17.7 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 990

Türklerin Tarihte İlk Olarak Gerçekleştirdikleri Deneyler

Prof. Dr. Dr. Arslan Terzioğlu; ile yapılan röportajın bu bölümünde; havacılık ve denizcilik alanında, Türklerin tarihte ilk olarak gerçekleştirdikleri deneyler anlatılıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Patlayıcı madde konusunda Çin mi önde Türkler mi?
Prof. Dr. Dr. Arslan Terzioğlu: Çinlilerin 1232 senesinde Pienking’i Moğollara karşı müdafaada patlayıcı madde kullandıkları, Çin İmparatorluk vekayinamesi Tung-ki-ang-kang-mu’da belirtilir.
Yalnız Türklerin bu devirde balistik silah ve patlayıcı madde yapımında Çin’den ileri olduğu, Giles ve Sarton tarafından Çin kaynaklarına dayanılarak belirtilir ve şöyle denir: ‘1271-1273 yıllarında Kubilay Han, Çinlilerin Hangshow ve Hsiang-yang şehirlerinin muhasarasında kendi ordusunun muzaffer olması için Abaka Han’dan İslâm mühendisleri göndermesini rica etmişti. Gene Çin kaynaklarına göre Abaka Han, Kubilay Han’a Alaaddin ve İsmail isimli iki tane Türkistanlı mühendis gönderdi. Müslüman ve Türkistanlı olan bu mühendislerin Türk oldukları açıktır. Bu iki Türk mühendisi muhasara edilen Hangshow şehri önünde balistik silahlar cinsinden makinalar inşa ettiler. Mühendis Alaaddin sonraları General Alihaya’nın ordusu ile Yang-tsze nehrini aştı ve birçok Çin şehirlerinin fethinde büyük rol oynadı. Diğer Türk mühendisi İsmail 1273 yılında Moğolların Hsiang-yang şehrini muhasarasında bulundu. Şehrin güneydoğusunda balistik bir silah karakterinde bir harp makinası inşa etti. Bu harp makinası ateşlendiğinde yer ve göğün sarsıldığını, düşen güllelerin yere 7 feet gömüldüğünü, her şeyi mahvettiğini Çin kaynakları belirtmektedirler. 1330 yılında ölen mühendis İsmail’in oğlu Yakub da babasının mesleğinde çalıştı.’
Çetinoğlu: Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin, mütefekkir ve mutasavvıf şair olmasına rağmen fizik ilmi ile ilgilendiği biliniyor. Bu konuda bilgi lütfeder misiniz Hocam?
Terzioğlu: Doğu Türkleri, balistik uzmanlarıyla Çinlileri zorlarken, batı Türk dünyasında büyük düşünür Mevlâna, bir fizikçi olmamasına rağmen, atomun parçalanabileceğini ve atomun parçacıklarının varlığını haber veriyordu. O, sembolik olarak şöyle diyordu: ‘Bir kesersen, içinde bir güneş ve güneş etrafında dönen gezegenler bulursun.’
Ayrıca Mevlâna bize atom ve parçacıklarının durgun olmadıklarını, her an hareket halinde bulunduklarını haber vermiştir. Bütün bu görüşlerini ‘Sema’da sembolize etmiştir. Sema, hem bize kâinatın yapı ve düzenini, hem de atomun yapısını ve düzenini aynı anda sembolize etmektedir. Semada insan da kâinat ve atom gibi dönmekte, yani hareket etmekte ve tabii düzene uymaktadır.
Mevlâna’dan yıllar soma, başka bir şair ve filozof Malkaralı Yahya bin Pir Ali Nevi 16. yüzyılda Netaic ül-Fünûn ve Mehasin ül-Mütun adlı eserinde, atomun bölünebileceğini savunur ve der ki: ‘Esasında kesilerek, kırılarak akıldan ya da hayalden kaplar, hareket eder, sağı solu vardır. O halde iki yanı vardır, iki yanı olan şeyse bölünebilir.’
Çetinoğlu: İlmî çalışmalar Osmanlı döneminde nasıldı?
Terzioğlu: Tarih hükmünü icra etmekte, devletler yıkılmakta, devletler kurulmaktadır. Türkler ise tarih sahnesine yeni bir devletle çıkmaktadırlar. Osmanlı…
Osmanlılar, İznik’te ilk medreselerini kurarlar. Bu medresenin ilk müderrisi Dâvûd’ül-Kayserî’dir.
Doç. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın Dâvûd’ül-Kayserî (*) ile ilgili araştırmaları bilim tarihindeki bir hatanın düzeltilmesiyle neticelenir. Bugüne kadar Enerjitizm adı verilen kısaca tabiatta var olan her şeyin esasını ve bütün tabiat olaylarını enerji ve enerji değişimiyle açıklayan fizik ve felsefe doktrininin kurucusu olarak Alman kimyacı ve felsefecisi Wilhelm Ostwald olarak bilinirdi. Bayrakdar’ın araştırmaları neticesinde ‘Enerjitizm’in ilk defa Davud’ül-Kayserî tarafından ortaya atıldığı ispatlanır.
Dâvûd ül-Kayserî’ye göre, her şeyin aslı enerjidir. O, tabiatı enerji olarak tarif eder. Enerjinin özelliği ve tezahürü, ışık ve ısıtıcı, ateş ve yakıcı olmasıdır. Dâvûd ül-Kayserî  ‘Matla Husûs’il-Kelim fi Ma’âni Fusûs’il Hikem’ adlı eserinde şöyle der: ‘… Tabiat, ışık verici ve yakıcı özelliğe sahip olan genel enerjidir.’ Dâvûd’ül-Kayserî bu görüşlerini Kuran’da âlemin yaratılışıyla ilgili olan ‘Duhân Âyeti’ne dayandırır:  ‘Sonra O özü Duhân olan gökyüzüne yöneldi…’ Dâvûd ül-Kayserî’ye göre, Dûhan başlangıçta Allah’ın yarattığı şekil almamış enerjidir. Ve derki: ‘Yer ve gökler başlangıcı duhân olan çeşitli unsurlardan teşekkül etmiştir ve tabiat unsurları bu enerjiden kaynaklanmaktadır.’
Görüldüğü gibi Dâvûd ül-Kayserî’ye göre, her şeyin aslı enerjidir ve o bu görüşlerini Ostwald’dan yaklaşık 600 yıl önce öne sürer.
Çetinoğlu: İstanbul’un fethi sırasında, sonradan ‘Fatih’ olarak anılacak olan Sultan İkinci Mehmed Han’ın fizik ve mekanik ilmine dayalı buluşlarının kullanıldığı biliniyor… 
Terzioğlu: Türkler fizik ve mekanik ilkeleri uygulayarak dönemlerinin en güçlü silah ve savaş araçlarını yaparlar. Fatih Sultan Mehmed Han’ın yüksek matematiğe dayalı uygulamalarla çeşitli silahlar geliştirdiği yerli ve yabancı kaynaklar tarafından belirtilir. Fatih’ten sonraki çalışmalar ise daha ziyade tecrübe ve pratiğe dayanır.
15. yüzyılda Türklük âlemi, Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir deha yetiştirir. Bu şair hükümdarımız aynı zamanda önemli bir bilim adamıdır. O, İstanbul’un fethinde kullandığı ‘Şahi’ topların balistik hesaplarını bizzat kendisi yapar ve plânlarını da bizzat kendisi çizer.
Fatih’in balistik hesaplarını yaptığı ‘Şahi’ toplar yaklaşık 17 ton ağırlığındaydı ve bakırdan dökülmüştü. Bu toplar 1,5 ton ağırlığındaki mermileri 1.000 m uzağa atabilecek güçteydi.
Fatih yalnızca bununla kalmaz. İstanbul kuşatması sırasında tarafsızlığını ilan eden Galata Ceneviz Kolonisine zarar vermeden düşman donanmasını tahrip yollarını arar. Sonunda çözümünü bulur. Balistik hesapları ve plânları kendisine ait olan, gülle aşırabilen toplar döktürür. Bu toplar, topçuluk tarihinde ‘Havan’ adı verilir ve günümüz ordularında halen kullanılır. Ve Fatih tarihe havan topunun mucidi olarak geçer.
Fatih döneminde teknolojimiz gelişmeye devam eder. 1480 yılında Rodos kuşatmasında Türk ordusu dünyada ilk defa infilâklı tahrip bombaları kullanır. Kuşatılanlar bu roketlerden korunmak için kale ve kilise mahzenlerine sığınırlar. Bu olayı çok değişik tarihî kaynak ve kayıtlar doğrulamaktadır.
Fatih, 1478 İşkodra Kuşatması’nda ise yangın roketleri kullanır. İşkodra kuşatmasında bulunan Venediklilere ait bazı İtalyan belgelerine göre, geceleri kuyruklu yıldız gibi bir iz bırakan ve ince bir ses vererek seyreden bu korkunç roketlerin her şeyi yaktığı ve hatta kuyuların suyunu bile kuruttuğu söylenir.
Çetinoğlu: Hocam! Türkler, savaşçı bir kavim olarak tanınmıştır. Türklerin savaş âletleri üzerine çalışmaları belgelenebiliyor mu?
Terzioğlu: Savaş teknolojisine ait günümüze ulaşabilen 14. yüzyıla ait eserlerden biri Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır.
Topkapı Sarayı’nda Üçüncü Ahmed Kitaplığında A-3569 sayı ile kayıtlı bulunan bu eserin ismi Kitab’ül-ank fi mancınık olup 1374-1375 (775 hicri) yıllarında İbn Erenboğa ez-Zerdakâş isimli bir Türk tarafından yazılmıştır. Üç bölümden oluşan bu eserin ilk bölümünde mancınıkların ve kaleleri fethetmede kullanılan diğer aletlerin yapımı ve kullanımı, ikinci bölümünde ise çeşitli patlayıcı ve yakıcı cisimlerin yapılışı ve karışımı açıklanmış olup bunlara ait çok güzel resimler yer almaktadır.
Bir Türk tarafından Arapça yazılan eserde 98. ve 99. sayfalarda ayrıca akaryakıtla çalışan bu füzelerin ve bu eserde yer alan mancınıkların modelleri Prof. Dr. Fuat Sezgin tarafından yaptırılarak Frankfurt’ta kendi tesis ettiği İslâm Bilimleri Tarihi Enstitüsü Müzesi’ne konulmuştur.
Bu eserin Topkapı Sarayı’ndaki bu elyazma nüshasının içerisinde yer alan Alaeddin Tayboğa isimli başka bir Türk’e ait Kitab ül-Hiyel fi’l-Hurub ve Fethi Medain ve Hifzu’d-Durub isimli eserde 133a ile 232b varaklar arasında yer almakta olup, yazılış tarihi de hicri 757, milâdi 1356’dır. Bunda da harp sanatından ve araçlarından bahsedilmektedir.
Bu konu Hoca Sadettin’in Tac üt-Tevarih’inde, Türk düşmanı Schlumberger’in ‘Turks en 1453’ adlı eserinde ve Bizans tarihçisi Dukas’ın ‘Histoire de Constantinople’ inde açıkça belirtilir.
Çetinoğlu: Fatih Sultan Mehmed Han’ın torunu Yavuz sultan Selim Han döneminde de ilerlemeler sağlandı…
Terzioğlu: Yavuz Sultan Selim’in 20 ton ağırlığındaki deniz toplarına benzeyen topları ise, günümüz topçuluk uzmanlarını hayrete düşürmeğe devam etmektedir. Tunç yerine demirden dökülen bu topların nasıl yapıldığı halen bilinmemektedir. Bu topların diğer bir özelliği de 17 helezonî yive sahip olmasıdır. Bazı kaynaklar yivli topların 1867’de Almanlar tarafından icat edildiğini yazmaktadırlar. Halbuki askerî müzedeki Yavuz’un toplarını görenler, bunların Almanlardan 350 sene önce Türkler tarafından icat edilip, kullanıldığı anlarlar.
Kırım Savaşı’nda Hafız Paşa isimli Türk paşası şeşhâneli ve yivli toplar yapar. Bu topları Erzurum’da gören Fransız ve İngiliz subayları Avrupa’ya dönünce, aynı şekilde toplar döktüler. Avrupalılar ancak bundan sonra yivli helezonik toplar yapmaya başarabildiler.
Çetinoğlu: Havacılık sahasındaki durum nedir?
Terzioğlu: Havacılık tarihinin ilk önemli uçma denemelerinin de Türkler tarafından gerçekleştirildiği birçok tarihi kaynakta belirtilmektedir.
Türkistan’ın Farab şehrinde doğan ve ‘Al-Sihah’ isimli meşhur eserin büyük sahibi büyük Türk âlimi Cevherî, 1003 yılında Nişabur’da uçma denemesine girişir. Ağaçtan imal ettiği iki kanadı bir iple bağlayarak bir caminin damına çıkar. Şaşkınlıkla ve merakla etrafına toplanan Nişabur ahalisine: ‘Ey ahali, benim yaptığım buluşu şimdiye kadar kimse yapmamıştır. Sizin gözleriniz önünde şimdi uçacağım. Dünyada yapılacak en mühim şey göklerde uçmaktır. Ben de bunu yapacağım.’ Diyerek iki kanadı ile caminin damından kendisini aşağı bırakır. Bir müddet uçtuktan sonra yere düşerek ölür.
Bilinen ve insanlı uçuş olarak gösterebilecek ikinci deneme de yine bir Türk’e aittir. 1159 yılında, Bizans’ta yaşayan Siraceddin adlı bir Türk, Bizans’ı ziyarete gelen kendi hükümdarı Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın şerefine, bugünkü Sultanahmet Meydanı’nda, vücuduna giydiği geniş ve büyük bir elbise ile, bunu paraşüt gibi kullanarak yüksek bir kuleden aşağıya atlamıştır. Siraceddin de, elbisenin yetersizliği yüzünden yere çarparak ölmüştür. Bu olaydan Bizanslı tarihçi Niketas Honiates bahseder.
Ona dayanarak, 1865’te Paris’te yayınlanan eserinde Cousin ve C. Dollfus’da Histoire de l’aeronatigue isimli eserinde bu olayı zikrederler.
1582 senesinde Şehzade Mehmed’in sünnet şenliklerinde Simurg adı verilen bir planör-uçurtma ile yine Sultanahmet Meydanı üzerinde uçulduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir.
