24.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 989

Gezi Parkı Eylemleri

Taksim’deki Gezi Parkı’nda, ağaçların kesilerek eski Taksim Kışlası binasının görünümü altında alış-veriş merkezi ve rezidans yapılması projesi çok yanlış bir düşüncenin ürünüdür. Taşıt trafiğinin yer altına alınması ve alanın yayalaştırılması gibi parlak bir projeyi gerçekleştirme şerefi bile, yapılan feci yanlışın ayıbını örtemez. İstanbul’un siluetini bozan binalardan şikâyet edenlerin, şehrin kalbinin attığı bir meydanda aynı çirkinliğe bizzat sebebiyet vermesi, ancak ‘akıl tutulması‘ olarak açıklanabilir.

Sindirilmiş yerli basın, gerçekleri yazmaya cesâret edemezken, yabancı basın, gezi parkındaki ağaçların kesilmemesi için yapılan mücâdeleyi, ‘Arap Baharı‘na benzeterek ‘Türk Baharı‘ olarak adlandırıyor ve muhtemelen tırnak sürtüyorlardır.

Azımsanmayacak kadar büyük bir kütle; biber gazına maruz kalmak, polis coplarıyla dövülmek, yerlerde sürüklenmek, yaralanmak ve hatta daha beter durumlara tahammül etmek, ölümü bile göze almak pahasına eylemlerine devam ediyorsa, uykusundan, rahatından fedâkarlık edip yeşil alanına sâhip çıkıyorsa, demokrasi ile idâre edilen ülkelerin yöneticileri, durup düşünmelidirler. Düşünmek de yetmez. Mutlaka yanlıştan dönüldüğünü açıklamak mecburiyetindedirler. Böyle bir açıklama, onlara puan kaybettirse bile, tecrübe kazandırır.

Cumhurbaşkanı, Başbakan Yardımcısı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, bu tecrübeyi kazanmış olmalarını görmek memnuniyet vericidir.

Gezi Parkı’ndaki ağaçları dikenler, nasıl kendilerinden sonraki 70 yılı düşünmüşlerse, işbaşındaki yöneticilerin de kendilerinden sonraki 70 yıllara intikal edecek yeşil alan bırakmalıdırlar.

Mandalar göl gördüklerinde, içine girip yatmayı hayal ederler. İnsanlar, farklı davranmalı. Gözlerine kestirdikleri araziye AVM ve rezidans inşa ederek rant elde etmeyi tasarlamamalı.  

Dikkat!

Zannedilmesin ki halk irâdesi sâdece seçim sandıklarında tecelli eder. Bıçak kemiğe dayanınca meydanlar halk irâdesinin tecelligâhı hâline gelir.

*** 

Olayların başlamasından sonraki ilk haftanın başında dolar 1,90’a yükselerek son 17 ayın en yüksek seviyesine ulaştı. Adı; ‘Borsa İstanbul‘ gibi Türkçe kurallarına aykırı bir düzenleme ile değiştirilen İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda ise % 10,14 düşüş yaşandı. Bu orandaki düşüş en son 2001 yılındaki krizde görülmüştü. (1) Turizm sektöründe iptaller oldu.

Gerilimin tırmanması, Türkiye’ye zarar veriyor.

Şehrine sâhip çıkan iyi niyetli insanlar arasına sızan provokatörler sebebiyle, uyarı eylemlerini hafife almak, zararlarımızı artırır. Eylemler; Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Balıkesir, Mersin, Manisa, Muğla ve ilçelerine kadar yayıldıktan sonra hâlâ; ‘Ben ne dersem o!‘ zihniyetinde ısrar etmek; ısrarı, ‘provokasyon‘ gibi zayıf bir temel üzerine oturtmak zararları felakete dönüştürür.

Güzel Türkçemizde; ‘sühulet (2), ‘teenni(3) ve ‘i’tidal(4) gibi son derece güzel kelimeler-kavramlar bulunmaktadır. Bunları iyi bilen ve uygulayan yöneticilere ihtiyacımız var.

Gezi Parkı, İstanbul’un mâvi Boğaz’ını en güzel açıdan gören yeşil gözleridir. O güzel gözleri kör etmeyi tasarlayanlarla o gözleri korumaya çalışanların mücâdelesi artık bitmeli.

Gezi Parkı, İstanbul’un değil, Türkiye’nin de yeşil gözleridir. Eylemlerin İstanbul dışındaki şehirlere sıçraması, hayatında bir dakika bile Gezi Parkı’nda oturmayanlar, oranın keyfini yaşamayanlar her akşam Saat 21.00 ile 22.00 arasında tencere ve tavalarla pencerelerde, balkonlarda ve sokaklarda eylem yapıyorlar. Yeşil gözleri kör etmeye çalışanlar nasıl oluyor da yaklaşan tehlikeyi görmüyorlar?

Yeşil gözleri koruma eylemleri, zıt kutuplardaki insanları birleştirdi. Güç sâhipleriyle yeşile sâhip çıkanları da birleştirmeli.

Birleştirmiyorsa, bu kadar güç sarhoşluğu, gücün sâhibine de zarar verir.

*   *   *  

Eyleme gidip dönen pek çok kişiyle konuştum:

  • 1- Hükümeti devirmek gibi bir niyetleri yok. Fakat inatlaşmalar, şeytanın aklına taş getirmek gibi, eylemcilerin aklına da ‘devirme‘ fikrini getirebilir.
  • 2- Orada, hükümete değil, yanlış işlere muhalefet ediliyor.

Olaylar sağduyu ile değerlendirilirse, hepimiz kazançlı çıkarız.

————————————————————————–

  • (1) 2001 krizi: 19 Şubat 2001 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu Toplantısında bir anlamazlık sebebiyle Başbakan Yardımcısı Hüsâmettin Özkan Anayasa Kitabını, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet’e fırlatarak ‘Al oku!’ dedi. Bu olay üzerine Başbakan Bülent Ecevit, basın toplantısı yaparak ‘Cumhurbaşkanı ile aramızda uçurun ölçüsünde görüş farklılıkları var‘ Dedi. Dolar 670.000 liradan 1.600.000 liraya yükseldi. 7.400.000.000 dolar yurt dışına kaçtı. Borsa’da % 14 oranında düşüş yaşandı. TL’nin değeri % 40 civarında düştü. Yabancı bankalar, vâdesi gelmemiş kredileri geri çağırdı. Türkiye ekonomisi büyük zarar gördü.
  • (2) sühulet: Yumuşaklık, nâziklik
  • (3) te’enni: İhtiyatlı davranma
  • (4) i’tidal: yumuşak davranma

 

Taksim Ne Yana Düşer Usta, Çarşı Ne Yana

 

Önce Şair Eşref alsın hiciv sazını: “Padişahım, gitgide zulmetmeye elde ahali kalmıyor.

Sonra sıra Temel’de.. Bizim Temel‘in kırk yılda namaz kılacağı tutmuş, teravihe denk gelmiş. Bakmış bitmiyor; çıkarmış ceketi, vermiş oğluna: “Anana selâm söyle, iş inada bindi“.

Bu arada Taksim‘e çıkan Tünel‘in bir ucunu kaşla göz arasında Tahrir‘e bağlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne gıpta ettik.

Aranızdan bazı sosyologca soruları da duyar gibiyim: Çarşı neye karşı da, Çarşı niye karşı da, Çarşı da Marşı.. Kardeşim, Beşiktaş tribününe gizlenmiş Türkiye‘nin tek sosyal muhalefet partisinin işine karışmayın. Nitekim siz mastır doktora tezine konu yaptınız da çarşı ona da mı karşı çıktı?

2 kişiden birinin oy verdiği, diğerinin vermediği ama her ikisinin de merak ettiği bir husus var: Bu iş nereye varır? Olay dakika dakika nasıl gelişti sayın seyirciler?

  • Kural 1a – Bir ülkede faili meçhul cinayetlerin faili bulunamıyorsa başka

ülkelerin istihbarat örgütleri olduğundandır.

  • Kural 1b – Bir ülkede bir eylemin yada halk hareketinin parti, dernek, vakıf vs.

organizatörü yoksa ve “made in facebook & twitter” damgalıysa adres Washington DC’dir.

16 Mayıs‘ta (Bandırma Vapuru’nun 94.Yıldönümünde) Başbakanımıza

Amerikalılar güzel bir jübile töreni yaptılar ve dönerken de düğmeye bastılar.

Kaç zamandır yazıyoruz; Küresel Güçler atı değil ama jokeyi değiştirmeye karar

verdiler. Mevzunun dibi Cumhurbaşkanlığı veya YarıBaşkanlık, seçimdir diyoruz; herhalde dinlemiyorsunuz. Beyzbol sopası gösteriyoruz; görmezden geliyorsunuz.

  • Kural 2 – Otokratlaşan lideri önce yakınındakiler satar.

Stratejik Derinlik“in Profesörü Suriye‘de bile bile lades dedikçe batağa Esad‘dan

evvel bizimki saplanıyor.

Ya herro ya merro‘ yol ayrımındaki siyasî istikbali tavizle kurtarma adına “Apo’yla

Görüşme / PeKaKa’yla Anlaşma” operasyonunu yöneten danışmanlar maçın sonucunun değişmeyeceği bir yana gidişatın hızlanacağını bilmiyorlar mıydı?

3-5 ay önceden planlanmış bir dış ziyaretin bu süreçte iptal edilmemesi,

sonrasında gelişecek tweetik ve facetik dedikodularla muhtemel bir karşı’lama törenine dönüşecek olması kimin hesabına yazılmalı?

Ya Emniyet operasyonu ve Emniyet istihbaratı? Şu gurup gitti, bu gurup geldi de

orantısız güç“ün artık boğa gibi burnundan soluyan kitleleri arenaya indireceğini Emre Uslular, Önder Aytaçlar öngörememiş olabilirler mi?

Cumhurbaşkanıyla Başbakan arasındaki iç savaşım Suriye‘den daha derin dedik, inanmadınız. Şimdi de şunu diyelim, siz gene inanmayın: Süreç, Tayyip Erdoğan‘ın “Cumhurbaşkanlığına aday değilim” dedirtilmesine kilitlenmiştir. Sağlık sorunları bahanesiyle iş bırakma ve gerideki tortuların temizlenmesi şık bir tasarım olarak gözüküyor.

Aksi halde “tek millet, iki devlet” prensibince “tek iktidar, iki merkez” projesi hükmünü icra edecektir. Takımlar, saha, zemin; her şey hazır görünüyor. Araya reklam girelim arkadaşlar..

  • Kural 3 – Bir hükümdar için sıra 3’ncü zarfın üçüncüsündeyse 3 zarf bırakıp çekilmelidir.

Türk Milleti’nin Dilinden Anlamak!

0

Akil İnsanlar Heyetinden Ahmet denen bir zat “Çözüm sürecini hayvanlar bile anlamış ama bazı insanlar anlamıyor” demiş… Bir “Akil Adamla” aynı düşünceyi paylaşacağım aklımın ucuna gelmezdi. Bu süreci hayvanlar anlar ama insanlık vicdanı taşıyan kimse anlamaz diyorsunuz öyle mi?

Buyurun buradan yakın efendiler… Bu PKK ya hürriyet sürecini, ülkenin bölünme sürecini,biz insanlar anlayamıyoruz da hayvanlar anlıyormuş. Elbet de doğrudur,insanımıza vahşi hayvan gibi saldıranlar ve onlar gibi düşünenler,yapılan bu davranışları biz normal insanlardan daha iyi anlamaları lazım.

AKP kurulduğundan beri palazlanan bu kardeşler,daha önceleri hiçbir yerde yokken birden bire ortaya çıkmışlar, adam olmuşlarda,beyanat da veriyorlar. AKP iktidardan maazallah bir düşse ertesi gün bunlarda yerle bir olacaklar,bu kesindir. Menfaat ilişkileri bitince bu din tüccarları hemen bir ticaret kapısına kapılanıp,orada kapital sendikacılık yapmaya devam ederler.Biz hiçbir menfaat beklemeden bu milletin sesi olmaya devam ederiz,edeceğiz.
Tehdit, kandırma,tayin yapma sözleri verme,idareci yapma sözleri vermelerle, insanları yıldırarak, ayırarak, sülükler gibi yapışarak,korkutarak sendikalarına üye yapan bu adamlar,Türkiye’nin hangi gerçeğini biliyorlar da,akıl vermeye kalkıyorlar.

