20.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 994

28 Şubat İlelebed Sürmekte; Ya 11 Eylül?

 

28 Şubat bin yıl sürecek” demişti dönemin Genelkurmay Başkanı. Kaldı 984 yıl..

Demek ki Anadolu’ya gelen Türklerde de iki milenyum var: İlk binyıl, 26 Ağustos 1071 Malazgirt’ten 30 Ağustos 1922 Dumlupınar’a bir’den beş’e geri vites de dâhil (Karlofça sonrası) tüm viteslerin denendiği ve sonra başa döndüğümüz süreçti. 780 bin 576 metrekarede dem tutmaya, güç toplamaya çalıştık. “Hele bir 70 milyon olalım; o zaman size gösteririz” dedik.

Artık kimine gününü gösterebilir hale geldik ki 75 yıl sonra ikinci binyılı resmî bir açılışla ve askerî törenle başlattık. 2000 senesinde ikinci milenyumunu başlatan Batı / Haçlı Dünyası da 2001’de “bin yıl sürecek” 11 Eylül’ünün pimini çekti. Ha biz cevabını 2002’de sandıkta verdik vermesine de o şık Ahmet Şık mıydı, Sadri Alışık mıydı bilinmez. Fakat o şıkkın planlamasının / sondajının 1997’de kotarıldığı bilcümle kurum, kuruluş ve odakça malûm.

‘Bilcümle’yi açalım: 28 Şubat’ın “Mahşerin 5 Atlısı“ndan meşhur Beşli‘si ne âlemde? TÜSİAD’ın, TOBB’un, TESK’in, TİSK’in ve TÜRK-İŞ’in başkanlarından başka bir şeyi değişti mi? O zaman o Hükümet’in fışfışçısı, bu zaman bu Hükümetin goygoycusu.

Gelelim baba devlet kurumlarına: Genelkurmay, MİT, YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay vs. o vakit Ecevit İktidarının, bu vakit Erdoğan İktidarının doğal destekçisi değiller mi?

Geçiyoruz medyaya: Halkımızın o devirden bu devire koçbaşı televizyonları; TRT, Show, ATV, Kanal D, Star, TGRT, Samanyolu ve amiral gemileri; Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye, Zaman Gazeteleri 16 yıllık çizgilerinden çıktılar mı? Hâşâ.. O zamanda öyle gerekiyordu, bu zamanda böyle gerekiyor.

Zaten iddiamız da budur: 28 Şubat, ‘Müslümanların ensesinde boza pişiriliyor’ iddiasıyla 2 binli yılların en uzun süreli “sivil” iktidarını pişirmekti. O vakitler ezilmiş / horlanmış gibi gözüken din iddialı kesimin karşısındaymış gibi duranlar aslında bu vakitlerdeki doğumun normal olmak yerine erken / sezaryen olmasına bahis oynamışlardı.

Son son bir de dillere pelesenk ‘iç ve dış mihrak‘lara bakıverelim: Radyolarımız, tiyatrolarımız, müzik – magazin dünyamız (Şef garson Ertuğrul damadı Ercan Saatçi öncülüğünde) sanatçılarımız, solcularımız, liberallerimiz, Kürtçülerimiz, cemaatçilerimiz; hepsi 16 boyunca ne kadar ‘değişerek geliştiler‘ di mi?

Ve her zamanın muhalifleri / uslanmazları o Bursa plakası boyunca da “Zulüm kimden gelirse gelsin” “mazluma umut, zalime korku” oldular. Milletin refleksi, tarihin vicdanı ve duruş denilen, tavır denilen unutulmuş anka hikâyesinin canlı tanıkları (bazen sanıkları) oldular.

Müseccel dış mihraklarımız olan AB, ABD, İsrail, BM, Dünya Bankası gibi yapılar da o günden bugüne bize sevgilerini artarak sürdürdüler. Hatta 16 yıl evvel “Bırak böyle kalalım; bir dargın, bir barışık” şarkısı sularında akıyorken ilişkilerimiz bugün “Eller ayırsa bile, biz ayrılamayız” mevsimine ulaşmıştır netekim.

Şerri hayrı çevirmeyi kimileri şerirlerin yanında bizim gibi hayırlı yaratıklar olursa Allah’ın izniyle döndürürüz diye düşünüyorlar galiba. Yoksa bu kafayla bırakalım 2071‘i, 2023‘ü bile görmek zor gözüküyor.

Netice-i kelâm: İlk bin yılı Horasan erenleri / gazi alperenler, âhiler ile Anadolu abdalları, bacıları ve delikanlıları sürüklemişti; bu ikinci binyılın planını ve pazarlığını bize sormadan kim yaptı? Hangi cesaret ve ne cüretle?

(Kızıl) Elma dersem ortaya çık, armut dersem sulanma!

 

 

Millet Nedir? (2)

0

 

İngiltere-İngiliz, Amerika-Amerikan, Fransa-Fransız, Almanya-Alman, Rusya-Rus, Arabistan-Arap, Türkiye-Türk ve bunlar gibi, saydığımız ve sayacağımız her iki isimden biri ülke, memleket ve yurt ismi; diğeri o vatanda yaşayan milletin ismi.

Dikkat! O yerde oturan, yaşayan halk demiyorum. Çünkü halk, çeşitli etnik / ırksal gruplardan oluşabilir.

Oysa millet karışım hükmünde olan bütün halkın içinde yer aldığı bir topluluktur.

Oysa millet, asgarî müştereklerden, ortak noktalardan ibaret bir bütündür.

Oysa millet, bir oluş teşkil eder.

Oysa millet, terkip ve sentez yani bileşik olarak görülür.

Oysa millet, müşterek ve ortak vasıf ve niteliklerden oluşur.

Oysa millet derken bir isimle belirtilen millet gerçeğini kastediyorum.

Çünkü alt kimlik, halkın özellik ve hususiyetlerini belirtir.

Çünkü üst kimlik birlikteliğin, mührünü gösterir. Bilhassa yurt dışında, dünya ile olan münasebetlerde, ancak bu üst kimlik geçerlidir.

Çünkü ancak bu üst kimlikle dolaşır.

Çünkü ancak bu üst kimlikle bulunur.

Çünkü ancak bu üst kimlikle yaşar.

Çünkü ancak uluslar-arası ilişkilerde bu hüviyetimizle itibar görür, değer kazanır. Ancak bu şekilde kendimize yer edinir, sayar ve sayılırız.

İşte bundan ötürü yaptığımız işlerdeki başarı, beynelmilel alandaki yükseliş, sırf üst kimliğe mal edilir.

Sadece mensup ve bağlı olduğumuz; ismini taşıdığımız millete verilir.

Artık, herhangi bir vatandaşın, bireyin başarısı, topyekûn milletin başarısı demektir.

Artık bireyin başarısı o milletle yâd edilir, anılır.

Meselâ Amerika’da yaşayan bir Türk’ün başarısı, Amerikan milleti hesabına geçer, Amerika’nın göğsünü kabartır.

Çünkü o, Amerikan bayrağını yükseltmiş ve yüceltmiş olur.

Amerikan tarihinde gereken yeri alır.

Gerçi başaran aslında Türktür. Olsun.

Çünkü başarısı; içinde bulunduğu yerden, kendisine verilen imkânlardan ileri gelmiştir.

O her ne kadar Türk ise de, artık o, oranın vatandaşıysa, orada doğup büyümüşse.

O imkânlardan yararlanmışsa.

Yaptığı her türlü başarı Amerikan milletinin, Amerikan vatandaşlığının ve Amerika denen ülkenin kefesine konur.

Çünkü o Amerika’da, Türk asıllı bir Amerikan vatandaşıdır.

Yâni Amerikalıdır.

Fakat ne hazindir ki, kimi aydınlarımız; Türkiye’de yaşıyan insanların  -menşei yani alt kimliği ne olursa olsun-  millet adının “Türk” oluşunu bir türlü hazmedememektedir.

Kendilerine “Türk” denmesinden son derece rahatsızlık duymaktadır.

Oysa “millet” aynı doğuşta olanlarla birlikte, özellikle aynı oluşta bulunanların meydana getirdiği bir topluluktur.

1016

Üstelik bu oluş, tarihsel bir sürecin neticesidir. Zaten milletin isimlenişi de tarihin yönlendirmesiyle belirmiştir. “Türk” isminin kendini göstermesi, doğal bir kabullenişle tabii bir şekilde kendini tescil ettirmesiyle, tarihe yazdırmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bu isimleniş ısmarlama olmaz. Bu adlanış seçimle meçimle belirlenmez. Bu ad koyuş bir çekişme sonucu olarak da ortaya çıkmaz.

Nitekim Türkiye’ye “Türkiye” ismi Bizanslılar tarafından verilmiştir. Çünkü Anadolu’da Türkler başı çekmiştir.Bizans; karşısında lider olarak,güçlü olarak, hasım ve düşman olarak hep Türkleri görmüştür.

Türklerin saflarında şüphesiz Türk olmıyanları da farketmişlerdir. Ama önder konumunda ve çoğunluk durumunda olmalarından ötürü hepsini Türk olarak anmışlar, Türk diye yâdetmişler.

“Türk”ü İslâm’a eş tutmuşlar. “Türk” deyince aynı zamanda İslâmı anlamışlar. İslâm olanı, İslâmiyete gireni “Türk oldu” şeklinde yorumlamışlardır.

Nitekim Bosnalı çocukların kendilerini “Türk” diye anmaları, Boşnak oluşlarını bilmediklerinden değil, İslâmolduklarından ötürüdür. Çünkü çocuklar bile biliyor  ki,  “Türk” demek müslüman demektir.

Bütün bunlara rağmen, ne yazık ki, kendi alt kimliğinden dolayı olsa gerek, -yersiz bir alt kimliğini kaybetme vehminden ötürü- üst kimliğe karşı bazılarında  “Türk” ismine karşı reddiye makamında  -tamamen lüzumsuz olan-  davranış bozukluklarına rastlıyoruz. Pek tabii olarak üzülmeden edemiyoruz.

Halbuki alt kimliğe sahip kimseler, Osmanlı-Türk şemsiyesi altında, asırlarca bu milletle beraber nasıl benliklerini kaybetmeden bugünlere gelmişlerse, aynı şekilde aynı kimlikleriyle yine bir ve beraber olarak yarınlara da gideceklerdir.

Çünkü mazi, istikbalin aynasıdır. Geleceğin nasıl olacağı, mazideki oluşundan anlaşılır. Öyleyse benlik kaybetme endişesi yersizdir.

Efendim neymiş, özellikle yurt dışında başarılı, herkese niçin “Türk” deniyormuş. “Türk doktorun,…Türk öğrencinin başarısı,…” nitelemesi yapılıyormuş. Oysa diyorlar, o kişinin Türklüğü ne mâlummuş? Üstelik Türkiye’de doğmaktan başka, Türkiye ile bir ilgisi yokmuş.

İşte biz de, zaten bunun için yani Türkiye doğumlu olduğu için, Türkiye’yi vatan bildiği, vatan tuttuğu için; kısaca Türkiye’li olduğu için, herkesi Türk sayıyor, Türk Milleti’nin bir fert ve bireyi olarak görüyoruz ya.

Yoksa kimsenin aslını faslını inkâr etmiyor. Onu olduğu gibi kabul ediyor. Onun da bizim gibi aynı milletin ferdi olduğunu hissetmesini istiyoruz.

Çünkü biliyoruz ki, millet aynı zamanda, doğuş değil oluştur.

Bizler böyle düşünüyoruz ama, maalesef: “Öyleyse nedir bu her başarılı kişinin ‘Türk’ olarak vasfedilmesi? Artık buna bir son vermek lâzım değil mi?” diye hayıflananlar, yazıklananlar; gerçekten şaşırtıcı, acaip sorular soranlar var!