Daha önce 9. yüzyılda Endülüs’te büyük bir bilgin olan Abbas bin Firnas’ın da kuşlardan ilham alarak uçma denemeleri yaptığı bilinmektedir. Ancak kanatlı ve içinde insan bulunan, düşmeden ve içindeki insan da ölmeden yere inilebilen ilk uçuş 1632 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi tarafından gerçekleştirilir.
Buna bizzat şahit olan Evliya Çelebi, uçma denemesini şöyle anlatır: ‘Hezarfen Ahmet Çelebi, evvelâ Okmeydanı’nın minberi üzerinde rüzgârın şiddetinden kartal kanatlarıyla sekiz dokuz kere havada uçarak talim etmiştir. Sonra Sultan Murad Han, Sarayburnu’ndan Sinan Paşa Köşkü’nden seyrederken, Galata Kulesi’nin ta tepesinden lodos rüzgârıyla uçarak, Üsküdar’da Doğancılar Meydanı’na inmiştir. Sonra Murat Han kendisine bir kese altın ihsan ederek: ‘Bu adam pek korkulacak bir adamdır. Her ne isterse elinden geliyor. Böyle kimselerin durması doğru değil’ diye Cezayir’e sürmüştür. Orada vefat eyledi.’
Galata Kulesi ile Doğancılar Meydanı arasındaki mesafe, kuş uçuşu 3.200 metre, kule ile meydanın arasındaki yükseklik – kod farkı ise 62 metredir. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin lodos durumuna göre bu mesafeyi kırık çizgi bir yörünge takip ederek 6 kilometre. uçarak aldığı ve takriben 60 kilometrelik bir rüzgâr hızında uçtuğu tahmin edilmektedir. Halbuki, bugünkü havacılığın babası olarak kabul olunan Alman Otto Lilienthal, Hezarfen Ahmet Çelebi’den 259 yıl sonra, 1891 yılında uçak-planör diyebileceğimiz bir araçla 30 metre yükseklikli bir tepelerden 300 metre kadar uçabilmiştir.
İçinde insan bulunan, yere düşmeden ve içindeki insan ölmeden ilk roketli uçuş da yine Türklere aittir. Bu uçuşu Evliya Çelebi’den dinleyelim: ‘Murad Han’ın Kaya Sultan adlı yıldız gibi temiz kızı doğduğu gece akika şenliği oldu. Lâgarî Hasan, elli okka barut macunundan, yedi kollu bir fişenk icad etti. Sarayburnunda hünkâr huzurunda fişenge bindi. Talebeleri fitili ateşlediler. Lâgarî: ‘Padişahım! Seni Allah’a ısmarladım. İsa Nebi ile konuşmağa gidiyorum.’ Diyerek dualar ederek göklere çıktı. Yanında olan fişenkleri ateş edip denizin yüzünü aydınlattı. Gökkubbede, büyük fişenkliğin barutu kalmayıp yere doğru inerken, kartal kanatlarını açıp denize indi. Oradan yüzerek, çıplak olarak padişahın huzuruna geldi. Yeri öperek ‘Padişahım! İsa Nebi sana selam söyledi’ Diye şakaya başladı. Bir kese akça ihsan olunup, yetmiş akça ile sipahi yazıldı. Sonra Kırım’da Selâmet Giray Han’a gidip, orada vefat eyledi.’
Türklerin İstanbul’daki bu uçma denemelerinden Chester Başpapazı ve matematikçi Dr. John Wielkins de 1638’de yazdığı ‘Wilkins Discovery Of A World’ eserinde bahsetmektedir.
Havacılık tarihinde yeni bir çığır açan Hezarfen Çelebi’nin Cezayir’e sürülmesi, Lâgarî Hasan Çelebi’nin ise yeterli derecede ilgi görememesi, sonradan Kırım’a gitmesi bu alandaki gelişmenin neden devam etmediğim açıklar.
Türk mühendisi Lâgarî Hasan Çelebi’nin kendi icadı olan füzeye benzer yedi kollu fişenkle havaya uçup, sonradan kartalınkine benzeyen kanatlarla salimen denize inmesi, Amerikalıların bugün yaptıkları feza denemelerindeki paraşütle denize inmeleri metoduna çok benzemektedir. Bu bakımdan Lâgarî Hasan Çelebi, roket tekniğinde çığır açan bu uçma denemesiyle havacılık tarihinde özel bir yere sahiptir. Londra’da çıkan Times Gazetesi 1986’da dünyada insan taşıyan ilk roketin İstanbul Boğazı’nın derinliklerinde gömülü olduğunu, 1632 yılında Lagari Hasan Çelebi’nin geliştirerek kullandığı barut yakıtlı roketin 3,5 metre uzunluğunda olduğunu belirterek Norveçli ve Türk bilim adamlarının Boğazın 30 metre derinliğindeki bu roketi çıkarma çalışmalarına başlayacakları haberini verdi. Lâgarî Hasan Çelebi’nin bu başarısı, 12. ve 13. yüzyıllarda Selçuklular devrinde barutun ve ateşli silahların ilk olarak tekâmülü, Türk-İslam mühendisleri tarafından balistik silahların inşâ edilmesi ve hatta roket sisteminde çalışan torpedo plânlarının yapılması gibi Türk-İslâm dünyasındaki teknik gelişmenin bir neticesidir.
Çetinoğlu: Yabancı devletlerde havacılık alanındaki çalışmalar ne durumda idi?
Terzioğlu: Rus roket tekniği bilgini Kuzmenko’nun yaptığı araştırmaları göre, ilk olarak Rusya’da Ukrayna bölgesinde 17. yüzyıldan sonra roket tekniğiyle ilgili çalışmalar başlamış olup, rokete ait ilk tarifeye Ukrayna’da 1650 yılında rastlanmaktadır. Sonraları Nikolojev ve Konstantinov Rus tekniğinin bugünkü başarısını Ukrayna’daki bu ilk çalışmalar üzerine kurdular. 26 Ağustos 1971’de Moskova’da yapılan 13. İlimler Tarihi Kongresi’nde Prof. Dr. Dr. Dr. Arslan Terzioğlu; ‘Ukrayna’daki ilk Rus roket tekniği çalışmalarının Lâgarî Hasan Çelebi’nin, Kırım’da ikâmeti ve ölümünden hemen sonraya tesadüf etmesinin, Rus roket tekniği alanındaki çalışmalarda Türk mühendisi Lâgarî Hasan Çelebi ile talebelerinin etkisi olabileceği’ tezini ile sürmüştür. Bu tez, Ukrayna’daki Rus roket çalışmaları hakkında bildiri veren Rus bilim adamı Kuzmenko tarafından desteklenmiş ve kendisinin de bunu destekleyici mahiyette Rus arşivlerinde araştırmalar yaptığını belirtmiştir.
Çetinoğlu: Deniz teknolojileri konusundaki durum nedir?
Terzioğlu: İlk denizaltı tecrübelerinin Türkler tarafından yapılması da Osmanlıların tecrübî ve pratik mekanikte çok ileri gittiklerini gösteren bir başka delildir.
Lâle Devri’nin bütün haşmetiyle sürdüğü yıllardı. Tarih 1720 yılının 1 Ekim gününü gösteriyordu. Zamanın padişahı Sultan Üçüncü Ahmed Han, şehzadelerinin sünnet düğünlerini yaptırıyordu. Günlerce süren eğlencelerin 14. günüydü. Denizin yüzü rengârenk kayıklarla doluydu. Padişah, vezirler ve şehzadeler Aynalıkavak’taki sahil sarayında gösterileri seyrediyorlardı. Birden bire denizden koca bir timsahın çıktığı görüldü. Kayıkçılar arasında bir gürültü koptu. Canavar üç çifte kayık büyüklüğündeydi. Üst çenesini açıp kapayan, sağa sola hareket eden bu timsahın denizde işi neydi? Timsahın Aynalıkavak sarayına doğru yaklaşması padişah ve beraberindekileri heyecanlandırmıştı. Sarayın önüne kadar geldiğinde gördüler ki, timsaha benzeyen bu yaratık, timsah şeklinde bir gemiydi.
Saray önlerinde ağır ağır denize gömülen timsahı meraklı gözlerden tamamen kayboldu. Herkes merak içinde neticeyi bekliyordu. Bir saat kadar sonra timsah biçimindeki gemi tekrar su yüzüne çıktı. Bir müddet dolaştı. Sonra kocaman ağzı açıldı. Timsahın ağzından rengârenk elbiseleriyle 5 köçek oğlanı fırladı. Timsahın üstüne çıkıp raksetmeye başladılar. Bu gösteri seyredenler için unutulmaz bir hatıra oldu.
Bu denizaltının denize dalışına ve deniz altında iken mürettebatın nasıl kamış borularla hava alabildiğine dair teknik bilgileri de açıklayan Seyyid Vehbi’nin Sûrnâme-i Hümâyun isimli o zaman yazılmış eseri Türklerde denizaltıların ilk denemelerinin başarıyla gerçekleştirildiğini de bize göstermektedir. Sultan 3. Ahmed Han’ın şehzadelerinin sünnet düğünündeki 1 Ekim 1720 Salı günü olan hadiseleri anlatan Mehmed Hazîn’in Sürname’sinde de balığa benzeyen böyle bir denizaltıdan bahsedilmesi bunu teyid etmektedir.
Bunun benzeri ikinci bir deneme yapılmadı ve bu denizaltıyı yapan Tersane Başmimarı İbrahim Efendi ölümüyle birlikte denizaltı gemisinin sırlarını kendisiyle beraber mezara götürdü.
Çetinoğlu: Selçuklular döneminde denizcilikle ilgili çalışmalardan söz ediliyor…
Terzioğlu: Selçuklular döneminde ilk denizaltı gemisinin 1150 yılında Akka kuşatmasında haçlı şövalyelerine karşı kullanıldığı tarihçi Bahaeddin tarafından zikrediliyor.  Osmanlı döneminde mimar İbrahim’in Üçüncü Ahmed Han döneminde yaptığı denizaltının daha gelişmiş olduğu belirtiliyor. Bu denizaltı, 1 saat su altında kalabilmiştir. İngiliz Day isimli bir zâtın, Mimar İbrahim Efendi’den yarım yüzyıl sonra 1774’de yaptığı küçük denizaltıyı denedikten sonra inşa ettiği daha büyük denizaltı ile tekrar su yüzüne çıkmadan öldüğü düşünülürse Osmanlıların bu alanda başarısı küçümsenemeyecek kadar büyük olduğu görülür. Ancak 1776’da Amerikalı bilgin David Bushnell geliştirdiği denizaltıyı basarı ile denedi. Stockholm Askerî Kurumu’nun arşivinde bulunan 1765 tarihli bir denizaltı projesine dair planı o dönemdeki bütün bu teknik gelişmeleri değerlendirmek açısından enteresandır.
Çetinoğlu: Türklerin diğer alanlardaki buluşlarından da söz eder misiniz Hocam?
Terzioğlu: Türklerin bilim ve teknoloji tarihine geçen buluşlarından biri de kuluçka makinalarıdır.
Fransız seyyahlarından Le Bruyn, Lucas, Thevenot ve İngiliz seyyahlarından Melton; seyahatnamelerinde Türklerin çok eski zamanlardan beri kulukça fırınları kullandıklarını anlatırlar. Corneille le Bruyn 1732’de Lahaye’de yayınlanan ‘Voyages au Levant’ isimli 5 ciltlik büyük seyahatnamesinin ikinci cildinde kendisinden önceki seyyahların bu konuda verdikleri bilgileri de karşılaştırarak şunları söyler: ‘Bir Osmanlı vilayeti olan Kahire’de bir Türk iş adamı ilk kuluçka fırınlarını yapıp, işletmeye başlar. Yer altında yapılan kuluçka fırınları kerpiçtendir. Üzerlerinde birer değirmi menfez vardır. Bunlar fazla hararetin çıkması içindir. Bir fırın binasında genellikle 24 fırın bulunur. Bu fırınlar 12’şerden iki tarafa ayrılmış ve aralarında işçiler için küçük bir yol bırakılmıştır. Her iki taraftaki 12’şer fırının altısı üstte, altısı alttadır. İki katlıdır. Saman ve gübre yakılarak ısıtılırlar. Yumurtalar genellikle üst fırına konur ve alt fırında ateş yakılır. Civcivlerin kabuklarından çıkışı 21. gün başlayıp, 22. günü son bulur. Fırınların büyüklüğüne göre her birine sekiz yüzden sekiz bine kadar yumurta konur’
Diğer Türk vilayetlerinde de kurulan bu kuluçka fırınları sayesinde Avrupa’ya tavuk ihracatı yapılmıştır. Türk rekabetine dayanamayan Avrupa tavukçuları; ‘Fırın piliçlerinin etleri tabii piliçler kadar lezzetli değildir.’ Diye şayialar çıkarmışlardır. Buna rağmen Floransa Dukası Türkiye’den uzmanlar getirtip kuluçka fırınları kurdurmuş ve ondan sonra da bu Türk icadı Lehistan’a kadar birçok Avrupa ülkesine yayılmıştır.
Çetinoğlu: Hocam çok teşekkür ederim. Verdiğiniz bilgilere ulaşmak kolay kolay olmasa gerek. Bu bilgiler kitap hâline getirilerek daha geniş kütlelerin istifadesine sunulabilir mi? 
Terzioğlu: Henüz el yazması halinde olan yüz binlerce eser ve belge ciddî bir şekilde incelenmiş değil. Bilinen çok önemli ilim adamlarımızın orijinal nitelikleri eserleri bile incelenerek ve notlanarak yayınlanmadı. Bu yüzden belki de gerçeğin çok azını söyleyebildik.
Yazma eserlerimiz, belgeler üniversitelerimizin, bilim adamlarımızın, araştırmacılarımızın ilgisini bekliyor. Belki de hasretle…

(*) Dâvûd’ ül Kayserî: İlk Osmanlı medreselerinin kurucusu, günümüzdeki rektör görevinde bulunan başmüderrisi, filozof, mutasavvıf ve yazar. 
Dâvud ül-Kayseri 1258 veya 1261 yılları civarında Kayseri’de doğdu. Kayseri’nin o dönemde Selçuklu ilim ve kültür hayatında önemli bir yeri vardı. Burada dönemin tanınmış âlimlerinden Kadı Siracettin el-Ümrevi’den dersler aldı. Onun Konya’ya tayin edilmesinden sonra burada diğer hocalardan eğitim gördü.