Tüm bu adaletten fersah fersah uzak,haksızlığın zirvesinde olanlara Kocaeli’nde Türk Eğitim Sen ve Kamu Sen hadlerini bildirmiştir.Diğer illeri bilmiyorum ancak Kocaeli’nde öğretmen camiası, bu adamlara yetkili sendika olmayı göstermiş,sayıca üstünlük elde ederek,birilerinin siyasi gölgesi olanları ezip geçmiştir.

Öğretmen ve memur arkadaşların biraz daha yürekli davranıp bu kağıt sendikalarını bırakıp,gerçek kendi sesi ve Türk Milleti’nin sesi olan Kamu Sen’e ait sendikalara bir an önce geçmelerini bekleriz. Konuştuğum kaç arkadaş aynı şeyleri söylüyor: Bizleri aldatarak,korkutarak bu sendikalara üye yaptılar.Çoğu yerde Müslümanlığımızı kullanarak bizi çaresiz bıraktılar.

Ben bu arkadaşlara şunu söylerim: Biz kimsenin boyunduruğu altında yaşayamayız,kimseye mideden ve göbekten bağlanamayız,beynim ve yüreğimin sesi ne derse onu yaparım.İnanmadığım çatı altında bir saniye kalmak dahi benim için ZULDÜR…Bizi de sıkıştırmışlardı,karşı koyduk,elinizden geleni yapın dedik. Onlar korkaktır hiçbirşey yapamadılar,yapamazlar.Siz değerli arkadaşlarımızın bir silkinmesine bağlıdır boyunduruktan kurtarmanız.Boşa denmemiştir ”Ey Türk titre ve kendine dön.”Bu milletin sesi olanlara ses kat…
İşte bu adamların ileri gelenleri de güya akil seçilmişlerde bu millete akıl vereceklermiş. Gittikleri her yerden kovulan bu adamların olduğu salonlara zaten milletin girmesi engellenmiştir. Kendileri gibi düşünenler seçilmiş,kendileri çalıp,kendileri söylemişlerdir. Bir sürü güvenlik görevlisi ile dolaşan bu adamlar kimlerin sözcülüğünü yapmaktalar. Onları kabul edenler pkk söylemlerini içlerine sindiren BDP,AKP içinde olan bazı insanlar idi,bölünmeye karşı olan Türk Halkı değildi.

Bu konumda netleşmeyen tek camia CHP’dir.Bu yüzden CHP yönetimine tepki koyan CHP ye yıllarca oy veren insanları gördüm,onlara helal olsun diyorum.Çözüm süreci bölünme getirir, ayrıştırma getirir,eyalet sistemi başkanlık sistemi derken TC Devleti’nin parçalanmasını,Cumhuriyet’in kazanımlarının yok olmasını getirir diyerek, yönetim erkini uyaran,Milliyetçi Hareket’e destek veren,bölünme tedirginliği yaşayan insanları gördük.
CHP’de çaktırmadan aynı AKP gibi her yeri idare etme peşinde olanlar var…CHP, PKK’dan bir elini ve gönlünü asla geri çekmiyor. Partinin bir kısmı Atatürkçü, Ulusalcı takılırken,bir kısmı PKK’ya göz kırpıyor,bir elide orada…
Mevzu sendikadan başladı nereye geldi; çünkü meseleler iç içe. Suriye’de gelişen olaylar,Reyhanlı ve diğer önceki katliamlar bu milletin tadını tuzunu kaçırmıştır. İzlenen yanlış bağımlı politikalar ülkemizi çıkmazlara sürüklemektedir. Türkiye,Suriye’de ABD güdümünde taraf olmak yerine, arabulucu olarak kalıp,şimdiye kadar ve özellikle bundan sonra dökülecek Müslüman kanına ortak olmaması lazımdır.

Akil denen adamların bu meselelerden,Türkiye üzerinde oynanan oyunlardan,böl, parçala yut metotlarından hiç haberleri var mı acaba? Hava atıp durmakla bu milletin sıkıntılarını gideremezsiniz.Türk Milleti, haksızlıklardan dolayı,başbakanın tek kişilik yönetiminden dolayı,aşağılayıcı tavırlardan dolayı patlama noktasına gelmiştir. İstanbul’daki PARK, AĞAÇ ve AVM meselesi topyekün ayaklanmaya gibi gidiyor. Devlet Bahçeli gaza gelipte frenleme yapmasa durumu,küçümsemeyiniz;TÜRK BAHARINA doğru tam yol ileri gidilecek nerdeyse…
Ama kesin birşeyvarki, bu akil denen adamların çoğu (İçlerinde solcu,ermenici,dini çıkarları için kullanan tüm akiller) AKP den BDP den gelecek seçimde vekil olmaya hak kazanmış durumdadırlar.Onun için başta tipide bize yabancı gelmeyen çıkarcı Ahmet Efendiler, kendilerini daha iyi lanse etmek için, meseleyi İnsan-Hayvan dili anlayışı konumuna getirmişlerdir. Öyle ya İnsan insan dilinden anlar…………..

Ne diyelim!!! Allah tüm insanları islah etsin,Allah tüm inananları ve müslümanları, Türk Milletini ve Ülkemizi korusun,yardım etsin inş. Rabbim, Türk Milleti’nin dilinden anlayan Yunus yüreklileri muzaffer kılsın inşallah…

AYET:”Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı geldi ve öyle sarsıldılar ki, hatta Peygamber ve onun yanındaki mü’minler bile: -Allah’ın yardımı ne zaman? Diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (BAKARA 214)

Kosova’da Türkiye Rüzgarı

Türk Milletinin ve Türkiye’nin büyüklüğünü anlamak için bizim olan eski diyarlarımızı ziyaret etmek lazım.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak Balkanlara olan ilk seyahatimizde Kosova‘da Priştina, Prizren; Makedonya‘da Üsküp, Arnavutluk‘ta İşkodra şehirlerinde yaşadıklarımızdan edindiğimiz ilk ve en önemli sonuç bu oldu.

Seyahatimizin merkezi olan Kosova nüfusu 1.9 milyon olan yeni bir devlet. Kosova 1389-1912 yılları arasında, Osmanlı-Türk hâkimiyetinde kalmış. 1912 yılı civarlarında yani Osmanlı hükümdarlığının kalktığı zamana kadar Kosova’da Türkçe, genel kültürel dil kimliğinde imiş.

 Nüfusun ağırlığı (yüzde 92 si) Arnavut. Bunu 250 bin civarındaki Sırplar ve 19 bin civarında olan Türk nüfus (yüzde 1,2) izliyor. Diğer topluluklar: Boşnak, Goralı, Aşkali, Mısırlı, Rom…

Kosova üniter olmayan, farklı toplulukların egemenliği paylaştığı bir devlet. Merkezi Resmi Diller: Arnavutça, Sırpça.  Merkezi Resmi Kullanımda Diller: Türkçe, İngilizce, (Boşnakça). Bu şu demek oluyor ki mesela Türkçe parlamentoda, bazı bakanlıklarda kullanılmakta ve resmi dillere tercüme edilmekte.

Bunu dışında yerel resmi diller adı altında Türkçe, Boşnakça (Romca) yer almakta. Türkçe aynı zamanda yerel resmi kullanımda olan bir dil. Sadece Türklerin yaşadığı 6 bin nüfuslu belde Mamuşa’da belediye ve diğer kamu hizmetleri kullanılırken Türkçe birinci dil.

Yaklaşık 180 bin nüfuslu Prizren’de Türk nüfus 10 bin civarında olmasına rağmen Prizren Türk İslam Kültürünün hâkim olduğu bir şehir. Hâkim nüfusu teşkil eden Arnavutlar da Müslüman olduğu için İslam kültürünün olması yadırganmayacaktır. Fakat sadece İslam değil, Türk- İslam kültürü dememin sebebi Arnavutların da İslam’ı Türkler gibi yorumlamasından. Ayrıca Prizren’li Arnavutlar arasında Türkçe konuşma ve hele hele anlama oranı çok yüksek. Burada Türkçe bilmemek köylü kalmak anlamına geliyor.

Prizren ortasından geçen Akdere adlı nehir ve çevresindeki tarihi yapılarıyla Amasya ilimize çok benzeyen bir şehir dokusuna sahip. En önemli fark şehrin siluetine hakim olan camilerin yanında kiliselerin de olması. Gerçekten 34 adet camisi olan şehirde yer yer kiliselere rastlanmakta. Günde beş vakit gürül gürül okunan ezanların yanında Pazar günleri çan sesleri de duyulmakta. Hıristiyanlar Pazar günleri şık kıyafetlerle kiliseye gitmekteler.

Kosova İstanbul’un fethinden önce Türk hâkimiyetine girmiş bir bölge. Murat Hüdavendigar‘ın savaştığı ve şehit olduğu bir kutlu adımın mekânı. Bu sebeple ilk ziyaretimiz de Murat Hüdavendigar’ın türbesi ve burada TİKA tarafından düzenlenmiş müze oldu.

Kosova kendimizi Anadolu’nun bir şehrinde hissettiğimiz, bizim izlerimizi taşıyan değil, bizim gibi ve bizden olan bir ülke. Hele Prizren ili ve hele hele Mamuşa ilçesi tamamen Anadolu havasında.

Türklerin Balkan facialarından sonra son derece düşük bir nüfus oranında yaşadığı ülkede, bu kadar güçlü bir şekilde kimliklerini, dillerini ve törelerini korumuş olmaları şaşırtıcı.

*****

Ferhat Derviş başkanlığındaki Kosova Türk Aydınlar Ocağı’nın, düzenlediği toplantıya daveti vesile oldu. Türkiye’deki Aydınlar Ocakları yöneticileri ve üyeleri ilk defa Türkiye dışında buluştu.

Ferhat Derviş Bey, Türk Milletinin serdengeçtisi, bir uç beyi. Türk milliyetçisi, Türkiye sevdalısı ve Atatürk hayranı bir eğitimci, mücadele ve dava adamı.

Sadece O mu? 180 kişilik kafilemizi Priştina’da Kosova Cumhuriyetinin 4 bakanlığının yer aldığı devlet binasında kabul eden kabinenin tek Türk Bakanı Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar ile üç Türk Bakan Yardımcısından ikisi (Yerel Yönetim Bakan Yardımcısı) Rifat Krasniç ve (Sanayi ve Ticaret Bakan Yardımcısı) Cüneyt Ustaibo da, Türk milletvekilleri de (Mecliste üç Türk milletvekili var) Türkiye’yi ana ülke kabul eden Türk milliyetçileri.

Bizlerin kabul edildiği büyük toplantı salonunda Kosova bayrağı yanında Türk Bayrağının olması çok güzel bir görüntü idi.

120 milletvekili olan Kosova Meclisi’nde bir bakan, üç bakan yardımcısı, üç milletvekili olan Türkler ilk defa siyaseten bu kadar güçlü temsil edilmekte imiş. Üstelik 20 bakan danışmanı, bir Belediye Başkanı (Mamuşa), iki Belediye Başkan Yardımcısı ve beş belediyede meclis üyelerinin var olmasından Türkler çok memnun.

Ferhat Derviş Bey, Aydınlar Ocaklı 180 Türk aydının Türkiye’den gelip kendilerine destek vermesinin kendileri için çok önemli olduğunu anlattı. Türk olmayan Kosovalılara karşı ciddi bir güç kazandıklarını hatta Aydınlar Ocaklarının ziyaretinin bir meydan okuma anlamına geldiğini söyledi.

Türk nüfusun, haklarını talep etme ve kazanmada yeni bir güç kazandığını duyduğumuzda yaptığımız ziyaretin düşündüğümüzden de çok büyük manası ve önemi olduğunu kavradık.

Bu yazım Kosova merkezli, Üsküp ve İşkodra’yı da içine alan seyahatimize dair yazacaklarım için bir giriş mahiyetinde. Gelecek yazımda daha özel ve ayrıntılı bilgiler vermeye çalışacağım.

