24.4 C
Kocaeli
Salı, Ağustos 4, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 988

Of… Of ! Bunları da mı Görecektik?

 

Günümüz Türkiye’sinde bambaşka şeyleri konuşmak varken, dilimizin bile varmak istemediği olaylara şahit oluyoruz.

Sen gel, 20 senedir yerel yönetimlerin çoğunluğunda, 11 senedir de Ankara’da hem de ezici bir çoğunlukla iktidar ol, memlekete hizmet edeceğin yerde iki günde bir toplumun sinir uçlarını kaşı ve bizleri getirdiğin noktaya bak!

Ey iktidar sahipleri! Bu tablodan dolayı mutlu musunuz ve seviniyor musunuz?

Bilmelisiniz ki; karşı karşıya olduğumuz bu olaylar, onca yıldır yürütülen planlı ve sinsi bir çalışmanın sonucudur. Elbette dış mihrakların ve onların yerli taşeronlarının da bu olaylarda parmağı vardır.

Görüyoruz ki; güzel ülkemiz bölünmek ve insanımız bir çatışmaya sürüklenmek isteniyor.

Hep uyardık; yanlış yapıyorsunuz diye…

Sesimize kulak veren olmadı. Gelen eleştirileri dikkate almamanın en büyük sebebi, kanaatimce iktidarında bu oyunun bir parçası olmasıdır.

Bu gün ezici çoğunlukta iktidar olan AKP; Türkiye’yi ve Türk Milletini ancak bu kadar huzursuz edebilirdi ve onu da başardı.

Türk kimliği ile oyna, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını boz, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni karıştır, Atatürk’e ayyaş yakıştırması yap, yargının bağımsızlığını zedele, suçlu – suçsuz bir sürü insanı zindanlara tıkarak korku imparatorluğu yarat, yetmedi git ihanetle müzakereye otur; bunlar olacak ve kabul edilecek şeyler değildir.

RTE’nin “Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az % 50’si var. Ve biz onlara diyoruz ki “aman sabırlı olun”. Sakın bu oyunlara gelmeyin” sözleri de neyin nesidir?

Hele AKP’nin İnebolu Gençlik Kolları Başkanı’nın “Anıtkabiri’de yıkarız” lafları da ne oluyor?

Bunlar memleketi yönetemediler. Hem de  % 50 oy desteğine rağmen. Türk Milletini ateşe attılar. Gülünecek bir şey ama Suriye bile Türkiye’ye gitmeyin uyarısı yapıyor.

AKP ve RTE’ye direniş mahiyetinde bütün yurtta başlatılan eylemlerin arkasında dış güçler ve Sorosçular vardır. İktidar, ülkeyi ve Türk Milletini bunların büyük tuzaklar içeren oyunlarından koruyamamıştır. Belki de korumak istememiştir. İstihbarat zaafiyeti olduğu açıktır. Başta devletin; asker, emniyet ve istihbarat birimleri olmak üzere tüm kurum ve kuruluşları ile oynarsan, onları siyasallaştırırsan olacağı budur.

Türk Milleti; kendisini  bir iç çatışmaya götürecek bu olaylardan uzak durmalı, tuzağa düşmemeli ancak kendisini bu hale getiren AKP iktidarından da, yanlış tercihlerde bulunmadan bir an önce, demokratik usullerle yapılacak bir erken genel seçimle kurtulmalıdır.

Buna karşılık, mutlaka Türk Milletini iktidar yapacak, milli bir yapı iktidara getirilmelidir. Yoksa tehlike çanları her zamankinden fazla çalmaktadır.

 

 

Şaban Ayı ve Kulluk Şuuru

Yüce Rabbimize yöneldiğimiz, tövbe istiğfarla, dua ve niyazla,ibadet ve iyiliklerle değerlendirdiğimiz bereketli vakitlerden biri de üç ayların ikincisi olan mübarek Şaban ayıdır.Şaban ayı, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in; “Allahım, Receb ve Şaban’ı bize mübarek ve bereketli kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır”(Müsned, I, 259) diye dua ettiği kutsal aylardandır.

İlâhî feyz ve bereketin insanları sardığı Şaban ayı, biz mü’minler için çok kârlı ve kazançlı bir aydır. Bu ayın en önemli özelliği ise bizi Ramazan ayına hazırlaması ve içinde Peygamberimiz (s.a.s.)’in övdüğü günahlardan kurtuluş gecesi olan Berat gecesinin bulunmasıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Şaban ayına ayrı bir değer verir, hürmet gösterir, diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı. Efendimiz (s.a.s.) bu ayda daha çok oruç tutar, bazen ayın tamamını oruçlu geçirdiği olurdu.Hz. Aişe (r.anha) validemiz, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Şaban ayında tuttuğu orucu Ramazan ayı hariç başka bir ayda tutmadığını söylemiştir.(Buharî, Savm, 39; Müslim, Sıyâm, 58)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin sebebi ardından gelecek olan Ramazan’dan dolayı idi. Bir defasında sahabe-i kiram, “Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?” diye sormuşlar, Allah Resûlü(s.a.s.) de; “Ramazan hürmetine Şaban’da tutulan oruçtur” buyurmuşlardır. (Tirmizi, Zekât, 28)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Şaban ayına hürmet göstermesinin nedenlerinden biri de, kulların amellerinin bu ayda Allah’a yükseltilmiş olmasındandır. Nitekim Şaban ayında çok oruç tutmasının sebebi sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teâlâ’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”(Nesei, Savm, 70)

Bu hadis-i şeriflerden, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in Şaban ayına özel bir önem verdiği anlaşılmaktadır. Şaban ayının girmesiyle birlikte sahabe-i kiramın da ibadet hayatlarında gözle görülür bir canlanma meydana gelir,Ramazan ayına hazırlıklar bu ayda başlarlardı. Öyleyse bizler de; bu ayı ibadetlerle, iyilik ve hayırlarla ihya etmeliyiz.Yaratılış gayemize uygun şekilde hareket etmeli, Yaratanımıza karşı kulluk görevlerimizi yerine getirerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışmalıyız.

Yüce Allah bizleri yoktan var etmiş, yaratılmışların en üstünü kılmış(İsrâ, 17/70), sayılamayacak kadar çok nimetler (Nahl, 16/18; İbrahim, 14/34) ihsan etmiştir. Rabbimizin bütün lütuf ve ikramları karşısında bizlere düşen görev ise;nimet sahibi Cenabı Hakk’ı hakkıyla tanımak ve O’na layıkıyla ibadet etmektir.

