21.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 992

Yasemin

 

Baharlar bahtın olsun, yaprağınım güzünde,
Tüm dileğim Yasemin, elem derme
hüzünde,
Tebessüm armağanım, gonca açsın yüzünde.
Gözyaşım her gün aksın, kırığında camların,
Yeter ki
gül, kalma hiç, kıskacında gamların.

Alışmışım mihnetin, gitsem ardımdan kaçar,
Yutkunmalar çilemdir, doydum
özleme naçar,
Nazlansan da üzülmem, içimde hüsnün açar.
Sen atlastan yatakta, ben garibi damların,
Herkes halinden mutlu, erbabıyım gamların.

Asla mutsuz değilim, her an sevginle varım,
Ahvalimden mesudum, kalbinde diğer yarım,
Daha ne isterim ki, sensin sermayem kârım.
Bağrım olsun salıncak, yat altında çamların,
Taşlar tüyden yastığım, yorganımdır gamların.

Yüreğin gök kuşağım, solmasın gonca rengin,
Yolun açık bahtın ak, asla bulunmaz dengin,
İnan tutkum sığ değil, deryalar kadar engin.
Hep kusursuz mesrur ol, eksiğiyim tamların,
Farkı yok ki keyiften, yardan gelen gamların.

Yeşil gözler solmasın, ne ıstırap ne nemde,
Mutluluk
çiçek açsın, pür aşiyan hanemde,
Duam odur dert bela, olmasın bir tanemde.
Riya yalan, kem sözler;
aşk cahili hamların,
Sevdaya çeşnisi var, hem cefa ve gamların.

Her ıstırap her keder, ırak dursun Yasemin,
İçinde hazinem sen, gönül denen kâsemin,
Aşkta yemindir güven, günahı çok kasem’in.
Seven peşinde değil, para makam namların,
Vuslat hakkımız bizim, sonu hayır gamların.

 

 

Çözüm Süreci

 

Son günlerin en önemli konusu, barış sürecidir. Ortak dilek, sürecin başarıyla sonuçlandırılmasıdır. Doğal olarak destek verenlerin yanı sıra karşıt görüşlerde olanlar da vardır.

Barış sürecinin olumlu ve olumsuz yönleriyle eleştirilmesi elbette gereklidir. Ancak ileri sürülen  görüşler kabul edilebilir ölçüde olmalıdır.

Konu, ülkemize musallat olan bir fesattan, aydınlığa ve düze çıkmaktır. Aklı başında yurdunu seven herkesin yapıcı ve yararlı eleştirileriyle sürece katılması ve destek vermesi normal beklentidir.

Aslında olumlu  sonuca ulaşmak çok zor olmayacak gibi gözükmektedir. Zira çözümsüzlük döneminde, yani geride kalan otuz yıllık dönemde, onbinlerce can kaybedilmiş veya sakat kalmıştır. Çözüm sürecinin olumlu sonuca ulaşmasının en değerli neticesi bu kayıpların nihayetlenmesi olacaktır.

Güvenlik zaafı, boşa harcanan enerji ve yüz milyarlarca Amerikan doları tutarındaki silah harcamaları büyük manevi zararların yanı sıra ciddi maddi  zararlara da neden olmuştur. Oysa en fazla zarar gören bölgeler, en fazla kalkınma  ihtiyacı içindeki yörelerdir.

Bölgedeki silahlı çatışmalar ve huzursuzluk nedeniyle evlerini, köylerini, iş yerlerini, arazilerini terk edenler, yurdumuzun değişik yerlerine göçerek yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Şimdi gözlemlediğimiz en olumlu gelişme, bazı televizyon kanallarında ve gazetelerde son günlerde yoğunlaşan haberlere göre, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’dan göç edenlerin, memleketlerine geri dönmeye başladıklarına dair verdikleri bilgilerdir.

Terör ve huzursuzluğun geride kalacağı inancıyla  kentlerine, köylerine, mecrâlarına geri dönen vatandaşlarımızın, uygulanmakta olan köye dönüş ve rehabilitasyon projesine benzer yardımlarla desteklenmeleri yerinde olacaktır.

Bu arada Reyhanlı ilçemizde meydana gelen pek çok bîgünâ vatandaşımızın hayatını yitirmesine ve yaralanmasına neden olan hunhar olaydan büyük üzüntü duyduk.

Bu tahrik nitelikli ve insanlık dışı  saldırının, kimler tarafından tertip edildiği, çok kısa bir süre içinde,  güvenlik güçlerimiz tarafından hemen hemen belirlenmiştir. Yetkililerin verdiği bilgilere dayanarak haber ajansları tarafından yapılan yayınlara göre, dikkatler Suriye’nin El Muhaberat  teşkilatının üzerine odaklanmaktadır.

Gereken  girişimler, büyük  devlet deneyimine sahip ülkemizin  hükümeti tarafından itidâlle basiretle, onurluca ve serinkanlılıkla  değerlendirilerek, hukuk kuralları içinde sorumluların cezası mutlaka verilecektir.

 

 

Oyunun Adı Enerji (3)

 

Geleceği daha iyi anlamak için Geçmişteki tarihi süreçleri hatırlamamız gerekmektedir. Tarihi süreçte bugün stratejik ortak olduğumuz ülkeler. Bir çok anlaşmaya imza attığımız ülkelerin geçmişte ülkemizle ilgili ilişkilerimizin hatırlanması bakımından önemsiyorum.

29 Ekim 1936’da Bekir Sıtkı, darbeyle İngiliz yanlı Nuri Sait Paşa’yı yönetimden uzaklaştırmış, yeni hükümet Hikmet Süleyman başbakanlığında kurulmuş, eski Başbakan Yasin Paşa ve Hariciye Bakanı Nuri Sait Paşa Suriye’ye kaçmış

Irak’ta yeni hükümette yer alan yöneticilerin çoğunluğu, sık sık Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı demeçlerde bulunmuş; Türkiye’de eğitim görmüşisimlerdir. Türk hükümeti, Irak’ta meydana gelen hükümet değişikliğini bir iç sorun olarak nitelemekte ve “yurtta sulh, cihanda sulh” politikasını sürdürmeye kararlı olduğunu ifade etmektedir.

13 Ağustos 1937’de Bekir Sıtkı suikasta kurban gitmiş, Hikmet Süleyman tutuklanmıştır. Türk basınında “Musul Faciası” olarak yer almıştır.

8 Temmuz 1937’de(., İnönü hükümeti) Sadabat Paktı imzalanmıştır..Sadabat Paktı, Türkiye’nin, Batı’da “Doğunun lideri” olarak anılmasına neden olmuş, Irak’ı da pakta üye tek Arap ülke olması nedeniyle Doğu Batı arasında köprü durumuna taşımış ve “Arap Birliği” politikasında Irak’ın konumunu güçlendirmiştir

II. Dünya Savaşı nedeniyle değişen dünya siyasi konjonktürü Misak-ı Milli sınırları dışında kalan Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını hazırlayan bir zemin hazırlamıştır. Bu gelişme, Türkiye-Irak ilişkilerine, Türkiye’nin Musul statüsünü değiştirmeye yönelik bir politika izlediği şeklinde gerilim unsuru olarak yansımıştır. Bölgedeki Türkmenlere Irak’ın baskısı artmıştır.

Türkiye-Irak, 29 Mayıs 1946’da “Dostluk ve İyi Komşuluk” Antlaşmasını imzalamıştır. Bu Antlaşmayla, Türkiye-Irak sınır güvenliği, silahlı grupların faaliyetlerinin engellenmesi, gerekli önlemlerin alınması ve tarafların işbirliği içinde çalışmalarıyla ilgili düzenlemeler yapılmış; eğitim, öğretim ve kültürel işbirliğini sağlayacak protokoller imzalanmıştır. Türk-Irak ilişkileri, Türkiye’nin İsrail’i tanıması(28 mart 1949) (Şemsettin Günaltay hükümeti) üzerine durgunluk dönemine girmiştir.

Mısır ve Suriye 20 Ekim 1955’te bir askeri pakt imzalarlar. Bu anlaşmaya 27 Ekim 1955’de de Suudi Arabistan imzalamıştır. Bu şekilde Irak’ın dışında kalan Arap devletleri bir blok olmuşlardan Sovyetler birliği de bu paktı desteklemiştir..

1956 yılında Süveyş Krizi çıkmıştır. Mısır -İsrail Savaşını İngiltere ve Fransa bahane ederek Birleşmiş Milletler kararı doğrultusunda İsrail lehinde Süveyş’e asker çıkarmıştır Türkiye bu arada İsrail ile olan ilişkilerini askıya almasına neden olmuştur.

Bölgede İngiltere  prestij ve etkinliğini kaybetmeye başlamış Buna karşılık Sovyetler etkisinin arttırmıştır. Bunu gören ABD, Sovyetlerin Ortadoğu’daki etkinliğinin artmasına engel olmak amacıyla Eisenhower Doktrini çerçevesinde NATO ile SEATO arasında kalan bölgede yeni bir yapılanmayı hayata geçirmeye başlamıştır. ABD Hükümeti bu doktrin çerçevesinde bölgede askeri güç kullanmak dahil olmak üzere bölge ülkeleri ile ekonomik ve askeri ilişkiler kurmak için Kongreden yetki alır. ABD Bağdat Paktı devletlerine SSCB’ye karşı güvence vererek bölge politikasında aktif ülke haline gelmeye başladı.

