20.6 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 993

Abla Ben Devlet Memuru muyum?

0

 

İçimde adeta bir bahar kelebeği kanat çırpıyor, günlük işlerimi her zamankinden daha hızlı bir telaşla yapıyorum ertesi gün tatile çıkacağız. Ben işlerimle birlikte eşimin elime tutuşturduğu listedeki alışverişi de yapıyorum. O ise her zamanki eğitimci hassasiyetiyle evi temiz bırakmanın telaşında.

İşlerime çeki düzen vermenin rahatlığıyla akşam eve döndüğümde, hanım, ev işlerinin yorgunluğunun ötesinde mutlulukla şaşırmışlık arasında bir tebessümle beni karşıladı. Hoş beş etmeden ve ‘günün nasıl geçti’ demeden; ‘bu gün hayatımın dersini aldım’ diyerek söze başladı:

-‘Ev işlerime yardım eden (…) hanıma, ‘biz tatile çıkıyoruz, senin de şu tarihe kadar gelmene gerek yok, bizim tatilde olduğumuz günlere ait ücretin şu zarfın içinde, sen de o günlerde tatil yap!’ diye rica ettim, bana;

-“Abla, alamam! Hiç bir şey yapmadan o parayı nasıl alırım, ‘ben devlet memuru muyum’ diye itiraz etti, şaşırdım kaldım.

-Bu güne kadar ne rica ettiysem ‘tamam abla, peki abla’ diyen o munis insan birden bire değişiverdi. İtirazlarına aldırmadım ve ısrar ettim; ‘Haftanın o günlerini sen bize tahsis ettin, iş bağlantılarını ona göre yaptın, bu günlerde herkes tatile çıkıyor, nasıl iş bulacaksın, çoluk çocuğuna nasıl ekmek götüreceksin? Seninle anlaştığımızda tatillerde ücret ödemem demedim, tatile sen çıkmıyorsun, ben çıkıyorum, senin çalışmana engel olan benim, bu nedenle ücretini alman gerekir’ demem de kâr etmedi…

Nihayetinde; -‘Bu benim sana hediyemdir, hediyeleşmek sünnettir, bana bir sünneti yerine getirme fırsatı da mı vermeyeceksin’ deyince çaresiz kabul etti’ diye hikâyeyi özetledi.

Bizim tanık olduğumuz bu gerçek hayat hikâyesinde sadece bize değil, herkese yetecek ders vardı. Çünkü hanım kardeşimizin bir oğlu askerde, bir oğlu lise tahsilinde ve biri de 5 yaşında olmak üzere üç çocuğu vardı ve başka bir geliri de yoktu, evin hem anası hem de babasıydı.

Cepte fakir, gönülde zengin bu hanım kardeşimizin ‘abla ben devlet memuru muyum’ sözü hayatımızı film şeridi gibi gözlerimizin önüne serdi, bir muhasebe yapma fırsatı verdi. Çünkü hayatımızın büyük bölümünü devlet memurluğundan kazanmıştık.

Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlığın adıydı.

Devlet memuru ise; Devlet hizmetinde aylıkla çalışan kimse veya emir ile hareket eden, emir altında olan, kendi istediği gibi olmayıp başkasının emrine göre çalışan kimseler olarak tanımlansa da bizde bu tanıma uyanların sayısı her geçen gün azalıyor.

Esasında devletin anatomisi onun adına çalışan görevlilerden oluşuyor, o görevlilerin sağlıklı çalışması devletin organlarının sağlıklı işlemesidir.

Devletin, vatandaşa, ‘şu saatler arasında hizmetini göreceğim’ sözünün tek yerine getiricisi devlet memurudur ama bazı memurlar günde sekiz saat çalışmaz. Hatta hiç çalışmayıp sistemin disiplinini bozanlar takip, tahkikat vs. ile başka üst düzey memurların da mesaisini çalarlar.

Bizde devlet memuru olmakla devletli olmak arasında fark yoktur ve bir kısım memurlar, vatandaşın hizmetinden ziyade kendilerini ‘mamur’ etmenin memuru olurlar. Bazıları ise hizmetle mükellef olduğu vatandaşa tebessümü bile lütuf sayar.

Makamı yükselen kendini bilmezlere, memuriyet, bambaşka bir hava verir… Onlar makamı sunak, vatandaşı kul, kendilerini totem sanırlar. Vatandaş onların makamına niyaz için gelir ve genellikle ‘hayır mevzuat müsait değil’ deyip mesuliyetten kurtulur, ara sıra evet derse ihsanda bulunmuş sayar kendisini.

Ömür boyu iş güvencesi içindedir, rapor, izin vs. ne kadar hakkı varsa sonuna kadar kullanmayı ister.

Bazıları var ki makam sahibidir, emirlerinde şoför ve araba tahsis edilmiştir. Manisa gibi bir yerde dairesiyle konutu arasındaki beş yüz metrelik mesafeye makam arabası ile gider gelir. Haydi, buna eyvallah… Peki, geç kalan çocuğun okula bırakılması, dişi ağrıyan eşinin makam arabasıyla dişçiye götürülmesi ve hele yemek yaparken maydanoz isteyen hanımefendiye bir demet maydanozun makam arabasıyla gönderilmesine ne demeli?

Durun! Dahası var; Cuma namazı vakti Ulu cami önündeki resmi plakalı arabaları görünce, insanın, ‘bari siz yapmayın’ diye haykırası geliyor. Hele bazıları da var ki; Manisa’da çalışıp İzmir’de ikamet ettiği yetmezmiş gibi makam arabasıyla gidip gelmeye ar etmezler.

Doğru söyleyenin ve çok çalışanın dokuz köyden kovulduğu, liyakat sisteminin işlemediği, makamların işin ehlinden ziyade kendine siyasilerden bir ağabey bulanlara verildiği ve hazineden geçinmeli özel bir başka dünyadır memuriyet.

Vatandaşın hizmetinde olanların, vatandaş üstünden geçindiği tek yer devlet memuriyeti mi sanıyorsunuz? Yarı resmi tüzel kişilikli Anayasal kuruluşlar arasında öyle yerler var ki, kaydı hayat şartıyla parmak yalayanlarla dolu. Anayasa’da, “bu kuruluşların idari ve mali denetimi devlet eliyle yapılır” hükmünün işletildiğine şimdiye kadar tanık olmadım.

Bu günler vergi haftası her yer pankartlarla dolu ” Güzel bir gelecek güçlü bir Türkiye istiyorsan vergini vermelisin…” Hay hay! Emrin olur! Vermeye verelim de lütfen vatandaşa vergiyi ham yapanları seyrettirmeyelim!

Sayın Valime ve Sayın Başbakana arzımdır.

 

 

 

Şanlı Bulgaristan Direnişi!

 

Türkiye’de Türk Milleti üzerinde türlü oyunlar oynayan AKP; aynı oyunu Bulgaristan’daki Türkler üzerinde de oynamaya kalktı…

Türk dış politikasının, AKP döneminde duvara tosladığı ve ABD yönetimine teslim olduğu çok aşikar. Irak’ta uğranılan başarısızlık, Barzani ve PKK’ya eğilen boyun, Suriye ile ilgili yaptığımız gereksiz müdahaleler, Reyhanlı’da patlayan bombalar ve nihayetinde Bulgaristan Türklerini bölme operasyonu… Bu ve benzeri olayların tamamı Erdoğan hükümetinin izlediği dış politika örnekleridir. Sizce hangisi doğru?

Türkiye’yi tek başına 11 yıldır yönet ve bir türlü istikrarı yakalayama; ondan sonra da git, meydana gelen hadiseleri “istikrarı bozma operasyonları” olarak değerlendir. Kimi kandırıyorsunuz?

AKP’nin, Bulgaristan Türklerini bölme operasyonu; Türkiye’de ve Bulgaristan’da yaşayan Bulgaristan vatandaşı Türkler tarafından şanlı bir direnişle kırılmıştır. AKP hükümeti ve RTE; Bulgaristan Seçimleri bahanesiyle Bulgaristan Türklerini bölememiş ve ezici bir şekilde yenilmiştir.

Aslında yenilen; Türkiyeliler ve Türkiyelilik, kazananda Türklük ve Türk Milleti anlayışıdır.