İbadet, bütün insanların Yüce Allah’a karşı yapmakla yükümlü oldukları kulluk görevidir. Çünkü insanın yaratılış gayesi Yüce Allah kulluk/ibadet etmektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(Zâriyât, 51/56)“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.”(Bakara, 2/21)

Diğer bir ayet-i kerimede ise; “De ki: (Ey insanlar!) “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!”(Furkân, 25/77)  buyrularak, insanın Allah katındaki değerinin ibadetlerine bağlı olduğu haber verilmiştir.Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Rabbine karşı ibadet görevini yapanla yapmayanın misali, diri ile ölünün misali gibidir.”(TecridTercemesi, H. No: 2160)

İbadetler insanı dünyevî sıkıntılardan uzaklaştırır, kalplere huzur verir, insana kötülüklere karşı mücadele gücü kazandırır. İbadetler, Allah ile biz kulları arasında bir bağdır. İbadet yapan insan, Allah’a yaklaşır, O’na kul olmanın huzur ve mutluluğunu yaşar.

İbadet ve iyiliklerin her zaman yapılması gerekmekle birlikte, amellere kat kat sevap verildiği bu üç aylar mevsiminde yapılırsa daha kazançlı çıkmamız mümkün olacaktır.Şaban ayında yapılan tövbe istiğfar, zikir, dua, ibadet ve iyilikler ise; Ramazan-ı Şerif ayına günahlardan arınmış olarak girme imkanı sağlar.

O halde; Ramazan’dan önceki kazanç ve fırsat ayı olan Şaban ayını kulluk şuuru ile ihya etmeye gayret etmeliyiz.

Şiddet Teknolojilerinin Gösterileri

0

Son dört gündür Türkiye’yi kendine kitleten protest eylemler, mevcut yasal siyasi aktörler dışında, yeni aktörlerle bizleri yüzleştirdi. Sosyal medya üzerinden üretilen karşıt dijital kimlikler, gerçeğe dönüştü. Caddeleri ve meydanları doldurdu, Türkiye’nin imajı ile ilgili algıları sorgulanır duruma getirdi.

Sosyal medyada üretilen imajların bir halk hareketine dönüşmüş olması sürecinin sebeplerini, bir çok uzman, klasik siyasi bağlamlarla ele almakta ve incelemektedir. Bunların büyük kısmı doğru olmakla birlikte, mevcut protest kitleleri besleyen ve kışkırtan çok özel faktörlerin olduğunu da hesaba katmak gerekir. Bundan dolayı yaşadığımız gösterilerin, alışılagelen protestolara benzemediğini öncelikle göz önünde bulundurmak gerekir.

Protestoların her ne kadar eski kültürden kalma entellektüel failleri varsa da, yüzleştiğimiz kitle hiç bir partinin, derneğin ve cemaatin biraraya getirebileceği insanlardan oluşmuyor. Toplumun bütün kesimlerinden gençler ve insanlar eylemlere iştirak ediyor. Bu insanlar arasında Ak Partiye oy veren ve Ak Parti’nin kimi politikalarını destekleyen kesimlerin olduğunu da tahmin ediyorum.

Farklı kesimlerden insanların birden bire protest bir kitleye dönüşmesinin anlamı üzerinde ciddi bir şekilde durmak gerekir. Hükümetin bu olayların altyapısını oluşturma ile ilgili kusurlarını, yanlışlarını ele almayacağım.  Bu konular zaten fazlasıyla yazılmaktadır.

Ama ilk protestodan sonra başlayan süreç tamamen teknik bir konudur. İlk protestolar, her zaman yapılan protestolar gibiydi. Mevcut hâli ile kitleselleşme imkanı da bulamazdı. Emek sineması ve alkolle ilgili sınrlamalar da bu kitleyi bir araya getirecek özellikler taşımıyordu. Şüphesizdir ki Türkiye gündemi ile ilgili sızlanmalar her zaman olmuştur. Türkiye de bir çok kimse ve grup daha önce de mağdur edilmiştir. Bu mağduriyetler de protestolara yol açmıştı. Ama hiç bir protest eylem son dört günde ortaya çıkan eylemler gibi olmadı. Bundan dolayı konuyu başka bir açıdan ele alma zarureti vardır.

Bu eylemlerin oluşmasını ve kitleselleşmesini etkileyen özelde, iki önemli faktör olduğunu düşünüyorum: Bunlardan birincisi, İstanbul’un tarihi mekanları ve parklarıyla ilgili olarak yaşanan ve hiç bir şekilde kabul edilmesi mümkün olmayan imar uygulamalarıdır. İkincisi ise, hükümetin güç kullanarak parkı bekleyen grupları, parkın dışına atmaya çalışması sürecinde uygulanan polisiye teknikleridir.

Bu faktörlerden birincisi olayları besleyici rol oynadı, protestoların altyapısı ile ilgili bilinçleri olgunlaşırdı. İstanbulluların hepsi tarihi mekanların gökdelenlerle gölgelenmesini aralarında konuşuyordu. Bu konuda hükümetin yanlış yaptığını dolaşımda tutuyordu. Ak Parti’nin fanatik destekçileri bile olup bitenlerden rahatsızdı.

Taksim meydanı ve o meydandaki ağaçlar, bütün toplumsal kesimlerin ilgilendiği konulardı.  İstanbullular uzun zamandır, park alanlarının AVM’lere dönüştürüldüğünü, kafe olarak kapalı mekanlarla işgal edildiğini izliyorlardı. E5 ve Marmara sahil şeridinde bir çok yeşil alanın ve parkın ortadan kaldırıldığını ve buralarda binalar yapıldığını görüyorlardı. Bundan dolayı İstanbul halkı, ağaçları korumak istedi, yeşil alanları muhafaza etmek için bir şeylerin yapılması gerektiğini gördü ve tarihi alanları gölgeleyen gökdelenlerden rahatsızlık duydu. Türkiye nüfusunun beşte birisinin yaşadığı İstanbul’un tarihi silüetinin hoyratça bozulmasını bu insanlar içlerine sindiremediler. Olayın kitleselleşmesini besleyen kültürün kent aidiyeti ile ilgili yanını göz önünde bulundurmak gerekir. Eylemlerin kitleselleşmesi İstanbul ile ilgili kaygılarla beslendi.

İkincisi, protestoları durdurma ve engelleme konusunda emniyet yetkililerinin uygulamaları ve başbakan sayın Erdoğan’ın açıklamaları, kitleleri kışkırttı. Onları daha çok ve daha etkili eylem yapmaya yöneltti. Halkı sosyal medyada direnişe çağıran klişe sloganlara bakıldığında, hükümetin tepkilere rağmen AVM yapımında ısrarcı olduğu, başbakanın göstericilere hakaret ettiği, onları hafife aldığı, kanun ve demokratik talebe göre değil, kendi iktidarına ve gücüne göre davrandığı, kendine oy verenlerle göstericileri tehdit ettiği söylendi, sürekli dolaşımda tutuldu. Bu basmakalıp ifadeler, başbakan Erdoğan’ın sözlerinden seçilerek, “karşıt kışkırtıcı slogan” olarak sosyal medyada sürekli dolaşımda tutuldu. Başbakan Erdoğan’ın tutumuna yüklenen imajlar, kitleleri özgürlük adına sokağa dökmeye, büyük oranda katkı yaptı.

