21.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 991

Mozaik

0

Bir mozaik lâfıdır gidiyor. İlle de Türkiye’yi mozaik göstermek istiyenler var. Türkiy e’nin mozaik olduğu şeklindeki kimi aydınların görüşleri gündemden düşmüyor! Ne hikmetse, mozaik modası zaman zaman yükseliyor! En hafifinden kültürel mozaik sözüyle konu biraz da hafifleştirilmiş oluyor.

Elbette farklılıklar var. Fakat, farklı olmıyan bir şey var mı ki dünyada a dostlar?

Çünkü Allah, herşeyi belli zaman dilimi içinde bir kere yaratıyor. Bir tane yaratıyor. Ve benzersiz olarak yaratıyor. Cinslerin yani benzer şeylerin her birinde, ayrıca diğerlerinde bulunmıyan hususlar vardır. Her kar tanesinin birbirinden farklı birer motif taşıması gibi.

Ama hepsine kar adını veriyoruz. Hepsini kar diye yâd ediyoruz. Tamamını kar diye anıyoruz. Yoksa kar sayısı kadar farklılıkları hesaba katarsak, işin içinden çıkılmaz olur. Aynı şeyi; millet fertleri için de düşünebiliriz. Kısaca her ferde, millete eş bir konum verecek olursak, takdir edersiniz ki bunun da altından kalkılamaz.

Demek ki Birlikler, Bütünlükler; farklılıkların olmayışından değil; aynılıkların var oluşundan kaynaklanıyor. Türkiye’de alt kimlikten her halk var. Tabii ki, bunların kendilerine has özellikleri de olacak. Ama onların Türkiye’de oluşları, aynılıklardaki beraberliğimizden kaynaklanıyor.

Onun için Türkiye’deki Türklerin yanındalar. Onun için Türklerle beraberler. Bu da Türklerin İslâm oluşundan, bu vatanın Türk-İslâm niteliğinden, bu milletin, bu vasfıyla kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Hâlen müslüman olana  “Türk oldu.”  Denmesi bu sebepledir.

Alt kimliklerden, farklı halkların kendilerini Türk Milleti’nden bilmeleri, Türk Milleti’nden saymaları işte bu yüzdendir. Yoksa asıllarını, alt kimliklerini inkâr ettiklerinden dolayı değildir. Zaten biz de onlara, asıllarını kabul çerçevesinde bu millete dahil ediyoruz. Onlar da bu gerçeğin bilincinde olarak bu milletin saflarında yer alıyorlar.

Öyleyse iki de bir mozaik lâfını etmenin bir mânâsı yok! Mozaik lâfı, iyi niyetle edilse bile, gizli ve kötü niyet besliyenlere bir dayanak olmaktan başka bir faydası yok! Eğer buna fayda denirse.

Unutmıyalım ki, hepimiz insanız ama ayrı işlerimiz, ayrı evlerimiz, ayrı akrabalarımız, ayrı huylarımız var. İnsandan bahsederken bunları inkâr etmiş olmuyoruz. Bunlardan bahsetmesek bile, zaten onlar söz konusu olsun diye var değil; var oldukları için varlar. Mes’ele yapılmak için ortaya çıkmış değil. Kendiliğinden oluşmuşlar. Kendiliğinden sessiz sedasız meydana geldikleri gibi, sessiz sedasız da geleceğe doğru uzanıp gidecekler. Hayat onları mes’ele yapmak için değil; onları mes’ele yapmadan aynılıklar çerçevesinde geleceğe yelken açmakla kabildir.

Millet de öyle. Farklı istîdat, kabiliyet ve becerisi olan insanlardan meydana gelmiştir. Ama milleti oluşturan bütün fert ve bireyler belli sınırlar içinde bir bütün teşkil ederler. Hepsinin kabul ettiği tek bir başkentleri, başşehirleri vardır. Milleti oluşturan fertlerin  -velev ki ayrı bir alt kimliğe mensup olsun-  hepsinin konuştuğu, benimsediği ve bildiği tek bir resmî dili vardır.

Kimi yörelerde kendilerine mahsus farklı ana dillerini konuşmaları; milletin ayrılmaz bir parçası olmalarına asla engel değildir.

Her bölgenin ayrıntı denen ve doğal olan farklı örf, an’ane ve gelenekleri bulunması da milletin ayrılmaz bir parçası olmalarına kat’iyyen mâni değildir.

1043

Çünkü nasıl ki  “insan”  değişik işlevi olan duygu ve organların bir bütün teşkil etmesinden oluşuyorsa; aynen onun gibi  “millet”  de çeşit çeşit insanların temel ve hayatî değerler etrafında buluştukları ve artık kopmaz, ayrılmaz, dağılmaz bir bütündür.

Fakat bu oluşum MOZAİK denen karışım değildir. Genel anlamda artık kendini meydana getirenlere benzemeyen, artık ayrışması, bölünmesi mümkün olmayan yepyeni bir görünüm, yepyeni bir oluşumdur. Bir terkiptir, bir bileşimdir.

Ki, işte buna   “Millet”  denir. Fakat bu  “Millet”  gerçeğine rağmen: “Türkiye’nin millî varlığına dair kafası maalesef karışıktır. Milletin içindeki alt kimlikler, yeni bir millet kimliği gibi öne sürülmektedir. Millet kimliği ise daraltılıp, zaman zaman alt kimlikler ile farkına varmadan neredeyse eşitlenmektedir. Sahte ve parçalayıcı (menfî / olumsuz) milliyetçilikler çatışmasında Türkiye zayıflamaktadır.” (“Söz Tükenmedi, Umut Yaşıyor” Türkiye ve Dünya’da YARIN, Mayıs 2002 s.40)

Bu ise  -Allah göstermesin-  zamanla millî birlik ve beraberliği zedeleyecek bir hâle dönüşebilir.

Öyleyse  “Kuşatıcı / açık bir (müspet ve yapıcı)  milliyetçilik anlayışına ihtiyaç vardır.” (A.g.m.)

 

 

Türkiye’mizin Doğusundaki bir İnci, Van Şehrimiz

Gezmeyi, görmeyi seven bir insan olmama rağmen VAN şehrimizi bu güne kadar gidip görememiştim. Bunda ülkemizin son otuz yılında önemli bir sorun olarak süren terörün ve bunun oluşturduğu güvensizliğin payı büyüktü. Son aylardaki olumlu gelişmeler ve bu ilimizin Valisi Münir Karaloğlu ve eşlerinin daveti Van şehrimizi görmemize vesile olmuştur.

Bu geziye Dr. Şenol Ergüney’ in kafile başkanlığında eşi Ayşe Ergüney, ben ve eşim Fatma Kahraman, Ahmet Karadağ, Şule-Mücait Demircioğlu, Yakup-Rezzan Özkan, Mehmet-Sare Uzunoğlu ve çocukları (H.İbrahim, Muharrem ve grubun maskotu Zülal ), Ömer Polat ve eşi ile Kocaeli Milletvekilimiz Sn.Zeki Aygün ve eşi katılmışlardır. Seyahat grubumuzun uyumuna Sn.Valimiz Münir bey ve eşi Sevim hanımın candan ev sahipliği ve dostluğu eklenince çok güzel, dolu dolu iki günü birlikte geçirmiş olduk.

Van şehrimiz, orda yaşayanların deniz dedikleri, büyüklüğü ile ilgi çeken, suyu sodalı olan bir gölün kıyısındadır. Gölün bölgeye verdiği coğrafi güzellik, çevresini kuşatan, tepesi karlı dağları( bu karların yalnız ağustosta 15-20 gün olmadığı ), bu dağların eteklerine doğru uzanan gözleri doyuran yeşil bitki örtüsü ile gerçekten özenle yapılmış bir inci taşlı yüzük zarafetini, zenginliğini, albenisini taşımaktadır. Yalnız bu gölde yaşayan inci kefali balığı da bu tarifi tamamlamaktadır.

Merkezi nüfusu 500 bin civarında olan bu şehrimiz yakın zamanda bir deprem geçirmiş ve bunun izleri ve acıları henüz unutulmayacak kadar yeni  idi. Ama gördüklerimiz, Devletimizin hizmet gücünü, milletimizin şefkat ve yardımlaşma azmini, iyi yöneticilerin elinde sanki bir mucizeye dönüşüp merhem olmuş, oluşan yaralar sarılmış ve dertlerin pek çoğu çözülmüştü. Bir yıl gibi kısa bir zamanda 20 bine yakın konut alt ve üst yapısı ile yapılıp vatandaşlara teslim edilmişti. Yerleşim yerleri, yolları, parkları, camileri yeniden yapılıp hak eden Vanlı kardeşlerimize teslim edilmişti. Tarifi zor bir hizmet yapılmış ve Vanlılar çok daha iyi mekanlarda yaşama imkanlarına kavuşturulmuştu. Ülkemizin değişik yerlerinden gelen yardım ve imkanlar, çok iyi bir yönetim ile, bölge insanına daha iyi bir hayat imkanı sağlamıştı. Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin Van gölü kenarındaki kardeşlik sahil parkı, Gebze Belediyemizin su sporları merkezi ilimizden oraya giden iki güzel hizmet olup ayrıca gururlandık. Okullar, hastaneler, çeşitli sosyal yapılar vs. yapılanlar ve yapılmak istenenler yapanların bir gururu, orada yaşayanlar ve bizler içinde bir övünç vesilesi olacak kadar güzel şeylerdi.