Prof. Dr. ARSLAN TERZİOĞLU:

1938 yılında Çorum’un Sungurlu İlçesi’nde doğdu. 

Batı Berlin Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni yüksek mühendis olarak bitirdi. 1959 – 1965 yılları arasında Hür Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp öğrenimini tamamladı ve tıp doktoru oldu. 1968’de Batı Berlin Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde doktor mühendis unvanını aldı. ‘Dr. Dr.’ unvanı kazandı.  1975’te Münih Tıp Fakültesi tarafından ‘doçentliğe hak kazanmış tıp doktoru’ unvanı verildi. 1979’da İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsü Başkanlığı’na tâyin edildi. 1981’de profesör oldu. 

Hastane Planlaması, Tıp Tarihi, Tıbbî Etik, Avrupa ve bizde yüksek öğretimin evrimi alanında Almanca, İngilizce, Fransızca ve Türkçe olarak 50’si kitap, 325 yayını bulunan Terzioğlu, Alman Tıp, Fen ve Teknik Tarih Kurumu şeref üyelikleri, Erich Frank Madalyası, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Ahlak ve Etik Ödülü, Alman Federal Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı, Ludvvig Maximilians Üniversitesi Münih Tıp Fakültesi Wolfgang Peisser Madalyası sahibidir.

Yayınlanmış Eserleri: Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane ve Bizde Modern Tıp Eğitiminin Gelişmesine Katkıları: Arkeoloji Ve Sanat Yayınları. Türk Tıbbının Batılılaşması: Arkeoloji ve Sanat Yayınları. Yerli ve Yabancı Kaynakların Işığında Ermeni Tehciri Meselesi: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı. Baıtrage Zur Geschıchte Der Turkısh-İslamıschen Me: İsis Yayınları.

Promosyonlu İbadet Anlayışı ve Kutlu Doğum Haftası

0

 

1989 yılından itibaren her yıl Nisan ayının 14 ile 20’nci günleri arasında kutlanmaya başlayan “Kutlu Doğum Haftası”; Efendimizi hatırlamak, anlamak ve onun örnek yaşamını hayatımıza tatbik etmek düşüncesi gibi hasbi düşüncelerle hazırlanmıştı.

Bilindiği üzere Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle ülke genelinde yapılan bu etkinlikler, seçilen belli bir konu etrafında şekillendirilmektedir.

“O Nurla Onurlandık” başlığı altında yapılan bu yılki etkinliklerde, yine yurt sathında çeşitli organizasyonlar yapılıp, işin anlatım ve sunum kısmı güzel sözlerle ifade edilmeye çalışıldı.

Başlangıç yıllarında çok sade ve mütevazı bir şekilde yapılan kutlu doğum etkinliklerinin, son yıllarda çizgisinden uzaklaştığına, kurum ve kuruluşların kendilerini ön plâna çıkarma ve ifade etme yarışına dönüştüğüne şahit olmaktayız.

Bu yılki Kutlu Doğum Haftası’nda da İslam’ın ruhuyla bağdaşmayan bu tür olumsuzlukları somut örnekleriyle gördük ve yaşadık.

Birbirinden güzel etkinliklerin yanı sıra, dünyalık menfaatlerini kutsallar üzerinden götürmek düşüncesinde olanların da bu anlamlı haftayı fırsat olarak gördükleri gözlerden kaçmadı

Bunlardan biri, bazı işyerlerinin vitrinlerine asılan Salavat-ı Şerif kampanyası ile ilgili afişlerdi.

İşyerinin bu kampanyayı desteklediğini ve kampanyaya katılanlara zikirmatik hediye edeceğini belirten bu afiş, Peygamber’i nasıl anladığını yansıtan bir görüntüydü.

Peygamber’e olan bağlılığın ifadesini 1.5 TL tutarındaki promosyon zikirmatik ile göstermeye çalışanlar, onun güzel davranışlarından bir demet sunabilmiş olsalardı, işin samimiyetini sergilemiş olurlardı.

İş yerine bu afişi asan Lokanta sahibi, o gün boyunca fakir fukarayı yedirip onlara ikramda bulunmuş olsaydı, şüphesiz Peygamberi’nin onur duyacağı güzel bir sevap kazanmış olabilirdi.

Zikirmatik dağıtmak; kısa, kestirme ve maddi getirisi olan bir yoldur, ikincisi ise sehavet-ü cömertlikte akarsu gibi olan cesur yüreklerin işidir.

Dinin ticaret ve siyasete alet edildiğini hatırlatan çoğu örnekleri etrafımızda ziyadesiyle görebilmekteyiz.

Kutlu Doğum Haftası’nı ihtirasları için değerlendirmeye çalışanların birbirleri ile vitrinlerde görünme konusundaki kıyasıya yarışmaları, işin samimiyetine inanan Peygamber sevdalılarını bir hayli endişelendirmektedir.

Kutlu Doğum Haftaları’nda, Efendimizin düşünce ve hayat tarzının inananlar tarafından içselleştirilmesi yerine işin söylem kısmı ön plânda tutulmakta, dolayısıyla Kutlu Doğum Haftası; siyasilerin, dini grupların, dernek ve vakıfların kavramlar üzerinden kendilerini ifade etme yarışına dönüştürülmektedir.

Dinin; cehaletin ve çıkar çevrelerinin elinde istismarından endişe duyan Erzurum’un yetiştirdiği büyük alimlerden rahmetli H. Faruk Efendi, bir gün şehrin münevverlerini, eşrafını bir araya getirmiş ve onlara: “Bu yüce dine sizler sahip çıkmazsanız, din cahillerin ve fakirlerin elinde kalır. Korkarım ki bunların dininden de ticaret doğar.” diyerek önemli bir tespitin altını çizmiş, ve sanki bu günleri işaret etmiştir.

Kutlu Doğum Haftası’nın bu yılki teması onurdu.

İnsan onuruna dinimizin verdiği ehemmiyet ve Peygamberimizin bu konudaki hassasiyeti çarpıcı örneklerle anlatıldı, ama madalyonun öteki yüzünden; yani İslam coğrafyasında Peygamberimizin onur duyacağı bir ümmet profilinin olup olmadığından hiç bahsedilmedi.

“Açlığın, sefaletin, cehaletin, geri kalmışlığın, hukuksuzluğun, insan hakları ihlâllerinin, savaşın, gözyaşının hâkim olduğu İslam ümmetinden Efendimizin onur duyması söz konusu olabilir miydi?” diye soran olmadı.

Efendimizin insan onuruna verdiği önemin anlatıldığı Kutlu Doğum Haftası günlerinde, kanser tedavisi gören bir üniversite öğrencisinin bulamadığı ilaçları için bir bakandan yardım isterken, bakan tarafından eline para tutuşturularak onurunun kırılması ise söz ve eylemin hayatımıza nasıl yansıdığını gösteren ibretlik bir durumdu.

Müminler, Efendimizin ümmeti olarak onurlanmasına onurlanmışlardır, ama bu günkü İslam coğrafyasında Efendimizin onur duyacağı bir İslam coğrafyasından bahsetmek oldukça zor görünmektedir.

İslam ümmeti olarak onun onur duyacağı bir hayat tarzı oluşturmadığımız halde, bir takım ritüellerin arkasına sığınarak tatmin olmak ise bir başka onursuzluk örneği değil midir?

Şehrimizde, cebinde sallama tabir edilen bıçak taşıyan, önüne geleni yan baktın diye delik deşik eden, uyuşturucu batağında yüzen çocuk yaştaki gençler ve onlardan sorumlu olanlardan Peygamber’in onur duyması elbette ki söz konusu değildir.

Bilindiği gibi Kutlu Doğum Haftaları’nda yapılan etkinliklerden biri de gül dağıtmak, yani Efendimizi hatırlatmaktır,

Dağıtılan gülleri almak için birbirini ezen ve izdiham oluşturan kalabalığın, bıçak veya şişe tutan ellerden bunları alabilecek bir yarış içerisinde olmadıkları, işlenen suç sayılarından anlaşılmaktadır.

Kavramların içinin boşaltılması veya dejenere edilmesi, bir inanç sistemine yapılacak en büyük ihanetlerin başında gelmektedir ki tarih bu örneklerle doludur.

Aşık Reyhani “İstismarsız bir din, riyasız bir namaz kılmak istiyorum, çaresi var mı?” diyerek endişesini ozanlık lisanı ile duyurmuştu.

Kadında tesettürü ifade eden türbanın, son yıllarda abartılı makyajlarla birlikte vücut hatlarını ortaya döken elbiselerin ve daracık pantolonların üstüne takılması, tesettür kavramının nasıl yozlaştırıldığının hazin ifadesidir.

Siyasi konjonktürden dolayı Hac, Umre gibi ulvi kavramların da bu tehlikenin sınırları içerisine çekilmeye çalışıldığı açıkça hissedilmektedir.

Son zamanlarda bu kutsal yerlere gitmek ibadet için değil, sanki turistik bir gezi gibi algılanmaya başlanmıştır.

“Devre mülk alana beş yıldızlı umre bedava” yazılı reklam panoları işin geldiği boyutu izah edici niteliktedir.

Uydudan yayın yapan ulusal televizyonların çoğunda neredeyse yirmi dört saat arzu endam eden ve ölüme bile çare bulduklarını söyleyecek kadar ileri giden şifa tacirlerinin Ayet ve Hadisler okuyarak uyduruk ilaçlarını pazarlamaları, yine sekiz kg balı 100 TL’ye verip üstüne bir de polen hediye eden bal tacirlerinin de Kur-an’daki arı ile ilgili ayetlere sığınarak satışlarını yapmaları, dini kavramların ticarete nasıl alet edildiğinin örnekleridir.

Bidat ve hurafelerin de akıl almaz boyutlarda dinin içerisine sızması ise rahmetli Akif’in “Peygamber’e atf ile binlerce yalan uydurdun / Yıktın da dini mübin-i kendine yeni bir din kurdun” mısralarını hatırlatmaktadır.

Son günlerde falan sureyi falan adet okumak veya elli bin adet salât-ı selam okumak gibi tavsiyeler halkımız arasında yaygınlaşmakta, vatandaşlar ellerinde zikirmatik ve tespihlerle bu sayılara ulaşmak için gayret göstermektedirler, hatta öğretmenlerin öğrencilerine bu tür ödevler bile verdikleri basına yansımaktadır.

Sosyal hayat içerisinde müminlik vasıflarımızı yansıtan örnek davranışlarımızın sayısını artırmak, yani terazimizi düzgün tutmak, yalan söylememek, mesaiden çalmamak, kul hakkı yememek, yetim başı okşamak, gıybet etmemek, hasta ziyaret etmek, çevreye duyarlı olmak, güzel söz söylemek, hayırlı işlerde yarışmak, kadınları Allah’ın emaneti olarak görmek, iftira atmamak, kimseyi incitmemek gibi erdemli vasıflarımızı zikirmatikle saymaya başladığımızda, çıkan rakam okunan salât-ı selam ve surelerin karşılığı değilse veya “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna uygun bir cevabımız yoksa o zaman Yunus’un: “Bu nice okumaktır” mısrası akla gelmektedir.

Ahlâk filozofu, hemşehrimiz rahmetli Prof. Dr. Nurettin Topçu Hoca’mız “Tespih sayısında hikmet buldular. Günahları rakamlarla ölçtüler. Duaları sesli yaptılar. Merasimle ruhlarını tatmin ettiler. Böylelikle eşyanın hayatına sayıları tatbik etmekle muazzam bir dini matematik sistemi meydana çıktı. Bu matematiğe sadakat imanın şartı oldu. Dinden bütün ruh sıyrılarak kendisiyle hiç alakası kalmayan bir iskelete iman adı verildi.” sözleri, gelinen noktayı ziyadesiyle özetlemektedir.

 

 

Din Üzerinden Siyaset Felakettir

 

Bugün, İslam coğrafyasında, insanı kahreden bir “kardeş kavgası” yaşanıyor.

İslam dünyası, Sünni-Şii, Müslüman Kardeşler-Hizbullah gibi kamplara bölünmüş. Aynı dinin mensupları birbirini boğazlıyor.

Emperyalistler ise bu kanlı tabloyu büyük bir zevkle izliyor hatta her gruba gaz ve silah veriyor!

ABD’nin petrol uğruna talan ettiği Irak’ta bugün Sünni ve Şiiler birbirini yok ediyor.

Hizbullah adı verilen örgüt, Suriye’de Esad’ı destelediğini açıklar açıklamaz Beyrut’taki merkezine füzeler yağdırılıyor. İlginç olan şu ki; Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, bu destekten ötürü Hizbullah örgütünü “HİZBUL ŞEYTAN” ilan ediyor! Ve; bunun üzerine Hizbullah, Türkiye’de eylem kararı alıyor!