Dolaşımda tutulan ikinci grup basmakalıp sloganlar ise polisin tutumu ve polisiye tedbirlerin taciz edici yönleriyle alakalıdır. Eylemcilerin gaz maskeleriyle gösteri alanlarına gelmeleri ve kendilerini “gürültülü ıslak gaz bulutları” içinde fotoğraflamaları ve görüntülemeye çalışmaları,  aslında her şeyi anlatmaktadır. Polisin göstericileri durdurma, dağıtma, caydırma ve tutuklama tekniklerinin hepsi, göstericilerin amaçlarına hizmet etti.

Göstericiler, ceberrut ve başına buyruk olarak tanımladıkları bir iktidarın polisinin kendilerine daha çok engel koymasını istiyorlardı. Çünkü polis engellemesi ve şiddeti onların bu inancını meşrulaştırma işlevi görüyordu. Bundan dolayı, başbakan Erdoğan’ın  açıklamalarıyla birlikte, polisin uyguladığı “şiddet teknolojileri”sosyal medyada sürekli dolaşımda tutuldu.  Kitleler dolaşımda tutulan bu basmakalıp, başına buyruk imajlara ve polisin şiddet teknolojilerine karşı hırçınlaştılar, sokağa döküldüler.

Özetle başbakının güç gösterisine dönüşen açıklamaları ve polisin şiddet teknolojileri, gösterilere kitlelerin katılmasına ve gösterilerin bütün yurt sathına yayılmasına neden oldu. Gösterileri yönlendirmek istiyen profesyonel örgütlerin varlığı her kesin malumudur. Ama gösterilerin bu örgütlerce kasıtlı ve planlı bir şekilde düzenlendiğini ve başlatıldığını kabul etmek, konuyu bağlamından kopartacaktır. Zaten bu örgütlerin böyle bir gücü olsaydı, şimdiye kadar Ak Parti iktidarını benzer gösterilerle çoktan sarsarlardı. Bundan dolayı süreci şiddet teknolojileriyle yöneten polisin ve Başbakan’ın süreci hafife alan söylemi gösterilerin kitleselleşmesinde başat rol oynamıştır.

Hamiyet Ayrı, İş Ayrı

0

Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Hamiyet (yani vatanı, milleti, aileyi sevmek ve bunları koruma gayreti içinde olmak erdemi ve bu değerlere bağlılık gösterme keyfiyeti) ayrı, iş ayrıdır.

“Bence bir kalb ve vicdan, fezail-i İslâmiye (İslâm fazîlet ve üstünlükleri) ile mütezeyyin (donanmış) olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadâkat ve adâlet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için, fâsık (günahkâr) bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salâhat (sâlihlik, günahsız ve temiz olma hâli, dindarlıkta çok ileri gitme durumu) ve mahâreti (ustalık ve becerikliliği), tâbir-i âherle (başka bir deyimle) fazîleti ve hâkimiyeti, nur-u kalb (kalb nurunu) ve nur-u fikri (fikir nurunu) cem’ edenler (kalbi ve fikri aydın olanlar yani hem mâneviyattan nasîbini alanlar, ilahî ahlâkla ahlâklananlar, manevî Peygamber örtüsüne bürünenler, aynı zamanda vaktin ilcaat ve gidişatından, günün fikir yapısından haberli olanlar. Hz. Ali’nin dediği gibi günün koşullarını kavrayacak ve günün problem ve mes’elelerini çözüme kavuşturabilecek eğitim kapasitesine sahip kimseler) vezaife kifayet etmezler (görevlerini hakkıyla yerine getirmekten uzaktırlar. Çünkü aynı zamanda, hem dindar hem işinin ehli olmak çok zordur.)

“Öyle ise, ya maharet (ustalık)tır veya salâhat (dindarlık)tır. (Yani bir işte usta, becerikli, üstad ve meleke kazanmış, ihtisas ve uzmanlık sahibi kişi, kısaca maharetli kimse seçilecek, tercih edilecek veya bir işte ehil olmayan fakat yaşayışında sâlih, günahsız ve temiz olan, dindarlıkta çok ileri giden biri seçilecek, tercih edilecek. Özetlersek ikisinden birini seçmek zarureti ve zorunluluğu var.) Sanatta mahâret ise müreccahtır (tercih sebebidir)”

Evet sanatta mahâret ise müreccahtır. Kişideki maharetlilik vasfı tercih edilmesine sebeptir.

Eğer yapılacak bir işimiz varsa, adamın manevi yönüne bakılmaz. İşi bilip bilmediğine bakılır. Çünkü burada bir işin düzgün ve sağlam bir şekilde yapılması asıldır. Kişi liyakatli değil ise, onun salâhatı yani dindarlığı işimizi görmez.

Elbette işimizi görecek olanın, aynı zamanda inançlı olması tercihe şayandır. İşte hem mâhir hem sâlih, hem usta hem inançlı biri yoksa, o zaman inançsız olsa da işinde mâhir olan seçilmeli ve tercih edilmelidir.

İşte Bediüzzaman hazretleri “Sanatta mahâret ise müreccahtır.” Derken bunları kastediyor. Yani realist davranıyor. Zaten bütün büyük zatlar, realist davranır. Çünkü idealist olmak kolay, realist olmak zordur. Realist olmak demek, içinde bulunduğu ortamı en iyi değerlendirmek demektir.

Gayeye varışta, bir işi başarışta, en pratik ve çıkar yolu tercih etmek ve seçmek demektir. Onlar için  “Bir iş tamamen yapılamasa bile, yapılabilecek kadarını yapmaktan vazgeçmemek” asıldır.

Nitekim  “Peygamber efendimiz, Zâtü’s-Selâsil Gazvesi’ne gönderdiği ordunun içinde, Hz. Ebubekir ve en seçkin sahabîleri varken; henüz yeni müslüman olmuş, fakat harp ve siyaset sanatını iyi bilen Amr İbnü’l-As’ı kumandan tayin etmiştir.”

Osmanlı -Türk tarihindeki başarıların temelinde de, görevleri  -evvelemirde-  liyakat ve ehliyet sahibi kimselere verişin payı büyüktür.

 

1027 – 1028

Adana ve Gazilerimiz

Barış yutturmacası başladığı günlerde Adana maalesef gündeme oturmuştu.

Neden?

Aşağıda adı geçen derneğimizin Başkanı, verdiği beyanatla bu gündemin oluşmasına neden olmuştu.

Derneğimizin içerisindeki tepkileri yakından biliyorduk, ama, iç meseledir diye kamuoyuna bilgi aktarmadık.

Bir kaç hafta evvel yine bir beyanatla Adana, gündemi işgal etti. Gene iç meseledir dedik ve gazilerimiz zarar görmesin dedik ve kamuoyuna  aktarmadık.