Kaliteli Yaşamda Sinerji Etkisi

Kaliteli yaşamak ve yüksek kaliteli bir insan olmak için, kaliteli insan olmayı sağlayan faktörlerden birisi de, grup dinamizmi ve aidiyet duygusuna sahip olmaktır. İnsanlar gruplar ve kalabalıklar halinde yaşarlar. Hepimiz biliriz ki yalnızlık, yalnızca Yaratıcımıza mahsustur. Birlikte ve işbirliği ile yaşanılan her yerde de gruptan ve aidiyetten bahsetmek mümkündür.   Aile bir gruptur, köy halkı bir gruptur,  spor takımı bir gruptur, mahalle halkı bir gruptur, fabrika çalışanları bir gruptur, dernekler, gönüllü çalışanlar, sivil toplum kuruluşları da birer gruptur. İrili-ufaklı olarak baktığımız zaman herkes mutlaka bir veya birden fazla grubun üyesidir.

Grup üyelerinin maddi ve manevi sorumluluklarının yanında, grubu geliştirmek, ilerletmek, fayda üretmek, işbirliği yapmak gibi çok önemli görevleri ve sorumluluklarının da  olması gerekir. Her üyenin pozitif yönde insiyatif kullanarak, grubunun verimlilik ve etkinliğine katkıda bulunması oldukça önemlidir.

Sinerji etkisi, grup üyelerinin hep birlikte olumlu işbirliğine giderek, verimlilik ve etkinliklerini artırıp, toplam getirinin, bireysel olarak ortaya koydukları getirilerin toplamından yüksek olması halidir. Yani 10 üyeli bir grup düşünelim. Her bir üye 10 TL. kazanç elde ediyorsa, toplam getiri, 100 TL.dır. Burada sinerji etkisinden bahsedemeyiz. Eğer üyeler birbirleriyle olumlu ve etkili iletişim ve işbirliğine giderek, toplam getiriyi 100 TL.dan çok daha yukarılara çıkarabilirlerse, 100 TL. nın üzerindeki değerler grubun sinerji etkisinden kaynaklanmıştır. Değer ne kadar büyürse, sinerji etkisi de o kadar büyük olur.

Sinerji etkisinden etkin bir şekilde yararlanılabilmesi için, grup üyelerine ve lidere düşen çok büyük görevler vardır. Öncelikle her bir üye üzerine düşen görev ve sorumlulukların bilincinde olacaklardır. Ayrıca grup dinamizmi ve sinerji etkisi yaratacak olan, güven, sevgi, saygı, yardımlaşma, paylaşma, öğrenme, öğretme, dayanışma, gönül gücünü yüksek tutma, takım ruhu geliştirme, amaç ve hedefler doğrultusunda yüreğini ortaya koyma vb. gibi yüksek kaliteli insan olma faktörlerine sahip olmak gerekir.

Aksine, kıskançlık, tembellik, dedikodu, suç yükleme, suçlu arama, küslük, egoistlik, peşin hükümlülük, yetersiz bilgi ile hüküm verme, kendini öne çıkarma, aşağılama, değersizleştirme, gıybet etme, ifrat ve tefrit gibi, kaliteli yaşamın hırsızları da, grubun sinerji etkisi yaratmasını bir tarafa bırakalım, mevcut enerjisini de alır götürür.  Sinerji etkisi yaratabilmek için, her bir üyenin kendisini, grubun bütün üyelerini, grubun amaç ve hedeflerini, misyon ve vizyonunu sevmesi ve bunları hep birlikte kendilerine dert edinmesi gerekir.

Birbirinin sinerji etkisinden yoksun bireysel başarılar, grubun toplam başarısına etkin bir şekilde taşınamaz ise, sinerji etkisinden bahsedemeyiz. Dünyanın en iyi 11 futbol adamını bir takımda toplasak, sinerji üretimi ve grup dinamizmi faktörlerinin başarısız olması, takımı grup halinde başarılı kılamaz. Teknik adamıyla, yardımcı personelleriyle, seyircisiyle, maddi ve manevi güçlerin birleşmesiyle, olumlu ve etkin iletişim ve beden dillerinin ortaya konulmasıyla, sevgi, saygı ve sorumluluk hislerinin yüceltilmesiyle, gönül güçlerinin yüksek tutulmasıyla, aidiyet duygularının pik yaptırılmasıyla, sinerji etkisi ortaya çıkar.

Bireysel başarı hırsı, diğerinin üzerine basarak yükselme amacı, benden sonrası tufan anlayışı, grup üyeleriyle oluşturulan negatif  iletişim ve beden dili sunumu, üyelerle yarışma ve rekabet etme anlayışı, kazan-kazan yerine kazan-kaybet veya kaybet kazan anlayışı gibi kaliteli yaşam hırsızları, sinerji etkisi yaratmadığı gibi, grubun birlik ve beraberliğine, dolayısıyla da başarısına dinamit koyar.

Grup üyelerinin sinerji etkisi yaratabilmeleri için, işbirliği yapılmasına, rasyonel bir şekilde çalışılmasına, sevgi ikliminin oluşturulmasına, ben değil biz anlayışının yerleştirilmesine, patron veya yöneticiden en alt seviyedeki üyeye kadar herkesin birbirine güvenmesine, dayanışmasına ve grup dinamizmine ve ruhuna olumlu katkı vermesine büyük ihtiyaç vardır.

Sinerji etkisi, işin gereği olarak ortaya çıkan ve grup sinerjisi ile çözülmesi gereken problemlerin etkin ve rasyonel bir yaklaşımla, sinerjik dayanışma ile çözülmesi ile başarı elde edilir. Aksi halde, kaliteli davranılmadan, kaliteli yaşamın hırsızlarına esir olup kendi ellerimizle ürettiğimiz problemlerle boğuşmak, bırakalım sinerjiyi, mevcut enerjiyi dahi yerle bir eder. Her türlü, kavga, kin, üstünlük taslama, kibir, anlayışsızlık, ümitsizlik, üzüntü, karamsarlık, güvensizlik, atalet, erteleme, sebepsiz geciktirme, zamanı tüketme, plansızlık, kararsızlık, telaş, acelecilik, aşırı hırs gibi hırsızlar, sinerji ve grup dinamizminin en büyük düşmanlarıdır.

UNUTMAYALIM: Sevgi, saygı, işbirliği, dayanışma, çalışma, üretme, öğrenme, paylaşma, hoş görme, affetme, rasyonel davranma gibi kaliteli yaşam faktörleri varsa, sinerji de var. Ancak, güvensizlik, ilgisizlik, yalnızlık, kıskançlık, kibir, gıybet, aşağılama, değersizleştirme, küslük, inatçılık, evham, peşin hükümlülük, küçük görme, alay etme, sebepsiz yere korku, endişe gibi kaliteli yaşam hırsızları gruba hakim olmuşsa, sinerji de, kalite de bütün güzellikler de kanatlandı demektir.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…

Eşitlik Yok, Adalet Var

0

Kâinatta eşitlik yok adalet var. Eşitlik herkese; hak ettiğine bakmadan istidat ve kabiliyetlerini gözetmeden eşit ve müsavi davranmak, verileni eşit olarak vermektir.

Adalet ise herkese ancak hak ettiğini vermektir.

Ama bu, umumiyetle yanlış anlaşılmakta. Bir eşitliktir, tutturulmuş gitmektedir. Evet eşitlik olmalı. Fakat nerede? Bir tek yerde: Kanun önünde. Kanun karşısında.  Adalet huzurunda.

Zaten bu anlamdaki eşitlik mevcut olup, herkes bunu bilir. Ve inanır ki, kanun karşısında herkes eşittir.

Adalet karşısında, bay da birdir geda da. Yani zengin de fakir de birdir. Zaten Allah indinde  / Allah katında herkes; tarağın dişleri gibi müsavi ve eşittir.

İşte eşitlik buradadır. Burada geçerlidir. Yoksa keyfiyet ve içerik bakımından herşey birbirinden farklıdır. Keyfiyet ve içerik üstünlüğü her şeyde ve her yerde karşımıza çıkar.

Tabii bu durum, bu gerçek bir şeyi veya bir kimseyi hor görmek demek değildir. Başkalarını aşağılamak, aşağı görmek hiç değildir. Bu durum, bu içerik ve keyfiyet gururlanmaya sebep olmamalı. Diğer taraf da keyfiyet ve içeriği yüzünden aşağılık kompleksine kapılmamalı. Bu durumlar birer realite olarak kabul edilmeli, algılanmalı.

Öğretmen her yazılı kağıdına eşit olsun diye, aynı notu verse olur mu? Çalışan öğrenciye zulüm olmaz mı? Bu durum tembeli daha tembel, dersine çalışanı ise tembel yapmaz mı?

Eşitlik olsun diye, at’a da arslan’a da, her ikisine de sırf et verilse; at’a zulüm olmaz mı?

Eşitlik olsun diye at’a da, arslan’a da, her ikisine de sadece ot verilse, arslan’a  zulüm olmaz mı?

İşte eşitlik diye asıl eşitsizlik buna denir. Bu eşitlik değil, gerçekten en büyük zulümdür.

Hakikî eşitlik şudur: Ata ot, arslan’a et vererek; ikisini de memnun etmektir.

İşte bu eşitlik değil adalet’in ta kendisidir.

Demek ki, kâinatta eşitlik yok adalet var.

Yani herkesin hak ettiğini alması asıldır. Herkese hak ettiğinin verilmesi gerekir.

Eğer her şeyde eşitlik olsaydı, bakın nasıl olurdu dünyamız.

Dünyada sadece kadınlar yaratılmış olsaydı. Eşitlik var ya.

Dünyada sırf erkekler var edilmiş olsaydı. Eşitlik var ya.

Hayat olur muydu? Hayat çekilir miydi? Hayat devam edebilir miydi? Hayat durmaz mıydı?

Demek ki dünyada, kadın da olmalı, erkek de. Ama kadın kadındır, erkek de erkek.

Çünkü erkek de olup da, kadında olmayan nice vasıf ve özellikler var.

Kadında olup da, erkek de bulunmayan nice vasıf ve özel haller var.

Öyleyse ne kadın erkeğin yerini alabilir. Ne de erkek kadının yerini tutabilir.

İkisi de birbirine lüzumlu. İkisi de birbirine gerekli.

İkisi de olmazsa olmaz bir hayatın içindeyiz.

Evet kâinatta eşitlik yok. Adalet var.

Çünkü kanun karşısındaki eşitlik dışında, eşitlik zulümdür. Eşitlik haksızlıktır.

Bir de, olmayan eşitliği, olmaması gereken eşitliği, şu açılardan düşünelim.

Allahın eşitlik değil de adaletiyle dünyayı nasıl güzelleştirdiğini görelim.

Baharda, çiçek olarak sadece papatyalar açsaydı da, başka hiçbir çiçek açmasaydı mı daha iyi olurdu? Yoksa binbir çiçekle baharın gelmesi mi daha güzeldir?

1025

Dünyada sadece bir çeşit meyva mı yaratılsa daha iyi olurdu? Yoksa çeşit çeşit meyvaların bulunması mı daha hoştur?

Dünya sırf dümdüz olsaydı mı? Dünya yaşanır bir durumda olurdu? Yoksa bazı yerler düz,

bazı yerler dere-tepe olmasıyla mı, daha bir yaşanır haldedir?

Veya dünyanın her tarafı sularla kaplı olsaydı mı daha iyi olurdu? Yoksa bazı yerleri deniz, kimi yerleri kara olmakla mı dünyamız yaşanır bir yer olmuştur?

Bu listeyi çok uzatmak kabil. Lâkin eşitliği var kabul etmek ne mümkün?

Evet biraz düşünecek olursak görürüz ki, kâinatta eşitlik yok, adalet var.

Kâinatta adalet esastır.

Demek:

“Kâinat, baştan sona bir ‘adalet’le donanmıştır ve kâinat; Sâniini (sanatkâr Yaratıcısını) her şeye hakkını veren olarak, yani ‘Adl’ ismiyle de tanıtmaktadır.”