Küresel efendilerin çıkarları adına komşu ülkenin iç işlerine karışan, muhalifleri saklayan, barındıran, besleyen ve hatta emperyalistlerce silahlandırılmalarına aracılık eden siyasal iktidar, bu tutumu ile ülkemizi ve halkımızı büyük bir tehdit altına sokuyor.

Önümüzdeki süreçte, ülkemiz ve halkımız bir Hizbullah terörüne maruz kalırsa, bunun sorumlusu bugünkü siyasal iktidar olacaktır! Tıpkı, Reyhanlı’da olduğu gibi!

Türkiye, “güçlü ve haksız” olanın yanında olup, İslam dünyası ile karşı karşıya olmak yerine, Mustafa Kemal’in “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” ilkesine dönmelidir.

 

 

Dost ve Düşmanı Ayıramama Yanlışı

 

2000’li yılların değişik bir açıdan tahlilini yaparsak, ülkenin keskin kamplaşmalara, birbirine kapalı topluluklara, gruplara ayrılma eğiliminde olduğunu rahatlıkla görürüz. Maalesef önümüzdeki yıllar birbirinden rövanş almakla uğraşan güçler arasındaki mücadeleye sahne olabilecektir. Bu durum ülke sorunlarını çözmek yerine; daha da sorunlu hale getirebilir. Sorunlar yumağı karşımıza çıkabilir. Türkiye’nin stratejik önemi dolayısıyla sahip olduğu kültürel ve siyasi tesirlilik, caydırıcı olma özelliği zayıflayabilir.

Tehlike ve tehdit algılaması da değişmiştir. Terörü, terör örgütünü ve teröristi neredeyse barış savaşçısı, demokrasi aşığı gibi gösterme gaflet ve ihanetleri, ülkenin geleceğinde önemli sorunlar yaratacaktır. Bazıları şehit Mehmetçik ile ülkesine ihanet eden, aynı etnik grupta olanlarla çelişen davranışlar sergileyen teröristi aynı kefeye koymaktadır. Bu bakımdan, Türkiye artık tehlike algılamasında da, ülke yararının nerede olduğu konusunda da mutabık olmaktan uzaklaşmakta, yeknesaklığını ve ortak kolektif şuurunu kaybetme eğilimindedir.

Bu durum mevcut sistemin stratejik ortak düşünme mekanizmalarını köreltmekte, zayıflatma ve adeta ufalamaktadır. Yıllardır milli birlik ve bütünlük, demokrasi ve milli devlet için iç düşman olarak kabul edilenlerin müzakere ortağı haline gelmesi tehlike algılamasında da önemli değişiklikler yaratmıştır. Bu tehlikeli gidiş dış politikada ve diğer birçok alanda pazarlık gücümüzü zayıflatmakta, caydırıcı olma özelliğimizi güçsüzleşmektedir. Böyle bir eğilim dün Osmanlı ile bugün de Cumhuriyet Türkiye’si ile kavgalı iç ve dış düşmanlara moral ve ümit vermektedir. Onları cesaretlendirmektedir.

Demokrasi anlayışımızda da çelişkiler vardır. Demokrasiyi işimize geldiği nispette kullanır ve savunur hale geldik. Milli birlik ve bütünlüğü dinamitlemeyi, etnik taassubu da demokratikleşme zannederek bunu yeni anayasaya taşımak istiyoruz. Güvenlik ve özgürlükler arasında da denge kuramadığımızdan özgürlükçülüğü ütopyalaştırarak ülke güvenliğini zora soktuğumuzun ya farkında değiliz; ya da buna dolaylı hizmet etmekteyiz. Demokratik parlamenter sistemi daha işler ve mükemmel hale getirmek yerine;başkanlık sistemi ile uğraşıyoruz. Dünyayı yeniden keşfetmeye çalışıyoruz. Tecrübe ede ede tecrübe tahtasına dönüyoruz. Mutabakat ve uzlaşı, yerini hakarete varan siyasi beyanatlara bıraktı.  Demokrasi tek kalma, tek hükmetme, bir bahçedeki diğer çiçekleri yok saymak, paylaşmamak ve uzlaşmamak değildir.  Ancak milli davalardan ve hayati milli mutabakatlardan uzaklaşarak tavizler de verilemez.

Siz bu yazıyı okurken ben Kosova Türk Aydınlar Ocağının davetlisi olarak Prizren’deyim. Balkan’ların Türkiye’nin milli güvenlik çemberi içinde önemli bir yeri vardır. Türkiye Balkanlarda, Orta Asya’da, Ortadoğu’da güçlü olduğu oranda Anadolu coğrafyasına yönelik ihanetleri kırabilir ve caydırıcı olabilir. Balkanlardaki soydaş ve akraba toplulukları ülke için bulunmaz bir imkân ve kaynaktır. Bu siyasi ve kültürel etkinliği gerektiği gibi kullanabildiğimiz söylenemez. Soydaş ve akraba topluluklarına karşı daha çok imkânlar yaratmak durumundayız. Bu ekonomik yatırımlar yolu ile oralara götürülebileceği gibi, kültürel olarak kimliği koruma yoluyla da gerçekleşebilir. Türkiye’nin dışardaki tesirliliğini azaltmak için ülkede belirli çevreler milli kimlik tartışmaları açmaktadır.

Mehmet Akif’ten biraz farklı olarak, zevk ve duygularımızın, estetik değerlerimizin şairi olan Yahya Kemal‘in  “Türkçe’nin çekilmediği yer vatandır”sözleri birçok şeyi ifade etmektedir. Türkçeyises bayrağımız olarak gören ve vatandan bir parça olarak kabul eden rahmetli Prof.Dr. Muharrem Ergin Hoca da aynı noktalara temas etmişti.

 

 

Kırım Türkleri

 

Kırım Türklerine geçmeden önce bir konuyu anlatmak istiyorum.

Geçen hafta, Kayseri Erciyes üniversitesinden Prof. Dr. Abdülkadir YUVALI Hoca Adana’da bir konuşma yaptı. Türklerin Devlet Hakimiyeti adlı bu konuşma oldukça ilgiyle izlendi. Üniversite Gençliğinin Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonunu doldurup birçoğunun ayakta kaldığı bu etkinlik için Oğuz Boyları Derneğine teşekkür ederim.

Geçen haftanın ikinci etkinliği ise, Ceyhan Kırım Türkleri Derneğinin yaptığı idi.

Adana garında iki vagon tutulup gerçekleştirilen bu etkinlik, 1944’de Kırım Türklerinin uğradığı mezalimi, hatta soykırımı hatırlatması ve o soykırıma uğrayan soydaşlarımızı unutmadığımızı göstermesi açısından çok önemliydi.

Fatih KARAYANDI’yı özellikle kutlarken, tüm dernek yöneticilerine ve emeği geçenlere, katılanlara gerçekten teşekkür etmek gerektir.

Kırım Türkleri, 1944 yılında zalim Stalin’in bir bahane ile trenlere doldurularak Sibirya’ya gönderilmek üzere evlerinden, barklarından uzaklaştırıldı.

Öyle bir zulüm ki bu, akıllara durgunluk verir.

Birkaç saat içerisinde toplanmaları söylenen bu insanlar, hiçbir eşyalarını almadan vagonlara dolduruluyorlar.

Vagonlarda nefes alacak bir durum, bir boşluk bile yok. İnsanlar balık istifi vagonlara bindirilmiş vaziyette.

İnsanların en acil ihtiyaçlarını bile karşılamalarına izin verilmiyor. İhtiyaçlar vagonların içerisinde gideriliyor.

Olağanüstü soğuk bölgelerden geçiliyor, ama, bu soğuğa karşı alınan hiçbir önlem yok.

Bu şartlarda bir insan nasıl yaşayabilir?

Zaten, yaşayamadılar ve büyük bir kısmı telef oldu, maalesef dünya değiştirdi. Gidilecek yere çok az sayıda insan varabildi.

Bu konuyu daha detaylı öğrenmek için, HalimatBAYRAMUK’un 1944 kitabını mutlaka okumak gerektir.

Kırım Türklerinin başına gelenler, tarihte birçok Türk topluluğunun da başına gelmiştir.

Balkanlar,

Kafkaslar,

Orta-doğu,

Azerbaycan Hocalı,

Anadolu gibi birçok bölgede Türkler kelimenin tam anlamıyla soykırıma uğramışlardır.

Ama, nedense dünya bu soykırımlara karşı üç maymunu oynar.

Tabii, bu milletin kendi yönetimi, bugün, Türk’ü yok saymaya uğraşırsa yabancılar da böyle yapar.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

 

 

 

 

Türk Üsküp’ten, Türk Adana’ya Selam Götürüyorum

 

Atatürk’ün ve benim atalarımın geldiği Makedonya’da 19 Mayıs “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nı Ohri ve Üsküp’te kutladık.

İlk gün yani 18 Mayıs Cumartesi günü Ufuk Derneği’nce, Makedonya’nın dört bir tarafından gelen gençlerin katıldığı “2. Türk Gençlik Kurultayı”nda “Demokrasi ve İnsan Hakları” üzerine bir konuşma yaptım.

Kurultay’ın, demokrasi ve insan hakları konusu üzerinde yapılması çok anlamlıydı. Çünkü Türkler Makedonya’da negatif bir ayrımcılığa uğrayarak, demokratik ve insan hakları bakımından bir çok mağduriyet çekiyor. Genel kanaat; her geçen gün Makedonya Türklüğü’nün kan kaybettiği yönünde… Bu konuda da Türkiye’ye karşı biraz (!) sitemkarlar.

Dilimin ucuna kadar geldi ama diyemedim onlara, Türkiye Türklüğü sıkıntıda, Makedonya Türklüğü sıkıntıda olsa kaç yazar! Ama Türkiye’deki gelişmeleri yakınen takip ettikleri için, her şeyin farkındalar. Ve içlerinden birisi “Merak etmeyin, sıkışırsanız biz Makedonya Türkleri gelir, yine meseleyi hallederiz” deyiverdi. Yani biliniz ki; Evlad-ı Fatihan yine görevini yapmaya hazır bekliyor.

Makedonya’da Türk gençlerinin toplandığı Ufuk Derneği, çok güzel çalışmalara imza atıyor. Kurultay’da etrafıma toplanan gençlerin; Makedon Üniversitelerinde tıp, elektronik, bilgisayar, hukuk, uluslararası ilişkiler gibi bölümlerde okuduklarını ve akıllarının başlarında olduğunu görmek beni çok ümitlendirdi. Bu çalışmanın başında bulunan genç kardeşlerim; önceki dönemin başkanı Enes İbrahim’i ve yeni başkan İlhan Rahman‘ı da gerçekten kutlamak lazım…

19 Mayıs günü, bayram kutlamasını da THP (Türk Hareket Partisi) ve onun Genel Başkanı Prof. Dr. Adnan Kahil‘in organizasyonu ile gerçekleştirdik. Sadece şunu söylemek isterim ki; bu kutlamada hepimiz duygulanarak göz yaşı döktük. Üsküp Yeniyol  Derneği‘nin büyük bir şuurla seçtiği türkü repertuarının son eseri,“Türkiye’min yoluna baş koymuşum”la başlayan rahmetli Dilaver Cebeci’nin marş haline gelen güftesiydi.

Son yüzyıldır bize uzak ol, zulumle mağduriyet içinde yaşa, ekmeğinle oynansın, peşine ajanlar takılsın, hayat boyunca çelme ye; ondan sonra da büyük bir coşkuyla “Türkiye’min yoluna baş koymuşum” diye haykır… Ne menem şey bu Türklük? Gel de bu Makedonya Türklüğü’nü bağrına basma!

Başta Adnan Kahil, Enes İbrahim ve İlhan Rahman olmak üzere bütün Türk Hareket Partililer, Üsküplüler, Ohrililer, Gostivarlılar, Kalkandelenliler ve Doğu Makedonya’nın sahibi Türk oğlu Türk olan Yörükler; hep bana Makedonya Türklerinin bir ve beraber olmasının gerekliliğinden ve ayrıştıcı politikalardan duydukları üzüntülerden bahsettiler.

Ben de onlara benzer şeylerin Türkiye’de de yaşandığını anlattım. Ama Türkler için şimdi yaşanması gereken zamanın “birlik zamanı” olduğu konusunda mutabakata vardık.

Onlara Üsküp’ten döndükten sonra kısmet olursa yapacağım ilk seyahatin, MHP’nin “Milli Birliği Yaşa ve Yaşat” konulu mitinglerinden üçüncüsü olan “Vatan Mitingi” için Adana’ya olacağını söyledim. Meğerse gözleri ve kulakları Devlet Bahçeli ile MHP’deymiş. Hatta bazıları İzmir Mitingi’ne katılmışlar.

Dediler ki bana madem gidiyorsun Devlet Bahçeli’ye ve Adana’da “vatan” diye ses verecek olan Türk Milletine,”Türk Üsküp”ten selam söyle. Ben de şimdi Allah’ın izni ile üzerime farz olan bu selamları; birlik, milli onur ve bağımsızlık diyen Türkmen Beyi Devlet Bahçeli’ye ve “Türk Adana”ya götürüyorum.  Sadece Türk Üsküp’ten Türk Adana’ya selam götürdüğüm sanılmasın, nerede bir Türk varsa ve kalbi vatan diye atıyorsa, 25 Mayıs’ta onların büyük yüreklerinide Adana’ya götürüyorum. Var mısınız 25 Mayıs’ta Adana’da bütün yürekleri  buluşturmaya? Buna Üsküp hazır, ya Türkiye hazır mı?