Sonunda, Dernek yeni Başkanı Mehmet Ali Bakır Gazimiz Basın açıklaması yapınca ve görüşmemiz üzerine bana da bu açıklamayı gönderince artık kamuoyu ile paylaşma zamanının geldiğini anlayarak bu açıklamayı yayınlıyorum.

Yeni Başkan’a ve bütün Yönetim Kuruluna hayırlı olsun dileklerimi iletiyor ve bir toplumun, bir milletin, bir ülkenin gururu olan bütün Gazilerimize saygılarımı sunuyorum.    

TÜRKİYE HARP MALULÜ GAZİLER ŞEHİT DUL VE YETİMLERİ DERNEĞİ

ADANA ŞUBE BAŞKANI MEHMET ALİ BAKIR

Derneğimizin 23 Mart 2013 tarihinde Olağan Genel Kurulu ile yapılan seçimine 229 üyemizden 164 üyemiz katıldı. Yapılan seçimde 2 aday vardı. Adaylardan birisi çok değerli Şehit Annemiz Melahat Ongun ve ben Gazi Mehmet Ali Bakır’ın hazırladığı yönetim listeleri katıldı.

Yapılan demokratik seçim sonucunda 18 oy farkı ile benim hazırladığım yönetim kurulu seçildi. Yeni yönetime seçilen Gazi Mehmet Ali Bakır Başkan, Şehit Eşi Nuray Kafalı Başkan Yardımcısı, Gazi Ahmet Yalçınoğlu Muhasip, Gazi Özkan Ökdem Sekreter ve Şehit Babası Feyzi Şen de Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerine getirildi.

Gazi Murat Caner’in 04 Mayıs günü Hürriyet Gazetesinde yer alan haberin de; “Ben iki askerimi şehit edenleri, beni bu duruma getirenleri affettim. Bir insanı vurmak, öldürmek çok kolaydır. Ama asıl erdem kazanmaktır, kurtulmasına vesile olmaktır” diyor ve ardından Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği Adana Şubesi Onursal Başkanı olduğunu söylüyor, bu haberi  içim acıyarak ve üzüntü ile  okudum.

Kendi adına konuşması doğal olarak kendi tasarrufunda olabilir fakat Şehitler adına veya Gazileri temsilen ya da derneğin onursal başkanı ifadesi ile dernek adına konuşama yapmak kendi tasarrufunda değildir. Onursal başkanlık; sorumluluğu veya yetkisi olmadan onur ve Saygı için verilen, övünç kabul edilen, onursal veya fahri başkanlık, üyelik, profesörlük vb. olarak kişilere verilen bir unvandır.

Bu nedenle Gazi Murat Caner’in yapmış olduğu açıklama derneğimizi ifade eden sözler olmayıp kendi şahsi fikir ve düşüncelerini içermektedir. Suçluları, bebek katillerini, eli kanlı teröristleri ben şahsım adına affetmiyorum. Ekmeğini yediği, suyunu içtiği, bayrağı altında huzur içinde yaşadığı aziz Vatan’a hainlik edip silah doğrultan, kundaktaki bebeğe varana kadar katleden eli kanlı teröristleri masumlaştırmaya dönük haberleri şiddetle kınıyorum.

Bende bir terör mağduruyum, terörün bitmesini ve benden sonraki nesillerin acı çekmeden huzur içinde yaşamasını bende en içten duygularla istiyorum.

Fakat sonunun ne olacağını bilmediğim bir sürece benden nasıl destek vermem beklenir veya beni mağdur edenleri affetmem istenir.

Biz şehit yakınlarından ve gazilerden anlayış bekleyip sürece destek vermemiz değil, bizim bu sürecin mağdurları olarak dinlenerek bize anlayış gösterilmesi gerekmektedir.

Derneğimiz üyelerinin bu tür açıklamaları yaparken sadece kendi fikirlerini açıkladıklarını ve derneğin adını hiçbir şekilde zikretmeden ayrıca kendi fikirleri dahi olsa şehitlik ve gazilik onuruna yakışır bir şekilde açıklama yapmaları aksi halde şehit yakınlarını ve gazileri üzebileceğini asla unutmamalıdırlar.

İl Müftümüz Sayın Mehmet Sönmezoğlu’nun Mirac Kandili Mesajı

Sevgili Peygamberimizin, Yüce Allah’ın yüksek huzuruna kabul edildiği, pek çok ilahî lütuf ve ihsanla dolu Mirac Kandili’ni yeniden idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Mirac, Yüce Rabbimizin zaman ve mekân kayıtlarını ortadan kaldırarak, hiçbir aracı ve vasıta olmadan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’i bir gece Mescid-i Haram’danMescid-i Aksâ’ya, oradan da semaya yükselttiği, huzuruna kabul ederek birçok hikmetlerini gösterdiği “büyük buluşma”dır.

Mirac, Recep ayının 27. gecesinin şahit olduğu, mü’minlere beş vakit namazın hediye olarak verildiği, manevî bir yükselişin ifadesi olan mukaddes yolculuktur.

Biz Müslümanlara düşen vazife; manevî yükseliş olan bu Mirac hadisesini kendi hayatımıza taşımanın yollarını aramaktır. Bunun yolu da Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “en büyük ibadet” (Ankebût, 29/45) olduğunu haber verdiği, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından da “mü’minlerin miracı” olarak bildirilen namazla bütünleşmekten geçmektedir. Çünkü namaz dost doğru kılındığında, insanın iç dünyasındaki manevî yükselişi ve arınmayı sağlamaktadır.

Mü’min, ancak namaz sayesinde Rabbinin huzurunda durarak, sadece O’na kulluk etme ve yalnız O’ndan yardım isteme imkanı bulabilir. Namazını huşu içinde ve bütün benliğiyle Allah’a yönelerek kılan bir Müslüman, Rabbi ile baş başa kalmanın mutluluğunu yakalayacak, ayrıca her zaman ve her yerde Allah’ın huzurunda ve gözetiminde olduğunu düşünerek hareket etme bilinci kazanacaktır.

Mirac, fert, aile ve toplum olarak karşı karşıya kaldığımız olumsuzluklardan kurtulmak için Allah’ın sonsuz merhametinin kapısını dua ve niyazla çalmanın da seçkin bir anıdır. Bu anın değerini iyi bilelim ve “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin” (Furkân, 25/77) ayetinin manası üzerinde düşünelim. Unutmayalım, dua da bir Mirac’tır. Dua; Allah ile kul arasında yüksek bir bağ, insanın bu dünyadaki yalnızlığını gideren en büyük buluşmadır. Öyleyse, daha güzel bir dünya, daha huzurlu bir hayat için dua ve ibadetlere yönelmeliyiz.