Urfa Karacadağ Türkmenleri

Uzun zamandan beri temasta olduğum Urfa Karacadağ Türkmenleri’ni köylerinde ziyareti geçtiğimiz Pazar günü (19 Mayıs 2013) gerçekleştirdik.

58’i tamamen Karacadağ Türkmenleri olmak üzere 2 de akraba olan, toplam 60 köylük, böylesine büyük bir coğrafyayı gezmek, görmek ve burada yaşayan insanlarla beraber olmak her Türk çocuğunun yaşaması gereken bir duygudur diye düşünüyorum.

Urfa’nın merkezine Karacadağ Türkmenleri Derneği tabelasını asan Başkan Nusret KAYA, Başkan Yardımcısı Sedat Bey ve diğer tüm yönetim Kurulu ve dernek temsilcileri, adeta bir Karacadağ Türkmenleri Kalesi oluşturmuşlar.

Bu kale öyle bir kale ki, zapt edilemez, fethedilemez, içeriye yabancı ve zararlı unsurlar giremez.   

Türkçelerini maalesef anadil olarak kullanamayan bu kardeşlerimiz, elbette Türkmenliklerinin farkındalar ve gittiğimiz bütün köylerde, rahatça ben Türkmenem ifadesini duyabilirsiniz. Türkmen olmak konusunda hiçbir tereddüt, hiçbir şüphe duymayan bu kardeşlerimizin mutlaka sık sık ziyaret edilmesi ve onların büyük bir Türk Dünyasının parçası oldukları hatırlatılması gerekmektedir.

Köylerin çoğu oldukça büyük köyler. Bizim bölgemizde artık çok az kalmış olan köy hayatı tam anlamıyla bir çok köyde yaşanmaktadır. Karacadağ Bölgesinin biraz dağlık olması ve Göçerlik kültürünün hâlâ ağırlığını hissettirmesi nedeniyle hayvancılık ağırlıklı bir geçim düzeni ile yaşamaktadırlar. Toprak ziraatı elbette var, ama, hayvancılık daha ağırlıklıdır.

Dünyada Türk Milleti’nin en çok bilinen özelliklerinden biri olan Misafirperverlik, Karacadağ Türkmenleri kardeşlerimizde hiç değişmeden yaşamaktadır. Gittiğimiz her evde, bizi ağırlamak için olağanüstü gayretleri görmek ve mutlaka yedirme, içirme ve beraber olma için samimi ve ısrarlı teklifleri duymak Türk Milletine, Türkmenlere olan saygımızı bir kat daha artırdı.

Gittiğimiz son evden ayrılma isteğimizi belirtirken, saatin akşama yaklaşması nedeni ile ev sahibi Hacı Emmi’nin şimdi sizin buradan yemek yemeden kalkmanız bize hakaret anlamına gelir demesi çok duygulandırıcı idi. Kıramadık ve kesilen koyun ile 25-30 kişi muhteşem bir sofra ile ağırlandı.

Ben daha önce Karakeçili aşiretinde de ağırlandım ve aynı misafirperverliği orada da görmüştüm.

İşte Türkmen geleneği ve işte Türk Milleti dememek mümkün değil.

Urfa Siverek İlçesi Karacadağ Bölgesi Tırkan Türkmen aşiretinin bütün fertlerini, oradaki okullarda çocuklara zor şartlar altında eğitim vermeye çalışan öğretmenleri ve Başta Nusret KAYA olmak üzere Dernek yöneticilerini sevgi ve saygı ile bağrıma basıyorum.

Bu ziyaretimizin gerçekleşmesinde emeği geçenleri de anmamak haksızlık olur elbette.

Mehmet AYNA ve İsmail ÜZÜN ile birlikte gittik ve tabii hızlı şoförümüz İsmail DİNÇ de eşlik etti. Çok güzel bir yolculuk ve kusursuz bir birliktelik yaşadığımız bu arkadaşlara teşekkür ederim.

Maddî destek veren Kadir DİNÇ, Abdülkadir ÜÇKARDEŞLER, Kadir Tarım ve Mehmet AYNA’yateşekkür ederim.

Dışarıdan Görünen Türkiye “Duvan – Anadolu Halklarının Yaşam Öyküsü” kitabımızdan

Türkiye’nin dışarıdan görüntüsü de çok değişmişti. Ortadoğu Ekonomik Topluluğu ve Asya Ekonomik Topluluğu artık işler hale geliyordu. Ve bunların Mimarı, Temel Harcı TÜRKİYE olmuştu.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı çok değişmişti, bir taraftan bir telaş almıştı Avrupa’nın Büyüklerini, diğer taraftan sanki daha da bir avantajlı olacaklardı böyle bir Türkiye’yi yanlarına almaktan. 

Şimdi AB için bütün mesele bir an önce bunu başarmak ve Türkiye’nin AB Üyeliğini kesinleştirmekti. Aksi halde tren kaçmış, kuş kafesten uçmuş olabilirdi. 

Fakat şimdi de Türkiye’nin şartları vardı. 

Birincisi; Türkiye ORTADOĞU EKONOMİK TOPLULUĞU ve ASYA EKONOMİK TOPLULUĞU üyeliklerine hiçbir gölge düşmeden Türkiye Avrupa Birliği Üyesi olmalıydı.

İkincisi; gelişmesi ve oldukça genişlemesi planlanan ASYA EKONOMİK TOPLULUĞU için JAPONYA Gündemdeydi ve Japonya bu topluluğa alınacaktı. 

Gecikmenin sebebi Japonlar’ dan kaynaklanıyordu.  Japonlar önce basit bir fikre saplanmışlardı. Rusya dağıldıktan sonra KOMÜNİST RUSYA TEHLİKESİ artık kalmadı o nedenle Türkiye’nin de çok önemi kalmadı demişlerdi yıllar önce buna saplanıp kaldılar.

Taaki ORTADOĞU ve ASYA’da iki büyük EKONOMİK TOPLULUK kuruluncaya kadar.. Buna da önceleri hiç ihtimal vermemişlerdi ne zaman ki işler ciddileşti ve Avrupa telaşlanmaya başladı, o zaman uyandılar.. Zaten hep geç uyanırlar, kılı kırk yararlar ama bir türlü doğruyu en başta göremezler. Bu onların özelliği!…

Neyse şimdi ASYA EKONOMİK TOPLULUĞU’na alınacaklar. Alınacaklar ama, üç yıllık GÜMRÜK BİRLİĞİ UYGULAMASINDAN SONRA!..

Evet, JAPONLAR Asya Ekonomik Topluluğu için önce üç yıllık bir GÜMRÜK BİRLİĞİ uygulamasından geçecekler. Sonra Asya Ekonomik Topluluğuna alınacaklar. Bu onların sorunu ama, Türkiye’nin de Avrupa Birliğine direttiği bir koşul aynı zamanda. Sonradan kimse yok Japonlar vardı yoktu demeyecekler.

Bu gün 06 Haziran 2004 Sakıp SABANCI ve beraberindekiler Kremlin girişinde Başkan PUTİN tarafından karşılanıyorlar.

RUSYA, Asya Ekonomik Topluluğuna girmişti. Önce Türkiye ile ikili anlaşmalar imzalanmış sonra ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ ile toplu anlaşmalarda RUSYA Topluluğa davet edilmişti.

KAFKAS CUMHURİYETLER arada sıkışmışlar, onlarla bir anlaşma imzalanmamıştı. Şimdi bu konu gündemde idi. ÇEÇENİSTAN, ABHAZYA, ACARİSTAN, İNGUŞLAR hepsi bu gün Kremlinde toplanmışlardı. Bu toplantı Ruslar için de son derce önemliydi.  Kafkaslarda tüm çıbanbaşları yok oluyordu. Cumhuriyetler Ekonomik ayrıcalıklar alıyorlar ve terörün buralarda ortam bulması zorlaşıyordu.

Bu yönüyle Rusya, Kafkas Cumhuriyetlerle anlaşmaya çok önem veriyor, bu öneriyi ortaya atan Sakıp SABANCI’ya bir yandan iltifatlar yağdırıyor, bir yandan da Anlaşmada kendi tarafına ayrıcalıklar sağlamaya çalışıyordu. SABANCI, Kurt Politikacı olayı çoktan fark etmiş ve ikili stratejileri oluşturmuştu bile.

Görüşmeler iki tam gün sürdü SABANCI Kremlinden zaferle dönüyordu. Kafkaslar dahil, tüm komşularla bütün problemler çözüşmüş artıca da güçlü ekonomik ilişkiler oluşturulmuştu.

Olayı pürdikkat takip eden Brüksel hemen ertesi gün kararını açıklıyordu:

TÜRKİYE’YE ARALIK 2004 İÇİN MÜZAKERE TARİHİ VE MAYIS 2005 İÇİN AVRUPA TOPLULUĞUNA GİRİŞ TARİHİ VERİLMİŞTİR. Ancak Mayıs 2005’e kadar Türkiye KOPENHAG KRİTERLERİ konusunda hiçbir eksik bırakmamalıdır.

AB’nin bu kararı, AB’nin yeni üyeleri arasında büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Zira onlara kimse hiçbir şey sormamış, açıklamadan önce bilgi dahi vermemişlerdi, Olay, Almanya, İngiltere, Fransa ve Belçika arasında oluşturulmuş, İtalya bile sonradan bilgilendirilmişti.

Olayı öğrenen Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve SAKIP SABANCI, Abdullah GÜL ile birlikte İstanbul’da bulunuyorlardı. Gazetecilerin ısrarlı sorularına sadece hafif bir tebessümle cevap verdiler. İlk resmi açıklamayı Dış İşleri Bakanı GÜL yaptı: 

AB’nin Türkiye hakkındaki son kararı tarafımızdan da büyük memnuniyetle karşılanmıştır. AB gereken şeyi ve tam da vaktinde yapmıştır.  Teşekkür ederiz.

Gerçekten AB gereken şeyi ve tam vaktinde yapmıştır. Hatırlayınız;

TÜRKİYE GİBİ BÜYÜK POTANSİYELİ OLAN BİR ÜLKE KENDİSİNE AKACAK YENİ BİR MECRA BULACAKTIR. (Recep T.Erdoğan)

Ve hatırlayınız daha eskilerden;

YENİ BİR DÜNYA KURULUR VE TÜRKİYE BU YENİ DÜNYADA YERİNİ ALIR. (İ.İnönü)

Önemli olan başka Dünyalar aramak değildir.

Önemli olan güçlü olmaktır.

Ekonomik yönden, siyasi yönden, Askeri yönden güçlü olmaktır.

Ve mesela Avrupa’ya Başka Dünyaların da olabileceğini ve bu Dünyalarda Türkiye’nin de yer alabileceğini hissettirmektir. 

ZOR görünen şeyler aslında o kadar da ZOR değildir.  Yeter ki güçlü olun ve o gücünüzü şöyle birazcık gösterin.                        

Not:     

Bu görüşler yıllar önce bir HAYAL olarak yazıldı. Ama bu gün GERÇEK olduğunu görüyorsunuz.

Sevgi Eğitimi-15

Sevgi insanı olmak, sevgi medeniyetine ulaşmak, sevgiyle yaşamak…

İnsan ekmekle doyar, emekle büyür ve sevgiyle yaşar. Ailede sevgiyi, ilgi doğurur. İlgi sevginin hem anasıdır hem de çocuğudur.

 İlgisiz sevgi, iktidarsız sevgidir. Sevgiyle bir arada tutulamayan aileler, baskı ve zorbalıkla tutulmak zorundadır. Aile bireylerine özgürlük sevgiyle verilir.

Annenin yerini hiçbir şeyin tutamadığı gibi sevginin yerini de hiçbir şey tutamaz. Sevgiyle büyütülen çocuk umut ve hayat dolu bir insan olur.

 Sevgisiz bir ortamda yetişen çocuklar nefret, kin ve intikam hisleriyle doludur.

Hemen her anne baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi anlayışları çerçevesinde bir eğitime dönüştürmeye çalışır.

 Ancak sevgi anlayışları ve sevgiyi gösterme biçimleri aileden aileye değiştiği gibi, eğitimde disiplin uygulama metotları da farklılaşmaktadır. Bazı anne babalar sevgi cimrisi olurken bazıları da çocukların kelebekleri ve civcivleri severken öldürdüğü gibi yavrularını severek öldürmektedir.