 

 

 

Ne Zaman ki

0

 

ABD’nin yakın geçmişte Irak’a yönelişi, Demokrasi havariliği kılıfına bürünerek gerçekleşmişti. Yine ABD, Suudî Arabistan’a yönelişini, aynı gerekçeye dayandırmıştı. Ayrıca İran’a  yan bakışı, aslında sırada Türkiye’nin de olduğunu apaçık gösteriyor. En azından göz dağı veriyordu. Nitekim çok yakın geçmişte, Ege’debir savaş gemimizin tam alnından vuruluşunu ve buna güya kaza süsü verilişini unutmadık.

Özellikle Türkiye’nin kendisine gelmesini istememekle! Ham maddelerini gereği şekilde kullandırmamakla! Tren ve tren yolunu bile geliştirmemekle; Batılıların Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden  aldıkları, arama ruhsatlarına rağmen; maden aramayıp, kilometre karelerce toprağı el dokundurmaz vaziyette tutmaları! Türkiye’yi kendilerine sakladıklarının en açık delil ve belgeleridir.

Nitekim “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke!” diyen bunlar değil mi?

Evet, ne zaman ki, Türkiye’yi ekonomik bakımdan eli kolu bağlı bir duruma getirecekler.

Ne zaman ki, ellerindeki ham maddeler, tükenmenoktasına gelecek.

Ne zaman ki, Türkiye’yi Türklere bırakmadan sömürme imkanı doğacak.

Ne zaman ki, yabancı sermaye Türkiye’ye tam hâkim olacak.

Ne zaman ki, Türkiye tam bir Pazar olacak.

Ne zaman ki, Türkiye mevcut sanayisini bile terketmek zorunda kalacak. Daha doğrusu, terketmek mecburiyetinde bırakılacak.

Ne zaman ki, Türk Ordusu dünyanın çeşitli yerlerinde Batı ve ABD hesabına kan dökmeye başlıyacak; onlara jandarmalık yapacak. Nitekim Afganistan’da Türk askerini Kabil dışında görev yapmıya zorlamaya bile başlamışlardı. O zamanlar (2002 yılları); Türk Ordusu’nu Bağdat’a yürütme çabaları da bütün hızıyla sürmüştü.

İşte ne zaman ki, Türkiye içte – dışta kendi onulmaz dertleriyle meşgul edilecek bir duruma getirilir. İşte ancak o zaman; Türkiye’nin petrolünün de, madeninin de çıkarılma zamanı gelmiş olacak.

Daha doğrusu, varken yok sayılanlar; var sayılmaya başlanacak. Fakat ne çare, bu imkanlar Batı ve ABD’nin eliyle dünyaya sunulacak!

Türkiye’ye de, kendilerine hizmet ettiği sürece ayakta kalma şansı ve statüsü verilecek.

Hesapları bu; anlı şanlı AB,  ABD ve içimizdeki işbirlikçilerin!

Tabii bütün bunların olması için Türkiye’nin bölük pörçük olması lâzım! Her etnik gruba özerklik verilmesi gerek! Türkiye’de devletçikler türetilmesi şart! Nitekim Türkiye’nin Kuzey-Doğu’sunda Ermenistan kurulmak istenmiyor mu? Türkiye’nin Doğu-Karadeniz bölgesinde Pontus devletinin ihyası için kıpırdanmalar yok mu? Türkiye’nin Güney-Doğu’sunu vatandan koparmak için çalışmalar yapılmıyor mu?

İşte bütün bunlar olursa. Yani Türkiye Cumhuriyeti parçalanırsa;değmeyin AB’nin keyfine!

Açıkçası bütün bunlar gerçekleşirse;dokunmayın ABD’nin zevkine!

Ne dersiniz aziz okurlar? Olur mu bütün bunlar? Diye sorarken, vereceğiniz cevapları duyar gibiyim:

-Güldürmeyin bizi!

Haklısınız diyor ve Koca Akif’in ölümsüz beytiyle, hislerinize tercüman oluyorum:

“Hangi kuvvet onu, haşa edecek kahrına râm?

Çünkü tesîs-i İlahî, o metîn istihkâm.”

993 – 995

 

 

Vefatının 30. Yılında Öfkesi ve Kandiliyle Gazeteci Necip Fazıl Kısakürek

 

Necip Fazıl Vakit’te başlıyor gazeteciliğe ve ilk röportajından “hürmetlice” bir para alıyor. Ardından yaklaşık bir asır sonrasının gazeteciliğini düşünüyor, 2000 yılında Babıali nasıl olacak?

Hatıralarından notlarla, Necip Fazıl Kısakürek’e göre; gazete ve gazetecilerin Başkenti Babıali kısık bir cebanet ve daima asliyetten, halisiyetten, tefekküriyetten ve samimiyetten mahrumdur. Babıali vahşileri kadından da anlamaz. Rejime köle bir matbuat var. Düşünme ve söyleme hakkı , ancak rejimin düşündüğünü düşünme ve söylediğini söyleme kaydıyla temsil edilebilir. Babıali ahlakı ise vecd ve iman kaybının panayır yerinde nasıl bir ahlak tablosu şekillenirse, sadakatle onu çizmektedir. Sahibinin Sesi markası yani.

Babıali, eser vermeyen ve eserinin vecdini yaşamayan küçük yaradılışların, ancak dedikodu ve birbirini yeme planında hayat gösterebildiği sefil cümbüş planıdır. Türkiye’de Babıali  tepesini ele geçirmekle zafer kazanılabilinir. Babıali hakikatsizlik ve samimiyetsizlik tirajını 600 binden alıp, sıfır altı 600 milyona indirmeyi hiç ihmal ettirmemiştir.

Necip Fazıl İktisat Vekili Celal Bayar’a İş Bankası’nın bir senelik ilanı karşılığında Ağaç’ı yayınlayacağını söylüyor. Tevfik İleri’den sonra üçüncü himaye eli de Adnan Menderes’ten uzanıyor. İşte bunlardan sonra Babıali Kanalizasyonu’ndaki necaset denizinde 36 yıl çırpınmaya razı oluyor!. Ethem İzzet Benice’nin adına başmakaleleri yazıyor. Çünkü Babıali’nin bütün başmuharrirleri kara cahil insanlardır!. Başmuharrir denilen tipin bütün meziyeti kasasında üç-beş kuruştan ibaret Bakkal Bodos’tan kültür ve idrakçe farksızdır.

Babıali üç kamptır; hava civacılar, muhteris köleler ve dirilişsiz ölüm davetçileri. Babıali fikir ve fikirsizlik piyasası değil, doğrudan doğruya karaborsacılık pazarı. Ticari Babıali ile fikri Babıali birbirine tam uygun. Tutuklu zevcesi Neslihan Hanım’ın kürk mantosunu rehine götürdüğü, fakat kabul ettiremediği, ancak Maraşlı bir pirinç tüccarının yardımıyla yayınlanabilen Büyük Doğu’da bomba gibi patlayan bir anket; Allah’a inanıyor musunuz? İşte Babıali’nin röntgen filmi.

15 binin üzerinde basılan Büyük Doğu’nun ilk sayısı yırtık ve yağlı nüshalarına kadar satılıyor. Mahut parti ve Babıali ayağa kalkıyor: İrtica hortluyor dikkat!. Babıali’de yüzde yüz olmayan ihlas ve samimiyet var. Örfi İdare Büyük Doğu’yu kapatıyor. Anadolu bayilerinden alacağı bir köşke tekabül ediyor. Ancak kapalı dergiye borç ödemek adetten değildir!.

Babıali bir remzdir ve Çemişgezek’te bir fikir kımıldanışı olsa, yaşanacağı ve palamar atacağı rıhtım Babıali’dir. Babıali’nin acımasızlık yokuşundan inen Büyük Doğu’da, orkestranın şefi, 1.keman, flütü, boru, davulcu, zilci, hatta çalgıcıların oturulacak yerlerinin süpürücüsü de  Necip Fazıl’dır. Akbaba’ya götürdüğü reklamın karşılı %25 komisyonu da alamaz. Abidin Dino O’na bir defasında esrar çektirmiştir.

Partiler de gazete, dergi ve kitaplar gibi mekan ölçülerini Babıali’de ararlar. Nuru kaybetme devriyle, maya tutmaya başlayan Babıali bugün fikirde yetiştirdiği ilk sahtelerden sonra dünyanın kanını verseniz kurtaramayacağınız bir lösemi (kan kanseri) çekmektedir. Babıali, son çeyrek asır içinde deri ve kemik değiştirmiş ve işi kalpazanlıktan fuhuş simsarlığına, kaba heyecan esnaflığına ve renk bohçacılığına dökmüştür.

Menfi bile olmaktan aciz ve keyfiyet cevherinden mahrum biçarelerin kuluçka yatağı Babıali’de bir gün zuhur olur da büyük çapta bir kafa peydahlanırsa, ne yapıp yapıp kendi fikir dölünü yetiştirmek ve sonrasında Babıali’yi yıkmak mecburiyetindedir.

Sedat Simavi Necip Fazıl’ın bir şiirini yayınlayınca 30 gün geçinebileceği bir telif ödüyor ve sonrasında diyor ki “Göreceksin fikri idam edeceğim. Sadece resim ve göze hitap. Yazıya göre resim değil, resime göre yazı!.”

Fikirde sefil Babıali Millet Meclisi’nin çoğunluğa dayalı hükümeti demektir. Sefil ve rezil çöp tenekesi unsurlarını vitrinlemek, Babıali’de birinci sınıf marifettir. Sağ basına %2’lik bir hisse düşmüş bulunuyor. O sağ basın ki, hasret çektiğimiz gazete ve gazeteciliğin binde ikisi derecesinde bile ehliyet ve kabiliyet sahibi  değildir.

Babıali’nin, gazeteyi nasıl başlatıp, her devrin mizacına göre, nasıl yürüttüğünü ve nereye getirdiğini kezzap gibi mermeri oyan bir gözle görmedikçe, gazeteyi kurtarmak, gazeteye Türk’ü ve Türk’e gazeteyi kazandırmak, kurbağaların diliyle olanaksızdır. Gerisi tır..dır..tır.

Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu yaklaşık 100 yıl kadar cezaya çarptırılan Necip Fazıl’ı arıyor; ” Gazeteyi kapatacaksın..anlıyor musun? Yakında sana muazzam bir müessese kurulacak!” Necip Fazıl Kısakürek şöyle diyor;

-Örtülü ödenekten aldığım para nefsim, rejime dalkavukluğum  veya “hakk-ı sükut” olarak susmam için değil, Türk’ün ruh köküne bağlı aziz ve mukaddes dava ve gayem içindir. Adeta baç gibidir ve her verilişinde başka tesirlerle yarım bırakıldığı için evimde halı, keçe ne varsa satıp savmama sebep olmuş, beni aldığımdan fazla borca sokmuştur.

Kilis Orta mektebi üçüncü sınıfında iken merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i tanıdım. Şıh Camii Müezzini Nihat Ferah Hüradam Gazetesi ile kendi eliyle ciltlediği dergiler Serdengeçti ve Büyük Doğu’ları dua kitabı okur, kendisini ziyarete gittiğimizde bize Necip Fazıl’dan şiirler dinletirdi. Serdengeçti ve Büyük Doğu benim ve arkadaşlarım için birer elmas kıymetindeydi. Çünkü okulda öğretilenlerin hiç de öyle olmadığını hatırlatıyor, iyi düşünmemezi, daha sağlıklı algılamamızı belletiyordu.

Büyük Doğu’nun başlık, flaş ve spotlarını adeta ezberlemiştik. Bir orta mektep talebesi için o başlıklar bir filozof edasıyla veriliyordu. Üstad “Ya Ol, Ya Öl.. Başımıza Kulak İstiyoruz..Gelen Demokrat Parti Değil, Giden Halk Partisi” diyordu mesela. Nesri derin, içi dolu kelime oyunları nefis, mübalağalı, hırçın, nükteli, heyecan veren, inatçı, öfkemizi alan, nehri tersine akıtan, yeni bir üslup gelişiyordu. Hem muhalif, hem aksiyon adamıydı. Engin zekalı ve mütekebbirdi ayrıca. Alışılmışın dışında biri, iç duyguları oturmuş, düşündüren tefekkürlü bir dil kullanıyordu.

Kafamızın zonkladığını hissediyordum Üstadın satırları arasında. Ufkumuz genişliyor, dünyaya yeni bir pencere açılıyordu sanki. Daha önce öğrendiğimiz bazı şeylerin sathiliğini ve sahteliğini hissettik. Üstad o zaman bir ebeveyn şefkati ve bir öğretmen muhabbetiyle içimize oturmuştu. Silinmeye çalışıldıkça büyüyor, güçleniyordu. Üstad’tan uzaktık, ta güneyde bir sınır kentinde ama ayrı ve gayrı değildik. O’nunla olmak için yazılarını okumak yeterliydi.

O günlerde iki üniversite öğrencisi hemşehri ağabeylerim İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Büyük Doğu’nun Yazıişleri Müdürü Hüseyin Rahmi Yananlı bize kol açtı, İstanbul Teknik Üniversite talebesi Bahri Zengin gönül verdi, el uzattı.

27 Mayıs Askeri Darbesi olmuş, izleri bir türlü silinememiş, Demokrat Partili Aileler üzerindeki baskılar da yoğunlaşmıştı. Üstad’ı bir orta mektep talebesinin imkanları dahilinde Kilis’e davet ettik. Necip Fazıl Son Posta Gazetesi’nde “Çerçeve”lerini yazıyor. Ben kendisinin mektupla bayramını kutluyorum, o da sütununda benim ıyd-ı nuraniyemi.

Necip Fazıl Kısakürek’in konferansı vecd içinde dinlendi, Belediye Nikah Salonu’nda. Daha bir muhabbetimiz pekişti. Daha şuurlu, daha mağrur yola koyulduk. Ancak bu mağruriyet dostça, ayrıca çok mütevazi idi. Böyle olunca öğrenci olarak önümde iki tercih vardı; ya okul idaresinin tacizi ve mecburi tasdiknameyle okuldan tard edilmem, yahut kendi rızamla ayrılmam.