Mübarek Ramazan ayına adım adım yaklaştığımız şu günlerde, bu mübarek geceyi Allah’a yakınlaşmak için büyük bir fırsat olarak görmeli, O’nun rızasına vesile olacak ibadetlerle en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmalıyız. Özellikle Mirac’ta Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e vahyedilen, barış ve huzur içinde birlikte yaşamamızın vazgeçilmez değerlerine işaret eden ilahî prensiplerin ışığında hayatımızı gözden geçirmeliyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, yeryüzünün iki manevî merkezi olan Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa ile semada gerçekleşen bu kutlu yolculuğu, bugün bizim gönüllerimizde de karşılığını bulmalıdır. Sevgili Peygamberimizin Mirac’ından ilham alarak fert, aile ve toplum olarak maddî ve manevî yükselişimizi gerçekleştirmek zorundayız. Bu gün maddî olarak yükselen toplumların aslında mutlu olmadıklarını, gerçek mutluluğun hem maddî alanlarda hem de manevî değerlerde yükselişte olduğunu idrak etmeliyiz.

Bu duygularla bütün Kocaelili hemşerilerimin ve tüm Müslümanların Mirac Kandilini tebrik ediyor; bu kutlu gecenin İslam âleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayetine, başta İsrâ ve Mirac mucizesinin cereyan ettiği kutsal topraklar olmak üzere bütün dünyada acı ve gözyaşının yerini kalıcı bir huzur ve barışın almasına vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Kosova Seyahati (1 )

0

Aydınlar Ocakları’nın 2012 Kasım Ayında Bursa’da yapılan 38. Şurasında, Kosova Türk Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Ferhat Derviş‘in daveti üzerine, 30 Mayıs 2013 tarihinde Kosova da yapılacak olan toplantıya iştirak edilmesine karar verilmişti.

Alınan bu karar gereğince seyahat hazırlıklarına erken tarihlerde başlanmış ve daha Mart Ayı gelmeden toplantıya iştirak edecekler tespit edilerek, uçak biletlerinin tedariki cihetine gidilmiştir. Bu şekildeki hareket tarzı hem gidilecek tarihte bilet bulamama riskini ortadan kaldırmış ve hem de daha hesaplı bilet alma imkânını sağlamıştır. Bu vesileyle uçak paralarının talebe göre her gün borsa gibi inip çıkmakta olduğunu da öğrenmiş olduk.

Bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra 29.05.2013 tarihinde Sabiha Gökçen Hava Alanına gitmek üze PEGASUS Uçak Şirketine ait bir minibüs ile saat 08.00 sıralarında hareket ettik. Bu seyahate,

Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez,  eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez ve oğulları Ahmet Buğrahan Sönmez Harita Mühendisi ve Kuruçeşme son Belediye Başkanı Ali Kahraman ve eşi Asuman Kahraman

Yeminli Tercüman Cemal Barış, eşi Hatice Barış ve henüz 19 aylık bir bebek olan çocukları Cihan Fatih Barış

İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu

Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi, İnşaat Y. Mühendisi Mithat Bora Bulut

Petkim’den emekli ve İzmit Belediyesi Meclis Üyesi İsmail Gün ve eşi Birsen GünBora

Mobilyacı Mahmut Öztürk ve eşi Hülya Öztürk

(Kimya Yük. Müh.) Mustafa Görgün

Çevre Müh. Burak Elbay İştirak etmişlerdir.

İlk defa yurt dışında yapılan bu toplantıda, geçmiş yıllarda yapılan bu nevi toplantıların devamlı müdavimi olanlardan, Başta Ocak Eski Başkanı Ahsen Okyar, halen Ocak Başkan Yardımcısı olan Selçuk Arslan, Genel Sekreter Hasan Uzunhasanoğlu, İlim İstişare Kurulu Başkanı Nihat Gürer, İlim İstişare Kurulu Üyesi Dr. Halil İbrahim Kahraman, Diş Tabibi Ömer Erdal ve Yalova Üniversitesi Öğretim Üyesi Yunus Özen’i gözlerimiz aradı.

Ayrıca bu toplantıya, başta İstanbul Merkez, İstanbul Avrupa Yakası Aydınlar Ocağı, İstanbul Anadolu Yakası Aydınlar Ocağı, İstanbul Maltepe Aydınlar Ocağı, Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Sakarya, Balıkesir, Manisa, İnegöl, Çanakkale, Sivas, Adana, Trabzon, Kayseri Aydınlar Ocağı olmak üzere 20 dernekten 180 kişi katılmış bulunmaktadır.

Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, bundan önceki yapılan şuralarda iştirak edenler arasında en kalabalık gurubu teşkil eden Kocaeli Aydınlar Ocağı, bu defa birinciliği, Manisa Aydınlar Ocağı‘na kaptırmış bulunmaktadır. Kocaeli’den 17 kişi katılmasına rağmen, Manisa ekibi 37 kişi olarak iştirak etmiştir. Bu da her geçen yıl yapılan şuralara rağbetin büyük miktarda artığının bir nişanesi olarak görülmektedir. Toplam 180 kişinin iştirak etmiş olması hususu da bu durumu çok güzel ifade etmektedir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak, 29.05.2013 Çarşamba gününü sabah 08.00 sıralarında PEGASUS Uçak Firmasına ait bir minibüs ile Sabiha Gökçen Hava Alanına müteveccihen hareket edildi. Uçak 10.30 da kalkacağı için 1,5 saat kadar önce havaalanına vasıl olundu. Uçak, önceden tespit edildiği gibi 10.30 da tam zamanında kalktı. Bir saat 20 dakika sonra rahat bir yolculuk yapmak suretiyle Priştina Hava alanına indik. Buradan Ocak mensuplarını beklemekte olan otobüslere binerek Priştina şehir merkezine hareket edildi. Orada toplantıya iştirak edecek olan diğer Ocak mensupları ile birlikte bir alanda toplanarak, program gereği, ayağımızın tozu ile ziyaret edeceğimiz Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar‘ın bulunduğu kamu binasına gidildi. Burası dört Bakanlığın hizmet verdiği modern bir bina idi. Orada bulunan büyükçe bir salonda bütün heyet üyeleri olarak tam kadro yerimizi aldık. Kürsünün yanında Kosova Bayrağı ile birlikte Türk Bayrağının da bulunması bizi bir hayli gururlandırdı.

Kısa bir süre sonra Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar, bir milletvekili ve iki bakan yardımcısı ile birlikte kürsüdeki yerlerini aldı. Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Mustafa Erkal da kürsünün tam arkasındaki koltuğa oturdu. Bakan Mahir Yağcılar heyetimiz üyelerine hoş geldiniz dedikten sonra Kosova ve yapmış oldukları çalışmalar hakkında bilgi verdi.