Oysa her ülkede devlet ismi tekdir. Her ülkenin, bir çok alt kimliğine rağmen resmî millet ismi tekdir. Bayrak bir tek bayraktır.

Zaten her kavmin devleti yoktur. Olamaz da. Ama çeşitli kavimlerden oluşan her milletin devleti olur.

Nitekim dünyada sayısız kavimlere karşılık, sayılı milletler ve sayılı devletler vardır.

Dünyada binlerce farklı dil konuşanlar var. Ama resmî dil sayısı yüz küsurdur.

Her ayrı konuşana bir devlet diye bir oluşum; tarih boyunca görülmemiştir. Bundan sonra da görülmiyecektir. Çünkü bu mümkün ve olası değildir.

Öyleyse bu yersiz kuruntu ve vehimlerden âzâde olalım, kurtulalım. Aynı milleti yani Türk

1017

Milleti’nioluşturduğumuzu bilelim. Aynı milletin yani Türk Milleti’nin parçası olduğumuzun bilincine varalım. Bu, bizim kendimizi reddetmek anlamına gelmez. Bu, bizim aynı millet hamurunda yoğrulduğumuzu gösterir.

Nitekim Amerikan ırkı diye bir ırk yok. Ama  “Amerikan Milleti”  diye bir millet var.

Millet mefhumu ruh gibidir. Ruh, nasıl birçok uzuvlarımızı bedene raptedip, bağlayıp; onu ayakta, bir bütün olarak tutabiliyorsa. Millet de birçok kavmi bir üst kimlik çatısı altında muhafaza etmekte, onu ayakta tutmanın sırrını taşımaktadır.

Kaldı ki tarihte hep harç olarak vazife yapa gelmiş  -ırkçı olmıyan, hiç ırkçılık yapmamış olan-  bir Türk Milleti var.

Bugüne kadar var ola geldiği gibi  -inşâllah-  Kıyamete kadar da var ola gelecektir. Çünkü Türkler yaratılışları gereği, diğer milletlere en güzel şekilde hükmetmişler, diğer milletleri en âdil ve adâletli bir şekilde idare etmişler ve yönetmişlerdir.

Üstelik Hz. Peygamber’in övgüsüne de mazhar olmuşlar.

Nitekim Fatih Sultan Mehmet ve askeri hakkındaki -herkesce bilinen- sena-i Peygamberî (Peygamber’in övüşü, Türklerden sitayişle bahsetmesi)  yani meşhur hadis-i şerif; bunun en güzel delil ve kanıtıdır.

 

 

Türkiye ve Bulgaristan Türkleri

 

Türkiye’de işler o kadar karışık iken Bulgaristan ile ne işimiz var demeyin, lütfen.

Çünkü, hem Türkiye’nin karışıklığının ve hem de dış Türklerin durumunun birbirinden nasıl ayrılamaz konular olduğunu aşağıda göreceksiniz.

Yoksa, ülkemizin(!) hangi şartlara sürüklendiğini elbette çok iyi biliyoruz.

Hele hele bu ülkenin Başbakanlığını yaptığını söyleyen Recep Tayyip ERDOĞAN’IN şu akil adam ucubeliğini protesto edenlerin sayısının 4980 olduğunu söylemesinin gülünçlüğünden sonra, artık, inanın ne söylemek gerekir bilemiyorum.

Neyse!

Aşağıdaki yazıyı yazan Özcan PEHLİVANOĞLU.

Türkiye’deki Bulgaristan Türklerinin en önemli ismi.

Bu nedenle, bu şahsın görüş ve düşüncelerine mutlaka kulak vermek gerekir diye düşünürüm. Kendisiyle, İstanbul’da, Ahmet YESEVİ Vakfı’nda plâket aldığımız bir törende bir sohbetimiz olmuştu. Bu nedenle, ne kadar donanımlı olduğunu da yakından bilirim.

İşte, Özcan PEHLİVANOĞLU’NUN, Hürriyet gazetesinde, Yalçın BAYER’İN köşesinde de çıkan yazısı:

” BULGARİSTAN TÜRKLERİ DESTEK BEKLİYOR

Türkiye’de ve dünyanın dört bir köşesinde, Türk Milleti saldırıya uğramış durumdadır. Bu saldırı akla hayale gelmedik yöntemlerle sürdürülmektedir.

12 Mayıs 2013 tarihinde, yanı başımızdaki komşumuz Bulgaristan’da erken genel seçimler var. Şu an Bulgaristan’ın nüfusunun % 15’i Türk. Diğer Müslüman nüfusla daha da artan bu oran, Bulgaristan ve bizim için çok önem arz ediyor.

Sadece 1877-1878 (93 Harbi) Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların; Bulgaristan’ın Hıristiyan Bulgarlara ait olduğunu ispatlamak için, bir anda 300 bin civarında Müslüman Türk’ü katlettiğini ve 1,5 milyon insanımızı o tarihlerde göçe mecbur bıraktığını bilirsek, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum. Türk Milleti ile Türkiye’de uğraşan AKP iktidarı; aynı uğraşısını, Bulgaristan Türklerini siyaseten ve fikren bölmek için veriyor.

Bulgaristan Türklerinin siyaseten elde ettiği güç, AB’nin başkenti Brüksel’in isteği, Sofya’nın ellerini ovuşturması ve Ankara’nın bastırması ile sıfıra indirgenmeye çalışılıyor. Bundan önceki seçimlerde, Türkiye’deki en küçük kıpırdanmaya sözlü ve yazılı nota veren Bulgaristan, bugün iktidarın milletvekili ve belediye başkanlarının Bulgaristan’da cirit atmasına ve de Türkiye’deki vali ve kaymakamlıkların gazetelere düşen baskılarına nedense(!) hiç ses çıkarmıyor.

Bulgaristan Türklerini siyaseten ikiye bölmek için yine HÖH/DPS’de yıllarca çalışmış olanlara parti kurduranlar ve maddi destek sağlayanlar kimlerdir? Amaçları nedir?

Cevap çok basit; Bulgaristan Türklerini bölmek…Türkle; Türkiye’de ve dünyada kim uğraşıyorsa, Bulgaristan’da da onlar uğraşıyor.

Halbuki, Bulgaristan’da olanlara ve Bulgaristan Türklerini alenen bölmeye çalışanlara karşı, meselenin farkında olsak, Bulgaristan’da ve Türkiye’de yaşayan Türk Milletinin her evladının buna karşı çıkması gerekirdi…

Gelin Türk Milletini; Bulgaristan Türklerini ufalayarak yok etme operasyonlarından haberdar edelim. Ve de Bulgaristan Türklerinin 12 Mayıs’ta sandıktan bir bütün halinde çıkmasına hep birlikte destek verelim. Yoksa gözü ve gönlü daima bizde olan Bulgaristan Türklerinin geleceğine dair vebali hepimiz üzerimizde taşırız.”

 

 

Birkaç Önemli Başlık

 

“Biz TÜRK’üz Diyenler Buraya”: Bizim Kocaeli Gazetesi’nde Şive Bağdiken benimle yaptığı röportaja “Biz Türk’üz Diyenler Buraya” diye başlık atmış. Bu genç ve yetenekli gazeteci Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı sıfatıyla ve Ocağımızı tanıtmak maksatlı sohbetimizden böyle bir başlık çıkarmış.

Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesini millet tarifleri içinde en güzellerinden biri kabul eden benim ve temsil ettiğim dernek için çok isabetli bir başlık olmuş.

Her ne kadar Atatürk‘ün bu sözünden ırkçı manalar çıkaran, “siz böyle derseniz başkaları da ne mutlu Kürt’üm diyene der” diyen cahil veya kasıtlılar olsa da, başlık benim anlayışımı iyi ifade ediyor. Bu eleştiriyi yapanların devletin en tepe noktalarına gelmiş olması benim fikrimi değiştirmem için yeterli değil. Çünkü Türk ifadesinin bir etnisiteyi ifade etmediğini (anlamak istemedikleri için) bu insanlara anlatmak mümkün değil. Ancak kasıtlı olmayıp, kafası karıştırılmış olanlar için bir deneme yapabiliriz.

Konuyu Banu Avar‘ın şu berrak ifadeleriyle açıklamak yeterli olacaktır sanıyorum:

“Türk milleti deyince içinde yaşayan tüm unsurlarıyla bir kültür etrafında birleşmiş bir millet anlaşılır. O nedenle kültürel soykırım yaparak ne olduğumuzu unutturmaya çalışıyorlar. Her yerde kendimden örnek veriyorum: Annem Balkan göçmeni, Babam Çerkez, Kürtlerle evlenmişiz, Kırım’dan da Trablusgarp’tan da Araplardan da aile bireyleri var. Alevi de var Sünni de var. Nereye koyacaklar beni?! Herkes evlenmiş birbiriyle neye göre ayırıp sınıflandıracaklar bizi?

Biz Türküz! Hangi kökenden gelirsek gelelim, kendimize Türk diyoruz. Hangi ‘etnik federe’ birimin halkı yapacaklar bizi?! Bu düşünce şekli faşizmin ta kendisidir. Bir millete kazılan en büyük tuzaktır. Hep denenmiştir. Tüm bu ihanet çetelerinin önünde duracak olan milletin önüne Türklüğü koyanlar olacaktır! O nedenle ‘TÜRK-KÜRT kardeştir!’ ya da ‘TÜRK- ÇERKEZ kardeştir!’ sloganları yanlıştır, bölücüdür! TÜM ALT UNSURLARIYLA BU MİLLETİN BİR ADI VARDIR..

Bu ad TÜRK’tür.. O nedenle Atamız ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!‘ demiştir!”

*****

“BDP bunu ilk kez yaptı!”: İnternethaber adlı sitenin bu başlıkla verdiği haberi şöyle:

“Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesi Belediye binasına uzun yıllar sonra ilk kez Türk bayrağı ve Atatürk posteri asıldı. Doğubayazıt Belediye binasına daha önceki resmi bayramlarda Türk bayrağı ve Atatürk posteri asmazken, çözüm süreciyle birlikte ikisinin de asıldığı görüldü.”

Devletimizin, egemenliğinin sembollerini, hem de resmi kurumlara, yıllarca astıramamış olduğunu yeni öğreniyoruz. Haberin başlığına göre uygulamanın sadece bir belediyeye ait olmadığı da anlaşılıyor. Bugüne kadar valiler, savcılar ve diğer görevlilerin görevlerini yapmamış olduğu ve bu uygulamanın normal karşılandığı görülüyor. Öyle ya, “köpek adamı ısırırsa haber değildir, adam köpeği ısırırsa haberdir”

Peki, BDP’li Belediye neden bu bayramda Türk Bayrağı ve Atatürk resmini astı?

Haber “çözüm süreciyle birlikte” dediğine göre, ya “PKK ile müzakere ve mütareke” gerçekleştiği için “onun siyasi kolu olan BDP“, PKK adına jest yapmış olabilir.

PKK’nın isteklerini (bundan sonra terör yapmasına lüzum kalmadan) almış olmasının özgüveniyle Türk halkının gazını alması olarak yorumlayabiliriz.

*****

“PKK ile Müzakere Süreci”: Geçen hafta (15 Mayısta) Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın davetiyle İzmit’te konuşan Devlet E. Bakanlarından Sadi Somuncuoğlu’nun konferansının konusu “PKK ile Müzakere Sürecinde Ne Oluyor, Ne Olacak, Ne Yapmalı” idi.