Van denilince hemen o zengin kahvaltı sofrasını yazmak lazımdır. Otlu peyniri, diğer peynir çeşitleri, kaymağı, balı, kavurması ve yerel bazı yiyecekleri ile bu zengin kahvaltı sofrası, VAN KAHVALTI SOFRASININ niçin herkes tarafından anıldığını; Anadolu kültürünün zenginliğinin sofraya yansıması ve insanımızın misafir severliğini  göstermekteydi. Afiyetle yenilen kahvaltının enerjisi gün boyu sürecek yoğun gezmenin gücünü verecekti.

Van, tarihi olarak M.Ö 2000 yıllara, URARTU’lar zamanına giden geçmişi olan bir merkezdir. Van kalesinin geçmişi de bu kadar eskidir. Daha sonra şehir kale kayalıklarının eteklerine yayılmış ve önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Kale duvarları son dönemde restorasyona alınmış ve önemli iyileştirmeler yapılmaktadır. Kale içindeki Süleyman Han Camii, eski Van’daki Hüsrev Paşa Camii, Kaya Çelebi Camii yeniden hizmet verecek hale getirilmiştir.Said Nursi Hazretlerinin talebe yetiştirdiği Horhor Camii de 3 – 4 aya kadar tamamlanacak hale gelecektir.1915 yılında 115 bin kişinin yaşadığı bu bölge, tarihi kalıntılar  ve yeniden hizmete açılan bu eserler olmasa şehrin bir zamanlar burada olduğuna inanılmayacak kadar yok edilmişti.Yakın geçmişteki Osmanlı ermeni tebasının Ruslarla İşbirliğinin sebep olduğu bu yıkımın büyüklüğü ibretlik bir fotoğraf gibi idi.

Urartulardan kalma önemli miktardaki tarihi eserlerin sergilenebileceği büyük bir müze inşaatı bitmek üzeredir. 9.000 m2  kapalı alana sahip 15.000 m2 lik bir alana kurulacak bu müze açıldığında Urartu medeniyetinin tanınmasını sağlayacaktır. Bu müze ile beraber Eski Van şehrinden kalan tarihi eserlerin ve kalenin restorasyonu iç ve dış turizm için cazibe yaratacaktır. Doğal ve Coğrafi güzelliği destekleyen bu eserler, bölgedeki diğer sosyal ve turistik imkanlar,  bu bölgeyi gezip-görmeyi teşvik edecek hususlardır. Akdamar adasındaki 910 yılında yapılmış olan Akdamar Kilisesi de konum ve taş işçiliği ile ilgili çekici bir eserdir. Yapıldığı dönemde bölgenin hakimi Abbasi hükümdarından da teşvik alan bu eserin duvarlarındaki Zebur-Tevrat-İncil ve Kuran’da geçen bazı dini menkıbeleri anlatan kabartma resimleri ile tek olduğu söylenir. Çevresindeki manastırı ile ortodoks ermeni toplumunun din adamlarını yetiştiren bir vazife görmüştür.1915 Ermeni isyanında, bölgedeki Müslüman ahalinin kadın ve kızları için kötü hatıraları da olan bu yer, ibretlik bir bilgi olarak unutulmamalı, bu tür eserlerin hikmet ve hizmetleri günümüz ve geleceğimize canlı tutulmalıdır.

Gezimiz esnasında dikkatimizi çeken bir grubun özelliğini sizlerle paylaşmak isterim. Dini hizmetleriyle bilinen bir cemaatimizin mensupları ikinci, üçüncü umre yerine imkan ve fırsatlarını bu bölgedeki vatandaşlarımıza gidip gelerek kardeşlik duygularını geliştirmek ve pekiştirmek üzere gelip gittiklerini öğrendik. Takdir ettiğimiz bu durum ülkemiz insanın birlik ve beraberliğinin hikmetini göstermektedir.

Van denilince bir gözü mavi diğeri kehribar renkleri ile, bembeyaz ve insanlarla ilişkisi sevimli VAN KEDİSİ’ni unutmamak lazımdır. Van Ün.Veteriner Fakültesine bağlı Van Kedisi neslini koruma ve geliştirmeye yönelik birimi de ziyaret ettik.Son dönemlerde oldukça azalan bu sevimli hayvanların görülüp gezildiği bu mekan, aynı zamanda bu hayvanların çoğaltılıp neslinin devamını amaçlamış ve bu alanda çalışmalar yapmaktadır.

Zamanımız olabilseydi inci kefallerinin akarsulara doğru uçarak gidişlerini, yeni yapılan kayak merkezlerini, flamingo kuş cennetini, örneği çok az olan güzel taş işçiliği ile meşhur  Türk mezarlarını da görecektik. Göremediğimiz bu yerleri ve diğer güzellikleri yeniden görmek üzere sözleşerek dönüş hazırlığı için Sn Valimizin konağına geçtik.

Çalışkanlığı ve iş becerisindeki yüksek kabiliyeti ile tanığımız değerli valimiz konağında bizi uğurlama ikramları ile bir daha mutlu etti. Konak Van’ın Edremit ilçesinde göle ve şehre hakim bir tepede Türk mimarisi ile yapılmış güzel bir mekandı. Devletimizin bölgedeki hizmetlerini yakından takip etmek ve vatandaşlarımızla daha sıkı bir ilişki imkanı sağlamak amaçlı,İstanbul Florya’daki gibi  bir Devlet Misafirhanesinin bölgede olması fikri de  takdirlik bir düşünce idi. Atatürk’ün İst. Florya’da yaptırdığı gibi böyle bir yer diğer bazı şehirlerimiz içinde ( Trabzon-Kars-Diyarbakır-Edirne gibi ) düşünülebilecek bir fikir olarak paylaşıldı.

Kahvelerimizin içilmesine müteakiben,tekrar gelmek dua ve niyetleri içinde,Van havaalanından dönüş yolculuğumuzla  bu güzel anıların yaşandığı Van seyahatimiz tamamlandı.Ülkemizi bilmek ve tanımak adına bu tür seyahatlerin daha çok yapılması temennisi ile ve Van tercihini unutmamak şartı ile sağlıklar dilerim.

Prof. Dr. E. Tbp. Kd. Albay İbrahim Öztek ile Türk Sporu Tarihi Fair Play, Devşirme

Fair play nedir, Türkiye’de fair play konseyi var mı, nasıl ve ne yapar?

Öztek: 21. yüzyıla girerken dünya sporunda iki kelime en ön sırayı aldı. Fair play. Türkçe’nin en gücüne güvenerek fair playı kısaca çelebilik olarak tanımlamak yerinde olur. Fair play sporda centilmenlik olayıdır. Spor yarışmalarında kişilerin kendi egoizmlerini aşarak, özveriyle fedâkârlıkta bulunma ve doğrudan yana olma becerisidir. Fair play bir Anglosakson terimidir. Dürüst oyun, dürüst davranış mânâsını taşır üstün bir davranış, sevgi, dostluk ve kardeşlik anlayışıdır. Kısa bir anlatımla fair play vicdanının sesini duymak demektir. Fair play davranış içindeki bir değerlendirmedir. Kişinin bir olay içinde rakiplerine, çevredekilere kendi hayatını geleceğini, ailesini ve çıkarlarını düşünmeden, özverili, benlik duygusundan uzak davranışıdır. Eskilerin “nefs-i emmâre” dedikleri içindeki şeytanı yenmesidir.

Milletlerarası olimpiyat komitesi IOC, 1981 yılında milletlerarası fair play konseyi CIFP’yi tanıyıp onu bir kuruluşu olarak kabul etmesinden sonra fair play IOC’ye bağlı millî olimpiyat komitelerince gündeme alındı. IOC’nin her komitede fair play ile ilgili bir komisyon kurulmasını tavsiye etmesi üzerine; Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi de bu konuda çalışmalara başladı. l7 Kasım 1981 de Turgut Atakol’un başkanlığında toplanan TMOK yönetim kurulu fair play komisyonunu tesbit etti. Bunlar Dr. Tarık Özerengin, Av. Merih Sezen ve spor yazarı Doğan Koloğlu, olimpiyat madalyalı atlet Ruhî Sarıalp, milletlerarası boks hakemi Ahmed Cömert olarak onaylandılar. Komite Mayıs ayında fair play ödülü olarak bir plaket ve diploma yapılmasına karar verdi. Yurt çapında araştırmalar yapan komite Türkiye’deki ilk ödülü 1982 yılında İzmir’de balkan yelken şampiyonasında Yunanlı rakibi yanlış yola sapınca onu uyaran sağır ve dilsiz yelkenci Varol Hepağuslar’a verdi.