1957 yılında Suriye’de başlayan karışıklıklar sonucunda Sovyetler desteğindeki Baasçıların etkisi artmaya başlamış ve SSCB bu çerçevede Suriye’ye silah ve teknik destek sağlamaya başlar. Türkiye ile Suriye çatışmanın eşiğine kadar gelirler..

14 Temmuz 1958’de General Abdülkerim Kasım bir darbe ile Irak’ta yönetime el koyar. ABD 15 Temmuz 1958’de Lübnan’a İngiltere de 17 Temmuz’da1958’de  Ürdün’e asker çıkarır. Türkiye 31 Ekim 1958’de ‘de yeni Irak rejimini tanır. Irak’ın yeni yönetimi 24 Mart 1959’da Bağdat Paktından çekilir. Yerine ABD’nin katılımı ile 21 Ağustos 1959’da CENTO olarak adını değiştirir

1960’lar döneminde Türkiye’nin Orta Doğu politikası değişir. Batılı ülkelerle ilişkilerde yaşanan sorunlar sonucunda, Orta Doğu ülkeleri ile dengeli bir yaklaşım içine girilmiştir

1960′ larda Birincisi, Küba füzeler krizi sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki anlaşmalar. Türkiye’nin aleyhine sonuç vermiştir. Sovyetler Birliği Küba’daki füzelerini kaldırması karşılığında, ABD’nin de Türkiye’deki kıtalararası füzeleri kaldırmaya Türkiye’ye danışmadan karar vermesi; ve ABD’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve ekonomik yardımları önemli oranda kısmaya başlaması Türkiye’deki yöneticileri ABD ile ittifak ilişkileri konusunda ciddi endişe içine sokmuştur.ve sorgulamalar olmuştur.

Esas Türkiye’nin Batı’ya tepkisini artıran ve Orta Doğuya yönelmesini sağlayan Kıbrıs sorunudur. Türkiye, 1960’lardan itibaren Kıbrıs sorununu dış politikasının birinci gündem maddesi haline getirmiştir. Kıbrıs “milli bir dava” olarak görülmüş, bu davanın başarılması için uluslararası kamuoyundan destek istenmiştir.1965’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Kıbrıs konusunda Yunanistan’ın lehine bir karar alması; Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türklere yapılan saldırıları durdurmak amacıyla bir askeri operasyon yapmak istemesi üzerine ABD Başkanı John-son’un Türkiye’yi ikaz eden ve operasyonu engelleyen 5 Haziran 1964 tarihli ünlü mektubuTürkiye’yi yeni arayışlara itmiştir.

Türkiye 1964 Kıbrıs Krizi sonrasında Batılı ülkeler ile ilişkilerini yeniden gözden geçirir. 1965 yılından sonra Irak ve Suriye başta olmak Arap ülkeleri ile olan ilişkilerini düzeltmeye başlamıştır. 1967 İsrail-Arap Savaşı sırasında Arap ülkelerini destekleyen Türkiye Kıbrıs konusunda da Arap ülkelerinin desteğini elde etmiştir.

1970’lerde Türkiye’nin Orta Doğu ilişkilerinde yeni bir boyut ortaya çıktı1973-74 Petrol krizi, Türkiye, petrol ihtiyacını kesintisiz karşılayabilmek için başta Irak olmak üzere petrol zengini ülkelerle sıkı ilişkiler geliştirmeye başladı. Türkiye-Irak petrol boru hatlarından ilki bu yıllarda (1973-77) tamamlandı ve Türkiye’ye petrol pompalamaya başladı. Fakat, Türkiye, Ekonomik krizin içinde idi petrol ücretini ödeyecek dövizi bulmakta sıkıntı çekiyordu. 1973-74 petrol krizi Arap ülkelerine yaradı bir anda zenginleşmeye ve ekonomik Pazar haline gelmeye başladılar. Petrol fiyatları arttı ve petrodolar gelirleri de.

Başta ABD, Avrupa ve Japonya olmak üzere pek çok gelişmiş Batı ülkesi, Arap pazarının avantajlarından yararlandılar. Petrol karşılığında onlar lüks tüketim malları, silah, teknoloji ürünleri vererek hem kendi ekonomilerini canlandırıyorlar hem de ikili ilişkilerini ilerletiyorlardı  Türkiye ise bu açıdan önemli bir çaba ve başarı içinde olduğu söylenemez. Türkiye’nin 1970’ler boyunca toplam ihracatının 2 milyar dolar civarında olması, ihracat politikalarının yanlışlığı sonucu olduğunu görmekteyiz.

Türkiye’nin 1974 Kıbrıs askeri harekatı sonrasında ABD’nin askeri ambargo uygulaması ve bunun oluşturduğu ekonomik ve siyasi çalkantılar; diğer yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu ile yaşanan ekonomik-ticari-mali krizler  Türkiye’nin alternatif bölgelere yönelmesini sağlamıştır.

1977 yılında başlayan Mısır-İsrail Barış görüşmeleri ve Camp David süreci sonrasında 26 Mart 1979’da imzalanan Mısır-İsrail Barış anlaşması bölgedeki dengeleri yeniden değiştirir.

O yıllarda Türkiye’de anarşi ve terör süratle tırmanırken, Ermeni terörü Türk diplomatlarına yönelik saldırılarını artırmaya başlar. Bu dönemde Arap ülkeleri özellikle Suriye Yunanistan ile olan ilişkilerini artırırken, bu çerçevede Türkiye’de faaliyet gösteren Marksist- Leninist yıkıcı ve bölücü örgütlere olan desteğini artırır. PKK’ya eğitim ve siyasi faaliyetleri için yer verir Suriye lideri Hafız Esat, Türkiye’den Hatay’ı talep eder.(GAP) Güneydoğu Anadolu Projesi çerçevesinde Fırat ve Dicle’nin sularının azalacağı Kaygısıyla Irak’taki Saddam rejiminin de desteğini alan Suriye Türkiye’deki iç karışıklıkları destekleyerek Türkiye ile olan ilişkilerin olumsuz yönde gelişmesine neden olur. 1979’da İran’da İslâm Devrimi olur ve 1959’da kurulan CENTO dağılır.

Mısır ve İsrail arasında başlayan barış dönemi, Suriye ve İran’ın yakınlaşmasına yol açmıştır. İran İslam Devrimi sonrasında ABD ile ilişkilerini kesr.22 Eylül 1980’de Irak ile olan sınır meselesini bahane ederek 7 yıl süren 1. Ve 2. Körfez savaşını başlatır. ABD İran-Irak savaşında Irak yanlısı bir politika izler. Türkiye  Bu savaş süresince tarafsız bir politika izler ve iki ülke arasında arabuluculuk yapmak istemiştir.

1980 öncesindeki anarşi ve terör dönemini bitiren askeri rejim sona ermiş yeni bir siyasi dönem başlamıştı. Özal dönemi. Bu süreçte gerek iç terörü gerek Ermeni terörünü önleyen Türkiye , Ağustos 1984’te yeni bir problem ile yüz yüze gelir. PKK meselesi…(1978 kurulan PKK 1984 ilk silahlı eylemini yapar hale gelmiştir.) çok manidardır

Emperyalist güçler, Türkiye’nin ve Irak’ın müstakil politika izleme ihtimali karşısında bölgede yeni bir siyasi oluşumun gerçekleşmesi için Türkiye ve Irak’taki ayrılıkçı Kürt unsurları desteklediler. Hala da desteklemektedirler.

Marksist bir örgüt olan PKK, batı yanlısı KDP ve İran desteğindeki KYB bölgede özellikle Türkiye ve Irak’ta eylemler yapmaya başlarlar .Kendi aralarında da zaman zaman görüş ayrılıkları olmuştur. Ayrılıkçı savaşan  Kürt örgütlerine SSCB, Batı, Yunanistan, Suriye ve İran (siyasi, ekonomik, eğitim, barınma, silah, lojistik v.b) destek vermişlerdir..

 

 

Kadının Kadına Yaptığı

0

 

 

Bu hafta size başka bir konu ile seslenecektim…

Fakat artık aşina olduğumuz üzere gündeme yine öyle haberler düştü ki, temas etmeden geçemedim..

Neyi mi kastediyorum?

Kadının dövülmesi ve hatta öldürülmesiyle ilgili erkeklerin de “haklı” (!) olduğuna dair yapılan yorumu!

Eğer bu sadece kişisel bir yorum olarak algılansa temas etmeyi tercih etmezdim. Ancak yorumu yapandan hareketle ne yazık ki İslam’a mal edilen bir tarafı da bulunduğu için bazı hususlara açıklık getirmek istiyorum:

Kadın meselesi tarih boyunca insanlığın ciddi hatalar yaptığı ve hala yapmaya devam ettiği bir konu olmuştur. Bu Batı’da da Doğu’da da aynıdır. Hatta diyebilirim ki bu alanda en şanslı milletlerden biri Türk milletidir. Zira tarihe baktığınızda kadına karşı tutumu en iyi milletlerden biriyiz, veya biriydik mi demeliyim?