Bu başlıktaki müzakere sözünün daha ağır bir kavram kullanmamak için nezaketen kullanıldığı anlaşılıyordu. Çünkü Sadi Somuncuoğlu‘nun açıklamasına göre, “aslında müzakere diye bir şey yok. Müzakerede iki tarafın farklı görüşleri değerlendirilerek, tarafların mutabık kalacağı ortak noktalar üzerinde bir uzlaşma arayışı olur. Oysaki gerek Oslo ve gerekse İmralı görüşmelerinin açıklanan tutanaklarından da görüleceği üzere, PKK’nın yıllar önce açıklanmış hedefleri hükümet tarafından itirazsız kabul edildi, bir kısmının ise halkı alıştırarak kabul ettirmek için hangi süreçlerden geçilmesi gerektiği konuşuldu.”

Bu haber de Kocaeli Gazetesinde çok isabetli bir şekilde, konferansın özünü yansıtan “Türkiye’nin Milli ve Üniter Yapısı Bozuluyor” başlığı ile verildi.

*****

“Tayyip Erdoğan Sünnetidir” : Çanakkale’ye gelen Sağlık Bakan Yardımcısı Agâh Kafkas, AK Parti binasında, müteahhitle yapılan tarih pazarlığı için “Bu, Tayyip Erdoğan sünnetidir” diye konuşmuş.

İnşallah bir dil sürçmesidir diyeceğim ama bu cümle için henüz bir yalanlama da okumadım. Kaldı ki böyle bir cümleyi şuuraltının dışa vurumu dışında bir yorumla izah edemiyorum.

Çünkü AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin‘in “Başbakanımıza dokunmak bile bence ibadettir” sözünü de hatırlıyoruz.

Tabii bir de Başbakan Erdoğan’ı “Peygamber” ilan eden ve Erdoğan’ın sert tepkisini çekerek partiden ihraç ettiği AK Parti eski Aydın İl Başkanı İsmail Eser‘i de.

Başbakan Erdoğan’ın ifade ettiği gibi ‘Peygamber gibi anılan bir başbakan’ diye ifade kullanılması “cehaletinden olabilir, ne bileyim farklı yaklaşım tarzından olabilir.”

“Bu farklı yaklaşım tarzından” Başbakanın ne kastettiğini anlamış değilim. Ama ben bu sınır tanımayan ifadelerden Başbakan’ın sorumlu tutulamayacağı kanaatindeyim.

Ancak Bakan Yardımcısı, Milletvekili ve il başkanları arasında böyleleri çıkıyorsa sade seçmen kitlesinde kim bilir ne uç insanlar vardır diye endişe ediyorum.

Anlayamadığım diğer husus ise, bu nasıl “biat kültürü” veya “güce tapınma” geleneğidir ki, geldiği muhafazakâr kitlenin inanç değerleriyle ve kutsallarımızla alenen alay edecek kadar ileri gidebilmekteler. Allah böylelerini ıslah etsin.

 

 

 

Türk Annelerine Anneler Bayramında Armağan

 

1- KUTSAL ANNECİĞİM

Kutsal yüce, bir Annesin

Baldan tatlı, kokun sesin

Melekmişsin, söyle nesin

Tek sevgili Anneciğim

Sen bir büyük, okul bana

Her varlığım, bağlı sana

Gel gönülle, gel gir cana

Şirin güzel, anneciğim

Bize güler yüzün anne

Yollar bekler gözün anne

Çok tatlıdır sözün anne

Konuş duyum Anneciğim

Baba oğlan anneyle kız

Gökyüzünde parlak yıldız

Kavuşacaktık öz, be öz

Döneydik tez Anneciğim

Gökte şen, yıldızlar gibi

Evde oğlan, kızlar gibi

Konuştuğun sözler gibi

Değerin çok, Anneciğim

Evimizde hoş yaşarız

Sevgi kanla, pek coşarız

Anne diye, dağ aşarız

Desen öllem Anneciğim

Ne sevimli, bir Annem var

Onsuz, bu dünyada, nem var

Toplanmaya bir bayram var

Gerçek olsun, Anneciğim

Yâda, gelem

Sen düşün, yâda, gellem

Ağlama dertli Annem

Ye öllem, yâda, gelem

2- SEVİMLİ ANNE

Şirin sevimli gülüş, sevecen yerişindeÇocukken kucağında, mertçe yaşardım annemSevinçli mutluydum da, karşıma varışındaUzaktan gelişine, güller düşerdim annem