AKP, Bulgaristan Türklerini bölmek için devletin parasını harcamış, milletvekillerinden komisyon kurmuş, devletin vali, kaymakam ve bürokratları ile Bulgaristan Türklerini tehdit etmiş, belediye başkanlarını bu uğurda kullanmış, büyükelçi ve başkonsoloslar ile halkın üzerinde baskı kurmuş, cemaat ve tarikatlar oyuna sokulmuş; yetmedi, Türkiye’de denediği “akil adamlar” yöntemini Bulgaristan’da da uygulamıştır. Sonuç; tam bir hüsrandır. Şimdi bunları yaptınız mı? diye sorsak, zamana ve mekana göre konuşma ustalığına sahip takiyeciler hemen bunları inkar edecektir.

Fakir, fukara, işsiz, parasız, yoksul ve Balkan Savaşları’ndan bu yana yanlız kalıp zulüm altında inleyen fakat onurunu, milli ve dini kimliğini samimiyetle korumuş olan Bulgaristan Türk’ü, bunların hepsini elinin tersi ile iterek Türklüğün birliğinden ve beraberliğinden yana tercihini kullanmıştır. Bu hepimize ders olacak mahiyettedir.

Son 200 yıldır, Bulgaristan topraklarında, onca zulme karşı direnen Bulgaristan Türk’ünü; basit ayak oyunları ile yenerim zanneden AKP iktidarı, yanılmıştır.

Şimdi Türk devletinin imkanlarını, gücünü ve manevi şahsiyetini kullanarak, Bulgaristan Türk’ünü bölme operasyonu yapanların özür dileme zamanıdır. Ve bu bir başlangıçtır…

Bulgaristan Türkü; küresel güçlerin oyuncağı AKP iktidarının, onca maddi ve manevi gücüne rağmen Türkiye’de de hezimete uğrayacağının işaret fişeğini vermiştir. Darısı Türkiye’de, Türk Milletinin başınadır.

AKP’nin Bulgaristan’da Türklere yönelik yaptıkları, Türkiye’de muhalefet tarafından çok iyi değerlendirilerek halka anlatılmalı ve TBMM; bir araştırma komisyonu kurarak yapılan yanlışları araştırıp, Türk kamuoyunun önüne getirmelidir.

Son sözüm ise, dünyanın küresel efendilerine ve onun Türkiye’deki temsilcisi AKP iktidarına karşı dimdik bir duruş sergileyerek ve bölünmeyen ve aynı zamanda Türkiye’yi de aydınlatan bütün Bulgaristan Türklerini; gözlerinden ve alınlarından sevgi ve saygı ile öpüyorum. Hepsinin huzurlarında bir Türk evladı olarak hürmetle eğiliyorum. Yaşasın sonsuza kadar var olacak olan “Büyük Türk Milleti”…

 

 

Muhasebe ve Tevbe-i İstiğfarla Yenilenmek

 

İçinde bulunduğumuz üç aylar mevsimi biz mü’minler için kazançlı bir zaman dilimidir. Üç aylar, nefis muhasebesi yapma, iç dünyamızla hesaplaşma, Yüce Rabbimize karşı kulluk görevlerimizi ve diğer insanlarla münasebetlerimizi gözden geçirme fırsatı sunmaktadır.

Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de;“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten zarardadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka”(Asr, 103/1-3) buyurmak suretiyle vakitler üzerine yemin ederek insanların dikkatini vakitlere çekmektedir. Yüce Allah, insanların zamanlarını dünya ve ahirette kendilerine faydalı olacak davranışlarla en iyi şekilde değerlendirmelerini istemektedir. Ayrıca yılın muayyen aylarını,gün ve gecelerini müstesna fırsat vakitleri olarak mü’minlerin istifadesine sunmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz Allah, her şeyi gözetleyendir”(Ahzâb, 33/52) buyrulmuştur.  Öyleyse insan; daima Allah’ın kendisini görüp gözettiğinin, yaptıklarından haberdar olduğunun idrak ve şuuruyla hareket etmelidir. Böyle oluncada bu rahmet ve bereket iklimi üç aylar hayatımıza yeni bir düzen getirir ve bir bakıma hayatımızda bir milad oluverir. Zira mübarek vakitlerin kıymeti bilinir, muhasebe yapılır, tövbe istiğfarla, dua ve ibadetlerle, hayır hasenatla ihya edilirse, insan için kazanç vesilesi olur.

İnsanoğlu, zaman zaman nefsinin arzu ve isteklerine uymakta, şeytanın tuzaklarına aldanmakta; hayatın çeşitli meşguliyetlerine dalarak yaratılış gayesini, ölümü ve hesap gününü unutmaktadır. Bunun sonucu olarak da kulluk vazifelerini yerine getirmekte ihmalkâr davranmaktadır. Bunun için insanın, kendini sık sık hesaba çekmesi ve davranışlarını gözden geçirmesi gerekmektedir.Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz”(Tirmizî, Kıyamet, 14) buyurarak, her insanın ölmeden önce kendi kendisini hesaba çekmesi gerektiğini belirtmiştir.

İnsan, öldükten sonra mutlaka diriltilecek ve dünyada yaptıklarından hesaba çekilecektir. Hesap günü mal, mülk ve evladın fayda vermeyeceği (Şu’arâ, 26/88) çok zor ve dehşetli bir gündür. Kur’an-ı Kerim’de,“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun!”(Lokman, 31/33)buyrularak, kıyamet gününün korkulması gereken bir gün olduğu ve o gün için hazırlanmak gerektiği bildirilmiştir.

Hesap gününün endişelerinden kurtulmanın yolu nefis muhasebesi yapmaktır. Muhasebe sayesinde kişi dünyada kendine çeki düzen verme, hatalarını düzeltme ve iyiliklerini artırma imkanı bulur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.)  şöyle buyurmuştur:  “Akıllı kimse,  nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de,  nefsini hevasının peşine takan ve Allah’tan temennide bulunan kimsedir.”(Tirmizî, Kıyamet, 26)

Muhasebe, insanın hata ve günahlarının farkına varmasını sağlar, insanda Allah’ın affına sığınma isteği uyandırır. Yaptığı hatalarından dolayı derin bir pişmanlık duyar, tövbe istiğfar ederek, nedamet gözyaşları dökerek günahlarından arınmaya çalışır.

Günahlardan kurtulmanın yolu, pişmanlık duyguları içerisinde içtenlikle Allah’a tövbe etmektir.  Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek gerekir, çünkü O, tövbeleri kabul eden ve çok bağışlayandır. (Zümer Suresi, 53) Kur’an-ı Kerim’de,“Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin. Belki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar…”(Tahrîm,66/8) buyrularak, samimiyetle tövbe edildiğinde Allah’ın günahları affedeceği bildirilmektedir.

Dünyada yaptıklarımızdan dolayı öldükten sonra pişmanlık duymamakiçin murakabe şuuru içerisinde bir hayat sürmeli, sık sık nefis muhasebesi yapmalıyız. Hesap günü, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönder ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” (Mü’minûn, 23/99-100) diyenlerden olmamak için elimizde imkan varken kulluk görevlerimizi yerine getirmeye gayret etmeliyiz.Her yeni günü, özellikle içinde bulunduğumuz manevî kazanç mevsimi olan üç ayları, mübarek vakitleri bizlere sunulan bir fırsat olarak görmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.

 

 

Mutlu Olmak O Kadar Zor mu ki…

 

Mutlu olmak, yüksek kaliteli yaşamın ve kaliteli bir insan olmanın en önemli faktörlerinden birisidir. Zira, mutluluk eksik olduğu zaman, diğer faktörler kaliteli olsa dahi, kaliteli yaşamda bir noksanlık var demektir. İnsan vücudundaki tüm organların birbirleriyle uyumlu ve senkronize bir şekilde çalışarak sinerji yarattıkları gibi, mutluluk unsuru da, toplam kaliteli yaşamda diğer kalite faktörleri ile birlikte uyumlu olduğu zaman bir anlam ifade eder. Sağlıklı bir kişi, eğer mutlu değilse, kaliteli yaşamı noksanlaşacak ve uzun vadede sağlığına  da darbe vurulacaktır.

Mutlu olmak, kişisel dünyada, aile çevresinde, çalışma hayatında ve toplumsal atmosfer içerisinde, birbirleriyle ilişkili ve sinerji etkisi doğurarak etkileşimler sonucu meydana gelir. Yani, kişinin kendi dünyasında mutlu olamaması, çevresinde de mutlu olamamaya sebep olurken, dış dünyadaki mutluluğu olumsuz etkileyen faktörler de, diğer mutluluk iklimlerini olumsuz yönde etkiler.