İkinci husus daha şıktı benim için. Önce Çorlu, sonra İstanbul Site ve nihayet Vefa Lisesi’ne kaydoldum. Artık üstad’a daha yakındım. İstanbul Beyazıd Gedikpaşa semtinde cam üreticisi Kayserili işadamı Refik Bürüngüz’ün işhanındaki Büyük Doğu Fikir Kulübü’ne daha sık gitmeye başladım. Üstad’a artık daha yakındım. Vefa Lisesi’yle Büyük Doğu Fikir Kulubü arasındaki mesafe bir cigara içimlikti. Büyük Doğu Fikir Kulübü daha sonra bir siyasi partiye dönüşecekti. Görkemli bir törenle açıldı. 147 Nolu üye olarak kaydedildim. Hiç bir gelişme beni bu kadar mutlu edemezdi. Bir lise talebesi için, bir fikir kulübüne üye olmak, bir devre mührünü vuran, ses çıkartan bir mütefekkirle aynı çatı altında çalışmak, mücadele vermek “oh ne güzel şey ya rabbim!..”

Üstad İstanbul Tepebaşı Tünel’de idarehanesi olan, Kemal Uzan’ların Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladı. Üniversite gençliği Yeni İstanbul’u, Üstad’ı ve çerçeveleri, sahte kahramanlar’ı öğrendikçe gözlerimiz faltaşı gibi açılıyordu. Yeni bir ses, taze bir nefes gibiydi.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in  eserleri de yeniden birbiri ardı sıra basılmaya, elden ele, dilden dile, yürekten yüreğe dolaşmaya başladı(1964). Bir Adam Yaratmak ve Sonsuzluk Kervanı Serdengeçti’den, Halkadan Pırıltılar Türk Neşriyat Yurdu’ndan, Reis Bey Ötüken’den, öteki eserlerinin tümüne yakını Toker Yayınevi’nden tek tek neşrediliyordu. “Rapor”ların yayını bunu takip etti.

Zaman zaman aksamasına rağmen Büyük Doğu’nun yayını da sürüyordu. Üstad bir yandan yazıyor, öte yandan da Türkiye’yi karış karış dolaşarak konferanslar veriyordu. Konferansların odağı İstanbul Cağaloğlu’ndaki kısa adı MTTB olan Milli Türk Talebe Birliği’ydi. Üstad MTTB’ye göz bebeği gibi ehemmiyet verir, önemserdi. “Büyük Doğu Gençliği” olarak vasıflandırırdı(1967). Artık Anadolu baştan başa Büyük Doğu’ya selam duruyordu. Üstad Edirne’den Ardahan’a, Ağrı’dan İzmir’e gitmiyor, uçuyordu sanki.

Kendi tabiriyle “Büyük Doğu Gençliği” sel olmuş akıyordu, okuyordu gergef gergef. Her grup ve her kol faaliyetlerinde Üstad’tan destek alırdı. Yahut da Üstad’a bütün gücüyle muhalefet ederdi. İşin kolayıydı bu. Ancak Üstad’ın gönlü ve kapısı herkese, her zaman açıktı. Şıktı, kahverengi puantiyeli ceketi sırtında, fuları boynunda, İtalyan rugan iskarpinleri ayağında ve parmakları arasından hiç düşürmediği, sıkıştırıp beklettiği, dumanı bol Bafra’sı Üstad ile örtüşmüştü.

Siyasi kutuplaşmalar, cemaat sürtüşmeleri ilk etapta Üstadı müteessir ediyordu. Ancak öyle bir noktaya gelindi ki Üstad da zaman zaman falan veya feşmekan cemaatin, kuruluşun, ekolün yanında yer almaya başladı, eleştirilerinin dozunu artırdı. Ancak gönlü hep “Büyük Doğu Gençliği”ndeydi. Gençliğe bir başka değer ve ehemmiyet veriyordu. İki günde bir ya MTTB’li gençler O’nun Kadıköy yakasında Erenköy Ethemefendi’deki müstakil evine, yahut Üstad kendisi Cağaloğlu’na MTTB Genel Merkezine gelirdi.

Yazılarından, konferanslarından peşpeşe davalar açılıyordu. Hiç yılmıyor yazmaya ve konuşmaya devam ediyordu. Birkaç mahkeme  Üstad’ı mahkum etti. Prof. Dr. Ayhan Songar’ın raporları kurtardı kendisini cezaevine girmekten. Zaten vefat ettiğinde de devletin Üstad’dan hapis alacağı vardı!. Merhum Üstad devlete borçlu gitti. Son eseri Büyük Vatan Dostu Vahdettin’den mahkum oldu. Yaşı epeyi ilerlemiş ve haklı olarak cezaevine bir daha girmek istemiyordu. Sezai Karakoç da Ötüken’den cep kitabı olarak yayınlanan İslam’ın Dirilişi ve İslam Toplumunun Ekonomik Straktürü adlı eserlerinden yargılanıyordu.

Üstadın bir yazısına konu ettiği “Sınıf arkadaşım Fahri Sabit Korutürk” Cumhurbaşkanıydı ve Akşam Gazetesi Yazarı Çetin Altan’ın mahkumiyetini affetmişti. Bütün ısrarlara rağmen Üstad Necip Fazıl da, Sezai Karakoç da af talebinde bulunmadılar.

Son yıllarda Üstad kendisini o kadar ölüme hazırlamıştı. Görevim dolayısıyla Ankara’da bulunduğumdan ancak her İstanbul’a gittiğimde Üstad’ı ziyaret edebiliyordum. Telefon ettim.1982’nin Ağustos ayı idi. “Üstadım” dedim. “Sizi Prodüktör arkadaşım Mustafa Ruhi Şirin ile ziyaret etmek, elinizi öpmek, duanızı almak istiyorum. Müsaade eder misiniz?” hemen de Başkent’e dönmem gerektiğini ilave ettim. Rahatsızdı. Yorgundu, ama kabul buyurdu.

M. Ruhi Şirin birkaç program yaptı Üstad ile. Ben halini hatırını sordum. Mahkumiyeti ile alakalı gelişmeleri anlatmasını rica ettim. “Yaşlıyım, hastayım, kendimi aşırı yorgun hissediyorum.”dedi. Gerçekten gözleri iyi görmüyordu.  Ancak hafızasında ise daha bir zindelik vardı. Hatta bu son şiirine de yansımıştı. “Üstadım”dedim “Biz sizin memleketimiz kültürüne, sanatına, gençliğine ettiğiniz müstesna hizmeti muhtevi bir dilekçeyi ilgililere iletelim.” dedim. Kendisi gelişmelerle ilgili hususların avukat arkadaşlarımızca takip edildiğini anlattı. Sonra da inancı uğruna idama gülümseyen merhum Prof. Dr. Seyit Kutup’u misal gösterdi ve ekledi; “Olmaz öyle şey, olmaz” dedi hiddetle. MTTB’de iken bize ettiği vasiyetini hatırlattım “Aynen geçerli” dedi. Bu konu yasaklanan bir  eserinin  yayınlanması hususu idi. Eser başta Lübnan’da olmak üzere bazı ülkelerde o memleket diliyle yayınlanmış, Türkiye’de ise yasaklanmıştı.

Ayrılırken elini öptük Üstad’ın mütevazi odasında. Eskimeye yüz tutmuş batılı dizayn ile  estetiğin hakim olduğu eşyaları arasında yalnız bıraktık. Vefatı bir şok tesiri yaptı. Cahit Zarifoğlu söyledi. Öğle yemeğinde duydum Ankara’da. 24 Mayıs Günü idi. Telefon açtım İstanbul’a, ajansları takip ettim, inanmak istemiyordum sanki. Ancak “her nefis ölümü tadacaktır” kutsi emrine Üstad da riayet ederek rahmeti rahmana kavuşmuştu. Vefat ederken  ailesine ve yanındakilere “Demek böyle ölünüyormuş” diyerek duayla  ruhunu teslim etmiş. Daha sonra oğlu Mehmet Kısakürek anlatmıştı.

Başkent Ankara’dan belki altmış, belki yüz altmış otobüs hareket etti Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in İstanbul’daki cenaze törenine katılmak üzere. Fatih Camii tıklım tıklımdı. Cami avlusu dolu, dışarısında sokak ve caddeler ana-baba günü gibi. Kayseri’den dostlar, Sivas’tan, Erzurum’dan, Van’dan gönüldaşlar gördüm. Antalya’dan kalkıp gelmiş gençler. Sonra Ege, sanki İstanbul’a göçmüş. Karadeniz ve Güneydoğu’dan gelenler İstanbul’un o günkü sıcağına inanamadılar. Herkes birbirine sarılıyor, birbirini görmenin mutluluğu, Üstadı kaybetmenin ızdırabıyla sancılı bir vaziyette.

Bütün gazeteler o gün Üstad’ın vefatı haberiyle üzüntülüydüler. Bunun istisnası yoktu. Bazılarına göre bir sanat devi, bazılarına göre büyük şair, bazılarına göre de büyük İslam mütefekkiri Necip Fazıl Kısakürek dar-ı bekaya göç etmişti. Cumhuriyet bile “Süper Mürşid” deniyor, yazarı Alpay Kabacalı “Gerici Basında Ne Var Ne Yok”u arka plana itelemişti.

Gençler Üstad’ın cenazesini Fatih Camii’nden Eyüp Sultan’ın eteklerine kadar omuzlarında götürdüler. Kabristan bir miting alanı gibiydi. Tek farkı getirilen tekbirler ve edilen dualardı.

Üstad’ın Eyüp Sultan’daki kabrine giden yollar güvenlik tedbiri olarak polislerce kesildiği için tepelerden aşarak mezarı başına kan ter  içinde vardık. Her şeye rağmen Eyüp Sultan Kabristanı hınca hınç yine doluydu. Bir hafız Üstad’ın kabri  başında Kur’an okuyordu.

“Kısakürek Necip Fazıl, İstanbul 1907. Annesi Mediha, Babası Fazıl. Evli. Neslihan. Çocukları; Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman, Zeynep. Edebiyat Fakültesi. Az İngilizce bilir. 1924’de Vakit Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. Yazar. İstanbul Erenköy Hacı Hakkı Sokak 16/8 Noda oturur.”

Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı “Türk Basınında Kim, kimdir?” isimi eserde Üstad böyle tanıtılıyor. 1924’de 19 yaşında iken Vakit’te gazeteciliğe başlamış demek.

“İlk dizisi düşün ve sanat dergisi niteliğinde olan Büyük Doğu’yu (1943-1954) çıkarmaya başladıktan sonra resmi göreve girmedi. Son Posta, Yeni İstanbul gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. Büyük Doğu’yu ikinci kez siyasal gazete olarak çıkardı. 1945’te tutucu zümrelerin değer saydığı konuları işleyerek, tarihsel ilerleme bilincine aykırı doğrultuda yazıları, kitaplarıyla çağdaş düşünce verilerinin dışında kalan yazarlar arasına katıldı. Yeni Mecmua’daki (1923) ilk deneylerinden sonra; Milli Mecmua (1924-28), Hayat (1928-29), Varlık (1933-36), kendi yayını Ağaç (1936) dergilerinde çıkan şiirleriyle Cumhuriyet döneminde yetişen şair kuşağının en ünlülerinden biri durumuna geldi.”

Marksist duyguların ağır bastığı  yazılarıyla tanınan Şükran Yurdakul da Bilgi Yayınevi’nce neşredilen Şair ve Yazarlar Sözlüğü’nde Üstad Necip Fazıl için böyle diyor.

“Büyük Doğu, Siyasi, Edebi Dergi. (İstanbul) 17 Eylül 1943-05 Mayıs 1944; 02 Kasım 1945-02 Nisan 1948; 14 Ekim 1949-29 Haziran 1951; 16 Kasım 1951-27 Kasım 1951(Günlük); 06 Mart 1959-14 Ekim 1959; 30 Eylül 1964-25 Kasım 1964; 22 Eylül 1965-19 Aralık 1965;19 Temmuz 1967-10 Ocak 1968(Dergi); Mayıs 1969-Aralık 1969; 06 Ocak 1971-28 Nisan 1971; 1943 ile 1971 yılları arasında 15 devre halinde Necip Fazıl Kısakürek tarafından yayınlandı (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi; Cilt 1, Sahife 483)

Büyük Doğu, çok partili demokratik parlamenter sisteme geçtikten sonra siyasi yönü ağır olan bir politika izlemiştir. Ancak Büyük Doğu bütün sayılarında sanat ve edebiyata büyük ağırlık vermiş, hukuk gibi özel ihtisas isteyen konularda da ehline yazılar yazdırmıştır. Çoğu Büyük Doğu sayısı da Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştır.

Merhum Üstad gazete ve dergilerde bir türlü kadrolaşma yapamadı. İstikrarlı olamadı. Genç yazarları, muhabirleri toparlayamadı. Bir şeyler verdi ama, ileriye götüremedi. Tekrarı yineledi. Bunlar biraz da Üstadın şahsi tavrından kaynaklanıyor. Telif öder miydi? Sezai Karakoç aldığını söyledi. Peki herkese mi?  Eşref Edip Fergan’ın sahibi olduğu Sıratımüstakim ve Sebilürreşat ile başlayan ve hala günümüzde de devam eden sağ, milliyetçi, islamcı, muhafazakar gazete ve dergi patronları maaş, telif ve teşvik konusunda aşırı cimridirler. Lafını ederler, uygulamasını nedense yapmazlar. Büyük Doğu da bu örnekler içindedir.

Üstad Cumhuriyet (12.11.1938) ve Türk Tiyatro Dergisi’nde (01.12.1938) şöyle diyordu Atatürk için “Milli kahramanın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusu ile teselliye muktediriz:  Teknesinde Atatürk’ü yoğuran soylu Türk milletinin, için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti!..”