Bakanın yapmış olduğu açıklamalardan, Kosova’nın yaklaşık olarak 1,9 milyon civarında nüfusunun olduğu, bunun büyük bir kısmını Arnavutların teşkil ettiği, ikinci sırada Sırpların bulunduğu, arkasından da 19 bin civarındaki nüfusla Türklerin geldiği anlaşılmaktadır. Türkler genel nüfusun  %1,2 gibi küçük bir kısmını teşkil etmektedir. Ancak buna rağmen, verilen bilgiye göre nüfus sayısı bakımından az olan Türkler’in Kosova’nın idari yapısı içerisinde bir hayli müessir oldukları anlaşılmaktadır. Lisan olarak da Türkçeyi olduğu gibi muhafaza ettikleri görülmektedir. Hatta öyle ki, nüfusun büyük bir çoğunluğunu teşkil eden Arnavutların dahi Türkçe konuşmaları rahat bir şekilde anladıkları ifade edilmiştir. Bu hususun doğruluğunu daha sonra gezdiğimiz yerlerde de bizzat müşahede etmiş bulunmaktayız.

Bakan konuşmasında, Türkiye Aydınlar Ocakları mensuplarının Kosova gelip kendilerini ziyaret etmelerinin büyük ehemmiyet arz ettiğini,  bu ziyaretin kendilerine manevi bakımdan büyük destek olduğunu, esasen Türkiye Cumhuriyetinin de Kosova’ya ve Kosova’lı Türklere her zaman destek verdiğini, bu itibarla da T.C. Devletine Türk Halkına şükran borçlu olduklarını ifade etti. Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Mustafa Erkal’ın yaptığı konuşmanın arkasında buradaki programımız sona erdi. Meclis salonunda toplu olarak hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra buradan ayrıldık.

Buradan, Priştina’daki ikinci ziyaret yerimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nun 3. Padişahı olan ve 1389 Yılında Sırplar ile yapılan Kosova Meydan Muharebesini kazandıktan sonra yaralılar arasında bulunan bir Sırplı tarafından hançerlenerek şehit edilen Sultan Murat Hüdavendigar‘ın Türbesine hareket edildi.

Türbe Priştina’ya 6 Km. kadar bir mesafe de olup, Kosova Ovasında bulunmaktadır. Türbe, uzun yıllar bakımsız ve harabe halinde bulunmakta iken Türkiye Diyanet Vakfı tarafından restore edilmiş. Yanındaki bina da 2005 Yılında TİKA tarafından restore edilerek müze haline getirilmiştir. Yapılan tamir ve bakımdan sonra bahçe içerisinde bulunan türbe ve hemen yanında yapılan müze binası çok güzel olmuş.

Türbede bütün haşmetiyle sakin bir şekilde yatmakta bulunan Sultan Murat Hüdavendigar’ın ruhuna İhlâs ve Fatiha okuyup dualarımızı yaptıktan sonra buradan ayrılarak esas kalacağımız ve toplantının yapılacağı yer olan Prizren’e hareket ettik. Bir saate yaklaşan bir yolculuktan sonra akşamüzeri saat 6.00 sıralarında bu şehre vasıl olduk ve beş gün kalacağımız otellerimize yerleştik.

DEVAM EDECEK…

 

 

Kültür Adamı ve Mütefekkir Prof. Dr. E. Tbp. Kd. Albay İbrahim Öztek ile Türk Sporu Tarihi Eski Türklerde Güreş-Kuraş üzerine sohbet

 

KURAŞ (KURAŞ * KÜREŞ * GÜREŞ) ve târihi gelişimini anlatır mısınız?

İbrahim Öztek: Kuraş/Küreş/Güreş; Güç, kuvvet, dayanıklılık, sürat ve çeviklik yeteneklerini kazanmış iki kişinin, belli ahlâkî ve teknik kurallar çerçevesinde tutarak ve sarılarak, akıl yolu ile yaptıkları oyunlar, birleşik oyunlar ve karşı oyunlar dizisi ile birbirini alt etme sanatıdır. Kuraş/küreş/güreş, Türklerin ata sporudur. Eski Orta Asya Türk kültürünün ve beden eğitimi kültürünün bir parçasıdır. Ural-Altay dili konuşan toplumların tamamı tarafından târih boyunca yapılagelmiştir. Kuraş/Küreş/Güreş, geçmişte insan gücünü savaşa hazırlamakla beraber, barış zamanlarında; düğün, dernek, tavam, harman, yeni yıl, doğum ve ölüm günlerinin sosyal bir etkinliği olmuştur.

Arkeolojik araştırmalar, kitâbeler, kaya resimleri, duvar süslemeleri, halılar ve süs eşyaları, destanlar, şiirler ve mitoloji, kuraşı/küreşi/güreşi anlatır. Deri pantolonlar, kisbet, örgülü pantolon, ceket ve diğer bazı özel elbiseler de bu kültürün bir parçası olarak günümüze kadar ulaşmaktadır. Sümerlere (M.Ö. 2.600) ve Etrüsklere (M.Ö. 1.000) ait duvar süslemelerinde güreşçiler yer almaktadır. İskitler (M.S. 500-800) kemik eşyalar üzerine kısbet giymiş güreşçilerin resimlerini çizmişler, Karluklar (766-1215) tahtadan yapılmış süs eşyaları üzerine güreşçi figürleri yapmışlardır. Orhun Kitabelerinde Küreş anlatılır. Bugün batı Türklerinin Güreş ve Güleş olarak kullandıkları sözcük, Orta Asya’da kurulmuş Karahanlı Türk Devleti (840-1042) âlimlerinden Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ü Lügat-it Türk’ünde (1072) Küreş olarak veya Yıkım * Yıkışma olarak kullanılır. Ayrıca Çalış ve Çelme gibi kelimeler de Güreş için kullanılmıştır.

Yine bir diğer Türk âlimi Yusuf Has Hacip’in Kutatgu Bilig‘inde (Kutlu Bilgiler Kitabı) Küreşmek; boğuşmak olarak tanımlanmıştır. Yusuf Has Hacip, kahraman isimli şiirinde; kahramanın, tutuşta (güreşte/kuraşta) saksağandan daha tetik olması gerektiğini vurgulamaktadır

KÜR: güçlü kuvvetli yiğit anlamındadır. KÜR-EŞ; yiğitlik için eş, yiğit arkadaş

KÜR-EŞ-MEK; Yiğitlik için eşleşmek, KÜR-ER; yiğit yürekli kişidir.

KÜR -ŞAD; yiğit, kahraman prenstir. GÜR kelimesi de KÜR ile aynı anlamda olup, ayrıca bolluk, çokluk, gürlemek, gürleşmek anlamındadır.

Güreş yapan kimseye; Güreşçi, Kuraşçı, Güleşçi, Küreşçi, Alp, Pehlivan denir. Aslı Pahlavan olan Pehlivan kelimesinin ilk defa İskit ve Med dillerini kullanan Part İlhanlılığı’nda (M.Ö. 250- M.S 226) kullanıldığı görülmektedir.  Bu kelime daha sonra Fars diline yerleşmiştir, PEHLEV; il, şehir, VAN; bekçi, korucudur. PEHLEVAN; iri yarı, güçlü kuvvetli kişi, şehri koruyan kişi (şehir korucusu) demektir. Bu kelime de Slavlarda BALVAN, Orta Asya’da PALUVAN, Araplarda BAHLUVAN olarak kullanılır.

