarının korunmasıyla bir ilişkisi olmadığını herkes biliyor.

Yürürlük kazanan bu hüküm, Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere de aykırıdır. Anayasanın 90/5 inci maddesini okuyan herkes bu maddenin getirilen hükme dayanak olmadığını anlar.

Türkiye Cumhuriyetinin bütünlüğü içinde bir millet olarak sosyal akrabalık bağı içinde bir arada yaşayacaksak tek dil benimsemek zorundayız. Ortak dil devletin ve o devleti oluşturan milletin temel taşıdır. O taş yerinden oynarsa belası herkesi bulur.

Bazıları Türkçeden hoşlanmıyor diye Milleti bir arada tutmak için atalarımızın hatalarından ilham alıp Arapçayı, Farsçayı ya da başka bir milletin dilini ortak dil olarak mı seçelim?

Dilde, kültürde, gönülde ayrışarak bir olamayız ama biz gittikçe ayrışıyoruz. Bunca ayrışmadan sonra bizi hangi güç bir arada tutar?

Akif; “Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez” demekle neyi kastetmişti acaba?

Yoksa Akif’in de mi çağı geçti? Artık düşüncelerimizi Akif besleyemiyor mu?

 

 

Kuşatma Altında Dumura Uğrayan Akıl !

 

Türk Milleti, yüzyıllardır bir kuşatma altında olduğu için aklı dumura uğramış vaziyettedir. Yoksa içinde bulunduğu durumlardan, basit davranışlarla çıkacağını fark eder ve ona göre davranırdı.

Türkiye’de ve dünyanın dört bir köşesinde, Türk Milleti saldırıya uğramış durumdadır. Bu saldırı akla hayale gelmedik yöntemlerle sürdürülmektedir.

Türkiye Cumhuriyetinde; Türk Milleti ve Türk Devleti, hem de iktidar yolu kullanılarak tarih sahnesinden silinmek isteniyor. Türkiye’de bunu yapanlar, benzer oyunları Türk Dünyasında ve nerede Türk varsa orada da uygulamaya koyuyor. Hedeflerinde tek bir şey var o da “Türk”…

12 Mayıs 2013 tarihinde, yanıbaşımızdaki komşumuz Bulgaristan’da erken genel seçimler var. Şu an Bulgaristan’ın nüfusunun % 15’i Türk. Diğer müslüman nüfusla daha da artan bu oran, Bulgaristan ve bizim için çok önem arz ediyor.

Sadece 1877 – 1878 (93 Harbi) Osmanlı – Rus Savaşı’nda, Rusların; Bulgaristan’ın hristiyan Bulgarlara ait olduğunu ispatlamak için, bir anda 300.000 civarında Müslüman Türk’ü katlettiğini ve 1.5 milyon insanımızı o tarihlerde göçe mecbur bıraktığını bilirsek, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum.

Türk Milleti ile Türkiye’de uğraşan ve görünürde ümmetçi ama aslında mikro ırkçı olan AKP iktidarı; aynı uğraşısını, Bulgaristan Türklerini siyaseten ve fikren bölmek için veriyor.

Türkiye’de Türk Milletinin adını ağzına bile anmaktan imtina eden AKP iktidarının, Bulgaristan Türklerinin hayrına bir iş yapacağını düşünmek zaten büyük bir saflık olur.

Bulgaristan Türklerinin siyaseten elde ettiği güç, AB’nin başkenti Brüksel’in isteği, Sofya’nın ellerini ovuşturması ve Ankara’nın bastırması ile sıfıra indirgenmeye çalışılıyor.

Bundan önceki seçimlerde, Türkiye’deki en küçük kıpırdanmaya, sözlü ve yazılı nota veren Bulgaristan; bu gün iktidarın milletvekili ve belediye başkanlarının Bulgaristan’da cirit atmasına ve de Türkiye’deki vali ve kaymakamlıkların gazetelere düşen baskılarına nedense hiç ses çıkarmıyor (!).