Kişinin öncelikle bireysel bazda kendisinin mutlu olması ve bu mutluluğu bütün çevresine yayması gerekir. Mutluluğu çevreden beklemek, birtakım şartlara bağlamak, gelmesini beklemek, arkasından kovalamak asla doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, çevrenin de kendisine göre olumsuz şartları vardır. Şartlara bağladığımız zaman, hedeflediğimiz şartlara ulaştığımızda, daha yeni şartlar karşımıza çıkacaktır. Gelmesini beklemek, mutluluğu başkalarına havale etmek demektir ki, başkaları zaten bizden mutluluk istiyor olabilir.

O halde yapılacak olan, mutluluğu kendimizin üretmesidir. Nasıl mı? Yüksek kaliteli bir insan olarak yaşamaya başladığımız andan itibaren hangi imkanlara ulaşabildik ise, onlarla mutlu olmanın yollarını bulmakla… Hakkıyla çalışarak, üreterek, öğrenerek, paylaşarak, değer vererek, onore ederek, sevgi sunarak, hoş görerek, affederek, sinerji üreterek, etkinlik ve dinamizm sahibi olarak elde ettiğimiz güç ve imkanlara şükrederek, kanaat ederek, tevekkül ederek mutluluğu kolaylıkla üretebiliriz.  Neye sahip isek, ona sahip olamayanları düşünerek, yarının ne getireceğini bilemeyerek, bu günün ve anın keyfini ve mutluluğunu çıkararak yaşamayı bir alışkanlık haline getirmemiz gerekmektedir.

Mutlu olmak için: Önce kendimizi seveceğiz ve çevremize sevgi ve türevlerini bıkmadan usanmadan sunmaya devam edeceğiz. Karşılık beklemeden, ne verirsek bize fazlasıyla geri döneceğinin bilincinde olarak. Kaliteli bir insan olmanın bütün faktörlerini üzerimizde taşıyacağız. Eğer bir veya birkaçı noksan olursa, kalitemizle birlikte mutluluğumuz da hemen kanatlanacaktır. Sonra aile fertlerimizi, akrabalarımızı, komşularımızı, çalışma arkadaşlarımızı, patronumuzu, yaşadığımız şehrimizi, ülkemizi ve dünyamızı çok seveceğiz. Dikkatlice bakmasını ve değerlendirmesini becerebilirsek, saydığım unsurlar içinde bizi mutlu etmeye yetecek ve artacak kadar güzellikler olduğunu görebileceğiz. Tabi, kabuğun altındaki yarayı değil de, yaranın üstündeki kabuğu görmeyi bilebilirsek…  Soruna değil, çözüme odaklanmayı becerebilirsek…

Ailemizdeki ve çevremizdeki herkesi, her türlü kusurundan dolayı affedeceğiz, hoş göreceğiz, merhametli olacağız ve sivilceyi kaşıyıp kanser yapmayacağız. Eksiklerini, kusurlarını, ayıplarını, yetersizliklerini, başarısızlıklarını araştırıp, deşeleyerek ortaya dökmeyeceğiz. Affedeceğiz ki Yaratıcımız da bizleri affetsin.

Onların özellerine ve özgürlük sınırlarına saygılı olacağız. Özellikle cinsiyet farkından doğan özel talep ve ilgi alanlarına saygı göstereceğiz. Her zamanı bir bilmeyeceğiz. Bir insanın bir anı bir anını tutmayabilir. Karşılaştığımız her hangi bir olumsuzluk karşısında, hemen gürleyerek ortamın güzelliğini bozmak yerine, “vardır elbet bir geçerli sebebi veya mazereti” diye olaya yaklaşmamız daha uygundur.

Eşimiz ve çocuklarımız, hatta varsa hizmetçilerimize dahi asla ve asla emirler yağdırmamalıyız. Azami kibarlığı, nezaketi, naifliği ve tatlı dilli olmayı elden bırakmamalıyız. Kimsenin gönül gücünü incitmemeliyiz. Sevdiklerimizle ilişkilerimizle oluşturduğumuz “sevgi sermayesi hesabı”nı sürekli besleyerek dolu tutmalıyız. Aksi takdirde iflas kaçınılmaz olur.

Kimseyi doğru yola götürme amacıyla öğretmenlik yapmaya kalkmamalı, yalnızca yaşayarak ve uygun bir üslupla ileterek örnek olmalıyız. Had bildirmeden, haddimizi bilerek, inatçılık ve iddiacılığa başvurmadan, tartışma ve anlaşmanın ölçüsünü kaçırmadan, kibir ve hırsa kapılmadan, önyargılı olmadan, genel kabul görmüş insanlık değerlerini ayaklar altına almadan, yüksek kaliteli bir yaşam sürerek, mutluluğumuzu da perçinlememiz gerekmektedir.

Çalışmak, öğrenmek, okumak, araştırmak, üretmek, paylaşmak, iyilik yapmak, dostluk ve arkadaşlığa yatırım yapmak, gelecek nesillere anlamlı miraslar bırakmak gibi, yüksek kaliteli eylemleri yaşamımızda alışkanlıklarımız haline getirerek, mutluluğumuza yüksek katkılar sağlamalıyız. Bunları önemli işlerimiz olarak kabul edip, zamanında gerekli hassasiyeti göstermediğimiz zaman, kalitemizle birlikte mutluluğumuzun da uçup gideceğini iyi bilmeliyiz.

UNUTMAYALIM: Bizim ve organlarımızın yedeği yok. Dünyaya bir kere geldik. Geçen günleri geriye getirebilme imkanımız yok. Yaratıcımız bizleri kaliteli ve mutlu yaşayalım diye bir çok imkanlar vermiş. Onları  kendi ellerimizle kalitesizleştirerek, mutluluğumuzu kaybetmenin alemi yok. Kaliteli ve mutlu yaşamak da, kalitesiz ve mutsuz yaşamak da bizim ellerimizde. TERCİH BİZİM.

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…

 

 

Heyecan Verici Değil mi?(İsmet Çenesiz Ağabeye ithaf)

 

Söğütlüçeşme Tren İstasyonun köprü alnına yazmışlar; … YHT (Yüksek Hızlı Tren) GELİYOR!.. Eskişehir; (2) Saat; ANKARA; (3) Saat,  SİVAS; (5) Saat.,,

Doğrusu bu yazıyı okuyunca heyecanlandım, gurur duydum, ama gecikmiş bu hizmet için biraz da hüzünlendim.. Japonya bu imkana 20 yıl önce kavuştu.. Almanya, Fransa da öyle.. Amerika’yı saymıyorum, zira ne zaman başladığını bilmiyorum.

1986 yılından beri; Türk-Japon Dostluk Derneğinde Kurucu Başkan, Yönetici, Genel Başkan sıfatları ile kesintisiz görev aldığım için çok iyi bildiğim Japonya var. 1990 yılında ilk defa gittiğimde “Şinkansen” (Hızlı Tren, oradaki ismiyle “Mermi Tren”) çalışıyordu. Saatte 280-300 kilometre hızı orada gömüştüm.  Ve çok muntazam çalışıyordu.., (2) dakika gecikmiş olsa TV’de önemli haber oluyordu.

Bu bizim için gerçekten heyecan vericiydi ama diğer taraftan da Japonya gerçeğini öğrendikçe içimizi derin bir hüzün kaplıyordu. Hüznümüzün nedeni ise O tarihten, 30 yıl önce 1960’lı yıllarda Türkiye ve Japonya’nın aynı “Teknolojik ve Sınai Güç” düzeyinde olduklarını ve fakat geçen 20-30 yıl içinde işte O Japonya’nın Dünyanın (2) Numaralı Ekonomisi haline geldiğini ve Türkiye’mizin hepimizin bildiği 1990 lı yıllar öncesinde düştüğü -kendisine hiç yakışmayan- halinden kaynaklanıyordu.

Sevgili İsmet Çenesiz Ağabey, benim Ak Partili olmadığımı biliyorsunuz, herkes biliyor.. Ama ben bu çalışmaları alkışlıyorum. Zira 1957’de İstanbul’a Haydarpaşa Lisesine ilk defa giderken, Mecitözü’nden geçen Amasya otobüsüne sabah 07’de bindiğimizi ve akşam karanlıkta Ankara’ya ulaşabildiğimizi, gece saat 10’da Ankara’dan kalkan Trenle de sabah (8) de İstanbul’a, 24 saatte ulaştığımızı ve bunun bu hızın kimilerine dudak ısırttığını unutmadık.