Sağlıklı bir eğitim anlayışı ise, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.

Çocuklarımızı öyle yetiştirelim ki hayatı sevgi gözlüğüyle okuyabilsinler.

Pestallozzi; “Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz” diyor.

Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır.

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir.

Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar gelir. Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz.

Duyguların en yücesi, bahçemizin en güzeli, en anlamlısı sevgidir. Dünyamızın hızla döndüğü ve kabuk değiştirdiği günümüzde değişmeyen, kalıcı değerlerimizden biri sevgidir.

Bizim yaşayabilmemiz için sevgiyi tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir. Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçları, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz.

Eğitimde sevgi başarının özüdür. Çocukları sevenler ve mesleğinde üretken olanlar her zaman başarılı olmuş, engelleri aşmışlardır.

 “Kenar Mahalle” öyküsü bunun bir örneğidir. Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore Şehri’nin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Öğrencilerin hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile  getirmiştir.

Tam 25 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü, her nasılsa, bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi. Öğrenciler o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176’sının   olağanüstü bir başarı gösterip avukat, doktor, işadamı olduklarını ortaya çıkardılar. Profesör bu durumdan çok etkilenir ve bu konuyu incelemeye karar verir.

 Birer yetişkin olan bu çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biriyle buluşma şansı olur. “O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevaplar hep aynıdır: “Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde.

” Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hala  hayatta olduğunu öğrendiği, yaşlı öğretmeni bulup bu işin sırrını öğrenmek ve ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği karışıklıklara rağmen hala dinç duran yaşlı bir kadın buldu. Yaşlı kadına, bu çocukları kenar mahallerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu. Yaşlı öğretmenin gözleri parlak ve dudaklarının kenarından bir gülümseme  belirdi. “Çok basit. Ben öğrencilerimi çok sevdim.” dedi.

Sevmek, duyguları ve hisleri olan insanların ortak özellikleridir. Duygulara ortak olmak, sevinçleri paylaşmak, gözyaşlarını bölüşmek eğitimde önemli izler bırakır.

Sevinci yüzünde, hüznü kalbinde olan temiz yürekli eğitimcilerin temiz düşünceleri ile temiz bir neslin oluşması zor değildir.

Sevgi eğitimin vazgeçilmezidir. Çocuklarımıza arzu ettiğimiz bilgiyi, beceriyi, donanımı kazandırmak istiyorsak, bütün bunları sevgi ikliminin içinde vermek gerekir.

Nasıl ılıman bir iklimde doğa, çok daha verimli, çok daha bereketli ise bir sevgi iklimi içinde geçen eğitim süreci de bizim için o kadar verimli olur. Her şey sevgi ile başlar, sevgi ile gelişir, sevgi ile güzelleşir ve her zorluğu sevgi ile aşabiliriz.

Öncelikle “Sevgi” kadar insana güven veren başka duygu yoktur.

Çocuklarımızı, anne ve babamızı karşılıksız severiz. Neden? İçten gelen çok temiz bir duygudur  bu. Çünkü insan olmanın getirdiği bir yere sığınma, güven hissinin tatminliği ancak sevgi ile mümkündür.

Çevremizde kimden sevgi alırız ya da almayız bunu çok kolay anlar insan. İşte çocuk da çevresinde olup biten her şeyin gayet iyi bir biçimde farkında olan bir bireydir.

“Çocuğunuzu seviyor musunuz? Bunu göstermek için neler yapıyorsunuz?” sorularına, “Tabii ki seviyorum, ona son model araba aldım, hiçbir şeyi eksik değil.” diye cevaplar vermek yeterli değildir.

Çünkü çocuğun anne babadan beklediği en temel sevgi işaretleri sarılmak, dokunulmak, okşanmak ve birlikte yapılan paylaşımlardır.

Bilimsel araştırmalar sonucunda görülüyor ki, bu işler anne karnında başlıyor. Anne karnındaki bir bebeğe çeşitli sesler dinletiliyor.

Çok huzursuz olan ve sürekli hareket eden bebek, bu sesler içinde kendi annesinin sesini duyunca sakinleşiyor. Birçok aile halen “Çocuk o daha bilmez, anlamaz” düşüncesi ile çocukların dünyasından kendilerini uzaklaştırıyor.

Böylece, çocuğun zaman zaman gösterdiği garip davranışları anlamak daha da güçleşiyor. Oysa çocuklar kendilerine gösterilen sevginin, ilginin her zaman farkındadırlar.

Eğitimin vitamini sevgidir. Sevgiye dayalı eğitim veren okulda öğrenci sudaki balık gibidir. Bulunduğu ortamı terk etmek istemez. Sevgiden yoksun öğrenci ise kafesteki kuş gibidir. Kulağı çıkış zilindedir. Sevgi, eğitim verimliliğinde önemli bir faktördür. Sevgisiz, eğitim düşünülemez.

Çocuk, gelişme çağında ailede, okulda ve çevrede yeterli sevgiyi görmelidir. Sevgisizlik, çocuğu aileden ve okuldan soğutur. Sokağa itebilir.

Bunun için evler ve okullar birer sevgi ve şefkat yuvası olmalıdır. Çocukların başarısında cezalar değil sevgi ve takdir daha etkili olmaktadır. Sevginin bulunduğu yerde neşe, mutluluk, huzur, başarı ve verimlilik vardır. Çocukların eğitiminde en önemli faktör sevgidir. Çocukta diğer duygular gibi sevgi duygusu da doğuştan vardır.

Ancak bu duygunun geliştirilmesi sonradan ve dışarıdandır. Bunun için çocuklardaki bu duygunun büyükleri tarafından iyi yönlendirilerek geliştirilmesi gerekir. Bu geliştirme büyüklerin sevgi ortamında olmalıdır. Zamanla iki taraflı sevgi iletişimi oluşturulmalıdır.

Oluşturulan sevgi ortamında çocuk, istenilen ölçüde eğitilebilir. Çünkü sevgi, eğitimin itici gücüdür.
Sevgi, eğitimde yararlanılması gereken önemli bir husustur. Sevgisiz eğitim düşünülemez. Temelinde sevgi olmayan eğitim başarıya ulaşamaz.

Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur. Eğiticiler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler. Gönül kapılarını onlara açık bırakmalıdırlar.

Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler. Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzer. Böylesi tohumlar asla çimlenemez.

Kin, nefret, öfke ve şiddetin olduğu yerde sevgisizlik ve korku vardır. İnsan sevmediği ve korktuğu yerden öğrenmek bir yana hızla kaçar.

Öğretmeninden korkudan dizleri titreyen bir öğrenci ona bilmediklerini nasıl sorabilir? Öğretmeninin sevgisini görmeyen öğrenci onunla hangi yoldan diyalog kurabilir?

İçinde sevgi olmayan öğrenci okula isteksiz ve zoraki gider. Bunun için bazı aileler çocuklarını okullara göndermekte güçlük çekerler. O halde okulları da sevecen yönetici ve öğretmenlerle bir sevgi yuvası haline dönüştürmelidir.

Oraya öğrenciler severek ve koşarak gitmelidirler. Sevgiyle de öğrenmelidirler. En kötü sınıf ortamı sokaklardan daha güvenlidir. Okullarda çocuklarımızı bu sorumlulukla ve sevgi ile büyütmek zorundayız(Özkanlı,2010).

Türkistan’dan Can Azerbaycan’a

Orta Asya, Ural-Altay ve Tanrı Dağları, Türklerin ana yurdu. Türk boyları ilk defa burada birleşti. Oğuz Han, Türk birliğini kurarak ülke sınırlarını Hazar Denizinden Hint Okyanusuna, Himalayalar’dan Sibirya’ya kadar genişletti. Bişkek, Buhara, Almatı, Balasagun, Yesi, Taşkent, Semerkant, Aşkabat ve Merv Türk illeri oldu. Zamanla özellikle Talas Savaşından sonra bu şehirler Türk-İslam kültür ve medeniyetinin önemli merkezleri haline geldi. Türkler arasında İslamiyet yayıldıkça bu bölgelerde Camiler, medreseler, külliyeler inşa edildi. Bunun sonucunda Orta Asya ve Türkistan’da önemli şahsiyetler, alim ve mutasavvıflar yetişti. Hoca Ahmet Yesevi, bu ilim-irfan ocaklarında yetişen ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Ali Kuşçu, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Buhari, Biruni, Şah-ı Nakşibendi, İbni Sina, Yusuf has Hacip, İmam-ı Gazali, Muhammed er-Razi, Yusuf Hemedani ve Abdulhaligü Güjdüvani gibi şahsiyetler bu bölgelerden çıktı ve şöhretleri buradan dünyaya yayıldı. Kafkaslar, Anadolu ve Balkanlar coğrafyasına Türk İslam medeniyetini taşıdılar. Orta Asya’daki Türk boylarından olan ve Güney Sibirya’da Yenisey Irmağı  boyunda medeni bir hayat yaşayan Kırgızların yurdu, Türklerin ilk beşiği sayılır. Bundan dolayı destanlarda sık sık adı geçer. Meşhur Manas destanı Kırgızlar için önemli. Onların bu milli destanı, dünya edebiyatının da sayılı şaheserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Estetik zarafetine doyum olmayan Isıkgöl Kırgızistan’ın en güzel tatil beldelerinden birisi. Oş’taki Hz. Süleyman tepesi, Orta Asya’daki bütün Müslümanlar tarafından kutsal kabul ediliyor. Talas ve Talas nehri önemli bir olaya şahit oldu. Burada yapılan savaştan sonra Türkler, İslam’la tanıştı ve onu kendilerine din olarak seçti. Türk tarihinin yazılı ilk kaynağı Orhun abideleri, Moğolistan’ın eski Uygur devletinin başkenti olan Karabalsagun’un 30 km kadar kuzeydoğusunda Orhun nehri çevresinde yer alıyor. Ortaasya’da bir başka ilim ve irfan yuvası Taşkent. Özbekistan’ın başkenti Taşkent’in medreselerinde İmam-ı Buhari gibi şahsiyetler yetişti. Ortaasya’nın en eski kentlerinden bir olan Semerkant bölgenin kültür medeniyet merkezlerinden biri. Tilla kari, Şirdari ve Uluğ Bey medreseleri burada. Türk-İslam dünyasının büyük astronomi ve kalem alimi Ali kuşçu Semerkant’ın yetiştirdiği önemli şahsiyetlerin başında geliyor. Ali Şir Nevai ve İmam-ı Maturidi de Semerkant medreselerinde yetişen büyük alimlerden. Buhara, gönülleri fetheheden sultanların yetiştiği Ortaasya’nın bir başka ilim, irfan ve feyiz kalesi. Kuran-ı Kerimden sonra İslam dünyasında en muteber kaynak eser olarak kabul edilen Sahih-i Buhari’nin yazarı İmam-ı Buhari burada dünyaya gelmiş ve ilk eğitimini buradaki medreselerde almış. Tasavvuf kültürünün İslam dünyasında yayılmasına öncülük eden Şah-ı Nakşibendi de Buhara’nın yetiştirdiği gönül erenlerinden.Türk İslam tarihinin yetiştirdiği Müslüman Türk alimi Harezmi ve Biruni, batı dünyasında Aristo’dan sonra ikinci büyük üstad olarak tanınan Farabi, Türklerin anayurdu bu bölgede karşımıza çıkıyor. Dahası İbn-i sina, Hoca Ahmet Yesevi, felsefeci yönü ve tabipliğiyle tanınmış Muhammed El-Razi, burada yetişmiş önemli şahsiyetlerin başında geliyor. Özetle ortaasya İslam kültür ve medeniyetinin dünyaya yayılmasında beşiklik etmiş kutsal bir coğrafyadır. Kültür ve medeniyetimizin cihan şümul olmasında ortaasya coğrafyasına vefa borcumuz vardır.