Konunun Türklerle ilgili bölümü olarak neler söylenebilir?

Öztek: ESKİ TÜRKLERDE GÜREŞ: Ural-Altay dil grubundan bir dille konuşan ve Türk olan Sümerler M.Ö. 5.000 yıllarında Sirderya ve Amuderya (Seyhun ve Ceyhun) nehirleri arasından Anadolu’ya gelmişler, Anadolu’da M.Ö.1.500 yıllarına kadar süren çok uzun ömürlü büyük bir medeniyet kurmuşlardır. 2.500 yıllarına ait bir Sümer tapınağı duvarında birbirinin kuşaklarından tutarak güreşen sporcuların resimleri yer almaktadır. Târihin derinliklerinden günümüze uzanan bir süreç içinde bu güreş; bugün kuraş, kuresh/gulash, kuşak güreşi, Tatar güreşi, Tartar, Alış, (Orta Asya Türk devletleri), aba güreşi (Türkiye), Chidaoba (Gürcistan), Khoh (Ermenistan), Barilda (Moğolistan), Khapsagai/yakuti (Yakutistan), Chukchi (Sibirya), Trinte [Moldova), Glima (İzlanda) pantolon güreşi (İsviçre), Sirum (Kore), sambo (Rusya), sumo ve judo (Japonya) isimleri ile bizlere ulaşmıştır. Bu güreşlerin tamamında, ceketli veya ceketsiz, bele bağlanan bir kuşak vardır. Bu kuşaktan aralıklı veya sürekli tutulur. Birçoğunda oyunlar bu kuşaktan tutarak ve kuşaktan güç alarak uygulanır. Bu sporların tümünü kuşak güreşi kategorisine sokmak yanlış olmaz. Yine bu sporların tümü eski veya yeni Türk toplumlarında yapılagelmektedir. Yani bunlar Türk sporlarıdır

M.Ö. 28 yılında Oğuz Kağan ölürken, çocuklarına; “Ey oğullar! ben çok yaşadım, çok savaşlar gördüm, çok ok attım ve çok güreştim” demiştir. M.S. 450 de Roma kapılarına dayanan Atilla ve Hun orduları Germenleri istila etmişler, Got’lar ve Germenlerle yakın ilişki içinde, onlara Orta Asya kültürünü ve güreşi öğretmişlerdir. İsviçre’nin pantolon güreşi de o kültürün bir parçasıdır. M.S. 522 de Bumin Kağan zamanında Göktürklerde erkek ve kadın güreşçiler ayrı ayrı güreş tuttukları gibi birbirleri ile de güreşirlerdi. Hatta evlenme çağına gelen kızlar, erkeklerle güreş tutar, kendini yıkan erkeğe varırlardı. Bilge Kağan’ın Orhun Kitabelerinde de Küreş ve Yıkışma sık olarak yer almıştır. Dede Korkut; Bey kızı BANI ÇİÇEK’in, kendisine evlenme teklif eden bey oğlu BAMSI BEYREK’ile yarışması ve güreşmesini; “Ey bey oğlu benimle evleneceksen, at koşturalım. Benim atımı geçersen, Ok atalım, benim okumu yararsan; Seninle güreşelim, beni basarsan sana varırım” diye anlatır.

“At teptiler Beyrek kızın atını geçti. Ok attılar, Beyrek kızın okunu yardı. Sonra attan indiler kavraştılar. İki pehlivan olup, birbirine sarmaştılar, Beyrek götürür kızı yere vurmak ister. Banı Çiçek, Beyrek’i götürür yere vurmak ister. Beyrek bunalır. Kıza basılacak (yenilecek) olursam soylu Oğuz içinde başıma kakınç, yüzüme tokunç ederler. Dedi ve gayrete geldi. Kavradı kızın bağdamasını aldı. Emciğinden tuttu, kız koçundu, kızın ince beline dolandı, Arkası üzerine yere vurdu. Bu hikâye, kızın güreşte erkeği ne kadar zorladığını ve erkeğin kızı yenmek için hileye başvurduğunu anlatmaktadır.

İslamiyet’ten sonra da, Hazreti Muhammed’in atıcılık, binicilik, koşu ve güreş sporları ile meşgul olması ve tavsiyesi ile Türklerde güreş önemini korumuştur. Yeni Çin kaynaklan da Türk güreşlerinin değişik süslemelerde yer aldığını ve bu güreşlerin elbiseli olarak yapıldığını izah etmektedir. Bu elbise ABA’dır. Aba, sağlam kumaş, keçe veya deriden yapılmış kaban boyunda, beli özel bir kuşakla bağlanan cekettir. Günlük elbise olarak kullanılır. Bu elbise ile ceketin muhtelif yerlerinden veya kuşaktan tutularak yapılan güreş ise Aba güreşi ismini alır. Eski Türklerin yaptığı elbiseli güreş veya kuraş, gerçekte bu Aba güreşidir

Kırgızların Manas (840-1207), Kıpçak’ların Hanname’sinde Pehlivanın gücünü tanrıdan aldığı belirtilmektedir. MANAS Destanında; “Pehlivanlar Pehlivanı Koşay Han Manas’ın deri kısbetini giyerek, ihtiyar haliyle Nogay’ın Yoloy Hanı ile güreşir. Tanrı artık Koşay hana kuvvet vermiştir. Onun damarlarında Tanrının kuvveti dolaşmaya başlamıştır. Tuttuğu gibi Yoloy Han’ı yere vurur ve yener

Tuslu Firdevsi (935-1020) yazdığı “Şehnâme”sinde savaş meydanlarında Türk, İran ve Afgan yiğitlerinin savaş öncesi saatlerce güreştiklerini anlatır. Onun kahramanları; İranlıların Afrasyap (Efransiyab), olarak isimlendirdikleri Saka Türk hakanı Alp Er Tunga veya onun güreşçileri olan Barman ve Püvalend ile İran hükümdarının kardeşi Kubat ve Afgan Kralı Zal oğlu Rüstem’dir Olaylar M.Ö. 7. Yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ünlü târihçi El Havarizmi, Küreşin Oğuz, Kıpçak ve Karahanlılar’da son derece yaygın olarak yapıldığını anlatır. Batı Dünyasının AVICENNE ismiyle bildiği büyük Türk hekimi ve filozofu Buharalı İbni Sina (980-1037) sağlık için “KÜREŞ” yapılmasını tavsiye etmektedir.