Bulgaristan Türklerini ikiye bölmek için yine eski partide yıllarca çalışmış olanlara; parti kurduranlar ve maddi destek sağlayanlar kimlerdir? Amaçları nedir? Cevap çok basit; Bulgaristan Türklerini bölmek… Türkle; Türkiye’de ve dünyada kim uğraşıyorsa, Bulgaristan’da da onlar uğraşıyor.

Ancak Türk Milleti, Türkiye’de kendi başına gelenleri anlamakta bir çaresizlik içindedir ki;  Bulgaristan’da olanları nasıl anlasın?

Halbuki Bulgaristan’da olanlara ve Bulgaristan Türklerini alenen bölmeye çalışan, RTE ve AKP iktidarına, Türk Milletinin her evladının karşı çıkması gerekirdi…

Türkiye’deki en büyük sıkıntımız;küçük ayrıntılar sebebiyle binlerce bahane üreterek bir araya gelemeyişimizdir. Bu tesadüf değildir. Bir strateji ve plan; bizi bir araya gelmekten alıkoymaktadır. Bu nedenle kim ki; büyük çatı altında toplanmayı red ediyor ise, benim için onun üzerinde büyük bir soru işareti koymuşluğum vardır.

Bir araya gelemeyen topluluklarında, meselelerden haberdar olması ve meseleleri yorumlaması ve de tavır geliştirmesi neredeyse imkansız olmaktadır.

Bu gün milli meselelere duyarlı olan insanlarımız bile, Bulgaristan Türklerine ne yapılmak istendiğinden habersizdir ve gidişatı önlemek için bir şeyler yapmamaktadır. Keza aynı bilgisizlik ve bunun getirdiği duyarsızlık Bulgaristan Türkleri üzerinde de etkili olmaktadır.

Gelin Türk Milletini; Bulgaristan Türklerini ufalıyarak yok etme operasyonundan haberdar edelim.Bu işin başında Ankara’daki iktidarın olduğunu bilelim. Ve de Bulgaristan Türklerinin 12 Mayıs’ta sandıktan bir bütün halinde çıkmasına hep birlikte destek verelim. Yoksa gözü ve gönlü daima bizde olan Bulgaristan Türklerinin geleceğine dair  vebali hepimiz üzerimizde taşırız. Haydi durmayın! Bir şeyler yapın, hiç bir şey yapamıyorsanızda dua edin…

 

 

İslam Kolaylık Dinidir

İslam dini, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak üzere Yüce Allah’ın gönderdiği en son ve en mükemmel dindir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim” (Mâide, 5/3) buyrulmuştur.

Yüce dinimiz İslam’ı mükemmel yapan özelliklerinden birisi de kolaylık dini olmasıdır. İslam’da aşırılığın ve zorluğun yeri yoktur, insanlar ilahi hükümler karşısında güçleri ve imkanları ölçüsünde sorumludurlar. Kur’an-ı Kerim’de, dinimizin bu kolaylık prensipleri hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 2/185) “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiç bir güçlük yüklemedi.” (Hacc, 22/78)

Yaratmış olduğu kullarını en iyi bilen Rabbimiz, kullarına olan merhametinden dolayı onlara güçlerinin üzerinde bir sorumluluk yüklememiştir. Bu durum Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: “Allah sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisâ, 4/28) “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar…” (Bakara, 2/286)

Allahu Teâlâ’nın emir ve yasakları, insanlara sıkıntı vermek için değildir, çünkü O, kullarının zorluğa düşmelerini istemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;  “Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz” (Mâide, 5/6) buyrularak, Allah’ın insanlardan istediği görevlerin aslında onların iyiliği için olduğu haber verilmiştir. Başka bir ayet-i kerimede ise; Kur’an’ın, Hz. Peygamber ve insanlar güçlük çeksinler diye değil, öğüt alarak güzel kulluk etsinler diye indirildiği belirtilmiştir. (Tâ hâ, 20/2-3)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Muhakkak ki din kolaylıktır” (Neseî, İman, 28) buyurmuş ve bunun en güzel örneklerini hayatında tatbik ederek göstermiştir. Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Resûlullah iki şey arasında serbest bırakıldığında, günah olmadığı sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Eğer bir günah söz konusu olursa, bundan en uzak insan O, olurdu.” (Buharî, Hudûd, 10)

Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’ın sınırlarından ayrılmamayı ve koymuş olduğu ölçülerde aşırılığa kaçmamayı tavsiye etmiştir. Mü’minleri daima itidalli olmaya teşvik ederek;  “Şüphesiz bu din, tamamıyla kolaylıktan ibarettir. Her kim, bu dini zorlaştırmaya kalkar, takatini zorlarsa mağlup olur. O halde orta yolu tutun ve müjdelerle sevinin” (Buhari, İman, 29) buyurmuştur.

Hz. Peygamber daima işlerin kolay olanını tercih eder, her konuda kolaylığı tavsiye ederdi. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, İlim,11; Cihad, 164)

İslam’ın en önemli prensiplerinden birisi de güçlüğü kaldırmak ve insanların dinin gereklerini yerine getirmelerini kolaylaştırmaktır. İslam dini, insanların mazeretlerini göz önünde bulundurmuş ve ruhsat hükümleri getirmiştir. Çünkü zarûret halinde büyük güçlük ve şiddetli bir sıkıntı bulunmaktadır. Mecelle’de de; “Hacet umumî olsun, hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur” (Mecelle, mad. 32) hükmü yer almıştır.

İslam dini ibadet hayatıyla ilgili olarak mü’minlere bazı kolaylıklar getirmiştir. Mesela; Namaz kılmak için temiz su ile abdest almak mecburiyeti olmasına rağmen su bulunamazsa ya da su bulunduğu halde kullanılması durumunda hastalanma ihtimali olduğu hallerde toprakla teyemmüm edilir. Yine, yolculuk ve misafirlik durumlarında dört rekâtlı farzların iki rekât olarak kılınması ruhsatı tanınmıştır. Aynı şekilde, Ramazan ayında oruç tutamayacak kadar hasta olanlara ve yolculara da oruçlarını kazaya bırakmaları kolaylığı getirilmiştir.

Görüldüğü gibi İslam dininde esas olan zorlaştırmak değil, kolaylaştırmak ve sevdirmek olduğu için ibadetlerle ilgili olarak zorluk ve mazeretler karşısında büyük kolaylıklar sağlanmıştır. Buna rağmen zorlaştırıcı uygulamalara başvurmak, insanlarda dinin yaşanmasının, pratik hayatta uygulanmasının mümkün olmadığı şeklinde bir kanaatin oluşmasına yol açabilir. Bu durum insanları ibadetlerden uzaklaştırabilir.

İslam’ın hükümlerinin her zaman ve her yerde kolaylıkla uygulanabilir olduğunu unutmamalı, her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylığın bulunduğunun (İnşirâh, 94/5-6) idraki içerisinde asla yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmeden Allah’a kulluk görevlerimizi tam bir inanç ve samimiyetle yerine getirmeliyiz.

Çocuk Hakları

0

 

Dinimiz konuya ciddi önem atfettiği için kültürümüzde ana-baba hakkı aile hukuku içindeki pek çok haktan daha fazla ön plana çıkarılır.

Doğrudur da.

Doğrudur ancak eksiktir.

Zira dinimiz ana-baba hakkına büyük önem vermekle birlikte “çocuk haklarına” da büyük önem atfeder ve dikkat edilmesini ister. Şu bir gerçektir ki toplumda gözetilmesini istediğimiz bütün haklar aslında çocukların haklarının gözetilmesine de bağlıdır.

Çünkü onların nasıl yetiştiğine bağlı olarak toplum şekillenmektedir.

Ailenin toplumun temel taşı olmasının sebebi de bu değil midir?

Peki çocuk hakları konusunda ne kadar bilinç sahibiyiz?

Başka bir ifadeyle elimizde mevcut değerlerin farkında mıyız? Bunları anlıyor, yaşıyor ve yaşatıyor muyuz?