*CAN AZERBAYCAN’A YOLCULUK BAŞLIYOR

Türkistan  coğrafyasını gezmeye  Can Azerbaycan’dan başlıyoruz. Kuzeyinde Dağıstan Cumhuriyeti, kuzeybatıda Gürcistan, güneybatıda Ermenistan, güneyde İran ile çevrili bir ülke. Türkiye´yle 11 kilometrelik bir sınırı bulunuyor. Zengin bir tarım ve sanayi ülkesi. Doğusunda 825 kilometrelik boydan boya uzanan Hazar Denizi Ona eşsiz bir güzellik ve zenginlik bahşetmiş. Burası Can Azerbaycan. Bizden bir ülke. İsmini telaffuz ederken bile sıcaklığını hissettiğimiz bir ülke. Kan bağımız olan insanların yaşadığı topraklar. Aynı dili konuştuğumuz ve aynı dini paylaştığımız insanların ülkesi. 8 milyon nüfusunun %54’ü şehirlerde, kalanın köylerde yaşadığı Azerbaycan’ın Başkenti Bakü. 1991´de bağımsız olduktan sonra serbest piyasa ekonomisine geçerek dünyayla bütünleşti. Bu tarihten sonra Kiril alfabesini bırakarak Latin alfabesine geçen Azerbaycan Cumhuriyeti, bugün birçok ülke tarafından tanınmış ebedi bir Türk devleti. Burası Orta Asya´nın kapısı. Anadolu’nun Türki Cumhuriyetlere geçişin köprü başı adeta. Kafkas Dağlarının eteklerine kurulmuş Azerbaycan’ın şanlı bir tarihi geçmişi var. İslam medeniyetiyle tanışması Hz. Ömer zamanında fethedilmesiyle başlamış. Hz. Osman, ülkenin çeşitli şehirlerine asker yerleştirmiş ve İslamiyetin yayılması için yoğun bir gayret göstermiş. Bu dönemde Türk beyleri tarafından idare edilmiş. Bundan sonra Azerbaycan, Türk-İslam kültürünün muhteşem eserlerinin olduğu bir Türk yurdu haline gelmiş. Her ne kadar Hunlar, Göktürkler ve Hazarlar zamanında Türklerin kontrolünde kalmışsa da bütün Azerbaycan’ın tam bir Türk ülkesi haline gelmesi Sultan Alparslan döneminde gerçekleşmiş. Alparslan tarafından ebedi Türk yurdu haline getirilen Azerbaycan, kısa sürede kültür coğrafyamızın merkezlerinden biri haline gelmiş. Azerbaycan, Selçuklulardan sonra sırasıyla Moğollar, Harzemşahlar ve Timurların idaresinde yaşamış. Daha sonra bu topraklar üzerinde Kara ve Akkoyunlu devletleri kurulmuş. Akkoyunluların yıkılışıyla Azerbaycan’da, Şah İsmail önderliğinde yeni bir dönem başlamış.

*AZERBAYCAN OSMANLI YÖNETİMİNE GİRİYOR…

Azerbaycan, 1565 ile 1730 yılları arasında Yavuz ve Kanuni döneminde Özdemiroğlu Osman Paşa tarafından Osmanlı yönetimine dahil edilmiş ve 145 yıl Osmanlı kültür coğrafyası içinde yer almış. İlk defa Kanuni döneminde Azerbaycan Türkleri ile Anadolu Türkleri tek bir bayrak altında toplanmış.Azerbaycan’ın 18. asrı hanlıklar dönemidir. Ülke Ruslar tarafından Bakü hanlığı, Gence hanlığı, Karabağ hanlığı, Şirvan hanlığı, Şeki hanlığı, Buma hanlığı gibi küçük parçalara bölündü. Çarlık Rusya, 1805 yılından itibaren Azerbaycan hanlarının surlarını örmeye başladı. 1822 yılından itibaren can Azerbaycan, Çarlık Rusyasının sömürgesi oldu. Bundan sonra istikrar bir türlü sağlanamadı. Ruslar, Karabağ’a Ermenileri yerleştirmeye başladı. Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki emelleri oldukça eskidir. Azerbaycan’ın Türkiye ve İran arasında transit ticaret merkezi oluşu, bölgenin zirai ve hammadde bakımından zenginliği ve Çar Petro’nun sıcak sulara inme projesi Rusya’nın bölgeyle ilgilenmesinde başlıca sebep olmuş. Azerbaycan, özellikle 19’uncu yüzyıl boyunca adeta Rusların sömürgesi haline geldi. 

*BAĞIMSIZ AZERBAYCAN CUMHURİYETİ KURULUYOR.

1918 yılında Rusların desteklediği Ermeni kuvvetleri 18 Mart 1918’de Bakü’ye girerek çoluk çocuk, genç yaşlı demeden binlerce Azeri Türkü katletti. Azerbaycan´ın birçok şehrinde kan dökmeye başladı. Ermeniler, günlerce katliamlarına devam etti. Bakü topraklarında Azeri Türklerinin kanlarıyla sulanmayan bir karış toprak kalmadı. Korkunç bir soykırım yaşanıyordu. Bu vahşeti durdurmak için Osmanlı Ordusu harekete geçti. Nuri Paşa komutasında oluşturulan Kafkas İslam orduları, Azerbaycan´a girerek Ermenilerin zulmüne son verdi. Binlerce Mehmetçiğin şehit olduğu bu savaş´tan sonra Mehmet Emin Rusülzade tarafından Azerbaycan devleti kuruldu. Böylece uzun yıllar Rus komünist yönetiminde kalan ülke, 28 Mayıs 1918´de bağımsızlığına kavuştu. Bu uğurda verdiğimiz binlerce şehidimiz bugün Bakü’de Türk şehitliğinde yatıyor. Azerbaycanı Ermeni mezaliminden kurtaran Nuri paşanın 1949’da İstanbul Sütlücede kendisine ait silah fabrikasında esrarengiz bir patlama sonucu çok sayıda işçisiyle birlikte ölmesi akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Azerbaycan halkı Nuri paşayı Hoş gelişler ola yaşa Nuri paşa yaşa marşıyla bugün bile hatırlamakta. Aziz şehitlerimizin Ruhları şad olsun.Türkiye tarafından tanınan bağımsız Azerbaycan’ın yeni hükümeti iki yıl süreyle birçok ekonomik ve politik problemlerle uğraştı. Ancak bu sırada Anadolu´da da bir bağımsızlık mücadelesinin var olması, Rusların bu petrol ve endüstri merkezini kendi nüfus alanına dahil etmeye çalışması ve batılı ülkelerin Rus tehdidini görememesi yüzünden, Azerbaycan 1920’de 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece Ruslar tarafından işgal edildi. Başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere bazı Azerbaycan aydınları Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı. Rusların yaptığı bu kanlı baskınla Azerbaycan’ın bağımsızlığı sona erdi. Bu olayda On binlerce Azerbaycanlı Ruslar tarafından şehit edildi. Artık Azerbaycan için 80 yıl sürecek bir Rus yönetimi başladı. Ruslar, 1936’da Azerbaycan topraklarının bir bölümünü Gürcistan ve Ermenistan’a vererek, bölgede kendisine bağlı 3 cumhuriyet kurdurdu. Bundan sonra Azerbaycan’ın bağımsızlığı için, başlatılan 56 isyan, çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Ruslar, Azeri halkına görülmemiş zulümler yaşattı.

*AZARBAYCAN’DA RUS MEZALİMİ  SÜRÜYOR

1985 sonrası Sovyetlerde uygulamaya konulan yeniden yapılanma ve açıklık politikalarına bağlı olarak Azerbaycan’da otoriter baskıcı sisteme muhalif kitleler halk cephesi safında toplandı. Rusya, Azerilerin Ermenilere yönelik saldırıları ve 2 cumhuriyet arasındaki gerginliği bahane ederek Ocak 1990’da kızıl orduyu ağır silahlarla Bakü’ye gönderdi. Başkent Bakü, binlerce Azeri Türkünün kan ve gözyaşıyla sulandı. Azeri kardeşlerimiz büyük bir kararlılıkla bu zulme direndi ve 30 Eylül 1991’de bağımsızlıklarını ilan ederek hür bağımsız ve demokratik Azerbaycan cumhuriyetini kurdu. Bugün unutulsa da Ebulfeyz Elçibey devlet başkanı seçildi. Bağımsızlığa giden yolda çekilen sıkıntılar, acılar ve bu uğurda verilen binlerce şehide Bakü şehitliği, dünya kamuoyu önünde şahitlik yapıyor. Karanlık günler aydınlığa dönmüştü. 1918’de ilk bağımsızlık girişiminde kabul edilen ancak semalarda kısa bir süre dalgalanabilen bayrak, 70 yıldan sonra tekrar Azerbaycan semalarıyla buluştu. Kısa süren ilk istiklal devrinde büyük hizmetler vermiş olan Mehmet Emin Resulzade’nin bağımsızlık arzusu yıllar sonra gerçekleşmişti. Artık Azerbaycanlı kardeşlerimizin semalarında dalgalanan bayrak ebediyete kadar inmesin. Gök kubbeyi dolduran milli marşın sedaları hiçbir zaman bu kubbeden eksilmesin diyoruz. Azerbaycan bağımsızlık uğruna çok şeyler feda etti. Rusların yaptığı zulmün izleri hala duruyor. Yıkılmış camiler, yarım kalmış minareler. Azerbaycan’ın en büyük camilerinden biri olan İsmail efendi camii önce tuz deposu, sonra askeri kışla, sonra da ahır haline getirilen çileli camilerimizden biri. Rus lider Lenin “din merhametsiz bir dünyanın ruhudur, din halkın afyonudur” diyordu. Merhametsiz Lenin ve arkadaşları Azerbaycan’da sosyalist bir rejim kurmak için 1918 yılında 20.000 kişiyi öldürdü. 1920-1921 yıllarında 48.000 kişi öldürüldü. 1923-1926 yıllarında 6.000 kişi daha öldürüldü. Sonra Stalin 1937-1947 yılları arasında 70.000 Azerbaycan türkünü boğazlattı. Böylece 29 yılda 144.000 Azerbaycan türkünü sosyalizm uğruna yok ettiler, öldürdüler.

* NAHCİVAN VE KARABAĞ AZERBAYCANDAN KOPARILMAK İSTENİYOR

Bugün dahi Azerbaycan’dan koparılmak istenen iki Azeri yurdu var; Karabağ ve Nahçivan. Karabağ, Azeri toprağı. Nahçivan’da nüfusun %95’i Azeri. Karabağ, bazı siyasi hesaplar sonucu Ermeniler yerleştirilmiş, Azerbaycan´a bağlı bu bölgeyi Ermeniler, kendi topraklarına katmak için 1988 yılında başlattığı gösteriler zaman içinde tırmanarak Karabağ topraklarını bir barut fıçısı halin getirmiş. Bağımsızlık ilanından sonra Ermeni çetelerinin ağır silahlarla giriştikleri işgal harekatı Karabağ´dan sonra diğer Azeri topraklarına ve Nahcivan´a yönelmiş.

Ermenilerin Türklere yönelik katliamları Azerbaycan topraklarında hep olmuş. Ermenilerin Azerilere yönelik zulümleri, I. Dünya Savaşı yıllarındaki katliamlarla sınırlı kalmamış, Sovyetler döneminde ve bu devletin dağılmasının ardından kurulan Ermenistan Cumhuriyeti döneminde de devam etmiş. Ermeniler, Azerileri Karabağ ve Nahçivan’dan sürmüş, zorla göç ettirmiş. İki asır devam eden kovma ve göçürme işlemi sonucu, 1.5 milyon Azerbaycan Türkü Ermenistan´daki tarihi yurtlarından kovulmuş ve çeşitli bahanelerle göç ettirilmiş. Bu insanlar, kötü şartlar altında bugün Azerbaycan’da yaşıyorlar. Yurtlarına dönecekleri günü bekliyorlar.Bugün Azerbaycan halkı ve yönetimi, bağımsızlığın yanında milletin varlığına yakışır bir şekilde sürdürmenin en önemli unsurlarından birinin ekonomik ve kültürel bağımsızlık olduğunu biliyordu. Sovyetler döneminde zengin iktisadi kaynaklara rağmen bu kaynakları kullanmada Rusya’ya bağlı olan Azerbaycan, öz kaynaklarını kullanma konusunda kısa sürede büyük mesafeler kat etti. Artık tarlalarda pamuk, tütün, çay filizi ve meyveler hür ve bağımsız Azerbaycan için toplanır oldu. Altın, demir, kobalt ve bakır gibi madenler yeraltından bu ülkenin zenginliği için çıkartılmaya başlandı. Balıkçılar ağlarını Hazar’a bir başka şevk ve heyecanla atıp tuttukları balıkları kendi insanı için kullanır hale geldi. İç pazarda kendi ürettiklerini kendi halkı için serbest piyasa anlayışı içerisinde satar hale geldi.