Evet, yanlış şeyler öğrenmeden önce öyleydik…

En kötüsü ise bu yanlışların İslam’a dayandırılarak doğru kabul edilmesi ve bu konuda ısrar edilmesi.

Hep merak etmişimdir; Kur’an’da erkeklerin dört kadın alabileceğine dair cevaz veren ayetten (Nisa, 2-3) hareketle çok eşliliği savunan bazıları, neden bunun dayandığı şartları ve “Yaratıcımızın” yani bizi bizden iyi bilenin aynı ayette adaleti sağlama açısından “tek eşliliği” tavsiye ettiğini vurgulamazlar? Dindar biri için Cenab-ı Hakk’ın tavsiyesinin üzerinde bir tavsiye olabilir mi?

Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V.) de Hz. Ali’nin kızı Hz. Fatma’nın üzerine yeni bir eş getirmesine razı olmamış, böyle bir niyeti varsa boşayıp almasını istemiştir. Bundan niye bahsetmezler?

Gelelim dayak meselesine…

Nisa Suresi’nin 34. ayetine dayandırılan kadına dayak atabilme meselesi ayrı bir makale konusu. Ancak ayette “dayak” olarak çevrilen kelimenin birçok anlama geldiğini ve dayak olarak değil, “terbiye etmek”, “kadını yatağında ayırmak” veya “örnek verme” anlamlarında anlaşılması gerektiğini belirten ve bunu delillendiren yorumlar neden hiç dikkate alınmaz?

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) uygulamasında kadına dayak atılmasına dair herhangi bir örnek var mıdır? Kur’an’da dahi zikredilen eşleriyle arasında geçen bir anlaşmazlıkta bu yola başvurmuş mudur?

Hayır, Kur’an’ın uygulayıcısı ve bize örnek olan Hz. Peygamber’in (S.A.V.) hayatında böyle bir örnek bulamazsınız…

Peki ne Allah’ın tavsiyesine ne de Hz. Peygamber’in (S.A.V.) uygulamasına uymayacaksanız  hangi takvadan,  hangi dindarlıktan hatta Müslümanlıktan bahsedeceksiniz?!

Yapılan bu yorumlardan (üstelik böyle bir yorumu yapan kadınlardan) hareketle eşine uyguladığı şiddeti haklı gören ve eşinin eziyet çekmesine ve belki de ölümüne sebep olan biri olduğunda, bu yorumu yapanlar taşıyacakları vebalin farkındalar mı?

Hem Kur’an hem de Hz. Peygamber’in (S.A.V.) kadınların birer emanet olduğunu vurguladığı düşünüldüğünde bir Müslüman emanete böyle mi muamele eder?

İnsanın insana yaptığını başka kimse insana yapamaz derler…

Ne kadar doğru!

Yine kadının kadına yaptığını da kadına kimse yapamıyor kanaatimce…

Çünkü her şeyden önce kadın evlat yetiştirerek toplumu şekillendiriyor…

Dolayısıyla zihniyetini de olduğu gibi aktararak sürdürüyor. Yani kadına zulmeden erkekleri de neticede kadın yetiştiriyor.

Bugün kadın olarak yaşadığımız sıkıntılarda bu nedenle kendi payımızı da unutmayalım ve özellikle din gibi alanlarda konuşurken “ne kadar bildiğimizi” sorgulayalım!

Aksi halde yaptığımız hataların vebali bu dünyamızı da öbür dünyamızı da karartmaya yeter…

Bu vesile ile ayaklarının altlarına “cennet” serilen kadınlarımız olan annelerimizin ellerinden hürmetle öperim…

 

 

 

 

Osmanlı’dan Sonra Atatürk ve Cumhuriyet’le de Yüzleşelim

0

 

Milletimizin bir kısmı “Osmanlı ile yüzleşilsin, Osmanlı hakkındaki yanlış bilgiler değiştirilsin, tarih kitapları yeniden yazılsın” diyor. Bu görüşe katılıyorum. Çünkü, yeni Türk devleti kurulurken, Meşrutiyet yönetiminden Cumhuriyet yönetimine geçilirken, yeni yerleştirilirken eski yönetim ve Osmanlı hakkında abartılı kötülemeler yapılmıştır. Aradan doksan yıl geçtiğine göre bu yanlışların hızla düzeltilmesi gerekir. Düzeltilmiştir de.  Fakat milletimizin bir kısmının da Cumhuriyet ve Atatürk’le yüzleşmesi lazım. Çünkü, Atatürk ve Cumhuriyet hakkında vicdansızca yalanlar söylenmekte, yakıştırmalar yapılmaktadır.

Biz Türk milliyetçileri olarak tarihimizin her dönemini seviyoruz. Göktürkleri de, Karahanlıları da, Selçukluları da, Osmanlı’yı da seviyoruz. Atatürk’ü sevdiğimiz kadar Alparslan’ı da,  Osman Gazi’yi de, Fatih’i de, Yavuz’u da, Kanuni’yi de seviyoruz. Biz bu konuda, Nihal Atsız’ın “Türk Tarihinde Meseleler” kitabında yaptığı”Osmanlı padişahlar büyük kahramanlar ve dirayetli padişahlar çıktığı gibi, deli, aciz ve korkak padişahlar da çıkmıştır, fakat hiç hain çıkmamıştır” değerlendirmesine katılıyoruz. Ayrıca, Abdülhamit’e ilk defa “Göksultan” diyen de, Atatürk’ü Samsun’aVahdettin’in gönderdiğini ilk defa söyleyen de büyük Türkçü Atsız’dır.

Atatürk’üSamsun’aVahdettin’in gönderdiği söylemine dört elle sarılan Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına,  şu soruyu açıkça soruyorum;  Vahdettin niye Anadolu’ya Kazım Karabekir’i, Fevzi Çakmak’ı, Rauf Orbay’ı, Ali Fuat Paşa’yı,  İsmet İnönü’yü görevlendirmedi? Sonra da niye Atatürk hakkında idam fermanı, niye valilere, kumandanlara yakalama emri çıkarttı, niye halkı Millî Mücadele aleyhinde yönlendirmek üzere “Heyet-i Nasiha” Nasihat Heyetlerini gönderdi, iç isyanları destekledi?

İçimizdeki bazı İngiliz ajanları, yıllardır milliyetçi ve dindar kesimde Mustafa Kemal’i, “İngiliz ajanı” olarak tanıtıyorlar. İstiklal Harbi’ni ve Cumhuriyet’i küçültmek ve kötülemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Mustafa Kemal, Çanakkale’de İngilizlere karşı savaşmadı mı, Ege ve Marmara bölgesine Yunanlıları sokan, onlara silah, istihbarat veren İngilizler değil mi? Padişah, damadı olan Sadrazam ve onları destekleyen bir çok aydın ve yazar İngiliz Muhibleri(Dostları) Derneğine katılıp saltanatı kurtarmak ve kendi rahatları için İngiliz Mandasını istemediler mi?

Neredeyse Mustafa Kemal’in Çanakkale’de savaşmadığını, Kurtuluş Savaşı diye bir savaşın yapılmadığını, hatta bir masal olduğunu söyleyecekler. Silahları elinden alınmış, dağıtılmış bir orduyu ve ümitleri kaybolmuş bir milleti yeniden derleyip toplayıp yeniden bir millî ordu kuran kim? Bu orduyu, kendinden sayısal ve silah yönünden güçlü olan Yunan ordusunun karşısına çıkaran kim? Unutmayalım ki, bu millî direniş gösterilmese, düşman İzmir’de denize dökülmese,  Sevr uygulanacak ve ecdâtyadigarı bu vatan tamamen elimizden alınacaktı. Atatürk’ün önderliğinde milletçe yapılan bu mücadelenin kazanımları  şunlar olmuştur: Vatan kurtarılmış, Hürriyet ve bağımsızlık kazanılmış, uluslararası câmia  millî devletimizi tanımış,egemenlik, milli irade şahıstan halka geçmiş, Cumhuriyet kurulmuş, muasır medeniyetin imkanları yurdumuza taşınmış, Türkiye kısa zamanda bölgemizin ve çevremizin en modern ve saygın ülkesi haline gelmiştir.

Önceleri sadece din adamları tarafından bilinen dinimiz, Atatürk’ün teşvikiyle yapılan Kur’an tefsir ve mealiyle vasıtasız dinimizi öğrenmeye başladı. Cuma hutbeleri Türkçe okunmaya başlandı. Büyük zorluklar ve fedakarlıklarla kurulan yeni Türk devletinin kuruluş safhalarında yapılan mücadelenin bayram olarak kutlanması, ancak Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten menfaatleri haleldar olanlar ve onların çocukları rahatsız olabilir?