Senin o fer gözünden, eve sızan ışıklar

Saçından bakışından, yayılır gül kokusu

Yaşamda değerin çok, söyler ozan âşıklar

Anne diye ölüme, olmaz gönül korkusu

Yüzünde iyimserlik, yüreğinde özlem var

Dayanıp çıdamlısın, tükenmez yalvarışın

Yabancı ülkedeyiz, sen bize Anne diyarTanrı korusun yavrum, her günde yakarışın

3- ANNEM UZAKLARDA

Anne okşar çocuğun, Annemse uzaklarda

Ben yazığımı yazarım, ışık sönük odamda

Beslenir şirin nazik, yavrular kucaklarda

Ölümü şarap diye, içerim kan bademde

4- KAVUŞMAK

Mutlu güzel günleri, baş, başa biz yaşadık

Çocuk gibi koşarak, türkü şarkı söyledik

Gönülde, gözümüzde, Türkmen aşkın taşardık

Tek Allah’tan birleşmek, bir evde biz dilerdik

Yazık düştüm sizsiz ben, karanlık gün yüzünden

Bir yudum su içmeye, az kaldı ruhum çıksın

Yabancı oldum yurtta, ayrıldım dost yüzünden

İçimde yanan alev, düşman gönlünü yaksın

Bırakın tokça duyum, sevilen bakışlardan

Unutmam gece gündüz, hoş sözleriniz birden

Yine gözüm önünde, gezerim tanışlardan

Ne olur görüşeydik, ayrıldığımız yerden

Sizi yine anarım, özgün yağmur yağanda

Anne bacıdan uzak, gözler durmaz ağanda

Annem yüzü canlanır, güneş ümit doğanda

Ağzınızdan bir tek söz, yaralarım sağılırı

Bu kavuşma gününde, gül sunmak isteklerim

Anne baba kardeşle, şen sevinç süreceğim

Sizi candan severim, şirin göz bebeklerim

Tanrı isterse bir gün, yüzünüz göreceğim

5- YÜCE ANNE

Gönülde derin sevgi, annem doyarım sana

Gurbette ümit verir, tatlı sözlerin bana

Dertli gamlı günlerde, sen mutluluk verirdin

Başım koyup dizine,  sevecenlik verirdin

Çokta yücesin anne, kutsalsın  gözümüzde

Adın dillerden düşmez, sen varsın sözümüzde

Cenneti yerin olsun, benzerin yoktur senin

Gün be gün daha artar, annecim sevenlerin

Anne ey yüce anne, sen gönüller sultanı

Büyük ulu sevginle, yaşatırsın cihanı

6- ANNE VARSIN

Dil açıp konuşanda, her sözde anne varsın

Her yerde her nesnede, yalnız sen varsın annem

Gece gündüz hep seni, çağırır çocuk, kuşlar

Bizi kucaklamaya, büyük diyarsın annem

Senin bakışın güneş, dilinde sevinç barış

Her gün ulu Tanrıya, beş an namaz yakarış

Evde de baş baştaydık, ayrılmazdık bir karış

Şimdi uzaklarda biz, dertli bacı kardeşler

Sen varsın anneciğim, denizin akışında

Adın göğe yücelir, güneşin çıkışında

Geceler aydın olur, ay doğar bakışında

Senle olduğumuz gün, sevinç mutluluk başlar

7- MUTLU ANNEM

Sen meleksin göğümde, bahçemde bir tek gülsün

Her an yüzünü gülsün, gönlün sevinçle coşsun

Canım uğrunda kurban, sevimli tek annecim

Günün yılın anne, kutlu, mutluluk olsun

Sevenlerin elinde, kokulu gül gibisin

Her konuşma sözünde, tatlıca, bal gibisin

Öksüz yavruya anne, büyük gönül gibisin

Günün yılın anne, kutlu, mutluluk olsun

Çocuklar ağladıysa, kucakla sarılırsın

Dağla taşla kuşlarla, güllerle görülürsün

Oğlundan hem kızından, gün, gece sorulursun

Günün yılın anne, kutlu, mutluluk olsun

Her gülenden anne, gülmeni verir hayat

Kolların aç kucakla, şirin yavruna uzat

Ölmeden dizin üste, başım koyaydım rahat

Günün yılın anne, kutlu, mutluluk olsun

8- YALNIZ BAŞIM

Bu gece yalnız başım, gam dertle coşuyorum

Can verip ölsem anne, yok soran arayanım

Yoksul bir çocuk gibi, kış günü üşüyorum

Akan yaşım silen yok, bam boş kalmış her yanım

Annem yok başım üste, kimsesizim yanım boş

Ne zaman bitecek ki, gördüğüm korkulu düş

Mutlu gösterir beni, yüzde yalancık gülüş

Oyuncağım ellerde,  gurbette yaşıyorum

Yüzde yıllar canlanan, gülüşümü aldınız

Varlık mutlu yaşantım, ümit arzum bildiniz

Annem, babam kardeşim, benden ayrı kaldınız

Sonsuz acı hayatta, çıldırıp koşuyorum

9- DERTLER İLE ANNEM

Hoşluk görmeden, bitti şen ömrüm

Dertlerle annem, gamlarla annem

İç sevgi başlamadan çürüdüm

Dertlerle annem, gamlarla annem

Yalan hayata, gözümü tıktım

Mahpushanede, gam hasret çektim

Suçsuz, günahsız insana baktım

Dertlerle annem, gamlarla annem

Kendi elimle, canımı  yaktım

Gariplerle ben, boynumu büktüm

Hapishanede,  dostlara baktım

Dertlerle annem, gamlarla annem

Çile gam dertler, bitmez anladım

Zalim dünyada, dosta aldandım

Her bir mahpusun, halın dinledim

Dertlerle annem, gamlarla annem

Gönlüm çok dertli, bağrım çok yanık

Gözlerde yaşlar, kanla bulanık

Yiğitler yalan, yalanla sanık

Dertlerle annem gamlarla annem

Türk diye bizler ölmeye geldik

Anneyle baba, milleti bildik

Hem ağlayarak, gizlice güldük

Dertlerle annem gamlarla annem

10- ŞİRİN ANNE

Anne kucağı şirin, ninni söyler çok güzel

Yavrular birbirinden, yerleri sıcak, sıcak

Anne yavrusu mutlu, iyi hayat yaşarlar

Bakışla içten gülüp, sarılır kucak, kucak

Allah yıkar yuvasın, öksüz yuvasın yıkan

Anne tatlı şirindir, kutludur her yavruya

Kuşlar kanatın çalıp, akşam yuvaya donar

Yaşadığı yuvası, mutludur her yavruya

11- VAY ANNE, ANNE

Yaman zalim düşman, girdi araya

Düştüm tutsak oldum, ey anne,anne

Ölsem doktur gelmez, baksın yaraya

Sızılırı içerim, vay anne,anne

Olsun kurban diye, dosta canımı

Ermedi, murada hasta canımı

Tanrım, sabrım bitti, iste canımı

Başıma geleni, say anne, anne

Geçti hayat gençlik,son bulmaz acım

Bir an mutlu gülüp, olmadım bacım

Anne yüzün görmek, yıllar muhtacım

Gözümü yum üstümü soy anneanne

Geçilmez dert çilem, ezildi canı

Yabancı görünür, gözde her yanı

Ölmeden gülseydim, ömrün tek anı

Her dil söyler halım duy anne, anne

12- SENİNLE ANNE

Gülsem benimle gülen

Yüzü iyimser annem

Ağlayınca üzülen

Dünyaya değen annem

Sözünden hiç çıkmam ben

Dediğinden bıkmam ben

Sevgin bana hazine

Hiçte seni sıkmam ben

Ruhum hayatım anne

Türkmen milletim anne

Senin büyük kucağın

Türklük devletim anne

Çok önemli armağan

Senedir binlerce can

Kokulu demet gülü

Senin üstüne  yayan

Gönlümü mutlu kıldın

Bütün dertlerim bildin

Saçlarımı okşayıp

Ağladım yaşım sildin

Sevginden hiç çıkmaram

Sevgi evin yıkmaram

Günde elin öpersem

Ölsem bile bıkmaram

Ölürsem yerde bile

Seni düşürtmem dile

Gurbet bir gün biteydi

Donaydık Kerkük ile

Sensiz canım gömülse

Yaşım akıp kan olsa

Taşım toprağım vermem

Her yanım düşman alsa

Sevgili güzel anne

Her şeyin özel anne

Bir gün önce kavuşsak

Yol bekler göz, el anne

Gözüm gurbette arar

Ayrılık bağrım yarar

Ben ölsem sensiz Anne

Kim bu halıma yarar

Sen olmasan ben öllem

Benzim sarılıp sollam

Yeter anne uzaklık

Sen gelmemsen ben gelem

13– ANNAM

Kucakla dizinde, süzdürdün anne

Gönlümde beklenen, Umuttun anne

Yedirip karnında, uyuttun anne

Hoş sözle düz yolda, yürüttün annem

Çok gece uykudan, kalkıp bıkmadan

Üstümü örterdin, duygum sıkmadan

Yatmamı gözlerdin, ışık yakmadan

Saçımı okşayıp avuttun annem

Kutsal yüce Anne, bilmem ki nesin

Gözümü uykudan, açtırır sesin

Meltem yeli gibi coşar nefesin

Başımdan dağıtan hasrettin annem

Kokun vermez annem, güller yapraklar

İyi oğul kızın, sevgini  saklar

Beşik başındasın gece şafaklar

Ninni yavrum diyip, yatırtın annem

Benim için hayatın, çürüttün annem

Ağladım gözyaşım, kuruttun annem

Büyüttün yıllarca yürüttün annem

Sen beni sevince katlattın annem

Annem beni doğurdun bayram gününde

Türk milleti, güler sanki düğünde

Köprünün suyuyla, çayın önünde

Süt verip emzirdin, büyüttün anne

Her dilek isteğim, gülüp verirdin

Çokta öpüp beni Annem överdin

Davranış yürüyüşüm, candan severdin

Yaşamı çok tatlı, anlattın annem

Annem, şirin anne, sözlerin şeker

Senin büyük gönlün dünyaya değer

Aradım her yanı, yok imiş meğer

Sen  bize Türk huyun giydirdin annem

Çocuk yaşta bana çok öğüt verdin

Haydi sen oğul, çalış, oku derdin

Millete bağlanıp kendini yordun

Türklükçün kan verip yarattın annem

Adın annem, Serçe kuşlar dilinde

Türlü koksun verdin, gonca gülünde

İşlerken sırtında tutup elinde

Kucaktan hiç yere atmazdın annem

Her gece anneciğim, sana dalırım

O güzel günlerin, tadın alırım

Karşımda durunca içten gülerim

Sen benim dünyamı, süslettin annem

Gönlümü şen mutlu, sen eyle anne

Feleğin ters işi,  hep böyle anne

Başında neler var, gel söyle anne

Göğün yedi katı konutun annem

Boynumda çok borcum ödemek anne

Hep seni öpmeye ne demek anne

Yorulup sen verdin çok emek anne

İçimden gam derdi, soydurdun annem

Anneden çok şirin, olur mu bakın?

Gönlüme duyguma annemsin yakın

Ne yapsam, ne etsem ödenmez hakkın

Hasta iken ağladım uyuttun annem

Körpe yavru kuşla, öter, kumrular

Çağlar akar anne ak temiz sular

Melenir koyunla, mini kuzular

Sen bizi koşturup yürüttün annem

Güneş gölgem, annem açık alemsin

Sevgi pınar kaynağı özlem elamsın

Her temiz dillerde, kutsal selamsın

Çok üstün değerin, ilettin annem

Nerde günler anne, nerde buluşlar

Nerde hoş konuşman, nerde gülüşler

Bilmem nice söndü, güzel bakışlar

Her şeyin bizlere adattın annem

Uzun dert hapiste, üzdürdü beni

Zalim düşman, anne ezdirdi beni

Ölümün peşinde, gezdirdi beni

Bayramdı gelmedin, unuttun annem?

Bülbül uçmaz annem, bağlı kafeste

Ne olur kavuşsak, bu son nefeste

Doyunca oğlunu düşende hasta

Kurbana canını atardın annem

Ayrı kaldım bu gün, kardeş eşimden

Yıllar oldu gam dert, gitmez başımdan

Hiç bir gün kurtulmam kanlı yaşımdan

Güldürüp gözyaşım kuruttun annem

Yazık  bizim erler satıldı annem

Onur, türe, saygı atıldı annem

Yiğit Türkler, bize katıldı annem

Duygunla çok erler yetirdin annem

Annelerin hakkı, kolay verilmez

Anneden pek üstün yüce görülmez

Yalnız kalan başım düşüp sorulmaz

Ter düktük üstümü sildirdin annem

Annesiz yavrunu, gülmez dediler

Garibin gözyaşın silmez dediler

Anneden bal tatlı olmaz dediler

Bütün özelliği verdirdin annem

Sen beni yitirdin, bak erkek annem

Evrende kıymetli sen bir tek annem

Sevgiden hiç başka yok gerçek annem

Sen adın tarihe, kaydettin annem

 

 

 

Prof. Dr. E. Tbp. Kd. Albay İbrahim Öztek ile Türklerin Milli Sporu Güreş ve Spor Eğitimi üzerine sohbet

Açık ve kati olarak söylemeliyim ki, sporda muvaffak olmak için, bütün milletçe sporun mahiyeti ve kıymeti anlaşılmış olmalıdır. Ona kalpten muhabbet duymalı, Onu vatanî vazife telakki eylemelidir

Her çeşit spor faaliyetlerini Türk gençliğinin millî terbiyesi ana unsurlarından saymak lazımdır.

Türk gençlerinin spor bakımından da millî heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır.

Benim en çok sevdiğim spor güreştir. Güreş oyunları bedeni geliştirdiği gibi, aklı da geliştirir.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Tarih, Türkleri çok eski zamandan beri sportmen bir millet olarak kaydeder. Oğuz Destanı’nda dünyaya hâkim olmak isteyen kahramanın tabiata, hayvanlara ve insanlara karşı verdiği mücâdelede avcılık, dağcılık, binicilik, okçuluk, güreş gibi faaliyetler bir yaşama biçimi olarak gösterilir. Göçebe ve savaşçı insanlar arasında bu mücadeleye dayanacak gücü olmayanlardan hiç söz edilmez.

Beden eğitimi ve sporun tarihî gelişimi incelendiğinde, spor kültürünün toplumların sosyo-kültürel özelliklerinden etkilendiği ve millî kültürlerin değişme ve gelişmeleriyle paralel bir seyir takip ettiği görülecektir. Türk sporunun târihî seyri içinde de bu paralellik görülür. Zîra Türk spor kültürü, sosyal davranış şekilleri, sosyal müesseseleri ve kendisine has özellikleriyle millî kültürümüzün izlerini taşır. Türklerde spor kültürünün gelişmesinde; cesur ve savaşçı bir millet olma özelliklerinin yanında, güçlü olma, hareketli olma ve dînî inançlarının, tabiata ve kuvvete tutkun karakterlerinin tesirleri olmuştur. Ayrıca sosyal davranış şekillerinde ve sosyal müesseselerinde görülen teşkilatçılık, dayanışma ruhu spora da yansımıştır.

Türk milleti erkeği, kadını ve çocuğuyla güreşi sever, güreşçiye saygı duyar ve pehlivanlara ayrıcalık tanır. Şüphesiz ki bu sevgi ve saygı, Türk’ün ruhundaki savaşçılık, kahramanlık duygularından ve sporu bu yönüyle görmesinden kaynaklanmaktadır. Pehlivana karşı duyduğu sevgi ve saygı da onların herkesten daha güçlü, kuvvetli, vücut yapısının, adalelerinin daha gelişmiş, görünüşünün sağlıklı, davranışlarının yiğitçe, karakterlerinin doğru ve mertçe oluşu, diline eline ve beline sâhip olmasından ileri gelmektedir. Türk milleti bütünüyle güreşçiyi böyle bilir ve böyle olmasını ister. Dede Korkut hikâyelerinde de Banu Çiçek ile Bamsı Beyrek’in yarışması ve güreşmesi biz Türklerdeki bu güreş sevgisine çok güzel bir örnektir

Bu değerlendirme den sonra ana hatlarıyla spor ve Türklerde spor hakkında konuşalım arzu ediyoruz. Sizce spor nedir?

Prof. Dr. İbrahim Öztek: Spor, sistem, program, organizasyon ve rekordur. Beden eğitimi kültürüdür. Fizîki kondisyon, iyileştirme maksatlı oyun, yarışma ve mücadele anlayışı ile yapılan fizikî etkinliklerdir. Amatör bir ruhla sevgi ve kardeşliğin mimarisidir. Devletleri ve milletleri birbirine yaklaştıran güçtür. Çeviklik, sürat, güç, kuvvet, dayanıklılık, yanı sıra kendine güven, cesaret, dürüstlük, fedakârlık ilkelerini pekiştiren,  beynelmilel, beden, ruh ve aklı geliştiren yoldur. Sağlıklı hayâtın ayrılmaz parçasıdır. Sosyal ve toplumla alakalı bir olgudur. Türkler, târihte beden eğitimi kültürüne son derece önem vermişlerdir. Eski Türkler’de, spor deyince ilk akla gelen binicilik, yıkışma (güreş), ok atma ve kılıç olmaktadır. Türkler beden eğitimi kültürüne önem verdikleri müddetçe büyük imparatorluklar kurmuşlar ve dünya hâkimiyetlerini ellerinde bulundurmuşlardır. Bunun tersi durumlarda gerilemişlerdir. Bugün olimpiyat oyunlarında şampiyon olan, rekorlar kıran sporcuların devletleri yenidünya düzenini şekillendirmektedirler. Beden eğitimi kültürüne önem veren geçmişin alpleri, bahadırları, cengâverleri, kaptutileri, bugünün olimpiyat şampiyonlarıdır.

Atatürk’ün spor tarifine göre sporun ana unsuru nedir?

Öztek: Atatürk değişik zamanlarda yaptığı spor tariflerinde, sporu daima millîlik ve vatan duyguları ile özdeşleştirmiştir. Spor, vatan müdafaasının en önemli unsurlarından birisidir. Spor, Türk gençliğinin millî terbiyesinin ana unsurlarındandır. Spor, her yaştaki insanımıza vatanî ve millî gaye ve millî terbiye çerçevesinde verilecek beden eğitimidir.

Spor bilinci nasıl oluşturulmalıdır?

Öztek: Sporun, hayatın bir parçası olduğu, her insanın spor yapması gerektiği, spora anaokulundan itibaren başlanacağı, sporun, yüksek ideallerinden biri olarak zihinlere yerleştirilmeli.

Çocukların başlangıçta kesinlikle yüzme, jimnastik veya atletizm gibi temel sporlardan birine yönlendirilmesi; sağlıklı ve güçlü nesiller yetiştireceği, sağlıktan ve millî savunmadan tasarruf sağlayacağı, sporcu nesillerin kültürlü, sosyal, ilmî ve ekonomik olarak hazır bir ordu olacağı, spordaki mücadelenin milletler ve devletler üzerinde büyük ölçüde sosyal, kültürel ve psikolojik etkiler oluşturduğu bilinmeli öğretilmelidir.