Gelin 20 sene beriye, Akbank Bölge Müdürü iken Erzincan’dan İstanbul’a yine 24 saatte gittiğimizi unutmadık.

Ve İsmet Ağabey, Ankara için PTT’ye telefon kaydı verdiğimizi ve iki gün bağlanmayan telefon üzerine de Ankara’ya giderek görüşme yapıp geldikten sonra çalan telefonda santral görevlisi kızımıza; kızım gerek kalmadı biz Ankara’ya gittik ve görüştük dediğimizi de unutmadık.

Tabii bu iki konu Turgut Özal’a mal edilir amma, özellikle iletişimin görünmeyen kahramanı Servet Bilgi Paşa’dır. 80 ihtilâlinin PTT Genel Müdürü Bilgi Paşa, Amerika’dan gelmiş ve PTT alt yapısını o oluşturmuştur. İşte Özal o altyapıyı kullanmıştır.

Ve 90 lı yıllarda İtalyanlar Tekel’e geldiklerinde o zaman otomatik telefonun sadece Roma’da olduğunu ve diğer küçük merkezlerden Türkiye ile doğrudan konuşmak için Roma’ya geldiklerini anlatıyorlardı.

İşte İsmet Ağabey, Türkiye’mizin bu aşamalarını birbir yaşadık ve şimdi gelinen ve kısa süre sonra gelinecek olan noktalar için de gerçekten heyecan duyuyoruz.

Hani dedim ya, ben Ak Partili değilim diye..Ama bu gelişmeklerden heyecan ve gurur duyuyorum.

Mevcut iktidarı birçok yönden özellikle Cari Açık yaratan bilinçsiz özelleştirmelerden ve özelleştirme adına peşkeş çekercesine yapılan bilinçsiz satışlardan dolayı en acımasız şekilde tenkit ediyorum. Bu konuları yazılarımda ve kitaplarımda da çok kez anlattım. Tenkitlerimi ve düşüncelerimi doğrudan Başbakana ve bazı bakanlara da yazdım.  Bir çok yönden acımasızca tenkit ettiğim yöneticileri yukarıda anlattığım atılımları nedeniyle de tebrik ettim, yaptıklarından Ülkem adına gurur duydum..

Şimdi şuraya gelmek istiyorum, İstanbul – Sivas (5) saat dendiği zaman, muhalefetin söylediklerine bir bakalım mı?

Ben muhalefetten şunu bekliyorum; Muhalefet Partilerinin Başkanları mesela şöyle diyebilmeli;

“İSTANBUL SİVAS BEŞ SAAT!.. harika bir gelişme ama, İSTANBUL – ERZURUM da YEDİ saat olmalı.. VAN – EDİRNE (9) saat olmalı..  Ve bunları ancak biz yaparız, bizim iktidarımız yapabilir..”

Sevgili İsmet Ağabey; eğer böyle bir beyanat çıksa birinden; ilk seçimde o partiye mesela CHP’ye rey vermez isem namerdim. Ama yoook, böyle hiç yok sadece olumsuz tenkit. Sadece yıkım ve sadece kıskançlık sergileniyor.

Ve mesela:  ” TABİİ İSTANBUL SİVAS BEŞ SAAT VE BU ON MİLYAR DOLARLIK İHALE DEMEKTİR. MENFAAT DEMEKTİR…”   .   .

Bırakın, bırakın; bunları bırakın.. Sizler de yapacaklarınızı söyleyin..

Siz yarışa nerden devam edeceksiniz onu söyleyin.. Ne hüneriniz var onu söyleyin… Ve inanız böyle yapsalar kesinlikle prim yaparlar sempati toplarlar..

Bu yönde aynı tenkitleri etnik köken eğilimli gruplar ve partiler için de söylüyorum.  Kavgayı bırakın kardeşlik adına neler yapacaksınız onu söyleyin. Nasıl birlikte ve kardeşçe yaşayacağız onu anlatın.

Geçen yıl engellenen Gemlik Kürt Yürüyüşünden sonra bir yazımız vardı;

Gerginlikle, ayrımcılıkla elinize bir şey geçmez.. Bunu yerine siz kendi kültürel değerlerinizi, ortak değerlerinizi sergileyiniz ve sempati toplayınız böylece daha çok taraftar bulursunuz, bir probleminiz varsa bunu daha güzel anlatırsınız. Ve nitekim işte, Urfa’da başka yerlerde kültürel etkinlikler yapılıyor ve daha çok ilgi ve sempati uyandırıyor. Bunun aksi sadece davanıza zarar verir. Sadece davanıza değil Ülkemize zarar verir.

Partileriniz için de diğer bütün dava sahipleri için de durum aynı.  Başkalarının kışkırtıcı tahriklerini bırakın, bırakın da kardeşlik için ve bu Ülke için neler yapılabilir ona kafa yorun. Bunlar bir şey yapmışlar ve yapıyorlar sizler ne yapacaksınız onu anlatın..

Ve bir şey daha İsmet Ağabey; şu televizyonda, boy göstermeler, karşılıklı atışmalar..  Hani bunlar da

bir ölçüye girse diyoruz.  İngiltere’de kaldığım dört aylık sürede zamanın Başbakanı Demir Leydi Tetçır’ı sadece (2) kez gördüm…  Ve bir de bize bakın, birini izle diğerinin basın bültenini de anlarsın.. Birini takip et, diğerinin günlük programını da öğrenirsin.. Ve her gün ve her saat başı.!..

Sevgili Başbakanım, bari sen cevap verme; sen sadece yaptıklarını anlat, bırak ne derlerse desinler!.. İnan bana;  HİÇ BİR SEY KAYBETMEZSİN..  İnan bana daha da kazanırsın..

Daha huzurlu bir Türkiye ve daha akıllı bir yöneticiler takımı dileklerimiz ve özlemimizle herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum. 

 

 

Oluştan Gelen Doğuş

0

 

Beşiktaş transfer komitesinin yabancı transferi için Fransa’ya gitmesi.

Fenerbahçe’nin, Arjantin’li yıldızlardan Ortega ve Almeyda’nın transferine kilitlenmesi.

Galatasaray’ın İtalya’da ve İsviçre’de çeşitli oyuncu ve kulüplerle transfer görüşmeleri yapması. (Zaman-Spor, 22. 5. 2002)

Fransa Millî Takımı futbolcularının büyük çoğunluğunun sömürge ülkelerin kimliklerini taşıması. Yani Fransa’nın medar-ı iftiharı Zidane’nin Cezayir; Dessaily’nin Gana; Karembeu’nun Caledonia Adası; Henry’nin Martiniqe Adası; Djorkaef’in Ermenistan; Pıres’in Portekiz asıllı olmaları…1940’larda Fas’lı Ben Barek’in Fransız Millî Takımı’nın yıldızı sayılması. Hattâ bu yüzden Fransa’nın zaferinden sonra yeni bir ulus bilinci oluşturduğu bile iddia edilmesi.

1998 Dünya Kupası’nı alan Fransa’nın, Hırvatistan’ı; Guadeloupe Adaları’ndan transfer edilen zenci futbolcu Thuram’ın attığı golleriyle 2 – 1 yenmesi, maçın ardından kendisine mikrofon uzatılan ırkçı bir Fransızın bile: “Fransa için gol attığı sürece onu seviyorum.” Demesi.