Devşirme sporcu ne demektir, Türk sporu için önemi var mı?

Öztek: Devşirme sporcu kimliği ile bugün Türk sporu içinde amatör ve profesyonel pek çok yabancı sporcu bulunmaktadır, bunlar Türk uyruğuna geçtikten sonra, sonradan Türk olma mânâsına gelen devşirme sporcu adı ile bilinmektedir. Türkiye’de bulunma sebepleri ise para karşılığında Türk spor kulüplerini güçlendirmek veya Türkiye adına katıldıkları milletlerarası yarışmalarda Türkiye’ye madalya kazandırmak ve Türkiye’nin adını sportif alanda dünyaya duyurmaktır. Kulüpler, dünyaca tanınmış gözde sporcuları transfer etmek için çok büyük paralar harcamaktadır. Millî takımlarda yer alacak olan yabancı sporcuların Türk kimliğine sahip olma şartı vardır, bu sporcuların varlıklarının asıl sebebi ise; kendi ülkelerinde ikinci üçüncü sırada bulunduklarından olimpiyat oyunlarında bir başka ülke adına, yani Türkiye adına yarışmalarıdır,

Türkiye’de amatör spor dallarında olimpiyat oyunlarında Türkiye’yi temsil yeteneğine sahip 20 kadar yabancı sporcu bulunmaktadır, bunların çoğu Afrika kökenli atlettir ve 15ten fazla dalda Türkiye rekorlarını ellerinde bulundurmaktadır. Milletlerarası alanda da her an için madalyaya çok yakın sporculardır, atletlerin yanı sıra güreşçi, basketçi, masa tenisçisi, boksör gibi sporcular da bulunmaktadır. Spor organizasyonları ve olimpiyatlar, milletlerin aynı zamanda bilim, kültür, sanat, ekonomi ve bütün zenginliklerinin sergilendiği alanlardır. Buradaki başarı, gelişmişliğin göstergesidir. Savaşlar artık bu alanlarda sürdürülmektedir. Bu sebeple paralı askere benzeyen devşirme sporcular da her zafer sonrası alacakları ödülün hesabını yapmaktadırlar, madalya sonrası yüksek para ödülü, spor bilinci ve spor kültürü gelişmemiş geri kalmış ülkelerde önem taşımaktadır, gelişmiş ülkelerde sporcular bilinçli millî his ve millî kültür ile yarışmakta ve kazanmaktadır. Gelişmiş ülke sporcuları için ödül, başarılı bir üniversite eğitimini kazanmak ve sürdürmektir. Bu arada sponsor kuruluşlar ve reklamlar o sporcunun geleceğini de garanti altına almaktadırlar.

Devşirme sporcunun Türkiye’ye faydası var mı?

Öztek: Gelişmiş ülkelerin sporcuları, her konuda olduğu gibi gelişmiş bir spor sistemi içinde yetişmektedir, onlarda anaokulundan itibaren temel spor dalları olan atletizm, jimnastik ve yüzme sporlarından birinin yapılma mecburiyeti vardır. Spor tesis ve sahaları ile spor eğitimcileri de ona göredir. Adı üstünde olduğu gibi sportif teknoloji ve eğitim, sistem, program, organizasyon ve rekor üzerine kurulmuştur. Çocuklar yaşama biçimi olarak sporu, eğitimlerinin bir parçası halinde sportif ve daha sonra yarışmacı şekli ile sürdürürler. Nüfuslarının % 20’si lisanslı sporcu olarak yetişir. Bu rakam, İngiltere Fransa ve Almanya için en az yirmi milyon lisanslı sporcu demektir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdeki gibi çocuk ile ailesinin ilkokuldan itibaren bütün eğitim hayatını okul kapılarında sınavdan sınava koşturmaca içinde geçiren bir başka sistem mevcut değildir, bu sistem içinde, yeni bir eğitim yolu geliştirmedikçe Türk gençlerinin ferdî olarak elde ettikleri sportif başarılar bir mucizedir. Yeni bir sistem ve spor eğitimine kadar da devşirme sporcularla olimpiyat oyunlarında adımızı duyurmaktan başka çaremiz yoktur.

Güreş ata sporumuzdu fakat Kübalılar bile geliştirdikleri sistemlerle bizleri geçtiler. Binicilik, ok atma, çekiç atma, cirit ve kılıç ata sporlarımız değil miydi? Bugün Türkiye’de bu sporlar ne kadar yapılıyor ve ne dereceler alınıyor? Her tarafı deniz ve göl olan ülkemizde kürek ve yelken sporları belli bir seviyeye ulaşamamıştır.  

Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu ve Bulgaristan’dan gelen diğer haltercilerimize bakacak olursak, onlar Bulgar zulmü altında Bulgaristan’da eziyet görüyorlardı. Ayrıca Türklük bilincine sahiptiler ve Bulgaristan’dan kaçarak, anavatanlarına geldiler, onlar hiçbir zaman devşirme değillerdi. Fakat onlar Bulgaristan’dan bir sistem getirdiler, o sistemi Türkiye’ye yerleştirdiler ve arkadan gelen Türk sporcularına örnek oldular, çekici veya itici güç oldular.

Son olimpiyatta haltercilerin başarısız olması, halterin bittiğini göstermez, çünkü sistem yerleşmiştir. Gelecekte bilgili ve görgülü yönetici ve antrenörlerle yine başarı gelecektir. Pekin’de 2 gümüş madalya kazanan Elvan dâhil pek çok devşirme atlet de diğer sporcular da kendi sistemlerini Türkiye’ye getirdiler. Bazıları antrenörlerinin de yanlarında olmasını istediler veya yarışma dışı zamanlarda kendi öz ülkelerinde alıştıkları imkân ve şartları içinde çalışmalarını sürdürmeyi ön planda tuttular. Süreyya Ayhan, Aslı Çakır Alptekin, Gamze Bulut, Nevin Yanıt gibi Türk kızları bu atletleri veya onların çalışma sistemlerini örnek aldılar. Bu tür sporcuları bir tek antrenör çalıştırmaktadır. Yani bir antrenör bir tek sporcu ile uğraşmakta, ona bilgisini, tekniğini, inancını ve ruhunu vermekte, onunla bütünleşmektedir. Sporcusuna ölümüne başaracaksın dediğinde, sporcusu bunun ne anlama geldiğini bilerek hareket etmektedir, bu arada en son ilmî usullerle yetişmiş pek çok Türk antrenörümüzün bulunduğunu da belirtmek isterim.

Yerli sporcular, genellikle devşirme sporcuları kıskanmış ve başarısızlıklarına sebep olarak onların varlığını göstermişlerdir. Hâlbuki metrik sporlarda kaç dakikada ne kadar koşacağın, atlayacağın, fırlatacağın veya kaç kilo kaldıracağın bellidir. Yerli sporcular belirli ölçüleri geçtiklerinde kendiliğinden önleri açılacaktır. Devşirme sporcuları geçecek sistem ve antrenman şeklini gerçekleştirmek mecburiyetindedirler.

Devşirme sporcudan başarı beklemek, o sporcunun antrenman ve çalışma beklentileri ile paraleldir. Bu paralı askerler, başarılı oldukları takdirde servet sahibi olmaktadırlar. Bu serveti kazanmak için de hoca-tesis-beslenme-dinlenme-moral-motivasyon için en uygun ortamı tercih edeceklerdir. Türkiye’de kaldıkları ve çalıştıkları sürece kendilerini evlerinde ve yurtlarında hissetmedikçe başarılı olamazlar. Önceki yıllarda devşirilmiş bazı başarılı sporcuların yaşamını incelediğiniz zaman bunları göreceksiniz. Yabancı antrenörler için de bu durum geçerlidir. Türk tekvando millî takım antrenörü Koreli Lee, kızlarının ismini Türk ismi koyacak kadar Türkleşmişti.

Cumhuriyet kızları?

Öztek: 1912 Londra Olimpiyat oyunlarında ülkemizi temsil eden sporcularımızın cinsiyetine bakacak olursak; bunların 66’sı bayan 58’i erkek, yani Türkiye’yi daha çok kız sporcular temsil ediyor. 1984 yılında ekipte 46 erkek sporcuya karşın yalnızca 2 bayan, 2000 yılında ise 44 erkek sporcuya karşın 15 bayan sporcu yer almış, bu gidişte gelecek olimpiyatlarda 80-100 bayan sporcu ile temsil edilebiliriz. Bugün Londra’da alınan 5 madalyanın üçünü kızlarımız kazanmıştır, bayan basket ve voleybol takımlarımız ilk kez olimpiyat oyunlarında yer almışlar, çok da başarılı olmuşlardır. Bunlar Müslüman Türk kızlarıdır ve cumhuriyet çocuklarıdır; kızlarımız erkeklerimizden daha başarılı olduklarını ispat etmişlerdir. Fakat ülkemizde herkesten fazla hoşgörü sahibi olması gereken bazı kesimlerimiz ve birçok insanımız kızlarımızın rekora koşan bacaklarını bir seks unsuru olarak görmekten kendilerini alamamaktadırlar. Hâlbuki bu insanların görmeleri gereken, şampiyonluğu göğüsleyen kızımızın yarış sonrası diz çökerek, şükür için Allah’a uzanan elleridir. Bir sporcunun olimpiyat madalyası kazanması son derece zordur, Londra’da kazanılan madalyalar devşirmelerin değil tamamen Türk çocuklarının başarısıdır, bu çocuklarımızı candan kutluyorum. Yalnız bunca gayret ve çabanın DOPİNG canavarına kurban edilmesi hiçbir şekilde affedilemez. Bu konuda en büyük sorumluluk antrenörlere aittir.