Sporun en iyi tanıtım aracı olarak ülkelerin zenginliklerinin sergilendiği bir alan olduğu, devletin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Millî Eğitim Bakanlığı’nın, silahlı kuvvetlerin, resmî ve sivil bütün kurum ve kuruluşlar ile iş yerlerinin bir numaralı politikaları arasında yer almış olmasının gerekliliği ve milletçe yapılacak sporun öneminin anlaşılır olmasının lüzumu ve nihayet sağlam kafanın sağlam vücutta bulunacağı iyi öğretilmelidir.

Sizce şampiyon sporcuya bakış nasıl olmalı?

Öztek: Bir şampiyonun veya olimpik sporcunun nasıl yetiştiğinin farkında mıyız? Onlar bizim gurur kaynağımız, hatta millî kahramanlarımızdır. Bu sporculara ulvî heyecan verilmeli, sürekli ruhlarına hitap eden moral eğitimi uygulanmalıdır. Yediğine içtiğine, ilâcına, giyimine, kuşamına, uykusuna, istirahatına, moral yapısına, tıbbî kontrollerine, hattâ attığı adıma ve aldığı nefese kadar hepsi kontrol altında olmalıdır. Özel doktoru, diyetisyeni, fiziko-terapisti, kondisyoneri, antrenörü, kamp müdürü psikologu ona bebek gibi ihtimamla bakmalı, hafiye gibi takip etmeli ve moralini en üst seviyede tutmalıdırlar. Şampiyon veya olimpik sporcunun, antreman ve yarışma alanlarında kendini teslim edebileceği, inandığı, antrenör, kondisyoner, yönetici gibi üstün özellikle olan liderlere ihtiyâcı vardır.

Yarışmacı sporcu yetiştirirken önceliklerimiz neler olmalı?

Öztek: Antrenörler, Avrupa ve dünya federasyonlarının açmış olduğu seminer ve kurslara gerektiğince katılmalıdırlar. Bu onları daha eğitimli görgülü ve bilgili kılacaktır. Millî takım kamplarında branşlarına göre birden fazla antrenör görev yapmalıdır. Yabancı antrenör çıkar yol olmamalıdır. İllerdeki elit sporcular, millî takım kampları dışında merkezî bölgelerde ortak çalışmaya alınarak, birbirlerinden yararlanmaları ve bu arada iyi beslenmeleri sağlanmalıdır. Çok sayıda sporcunun yarışabilmesini sağlamak için yurt içi milletlerarası turnuvalara önem verilmeli ve bu turnuvalar her kategori için düzenlenmelidir. Lig müsabakalarına önem verilmelidir. Ülke içinde yapılacak turnuvaların sayıları arttırılmalı Avrupa ve dünya şampiyonalarına talip olunmalıdır.

Sizce gerçek sporcu nasıl olmalıdır?

Öztek: 1968 Meksiko olimpiyatlarında maraton koşan Tanzanyalı sporcu John Stephen Akhwari’nin düştüğünü ve dizinden sakatlandığını hatırlayın. Tedavisi yapıldı ve koşuya tekrar devam etti ‘Sonuncu olacağını biliyordun neden sakatlığına rağmen koştun?’ diyerek uzatılan mikrofona şunları söylüyordu: ‘Ülkem beni buraya sadece yarışa başlamam veya yarışmam için değil aynı zamanda yarışmayı bitirmem için gönderdi.’ Demiştir. Gerçek sporcu olmak, şampiyon olmaktan çok daha zordur. Sporda dayanışma dürüst ve hilesiz yarışmayı tamamlayan bir diğer özellik ise dayanışma ve faır play (dürüst, ahlaklı, faziletli oyunculuk/sporculuk) saygınlığıdır. Antrenmanda veya yarışma sırasında, rakip sporcular için meydana gelebilecek aksiliği, tersliği veya sakatlık oluşturabilecek bir olayı alacağı madalyaya veya başarıya tercih ederek önleyebilmek, ödüllerin en büyüğüdür. Sporcu örnek ve önder olandır. Spor terbiyesi; iyi bir aile ve okul terbiyesi üzerine taht kuracak bir terbiyedir. Spor terbiyesi ile şekillenmiş gençler, evde, okulda, iş yerinde ve sosyal hayatta farklıdır. Güven içindedir ve güven verir, itimat edilir, başarmak, sevmek, saymak ve genel ahlâk kuralları çerçevesinde hareket onun yaşam tarzıdır. Bu tarz onun örnek ve önder oluşunu sağlar.

Çocuklar oyunu sevdiği kadar sporu da sever. Bu sevgi dolu çocukları nasıl yetiştirmeli? Kitle sporunun geliştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öztek: Sporun ne olduğu çocuklara okul öncesi veya anaokulu çağında öğretilmelidir. Çocuklar sportif oyunlarla yavaş yavaş sporun her dalı ile tanışmalı ve sevdirilmelidir. Bütün yarışma organizasyonlarında, gösterişli ve fantastik tekniklerin sergilendiği gösteri programları düzenlenmeli. Müsabakalar, müzik ve folklor etkinlikleri ile festival hâline dönüştürülmeli. Çevre il sporcularının da bu şenliğe katılımını sağlayarak, seyirci potansiyeli artırılmalıdır. Tanıtıcı resimli bülten, broşür ve el ilanları ile el kitaplarına önem verilmeli. Tanıtıcı konferans, seminer ve açık oturumlar düzenlenmeli. Basın ve yayın organlarının bütün etkinliklere en az futbola verdikleri kadar önem duymaları, ilgileri ve katılımları sağlanmalıdır. Televizyon kanalları, yurt içi ve yurt dışı yarışmalarını daha çok görüntülemelidir. Şiddet içeren yabancı çocuk filmleri yerine, çocukların daha çok dikkatini çekecek, sportif maksatlı filmlere yer verilmelidir.

Her şeyden önce spor, politikacının karıştırılmadığı devlet politikası olmalıdır. Devlet, aile, okul, kulüp işbirliği giderek güç kazanmalıdır. Devlet, anaokulu veya ilkokuldan itibaren bütün fertlerine spor yaptırmayı görev bilmeli ve siyasi partilerin tamamı bunu parti programlarında belirtmelidirler. Sporun, eğitimin ve yaşamın bir parçası olduğu bilinci ile hareket edilmelidir.

Ülkenin sosyo-kültürel veya ekonomik dağılımı göz önünde bulundurularak, bilinçlendirilmiş öğretmenlerle anaokulu çağındaki çocuklar geleceğe yönelik sportif oyunlara alıştırılmalı, ilkokul çağında ise 7-8 yaşından itibaren fizikî yapı ve yeteneklerine göre temel spor dallarına yönlendirilmelidir. Temel spor ise yüzme, jimnastik ve atletizmdir. Bununla beraber genetik olarak yetenekli olduğumuz mücadele sporları da temel spor dalı olarak kabul edilmelidir.

Millî eğitim ve (millî) spor kuruluşları ortak çalışmalı, temel ders eğitimi ile temel spor eğitimi birbirini aksi yönde etkilememelidir. Her iki kuruluş birbirine yardımcı olmalıdır. “sağlam kafa ve sağlam vücut” eski Türklerden ve eski Romalılardan günümüze insan eğitiminin bütünlüğünü gösteren bir kavramdır.

Spor kültür ve bilinci ile yetiştirilmiş öğretmenlerin, aileleri bilgilendirme, teşvik ve yönlendirmeleri de son derece önemli olacaktır. İlköğretimde sportif temel eğitimle şekillendirilen çocuklar, orta öğretimde yarışmacı sınıfında yerlerini almaya başlayacaklardır. 20-25 milyon çocuk ve gencin spor yapması ve bunların da dörtte birinin yarışmacı olduğunu düşünecek olursak, başarı için plan program ve projeler kendiliğinden oluşacaktır.

Anne ve babalar çocuklara model olsun diyorsunuz. Nasıl bir model düşünüyorsunuz?

Öztek: Çocuklarımız; Türk İstikbalinin / Geleceğinin Evlatları. Giderek aile değer­lerimizi yitiriyoruz. Şehirlerimizde yaşayan insanlarımızın ağır ekonomik zorluklar altında     ezilmeleri, çocuklarımızı yetişmelerinde de kötü etkili oluyor. Hâlbuki Türk istikbalinin evladı, en iyiye ve en güzele layıktır.

Çocuğun terbiyesi ve eğitimi ana kucağında başlar. En önemlisi çocukların özgüven içinde kişilikli olarak yetiştir­ilmeleridir. Bu, insanın kendisi ile barışık olması, kendini olduğu gibi kabul etmesi, yani olumlu benlik algısıdır. Böylece çocuk, olumlu ve olumsuz yönlerini bilen, korunma içgüdüsü gelişmiş, problemlerini çözme beceri­sine ulaşmış, kendi kararlarını kendi vere­bilen bir yapıya sahip olur. Çocuğun yaptığı iyi hareketler fazlası ile takdir edilmeli, kötü hareketler de aşağılayıcı bir şekilde ceza­landırılmamalıdır. Çocukta aşırı güven duy­gusu veya özgüven fazlalığı da kişilik gelişimini etkiler. Bu sebeple çocuk yetiştirilirken kişiliği değil, onun çabaları ve becerileri övülmelidir.

Çocuk, anne ve babasının davranışlarını model alır, tâkip eder, sonra uygular. Anlatılanları değil yaşadıklarını öğrenir. Anne ve baba onu bir heykeltıraş gibi şekillendirir. Özgüvenden sonra çocuğun sevgi ve disiplin kavramlarını öğrenmesi gerekir. Böylece kişiliğinin sınırlarını, sosyal sınırları ve diğer değerleri belirler. Daha sonra genetik olarak var olan hak, hakka saygılı olma ve adaletli olma duyguları ortaya çıkarılır.

Çocuğa körü   körüne itaat alışkanlığı kazandır­mak yerine doğru olana, akla uygun olana ve hakka saygı gösterme alışkanlığı kazandırıl­malıdır. İyiye saygı ile birlikte, kötüye ve haksızlığa karşı durma reaksiyonları geliştirilmelidir.

Kötülüğün çok arttığı bir zamanda yaşıyoruz. Kötü şeyler süslü, çekici, göz boyayıcı mesajlar­da yayılıyor. Sigara, içki, uyuşturucu gibi zararlı maddeler çocuklara cazip gelebilir. Bencillik,  çıkarcılık, emeksiz kazanç, saygısızlık bir anda çocuğa çekici gelebilir. Oysa iyilik prensiplerinin sonuçları uzun sürede alınmaktadır.

Çocuk ilk gelişim evresini 5-6 yaşına kadar tamamlar. Bu evre, anne ve babanın model olduğu evredir. Bu dönemde aile terbiyesi alınır. Bunu okul ve resmî kanaldan verilen din terbiyesi takip eder. Bu ikinci evre, fark­lı kültür ve eğitimden gelen çocukların, yani arkadaşlarının etkisi ile şekillenir. Çocuk, 5-6 yaşına kadar ailesinden iyiyi almışsa üzerine koydukları iyi yönde yeşerir. Bu temel onun için çok önemlidir. Sonuç olarak aileler, Türk geleceğinin evlatlarını iyi ve güzel yönde, özgüven sahibi, kişilikli, sevgi ve saygıyı bilen, adaletli ve disiplinli, vatanını ve milletini seven, okul, ruh ve beden gelişimini tamamlamış olarak yetiştirmelidir veya bu yönde yetiştirmek için gayret sarf etmelidir.

Spor ve yerel yönetim nasıl bir bağ oluşturur?