Kimin İngiliz ajanı olduğu sonradan ortaya çıktı. British Müzesi’ne hasta ruhlu bir Hürriyetçi ve İtilafçının “ölümümden 50 yıl sonra yayınlayabilirsiniz” diye emanet ettiği hatıraları, belki de birçok bölümü tahrif edilerek 50 yıl sonra birilerine verdiler. Atatürk aleyhinde çok çirkin iftiralarla dolu olan kitap yasaklatılarak el altından yüksek fiyatlarla satıldı ve basanlar köşe oldu. Yıllar geçince anladık ki, İngilizler kendilerine emanet edilen bu kitap Atatürk aleyhine tahrifatlar yapılarak piyasaya sürüldü. Aynı kişiler Osmanlıca sahte belgeler üreterek mütedeyyin ve mazbut bir insan olan Atatürk’ün annesini ahlaksız bir kadın olarak göstermeye çalıştılar, Ali Rıza Efendi’nin  öz babası olmadığı yalanını yaydılar.

Burada itiraf ediyorum. Bu psikolojik harekatın bir dönem biz milliyetçiler bile etkisinde kaldık. Bu etkiden kurtulamayanların bir kısmı sonra ayrı bir parti kurdular. Ama biz sonra anladık ki, bu propagandayı yapanlar, Türk’ün ve Müslümanın dostu değiller. Çünkü Atatürk, bir imparatorluğun küllerinden yeni bir milli devletin doğuşunu ve insan haysiyetine en yakışır bir rejimin kuruluşunu sağlamıştır. Ama, şunu da biliyoruz, Atatürk de insandır, onun da zaafları ve hataları olmuştur.  Ayrıca Atatürkçü geçinen bazı kesimler, sadece laiklik ilkesini öne çıkararak halkın dini hayatına aşırı mücadele ettiler. Bazı devlet görevlileri dindarlara zulüm derecesinde eziyet ettiler.

Atatürkçülüğü rozet takmaya, büstlere çelenk koymaya indirgeyenler, halka yukardan bakanlar, Atatürk’ün imajına en büyük kötülüğü yaptılar. Hele l940’lı yıllarda İsmet Paşa döneminde dindarlara uygulanan baskı, zirve yaptı. Ama bütün bu olumsuzluklar, Atatürk’ün bu millete kazandırdıklarını görmemizi engellememeli. Başı dik bağımsız bir Türk devleti kuran ve bize millî kimliğimizi kazandıran Mustafa Kemal Atatürk’tür. En büyük Türk milliyetçisidir. Unutmayalım ki, rejim değişikliklerinde bazı radikal kararlar ve uygulamalar gerçekleştirilir. Bu durumları yaşandığı günün şartları içinde değerlendirmek gerekir.

Son olarak diyorum ki, tarihimizi de, kahramanlarımızı da, kültürümüzü ve edebiyatımızı da bir bütün olarak görmeli ve hepsini sevmeliyiz. Ayırım yapmamalıyız. O zaman birlik ve beraberliğimiz güçlenir.   Millî bayramlar, yeni yetişen nesillerin millî ruha ve duygulara sahip olması, geçmişte yaşanan fedakârlıkları, çekilen sıkıntıları unutmaması için kutlanır.

Milli bayramların kutlanmamasını düşünenlere söyleyeceğim son söz şudur: Atatürk İstiklal Harbini kazandı, yeni ve modern bir Türk devleti kurdu, milli iradeyi iktidar yaptı. Ancak istiklâlimizi kaybeder, Türkün adını tarihten siler ve yabancı diktatörlere bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi devredersek, o zaman milli bayramlarımızı kutlamanın da bir mânâsı kalmaz. Aklımızı başımıza toplayalım, Türk devletlerini, Türk büyüklerini karşı karşıya getirip birini tutup diğerini atmayalım. Oyuna gelip Atatürk düşmanlığı yapmayalım. Yapanları da hoş karşılamayalım.

 

 

 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na suç duyurusu

Çevre bizlere atalarımızdan miras değil, gelecek nesilden emanet aldığımız en değerli varlıktır. Çevreyi korkunç derecede kirletiyoruz. En çok çevrenin kirletildiği ise yaşadığımız Marmara bölgesi. Gebze ve Kocaeli bölgesi çevre kirliliğinde rekor kırıyor.  Bölgenin 35 yıllık canlı şahidiyim. Çevrenin nasıl vahşice kirletildiğini, yok edildiğini belgesel görüntülere gelecek kuşaklara aktarmaktayım.
Çevre ile ilgili sürekli yazılar yazıp, belgesel programlar çekiyoruz. Ancak bir türlü toplumsal duyarlılık meydana gelmedi.  Orman alanları işgal ediliyor. Korkunç yangınlar çıkıyor, kimyasal atıklar etrafa saçılıyor. Arıtma tesisine rağmen halen Gebze bölgesindeki bazı sanayi ve evsel atıklar denizi kirletiyor. Güzelim Eskihisar deresi halen açık fosseptik ve kanalizasyon deresi. Orman alanlarımızın içerisi harfiyat  deposu gibi . taşocakları canımızdan bezdirdi. Kömür tozları ve sanayi bacası gazları bizi diri diri öldürüyor.
Toplumsal duyarlılık yok. Dün Hereke’den bir davet aldım. Çevre kirliliğine karşı eylem yapıp temizlik kampanyası organize eden Herek Sivil toplum örgütleri ve üniversite öğrencilerinin çalışması önemli bir başlangıç. Keşke bu tür eylem ve hareketler daha yaygın hale gelse. Ancak toplumsal duyarlılık henüz oluşmadığı için herkes “bana ne” deyip yan çiziyor. Yeşil çevre ve orman alanları adeta rantçılara peşkeş çekiliyor. 
Bu çevre kirliliğine karşı başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere tüm ilgili ve yetkililere suç duyurusunda bulunmak istiyorum. Gebze bölgesinde gizli ve açık bir çevre katliamı yaşanıyor.  Çarpık sanayi  rantçıların orman ve yeşil alanları ele geçirme girişimine devlet dur demeli. Sayın Vali’nin taş ocakları ile ilgili açıklaması önemli Vali Bey’in sözünde durarak Gebze’yi canından bezdiren bu sorunu çözeceğini düşünüyorum.
MAYVE AĞAÇLARI NEDEN KRUYOR
Gebze bölgesindeki meyve ağaçları da katliamdan nasibini alıyor.  Dün gazetemizin manşetinden verdiğimiz “Ağaçlar kuruyor” başlıklı haberimizde korkunç gerçekler net bir şekilde ifade edildi.  Çevre kirliliğine karşı artık meyve ağaçları da isyan etmeye ve kurumaya başlamış. Gebze’nin en önemli geçim kaynağı olan Kiraz  ve meyve bahçeleriyle üzüm bağları artık yok.  Numune olarak duran birkaç meyve ağacı ise çevre kirliliğine daha fazla dayanamayarak onlar da kuruyorlar. Çavuş üzümleri, Napolyon kirazları, enginar bahçeleri, ünlü zeytin ağaçları artık tarih oldu.  Gerçekten çevre kirliliği bölgemizi ciddi şekilde etkiliyor. Bu konuda çok ciddi soruşturma ve araştırma yapılmalı. Konu ile ilgili gazetemizde yer alan haberin özetini sizlerle paylaşıyorum. 
GAZETEMİZİN MANŞET HABERİ
* Meyve ağaçlarıyla bilinen köylerimizde kaçak hafriyat, çevre kirliliği ve enerji santrali yüzünden bir çok ağaç çürümeye başladı. Ağaçların kurumaya yüz tutması kirliliğinin en büyük kanıtı oldu.
Çevre kirliliği meyve ağaçlarını da kurutmaya başladı, kiraz ve üzüm bağları kirliliğe kurban gidiyor. Organize sanayi adı altında rant için kurulan bir çok OSB, vatandaştan çok düşük paraya aldıkları yerleri şimdi astronomik rakamlara satıyorlar. Köylerde yaşayan vatandaşlarla görüştük, köylü “4 dolardan aldıkları yeri şimdi 400 dolardan satıyorlar. Büyük vurgunlar yapılıyor, Bilim, Sanayi, Teknoloji bakanı Nihat Ergün defalarca açıklama yaptı ranta izin verilmeyeceğine dair. Artık bu rantçılar çıkarılsın.”
KÖYLERDE DURUM VAHİM
Gebze ve Dilovası köylerinde tam bir ağaç katliamı yaşanıyor. Çevre kirliliği ve kaçak hafriyat Gebze köylerinde ki meyve ağaçlarının çürüyüp gitmesine sebep oluyor. Kiraz ve üzüm ağaçlarıyla bilinen Gebze köylerinde yaşanan ağaç katliamına yetkililerin bir son vermesi gerekiyor. Çerkeşli, Köseler, Demirciler, Pelitli ve Balçık köylerinde yaşanan bu dramın en büyük nedeni hiç kuşkusuz kontrolsüz sanayi. Çevre kirliliğinin etkisi ağaçların kurumasıyla ortaya çıkarken, kaçak hafriyat döküm sahası haline gelen köylerimizde, dökülen bu hafriyatlarda kirliliğe etken olarak gösteriliyor.
SANAYİ AĞAÇLARI ÇÜRÜTÜYOR
Köylü ise perişan durumda ve sesini yetkililere duyuramamanın sıkıntısı yaşıyor. Sanayinin sebep olduğu çevre kirliliği ve kaçak hafriyat dökümünden yakınan köylüler, güzelim kiraz ağaçlarının çürümesine içerliyor. Özellikle İMES ve Kimya OSB’nin çevresinde ki alanlarda çürüyen ağaçlar insanların yüreğini sızlatıyor. Yine bölgede bulunan Enerji çevrim santralinin doğaya zarar verdiği tahmin edilirken, yaşanan bu duruma seyirci kalınması köylünün tepkisini çekiyor. Gebze ve Dilovası köylüsü yetkililerden feryatlarına ortak olmalarını bekliyor.
Evet sonuç olarak bölgemizde yaşanan çevre kirliliğini  yazılarımla dile getirdim. Görev  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Kocaeli Valiliği ve Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin . bölgemizin geleceği ve insan sağlığı açısından açıkça suç duyurusunda bulunuyor, çevremizi kirletenlere karşı, devlet yetkililerini göreve çağırıyorum.  
Sağlığımızın tehlikede olduğunu acaba kaç kişi biliyor?