Biraz da Olimpiyattan bahsedelim. Nedir Olimpiyat?

Öztek: Olimpiyat, dünyadaki en büyük spor yarışma, tanıtım ve tanınım organizasyonudur. Olimpiyat oyunlarında bir madalya için gerçek mücadele verilir. Dünyanın en yetenekli ve güçlü sporcuları, ülkelerinin bayrağını en yükseğe çektirmek için kıyasıya bir mücadeleye girerler. Başarı, verilen imkân, çalışma ve inançla sağlanır. Olimpiyat arenalarında bütün dünya devletleri güçlerini, zenginliklerini, kültürlerini ortaya koyarlar ve kendilerini her açıdan kabul ettirmenin örneklerini sunarlar. Artık savaşlar, savaş alanlarından kültür, sanat, bilim, ekonomi ve spor alanlarına kaymıştır.

Olimpiyat bayrağı ve sporcu ile hakem ve yönetici olimpiyat yemininin bir mânâsı var mı?

Öztek: Olimpiyat Bayramı; Din, dil, ırk, renk ayırımı gözetmeyen, ideolojik ve politik düşünceye yer vermeyen, sevgi ve kardeşlik bayrağıdır. Yönetim şekli ve rejimlerin geçersiz olduğu 5 kıta ve ülkelerinin altında toplandığı tek bayraktır. Gölgesinde kazanan kadar kaybedenin de alkışlandığı bir bayraktır. Bu bayrak üzerinde sonsuz yıldızların bulunduğu, sonsuz yıldızları göndere ve göklere taşıyan yüce bir bayraktır. Onun altında yer alabilmek onun yasaları doğrultusunda olimpik ruhla yarışabilmek ve paylaşabilmek insanlık için en büyük onur ve en büyük zaferdir.

Olimpiyat oyunlarının açılış töreninde, kıdemli bir sporcu olimpiyat yeminini okur. Bu and tüm katılan sporcular adına okunur. Hepsi peşinen bunu kabullenmiş olur. Olimpiyat oyunlarında ülkemin şerefi ve sporun zaferi için kurallara uyarak dürüst yarışacağımıza ve gerçek sportmenlik ruhu içinde mücâdele edeceğimize and içeriz.

Hakem ve yöneticiler adına edilen yemin de bir o kadar sportmenlik ve tarafsızlığı yani hakyemezliği vurgulamaktadır. “Bu olimpiyat oyunlarında gerçek sportmenlik ruhu içinde, yönetim kurallarına tarafsızca, saygı ile uyarak görevimi yerine getireceğime bütün hakem ve yöneticiler adına söz veririm”.

Olimpik hareket maksadına nasıl ulaşır?

Öztek: İlköğretim, hatta anaokullarından itibaren çocuklara spor eğitimi dersleri verilmelidir. Üniversitelerde spor yaygınlaştırılmalıdır. Kulüpleşmeler kurum hâline getirilmelidir. Ailelere topyekün spor bilinci aşılanmalıdır. Milletçe sporun önemi kavranmış olmalıdır. Nüfusun 1/5’inin lisansiye sporcu gibi yetiştirilmesini sağlayacak spor eğiticileri yetiştirilmelidir. Bu eğitimin gerçekleştirileceği spor tesisleri oluşturulmalıdır. Bütün spor dallarında millî takım seviyesinde birbiri ile yarışabilen aynı düzeyde yüzlerce sporcu yetiştirilmiş olmalıdır. Bu sporcular bütün dallarda olimpiyat oyunlarında ülkesini başarı ile temsil edip madalya kazanabilmelidir.

Basın ve yayın organlarının sistemli bir şekilde spor kültür ve bilincini vurgulaması sağlanmalıdır. Olimpiyat gibi bir organizasyon için, karşılıksız hizmete hazır en az 10.000 gönüllü yetiştirilmelidir. Bundan sonra, ülke olimpiyat düzenlemek için hazır olacaktır. Olimpik hareket bilincini oluşturan 2 temel faktör spor kültürü: Bütün spor dalları hakkında geçmişte, bugün ve gelecek için yazılı ve sözlü bilgileri spor dallarının özelliklerini kendi içinde tiplerini, kurallarını, insana ve milletini kazandırdıklarını içerir. 

Olimpik hareket bilinci: Spor kültürü ve spor bilincinin yerleşip yeşerdiği, milletçe sporun öneminin anlaşıldığı, sporcu nesillerin akıl ve ruh sağlığının mükemmelliği ile sporun ahlakî ve insanî boyutlarının üstünlüğünün tartışmasız kabul gördüğü toplumlarda, olimpiyat oyunlarına milletçe hazır olmaktır.

Olimpik hareket: çağdaş olimpizm düşüncesinden kaynaklanır. Dünya barışına ve daha iyi yaşanır bir dünya düzenin kurulmasına katkıyı gâye edinir. Dünya gençliğini, hiçbir ayırım gözetmeksizin dostluk, anlayış, dayanışma ve fair-play düşüncesi içinde spor ile eğitilir.

Olimpiyat hazırlıkları: Öncesini saymazsak, olimpiyat oyunları için hazırlık ve barajı aşma süresi 4 yıldır. Gelişmiş ülkeler ilk 2 yıl içinde barajı aşacak puanları toplarlar ve son iki veya bîr yıl, kıta ve dünya şampiyonaları dışında rakiplerine kendilerini göstermeden çalışırlar, son iki yıl, genellikle spor alanlarını daha sonraki olimpiyatlara hazırlanan genç sporcular doldurur ve tecrübe kazanırlar. Bizim sporcularımız ise daha çok son yıl içinde tecrübesiz sporcuları yenerek ancak baraj puanlarını doğurabilmektedirler. böyle olunca kapasiteleri, oyunlar sırasında ancak ilk turlara yetmektedir»

Türkiye Olimpian Derneği (TOD)?

Öztek: Türkiye Olimpian Derneği; olimpiyat oyunlarına katılmış olan sporcu, yönetici, hakem, teknik adam ve medya mensuplarının üye olduğu bir dernektir. Bir hayat tarzı saydığı olimpizm felsefesi doğrultusunda bütün gençliğe sporun her çeşidini sevdirmeyi amaç edinmiştir.

Olimpik felsefenin esası, spor ve kültür eğitimi ile bedene, ruha ve zihne özgü nitelikleri yücelterek, beynelmilel temel ahlak ilkelerine saygılı nesiller yetiştirmektir.

TOD, sporcuların başarıya ulaşması için her çeşit maddî ve manevî destekle onların yanında olup, “olimpik hareketin ülkemizde maksadına ulaşması” ana teması çerçevesinde öğrenci ve spora yönelmiş gençleri açık oturum ve konferanslarla bilgilendirmektedir. İlmî, kültürel, ekonomik ve sosyal alanda olduğu gibi spor alanında da başarıya ulaşmış canlı örneklerle, eğitimle sporun birlikte yürütülebileceği ispat edilerek, öğrenciler teşvik edilmektedir. Bunun için de ” sağlam kafa sağlam vücutta bulunur ” atasözünün doğruluğu ve değeri vurgulanmaktadır.

                                                                                                                                                            DEVAM EDECEK

Barış Süreci Değil, Geçiş Süreci

Gündem o kadar yoğun ki;

Haftalık yazarken, haftada 2-3 yazmaya başladım. Ama, yine de gündemi yakalamakta sıkıntı çekiyorum.

Bu yazıda hangi konuyu yazalım?

Birçok konuyu iç içe yazmaya karar verdim.

Bir kere şu Reyhanlı meselesinden bahsetmeden geçemeyiz elbette.

Allah rahmet eylesin.

Bu vatandaşlarımızın sorumlusu, hükümettir.

Kim yapmış olursa olsun, sorumlu bizim hükümetimizdir.

Konuyu neresinden ele alırsanız alın, sorumlu olarak bizim hükümeti göstermekten başka yol görünmemektedir.

Neden?

Suriye meselesine bizim ülkemizden başka bodoslama dalan kimse var mı dünyada?

Recep Tayyip ERDOĞAN ve Ahmet DAVUTOĞLU’dan başka, dünyada kim bu kadar, Suriye iç savaşının içerisinde yer almaktadır.