Fransa Millî Takımı’nın orta saha oyuncusu olan Patrick Vieira’nın Senegal doğumlu olmasına rağmen Fransa millî forması altında ülkesine karşı oynaması. (Zaman-Spor, 1. 6. 2002)

Ankaragücü’nün gündemindeki ismin George Hagi olması. (Zaman-Spor, 17. 5. 2002)

Lucescu’nun; Siyah-Beyazlı takımın başına geçmesinin ardından Kartal’ın, Mondragon’un peşine düşmesi. (Zaman-Spor, 18. 5. 2002)

Beşiktaş’ın yeni Teknik Direktörü’nün Romen hoca Mircea Lucescu olması. (Zaman-Spor, 13. 5. 2002)

Fenerbahçe’nin Teknik Direktörü’nün Alman Lorant olması. (Zaman-Spor, 13. 5. 2002)

Almanya’nın ünlü Bayern Münih takımının ve İngiltere’nin Westham United ekibinin, Fenerbahçe’li millî futbolcu Serhat Akın’a transfer teklifinde bulunması. (Zaman-Spor, 13. 5. 2002)

Beşiktaş’ın Fransa’da Pascal Nouma ile her konuda anlaşmaya varması. Üstelik Kolombiya Millî Takımı’nın kalecisi Oscar Cordoba’ya teklif götürmesi. (Zaman-Spor, 29. 5. 2002)

Avusturya, tekvando tarihinin ilk madalyasını, Türk asıllı sporcusunun sayesinde kazanması.Aslen Türk olan Muhammed Öztürk’ün Avusturya Millî  Takımı’nı temsîl etmesi. Başarıları, bundan böyle Avusturya hanesine yazılması. Bu imkânı ona Avusturya Millî Takımı vermesinden ötürü çalışmasının artık Avusturya hesabına olması. Avrupa üçüncüsü olarak Avusturya tarihine geçmesi.

Üstelik, Avusturya’nın başarısını yine kendisi gibi Türk asıllı olan antrenör Mustafa Atalar’a borçlu olması. Bu bakımdan M. Atalar’ın bir Avusturya’lı sayılması. Ayrıca Avusturya Millî takımında beş Türk sporcunun bulunması. Avusturya Millî Takımı’nda Avusturyalıların azınlıkta kalması. Menşeleri ne olursa olsun. Nerede, niçin bulunduklarını bilen Türk oyuncuların bütün çalışmaları, Avusturya için olması. Başarılarının da, yenilgilerinin de Avusturya’nın sayılması. Dokuz kişilik sporcu grubunda, altı Türk, üç Avusturyalı olması. (Zaman-Spor, 10. 5. 2002)

Bütün bunlar “Doğuş”un değil; “Oluş”un; somut, elle tutulur örnekleridir.

Nitekim kişi; aklıyla, fikriyle iş başarır. Ama “Aklım, fikrim bu işi başardı.” Demez. Ya ne der? “Ben başardım.” Der.Kişi; koluyla kanadıyla iş yapar. Ama  “Kolum kanadım bu işi yaptı.” Demez. Ya ne der? “Ben yaptım.” Der.Kişi; ayağıyla gider. Koluyla tutar. Ama “Ayağım gitti.

1037

Kolum tuttu.” Demez. Ya ne der? “Ben gittim. Ben tuttum.” Der.

Kişi; kulağıyla dinler, beyniyle düşünür. Ama “Kulağım dinledi. Beynim düşündü.” Demez. Ya ne der? “Ben dinledim. Ben düşündüm.” Der.

Kişi; bütün uzuv ve organlarının yardımıyla, yani kollektif, müşterek ve ortak çalışma sonucu işi başarır. Ama, bütün uzuvlarını tek tek sayarak “Bunlar yaptı, etti.” Demez. Ya ne der? “Ben yaptım, ben ettim.” Der.

Hani derler ya “Âlet yapar, el öğünür.” Kişi de âlet hükmünde olan uzuvlarıyla iş yapar eder. Ama “Alet yapar, eder.” Demez. Ya ne der? “Ben yaparım, ederim.” Der. Çünkü uzuvlar birer âlet sayılır. Başarıları da onlara değil, onları kullanan kişiye verilir.

Aynen bunun gibi, bütün uzuvların katkısıyla ortaya çıkan başarı,hiçbir uzva verilmez. Ya kime verilir? Bedendeki ruhu, zatı ve benliği temsîlen Ahmet veya Mehmede verilir. “Ahmet veya Mehmet başardı.” Denilir.

Millet de insan gibidir. İnsan bedeni nasıl ki birçok uzuv ve organdan meydana gelir. Fakat beden hiçbiri ile anılmaz. Ancak onları bir arada tutan, harç hükmündeki ruhun adıyla anılır. Başarıları Ahmet Mehmet gibi isimlere verilir. “Ahmet veya Mehmet başardı.” Denir. Veya o ismin sahibi olan Ahmet ya da Mehmet “Ben başardım.” Der.

Aynen bunun gibi, Millet de birçok kavim, kabîle veya oymaklardan meydana gelir. Yani onların bir terkîbi ve sentezidir. Karılmış, katılmış, kaynaşmış; yeni, bambaşka fakat yepyeni bir oluşumdur. Kısaca millet, alt kimliklerin bir üst kimlik şemsiyesi altında birleşmesi, bir olması, pîr olmasıdır.

Tıpkı  “Amerikan”  diye bir ırk olmadığı hâlde, “Amerikan”  diye bir milletin var olduğu gibi.Nitekim her Amerikan vatandaşı alt kimliğini bilir. Bilir ama göğsünü kabartarak “Ben Amerikan vatandaşıyım.” Der. Bununla iftihar eder, öğünür. Çünkü o herhangi bir kavim ve kabîle mensûbu olmakla birlikte, aynı zamanda beden-ruh ilişkisinde görüldüğü üzere, artık bir millete mensup olmanın şuur ve bilincindedir.

Çünkü dünya literatüründe, mensup olduğu kavimle değil; mensubu bulunduğu millet kavramıyla mûteber, geçerli ve saygın bir duruma yükselmiştir.Artık bu bilinişle hakkını arayabilir, ancak bu şekilde hukukunu savunabilir.

İşte millet de insan gibidir. İnsan beden ve ruhtan ibarettir. Beden maddesi, ruh ise mânâsıdır. Beden çeşitli organların bir bütünüdür. Ama bu bütünlük ruhla sağlanır. Nitekim ruhu ayrılan beden; bir anda yıkılır kısa zamanda dağılır.

Demek ki, bedeni ayakta tutan, canlı kılan, insan yapan ruhtur.İşte “millet” de insan gibidir. Onun da madde ve mânâsı vardır.Maddesi birçok kavim ve kabîlelerdir. Mânâsı ise onları birbirine kaynaştıran, birleştiren ve bir bütün yapan ve ruh hükmünde olan “millet” oluş keyfiyetidir.

Kısaca “millet”; ruhlu beden gibidir. O da birçok uzuvdan yani kavimlerden oluşur.Uzuvların yaptıkları nasıl ki bağlı oldukları ruha  ve onu temsil eden isme verilirse; hangi alt kimliğe sahip olursa olsun, kavimlerin yaptıkları da mensup oldukları millete ve onu temsil eden isme mal edilir.

Demek ki millet, sırf doğuştan oluşanlardan ibaret bir toplulukdeğil.

Demek ki millet,doğuş ve oluşlardan oluşan; ruhlu bir terkiptir.

Demek ki millet, oluştur, sırf doğuş değil.

Demek ki millet, sadece doğuştan gelen bir oluş değil;oluştan gelenlerin de içinde yer aldığı müşterek bir millî bileşimdir.

Demek ki millet, doğuş ve  oluştan meydana gelen ruhlu bir toplumdur.

Kısaca demek lâzımsa, doğuş ve oluşun birlikteliğine MİLLET denir.

1038 – 1039

 

 

Dilin Tetiği Bozuldu

 

Kültür, bir milleti, diğer milletlerden ayıran özelliklerin toplamıdır. Bu toplam içerisinde en önemli iki unsurdan birincisi dil, ikincisi dindir. Dil ön sıradadır. Çünkü insanların dinlerini öğrenmeleri için dile ihtiyaç vardır.

Türk milleti tarihte; vatanını, bayrağını ve hatta dinini değiştirmiş, dilini asla değiştirmemiştir. Dilini ve kültürünü kaybeden milletler önce esâret altına alınmışlar sonra da tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Dilimizin bozulması, kültürümüzün erimesine, kültürümüzün erimesi de millî kimliğimizin yok olmasına sebebiyet verir.

Millî kimlik de neymiş?’ diyenlere sözümüz yok. Onlar, ‘Milletim nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin‘ felsefesini benimsemişlerdir. Türk ve Müslüman olmakla herhangi bir batılı ülkenin vatandaşı-Hıristiyan olmak arasındaki farkı idrak edemeyenler, tercihte hatâ ettiklerini, Türk topraklarına, Müslüman gibi gömülmeyi isteme noktasına geldiklerinde anlayabiliyorlar.