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası EsintileriOğuz

 

Abdülkerim Satuk Buğra Han
Satuk Buğra Han, Milâdi 922 yılında doğdu. Altı yaşına gelince, babası, Karahanlı Cihan Devleti’nin hükümdârı Kadir Buğra Han Buhara’ya karşı yaptığı bir seferde vefat etti. Dul kalan annesi, o dönem Türklerinde gelenek olduğu üzere, ölen eşinin kardeşi ile evlendi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himâyesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehir ve Horasan bölgesine hâkim olan Fars kökenli Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Han’ın ülkesine sığındı. Kadir Han O’na iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idâresini verdi. Artuç Nasır bin Ahmed’in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sâyesinde bir ticâret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç’un ziyâretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed’le tanışıp O’ndan İslamiyet’i öğrenerek Türkistan’da, İslâm Peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın ebedî âleme intikalinden 333 yıl sonra Satuk 12 yaşında iken Müslüman oldu. Müslüman olduktan sonra ‘Abdülkerim’ ismini aldı. Bu gelişmeleri gizli tuttu.  
Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşı’nı yaptı. İlk olarak Atbaşı Kalesi’ni zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Han’ı öldürdü. Ülkede hâkimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Halkını İslam’a dâvet etti. Karahanlı Devleti’nin ahâlisi bu dâvet üzerine topluca Müslüman oldu. Türk ülkelerinde İslamiyet’i hızla yaydı. Ebü’l-Hasan Muhammed gibi İslam âlimleri, Satuk Buğra Han’a yol gösterip teşvik ettiler.
Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz boylarının yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devleti’nin doğu kısmına hâkim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, Bazır Arslan Han ile Balasagun Savaşını yaptı ve galib geldi.
Karahanlıların 920-958 yılları arasındaki hükümdârı halkına yaptığı dâvet üzerine; Arap seyyah ve bilgin İbn Fadlan’ın belirttiğine 950’li yıllarda ülkede yaşayan Türklerden yaklaşık 200.000 kişi İslam dinini benimsedi. 
31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve âdil idâresi ile kendi halkının dışındaki insanların da Müslüman olmasına vesile olmuştur. Saltanatının sonuna doğru Satuk Buğra Han, Hıtaylar üzerine sefer düzenledi ve ülkesinin sınırlarını Turfan’a kadar genişletti. Buraların halkı da dâvet üzerine Müslüman oldu. Burada hastalanınca Kaşgar’a döndü Bir yıl sonra da 955 yılında vefat etti. 
Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslam âlimi gelip, İslamiyet’i doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Baytaş Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. 
10. yüzyılda Artuç’da inşa edilen türbesi tekrar 1995 yılında Mimar Abuduryim Ashan tarafından tamir edilmiştir.
Abdülkerim Satuk Buğra Han, Türk ve İslam târihinde çok önemli bir isimdir. O’na verilen önem ve duyulan saygı sebebiyle Abdülkerim Satuk Buğra Han Destanı yazılmıştır. 

SATUK BUĞRA HAN DESTANI

İslam Peygamberi Hazret-i Muhammed (sav), kanatlı biniti Burak’ın üzerinde göklere yükseldiği ‘Miraç Gecesinde’ gök katlarında kendinden önceki Peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail Aleyhisselam’a bu kişinin kim olduğunu sorar. Cebrail (as):
‘Bu Peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ‘Abdülkerim Satuk Buğra Han’ adını alacaktır.’  Dedi.
İslam peygamberi Hz. Muhammed (sav) yeryüzüne döndükten sonra her gün İslamiyet’i Türk ülkesine yayacak bu insan için dua etti. Hz. Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan, kırk silahlı atlı göründü. Abdülkerim Satuk Buğra Han ve arkadaşları selam verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra, Kaşgar Hanı’nın oğlu olarak dünyaya geldi.
Satuk Buğra’nın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştür. Falcılar bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söyleyip öldürülmesini istemişlerdir. Satuk Buğra’ın annesi; ‘Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.’ diyerek oğlunu ölümden kurtarmıştır.
Satuk Buğra 12 yaşında iken, arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmaya başlar. Avda oldukları bir günde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve yaşlı bir insan konumuna girer. Satuk Buğra’nın daha sonra Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi, Satuk Buğra’ya Müslüman olmasını öğütler ve İslamiyet’i anlatır. Satuk Buğra Müslüman olur.
Satuk Buğra, Kaşgar hükümdârı olan amcası olan Harun Buğra Han’dan İslamiyet’i kabul etmesini istedi. Kaşgar Hanı, Müslüman olmayı kabul etmedi. Satuk Buğra’nın işâreti ile yer yarıldı ve hükümdar toprağa gömüldü. Satuk Buğra hükümdar oldu ve bütün Türk askeri onun irâdesinde İslamiyet’i kabul etti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, ömrünü Müslümanlığı yaymak için mücâdele ile geçirmiştir.
Olağanüstü olaylarla ilgili anlatılara göre Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın elinde düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılınç varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. Abdülkerim Satuk Buğra Han Tanrıdan dâvet almış bu sebeple Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada 955 yılında ebedî âleme intikal etmiştir. 

TÜRK DÜNYASINI AYDINLATANLAR:

AHÎ EVRAN TEŞKİLATI

Asya içlerinden Anadolu’ya gelen mutasavvıflardan biri olan ve Ahîlik Esnaf Teşkilatının kurucusu Ahî Evran’ın asıl adı Şeyh Nasirüddin Mahmud Ahî Evran b. Abbas’tır. 
Ahî Evran Anadolu’ya geldikten; Denizli, Konya ve Kayseri’de Ahîlik Teşkilatı’nı kurduktan sonra Kırşehir’e yerleşti. Ahî Evran, klasik bir sûfi dervişi idi. Pîr olarak kazandığı itibar, Anadolu, Rumeli, Bosna ve Kırım’a kadar yayıldı. Anadolu’da kendisiyle birlikte etrafındakiler, Anadolu dışında da Ahî Evran’ı ‘Pîr’ kabul edenler, bulundukları bölgede İslamiyet’in yayılması ve İslamî hükümlerin uygulanması için çalıştılar. 
O’nun ortaya koyduğu prensipler, temelde Kur’an-ı Kerim’e ve Hz. Peygamber’in sünnetine dayanan, İslamî anlayışa doğrudan bağlıdır. ‘Fütüvvet’ (1) olarak adlandırılan teşkilatın öğretileri, İslam’ın ilk asrında belirlenmiş ve bu anlayışla İslamî eğitim faaliyetleri başlamıştı. Fütüvvet, tasavvufta önemli bir yeri bulunan uhuvvet’i (2) hatırlattığı için girdiği bölgede yayılmış, İslamiyet’in bölge halkanın hayatına yerleşmesinde köklü tesirleri olmuştur. 
Türkler, İslamiyet’i kabul etmeleri ve Anadolu’ya yerleşmelerinden itibâren fütüvvet ülküsünü benimseyip kendilerine has yiğitlik, cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslemişlerdir. Bununla birlikte Ahîliğin temel belirleyicisi olan İslamî-tasavvufî düşünüş ve yaşayış her devirde ve bölgede geçerliliğini korumuştur.  
Karahanlılar döneminde başlayıp Selçuklular döneminde ve Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına kadar hayatiyetini koruyan, hizmetlerini devam ettiren bir Türk tarikatı olan Ahîliğin kurucusu Ahî Evran, Bağdat’a elçi olarak gönderilen Sâdeddin Konevî Hazretlerinin babasının dâveti üzerine,  insanlara dinlerini öğretmek, kardeşlik ve berâberliği sağlamak için Anadolu’ya gelmişti. Anadolu Selçuklu Devleti yöneticilerinden büyük itibar gördü. Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdan-Şinaht  adlı eserlerini Sultan Alâeddin  İkinci Keykubat’a takdim etti. Hocası ve kayınpederi Evhadüddin ile birlikte Anadolu şehirlerini dolaşarak, özellikle esnaflıkla geçinen insanlara İslâmiyet’i anlattı. Esnafın dünya ve âhiret işlerinin düzenli olması için nasihatlerde bulundu. Yaklaşmakta olan Moğol tehlikesine karşı halkı hazırladı, vatanseverlik duygularını aşıladı ve vatanı savunmaya azimli insanlar yetiştirdi. 
Gündüz işyerlerinde mâişetini temin etmek için çalışan esnaf, hava kararınca işyerlerini kapatıyor, zevk ve iştiyakla, Ahî Evren’in sohbetlerine katılmak için O’nun bulunduğu yerlere geliyorlardı.  Çok sevildi. Bu sevgiden güç alarak, başka şehir ve kasabalarda da ders verecek, sohbet edecek elemanlar yetiştirdi. Böylece Ahilik Teşkilâtı’nın temelleri Anadolu’da da atılmış oldu. Ahilik teşkilâtı,  günümüzdeki esnaf kuruluşlarının işlevlerini daha kapsamlı olarak görüyordu. Yalnız iş konusunda değil, ahlâklı ve dürüst olmak, işini sağlam yapmak, işini sağlam yapan elemanlar yetiştirmek gibi dünya işleri hakkında bilgiler verilirken, İslâmî konularda da esnaf kesiminin bilgi açığı kapatılıyordu. 
Ahi Evren’in yetiştirdiği talebeler gittikleri yerlerde sohbet odaları açarak aynı zamanda Türkistan’dan Anadolu’ya yeni gelmiş insanlara meslek edinme, iş ve ev kurma konularında da yardımcı oluyorlardı. Henüz Müslüman olmamış yeni misafirler, aralarında bulundukları Müslüman Türklerin yardımlaşma, kardeşlik içerisindeki misafirperverliklerinden etkilenerek kısa bir zaman sonra kendi istekleriyle Müslüman oluyorlardı. Özetle Ahî Evren ve talebeleri, Anadolu’nun Türkleşip Müslümanlaşması konusunda en büyük katkıları sağladılar.  
Ahîlik Kur’an’ın ahlâk anlayışıyla Türk örf ve âdetlerini kaynaştıran bir düşünce biçimidir. Ahîliğin hedefi; İslâm’ın ön gördüğü değerlerin benimsenmesini sağlamak yoluyla insanı dünyada ve âhirette mutlu etmektir. Bu kurumun Müslüman Türkler arasında ve Türk kültürü içinde aldığı şekil ve önem diğerleriyle kıyaslanamayacak derecede güçlü ve yaygındır. Ahîlikteki kalfalık ve ustalık törenleri, usta olacaklara verilen öğütler, Anadolu’da sosyal ahlâkın kodlarını oluşturuyordu Bu öğütlerden birkaçı şöyledir:
-Helâlinden kazanasın, Hak Teâlâ’nın ibâdetini yerine getiresin, şeriata, tarikata muhalefet eylemeyesin.
-Güzel ahlâktan, aklıselimden dışarı adım atmayasın, nefsine ve şeytana uymayasın.
-Haramdan, mekruhtan perhiz edesin, sünnetleri kocaltmayasın.
-Elinle koymadığını götürmeyesin, kimsenin sanatına tamah etmeyesin, kimsenin ehline iyâline kem gözle bakmayasın, kimseye kibir, düşmanlık beslemeyesin.
-Cimrilik yapmayasın, haset etmeyesin, her kimin ayıbını görürsen örtesin, dünyaya aşırı muhabbet göstermeyesin.
-Büyüğe varıp ikram edesin, hürmet ve hizmette bulunasın.
-Bir elinin kazancını ihtiyaçların için, diğer elinin kazancını âhiretin için fukaraya sarfedesin.
-Hayır işlerde elinden geleni yapmakta kusur etmeyesin.
-Oğul hak al, hak ver. Kimseye dediğinden eksik verme ki Yüce Allah kazancına ve ömrüne bereket versin.
-Her ne zaman teraziyi eline alırsan âhiret terazisini hatırlayasın. İyi bil ki helâlin hesabı, şüphelinin itabı, haramın azabı vardır.
-Âlimlerin dediklerini, kâhyaların öğütlerini, ustan olarak benim sözlerimi tut. Ana, baba, hoca, usta hakkına saygı göster. Tanrı buyruklarını dinle. 
Din konusundaki tavsiyeleri de şöyleydi: Allah-ü Taala’ya inanın, Sünnet-i Resul’e riayet edin, Allah’la birlikte olanlarla birlikte olun. 

(1) Fütüvvet: Başlarında bir şeyh bulunan belli inanç, düşünce ve davranışları olan dinî ve meslekî birlik, esnaf kuruluşu. 
(2) Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık. 

AHISKA DRAMI

1578 senesinde, Sultan Üçüncü Murat Han zamanında, Gürcistan’ın fethinden hemen sonra İç Anadolu bölgesinden özellikle Konya, Tokat, Yozgat illerinden seçilen Türkler Ahıska ve çevresine yerleştirildiler. O zamanlar Osmanlı’nın parlak dönemleri. Osmanlılar, Budin’den
Mekke’ye, Kafkaslara, Mısır’a dört bir yana hâkim durumda  ve fethettiği beldelere Anadolu’dan insanlar gönderiyor. Bu İnsanlar hal ve hareketleri düzgün, ilim ve irfan sahibi, sevgi ve hoşgörü dolu gönül erleriydi. Bu özellikteki münevver insanlara ‘Sen şu beldeye gideceksin, oraya yerleşip ahlâkınla, davranışlarınla, ilminle, sohbetinle oradaki insanlara dinimizin güzelliklerini anlatacaksın.’ Deniliyor. Bu insanlar devletin bu emrini severek kabul ediyorlar. Yüce bir görevi üstlenmenin verdiği gönül zenginliğiyle, gittikleri yerleri aydınlatıyorlar. İşte ilk defa bu maksatla Osmanlı Türkleri Ahıska’ya yerleşiyor. Ve aradan az bir zaman geçmesine rağmen bütün Türk boyları gibi, Ahıska Bölgesinin Atabekleri ve Türk ahalisi de kendi istekleriyle Müslüman
oluyorlar ve Ahıska 250 yıl boyunca bir Osmanlı eyaleti olarak kalıyor. İlimde, sanatta, kültürde
dâimâ ilerleyerek parlak ve mutlu dönemler yaşıyor. Tâ ki Osmanlı-Rus Savaşının bitimiyle 29 Eylül 1829 senesinde Ahıska’nın on sancağının Rusların eline geçmesine kadar. Ahıska Rusya ile arada bir kilit nokta olduğundan, Ruslar kilit noktayı alınca kısa zamanda Anadolu içlerine kadar saldırıya geçiyorlar. Bu olay Ahıska Türklerini çok üzüyor. Halk şairleri pek acı ağıtlar yakıyorlar.

Ahıska gül idi gitti / Bir ehli dil idi gitti /
Söyleyin Sultan Mahmut’a / İstanbul kilidi gitti.
Bu dönemde Ahıskalı Türklerden bir kısmı Rusya’nın baskısından kaçarak Erzurum’a, Kars’a ve diğer doğu illerine sığınıyorlar. Büyük bir kısmı da Ahıska’da kalıyor.
1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı hem dünya hem de Ahıska Türkleri açısından çok çetin ve acımasız bir dönem oluyor. O dönemlerde Gürcüler, Ermeniler, Ruslar Ahıskalı Türklere çok sıkıntı çektiriyorlar, eziyet ediyorlar. Maksatları onları yıldırıp Ahıska topraklarından çıkarmak. Ahıskalıların kültürlerini yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Fakat Ahıska Türkleri yaşadıkları bütün zorluklara rağmen yurtlarından çıkmıyorlar.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında binlerce Ahıska Türkü katlediliyor, evleri yakılıp yıkılıyor. Ahıskalıların çektiği çileler Azerbaycan halkını ayağa kaldırıyor. Bakü’den bir heyet Ahıska’ya geliyor. Heyetin arasında bulunan Azerbaycan’ın millî şair Ahmet Cevat Bey bu acı durumdan çok etkileniyor. Duygularını şu mısralarla belirtiyor.
Karları üstünde mazlumlar kanı / Ölenler çok, fakat
Mezarlar hani? / Ayaklar altında şevketi şânı /
Kalanları görüp feryada geldim.

SEKEL TÜRKLERİ

Romanya’da bulunan Sekelistan’da ‘Hun artığı’ veya ‘Atilla’nın torunları’ olarak görülen Sekel Türkleri dünya kamuoyuna unutturulmuş bir topluluk olarak yaşıyor. Büyük bir baskı altında oldukları ve adeta tarihten silinmek istendikleri söyleniyor. İçlerinden biri olan Levente G. Borbely bunu dünyaya ve özellikle Türk dünyasına duyurmak ve protesto etmek için Sekelistan’dan yürüyerek yola çıktı ve 2011 yılının Ekim ayında Türkiye’ye ulaştı.
Borbely’nin yürüyüşü Moğolistan’da sona erecek. Borbely İstanbul’da iken Av. Özcan Pehlivanoğlu kendisine internet üzerinden soru sormuş ve şu cevabı almış: ‘Romanya’da yaklaşık olarak 700.000 insanımız var. 600.000 bini Sekelistan’da…  Romanya’da ve  Macaristan’da yaşayan Sekellerin toplam sayısı 1.000.000 civarındadır.’

 

 

 

Cuma ve Cumartesi

 

Cuma günü, Çukurova Üniversitesi’nde bir konuşmaya katıldım. Banu AVAR, konuşmacı idi. Üniversite Atatürkçü Düşünce Kulübü tarafından çağrılı idi.