Ülke menfaati gereği, bazı konuların içerisinde yer almak gerekebilir. Ama, bu kadar yakın ve bu kadar uzun sınırınız olan bir ülke ile bu şekilde bir irtibatta bulunmanın sonucu budur.

Aynı sonucu temenni ederiz ki, Irak konusunda da yaşamayız.

Reyhanlı meselesinin bir başka göstergesi daha var.

Şimdi, acilciler diye bir terörist örgütten bahsedilmeye başlandı.

ABD, yerli işbirlikçilerle birlikte, PKK terör örgütünü tasfiye edip, yerine yeni bir terör örgütü mü getiriyor?

PKK, ASALA’nın yerine konmuş bir taşeron terörist örgüt idi.

Yani, barış süreci diye yutturulmaya çalışılan aslında geçiş süreci mi?

Bu konularda kafa yorduğunuz, toplum mühendisliğini emperyalistler ve yerli işbirlikçileri adına çok iyi uygulayan basının büyük bir kısmının dışında düşündüğünüz zaman, birçok konu ve taşlar yerine oturmaktadır.

Bu konuya sık sık değineceğiz bundan sonra.

Tekrar Reyhanlıya dönersek:

Reyhanlı konusunda, toplumun çok büyük bir kesiminin algısı, sorumlunun hükümet olduğunu göstermektedir.

Bunun çok açık göstergeleri vardır.

  • 1- Başbakan, ABD’yi bahane edip 3-4 günlük ara olduğu halde, Reyhanlı’ya gitmeye cesaret edememiştir. Kaldı ki, seyahatte bile olsa, yarıda bırakıp derhal ülkeye dönmek gerektir. Ciddi ülkelerde böyle olur.
  • 2- FB-GS maçında, taraftarların çok katı rekabetine rağmen, tüm stat Hükümet istifa diye uzun süre tezahürat yapmıştır. Bu on binlerce kişi neye göre bu algıyı edinmiş ve kim bu farklı grupları örgütlemiştir?
  • 3- Neden Reyhanlı halkı, hiç tereddüt etmeden, hükümet aleyhine çok sert yürüyüşler ve konuşmalar yapmaktadır?
  • 4- Basın yasağı koyarak neyi gizlemektedirler?

Tasavvufi Terimler -1- İhsan

0

Hz Ömer (ra)dan rivayet edilen meşhur Cibril hadisiyle başlayalım.

Sahabeden bir grupla, bir gün peygamber Efendimiz (sav) in yanında bulunduğumuz bir sırada,dışarıdan tanımadığımız, her halinden yabancı olduğu anlaşılan uzun boylu siyah saçlı yüzünde hiçbir yorgunluk eseri olmayan biri geldi.

Resulullahın yanına oturdu. Dizlerini peygamberin dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Peygamberimize hitaben, Ya Muhammed İslam nedir diye sordu? Peygamberimiz “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed(sav)in  Allah’ın kulu peygamberi olduğuna şahitlik etmen. Yani Kelime-i şahadet getirmen. Sonra sırasıyla namaz kılman, oruç tutman, zekat vermen, hacca gitmendir”. Diye cevap verdi.

O kişi doğru söyledin diye tasdik etti.

Sonra iman nedir diye sordu.

Peygamberimiz

Allah’a,  Meleklerine, kitaplara, peygamberlerine ve Ahret gününe. Yani öldükten sonra dirilmeye iman etmen birde kaza ve kadere  yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmendir. Diye cevapladı

O kişi doğru dedin diye tasdik etti.

İçimizden kim bu adam hem soru soruyor hem tasdik ediyor diye hayret ederken aynı kişi tekrar ihsan nedir diye sordu?

Peygamberimiz  “Allah(cc)ı görüyormuş gibi ibadet ve kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da o seni görüyor ya” diye cevapladı.

Yine doğru söylüyorsun dedi.

Bu yabancı kişi gidince

Peygamberimiz(sav) bir müddet durdu ve  bana “Ya Ömer bilir misin O soran kimdi ” dedi

“Allah ve Resulü bilir dedim “

“O Cebrail’di size dininizi öğretmek için geldi.(Sahihi Müslim İman Bahsi)

Dikkat edilirse iman görmediklerimizin varlığını görüyormuş gibi inanmaktır.

İman şüphe ve tereddüt kabul etmez.İslam ise Allah’a karşı günlük yıllık ömürlük ibadetlerimizdir. İhsan ise, İnsan hayatının hem manevi boyutunu hem de sosyal boyutunu içermektedir.İbadetlerini Allah(cc)ı görüyormuşçasına yapmak olayın manevi boyutudur.

Elbette ki Müslümanlar namazlarını huşu içerisinde  Allah(cc)ı görüyormuşçasına son namazını kılıyormuşçasına kılmalıdır.

İhsanı sadece ibadetlerle sınırlı tutarsak eksik olur

Hadisteki kulluk kelimesi ise sosyal hayatı  yani beşeri münasebetleri yani insani ilişkileri kapsar. Siz konuşurken Allah(cc)ı yanınızda hissederek yalan söylemekten vazgeçiyorsanız,

alış veriş yaparken Allah(cc)ı karşınızda gibi hissederek hile yapmaktan vazgeçiyorsanız,

borçlarınızı Allah ile yan yana imişcesine zamanında tam ve eksiksiz olarak ödüyorsanız,

müstehcen argo kaba kırıcı konuşacakken Allah’ı yanında hissederek vazgeçiyorsanız,

Vicdan ile cüzdan yan yana geldiğinde Allah(cc)ı hatırlayarak vicdanı tercih ediyorsanız,

İşte o zaman ihsan duygusu sizin hayatınıza birazda olsa girmiş demektir.

Bu gün hayatımızda Allah(cc)ı yanınızda hissederek kaç hatamızdan vazgeçtik.

Allah için ne yaptın demiyorum.

Allah için hangi haram ve günahtan uzak durduk.

İşte ihsan budur.

Doğru anlayıp ve yaşamak temennisiyle…

İstanbul Fethi

İstanbul, 560 yıl önce bugün fethedildi.
Sultan İkinci Mehmed Han, daha ilk hükümdarlığı sırasında, İstanbul’u fethetmeyi kararlaştırmıştı. Tarihin en önemli cihan devleti, bu kararın uygulanmasıyla şekillendi. 

Türk – İslâm Âlemi ve İstanbul… dünya durdukça bir arada olacak.  Bu beraberlik aynı zamanda bütün dünya güçlerinin ayırmak için seferber olacağı bir bütünleşmedir.

29 Mayıs 1453’ten bu güne kadar batılılar, komşularımız ve içimizdeki hâinler, bu niyetlerinden bir gün olsun vazgeçmediler.  Vazgeçmezler de… Bu gerçeği bilmek, ona göre hareket etmek mecburiyetindeyiz. Nitekim 2000 yılında, İstanbul’un düşman işgalinden kurtarıldığı 6 Ekim törenleri vesile edilerek: “Fatih’in 1453’te İstanbul’u fethetmesi ile, İstanbul’un Birinci Dünya Savaşı sonrasında, İtil”af Devletleri tarafından işgâli arasında hiçbir fark yoktur !”  Hezeyanları seslendirildi, yazıldı. İstanbul’un fethini tasvip etmeyenlere uygun görülecek en mükemmel davranış, onları İstanbul’suz yaşamaya dâvet etmektir.

*   *  *

Fetih, yalnızca bir devrin kapanıp bir yenisinin açılması, bir coğrafya parçasının milletler arasında el değiştirmesi değildir. 1071’de başlayan Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması sürecinin son halkasıdır. Bu süreç, Peygamberimiz Hz. Muhammed  (sav)  Efendimizin müjdesinin gerçekleşmesi açısından da büyük anlam taşır.  İstanbul’un fethi ile aşireti devlet yapan süreç, devleti cihan devleti hâline getirerek devam etmiştir.

İstanbul’un fethi, çağ değiştirmenin yanında, pek çok ilkleri de ihtiva eder. Obüs topunun ilk kullanıldığı ve dünyaya tanıtıldığı savaştır. Yine dünya târihinde ilk defa bir donanma, dağlar aşarak bir denizden başka bir denize ulaştırılmıştır. Dünya, ilk defa devlet yönetiminde ve fetih taktiğinde göz kamaştıran  bir dehâ ile  tanışmıştır. Bir ilk daha vardır: Dünya, kendisinden olmayan dinlere ve kültürlere saygı gösterilebileceğini ilk defa Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinden öğrenmiştir.

Bu haşmeti idrak etmek, sonraki nesillere intikal ettirmek mecburiyetindeyiz. Geçmişini bilmeyen, geleceklerde bilinmezlikler içerisinde kaybolur. Mahşerde atalarımıza bu kayboluşun hesabını veremeyiz. Çünkü candan aziz vatanımızın sahipleri, sadece vatan toprakları üzerinde yaşayan bu günün insanları değildir. Toprağın altında yatanların, bu topraklar üzerindeki hakları, biz yaşayanlardan çoook daha fazladır.