Öztek: Son zamanlarda yerel yönetimlerin şehircilik ve kültür hizmetlerinin yanında spora da önem verdikleri görülmektedir. Ancak yeterli değildir. Spor etkinlikleri geniş tabanlı hizmeti sağlamalıdır. Her mahallede çok maksatlı pratik, prefabrik spor kompleksleri o mahallenin sportif potansiyelini oluşturacaktır. Geniş bir tabandan gelen ve kitle oluşturmuş spor, lise ve üniversite kampüslerinde, artık rekor kırmaya yönelik tesislere sahip olmalıdır. Böyle olunca lise ve üniversite takımları milletler arası alanda her spor dalında ülkenin ismini duyuracaktır. Minik, yıldız ve ümit sporcular için yarışma sistemleri onların yapı taşlarını yok etmeye yönelik olmamalıdır, bu yaştaki sporcular çokça ödüllendirilmelidir. En basitinden sistem tarafından eğitimi kolaylaştırılmalıdır. Başarılı olduğu sürece devletten burs almalıdır. Küçüklerin devam ettiği spor tesislerinde antrenör “sporcu ve antrenör” aile ilişkileri son derece candan, samimi fakat ciddiyetten uzak olmamalıdır. Yaz okullarına gereken önem verilmeli. Yaz tatili sebebiyle sportif çalışmalar tatil edilmemeli, yaz kampları ve gençlik kampları gibi etkinlikler çok iyi değerlendirilmelidir.

Sporda eğiticilerin eğitimleri önemlidir!

Öztek: Başta eğiticiler iyi eğitilmelidir. Eğiticilerin eğitim programlarında, Türk spor hukuku, Türk spor tarihî, Türk spor kültürü, pedagoji,  psikoloji, beslenme, anatomi, spor fizyolojisi, sağlık, kondisyon, antrenman sistemleri ve sporcu performans test konularına gereğince önem verilmelidir.

Anadolu’nun değişik yörelerinde çalışan antrenör ve hakemler sık sik merkezi bölgelerde toplanmalı, periyodik seminer ve kurslarla bilgileri tazelenmeli, gelişmeleri ve kaynaşmaları sağlanmalıdır. Bu kişilere ülke içinde yapılan milletler arası turnuvalarda organizasyonlarla ilgili görevler verilmelidir.

Millî takım kamplarının süreleri uzun, sporcu sayıları fazla tutulmalıdır. Yedek sporcular Türkiye şampiyonalarında derece almış, performans sahibi sporculardan seçilmeli, asıl ve yedek sporcuların birbirlerini yetiştirmeleri sağlanmalıdır. Millî sporcular ve tecrübeli müsabıklar antrenörleri ile birlikte değişik zamanlarda değişik bölgelere gönderilerek, o bölgelerin gelişmelerine katkı sağlanmalıdır. Eğitim kurullarının oluşturduğu özel ekiplerle bölgede yapılacak çalışmalarla, teknik gelişim ve standardizasyon sağlanmalıdır. Bölge faaliyetlerine ağırlık verilmeli ve bölgelerde gelecek vadeden sporcuların da millî takım kamplarına katılımları sağlanmalıdır.

Bölgeler ve millî takım kampları modern eğitim araç ve gereçlerine sahip olmalı, eğitici dergi, kitap ve filmlerle kitaplık ve arşivler zenginleştirilmelidir. Ülkemizde milletler arası seminer ve kursların çokça düzenlenmesine önem verilerek, çok sayıda eğitimcinin ve hakemin yararlandırılması sağlanmalıdır. Avrupa ve dünyadaki sportif gelişmeler günü gününe takip edilerek, ülkemize aktarılmalıdır.

İlim Çin’de de olsa gidip alınız” örneğinde olduğu gibi, sporcu ve antrenör, gerekirse bir ömür boyu, okul eğitimi ile birlikte sportif eğitimini o sporun en üst seviyede uygulandığı ülkelerde tamamlamalıdır. Bu çocukların aileleri de başarılarında menajer gibi yer almalıdır. Bu şekilde Kanada’da buz pateni eğitimi alan ve dünya şampiyonalarına katılan kızımız benzeri kabiliyetlerin yüzlercesinin devlet eli ile yetiştirilmeleri sağlanmalıdır.

Eğitimcilerin yurt dışında aldıkları eğitimi ülkemizde uygulayacakları laboratuar tipi sistemler oluşturulmalı, önleri açılmalı ve kendilerine her çeşit imkân sağlanmalıdır.

DEVAM EDECEK

Prof. Dr. İBRAHİM ÖZTEK

 

1945 yılında Ordu’da doğdu. 1962 yılında Kuleli Askerî Lisesi’ni bitirerek, askerî tıbbiyeye girdi ve Şubat 1970 tabip teğmen olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki görevine askerî tıbbiyenin fiili kadrosunda başladı. 10. Piyade Tümeni Baştabipliği, Ankara GATA’da ihtisas, Çamlıca Askerî Hastanesi’nde uzmanlık ve İstanbul GATA’da öğretim üyesi görevlerinde bulundu.

1985 yılında kurulan GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi ve patoloji servisinin kurucu öğretim üyelerindendir.

1992 yılında Zürih ve Cenevre üniversiteleri ile Zürih Kanton Hastanesi’nde staj ve inceleme çalışmaları yaptı.

1993 yılında Amerikan Anjioloji koleji ilmî konsey üyeliğine seçildi.

GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Baştabip Yardımcılığı ve patoloji direktörlüğü görevinden 1996 yılında emekli oldu.

2004-2010 yılları arasında Koşuyolu Kalp Araştırma ve Yüksek İhtisas Hastanesi Etik Kurul üyeliğinde bulundu. Bir kısmı yurt dışında yayınlanmış 360 ilmî çalışması vardır. 4 ayrı Transplântasyon (organ nakli) kitabında “kalp Transplântasyonu patolojisi” konulu bölümler yazdı. 1995 Amerikan Dermatoloji Yıllığı kitabında “deri kistlerinde karsinomatöz değişiklikler” bölümünü yazdı.

Spor konulu 15 adet kitabı bulunmaktadır. 1992 ve 1993 yıllarında arkadaşları ile birlikte yapmış oldukları ilmî araştırmalardan biri dünya birinciliği, bir diğeri ise dünya üçüncülüğü ödülleri kazandı. Ülkemizde sayısız ilmî dereceler ve ödüller kazanmış olup, 10 adet TÜBİTAK teşvik ödülü sahibidir. Dünyanın en büyük vaka sayısına sahip birçok çalışması mevcut olup, bunlardan biri 4500 vaka ile akciğer kanserleridir. Tema eğitmenidir.

Millî judocu olup, 20’ye yakın Türkiye şampiyonluğu, Balkan teşvik şampiyonluğu, Avrupa turnuvalarında dereceleri bulunmaktadır. Judo’da 8.dan, karate, tekvando, aikido ve vuşu’da 6. dan sahibidir. 15 yıl Türkiye judo, karate kuraş, aikido, vuşu/kungfu federasyonları başkanlığı, Balkan, Karadeniz ülkeleri, Avrupa, Avrasya ve dünya federasyon başkanlıkları görevinde bulundu. Bu federasyonların bir kısmını kendisi kurmuştur. Sporcuları Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonlukları kazanmıştır. TMOK (Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi) üyesi, Türkiye Olimpian Derneği  başkanıdır. Uluslar arası aba güreşi genel koordinatörüdür.

Anadolu aydınlar ocağı başkanı, Türkiye aydınlar ocağı yönetim kurulu üyesidir. Türkiye judo ve kuraş derneğinin onursal başkanıdır.  Dünya uyuşturucu ile mücadele eden sporcular federasyonu şeref başkanıdır. Bununla birlikte ilmî, kültürel, sosyal ve sportif birçok derneğin başkanı veya yönetim kurulu üyesi, yayın organlarının danışmanı veya yayın kurulu üyesidir.

 

 

Sokaklarımızın Eski Habercileri (Bölüm 3)

Orijinal süsleri ve sesleriyle mahalleyi şenlendiren ve renklendiren  “Haberci Payton”ları vardı. Bu ekip birbirini takip eden iki paytondan oluşurdu.

Öndeki paytonda davulcu, zurnacı ve çığırtkan bulunurdu. İkinci paytonun ise etrafı dans, varyete, akrobat ile Dümbüllü Tiyatrosu’nun bazı sahnelerinden alınmış  resimlerden oluşan boy boy afişler bulunurdu.

Sokağın ortalarına doğru paytonlar durur, davul zurna susar, gür sesli çığırtkan açıklamasını yapardı. “-Önümüzdeki Pazar günü, falanca açık hava sinemasında İsmail Dümbüllü ve arkadaşları tarafından sizler için zengin program hazırlanmıştır. Eğlence saat birde başlayacaktır. Cazband, varyete, akrobat, şarkı, türkü ve çok çeşitli sürprizleri takiben, büyük sanatçı Dümbüllü ve arkadaşları tarafından sizlere tiyatro gösterisi sunulacaktır. Değerli halkımız davetlidir.”

Gene birinci paytonda davulcu, zurnacı ve çığırtkan yer alırdı. Bu defa çığırtkan hafta sonu Pazar günü yapılacak güreş müsabakalarını duyururdu. “- Bu hafta falanca  sahada baş pehlivanlar arasında büyük ödüllü güreş müsabakaları  yapılacaktır. Kırkpınar’ın yenilmez baş pehlivanı Tekirdağlı Hüseyin pehlivan, kendisine meydan okuyan yerli veya yabancı pehlivanlarla güreş tutacaktır.” Diye seslenerek, halkı güreşlere davet ederdi.

Halk yurt içinde ve yurt dışında yenilgi yüzü görmeyen bu mert pehlivanı çok severdi. Bu nedenle, ikinci paytonda Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan’ın büyük boy resimleriyle eski büyük pehlivanların, örneğin Kel Aliço, Koca Yusuf, Adalı Halil ve Kurt Dereli’nin resimlerinin yer aldığı afişler sergilenirdi.

Ayrıca bu güreşlerde Hayrabolulu Süleyman, Düzceli Çolak İsmail, Sındırgılı Şerif gibi pehlivanlar da güreş tutar, hünerlerini gösterirlerdi. Bu pehlivanların  kispetli resimlerini gösteren afişler de, paytona asılırdı.

Sokağa hareket veren bir başka haberci paytonu da, sinema afişleriyle donatılmış olarak mahalleye girerdi.

O tarihlerde Ümmü Gülsüm Hanım’la Yusuf Vehbi Bey’in rol aldıkları filmler çok rağbet görürdü. Mısırlı olan Ümmü Gülsüm Hanım sesinin güzelliği nedeniyle, Şarkın Yıldızı lakabıyla anılırdı ve  genelde hüzünlü filmlerde rol alırdı. Örneğin “Aşkın Gözyaşları”, “Fakir Çocukları”, “Harun Reşid’in Gözdesi” gibi filmlerle hem Türkiye’de hem de bütün Orta Doğu’da şöhrete ulaşmıştı.

Fakat belli bir süre sonra bu filmlerdeki şarkılar Münir Nurettin Bey ve Müzeyyen Senar Hanım tarafından Türkçe olarak okunmuştur. Besteler Selahattin Pınar Bey ve Sadettin Kaynak Bey tarafından yapılıyordu.

Bu yabancı filmlerin rağbet görmesi, zor imkânlarla da olsa Türk filmlerinin çevrilmesine neden oldu. Genelde Muhsin Ertuğrul Bey’in çevirdiği başrollünü de Münir Nurettin Bey’in oynadığı ” Allah’ın Cenneti”, ” III. Selim’in Gözdesi”, ” Kahveci Güzeli” ve diğer sanatçıların rol aldığı  ” Gençlik Günahı” gibi filmler halk tarafından beğeni ile izlenmişti.