Katılım oldukça fazla idi. Anfide merdivenlere oturuldu ve hatta sandalyeler getirilmek zorunda kalındı. Üniversite dışından da gelen çok olmuştu. Çok farklı kesimlerden insanlar gelmişti.

Konuşma, oldukça yararlı, zevkli ve doyurucu idi. Banu Hanım, her zamanki sadeliği, rahatlığı ve samimiliği ile ciddi göz doldurdu.

Hem Banu Hanım’a, hem de onu getiren gençlere teşekkür etmek gerektir.

Cumartesi günü de, Çukurova Oğuz Boyları Derneği tarafından düzenlenen Sadi SOMUNCUOĞLU konuşmasına katıldım.

Salon çok küçüktü. Ama, ayakta kalanlar, aralara oturanlar ve sandalye ilaveleri ile bayağı bir kitle oluştuğunu söyleyebilirim.

Oğuz Boyları Derneğine de teşekkür etmemek elbette olmaz.

Türk Ocağı Adana Başkanlığım döneminin Genel Başkanı olan Sadi Beyle tanışıklığımız o dönemden beri sürer.

Sadi bey de, sadeliği, rahatlığı ve samimiliği etkili bir konuşma yaptı. Bu konuşmaya da farklı kesimlerden insanlar gelmişti.

Şimdi, neden bu kadar detaylı anlatıyorum.

Yeni bir gelişmeye işaret etmek istiyorum.

Her iki konuşma konusu da, son dönem gelişmeleri, barış yutturmacası süreci ve ülkenin hızla bölünmeye götürülmesi, Türk Milletinin yok sayılması çalışmaları idi.

Her iki konuşmacı da, birbirleri ile temasları olmadığı halde, birbirine yakın o kadar önemli bilgiler verdi ki, artık, gelişmelerin bu aşamadan sonra, görmek isteyenler açısından görülmemesi, anlaşılmaması mümkün değildir.

Banu Hanımın, kendisi baba tarafından Çerkez olduğunu söyleyerek, Dağıstanlı olduğunu söyleyerek, Mustafa Kemal’i ve Türk tarifini anlatışı ve kendisinin nasıl bir Türk olduğunu belirtişi var ki, son derece dikkat ve takdire şayan. Ayrıca, bugün yaşananların, I. Dünya Savaşı sonunda ülkemizde yaşananlar ile birebir olduğunu örneklerle ve delillerle anlatışı, ifade edişi oldukça önemli idi. Yani, bugün yaşananlar, 100 yıl evvel yapılmak istenenlerin yapılması ve uygulanması idi. O zaman yapılmak istenenler, Kuvvay-ı Milliyeciler ve Türk Milleti tarafından olağanüstü gayretlerle engellenmişti. Bugün, bu millet aynısını neden yapmasın? İşte konuşmanın özeti budur diyebiliriz.

Sadi Bey de, benzer konulardan bahsederek, bugün yaşananlar,  ülkede, Türk Milletinin egemenlik hakkının elinden alınması, devletin tapu sahibinin değiştirilmesi, millî ve üniter yapının ortadan kaldırılarak, çok uluslu bir federal devletin kurulması yönünde olduğunu örnekleri ve delilleriyle açık açık gösterdi. Bu gelişmelerin sonucunun ise, emperyalist ve yerli işbirlikçilerinin istediği doğrultuda olarak, bir iç savaşa sürüklenmek olduğunu söyledi. Bunu engellemenin yolunun ise, sandıktan geçtiğinin, Türk Milletinin bu feraseti gösterip, sandıkta dur demesi gerektiğini söyledi. Bunu gerçekleştirebilmek için de herkese görevler düştüğünü, kimsenin, ben ne yapabilirim deme hakkının olmadığını, en azından tepkisini dile getirecek girişimlerde bulunması gerektiğini ifade etti.

Evet, bu iki konuşmadan da, ülke şartlarının ne kadar ağırlaştığını ve artık tahammül edilemez boyutlara ulaştığını görmek mümkün. Çünkü, memleketin gerçek aydınları, artık, gerçekleri millete anlatmak için yapılması gereken ne varsa yapmaya karar vermiş bulunuyorlar. Yani, tıpkı Millî Mücadele başlarken yaşanan, Türk Milletinin aydınlarının ayağa kalktıkları günlere yeniden dönmüş bulunuyoruz. Hayırlı olsun.

Bir konuyu daha vurgulayalım:

Böyle günlerde, şahsî hesap olmaz, geçmişte yaşananlar yeniden ileri sürülmez, kendi psikolojine göre hareket olmaz, birilerinin adamı olunmaz. Aksine, kendini aşmak, geçmişte yaşananlar, safında olanlar açısından unutulur ve milletin değerlerine göre davranılır.

Son sözleri neden yazdığımı yaşayanlar bilir.

 

 

Millet Kavramı

0

 

Kimi aydınlarımız  “millet” kavramını yanlış anlıyor. Yanlış yorumluyor. Yanlış yere oturtuyor.Millet bir ırktan da oluşur, birçok ırkların karışımından da meydana gelir.

Vücut-Göz, Vücut-Kulak, Vücut-Ayak ilişkisini göz önüne getirelim. Göz vücudun parçasıdır. Vücutta yer alır ama durup dururken kendisinden bahsedilmez. Gözden söz açılmaz, sorun olmaz. Ancak çok nadir hallerde göz bahis konusu olur. Söz konusu olunca da zatımıza, benliğimize nispet ederek ondan söz ederiz.

Nitekim göz görüyor demiyoruz. Ben görüyorum diyoruz. Göz, Kulak, Burun vücudu teşkil ederler ama artık göz diye, kulak diye, burun diye çağrılmazlar. Vücut diye tanımlanır maddeten. İnsan diye tanımlanır manen. Özel bir isimle yâd edilir her zaman.

Vücut ise koldan, bacaktan, kafadan, gözden ibarettir. Ama artık hepsi birden bir oluşumdur ve artık vücut yani beden diye anılır. Mânen ise insan diye adlandırılır. Çünkü vücudu meydana getiren her bir organ, tek başına bir şey ifade etmez. Fakat hepsi birden çok şey ifade eder.

O zaman da bunun adı ne gözdür, ne kulak, ne burun, ne de bacak. Ama hepsinin yer aldığı, fakat artık hepsinin benlik duygusunu geride bıraktığı yepyeni bir terkip, yepyeni bir tertip, yepyeni bir sentez, yepyeni bir bileşik ve birleşimdir.

Ama bunun adı artık hiçbirinin kendisini, durup dururken ileri süremiyeceği bedendir. Kavram olarak da insandır. Bu insana ise özel bir isim takılır. Artık hep o isimle anılır durur. İşte “millet” de bir vücut gibidir. Vücut nasıl göz, kulak, kafa, kol, gövde ve bacaktan meydana geliyor. Fakat hepsinin yer aldığı fakat tek tek hiçbirinin adının zikredilmediği bir birlik teşkil ediyorsa.

“Millet” de bir çok kavimden oluşur. Fakat yeni şekliyle ne aynıdır ne de gayrı. Artık o yepyeni bir oluşumdur. Çeşitli kavimlerden meydana gelmiş yepyeni bir millettir. Bu terkipte herkese yer var. Fakat herkesin kendisini tek başına nazara vermesine artık lüzum yok. Çünkü o, artık yeni bir oluşumdur. Çünkü o artık yeni bir millettir. Yoksa bu mânâdan mahrum herkes, millet değil; millete illet olur ancak.

Çünkü büyük düşünür Mevlana’nın dediği gibi: “Kandille fitil, başkadır ama ışığı başka ışık değildir.”

Nitekim Yunanistan’da Türk asıllı bir sporcu başarılı olur; Yunanistan sevinir. Zira başarısı Yunanistan ve giydiği forma hesabınadır. Onun başarısı kendine değil; temsil ettiklerine aittir. Altında durduğu bayrağındır. O bayrağın temsil ettiği milletindir.

Mesela ABD’de başarılı sporcuların çoğu zencidir. Ama başarı ABD hanesine yazılır. Falan zenci kazandı denmez. Falan takım kazandı denir. Keza bir orduda her yöreden asker vardır. Fakat başarı kişiye verilmez; orduya verilir. Milletin ismi neyse, o isim kazandı denir.

Haçlı ve İslâm ordularını hatırlıyalım. Her ikisinde çeşitli kavim ve milletler var. Ama savaş Haç ve Hilâl içindi. Kazanan-kaybeden Hilal veya Haç olurdu.

Bir Türk, ABD’ne gider. Başarılı olur. Ama başarısı o devletin hanesine yazılır. Lâkin ne yazık ki, dış dünya için bu bakışı tabii ve doğal karşılayanlar; Türkiye söz konusu olunca “Türk” kelimesinden nedense rahatsız oluyorlar. Efendim başaranın Türkiye’den olmaktan başka bir bağı yok! Niye  “Bir Türk’ün başarısı” deniyor diyerek; hazımsızlıklarını dile getirmekten  -ne hikmetse- kendilerini alamıyorlar?