*   *   *

Hıristiyanlar, fetihten sonra kiliseye doluşmuşlar, duâ ediyorlardı. Hayatlarının sonuna geldiklerine inanıyorlardı. Onları ancak Mesih kurtarabilirdi. Onları, Mesih değil, Fatih kurtardı. Dinlerini ve kültürlerini eskisine göre daha rahat yaşama imkânı buldular. Malları, canları, inançları ve gelecekleri teminat altına alındı.

İnsanlığa örnek olan yalnız Fatih Sultan Mehmet Han değildi.  Hocası Akşemseddin Hazretleri, o âlim, o fâzıl, o mübârek zat, fetihten sonra, fethin ve dünya incisi güzelim İstanbul’un zevkini, saltanatını yaşamak hakkına sahipken köyüne dönmüş, Bolu’nun tenha ve küçük bir ilçesi olan Göynük’e yerleşmiştir. Vazifesini yapmış insanların iç huzuruyla ve bu huzuru kendisine bahşeden Yüce Rabb’ine şükranlarını ifade edebilmek için…

Dünyada, bu davranışın da bir benzeri yoktur.

*   *   *  

Mucizeler, peygamberlere mahsus olağanüstü özellikler ve maharetlerdir. Kabul. Fakat Fatih’in İstanbul’u fethi, mucizelerle eşdeğerde tutulacak  bir emsalsiz başarıdır.

 

*  *   *  

Bir İstanbul Şiiri:

İSTANBUL

  

 

BİR YANDA SESSİZ DUA, BİR YANDA ŞUH KAHKAHA

BİR YANDA PULA KULLUK, DİĞER YANDA ALLAH’A

SANMAM KOCA DÜNYADA EŞİN BULUNSUN DAHA

 

EY İSTANBUL İSTANBUL SENİN İKİ YÜZÜN VAR

BİR YÜZÜN GÜLERKEN DİĞERİNDE HÜZÜN VAR

 

İBADET SESSİZ SESSİZ, REZALET GÜMBÜRTÜLÜ

ÇİRKİNLİĞİN MEYDANDA, GÜZELLİĞİN ÖRTÜLÜ

SARARKEN UFUKLARI GURUBUN KIZIL TÜLÜ

 

 

GECELERİN KİMBİLİR NE GÜNAHLARA GEBE

TAKSİMDEKİ GÜNAHA EYÜPTE BÜYÜK TÖVBE

 

ÖRF, ANANE, GELENEK YERLE BİR AHALİDE

PADİŞAH MEZARINDA ÜRPERİR LALELİDE

HAYAL TACİRLERİNE RAĞBET BAB-I ÂLİDE

 

 

BU GİDİŞ HAYRA DEĞİL KALBİNE TAZE KANBUL

KARANLIĞA YÜZ ÇEVİR GÜNEŞE DÖN İSTANBUL

 

NE YAZIK Kİ İNSAN SATILIR OLMUŞ MADDEYE

KOYUN KASAPTA SATLIK KADIN DÜŞMÜŞ CADDEYE

NASIL GELMEZ ISTANBULUM  ÇATLAR HADDEYE

 

HER HALİ EDASIYLA ISTANBULUM BİR HOŞTUR

KADİRDE TAM MÜSLÜMAN NOELDE TAM SARHOŞTUR

 

VE İŞTE EKONOMİN NASIL GELMİŞ BU HALE

BİR YANDA TEFECİLER BİR YANDA TAHTAKALE

 PEMBE GÖZLÜKLERLE BAKAMAM İSTİKBALE

 

SÖZ SENETMİŞ ESKİDEN ŞİMDİ SENET HİKAYE

DOLANDIRMA ALDATMA OLMUŞ TİCARÎ GAYE

 

İŞ YERİNDE YABANCI KELİMEYE İTİBAR

KAFETERYA, BONMARŞE, BUTİK, ŞARKÜTRİ, BAR

BEYOĞLUNDA TÜRKÇE YOK DİĞER BÜTÜN DİLLER VAR

 

RÜZGAR BATIDAN ESMİŞ FATİHİN RUHU KAYIP

EY İSTANBUL İSTANBUL SANA YETER BU AYIP

 

EY ZAMAN ZALİM ZAMAN GEÇ SANİYE SANİYE

TEKNİKTE İLERLERKEN MÂNÂDA ÇÖKÜŞ NİYE

ÇAĞIRIRKEN ÎMANA FATİH SÜLEYMANİYE

 

ÇEVİR YÜZÜNÜ PİSTEN KİRDEN ÇAMURDAN

KIBLEYE DÖN İSTANBUL FEYZ AL İLÂHÎ NURDAN

 

KARAKÖYDE GÜNAHLAR BÜRÜNÜR KALIN SİSE

ÇAN ÇALARKEN TAKSİMİN GÖBEĞİNDE KİLİSE

AYASOFYA SUSUYOR BU NE GARİP İŞ İSE

 

İSYANIN YERİ YOKTUR EYÜP SABRA ÇAĞIRIR

MEŞHUR ZİNCİRLİ KUYU GEL DER KABRE ÇAĞIRIR

 

 

AHMET MAHİR PEKŞEN

Bize Nasihat Ediyorlar

Ayıya dayı diyecekmişiz  – suya sabuna dokunmayacakmışız  – etliye sütlüye karışmayacakmışız yoksa kellemizi koparırlarmış v.s v.s.

Bizim memleketin en çok yetiştirdiği nesnelerden biride Laf adamıdır. Mübarekler bir türlü karaborsaya da düşmezler. Böylelerine her yerde her zaman rastlamak mümkündür. Bunlardan birisine selam verdin mi başlar nasihat etmeye nemi söylerler? Herkesin her zaman söylediği şeyleri.

Sen vazgeç bu sevdadan, bu davadan sen mi kurtaracaksın bu memleketi sana mı kalmış Türk Milliyetçiliği, devir değişti, sende kendini kurtarmaya bak. Altta kalanın canı çıksın bir tekmede sen vur, at gitsin, icabı hale göre hareket etmek lazım bu dünya böyledir. Meşhur bir söz vardır köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler.

İşte böyle doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar bak sen dik kafalılığından bir yere gelemedin, hep çile çekiyorsun. Neme lazım senin elin etlisi sütlüsü suya sabuna dokunmadan yap yapacağını bazı şeyleri sen de gör ve kendini kurtarmaya bak. Kendini helak etme, adamın başını koparırlar.

Bu nasihatlere tahammülüm kalmadı bende birkaç şey söyleyeyim. ” Be hey çok görmüş, çokbilmiş fakat asla inandıklarını, söylediklerini yapamamış atıl ve batıl adam nasihat veriyorsun şu dünyaya geldin geleli ne gibi hayırlı işler yaptın? Yedin, içtin geldin geçtin. Ne kazandın?

Yemeyi, içmeyi dört ayaklılarda senden iyi yapar sen insan olarak bu millet için bu devlet için ne yaptın?

Bana bu sevdadan vazgeç diyorsun bu davadan vazgeçeceğimde bütün heyecanımı, aşkımı varlığımı kime nereye harcayacağım? Servet biriktirmeye mi 3 – 5 arşın kefenlik için o kadar servete ne gerek var?  Biz inanan, saf temiz insanlarla bir yola çıktık hedefe varabilirsek ne güzel, varamazsak yollarında ölmekte bizim için bir şereftir.

Onlar çok diye eğri yola gidenlerin yoluna mı gidelim? Hiçbir zaman hakikat ekseriyetin gittiği yolda değildir. Yol kalabalıkların yönü değil hakikatin istikametidir. Biz ona dönmeye ve kalabalıkları da hakikat yoluna döndürmeye çalışıyoruz.

Bir dağ başındasın ve etrafında bir sürü vahşi insanlar var, sen bir kişisin onlar çok diye sen onlar gibi vahşi mi olacaksın. Yoksa onları ıslaha mı çalışacaksın? Altta kalanın canı çıksın diyorsan sen bu ahlak kurallarını hangi kitaptan okudun? Bir tekmede sen at diyorsun. Ben dört ayaklı değilim icabı hale göre hareket etmek ne demek? Halimi kurtaracağım derken istikbalimi mi feda edeyim?

Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de geç diyorsun. Neden ayıya dayı diyecekmişim işte senin gibiler hep ayıya dayı diye diye bu memleketi ayılarla doldurdular. Bu köhne ikiyüzlü nasihatten siz vazgeçerseniz daha iyi olur. Adamın önce yüzüne gül sonradan kuyusunu kaz bu ne demek.

Allah’ım beni bu türlü bir görüş ve gidişattan koru. Mevlana’nın dediği gibi “zahir gözü kör olanlar,   görünen pisliklere bulaşır bunu temizlemek kolaydır. Fakat kalp gözü kör olanlar, görünmeyen pisliklere bulaşır ki bunu temizlemek zordur.”