* RÜZGARLAR ŞEHRİ BAKÜ’DEYİZ.

Burası Bakü. Azerbaycan´ın en önemli şehri başkent Bakü´dür. Bakü Hazar Denizi´nin batı kıyısında Apşeron Yarımadası´nın güneyinde, Bakü Körfezi´nin oluşturduğu geniş yayın üzerinde yer alır. Bakü’nün çekirdeğini, çevresi sularla çevrili olan “Eskişehir” oluşturur. “İçeri şehir” denilen Eskişehir, eski binaları, labirenti andıran dar sokakları ile güzel bir görünüm sergiler. Bakü, vitrinleriyle, cadde ve sokaklarıyla artık o 1990’ların Baküsü değil. 21.yüzyılın şehirlerinden birisi. Daha önemlisi Azeri insanının kendisine olan güveni. O güven 21.yüzyılda daha da katlanmış. Bakü, 2 milyon nüfuslu güzel bir şehir. Hazar denizi ile ve Hazardan esen rüzgarla iç içe. Bundan dolayı Bakü’ye rüzgarlar şehri diyorlar. Bakü, İzmir’e çok benziyor. Bu benzerlik onların iki kardeş şehir olmasını sağlamış. Şimdi Bakü’nün en gösterişli yerinde yer alan bu geniş park, İzmir ismiyle gelenlere gülümsüyor. Geniş caddeler ve yemyeşil alanlarıyla Bakü, kendine gelenlere farklı seçenekler sunar. Hele Hazar Denizi! Bakü’ye ayrı bir güzellik katmış. Bugün müze olarak kullanılan 11. asırdan kalma Şirvan Şahlar Sarayı, Kız Kulesi Bakü’nün gezilecek yerlerin başında gelir.

* ŞİRVAŞAHLAR SARAYI VE KIZ KULESİNDEN BAKÜYÜ SEYR EDİYORUZ.

Azerbaycan’da eski yapılardan biri Şirvan şahlar sarayıdır. Taş duvarları yer yer dökülen ve çatlayan bu saraya şimdi yeniden bir düzen verilmiş. Bu süslü divan kapısı bize Anadolu’daki Selçuklu medeniyetlerinden türküler fısıldar. Sanatkar eller taşı bir dantel gibi süsleyerek şiirleştirmiş. 1920 yılında Ruslar, Bakü’ye girince üzerine mübarek isimlerin yazıldığı duvarları kurşunladı. Şirvanşahlar sarayı alimi Seyid Yahya Baküvi’nin sekizgen kümbeti Selçuklu kümbetlerine benziyor. Sarayın taş avlusundan beş on basamaklı bir merdivenle saray camiine iniliyor. Cami minaresinin taş şerefesi Ruslar tarafından yıkılmış. Kuşların yağmur suyundan içebilmeleri için yaptırılan bu taş oluklar merhametin ifadesi. Şirvan şahlar sarayı kadar eski Kız kulesi 12. yüzyıldan kalma bir eser. 30 metre yüksekliğinde olan bu kule, sekiz katlı. 800 yıl önce Hazar’ın kıyısına inşa edilen kız kulesi, bugün denizin çekilmesiyle içerde kalmış. Taş merdivenler minare merdivenlerini anımsatıyor. Kulenin birkaç katı dünkü Azerbaycan hayatını canlandırmak için düzenlenmiş. Burada dikkat çeken şey dünkü Azerbaycan hayatıyla dünkü Türkiye hayatının hemen hemen aynı olması. Mesut bin Davut tarafından yapılan kız kulesi Bakü’nün sembolü adeta. Bakü’de birkaç kervansaray da var. Buralar yolcuların hayvanlarıyla beraber konakladıkları yiyip içtikleri ve sonra çekip gittikleri huzur yerleri ve güven yuvaları. 14. ve 17. asırlardan günümüze gelen kervansaraylar artık devletin koruması altında. Evliya Çelebi Bakü’den bahsederken diyor ki “deniz kenarında büyük hanlı bin kadar evli bağlı bahçeli camili çarşılı pazarlı mamur bir şehirdir Bakü. Üç kapısı vardır, üç hamamı varsa da Mirza Han hamamı gayet hoştur.”

* SANAT EDEBİYAT VE PETROL BAŞKENTİ BAKÜ

Bakü’ye iner inmez ilkin petrol ve doğalgaz zenginliği dikkat çeker. Kentin içlerine yaklaştıkça yerini görülmeye değer eski taş binalara bırakır. Kent merkezindeki hemen bütün binalar benzersiz taş yapılardan oluşuyor. Binaları süsleyen heykel ve kabartmalardan, gözünüzü almanız mümkün değil. Bakü’de bir süre kalıp insanlarla tanıştığınızda, hiç yabancılık çekmediğinizi göreceksiniz. İnsanların sıcak davranışları, sizi kendi evinizde hissettirir. Bakü güzel sanatlarla iç içe olmuş bir ülke. Her evde bir piyano, keman vb. enstrümanın bulunduğunu, hemen hemen her evde bir müzisyen, bir ressam, ya da bir heykeltraş yetiştiğini öğreniyorsunuz. Konuk ağırlamakta, sofra donatmakta ve sanat sohbetinde eşi bulunmaz bir insan topluluğu tanımak için Bakü’ye gitmeniz gerekir.

* BAKÜ ŞEHİTLER CAMİSİNDA CUMA NAMAZI..

Azerbaycan Müslüman bir ülke. Camiler, minareler yükseliyor bu topraklarda. Eski camilerin yanı sıra yeni camilerde boy gösteriyor. Türkiye, Azeri kardeşlerimizin ibadet yerlerini karşılamak amacıyla cami ve kültür merkezleri inşa etmiş. İşte bunlardan birisi; Şehitler Camii. Bakü şehrinin en müstesna yerinde Bakü şehitliğini süslüyor. Osmanlı mimari tarzında yapılan bu iki minareli cami 1996 yılında ibadete açılmış. Hazar denizine hakim bir tepe üzerine kondurulan Bakü’nün en güzel, Azerbaycan’ın en büyük camisinden yükselen ezan sesleri her taraftan duyuluyor. Her gün 5 vakit ezanın okunduğu Şehitler Camisi, özellikle Cuma günleri Namaz kılmak için gelen binlerce Azerbaycanlı genç ve ihtiyarla dolup taşıyor. İmam, vaaz ve hutbeyi Türkiye Türkçe’si ile okuyor. Şehitler Camiinde namaz kılanlar, namazdan sonra aynı bölgede yer alan ve şehrin önemli ziyaret mekanlarından biri olan Türk-Azeri şehitliğini ziyaret ediyor. Bu Şehitler tepesi insanı başka bir aleme alıp götürüyor adeta. Şehitlikte, şehitlerin anısına yaptırılan Bakü şehitler anıtı yer alıyor. 1918 yılında Rusların desteği ile Azerbaycan´a saldıran Ermenilerin Azerbaycan kentlerinde yaptığı soykırımı durdurmak için gelen Mehmetçikler burada yatıyor. Türk Askeri, Azerbaycan´daki Ermeni vahşetini durdururken 1200 vatan evladını şehit vermişti. Şehitlikte Anadolu coğrafyası resmedilmiş adeta. Türkiye’nin her ilden gelen onlarca şehit Azerbaycan´ı Ermenilerden kurtarmak için savaşmış.Aziz şehitlerimiz için Türk Silahlı kuvvetleri bir anıt yaptırmış. Bu anıt, bağımsızlık uğruna can veren binlerce şehidimizin hatırasını canlı tutuyor.

Türk şehitlerinin ebedileştiği Bakü Türk şehitliğine gelen ziyaretçiler fatihalar okuyarak ayrılıyor.

* TÜRK VE AZERİ ŞEHİTLİĞİNDE FATİHA OKUYORUZ.

Türk şehitliğinin hemen yanı başında Azeri kardeşlerin şehitleri yatıyor. Bu gençler 1991 yılında bağımsızlık ilan edilince Ruslar tarafından bir gece baskınıyla şehit edilen gençler. Bugün Mehmetçiklerle aynı mekanı paylaşıyor. Aynı amaç uğruna savaşanlar şimdi yan yana yatıyor. Mezar taşlarında şehitlerin isimler ve resimleri yer alıyor. İşte bu 5 yaşındaki kız çocuğu annesinin kucağında iken Rus tankları altında ezilmiş. Azeriler şehitlerine sahip çıkıyor ve her fırsatta ziyaret edip fatihalar okuyor. Bakü gezmekle bitmez ama buraya kadar geldiyseniz mutlaka Azerbaycan devlet mezarlığını geziniz. Şairler, devlet adamları ve önemli şahsiyetler buraya defnedilmiş. Buranın özelliği mezarlıkta yatan kişilerin üzerilerine heykellerinin dikilmiş olması. İşte bu eski devlet başkanı Haydar Aliyev’in mezarı ve heykeli. Bu da Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan eden Ebul Feyz Elçibey’in mezarı ve heykeli ve daha niceleri.

* BAKÜ’DEN KAFKASLARA DOĞRU YOLA ÇIKIYORUZ..

Başkent Bakü’deki  gezimizi  tamamlayarak  Kafkas Dağlarına doğru yola çıkıyoruz. Azerbaycan bu bölgede size hanlar ve kervansaraylar şehri Şeki’yi gösterir. Kafkas dağlarında Ruslarla savaşan Şeyh Şamil ve Hacı Murad’ın destanlarını anlatır. Gence şehrinde Nizami Gencevi’den şiirler okur. İlk durağımız Şeki şehri. Şeki, Dağıstan sınırına yakın bir yere kurulmuş. Burası Bakü’ye 300 kilometre mesafede bulunuyor. Dar ve keskin virajlardan geçerken insan kendini adeta Anadolu bozkırlarında hissediyor. Buralar tanıdık yerler. Geçtiğiniz köyler, kasabalar ve yanık benizli Azeriler el sallar sizlere. Şeki yolunda yolculuğunuz bir akşam vaktine denk geldiyse size eşlik eden ovalar ve dağlar kızıla boyanır. Güneş cömertçe verir sıcaklığını. Şehirler ve insanlar size hiçte yabancı değil buralarda. İsimler bizden isimler Şamaha, İsmailli, Gebele, Aksu. Aksu vadisi yüksek dağlardan aşağı inen suların geçtiği bir yer. Derin vadiler ve başı dumanlı yüksek dağlar Karadeniz’i andırıyor. Bu muhteşem tablo, bu güzellikler kolay kolay terk edilmez.   

* ŞEKİ ŞEHRİNDE TARİHE YOLCULUĞA ÇIKIYORUZ….

Ve nihayet Şeki şehrindeyiz. Şeki, Kafkas dağlarının eteklerinde yeşil bir saltanatı içinde yaşıyor. Şeki şehri bir yabancı düşünürün ifadesiyle, Azerbaycan´ın gözü ve dağların arasında Kartal yuvası Külek yani Rüzgarlı şehir Bakü’ye inat her yer sakin. Dağlar… zirveleri yüksek dağlar. Bazen bulutlu, bazen dumanlı, yaz aylarında bile karların erimediği dağlar.