Bağımsızlığımızı korumak, dinimizi yaşamak, vatanımızda ve ay-yıldızlı bayrağımız altında haysiyetimizle gelecek asırlara-yeni beş bin, on bin yıllara ulaşmak istiyorsak, Türkçemizi doğru konuşmalı, doğru yazmalıyız.

C. Yakup Şimşek; Türkçe ile ilgili hassasiyeti çok üst seviyelerde olan bir Türk münevveri olarak Türkçemizdeki bozulmaları önleyebilmek için makaleler yazıyor.

Hazırlamış olduğu Dilin Tetiği Bozuldu isimli kitabında, Türk Dil Kurumu’nun yaptığı fâhiş hatâları, ilmî ve derin araştırmaları ile gözler önüne seriyor. Kullandığı dil, herkesin anlayacağı temiz-doğru ve yaşayan Türkçemizdir. Üslup fevkaladedir. Şiir gibidir, edibânedir, nezih bir mizahla bezenmiştir. Bu özellikleri kitabın ilk bölümünde görmek mümkün:

Türkçeleşmiş binlerce kelimeye Türk Dil Kurumu (TDK) savaş açtı. Hedef, onları hafızalardan silmekti. Halbuki bu kelimelerin çoğu Türkçenin boş bir sahasına adım atmış, bir açığını kapatmış, dile yepyeni bir mefhum katmıştı. Böylece herkes tarafından benimsenip sevilerek asırlarca kullanılmış; dilden dile geçmiş, nesilden nesile zenginleşip miras kalmıştı. Ne yazık ki bu sözleri feci bir akıbet bekliyordu: TDK tarafından ‘Arapça, Farsça, Osmanlıca, yabancı kelime‘ gibi sıfatlarla yaftalanmak ve mezarlığa postalanmak…

Bu kelimelerimizden biri de ‘edebiyat‘tı. Üç çeyrek asırdır ‘edebiyat‘ın başına getirilenlere şimdi bir bakalım…’

Bu girişten sonra yazar, TDK’nun ‘edebiyat’ kelimesinin Osmanlıca olduğu gerekçesiyle kullanılmamasını, yerine ‘yazın‘ kelimesinin tercih edilmesini istediğini belirtiyor ve sonucu şöyle açıklıyor: ‘Milletimizebediyatı bir türlü terk etmedi, bildiğinden çark etmedi; TDKyazını da neredeyse fark etmedi. TDK de aklına gelenyazın‘, ‘gökçe yazın‘, ‘betikler‘, ‘yazınlar‘, ‘yazmagibi bütün alternatiflere rağmenedebiyatı lügatinden çıkar(a)madı. Amayazınve benzeri tuhaf icatlarından da henüz vazgeçmedi.

Bu ısrar niçin?’

Yakup Şimşek; TDK tarafından, edebiyat kelimesini boğmak maksadıyla; ‘gökçe yazın‘, teklif edildiğini, ‘gökçe‘ kelimesine de Kurum tarafından yayınlanan sözlüklerde şu karşılıkların verildiğini belirtiyor: 1- Gökyüzü. 2- Hamsiye benzer bir çeşit tatlı su balığı. 3- Yeşil, yemyeşil. 4- Bir çeşit armut. 5- Gri renkli öküz. 6- Taşlık alanda yetişen, yaprakları küçük ve dikenli bir çeşit ağaç. 7- Melek. 8- Azrail. 9- Kuş gözü gibi ve üzüm şeklinde çamlarda biten bir çeşit hayvan yemi. 10- Yaban güvercini. 11- Mavi gözlü (kimse).

Sayın Şimşek Hoca soruyor: ‘Gökçe‘ için TDK tarafından verilen üçüncü (gökle ilgili, semavî) ve dördüncü (güzel, hoşa giden) mânâlar neden bunların tamamından farklı acaba?

Yazar, tespitlerini doğrulayacak çarpıcı örnekler veriyor. Bunlardan biri ‘edep‘ kelimesiyle ilgilidir. ‘Edep‘ kelimesinin yerine; ‘saygıbilirlik‘ biçiminde bir söz kuranların; ‘edepli, edeplice, edepli-edepli, edep yeri, edepsiz, edepsizlik, edepsizce, edepsizleşmek, edeplenmek, edeplendirmek, edep etmek, edebini bilmek, edebini takınmak, edep dairesi, edep dâhilinde, edep dışı, edep erenlere, edep-erkân‘ kelimelerinin yerine ne koyabileceklerini soruyor.

Bir başka örnek ‘edep‘ kelimesiyle bağlantılı ‘edîb‘ kelimesidir. TDK, ‘yazar‘ kelimesini yerleştiriyor. Böylece; muharrir, musannif, müellif, , kâtip ve münşî, kelimelerini dilimizden atıyor.  Sayın Şimşek bu işgüzarlığı şöyle yorumluyor: ‘İşte Türkçeninkurumluhâli: Beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on… kelime yerine bir kelime… Dilde gaflet, dalalet, cehalet, felaket, rezalet, sefalet, zillet ve ölet… Uyuma ey millet!’

Dilin Tetiği Bozuldu‘ herkesin; özellikle ister ‘yazar‘ olsun, ister muharrir, edip veya müellif… yazı yazanların, söz sanatlarıyla ilgili olanların, öğrencilerin, özellikle edebiyat fakültelerinde okuyanların,  siyasetçilerin, öğretmenlerin ve de profesörlerin… okuması gereken bir kitap. ‘Neden özellikle profesörler? Diye sorulursa, derim ki: Türkiye’de profesör olmak için yabancı dil bilme şartı aranır da Türkçe bilme şartı aranmaz. ‘askerî lise‘ ile ‘Türk askeri‘ ifâdelerindeki ‘askerî‘ ve ‘askeri‘ kelimelerindeki yazılış farkını bilmeyenler, ‘Bugün ne Ahmet ne de Mehmet okula gelmedi‘ diye yazanlar… öğrencilerine güzel ve doğru Türkçeyi, ancak ve ancak bu kitabı okuyup ezberlemekle öğretebilirler.

Dilin Tetiği Bozuldu‘ her Türk’ün başucu kitabı olacak değerde emsalsiz bir eserdir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 253 sayfalık eser, Ocak 2013’te yayınlandı.

YAZAR YAYINLARI: Müdafaa Caddesi Nu: 10 Müdafaa Apartmanı Kat: 7, Daire: 23 Kızılay, Ankara.Telefon: 0.212-417 34 72                                                  Belgegeçer: 0.212-417 34 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

C. YAKUP ŞİMŞEK

1962 yılında Adana’nın Kozan ilçesinde doğdu. İlk ve orta tahsilini Kozan’da, liseyi Adana’da bitirdi. 1980’de girdiği Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1984’te mezun oldu. 1985’ten itibaren Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Türkçe / Türk dili ve edebiyatı hocalığı yaptı. 2009’da müdür yardımcılığına geçti. Hâlen bu görevine devam ediyor.  2010-2012 yıllarında İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü Ar-Ge ve Kitap Yazma Komisyonlarında ‘dil uzmanı’ olarak çalıştı.

C. Yakup Şimşek, resmî vazifesinin yanı sıra redaktörlük yapmaktadır. Türkçe hakkında araştırmalar yapan Şimşek, Türk Dil Kurumu (TDK) çalışmaları ve bilhassa lügatleri üzerinde tetkiklerde bulunuyor; bunlardaki cümle, tarif, imla, noktalama hataları vs. üzerine tenkitler yazıyor.

Türkçe üzerinde Dil Devrimi’yle başlatılan devlet icraatlarını (resmî, ilmî ve kültürel dili teşkil eden kelimelerin büyük ölçüde unutulup gitmesi için yerlerini başka sözlerle doldurma çalışmalarını) TDK’nin lügat ve kılavuzları temelinde takip eden Şimşek, Türkçenin 1935’ten bu yana başına gelenleri araştırıyor. 2009’dan beri TDK lügatlerinde gördüğü eksik ve yanlışları ‘TDK’den Bir Düzine Hata‘ başlıklı seri makaleleriyle ele almakta, TDK’ye bildirmekte ve bunların düzeltilip giderilmesinde yardımcı olmaktadır. Bu yazılarının yanında, meşhur medya muharrirlerinin Türkçe ifade ve cümle hatalarını ele aldığı ‘Medya Pazarında Defolu Türkçe‘ başlıklı seri yazılarını bazı internet sitelerinde okumak mümkündür.