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar diyorsun, dokuz köyden kovulmamak için yalan mı söyleyelim. Doğruları kabul edecek, kovmayacak bir köy buluncaya kadar doğru söylemeye devam edeceğiz. Bulamazsak yine doğruyu söylemeye devam edeceğiz.

Etliye, sütlüye karışmaya neye karışayım?  Etsiz, sütsüz şeyin insana, millete ne faydası olur?

Milleti inek gibi sağsınlar, konuşmayalım “suya, sabuna dokunma” işte buna gelemem bu ne pim, pis bir sözdür.

Suya sabuna dokunmadan bir sümük mendili bile temizlenmez. Kaldı ki bu kadar karışık cemiyet işleri bu kirli hadiseleri temizlemek için suya da, sabuna da dokunacağız.

Şimdi işin en nazik noktasına geliyoruz. İslam dini itidal dinidir. Allah Kuran-ı Keriminde sabrediniz buyuruyor diyorsunuz. Hâşâ Allah’ın emrine karşı gelemeyiz.  Fakat senin Allah’ına söverlerse, senin vatanına saldırırlarsa, senin vatanını bölmek için uluslararası planlar yaparlarsa sen hala sabra devam mı edeceksin? ” Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözünü kim söylemiştir. Her kuvvetli fikir hareket haline gelmeye mecburdur. Hareket haline gelmeyen fikir değildir. Ona kendini, başkalarını avutma, uyutma siyaseti derler.

Onlar rejimi, nizamı koruma gibi bir takım kelimelerin arkasına sığınıp şahsi menfaatlerini koruyorlar, kanun yapıyorlar diye biz hakikati söylemekten çekinecek miyiz?  Biz mücadele ederken, yazarken bir şeyin hakikat olup olmadığına, millete yararlı olup olmadığına bakarız.

Bu nasihatçiler önceleri kuşdili konuşuyorlardı. Anlamasak da kulağa hoş geliyordu. Şimdi rant çoğaldı, semirdiler puşt dili konuşmaya başladılar.

Her türlü kötülüklerle mücadele edenler felaha erdiler. Allah’ın kitabı böyle yazıyor kul kitaplarının neler yazdığını bilemiyorum. Şüphesiz ki kanunlardan evvel insanlar vardı. İnsanlardan evvel de Allah vardır. 

“Akil”in Biri Kuyuya Taş Attı

Adı Ahmet, Soyadı Gündoğdu. Gümüşhane Kürtün‘den biraz hemşehrim bile sayılır. İzmit’teki ‘8 akil‘li son STK toplantısından da tanışırız. Normal bir insan görünümündedir. Ammavelâkin 700 binlik bir memur kitlesini temsil eden bu adamın aklının gramajında peynir – ekmek yok. Lahanayı ise kim kaybetmiş ki biz bulalım.

Bu zât-ı boşboğaz “Çözüm sürecini hayvanlar bile anladı” yâvesini yumurtlamış. Tevil kombinezonunu işportadan eşantiyon kabilinden halkımızın istifadesine ücretsiz sunuyoruz:

  • Hayvanların baharda bağı ilk çözüldüğü vakit (çözüm zamanı) araziye bir hoplaya zıplaya gider ki görme gitsin.
  • Hayvanların ne anladığını anlamak için epeydir aynı dili konuşmak lazım.
  • Kültürü mantardan ibaret zannedenler çobanın geyik muhabbetini ciddiye alıp soldan sağa 3 harfli bir tür aramışlardır.
  • Orwell’in “Hayvan Çiftliği”ndeki Napolyon’un (Başdomuz) ve Bremen Mızıkacıları’nın da behemahâl bu sürece desteği ortak bir basın açıklamasıyla prime time saatinde dizi ve yarışma takipçilerine duyurulmalıdır.
  • Çoban kod adlı şahıs aslında PeKeKe’nin erketecisidir ve hayvanlar derken terörist kardeşlerini kodlayarak iltifat manyağı yapma niyetindedir.
  • Başbakan’a peygamberlik pâyesi yakıştırılmaktadır. Zira başta kuşlar olmak üzere Süleyman Peygamber birçok canlının dilini konuşabilmektedir. Hemi mühür kimdeyse hâlen Erdoğan odur.

  – ARA TAKSİM –

Âsaf’ın mikdarını bilmez Süleyman olmayan
Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan

  • Vefakat 76 milyon halkımız, 40 küsür milyon seçmenimiz hayvanlar kadar anlayışlı değil. “Makarnam sarı bağlar”, dağıttığımız kolileri anlatsam kamyonlar ağlar.
  • Çözü-m sürecini herkes her istediği gibi anlayabilir gözüm. Belkim mala – davara faydası vardır. Belki 2 sene önce saatleri duran ve şampiyonluk hummasına yakalanan Trabzonlu taraftarlara da faydalı olabilir.

Yayınımız burada sona ermekte ve muhabirimiz Veciz Akıllı malûm kuyudan bildirmekte sayın seyirciler. “Akılları serbest pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş” sayın seyirciler. “Nazar olmayan tek şey akılmış” sayın seyirciler; zira kimse kimsenin (hatta Ajda Pekkan‘ın) aklını beğenmezmiş.

Sakın bu yazıyı facebooktan macebooktan beğen‘meyin ha! Paylaş‘anın da aklına şaşayım.

İsyan

0

A’raf sûresinin 33. Ayeti kerimesinde: “Kul innema harreme Rabbi…ve’l-bagye bigayri’l-hakkı…” ifadesi geçmektedir. Ve şu anlamdadır: “Rabbim,…haksız yere isyanı…yasaklamıştır.”

Ayette geçen “bagy” kelimesi isyan manasındadır. Gerçek şu ki, ikinci, üçüncü derecede, zincirleme sıralamada şu anlamlara da gelir: Haddini aşmak; cana kıymak; mala zarar vermek; ırza geçmek; haysiyet ve hukuka saldırmak ve zulmetmek…

Fakat bir kelimenin birinci derecede manası, en kuvvetli anlamı, ilk akla gelen mefhum ve kavramı ilk sırada olan manasıdır.

İşte ayette geçen “bagy” kelimesinin, göze çarpan ilk ve en açık anlamı “isyan etmek”tir. İlk mana asıl, diğerleri tebeî yani ona bağlı olarak sözlüklerde yerini almaktadır.

Bilindiği gibi, İslâm Fıkhı’nda yani hukukunda “isyan” kelimesi “bagy” kelimesiyle ifade edilmektedir. Kısaca İslâm Fıkhı’nda “isyan” deyince, akla hemen “bagy” kelimesi gelmektedir.

“İsyan” kelimesi ise, vatandaşlar arasında olan bir eylemin adı değildir. Yurttaşın, hükûmet ve devlete karşı yaptığı silahlı eylemin ismidir. Şu veya bu sebeple halkın devlete başkaldırmasını belirtir. Devlete karşı ayaklanmayı gösterir. Kısaca “isyan” demek olan “bagy” kelimesi halkın devlete fiilen, eylemli olarak karşı gelmesinin İslâm fıkhında yer aldığı bir kelime olup, hukukî bir terimdir.

İşte İslam, isyan eylemini haklı bulmaz. Doğru görmez. İsyan etmekle; halk, haklı oluştan haksız duruma düşer. Bu yüzden merhum Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi haklı isyan olmaz. Yani isyanın haklı olanı yoktur. Çünkü hak aranırken, sayısız haksızlıklara sebep olunur. Büyük zulüm doğar. Hattâ ortada ne haklı ne de haksız kalır.

Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayeti kerimede geçen “ve’l-bagye bigayri’l-hakkı” yani “Haksız yere isyanı” ifadesi şöyle açıklanmaktadır: “Haddini aşarak cana, mala, ırza; yani haysiyet ve hukuka tecavüzü ve zulmü (Allah haram kıldı, yani yasakladı.)” “Bigayri’l-hakkı / Haksız yere” kaydı, isyanın manasını açıklamak ve te’kit (kuvvetlendirmek için)dir. Velhasıl “bigayri’l-hakkı” ifadesi, önceki “isyanı” anlamındaki “ve’l-bagye” kelimesini vasfetmekte ve nitelemektedir.

Çünkü “hak yere” olan yani haklı olan isyan yoktur. Kısaca haklı isyan olmaz. İsyan ettiğin an; haklıyken, haksız duruma düşersin. Zira haklı olmak başka, hak aramak daha başka bir şey. Hem haklı olacağız, hem de Hak yolda bulunacağız.

Yani davamız da haklı; bizi ona ulaştıracak yol, metod ve usûller de Hak olmalı. Yoksa hak davamıza, bâtıl ve Hak olmıyan yolla erişmek isteriz ki, bu asla doğru değildir. Zira kem aletle kemalat olmaz, diyen büyüklerimiz ne güzel söylemiş.