1040

Oysa dün; bir Bulgar, bir Rum, bir Yahudi; göğsünü gere gere “Ben Osmanlıyım.” Diyebiliyordu. Nitekim, bugün “Türküm” demek de aynı şeydir. Bazılarının endişeleri, tamamen yersiz. Çünkü kavmî, kabîlevî  mensubiyetlerini, yâni alt kimliklerini inkâr yok bu söyleyişte. Ya ne var bu deyişte? Sadece üst kimliği belirtme var.

Nitekim bundan bir süre önce gazeteler yazdı: Avustralya’da bir kız müslüman olur. Yeni bir kimlik edinir. Şüphesiz bu yeni kimliğini benimserken, asıl kimliğini unutmak ve inkâr etmek diye bir şey söz konusu değildir. Ebeveyni yâni ana-babası hemen: “Niye ‘Türk’ oldun?” diye kızlarına çıkışır.

Çünkü “Türk” kelimesi, onlar için, bir ırk adı değil; bir millet ismidir. Daha doğrusu İslâm oluşunun simgesidir. Nitekim kızları; İslâm dinine girdiği halde “Niye Türk oldun?” diye çıkışmaları, onların “Türk” kelimesini “İslâm” ile eşit ve bir gördükleri içindir.

Ayrıca kızlarına “Niye ‘Türk’ oldun?” diye söylenmeleri; onun yeni bir üst kimlik kazanmasından ötürüdür. Bundan da anlaşılıyor ki  “Türk”  adı, sırf bir ırk adı olmaktan çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni teşkil eden her halkın ortaklaşa kullandıkları bir isim olmuştur. Bundan böyle uluslararası alan ve ilişkilerde, kapıları ancak bu isimle açacak. Hukuku, bu mensubiyete bağlı olarak yerine gelecektir.

Yine Arjantin’de bazılarına “Turco” nâmı  verilmiştir. Oysa bu ismi taşıyanlar aslında Türk değildiler. Ya kim idiler? Derseniz: Onlar, Birinci Dünya Savaşı’nın o dehşetli günlerinde, o günkü Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşıyan ve aslen Türk olmıyan kimi yurttaşlarımızdı.

Savaşın sıkıntılarından kurtulmak amacıyla, yerini yurdunu terkederek ta Arjantine kadar gidip yerleşen Osmanlı Devleti vatandaşıydılar. Bu da gösteriyor ki, “Türk” kelimesi ırk mânâsında kullanılmamış. Kullanılmamaktadır.

Bu somut örnekde bile, “Türk” ismi, bir üst kimlik olarak karşımıza çıkıyor. Demek oluyor ki; “Türk” adı Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşıyan her halkın bağlı olduğu, mensubu bulunduğu müşterek, ortak üst kimliğin göstergesidir.

Nitekim kökeni ne olursa olsun; ister Arap, ister Kürt veya Çerkes velhasıl, hangi halka mensup bulunursa bulunsun; kendilerini inkâr ettirmeyen buna lüzum ve gerek duyurmayan, bununla beraber ortak olarak adlandıkları, hepsine birden şemsiye olan bir kavramdır “Türk” adı.

Hemen belirteyim ki, menşei farklı bu halkların küçük çaplı ayrıntılar dışındaki müşterek vasıfları ve birliktelikleri asıl kaynaşmayı sağlayan unsurlardır. Nedir onlar? Derseniz: Bir, Türkiye’de yaşıyan herkesin Türkçe’yi bilmesi, konuşması ve yazmasıdır. İstisnalar ve kendi aralarında ana dillerini konuşmaları bu gerçeği gölgeliyemez. İki, Türkiye’de bulunan her halkın Türkiye’de bulunuş nedeni Türkiye’ye sığınış, Türkiye’de kalış ve Türkiye’yi vatan seçiş sebebi; onların Türkler gibi müslüman oluşlarından ötürüdür.

Çünkü Türkler özellikle Abbasîlerden sonra bütün müslümanların önderi olmuş, onları savunmuştur. Bundan dolayı bilhassa son asırlarda güç durumda kalan müslümanlar en emin yer olarak gördükleri Anadolu’ya sığınmışlar. Anadolu’da kendilerine yeni bir vatan sayfası açmışlardır.

Hemen belirteyim ki, ortada bir mozaik, bir karışım yok. Bir terkip, bir sentez var. Yepyeni tek bir oluşum var. Ki o da Türk Milleti’nin oluşumudur. Çünkü dil bir ise millet birdir. Din bir ise millet yine birdir. Zira doğuş değil; oluş asıldır. O oluş ise “Türk Milleti” gerçeğidir.

 

1041 – 1042

 

 

Milletsiz Ümmet Ütopyadır

 

1972 yılında hazırladığım “Bölgelerarası Dengesizlik” konulu doktora tezim dolayısıyla üç ay süren incelemelerim sırasında Hınıs ve Kağızman Yatılı Bölge Okulları üzerinde araştırmalar yapmıştım. Bu okulların çoğalması, 1960’lı yılların sonlarından itibarendir. Her köye bir okul yapmanın maliyeti yerine, okul çağına gelmiş çocukları okula kavuşturmak ve eğitimde kamu kaynaklarının etkin kullanımı hedeflenmiştir. Çocukların Türkçelerinin ve vatandaşlık bilincinin geliştirilmesi,  terör örgütü baskısının kırılmasında bu okullar önemli görevler yerine getirdi. Terör örgütü sadece bu okullara değil; bütün okullara ve kamu hizmetine karşı idi. Bunun için bombalamalar, araç ve gerecin tahribi yıllarca sürdü. Şimdi bu okulların kapatılması düşündürücüdür. Haklı sebeplerin olup olmadığını araştırmak gerekir.

Terör örgütünü aklama kampanyası bütün hızıyla sürüyor. Bu aklama gayretleri, maskeli dolaştırılanbarış süreci olarak isimlendiriliyor. Geçmişleri belli akil insanların halkı dinlemeleri gerekirken; konuşan ve soru soran vatandaşlar yaka paça dışarı atılıyor. Bugünlerde tövbe eden PKK’lıların af edilebileceğisöylentileri var. Fetvalar veriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı da buna âlet ediliyor. Hukuk devletinde tövbe etmek neyi değiştirir ki? Ülkeyi milletleşmemiş bir kalabalık veya aşiret gibi görenler devamlı kan kaybettiriyor ve örgüte dolaylı hizmet ediyorlar.

İslâmcı diye ortada dolaşan bazı ünvanlı veünvansızlar; Türk’e, Cumhuriyete ve laikliğe karşı olduklarından Kürtçü ırkçılığa teslim oluyorlar. “Milliyetçilik İslam’a mugayirdir” sözlerini yıllardır bozuk plak gibi tekrar edenler, bu yanlış ezbere sığınanlar, Kürtçü ırkçılığın emrine girmekten çekinmiyorlar. Adeta kin kusuyorlar. Onlara göre, Laiklik ile Türklük uyuşuyor. Peki Kürt ırkçılığı ve bölücülüğü ile İslam uyuşuyor mu? İslami düzen ancak milletlerden teşekkül etmemiş ümmet düzeninde kurulur diyenler; Allah’ın ipine mi;yoksa dün İngiliz’in, bugünde ABD’nin ipine mi sarılıyorlar? İslam ümmeti içinde farklı yaşama tarzlarına sahip milletler ve milliyetler gerçeği var. Farklı milli menfaatler var. Bir millete mensup olmakla İslam ümmetine mensup olmak birbiri ile de çelişmiyor. Milletsiz ümmet bir ütopyadır. Bir dönem yakından tanıma fırsatı bulduğumuz Alman Müslüman Ahmet Schimidi’nin”İslam’a nüfuz ettikçe; kendimi Türk olarak da hissetmeye başladım” şeklindeki sözlerini hiç unutmuyorum. Rahmetli Schimidi, iyi bir Müslüman olabilmek için Alman olduğunu inkâr etmek mecburiyetinde miydi? Hayır. Aslında aksini düşünenler İslam’ın önünü kesenlerdir.

“Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem” diyen haysiyetli, dürüst ve idealist Türk Aydını Mehmet Akif’in İslamcı çizgisi nerede, bugünkülerin İslami çizgisi nerede? Mehmet Akif, Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağını bize öğreten Türk aydınıdır. Dahası istilacı emperyalist güçlerle uyuşan sözde İslamcılardan değildir. Milli bağımsızlıktan ve Milli Mücadeleden yanadır. Dün İttihat Terakki’ye, bugün Cumhuriyete karşı dışarı ile yabancılarla işbirliği yapan, Ankara’nın zulmünden kaçarak Brüksel’in şefaatine sığınanlardan o kadar uzaktadır ki…

Milli olmayı ve milliliği, milliyeti dışlayan anlayış bugün Balkanlarda, milli kültür mirasımızı korumasına rağmen;soydaşlarımızın kimlik kaybına uğramalarına engel olamamaktır. Balkan Türklüğü komünizm döneminde bile bu kadar eritilememişti.  Açılan üniversiteler ve eğitim hizmetleri de bu yönden topal kalmakta, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını değil, belirli grup ve cemaatlere hizmet eder hale gelmekte, geleneksel İslam ile çelişen Ortadoğu’lu İslamcı akımlara alet olmaktadır.