Şimşek, ‘Dilin Tetiği Bozuldu‘ adlı kitabında birçok kelimeden hareketle Türkçenin bugünkü hâle nasıl geldiğini anlatıyor; eski ve yeni TDK’nin dil hatalarına yüzlerce misal veriyor.

Evli ve iki çocuğu olan C. Yakup Şimşek resmî işine ve Türkçe araştırmalarına devam ediyor.

 

 

Bindik Bir Alamete Gidiyoruz Kıyamete!

 

Bu hafta meydana gelen Reyhanlı saldırısı ile beraber ülkemizin durumu hepimiz için endişe verici bir hal almıştır.

Zira “komşularla sıfır sorun” sloganıyla başlatılan dış politika ataklarıyla gelinen nokta giderek ülkemizi kaotik bir yalnızlaşmaya itmektedir.

Kanaatimce komşu ülkeler tarafından da ülkemizin dış politikadaki tavrı güvenilmez bulunmaktadır. Çünkü daha önce “kardeşim” diye demeçler verilen kişilerle kısa bir zaman sonra kanlı bıçaklı bir duruma gelinmesi, tabiatıyla ülkemize karşı bir güvensizlik oluşturmaktadır.

Bugünkü yönetimin dış politikadaki tavrı, bize göre, ABD’nin dış politikasıyla paralellik göstermektedir.

Halbuki ABD’nin kendi geleceği açısından doğru olan birçok konu bizim ülkemizin geleceğini sıkıntıya düşürmektedir.

Büyük Ortadoğu Projesi ve İsrail’in yayılmacı politikası gelecekte ülkemizi sıkıntıya sokacak en önemli iki örnektir.

Biz bunun gibi bir örneği, çok değil, yüzyıl önce de yaşamış bulunmaktayız. O günün yöneticileri olan İttihat ve Terakki Partisi’nin dış politikadaki ekseni Almanya yönündeydi.

Ardından yaşanan Yavuz ve Midilli olayları da bizim I. Dünya Savaşı’na girmemizde önemli bir rol oynamıştır.

Şöyle ki:

Asıl adlarının SMS Goeben VE SMS Breslau olan Alman yapımı iki savaş gemisinin İngilizlerden kaçarak Çanakkale Boğazına sığınması ve bunun üzerine o günün yöneticilerinin bu iki gemiyi satın aldıklarını ilan ederek taraf tutmaları, neticede bizi I. Dünya Savaşı’na sokacak sonuçlar doğurmuştur.

Bugün ülkemizin Suriye politikasına bakıldığında da Yavuz ve Midilli olayı gibi bizleri sonuçta savaşa götürecek bir süreç izlendiğini endişeyle görüyoruz.

Umarım en son yaşanan Reyhanlı olayı bizi komşularımızla savaşa götüren bir neden olmaz.

Ve umarım geçmişin Yavuz ve Midilli’si bugün için Reyhanlı olmaz.

Değerli okuyucular, yakın geçmişe baktığımızda seçtiğimiz taraf sebebiyle hangi savaşa katıldıysak sonuçta “biz de yenilmiş sayıldık” gibi ifadelerle tarih kitaplarına kaydedildiğimiz görülmektedir.

Ülke geleceğimizin hem maddi hem de manevi olarak kaybedeceği tecrübelerle sabit bir olayı tekrar yaşamak, daha doğrusu yaşatmak, geleceğimize dair en büyük gaflet ve delalettir.

Bu vesile ile Reyhanlı’da hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımıza Allah-ü Teala’dan rahmet, yakınlarına ve ülkemize başsağlığı diliyorum…

 

 

Reyhanlı ve Çaresizlik

0

 

Reyhanlı saldırısının ardından Türk Milleti’nin hükümeti suçlayıp istifaya çağırmasından ürken AKP Hükümeti, çareyi MHP’den yardım istemekte bulması manidardır. Olayların yatışması için MHP’nin yardımını isteyen AKP Hükümeti, bugüne kadar MHP’nin uyarılarını dinleyip gereken önlemleri alsaydı zaten olaylar buraya kadar gelmezdi.

NNe Mutlu Türk’üm Diyene! Diyen Atatürk’ü ve kurduğu Cumhuriyeti yok etmek için sürekli çalışanlar,bugün sınırlarımızı yolgeçen hanına çevirdiler. Vatandaşlar silahlı arabaları görüyor ve şikayet ediyorlar,ancak hiç bir işlem yapılmıyor diyorlar. Çünkü devlet erkanı sınırdan girip çıkan muhaliflere dokunmayın emri aldık diyorlar. Kim giriyor,kim çıkıyor belli olmayan sınırımızın pabucu dama atılınca,elin oğlu da istediği yerde bombasını patlatıyor işte…

ŞŞimdi bu gelişmelere isyan eden halkın, AKP istifa bağırış ve yürüyüşlerini dahi medyada görememek , Türkiye’de demokrasi ne durumda,sözde özgür medya ne durumda olduğu hakkında bize önemli fikirler vermektedir.

MMHP’nin Bursa ve İzmir mitinglerinde MHP’lilerin haricinde bayrağını kapan bu mitinglere koşmuştu. Özellikle İzmir tamamen kırmızı beyaza bürünmüştü. Ancak gelgörki birilerinin uşaklığını yapanlar bu muhteşem görüntüleri ekranlarında hiç vermemişti.

Şimdi sırada ADANA mitingi var,eminim onuda hükümetin etkisi ile vermeyeceklerdir. Türk Milleti neler oluyor? Sorusunun cevabını öğrenmesin diye,işitme ve görme duyu organları dumura uğratılıyor. Halk neyin ne olduğunu anlamalı artık.

ABD,pkk,İsrail,Suriye’deki muhalif güçler bunların hangisi Türk Milleti’nin hayrına çalışır. İktidara oy veren herkes, AKP’nin kimlerle DANS ettiğini anlaması lazım.Arap kökenli vatandaşlarımız kimin hatırı için AKP’ye oy verdiğini herkes bilir. AKP,Reyhanlı’da bu vatandaşlarımızın da oyunu alarak belediye başkanlığını kazanmıştı. Şimdi ortaya çıkan birliktelikleri,olayları bu halk iyi değerlendirmesi lazım.

AKP istifa diyen halk, AKP’ye niçin oy verilmemesi gerektiğini,artık o bölgede huzur olmayacağını,pkk Kuzey Suriye’de yerleştiği müddetçe, halkın rahat yüzü görmeyeceğini insanımızın anlaması lazımdır. Analar ağlamasın derken,patlamaların olduğu yerde ellerini kaldırarak feveran eden ananın yakarışını, bu yakarışın içimize kurşun gibi işlemesini hissetmemek mümkün değil…

PKK ile yapılan anlaşmalar ne derece doğrudur, onu zaman gösterecek.Bu kanlı örgüte ne derecede güvendiler onu bilemiyoruz ve de teslimiyetçiliği de anlamış değiliz. Bu ortamda bu hainler boş duracaklar mı? İnanmak için elbette saf olunması lazım.Tüm bunların sorumlusu yanlış politikalar uygulayan hükümettir,diye düşünüyoruz.

MHP Hatay Milletvekili Şefik Çirkin, Reyhanlı halkının yatıştırılması konusunda devletin bizden ricası oldu. “Bu zaten bizim de görevimiz” dedi. Gün boyu Reyhanlı’da taziye ziyaretlerinde bulunan Çirkin, AKŞAM’a yaptığı değerlendirmede şunları söyledi: “Gün birlik beraberlik içinde olma günüdür. Düşmanları sevindirmenin âlemi yok. Reyhanlı’mız zaten büyük bir acıyla sarsıldı. Bir de ‘kalkışma’ denebilecek bir olayla anılmaması gerekir. Ziyaretlerimizde, önce yasımızı tutmamız gerektiğini söylüyoruz. Bu işi yapanların amaçlarına ulaşmaması gerektiğini dile getiriyoruz. Böyle bir olayın üzerinden siyaset yapmak, siyaset üretmek son derece yanlıştır.”

“Hayır sulhtadır” diyerek Kur’an’ı da istismar edenleri, Suriye’nin ayetle hadisle cehenneme çevrilmesine çanak tutanları insanlık affetmeyecektir.