Demek istemişler ki, meşru olmayan metod ve usullerle, meşru ve kanunî olan davaya hizmet edilmez, edilmemeli. Edilse bile iyi bir sonuç alınmaz. Davaya gölge düşer, dava lekedar olur, kirlenir.

Evet, Allah; haksız yere isyanı yasaklıyor. Evet haklı isyan yok. İsyan etmekle, Hak yoldan çıkılmış; haklıyken haksız duruma düşülmüş olunuyor. Demek ki haklı olmak başka; Hak yolda olmak daha başka bir şey.

Müslüman hem haklı hem de Hak yolda olmalı. Hakkını meşru olan kanun yoluyla aramalı. Hakkını kanunla elde etmeye bakmalı. Haklı da olsa kanunsuzluğu din yasaklıyor. Çünkü isyanla, hak arayayım derken zulüm yapar. Haksız duruma düşer.

981

En’am suresinin 164. “Ve lâ teziru vâzireten vizre uhra.” Ayetine ters düşer. Çünkü ayet diyor ki mealen: “Kimse kimsenin günahını yüklenmez.” Kimse başkası yüzünden zulme uğratılamaz. Kimse başkasının suçundan sorumlu değildir. O yüzden dolaylı da olsa zarara uğratılamaz. Çünkü hakkın küçüğü büyüğü olmaz. Hak haktır. Din ve Şeriat çiğnenerek Din ve Şeriat istenemez.

Suçtan ancak suçlu mes’ûldür. O bulunup cezalandırılır. Bu iş de devlete düşer. Kişi kendini bizzat devletin yerine koyamaz. Kişi bizzat hakkını almaya kalkamaz. Kendisi bizzat suçlunun yakasına yapışamaz. Cezasını vermeye kalkışamaz. Aksi halde kendisi de suçlu olur. Haklıyken haksız duruma düşer. Öyleyse kimseye zulüm yapılmaz. Yapılmamalı.

Yörükler Arasında Türk’ü Anlamak

 

“Biz Söğüt’e 423 çadır halkı olarak geldik. Anadolu’ya daha önce gelen Oğuz boylarıyla birleşerek Osmanlı Cihan Devletini kurduk. 600 küsur senelik ömrünün büyük bölümünde nizam-ı âlemi tesis eden devlet olduk. Bu devletimizin yıkılmasından sonra Büyük Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyetini kurduk. Bize Akdeniz Bölgesinde Yörük, Marmara’da Manav, Trakya’da Muhacir, İç Anadolu’da Türkmen, Erzurum’da Dadaş, Elazığ’da Gakkoş, Trabzon’da Çepni, Kars’ta Terekeme derler. Nerede olursak olalım müşterek adımız olarak da Türk derler.”

Bu sözlerin sahibi gerçek bir Yörük. Annesinin sütü kesilince üç yaşına kadar keçilerinden birinin memesinden süt emerek büyüyen Mehmet Özer Bey Marmara Yörük Türkmen Dernekleri Federasyonu ile Kocaeli Yörükleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nin Başkanı. Yaşı yetmiş ama hala ellili yaşlarda gösteren, bir gönül ve hizmet adamı. Kocaeli’de 17. Yörük Yayla Şenliklerini düzenleyen ekibin başkanı. Yıllardan beri Söğüt Şenliklerini bugüne taşıyan emektarların öncülerinden.

Şenlikte bu mütevazı ve sakin tabiatlı adamın yani Mehmet Özer Bey’in hali ve sözleri ile şenliğe katılan binlerce Yörük’ün genel karakteri bana son dönemlerde yaşananları yeniden düşünmeme sebep oldu.

*****

Anadolu 19. yy. sonu ve 20. yy. başlarında Balkanlardan, Kafkaslardan, Kırım‘dan ve diğer kaybettiğimiz topraklardan büyük göçler aldı.

Balkanlarda ayrışmanın olmaması için Osmanlı Devleti son yüzyılında Anadolu’ya hiç yatırım yapmadığı gibi Anadolu’nun bütün imkânlarını da Balkanlarda yaptığı yatırımlara harcamıştı. Anadolu bu sebeple ilkel bir tarım toplumu halinde, fakir, sermaye birikimi olmayan, eğitim seviyesi düşük, sağlık şartları berbat bir durumda idi.

Buna rağmen Milli Mücadeleyi bu Çılgın Türkler insanüstü fedakârlık ve kahramanlıklarla başardı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda 11-12 milyon olan nüfusumuzun yaklaşık 5 milyonu muhacirlerdi. Muhacirlerin de çoğu zaten Türk’tü. (Balkanlarda Türk asıllı olmayan Müslümanlara da Hıristiyanlar Türk diyordu.)

Bu asil Türkler, benzeri tarihte ancak ve sadece Medine’li Ensar’ın Mekke’den hicret eden Hazreti Peygamber ve arkadaşlarına gösterdiği misafirperverlikle kıyaslanabilecek, müthiş bir engin gönüllülük örneği gösterdi.

Varını yoğunu paylaştığı muhacir kardeşlerine asla yabancı muamelesi yapmadı, bu “vatanın sahibi benim size ne oluyor” tavrı içinde bulunmadı.

Osmanlı döneminde devleti yöneten bazı densizlerin “etrak-ı bi idrak” yani idraksiz Türkler diye küçümseyişine de, sonraki dönemlerde “cahil köylüler” muamelesine de vakar ve sorumluluk hissi içinde sabır gösterdi.

Sanki Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye “Ey Oğul!” diye başlayan nasihatini, vatanın birliği ve huzurundan kendilerini sorumlu hisseden bütün Türklere söylemiştir:

“Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana..

Asli unsurun bu olgunluğu sayesinde, Banu Avar’ın tarif ettiği kaynaşma ve bütün alt unsurlarıyla birlikte, müşterek Türk kimliği meydana geldi:

“Türk milleti deyince içinde yaşayan tüm unsurlarıyla bir kültür etrafında birleşmiş bir millet anlaşılır. Annem Balkan göçmeni, Babam Çerkez, Kürtlerle evlenmişiz, Kırım’dan da Trablusgarp’tan da Araplardan da aile bireyleri var. Alevi de var Sünni de var. Nereye koyacaklar beni?! Herkes evlenmiş birbiriyle neye göre ayırıp sınıflandıracaklar bizi? Biz Türküz! Hangi kökenden gelirsek gelelim, kendimize Türk diyoruz. Tüm alt unsurlarıyla bu milletin bir adı vardır.. Bu ad TÜRK’tür.

*****

Alev Alatlı bu müşterek kimlik içindeki etnisite olarak Türklerin (Yörüklerin/Türkmenlerin) bu üst kimlikteki isim hakkınıkul hakkı” olarak nitelendiriyor: “Türklük bir üst kimliktir. Üst kimliği kaldırırsanız bu iş parçalanır. Bu ülkenin ve Osmanlı’nın ve Selçuklu’nun kurucusu… Kurucu hakkı vardır. Bu yüzden kul hakkıdır diyorum. Ben bir Müslümanım ben biliyorum ki Baybars’ı, Kılıçarslan’ı olmasaydı Mekke, Medine’ de kalmazdı. En azından bu hakka saygı için Türk ismi orada (Anayasada) kalmalı.”

*****

Hükümetçe oluşturulan ‘Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan isimlerden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Görebildiğim kadarıyla tarihte ilk defa Türk kimliği kendisini kaybeden olarak konumlandırıyor ve savunma haline geçmiş durumda. Daha önce Türklüğünü vurgulama ihtiyacı hissetmeyen kesimlerde bile “ben Türküm” vurgusunun güçlendi” diyerek şunları kaydetti:

“Buna yol açan belli başlı sebepler de bazı semboller üzerinden yürütülen zamansız ve izansız tartışmalar. Türk bayrağı, TC amblemi, anayasadaki Türk milleti tanımı gibi marjinal tartışmalar gündeme getirildikçe bu ateşin büyümesi kaçınılmaz. Medyanın bayıldığı bu tür tartışmalar koca bir toplumu ateşe atıyor farkında olan yok.

Bugüne kadar kendisini Türk olarak tanımlayanların kimlikleri zaten devlet tarafından savunulduğu için kendileri savunma yapma gereğini hissetmemişler. Ancak bugün gelinen noktada devlet aradan çekiliyor ve Kürt kimliği Türk kimliğinin diyalektik karşıtı olarak şekilleniyor. Bu son derece tehlikeli bir durum. Tarihte ilk defa iç çatışma potansiyelini taşıyan bir döneme girebiliriz.”

*****

Zeybek oyunlarındaki gibi sakin, vakarlı ve sabırlı tavırlarını koruyan bu insanları hafife alanlar hep aldandı. Zira uysal atın çiftesinin pek olduğunu tecrübe edenler öğrenmiş olmalıdır.

Atatürk’ün “Toroslara çıkın bir bakın. Nerede kara bir Yörük çadırı görürseniz, dumanı da tütüyorsa dünyada hiç bir güç bizi asla yenemez” dediği bir kara Yörük çadırında aklıma gelenler bunlardı.