Çocuk hakları kavramının hukuki manada literatürde kullanılışını ilk defa 1923 yılında Çocuk Hakları Beyannamesi’nin (Cenevre Bildirisi) yayınlanmasıyla görüyoruz. 1924 yılında ise aynı beyanname Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiş ve Türkiye de ilk imza atan ülkelerden biri olmuştur. (Bu bildiriye imza atmayan iki ülkeden birinin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu biliyor muydunuz? Diğeri ise Somali…)

Özellikle bir birey olarak “çocuk” kavramına dair farkındalığın oluşmasının Batı açısından tarihi geçmişi ise genellikle “Aydınlanma” çağına kadar götürülmektedir…

Gelelim bize…

Bizim açımızdan durum nedir?

İslam çocuğun ana-baba üzerinde hakkı bulunduğunu ve bunların gereğini yerine getirmenin şart olduğunu söylediğinde, biliyorsunuz çocukların diri diri gömüldüğü bir toplum söz konusuydu…

Böyle vahşi bir geleneğe sahip toplum içerisinde bir devrim anlamına gelen bu yaklaşımın neredeyse bin beş yüz yıl önce ortaya konulması değer sistemimizin kaynaklandığı temelin ufkunun anlaşılması açısından manidardır.

Söz konusu hakları öncelikle hayat hakkına saygıyla başlatan İslam, daha doğumundan önce birey olarak kabul ettiği çocuğun dünyaya gelmesini istemeyi anne-babaya gerekli kılar, herhangi bir korkuyla onun öldürülmesini yasaklar (İsra, 31). Hatta eğitimini doğum öncesinden, anne karnındayken, “dua” ile başlatır. Onlara güzel isim vermeyi, çağın gereklerine göre yetiştirmeyi, ahlaklı bireyler olmalarını sağlamayı ve aralarında adaletli olmayı şart koşar.

Herhangi bir şekilde istismar edilmelerine müsaade etmez ve anne-babayı hatta toplumu bundan sorumlu tutar. İyi evlat yetiştirmeyi, öldükten sonra dahi devam eden sevap vesilesi kılar. Çocuğunun rızkını tehlikeye atacak şekilde tedbirsiz olmayı ebeveyne yasaklar. Çocuklarına şefkat ve merhamet göstermekten çekinen anne – babaları “merhamet bulamamakla” ikaz eder. Bunun en güzel örneklerini ise bizzat Hz. Peygamber (S.A.V.)’in çocuklarına, torunlarına ve diğer çocuklara gösterdiği şefkat ve ilgide bize sunar.

İslam’ın açtığı bu yol ve verdiği bilinç ileriye götürülmüş müdür?

Tarih sürecinde başka toplumlarla kıyasladığımızda, eksiklere rağmen, özellikle Türk toplumu olarak şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

O nedenle de 23 Nisan gibi bir günü hem Ulusal Egemenlik hem de Çocuk Bayramı olarak kutlamak düşüncesinin dünyada sadece bizden çıkmasına da şaşırmıyorum…

Çünkü köklü ve kuvvetli bir temele sahibiz.

Ne gariptir ki böyle bir temele sahip bu toplumda “bir hak” olarak “çocuk pornosunun” tartışılabilmesini,  hem de “özgürlük adına” yapılabilmesini nasıl anlayacağız, işte burada hakikaten dehşete kapılıyorum!

Çocuğa karşı işlenebilecek en ciddi istismarlardan birinin “olabilirliğinin” tartışılmasının vahameti karşısında “nereden geldik nereye gidiyoruz” diye sormadan da edemiyorum…

Görünen o ki asıl mesele bu temelin ve mirasın doğru anlaşılması, yaşatılması ve ihtiyaçlarımızdan hareketle yeniden üretilmesi. Bunun için ise çözümleri “ithal” etmek yerine dünyadan kopmadan ancak kendimizden hareketle “üretmek” doğrultusunda elde etmenin gerekli olduğuna inanıyorum.