Suriye ve Reyhanlı’da onca insanın ölmesinin fotoğraf karesi, birilerinin “analar ağlamasın” kredisinin bittiğini gösteriyor. Yayın yasağının başladığı saatlerde sosyal medyada, Başbakan’ın güney politikasında “eşi hanımefendilerinin kökeni ne derecede etkili olduğu” bile merak ediliyor. Başbakan ektiğini biçiyor.Seçmen artık yıllarca,CUMHURİYETİN değil, etnik kökene ve mezhebe göre düşünme ve karar vermenin ülkeye hayır getirmeyeceğini görüyor.

Bu durum, tabii ki Türk Milletinin gönüllerde birliğini isteyen parlamentodaki “tek gönülden ”NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” diyebilen lider olarak Devlet Bahçeli’yi öne çıkarıyor ve gündeme taşıyor. Onun içindirki birileri Devlet Bey’e bu sıralar sürekli saldırıyor. Ancak sıkışıncada Reyhanlı’da olduğu gibi yardım istiyorlar!!!

Gözlerimizi güneye çeviriyoruz,hükümetin Suriye’de hangi marjinal gruplarla işbirliği yaptığını gördükçe gözlerimiz parlıyor, aklımız şaşıyor. PKK, PYD, El-Kaide, İhvan, Nusra, Vehhabiler, Selefiler, yol kesenler, kafa koparanlar, kırk haramiler…

Hepsi orda…

Hatta İsrail’i dövmeye “caht ederek” güneye doğru “sıyırmış” bir grup Selefi Çeçen’in, Halep yakınlarında bir köye konuşlanarak, hilafet kılıcı kaldırıp, “alayına gider yaptığı” da gelen haberler arasında…Tüm bu örgütlerin olduğu ve müsamaha gördükleri bir ortamda geleceğin daha iyi ve huzurlu olmasını beklemek saflıktan başka birşey olmasa gerek…

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, ister beğenin ister beğenmeyin,tüm olacakları Devlet Bey önceden görmüş,ayan beyan ifade etmiş,hükümeti bu bölgede kötü şeyler olabilir,tedbir alınmalıdır,diye uyarmıştır. Bazı köşe yazarları ve yakın tanıdığımız güncel yazılar yazan arkadaşlar gibi,yönetim ergi de, MHP’nin,Devlet Bey’in uyarılarını hafife almış olmaları,aman Bahçeli konuşuyor işte, ırkçı söylemler,boş verin deyip kaale almamaları hiç de iyi olmamıştır.

Ama Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alanların, Türk İslam Ülkücülerinin ırkçılık yaptığını her platformda söyledikten sonra, iftiralar atanlar MHP’den REYHANLI da yardım dilenmesi,çaresizlik değil midir acaba?

 

 

 

Sevgi Peygamberi

0

 

Rabbi onu terbiye ederek, en güzel ahlakı tamamlamak üzere görevlendirmişti.

Yetim ve öksüz büyüdü.

Doğruluğu, dürüstlüğü ve eminliği ile herkes tarafından sevildi ve sayıldı.

Statünün, paranın, şehvetin, saltanatın hâkim olduğu; mazlumun, fukaranın, güçsüzün ve aciz’in dışlandığı, adalet kavramının olmadığı, ahlâksızlığın saygınlık gördüğü bir sistemde yaşamak, onun temiz fıtratına uygun değildi.

Akrep nokta nokta ruhunu sokarken, Hira dağında, mevsimden mevsime giren düşünce ikliminde gezdi, dolaştı.

“Oku” emri geldiğinde, kâinatı okuması gerektiğini anladı.

Evreni, geceyi, gündüzü, canlıyı, cansızı, güneşi, ayı, suyu, toprağı, ateşi, kısaca yaratılan her şeyi okumaya ve yaratıcısını anlamaya çalıştı.

Yaratılış fıtratına uygun olmayan, her türlü beşeri uygulamaların çirkinliğine karşı, hakkı hâkim kılmak görevi ile vazifelendirildiğinde, çileli ve zorlu bir yola girdiğinin farkındaydı.

Hakarete uğradı, taşlandı, dışlandı, üzerine baskı kuruldu, buna rağmen; “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz dahi, bu yoldan asla dönecek değilim” dedi.

İnsan nefsinin arzuladığı her teklifi, inandığı değerler uğruna eliyle itti.

O; kuru et yiyen birinin oğlu olduğunu hiç unutmadı, hurma liflerinden yapılmış yer yatağında yatarken, sırtında izler çıkardı, bu durumu görüp üzülenlere “Dünya hayatı, bir ağacın altında nevalesini yiyip giden bir atlının, konakladığı zaman gibidir” der geçerdi.

Emrolunduğun gibi dosdoğru olmak emrini o kadar çok düşündü ki bu düşünmenin kendisini ihtiyarlattığını söylerken, günümüze ve kıyamete kadar yaşayacak olan insanlığa, en güzel öğretilerini sunuyorlardı.

VIP salonlarından hiç geçmedi, zırhlı araçlarda yolculuk etmedi, kırmızı halılarda hiç yürümedi, israftan, gösterişten hep uzak durdu.

Peygamberlik; Devlet Başkanlığı, Ordu Komutanlığı gibi vasıfları taşımasına rağmen, bir beşer olduğunu asla unutmadı, Kisra krallarına hiç benzemedi.

Haksızlık etmekten, haksızlığa uğramaktan, sapmaktan, saptırılmaktan, saygısızlık etmekten, saygısızlığa uğramaktan, kanmaktan, kandırılmaktan yaratıcısına sığınırdı.

Garip gurabanın, mazlumun, dertlinin, çaresizin arasında, ölene kadar bulundu, onların; ökçelerine basmalarına ve elbiselerini çekiştirmelerine ses çıkarmadı.

Yaratıcının kulu olduğunu asla unutmadı, kölenin yediği gibi yiyip, kölenin oturduğu gibi oturdu.

“Haksızlık yapan, kızım Fatıma dahi olsa affetmem” diyebilecek bir adalet kavramı taşıyorlardı.

Sevgiyi, barışı, paylaşmayı, merhameti, adaleti, hakkı üstün tutmayı, doğruluğu insanlığa müjdeleyip, tüm bu güzel vasıfları bizatihi kendileri yaşarlarken, kin, nefret, öfke, şiddet gibi şeytani kavramların üzerine sevgi ile gidilmesi gerektiğini, örnek yaşamları ile de tebliğ ediyorlardı.

Onun meziyetlerini ve emsalsiz ahlâkını, elbette ki kelimelerle anlatma şansına sahip değiliz.

Aç kaldığı, acı duyduğu, hüzünlendiği, yalnız kaldığı günler, sahne-i ömürlerinde az da değildi.

Sade ve gösterişten uzak, içimizden biri gibi yaşadı.

Sevgiyi, ahlâkı, erdemi, adaleti, hoşgörüyü insanlara miras olarak bıraktı.

Rabbine kullukta, asla taviz vermedi.

Her yıl düzenlenen kutlu doğum haftası münasebetiyle, İslam coğrafyasında çeşitli güzel etkinlikler yapılmakta, Efendimiz bütün yönleriyle anlatılmakta ve saygı ile yâd edilmektedirler.

Buna rağmen, 1,5 milyar İslam ümmetinin yaşam halleri ve içinde bulundukları durum, hiç de Peygamber’imizin bıraktığı mirasa sahip olur cinsten bir görüntü vermemektedir.

Rüşvetin, yolsuzluğun, yalanın, haksızlığın, geri kalmışlığın, şiddetin harmanlandığı İslam coğrafyasının yürekler burkan hali, Efendimizin yolunda olmadığımızın en açık göstergesi değil midir?

Yaşam tarzımızla ve dünyayı algılama şeklimizle, efendimizin örnek yaşamı karşılaştırıldığı zaman, sevgimizin ne kadar samimi ve yapmacık olduğunu test edip, anlayabiliriz.

Onu sevmek, onu tanımak, bilmek ve onun yaşam felsefesini hayatlarımıza yansıtmakla, ancak olabilir.

365 günlük bir zaman dilimi içerisinde, bir günümüzü peygamber gibi yaşayabilir miyiz diye sorup, bunun cevabına evet diyebilirsek, sevgimizi test edebiliriz.

Böyle bir testten, kaçımız başarılı çıkarız? Allah bilir…

İnsanlığa; sevginin, barışın, hakkın ve adaletin yol haritasını bırakıp giden, sevgi Peygamber’inin ümmeti olmanın bahtiyarlığına erişmek, ne büyük bir saadettir.

Ne mutlu onu tanıyıp sevenlere ve onun yolunda gidenlere…