Daha sonraları gene fakir kız zengin oğlan veya zengin kız fakir oğlan aşk ilişkisini konu alan acıklı filmler bu defa Hint sinemasının örnekleri olarak ülkemize gelmişti.

Halkımız aşk, para, hırs, kıskançlık, kötülük ve iyiliklerin daha doğrusu kötü kalplilerle iyi kalplilerin savaşlarını anlatan bu filmleri büyük bir ilgiyle seyrederdi.

Acıklı, çok hareketli, bol müzikli, ritmik melodili hint filmlerini ve bu filmlerde rol alan orijinal ve özgün,  elleri kınalı, iri sürmeli gözlü, iki kaşlarının arasında nokta (bindu) bulunan, otantik giysili aktrisler, halkımız tarafından çok sevilmişti.

Hele,  Raj Kapoor’un baş rolünü oynadığı “Awaara (Avare)” filmi müthiş beğenilmiş, sinemalarda aylarca  oynamıştır. Hemen herkes, Avare şarkısının hem Hintçesini hem de Türkçesini gün içinde bıkmadan usanmadan dinler hatta söylerdi.

Awaara hoon, (avareyim)

ya gardish mein (gökyüzünde bir yıldız gibi)

aasman ka tara hoon (evsiz barksızım)

İşte o zamanın film reklamları da bu paytonlar vasıtasıyla yapılır, hangi sinemada gösterime girecekleri tarih ve saatleriyle, halka duyurulurdu. Halk, sinemalarda hangi filmlerin oynadığını da böylece öğrenmiş olurdu.

Bir de duyuru paytonlarının ender göründüğü durumlar olurdu. Bunların başında cambaz gösterisinin, hangi tarihler arasında ve mahalledeki hangi arsada yapılacağının, halka duyurulması gelirdi. Gösteri genelde saat 14 ile 18 arasında gerçekleştirilirdi.

Cambazhane, mahalledeki büyük bir arsada kurulurdu. En önemli sembolü yüksekçe iki direk arasına gerilmiş teldi. Kadrosunda tuluatçılar, akrobatlar bir de çocukları güldüren, yapılan gösterileri taklit eden ancak kasten başarısız olan eğlendirici bir komik bulunurdu. Her gösteriden sonra, ben de yaparım diye bağırarak ortaya çıkar, hiçbir şeyi doğru düzgün yapmazdı. Bilhassa çocuklar bu işe çok gülerlerdi.

Gösterinin en önemli kişisi, tel üstünde elinde terazi adı verilen uzun bir sırığı taşıyarak yürüyen, cambaz olurdu. Aralarında çok meşhur olanlar da vardı. Adapazarlı Abdullah, Ortaköylü Cemil gibi isimleri halk tanırdı. Ama içlerinde en büyük şöhrete Rıfat Telgezer isimli cambaz ulaşmıştır.

Cambaz gösterisinin yapıldığı arsaya giriş bedava olurdu. Gösteri arasında birkaç defa komik sanatçı veya diğer bir çalışan elinde tepsiyle izleyicilerin önünden geçer,  tepsiye atılan paralara yüksek sesle teşekkür ederek turunu tamamlardı.

Daha sonraki yıllarda, cambaz gösterileri sabit yerlerde, hatta çadırlarda kurularak yapılmış ve giriş ücrete tâbi tutulmuştur. Ancak başka seyir unsurlarının halka daha cazip  gelmesi sonucu, zor duruma düşmüşlerdir.

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası çoğalan ve gelişen sinema, tiyatro ve  açık hava sahnelerinde sunulan sanat gösterileri ve büyük sirkler halkın ilgisini giderek kazanınca, cambaz esnafı önemini kaybederek, piyasadan çekilmek zorunda kalmış ve tarihin arşivindeki yerlerini almışlardır.

Çocukluk dönemimden hatırlayabildiğim, eski sokaklarımızın satıcılarını, tamircilerini ve habercilerini sizlere aktarmaya çaba gösterdim. Artık kendilerine rastlanmayan bu insanlarımızı ve yaptıkları işleri bir kere daha anımsayarak, genç kardeşlerimize, eski sokak yaşamının renklerini, seslerini ve kokusunu hissettirmeye çalıştım ve bundan mutluluk duydum.

 

 

Oyunun Adı Enerji (2)

 

Ortadoğu bölgesinde tarihsel süreci anlamadan bu bölgede olan ve gelecekte de olacak olan hadiseleri anlamamız mümkün gözükmemektedir. Bu bölgedeki aktörleri ve Türkiye ile ilgili ilişkilere bakmamız gerekiyor.

İngilizler..3 Mart 1924, halifeliğin kaldırılması son olarak Osmanlı Hanedanı elinde bulunan halifelik sıfatının, Türkiye Cumhuriyeti tarafından kaldırılması devletin laikleşmesi İngilizler bir yandan  laikliği ve devrimleri destekler görünürken doğu bölgesinde Türklerin dinini değiştirdiği propagandasını yaptığını görüyoruz..

19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ve İngiltere arasında İstanbul Konferansı düzenlendi. Konferansta Türk tarafı Musul’un tarihi olarak daima Osmanlı toprağı kaldığını ve Birinci Dünya Savaşı sonunda da bu durumun değişmediğini, vilayetin nüfusunun üçte ikisinin Müslüman Türk ve Kürtlerden oluştuğu bu durumda tarihi, askeri ve etnik gerekçelere göre Musul’un Türkiye sınırları içinde olması gerektiğini savundu. İngiliz tarafı Türk Devletinin isteğini kesinlikle reddetmesi üzerine İstanbul Konferansı dağıldı. Anlaşmazlık, Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Burada Türk tarafı İstanbul Konferansındaki tezlerini tekrarladı ve referandum yapılmasını istedi. İngiltere bölge halkının bilinçsiz olduğunu bildirerek plebisit isteğini de reddetti. Konuyu araştırmak için Milletler Cemiyeti’nde bir komisyon kuruldu ve çözümlenemedi

Irak, 3 Ekim 1932’de bağımsızlığını kazanmış ve Milletler Cemiyeti’ne üye olmuşsa da İngiltere’nin Irak’taki hava üslerinin varlığı, Irak’tan asker ve silah sevkiyatı yapabilmesi tam bağımsız ve tarafsız bir Irak Devleti’nin varlığına imkân tanımamıştır.

Nisan 1941’de Irak’ta meydana gelen Alman yanlı Reşit Ali Geylani darbesi, Irak’taki İngiliz aleyhtarlığını gözlemleyen Almanya’nın Irak petrollerini denetimi altına alma çabasının bir sonucudur. Almanya’nın girişimi İngiltere’nin askeri desteğiyle bertaraf edilmişse de Almanların bölgeye girmesi İngiltere için Türkiye’nin önemini artırmış;

Almanya, Geylani hükümetine Türkiye üzerinden transit geçişle yardımda bulunmak istemiş ve Türkiye lehine Balkanlar’da ve Ege Adaları’nda birtakım düzenlemelerin yanı sıra; Alman-Türk yakın işbirliğinin kurulması şartıyla Suriye, Irak ve İran sınırlarında Türkiye lehine düzenlemeleri teklif etmiştir. Türkiye, Almanya’nın tekliflerini “herhangi bir toprak talebi” olmadığı ve “İngiliz İttifakına aykırı bir istekte bulunulmaması” gerektiği sözleriyle reddetmiş ve Almanya ile imzalanacak bir “saldırmazlık” antlaşmasıyla Türkiye’nin tarafsızlığını koruyacağını bildirmiştir

Türkiye, II. Dünya Savaşı’nda açıktan İngiltere yanında savaşa girmese de izlediği siyaset İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliğini korumaya yardım etmiştir.

İngiltere, Türkiye’nin coğrafi, tarihi ve askeri öneminden dolayı Ortadoğu’da yapılacak her türlü antlaşmada yer almasını istemekteydi. İngiltere, Ortadoğu’nun güvenliği için, Ortadoğu Komutanlığı’nın kurulmasını ve Türkiye’nin İngiltere’nin çıkarlarına hizmete edecek bu kuruluşun içinde ve başında bulunmasını istemiştir. İngiltere, Mayıs 1950’de müttefiklerine NATO modelinde “Ortadoğu Komutanlığı” kurulması fikrini açıklamış; ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye tarafından 13 Ekim 1951’de Mısır’a eşit haklarla ve kurucu üye niteliğinde katılabileceği bir Ortadoğu Komutanlığı kurulmasını öngören bir ortak tasarı sunulmuştur.

Mısır, Süveyş Kanalı sorunu çözülmeden İngiltere’nin içinde bulunacağı bir askeri pakta girmeyi kabul etmemiştir. Mısır’ın bu tutumu üzerine Ortadoğu Komutanlığı projesi uygulanamamış ve Türk-Mısır ilişkileri zarar görmüş;İngiltere’nin yanında görüntü veren Türkiye, Arap dünyası tarafından eleştirilere maruz kalmıştır.

İngiltere 18 Haziran 1952’de ABD’ye verdiği bir memorandumda, “komutanlık” deyimi yerine “savunma örgütü” kavramının benimsenmesini teklif etmiş ve bu da Amerika tarafından kabul edilmiştir. Bu değişiklikle konu, askeri bir komutanlıktan çıkarılıp, daha geniş kapsamlı ve siyasal nitelikli bir savunma sistemi örgütüne dönüştürülmüştür. “Ortadoğu Savunma Organizasyonu” hakkındaOrtadoğu bölgesinden yükselen sesler olumsuz ve aleyhte olup, özellikle bir Asya ülkesi olan Türkiye’nin Batı’yla hareket etmesi çok eleştirilmiştir. Bu girişimde başarılı olmamıştır.

ABD’de iktidara gelen Eisenhower yönetiminin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, 1 Haziran 1953’te ABD Ulusal Konseyi’nde yaptığı konuşmada; Ortadoğu Savunma Organizasyonu’nun kurulmasının çok uzak bir ihtimal olduğundan hareketle, Sovyet yayılmasına karşı acil olarak “Kuzey Kuşağı Projesi” adıyla bir savunma paktının kurulması gerektiğine dikkati çekmiş ve bu çerçevede Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Pakistan’a özel önem verilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Türkiye-Irak görüşmeleri sonucunda 24 Şubat 1955’te Türkiye ile Irak arasında Bağdat’ta bir Güvenlik Savunma Antlaşması imzalandı. Bu Antlaşma 4 Nisan 1955’de İngiltere, 23 Eylül 1955’de Pakistan ve 3 Kasım 1955’de İran’ın da katılmasıyla Bağdat Paktı’na dönüştürüldü. Türkiye-Irak İşbirliği Antlaşması, Türkiye ve Irak’tan ziyade, İngiltere’nin çıkarlarına hizmet etmiş görünmektedir. İngiltere’ye Irak’ta üs bulundurma hakkı tanıyan 1930 Antlaşması 1956 yılında sona erecekti ve bu antlaşmanın yenilenmesiihtimali pek zayıftı. İngiltere’nin Süveyş bölgesinden çıkmak durumunda olması kesinleştikten sonra bir de Irak’taki üslerinden ayrılmak İngiltere’ye çok güç gelecektir.

İngiltere’nin katılması, paktın niteliğine önemli bir değişiklik getirmiş; başlangıçta bu paktın hazırlanması ve imzalanması büyük ölçüde Amerikan teşebbüsü ve liderliği ile mümkün olduğu halde, bundan sonra liderliği İngiltere ele geçirmiştir. Süveyş’teki üslerin terk edilmesinden sonra İngiltere, Ortadoğu’daki, özellikle Basra Körfezi’ndeki çıkarlarını, bu arada ekonomisi için hayati önemde olan petrolün ancak Bağdat Paktı ve Irak’la yaptığı ikili anlaşma sayesinde sağlamak ve korumak imkânına sahip olabilecekti.