Şeki, Azerbaycan’ın 9 hanlığından birisi ve en önemlisiydi. Ruslar, bölgeyi işgal ettiğinde Şeki hanlığı, Osmanlıya bağlı kalmak için uzun süre direnmiş. Ünlü şair Bahtiyar Vahapzade´nin memleketi burası. Şeki, yolların kavşak noktasında yer alıyor. Bu nedenle şehrin çeşitli yerlerine kervanların konaklaması için hanlar ve kervansaraylar inşa edilmiş. İşte Şeki’nin en önemli ziyaret mekanları bu hanlardır. Han Sarayı en ünlüleri, Şeki Kervansarayı görülmeye değer. Şekideki şimdiki durağımız  Şeki  Han sarayı.   Aleksandır Duma’nın  ifadesi  ile  “Kafkasların gözü  Şeki ise,  Şeki’nin göz bebeği Şeki han sarayı ” diyor.Bizde   dar ve  tarihi yollardan geçerek Şeki han sarayına geliyoruz.

* KAFKASLARIN  GÖZÜ ŞEKİ HAN SARAYINDAYIZ.

Şeki Hanlarının en görkemlisi ve ünlüsü Han Sarayı. 300 yıl öncesinin eseri. Kafkas dağlarının eteklerine, yeşillikler arasına inşa edilmiş, süslü, ahşap işçiliği muhteşem. Dışı olduğu kadar içi de süslü. İç mekan insanı adeta büyüler. Süslemeler genellikle hayvan ve bitki motiflerinden oluşuyor. Bazı duvarlarda savaş sahnelerine de rastlanır. İnsan burada kendini bir çiçek bahçesinde hisseder. Tavan işlemelerindeki zerafet ahşap işçiliğinin nadide bir örneği. 2 katlı Han sarayı demir çivi çakılmadan ve hiç bir yapay malzeme kullanılmadan ahşaptan yapılmış. Çiçek motifleri kök boyalarla süslenmiş. Bahçede yer alan Han çınarı en az han kadar eski.Han Sarayının ziyaretçileri çok. Her taraftan yoğun bir ziyaretçi akını var. Sarayın rehberi gelenlere hanla ilgili bilgiler veriyor.

* ŞEKİ  KERVANSARAYINDAYIZ

Han sarayında gezimizi  tamamlayıp,şimdide  Şeki kervansarayına gidiyoruz.. İpek yolu üzerinde yer alan bu Kervansaray bir anlamda dönemin uluslararası İpek ticaretinin yapıldığı bir merkez konumundaymış. Tarih boyunca birçok tüccar ürettikleri iplikleri satmak için kervansarayın içinde kurulan İpek Pazarına getirip satarmış. Bir zamanlar kervanların yurdu Şeki Kervansarayı, yakın bir geçmişte ressamlara mekan olmuş, onlara ilham kaynağı haline gelmiş.Şeki kervansarayı şimdi turistik amaçla kullanılıyor. Şeki şehrinin yakın bir gelecekte Turizm merkezi olması için çalışılıyor. Şeki şehrinden yaylalara teleferiklerle çıkılacağı söyleniyor. Şeki Kervansarayından Kafkas dağlarındaki yaylaları görebilirsiniz. Karşıda görülen Han yaylası. Zaten Şeki yaylalarıyla da ünlü.

Şeki sokaklarında yürürken birden karşınıza hüzün dolu bir camii  çıkıyor. Ama bu cami yıkılmış. Gözleriniz yıktırılmış bir caminin yapayalnız kalan mahzun minaresine takılıp kalır. Tuğladan örülmüş bu sekiz köşeli minare cami ile birlikte 1880 yılında hayırsever bir Anadolu türkü tarafından yaptırılmış. Şeki´de Rus işgalinden önce 13 tarihi cami bulunuyormuş. Bu camilerin tamamı yıkılmış. Bütün camileri yakılıp yıkılan Şeki, 1990 yılından sonra yeniden doğrulmaya, düştüğü yerden yeniden kalkmaya başlamış. Şehrin girişinde sizi karşılayan Cuma mescidi, Türkiye’den gelen hayırseverler tarafından yaptırılmış. Şeki halkının huzur dünyası haline gelen bu caminin minaresi şehrin her taraftan görülsün diye göğe doğru biraz fazla çekilmiş. Cuma mescidinin zerafet örneği mihrabı görülmeye değer.

* HACI MURAD’IN MEZARINI ZİYARET EDİYORUZ..

Azerbaycan´ın Şeki şehrine gelip de Kafkas Dağlarına çıkmamak olur mu? Şeyh Şamil ve Hacı Murad´ın Ruslara karşı mücadele verdiği yerlere. Burası Ruslarla 150 yıl savaş yapılan bölgeler. Bu dağlar çetin savaşlara sahne oldu. Kafkas dağları yeşil mi yeşil, dumanlı puslu zirveler. Ünlü Rus yazar Dostoyeski´nin Hacı Murat Roman´ında anlattıklarına göre Ruslar Şeyh Şamil ve Hacı Murad´ı yakalamak için bu ormanları keserek yok etmişler.  Şeyh Şamil´in doğduğu köy buralarda. Hacı Murad’ın şehit edildiği yer ve mezarının bulunduğu mekan Kafkas dağlarında. Oraya ulaşmak için bir hayli zaman lazım. Çünkü Şeki şehrinden uzaklığı 100 kilometre. Ama gitmeye değer. Karlı Kafkas Dağlarından çağlayarak akan buz gibi sulardan içerek ve meşe ağaçları altında dinlenerek yorgunluk atabilirsiniz. Bu dağların arkası Dağıstan. Hacı Murad’ın mezarına toprak bir yoldan geçerek ulaşılır. Burası Ruh bölgesi olarak bilinir. Azerbaycan-Gürcistan yolu üzerinde bir mekan. Hacı Murad’ın mezarına götüren tabelalar asılmış.Yeşillikler arasında bir türbe. Asırlık meşe ağaçlarının altında yer alan mezarlıkta Hacı Murat yatıyor. Mezar taşında Osmanlıca bir yazı ve küçük bir resmi yer alıyor. Hacı Murad’ın hayatı ünlü yazarların romanlarında ve yüzlerce rivayette anlatılmış. Kuzey Kafkasya kahramanı Hacı Murat 19. yüzyıl başlarında Dağıstan’ın Hunzah bölgesinde dünyaya geldi. Çocuk yaşta Hunzah medresesinde eğitim aldı. Hiçbir zaman bir hedefe iki defa ateş etmediği söylenen Hacı Murat, daha genç yaşlarda at binmesi ve nişancılığı ile ün yapmaya başladı. Kafkas-Rus savaşlarında ismini duyurdu. Temirhan Şura’dan Doğu Gürcistan’daki Babaratmiskaya’ya kadar Rus kuvvetleri üstüne sayısız baskınlar düzenledi. Bir süre sonra Şeyh Şamil’in en cesur ve en başarılı yardımcısı olarak anılmaya başlandı. Hacı Murat, Şeyh Şamil’le birlikte Ruslara karşı yıllarca birlikte savaşmış. Bir müddet sonra anlaşmalı olarak Rusları içten fethetmek üzere birbirlerinden ayrılmış, Hacı Murat Ruslara sığınmış gibi görünüp Rusların askeri gücü hakkında şeyh şamile bilgi verdiği bilinmekte. Daha sonra Ruslardan kaçarak Kafkas dağlarında savaşmaya devam etti.  Hacı Murad 4 Nisan 1853 günü bu bölgede, çok sayıda Rus askerleriyle tek başına girdiği bir çarpışmada şehit oldu. Bir rivayete göre ihbar ediliyor ve burada yakalanıyor. Şehit edildiği yer de burası. Ruslar, Hacı Murat’ın mezarına birçok kez saldırmış ve piknik tüpleri ile yok etmeye çalışmış. Burası Türk-İslam medeniyetinin bölgeye vurulmuş mührü gibidir. Acaba Hacı Murad, Şeyh Şamil ve Kafkas halkı, Rusları Kafkas dağlarında tutmasaydı, Ortadoğu ve Akdeniz Rus işgali altında kaç yıl inleyecekti? Kafkasya halkına insanlığın çok büyük vefa borcu var.Hacı Murad’ın ziyaretine gelenler onun şahsında Kafkas dağlarında şehit olan aziz şehitlerin ruhlarına Kuran’dan sureler ve fatihalar okuyarak ayrılıyor.

* ŞAİR BAHTİYAR VAHAP ZADE’NİN  DOĞDUĞU YER..

Şeki şehrine gelipte şair Bahtiyar Vahapzade’den bahsetmeden olur mu? Söz ustası, gönüller sultanı Dedem Korkud´un torunu Bahtiyar Vahabzade Şeki doğumlu. Yalnız Azerbaycan´ın değil, bütün Türk illerinin büyük şairlerinden olan Vahabzade; klasik ve yeni Azeri şiirinin mevcut bütün özelliklerini şiirinde toplayabilmiş, vatan, millet, aile, tabiat, dil, azatlık hasreti gibi temaları en güçlü en derin ifadelerini onun mısralarında bulmuş. Azerbaycan Türklerine karşı girişilen 19 Ocak Kırgını´na kayıtsız kalmayarak fikrini ve ıstıraplarını açıkça dile getirdiği; milletinin çocukları için döktüğü gözyaşlarını topladığı “Şehitler” adlı eseri, Bahtiyar Vahabzade´nin ölçüsüz vatan sevgisinin bir ifadesidir.  

Şehitler bu toprağa, halka secde kıldılar

Haksızlığın üstünden Hakk´a köprü saldılar

Vatanı sevmek için günahkar sayıldılar

Vatanı sevmek niçin günah olmuş ay Allah?

 

Kendim kaldım çırasız, bin çıraya yağ iken

Tepelere el açtım kendim yüce dağ iken

Çarem kendi kendimden bir yardım ummak ilen

Niçin bize yabancı penah olmuş ay Allah?

 

Ona umut bana zor fakat demek kime Hak

El ayağım zincirli, baş yumruklu, sine dağ

Yüz yetmiş yıl bu saziş bu birlik bu ittifak

Bir tarafı talaksız nikah olmuş ay Allah

 

Çeliğe muhtaç iken, yabancıya çeliğim

Bin mermiye tuş olan bir ceylanım, eliğim

Yabancının emrine ben boyun eğmeliyim

Niçin bana yabancı “Allah” olmuş, ay Allah

* ŞEKİDEN GENCEYE GİDİYORUZ.. 

Can  Azerbaycan´ın Hanlar şehri Şeki’den ayrılma vakti.   Genceli nizaminin memleketi ve anıt mezarının bulunduğu  Genceye gitmek üzere  Şeki’den yola çıkıyoruz.  Yeşil vadiler, sulu bölgeler   geçtikden  sonra bozkırların ortasından  geçen  yolumuz  bizi  Gence’ye  getiriyor. Yolda bize   yeşillikler, köyler, Eğri çay eşlik ediyor bize. Gence’de Nizami Gencevi’nin türbesi  bizi  karşılıyor. Burası 950 yıl önce bu şehirde yaşayan ünlü Türk şairi Genceli Nizami´nin anıt mezarı ve müzesi. Azerbaycan’ın tanınmış şairi güller arasında yatıyor. 1140 yılında yaşamış Genceli Nizami, yazdığı divanı ve kitapları ile Türk kültürüne hizmet etmiş bir büyük şair. Peygamberimizi en güzel şekilde anlatan Genceli Nizami İran’la Azerbaycan arasında bir türlü paylaşılamıyor. Rusya, bu önemli Türk şairini İranlılara kaptırmamak için Muhteşem bir anıt ve abide yaptırmış. Türbeyi gezdiren Rehber Nizami Gencevi ile ilgili kısaca bilgi veriyor. Azerbaycan halkının büyük şair ve alimi Nizami Gencevi, dünya edebiyatının Ömer Hayyam, Homeros, Shakespeare, Dante ve Puşkin gibi büyük kalem ustalarından birisi. Nizami´nin Hamse´si (Beşlik) ve bu Hamse´ye dahil olan eserler kendisinden sonra Fuzuli gibi birçok ünlü şair tarafından taklit edilmiş. İşte yazdığı şiirlerden biri; 

Dünyanın damarını kim tutsa Isa gibi,

Insaf ve adalet ile olur dünya hakimi,

Dünyaya fatih olmaz zulüm ile rezalet,

Yer yüzünün fatihi adalettir, adalet!

 

Dünya bir tarladır dikkatle baksak

Herkes birbirine çiftçidir ancak

Dost ona derler sır saklar perde tutar

Düşman rüzgar gibi her zaman perde yırtar.