Üstad Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu’da vesikalar neşrederek dikkat çekiyordu. Zamanın mitlerine de, zıt mitler çıkararak karşılık veriyordu. İlk yayınlanan eserinden son neşrettiği kitap, dergi , gazete, yazı ve raporlarında bunu görmek mümkün. Mesela İkinci Sultan Abdülhamid Han, Sultan Vahdettin gibi. İsimleri isimlerle, resimleri resimlerle cevaplıyordu.

Büyük Doğu ilk sayısından son sayısına kadar  logosunu, klişelerini muhafaza etti, hiç değiştirmedi. Mesela; 1001 Çerçeve, İslam İnkılabı, Dedektif X Bir, Çöle İnen Nur, Tasavvuf, Dilimizi Öğrenelim, Hadiselerin Muhasebesi, Tarih, Sizinle Başbaşa, vs.

Büyük Doğu mizanpajından, esprilerine kadar da aynı kaldı. Siyaset her geçen gün dozunu artırarak Büyük Doğu’da yer buldu. Peki neden? Değerlendirilmesi gereken bir soru bence. Mesela sağ yelpazede her gruba arka çıktı. AP, MSP, İDP ve MHP bundan nasiplendi! Cemaat, sivil toplum kuruluşları ve ekoller de öyle; örnek verirsek MTTB ve Mücadele Birliği ile Ülkücü kuruluşlar hemen akla gelebilir.

1967 yılıydı. Büyük Doğu yayınlanırken kamu kuruluşu Güneş Matbaacılık mürettiphanesinde Üstad’a sordum. İttihat Gazetesi’nin o zaman istihbarat şefiydim.

-Üstadım, matbaada mürettiplere bir çizgi attırmak için alnımızın damarı çatlıyor. Biz (çizgiler ince ve kibar olsun) diyoruz, onlar (sırf iş bitsin de nasıl biterse bitsin) diye düşünüyorlar.

Güldü  Üstad. Sonra bunu mürettiplere anlattım. Mürettipler de bana güldüler ve;

“-Üstad bize her dergi için Konyalıdan yemek ve tatlı getirtir. Necip Fazıl ile çalışmak ayrı bir zevk!” dediler.

Tiyatrocu ve yazar Üstün İnanç , Gazeteci Gündoğdu Serhatlıoğlu ve arkadaşları Fikir Tiyatrosu’nu kurmuşlar ve ilk olarak Necip Fazıl Kısakürek’in Sultan 2. Abdülhamid Han adlı eserini oynayacaklardı (1967). Gala Adapazarı’ndaki bir sinemada gerçekleşecekti. Beni de davet ettiler. Cağaloğlu’ndan hep birlikte özel bir otomobile binerek, Sirkeci’ye geçtik. Boğaziçi Köprüsü o yıllarda henüz yapılmamıştı. Araba vapuru kuyruğu uzun olunca mecburen Kabataş’a yöneldik. Burada da yoğun araç kuyruğu vardı. Benimki henüz gelmemişti, ama Üstadın basın kartı olacağını düşünerek “doğru arabalı vapura geçelim” diye basının ayrıcalığını hatırlattım. Üstad “O da nedir?” diye kendine has tepkisiyle sordu. Anlattım. Onunki de olmayınca gidip liman yetkilisi ile konuştum. Üstadın daha adını duyar duymaz selamlayarak “vapura buyur” ettiler.

İstanbul-Adapazarı devlet karayolu duble bile değildi. Trafik yoğunluğundan açılışa yetişemeyeceğimizi anlayınca yine basının önceliği aklıma geldi. Trafik yetkilileri telsizle yol açtılar. Sakarya’ya girmemiz yarım saat gecikmişti. Ancak Adapazarlılar  bekliyorlardı. Necip Fazıl içeri girer girmez bir alkış fırtınası esti salonda. Oturanlar kadar ayakta olanlar da bir hayli fazlaydı. Üstada tempo tuttu izleyiciler. Bir yarım saat de böyle gecikildi.

2. Abdülhamit Han’ı, Sultana o kadar benzeyen Yüksek İslam Enstitüsü son sınıf öğrencisi Abdülkadir Sezgin oynuyordu. Üstad bu eserini amatör yeni bir tiyatroya vermesini bir lütuf olarak görüyordu. Çünkü Necip Fazıl’ın eserlerinin çoğu İstanbul Şehir Tiyatroları’nda, döneminin ünlü aktörleri mesela Muhsin Ertuğrul, Vasfi Rıza Zobu gibi sanatçılarla kapalı gişe oynamıştı. Dolayısıyla tedirgindi. Eserde Sultan 2. Abdülhamit Han’ın fayton ile Yıldız Camii’ne cuma namazı için giderken Ermenilerce bombalı suikast sahnesi vardı. İşte bu sahneye sıra gelmişti. Daha suikast yapılmadan teypten sahneye aktarılan bomba sesi ve atların haykırışı Üstad’ı şiddetle ayağa kaldırdı, yanındakiler rica-minnet yerine oturttular, ancak Necip Fazıl “Bu bir rezalet, eserimi sizden geri çekeceğim” diyerek hiddetini gösterdi. Araya hatırını kırmayan insanlar girince sakinleşti bir müddet sonra, oyun da devam etti. Bu hatayı Necip Fazıl Kısakürek sevgisiyle seyirci  görmedi bile. Gece yarısı İstanbul’a dönerken Üstad bundan hiç bahsetmedi. Bütün Türkiye’de eser aylarca kapalı gişe oynadı. Buna rağmen Fikir Tiyatrosu maalesef yaşamadı.

Biz işi anlamıştık ta ki neden sonra. Aynı yola başvurduk. Üstad’ın basını eleştirisi de aykırı unsurlar içeriyor ve kendisine has bir üslupla dikkat çekiyordu. (1) Sağ basın o günlerde yeterli değildi. Kemiyet ve keyfiyet olarak bugünkü kadar maalesef yoktu.  Üstad sağ medya için “aceze basın” derdi. Bu tespit yine de tartışılabilinir. Solu daha fazla kişilerle eleştirirdi. İsmet İnönü ve Süleyman Demirel’in fotoğrafları ise gazete fotoğrafçılığında en güzel çirkin örneklerdi.

Sağa ve cemaatlere, ekollere okuyucu kazandıran Necip Fazıl Kısakürek’tir. Belirli dönemlerde başka kitap ve yayınların yasak edildiği cemaat ve ekollere girmeyi başaran yine Necip Fazıl Kısakürek Üstad’tır.

Büyük Doğu resime ehemmiyet verirdi. Resimsiz bir Büyük Doğu mümkün değildi. Haberlerinde ise objektiflik aranmaz, tümü subjektiftir, yorumludur.

Üstadı aldatmak, bir çocuğu aldatmaktan daha kolaydı. Hele dostlarının ve gönüldaşlarının söylediklerine hemen inanırdı. Onun için de  zaman zaman başka  cemaatler ve ekoller lehinde olmayan yazılarını gördük.(2)

Her siyasete giren ekol ve cemaatin gazetelerinde günlük yazılar yazdı, şiirleri yayınlandı. Örnek verecek olursak; Her Gün, Yeni İstanbul, Son Posta, Babıali’de Sabah, Milli Gazete, Tercüman, Yeniden Milli Mücadele vs.

Neşrettiği yayınlarında bazen ilanlarına kadar kendisi yazardı. Ancak dergi ve gazetelerinde hiç bir tek ilan bile alamadığı dönemler oldu. Bazen kendisi almadı, bazen kendisine reklam vermediler. Bu arada bir anektodu hatırlatmam gerek.

İstanbul Beyazıd Camii müezzini İsmail Kanyılmaz MTTB’nin yayınladığı Milli Gençlik Dergisi ile Babıali’de Sabah ve Bugün Gazetelerine ilan topluyordu. Necip Fazıl Kısakürek O’na birgün “Bize de ilan getir!” dediğinde, İsmail KanyılmazÜstad’da “Hayır, getiremem, çünkü sen onların aleyhinde de yazı yazarsın! Ancak istişare etmem ve istihareye yatmam gerek. Bana müsaade et” diyerek teklifi rolantiye alıyor. İsmail Kanyılmaz’ın aynı gün istişare ettiği Doçent. Dr. Nevzat Yalçıntaş; “Yanlış yapmışsın aziz kardeşim, hemen git üstaddan özür dile. Çünkü biz hepimiz O’ndan süt emmiş, O’ndan beslenmişiz.” diyor. İsmail Kanyılmaz da Büyük Doğu İdarehenesine giderek Üstad’dan özür diliyor, Yalçıntaş Hoca ile istişare ettiğini ve O’nun söylediklerini aktarıyor. Üstad Büyük Doğu İdarehanesinde bulunanlara dönerek diyor ki “Görüyor musunuz?.. bütün ülke benden süt emmiş, o’nunla beslenmiş. Ben Türkiye’nin en büyük ve en fazla süt veren ineğiyim.”

1968 yılında Büyük Doğu’yu Toker Yayınları’nın Sahibi Yalçın Toker’e sattı. Toker o senelerde Necip Fazıl’ın bütün eserlerini tek tek yayınlamaya başlamıştı. Ancak okuyucularından gelen büyük tepki ve infial üzerine Büyük Doğu’nun isim hakkını yeniden kendisi aldı, imtiyaz sahibi oldu.

Üstad ile Babıali’de Sabah(1967), Bugün(1968) ve son olarak da Tercüman (1970)  Gazetesinde birlikte çalıştık. Her üç gazetede de tefrikaları yayınlandı. Babıali’de Sabah’ta “İmam-ı Kastalani’den Özleştiren ve Sadeleştiren Adıdeğmez” imzasıyla El Mevahib-Ül- Ledüniyye bir yıl boyunca tefrika edildi. Tercüman’da Ramazan sayfasına daha önce yayınlanmış yazılarını üzerinden güncelleştirerek getirir verir veya biriyle gönderirdi. Bugün’de günlük yazılara başlamıştı.

Ben ise Bugün için Türk Ceza Kanunu’nun 163.  ve 6187. Maddeleriyle alakalı çalışmalar yapıyordum. Her iki kanun da, özellikle islamicehd ve endişeleri olan inanmış insanlardan; inanmayanların, bu damardan beslenenlerin intikamı için hazırlanan bir tuzak gibiydi. Müslüman gibi yaşamak isteyen onlarca insanımız bu iki maddeden mağdur edilmişti. Zaten TBMM görüşmeleri sırasında da bunu zabıtlardan anlamak mümkündü. Böyle bir çalışmaya başlamıştım.

Hazırladığım bu yazı dizisinde TCK’nun 163 ve 6187. Maddelerinin TBMM’nde kabulü, meclis müzakereleri, uygulaması, mağdurları, mazlumları, örneklerini gündeme taşıyacaktım. Sekiz sütuna “Yüzaltmışüç” diye reklamları manşete taşınmıştı. Üstadın dikkatini çekmiş. Gazetenin sahibi Mehmet Şevket Eygi Bey’den sormuş (Bu neyin nesidir?) diyerekten. Şevket Eygi de anlatmış. Bu defa (Peki kim yazacak?” diye hatırlatmış Üstad. Benim olduğumu öğrenince “Tabii bunu ancak bir Büyük Doğu mensubu gündeme getirebilir, yazabilir, sevindim!” demiş.

Üstad beni çağırdı. Erenköy’deki evine gittim. Dedi ki; ” Meseleye bu işin mahkumlarından değil, çilesini çekmiş kutuplarından başlamak gerekir. Bunu ben yapacağım. Mukaddes davamız nasıl buralara gelmiş, niçin çileler çekilmiş, görsünler, anlasınlar, bilsinler!.”

Dökümanlarımı Üstad’a verdim. Ve bir yeni eser ortaya çıktı ; Son Devrin Din Mazlumları, imza Necip Fazıl Kısakürek.

Yayınlandığında olay olmuş, tahminlerin üzerinde dikkat çekmişti. Benim çalışmam ise “Yüzaltmışüç” adıyla Milli Gazete’de yayınlandı, sonra da kitap olarak Fatih Yayınevi 20 bin adet bastı, Yunus Emre Yayınevi neşretti(1974).

Üstadın inancı her şeyin üstünde idi. Yazılarıyla alakalı mahkemelerdeki savunmaları, basındaki kavgaları, konferansları kadar ünlüdür(3). Hapishane hatıraları da bu olayın bir başka vechesidir.

Gazeteci Necip Fazıl Kısakürek, son yıllarda yayınladığı “Rapor”lar da Büyük Doğu’ların bir nev’i devamıdır. Onları da kitap olarak değil de, dergi olarak düşünmek gerekir. 13 sayı yayınlanan Rapor’ların dergilerden tek değişik yanı resim olmamasıdır.

Gazeteci Necip Fazıl’ın yazılarında çoğu zaman mahlas kullandığını görmekteyiz. Bunlardan bazıları şunlar: Ne Fe Ka, Dedektif X Bir, Ahmet Abdülbaki, Prof. Dr. Ş.Ü, Adıdeğmez, Akıl Hocası, Be-De, Dilci, Diplomat, Gariboğlu, Gözcü, Ha. A. Ka, Hi- Ab-Kö, Hikmet Sahibi Abdi’nin Kölesi, İsmini Vermeyen Prof., İstanbullu,  İstanbul Çocuğu, Kulak Misafiri, Muhasebeci, Mürid, Nüktedan, Ozan, Ozanbaşı, Özcü, Sözcü, Tetikçi, Uykusuz İnsandan, Üçyıldız, Vaiz, Yazan:?, Zabıt Katibi.

Necip Fazıl Kısakürek Büyük Doğu’daki yazılarında zaman zaman da yazıailesi ve gönüldaşlarının da adına yazılar yayınlamıştır. Bunlardan bazılarını hatırmatmak gerekirse şöyle; Ahmet Semiz, Ali Biraderoğlu, Hüseyin Rahmi Yananlı, Hüseyin Arı,  Mustafa Müftüoğlu,  Nedim Evliya, Neslihan Kısakürek, Ömer Karagül, Rafet Cınğıl,  Salih Güler.