Ve daha da önemlisi gelecek nesillerin de bu anlayışla yetiştirilmesine önem vermemiz gerekiyor ki çocuklarımız “akışa” kapılan değil, “ideal” ve “ufuk” sahibi, toplumu güzele yönlendirebilen bireyler olabilsin…

Değerlerimizden habersiz ülke meselelerini tartışan ve hatta mesele olmayanları mesele haline getiren “sözüm ona aydınlara” da gereken cevabı verebilsin…

 

 

Ermenininde mi Anasını Düşünüyorsunuz

 

29 Nisan 2013 tarihli Hürriyet gazetesinin orta sayfasında başlık:

“Soykırım deyin, biz de affederiz.”

Kim diyor bunu?

Ermeni diasporasının en önemli ismi:

Aleksi Gövciyan…

Fransa’da 2005 yılında çıkarılan soykırım yasasının mimarı.

Türkiye’de 2007 yılına kadar istenmeyen adam ilân edilmiş.

Ama, 2007 yılında, Hrant Dink’in ölümünden sonra ülkemize gelmeye başlamış.

Artık, ülkemizin çok rahat olduğunu söylüyor. Son derece özgür bir ortam oluşmuş ve soykırım yapıldı toplantıları yapabiliyorlarmış ve bu toplantılara Ermeni olmayanlar da geliyormuş.

Değerli okurlar, artık ne hallere düştüğümüzün bu kadar açık göstergesi olabilir mi?

Peki, PKK ile kol kola girmenin nedenini, analar ağlamasın diye yutturmaya çalışıyorsunuz da, Ermenilerle bu kadar kol kola girmenin nedenini ne olarak açıklayacaksınız?

Tarihçiler bas bas bağırıyor.

Ermeni soykırımı olmadı diye.

Bu Ermeni, kendi ülkemizde, bu konuşmaları nasıl yapabiliyor?

Bu Ermeni, kendi ülkemizde bizi nasıl tehdit edebiliyor?

Söyleşi bir sayfa ve bu bir sayfanın içinde o kadar çok hakaret ve tehdit var ki, inanılmaz, inanılamaz.

Sayın yöneticilerimiz(!) bu konuyu ne ile açıklayacaksınız?

Akdamar Kilisesi açılırken, emirle açıldı dedik ise, yalan mı imiş?

Türkiye, artık ABD ve hempalarının tamamen, tereddütsüz, şüphesiz emrine girmiş bulunuyor derken boşuna mı debeleniyoruz?

Bir ülkenin haysiyeti, onuru yok mudur?

Bu haysiyet ve onuru kim koruyacaktır?

Bitmedi.

Bir hafta evvel de, BDP Ermeni soykırımı yapılmıştır diye bir önerge veriyor.

Bitmedi.

Akil adamlar denen kimliksizlerin arasında Ermeni soykırımı yapılmıştır diye toplantılar yapan birçok isim var.

Bütün bu olanların hepsi tesadüf mü?

PKK ile kol kola girerken yöneticilerimiz, aynı tarihte, yine PKK ile sözde Ermeni soykırımı konusunu da aleyhimize olmak üzere çözme emri mi almış?

Ama, bir de başka bir pencere var.

Aynı gazetenin, aynı gününde, yukarıdaki haberin hemen yanında bir haber daha var.

ABD’de Ermeni yalanlarına son mitingi başlığıyla verilmiş bir haber.

ABD Genç Türkler Dernekleri Federasyonu tarafından yapılan mitingde, artık Ermeni yalanlarına karşı açık ve sert tavırlar alacaklarını söyleyenler var.

Bu aslanlar, dönüp de “biz ABD’de bu yalanlara son vermek için gayret sarf ederken, siz ülkeyi yol geçen hanına çevirmişsiniz, bu ne rezalet, bu ne kepazelik, bu ne gayrı millilik” derlerse ne cevap vereceksiniz?

Ey yöneticiler! Rahatladınız mı?

İstediklerinizi elde ettiniz mi?

Devlet ve Millet değerlerinin ayaklar altına alınmasını sağladınız mı?

Yoksa, daha yapmak istedikleriniz var mı?

Ey yöneticilerden bir fırt koparmak isteyenler, hâlâ gözleriniz kapalı, kulaklarınız duymuyor ve ağızlarınız bağlı mı?

Peki, nereye kadar?