 

 

Dindar Kimdir?

0

İnsanımız genel olarak dindarlığa değer verir, dindar insanı sever ve saygı duyar. Kendi belki ibadetlerini tam manasıyla yerine getiremese de yerine getirmeye çalışanı takdir eder.

Hatta öyle takdir eder ki çok duyduğum bir sözdür: “Alnı secde gören insandan zarar gelmez!”

 

Keşke… Keşke öyle olsa…

Olması gereken budur tabii, ama iş ne yazık ki namaz kılmakla bitmiyor çoğu zaman…

Namaz hayatınıza yansımıyorsa namazı nasıl kıldığınızı da oturup düşünmek gerekir. Zira Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”(Bakara, 177)

Ayet-i kerime çok detaylı açıklıyor… Dindar insan sadece beş vakit namaz kılan insan değildir. Hatta bırakın dindarı Müslüman bile dinen böyle tanımlanmaz.

Müslüman “elinden ve dilinden herkesin emin olduğu” yani, yalan söylemeyen, iftira atmayan, dedikodu yapmayan, hakaret etmeyen, düşmanıyla bile tartışırken “güzel hikmet ve öğütle” konuşan insandır.

Müslüman, başkasının hakkına el uzatmayan, alın teriyle elde ettiğine sahip çıkan, kul hakkından çok korkan ve bunu ihlal etmemek için gereğini yapan insandır.

Bu nedenle işi “yakınına” değil, “ehline” emanet etmenin Kur’an’ın emri olduğu bilinciyle hareket eder… Adam kayırmaz…

Müslüman yaptığı işi en güzeliyle yapandır… Zira sevgili Peygamber’inin (S.A.V.), mezarı dahi düzgün kazmayı emrettiğini, Müslümana bunu yakıştırdığını da bilir, eksik yapılan işten kaynaklanan zarardan sorumlu olduğunu da…

Müslüman vakurdur, Allah’tan başkasından korkmadan hareket ettiği için haksızlık karşısında eğilip bükülmez, dimdik durmasını bilir… Bilir ki “hakikaten inanan üstündür” (Âl-i İmrân, 139)… Ve yine bilir ki inandığını söylemekle inanmak arasında fark vardır…

O nedenle de şahsiyet zaafiyeti de kompleksi de bulunmaz…

Ve kişisel intikam duygusuyla hareket etmekten korkar…  Çünkü Kur’an’ın “düşmanlarına dahi adaletle yaklaşılmasını istediğini” (Maide, 8) bilir…

Müslüman, sevgili Peygamber’inin (S.A.V.) dahi “istişare etmekle” emrolunduğunu (Âl-i İmrân, 159) bildiği için, “her şeyi ben bilirim” ve “ben ne dersem o olur” tavrıyla hareket etmez, edemez…

Müslüman, kendi için istemediğini başkası için de istemez, kendi yapmadığını başkasından beklemez… Bilir ki Kur’an geçmiş din adamlarını bu yönden şiddetle uyarır: “Siz Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?” (Bakara, 44)

Müslüman insanlara karşı asaletle muamele eden, nezaketten uzaklaşmayan ve yüzünden tebessüm eksik olmayan insandır. Zira Allah’ın selamını vermenin sünnet, tebessümün sadaka olduğunu bilir…

Komşu açken kendi tok yatmanın Müslümanlığa sığmayacağı bilinciyle Müslüman ailesinden ve çevresinden kendini sorumlu hisseder ve onları gözetir… Akrabanın, yolcunun, misafirin, yetimin, ihtiyaç sahibinin kendi üzerinde hakkı olduğunu bilerek onlara sahip çıkar…

Müslüman yere tükürmez, çöp atmaz, haksız yere yeşili yok etmez, suyu israf etmez doğal kaynakları tüketmez… Haksız yere sinek dahi öldüremez… Çünkü böyle yaptığı takdirde tabiatın dengesini bozarak hem insanların hem de diğer canlıların kul hakkını ihlal ettiğini ve bundan dolayı hesaba çekileceğini bilir…

Listeyi daha da devam ettirebiliriz…

Ancak şu kadarıyla dahi ortaya çıkan “dindar” insan profiliyle bugün “dindar olarak algılanan” bazılarının veya bazılarımızın profillerini yan yana getirelim…

İnsanımızın samimi duygularının istismara ne kadar açık olduğunu görmek sanırım zor değil…

Cenab-ı Hak bizleri bu istismardan korusun!…

 

 

 

Etkin Kriz Yönetimi

 

Kriz, en geniş şekliyle çözülmesi gereken bir problemdir. Bizim dışımızdaki faktörlerden kaynaklanan krizlerin olduğu gibi, kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz ve karşısında çaresiz kalabildiğimiz krizler de vardır. Krizin büyüklüğü ve etkisi, muhatap olan kişinin algılama ve konuya yaklaşma biçimiyle çok yakından ilgilidir. Bazı insanlar krizden öcü gibi korkarken, bazıları da krize bir öğretmen olarak bakar. İnsan oğlu hayatında sürekli gelişmek ve yaşama kaliteli bir şekilde tutunmak için, devamlı olarak irili ufaklı krizlerle yaşamak zorundadır. Önemli olan krizlerin nasıl ortaya çıktığı, kişilerin bunları nasıl gördüğü ve nasıl mücadele ettikleridir.

Krizler genel olarak iki şekilde ortaya çıkarlar:

1. Bizden bağımsız ve kontrolümüz dışında meydana gelenler: Deprem, su baskını, global kriz ve uzağımızda ama bizleri de etkileyebilecek durumda olan çeşitli krizler bu kategoridedir. Bunların etkin yönetilmesi zor olmakla birlikte imkansız değildir. Depreme karşı dayanıklı yapılar inşa ederek (Japonya’da deprem olduğu zaman TV haber sunucusu, haberleri kesmeden sallana sallana okumaya devam ediyor. Çünkü biliyor ki binası sağlam ve yıkılmayacak) Dere yatağına ev yapmayarak, muhtemel küresel krizlere karşı tedbirli ve dikkatli olup, soruna odaklanmayıp çözüme odaklanarak, geniş vizyon sahibi olarak, sabırlı, temkinli ve dikkatli olarak, bizim dışımızdan kaynaklanan krizleri başarı ile yönetebiliriz.

2. Kendimizden kaynaklanan krizler: Zamanında gerekli tedbirleri almayarak, önemli işleri savsaklayarak, gerekli özen ve dikkati göstermeyerek, sürekli ihmal ederek, tembellik yapıp erteleyerek, çözüm yerine suçlu arayarak, bahaneler üreterek, gelişme ve dinamizme kulak tıkayarak, zamanı etkin yönetemeyerek, krizlere kör şeytanın işi diye olumsuz yaklaşarak, kısa, orta ve uzun vadede bir çok krizi kendi ellerimizle üretebiliriz. Gerçekte yüksek kaliteli bir yaşam için, bir günü bir gününe benzemeyen ve sürekli değişen bir dünyayı yönetebilmek için, her an kriz çözmeye hazır olmayı ve çözmeyi hayatımızın bir parçası haline getirmemiz gerekir.

Kriz çözümü etkin ter akıtmayı ve kaliteli emek vermeyi gerektirir. Özel hayatında ve çalışma hayatında başarılı olan insanlar, mevcut ve muhtemel krizleri hacı yolu bekler gibi bekleyen ve onları çözerek, bilgelik merdiveninin basamaklarını sabırla ve kararlılıkla çıkmaya devam eden insanlardır. Bu kişiler asla kendilerinden kaynaklı kriz üretmezler. Kontrolleri dışında üretilen veya yaşamın bir gereği olan krizleri başarı ile yönetmeyi, kaliteli yaşamın bir gereği olarak görürler. İyi bilirler ki, ne kadar çok kriz yönetebilirlerse, o kadar tecrübe kazanacaklar ve rakiplerine karşı fark atacaklardır.

Kaliteli yaşamın hırsızlarına esir olarak yaşayan insanlar ise, havadan sudan nem kaparlar. Onlar için sıcak, soğuk, kar, kış, yenilenen kaldırımlar, normal olan trafik, çocukların gürültüsü, şehrin kalabalığı, yemeğin tuzu vb. gibi incir çekirdeğini dahi doldurmayan yaşamın normal gerekleri kriz unsurudur. Hatta boş zamanları bile, can sıkıntısı üretim merkezleridir. Sivilceyi kaşıya kaşıya kanser yaparlar. En küçük pozitif beden dili ve nezaketle çözümlenebilecek bir hadiseyi, çok kısa sürede öfke, sinir, kavga gibi kalite hırsızlarına devretmekte çok mahirdirler.

Bazı insanlar zamanında yapılması gereken ve yarına ertelenmemesi gereken işleri sürekli “yarın yaparız”, “hele zamanı bir gelsin”, “şimdi sırası değil”, “şimdi çok yoğunuz”, “hele başkaları bir yapsın da görelim” gibi kalite hırsızlarını besleyerek, uzun vadede kendilerinin dahi şaşıracağı krizlere maruz kalırlar. Çoğu zaman asıl sebebin kendileri olduğunu dahi bilemeyerek, güya çok kaliteli mazeretler üreterek, başarı ile suçluları bulabilirler.

Etkin kriz yönetiminde asıl olan kriz üretmemektir. Kriz ürettiğinin farkında olmayanlar, kendi ürettikleri krizleri çözmekte başarılı olsalar dahi, bu başarı sahte bir başarıdır. Zira, terzinin sağlam elbiseyi söküp yeniden dikmesine benzer ki, bu davranışın mevcut krizleri daha da artıracağı kesindir. Yüksek kaliteli yaşamın gereği olan kaliteli insan olma faktörlerini üzerinde barındıramayanlar ve kalite hırsızlarına esir olanlar, farkında olarak veya olmayarak sürekli krizler üreteceklerdir. Kendi ürettikleri krizlerle baş etmeye çalışırlarken, kontrolleri dışında meydana gelen krizlere hazırlıksız yakalanacaklar ve onların altında ezileceklerdir. İflaslar, intiharlar, cinayetle sonuçlanan kavgalar, yıllar süren küskünlükler, boşanmalar, depresyona girmeler, dost, arkadaşlık ve sevilenlerin sevgi sermayesi hesaplarına yatırım yapmamaklar,  hep bu yüzdendir.

UNUTMALAYIM: Bizi öldürmeyen her türlü güçlükler, zorluklar ve krizler bizleri daha güçlü kılar. Bir kimsenin hayatında çektiği zorluklar ve çözdüğü krizlerin miktarının çokluğu, onun başarıları ile doğru orantılıdır.  Bedavaya kriz üretmemeliyiz. Zira bizim dışımızda üretilen krizleri çözmek ve kaliteli yaşamın gereği olan, araştırma, üretme, öğrenme, paylaşma, modelleme, sorun çözme gibi adına kriz diyebileceğimiz çok önemli görevlerimiz vardır.

Yüce Yaratıcımızın “Ben hiç bir kuluma götüremeyeceği yükü yüklemem”, “Ben hiç bir kuluma zulmetmem” sözlerine kulak verdiğimiz zaman, bizlere bahşedilen üstün güç, zeka, yetenek ve bilinçaltının marifetleriyle altından kalkamayacağımız hiç bir kriz yoktur. Krizlerin altında ezilmek ise, acizlerin, tembellerin, suçlu arayanların, çözüm yerine bahane üretenlerin, kalite yerine kalitesizliği tercih edenlerin işidir.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…