Büyük Doğu okuyucusuna gösterdiği ilgiliyi yazarına göstermedi. Bu nedenle Büyük Doğu’nun yazıişleri ve sanatçı kadrosu devamlı değişiklik gösterdi. Büyük Doğu istihbarattan çok, eline geçen vesikaları yeğliyor, değerlendiriyordu. Büyük Doğu belirli bir dönem (1949-1964) her türlü sağın yazı yazma imkanı bulduğu bir yayın organı oldu. Daha sonraları hissedilebilen veya farkedilebilen bir değişim göze çarptı. Bir ara Büyük Doğu Partisi’nin resmi yayın organı olarak neşriyat yaptı; 15 Haziran 1951 Sayı 60.

Necip Fazıl Kısakürek mütefekkir, yazar, sanatçı, şair ve gazeteci olarak komple bir kültür adamıydı. Üstün zekası yanında merkeziyetçi ve kibirli yanı da bir başka özelliğiydi. Üstad Necip Fazıl günümüzde örneğine rastlanmayan, gittiği gazeteye okuyucularını da birlikte sürükleyen, tiraj kaydettiren, tekaütlüğünü kazanamamış son fikir emekçisidir.

(1)  Bir mezhepicadı yolunda oldukları söylenen, evime kadar gelmek ve helalleşmek zahmetini esirgemeyen ve her hangi bir içtihat davasında olmadıklarını kalemimden çıkan bir beyanname ile ilan eden,derkenpörsüyen ve meydan yerinde görünmez olan,ölü bir dergi ve günlük gazeteyle yetinen, fakat bir takım akıl almaz matbaa tesislerine gücü yeten bu zümreye ne oldu, neredeler ve ne alemdeler, bilemem?!

Basında da hal-ü keyfiyet malum..Sağ cephenin “aceze basın” diye isimlendirdiğimiz  ve topumun birden baskıları Günaydın Gazetesi’nin mürekkep ayarı için sarfettiği dökümlü nüshalardan daha az fakrüddem; “kan eksikliği” çeken gazete ve dergiler.

Büyük Doğu, 5 sayılık bu son devresinde yine topyekün onlardan fazla satmış, fakat tafsilatı “karar” yazısında bildirildiği üzere, şanını muhafaza bakımından yayınlanmasını gerektirici şartlar derecesinde susmasını emredici faktörlere çarpmış ve derin bir tenezzülsüzlük duygusu içinde yine gününü beklemeye koyulmuştur.

Şu var ki bunca “aceze basın” içinde , İslam, İslami hareket, parti ve gençlik davasını “efradını cami ve ağyarını mani” şekilde ortaya koyabilecek tek bir kalem mevcud değil. Aceze basından sayılmayacak bir gazetede Ergun Göze ve kendi kısır imkanları içinde Şevket Eygi’den başka kimse de bir istidatçık olsun görmüyorum. Profesörler hakkında ise kıymet hükmümü biliyorsunuz: içi geçmiş kabaklar.(Rapor 5)

(2)  Bu arada “Mavera” isimli, üzerinde eğilmeye ve bir takım vaadler hecelemeye değer bir mecmua ve etrafında bir çevre var ki, her biri tam ayar Büyük Doğucu bildiğim ve kadromuzda gösterdiğim (otomobil-kendinden hareketli) eser verme çağında, “olgun yaşta gençler” diye  sınıflandırabilir bu zümreyi korkunç bir kaçaklık içinde görmekte, öteden beri biricik gıdamı teşkil eden inkısar ve ıstırapların en zalimine uğramış bulunuyorum.

Onlar ki kitaplarda  annelerini “Büyük Doğu ” diye göstermişler  ve bana “Siz komünist partisine gir deseniz, gireriz!” demişlerdi, nasıl oldu da asıllarını inkar ettiler, annenin hakkını helal etmeyeceğini düşündüler ve üstelik hadiseyi mahrem planda tutmayıp bir MSP gazetesinde şerefsiz bir telmih ve ima yoluyla, beni müslümanlar arasında fitne çıkarmakla suçladılar.

Öyle mi? Buyursunlar işi aleniyete vurmak cüretinin karşılığını.(Rapor 5)

(3)  BasınıdakiKavgaları’ndan birkaç örnek vermek istiyorum Üstad Necip Fazıl’ın;

*Hakkımızdaki tahrikin körüklüyücülerinden Vatan. Elmalum..dönme gazetesi..Nazım Hikmet ve zaman ve mekana göre komünizmamüdafaacısı.. bütün dosyası hazırdır. Neşri bu ceridenin ilk kıpırdanışına bağlıdır.

*Hakkımızdaki tahrikin körükleyicilerinden Yeni İstanbul. Servetinin kaynağı bütün bir efsane olan zatın, başmuharrirlik makamına en azılı bir dönmeyi oturttuğu gazete. Bütün dosyası hazırdır. Neşri bu ceridenin  ilk kıpırdanışına bağlıdır.

*Hakkımızdaki tahrikin körükleyicilerinden iki büyük gazete. Doğrudan doğruya yahudi kapitalizmasının emrinde olan ve şimdilik isimleri mahfuz bulunan bu iki büyük gazetenin de akıllara hayret verici dosyalarını tamamlamak üzereyiz! Kıpırdasalar da, kıpırdamasalar da yakında görüşeceğiz. (Büyük Doğu26 Ocak 1951 Sayı 45)

(*) Vatan’a.. “Vatana Mektup” başlığı altındaki çanak tutuşuna, ibret ve hayretle gülümseyerek dikkat ettik!.Yoksa seni o türlü kaşındırırız ki, tırnakların derini yolup bitirdikten sonra, kendi ciğerini de dilim dilim kesip doğrayabilir.  Kaşınma..Ve sus-pus-otur! Yoksa sonunda ve kendi kendine öyle bir kazığa oturursun ki, insanı şiş kebabına çevirir. Kaşınma! Fani rahatına bak. Sus-pus-otur! (Büyük doğu 20 Mart 1959 Sayı:3)

 

 

Mirac Kandili

 

İçinde bulunduğumuz Recep ayının 27. Gecesi, üç aylarda bulunan kandiller geçidinin ikincisi olan Mirac Kandili’dir.

Mirac Kandili; Yüce Allah’ın, Sevgili Peygamberimize büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, arada hiçbir vâsıta olmaksızın ilâhî vahye muhatap kıldığı kutlu bir gecedir.

Mirac gecesi; biz mü’minlere Rabbimizin ihsan ve ikramı olarak; beş vakit namazın farz kılındığı, Allah’a şirk koşmayan bütün mü’minlerin affedilebileceğine dair müjdenin verildiği, inananların sorumluluklarının hafifletildiğini bildiren ayetlerin (Bakara, 2/286)Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e verildiği çok müstesna bir gecedir.

Bu gece, Yüce Allah, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e özel bir ihsanda bulunarak, Efendimizi önce Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürmüş (İsrâ,17/1), oradan da semaya, daha sonra da hiçbir varlığın erişemeyeceği yüce makamlara yükseltmiştir. İşte bu büyük İsrâ ve Mirac hadisesi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in en büyük mucizelerinden birisidir.

Mirac hadisesinin, Müslümanlar için önemli sonuçlarından birisi hiç şüphesiz, beş vakit namazın bu gecede farz kılınmasıdır. Namaz biz mü’minlere bir Mirac hediyesidir. Bundan dolayı“Namaz mü’minin Miracı”(İbn-i Mâce, I, 313) olmuştur. Günde beş vakit namazını huşu içerisinde eda eden mü’min için namaz, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkma ve O’na yaklaşma vesilesi olmaktadır. Zira ayet-i kerimede; “Secde et ve Rabbine yaklaş”(Alâk, 96/19) buyrulmaktadır.Böylece Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mirac’da Allah’ın huzuruna kabul edilmesi, namaz ile sembolik olarak yaşanmış olur.

Öyleyse her Müslüman, Mirac hediyesi olan namazı şartlarına riayet ederek, huşu içinde kılmak suretiyle Allah’a yakınlaşmanın; O’nunla baş başa kalmanın ve O’nun huzurunda huzura ermenin gayreti içinde olmalıdır.

Dinimizde namaz diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.),“Namaz dinin direğidir”(Tirmizî, İman, 8; Müsned, V, 231, 237) buyurmuştur. Efendimiz yine bir hadis-i şerifinde secdeyi de kulun Allah’a en yakın olduğu hal olarak nitelendirmiştir.(Müslim, Salât, 215)

Yüce Allah, Mirac sırasında Hz. Peygamber (s.a.s)’e, her biri ahlâk ve fazilet düsturları olan on iki emir vahyetmiştir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

“Yalnız Allah’a ibadet etmeli, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalı, anne-babaya hürmet ve itaat etmeli, hısım-akrabaya, fakir ve yoksullara, yolculara yardım etmeli, israf ve cimrilikten sakınarak kazancı yerli yerinde harcamalı, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmemeli, toplumu ve aileyi temelinden sarsan zinaya ve ona teşvik eden sebeplere yaklaşmamalı, insan hayatına saygı gösterilmeli, yetimlere iyi davranarak onların haklarını korumalı, verilen sözde mutlaka durmalı, ölçü-tartıda, her söz ve davranışımızda doğruluğa dikkat etmeli, hile yapmamalı, bilinmeyen bir şeyin ardına düşmemeli, yeryüzünde kibir ve gururla yürümemelidir.”(İsrâ, 17/23-39)

Bu mübarek gece; öncelikle namazın Mirac gecesinde farz kılındığının idraki içinde olarak,  kaza ve nafile namazlarla ihya edilmelidir.  Bu geceyi fırsat bilerek çokça tevbe ve istiğfar ederek günahlardan arınmaya çalışılmalıdır.

Bu gece çokça Kur’an okumalı, özellikle Peygamber Efendimize Mirac gecesi verilen Bakara suresinin son iki ayeti ile İsrâ suresinin 23-39. ayetlerinin manası üzerinde tefekkür etmeli, bu ayetlerde belirtilen hususlar çerçevesinde hayatımızı gözden geçirmeliyiz. Kendimiz, ailemiz, anne-babamız ve bütün din kardeşlerimiz için dua etmeli, Efendimiz (s.a.s.)’e salâtü selâm getirmeliyiz.Ayrıca yoksullara, yetim ve kimsesiz çocuklara yardım ederek sevindirmeliyiz. Bununla birlikte bir ömür boyu Mirac’ın gayesine uygun hareket etme kararlılığımızı yenilemeli;daima Allah’a yakın olmanın gayreti içinde olmalıyız.

Bu duygu ve düşüncelerle; 5 Haziran Çarşamba gününü Perşembe’ye bağlayan gece idrak edeceğimiz mübarek Mirac Kandili’ni tebrik ediyor; özellikle İsrâ ve Mirac hadisesine şahitlik etmiş olan Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu bölge olmak üzere ülkemize, tüm İslam coğrafyasına ve yeryüzüne huzur ve barışın hakim olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

 

 

Şura Şehirleri

 

Bilindiği gibi Aydınlar Ocakları düzenli olarak her yıl en az iki şehirde şûra toplantısı tertip etmektedir.

Türk kültür ve aydınlanma hareketine kırk yılı aşkın hizmet veren Aydınlar Ocakları mensupları ülkemizin yetiştirdiği milli ve manevî olgunluğa ulaşmış can dostlardan oluşmaktadır.

Türk ve İslam âleminin bu günkü geri kalmışlığının temel sebebini Profesör Dr. Selahattin Halilovtek bir cümleye sığdırmıştır.

Ona göre geri kalmamızın tek sebebi “DÜŞÜNMEYİ KAYBETMEMİZDİR”.

Düşünülmeden yapılan her çaba bir türlü doğru sonuç vermemektedir. Sosyal hayatta gayretin başarıyı yakalamada yeterli olmadığı, bunun yanında disiplinin de gerektiğiartık ortak kanaatlerdendir.

Aydınlar Ocakları disiplinde de diyeceğimiz metotlu çalışmayı daima kendisine örnek edinmiştir.Bu örneğin sonuçları kendisini şûralarda göstermektedir. Bu güne kadar38 şûra tertip edilmiştir. Şûralar sonuç bildirileriyle kendisine hayat bulmaktadır.

Güzel Türkiye’mizindeğişik şehirlerinde yapılan toplantılarda gidilen o şehrin sosyo kültürel ve tarihi özellikleri de yerinde gezilerek görülmektedir. Bu etkinlikler sadece kişilere ait bir seyahatten öte Ülke ve dünyanın içinde bulunduğu şartları tahlil edilerek kamuoyu ile paylaşılmaktadır.

Aydınlar Ocaklarının her şûrası bir tez konusu olabilecek kapsamdadır.Bu tespitimiz bir abartı değildir. Sonuç bildirileri tahlil edildiğinde haklı olduğumuz ortaya çıkacaktır.

Yesevi Yayıncılık tarafından okuyucu ile buluşturulan “Adım Adım Türkiye’m ŞÛRA ŞEHİRLERİ”  adlı eseri araştırmacı yazar Sayın Erdoğan ASLIYÜCE 2013 Nisan ayı içerisinde neşretmiştir. Bu eserde kendi memleketimizin bilinmeyenlerine de ulaştığımızı görmekteyiz.

“Adım Adım Türkiye’m ŞÛRA ŞEHİRLERİ”  eseri gelecekte kaynak kitaplar arsında göreceğiz.

Bu çalışmalarından dolayı Sayın Erdoğan ASLIYÜCEYİ tebrik ederken, her bir üyesi bilgi birikimi ile bir derya olan Aydınlar Ocağı mensuplarından yarınlara eser bırakmaları için gayret beklediğimi belirtmek isterim.