Ünlü târihçi Harold Lamb, Cengiz Han aldı eserinde Türkler için; “Bu ülkede ata binmeyen, güreş yapmayan adama kız bile vermezler” diyor. İbni Fadlan (10. yüzyılda yaşamış Arap seyyahı) “Seyahatnâmesinde”; “Türk kadınları erkekleri ile birlikte savaşırlardı. Kuvvetleri kollarında toplansın, vücutları çevik olsun diye atlara sıçrayarak binerler, daha çok erkekleriyle YIKMACA (güreş) ve Yumruk güreşi yaparlardı”. Taşkentli bilim adamı Abdülkerim bir eserinde Türk gencinin iyi yetişip savaşa hazır olması için Yıkmaca (güreş) bilmesi şarttı diyor.

Çağatay edebiyatının en ünlü şahsiyeti olan Ali Şir Nevai (1441-1501), mektup ve hatırat türü edebi eserlerinde uzun uzun Muhammet isimli bir pehlivanı ele almış ve “Pehlivan Muhammet’in halleri” ismiyle bunları yayınlamıştır. Kuraş/Küreş/Güreş, pek çok şiirde de yer almıştır. Bunlara aşağıdaki örnekler verilebilir: Karahanlı Kaşgarlı Mahmud’un Dîvân-ü Lügat-it Türk’ünde (1068-1074) Kış ve Yaz mevsimi için şu ayrı iki dörtlük yer almaktadır, Şiirde Kış ve yaz iki öfkeli pehlivan gibi ortaya çıkıp kapışıyorlar:

ESKİ DİL                                                     YENİ DİL

Kış yay bile tokustı Kış yaz ile tokuştu

Kingır Közün bakıştı Kızgın yan yan bakıştı

TUTUŞGALI yakıştı TUTUŞMAYA yaklaştı

UTGALIMAT ogroşur Birbirini ÜTMEYE uğraşıyorlar

Yay kış bile karıştı                                          Yaz kış ile karşılaştı

Erdem Ya’sın kurustı Erdem yayını karşılıklı kurdular

Çeriğ tutup KÜREŞTİ Saf bağlayıp GÜREŞTİ

Ok atgalı örtüşür                                           Ok atınca az kalsın birbirini öldürüyorlardı

 

Yunus EMRE’den:

Âşık oldum bugün meydan benimdir.

Benimdir Pehlivan meydan benimdir.

Topu kimse alamaz meydanımdan

Bugün meydan, top, çevgan benimdir.

BAKİ’nin Kanuni mersiyesinden;

Şemşir gibi Rüy-u zemine taraf taraf

Saldın demir kuşaklı Pehlivanları

Osmanlı Devleti döneminde de güreş ata sporu olarak ön plânda idi…

Öztek: Göktürk’lerde olduğu gibi Selçuklu ve Osmanlı’larda çocuklar güreşe 4-5 yaşlarında başlatılırdı. Padişahlar da güreş yaparlar, Pehlivan, hatta Başpehlivan unvanını alabilmek için büyük gayret gösterirler ve çok güçlü idmanlara katılırlardı. Bu idmanlarda çok ağır taşları kaldırma, taş dolu küfeleri kaldırıp indirme, sırtlama, çökme veya yürüme, gürz gibi ağırlıklar sallama, ipe tırmanma, ağaç gövdesi ile boğuşma, bir buzağıyı 6 aylık oluncaya dek bir tepeye çıkarıp indirme ve birbirlerine oyun deneme şeklinde çalışmalar yapılırdı.

Millî benliği, kültürü, gelenekleri ile dini yaymak ve korumakla görevli Alperenler ve Babalar, Hoca Ahmet Yesevi’nin halifeleri olarak Kafkaslar, Anadolu ve Rumeli’ye yayıldılar. Bunlar aynı zamanda son derece iyi yetişmiş pehlivanlar yani kuraşçılar veya güreşçilerdi.

Selçuklu Türklerinde spor olarak neler vardı?

Öztek: Selçuklu sultanları da güreşe önem verir, güçlenmek için ağırlık kaldırırlardı. Sultan I. Alâeddîn Keykubat’ın salladığı gürz 166,5 kg, Karaman Bey’in oğlu Nurettin’in çalıştığı ağırlık 205 kg, Alâeddîn Beyin çalıştığı ağırlık ise 231 kg. idi. Neşrî’nin târih kitabı Kitâb-ı Cihannüma‘da bu konuda bahisler vardır.

Osmanlı Devletinde de spora önem veriliyor muydu?

Öztek: Osmanlı Devleti’nin kurucusu Ertuğrul Gâzi (1198-1282)’den; cesur, sözlerinin eri, Pehlivan, haddinden fazla güçlü ve kuvvetli diye söz eder. Osmanlı Padişahlarından Murat Hüdâvendigâr, Fatih Sultan Mehmed, 2. Bâyezid, Yavuz Sultan Selim, 4. Murad ve Sultan Aziz de mükemmel güreşçilerdi. 4. Murad emsalsiz bir güce sahipti. Her gün salladığı mermer ağırlık 102 kg. idi. Bir gün has odada veziri Musa Paşayı sağ eli ile kemerinden tuttuğu gibi başının üzerine kaldırmış ve odada öylece dolaştırmıştır. Bağdat seferinde attığı oklarla savaşçısı ile birlikte 12 demir zırh delmiş, savaştan sonra bu zırhlar Bağdat kapısına asılmıştır. Topkapı sarayında mızrak atarak delmediği demir kapı bırakmamıştır.

Sultan Abdülhamid zamanında da Koca Yusuf, Kurtdereli Mehmet, Kara Ahmet, Filiz Nurullah ve Kara Osman gibi güreşçiler, Türk güreşini Avrupa ve Amerika’ya tanıtarak, TÜRK GİBİ KUVVETLİ sözünü Dünya’ya kabul ettirmişlerdir. İki metrenin üzerinde, 160 kg. ağırlığındaki Filiz Nurullah’a organizatörler, çoğu zaman Avrupa’da rakip bulmakta güçlük çekmişlerdir.

Güreşte ustalaşmanın en önemli basamağı Kısbet giyme törenleri idi. Bu törenler son derece ciddî yapılır ve törene Hazreti HAMZA’nın ruhuna dualar okunarak başlanır, sporcu kısbeti öper, başına koyar, sonra sağ ayağını sokarak giyerdi. Bu törenlerde ayrıca kurbanlar kesilir davullar zurnalar eşliğinde güreş tutuşulurdu.

Osmanlı Devletinde spor okulları var mıydı?

Öztek: Osmanlı devrinde her mahallede çeşitli spor okulları ve özellikle güreş okulları bulunurdu. Bunlara GÜREŞ TEKKESİ veya ZORHANE denirdi. Güreş hocaları da DERVİŞ olarak adlandırılırdı. Güreşçiler halk tarafından desteklenir. Masrafları karşılanır. Her güreş müsabakasından sonra ödüllendirilirlerdi. Padişahlar da güreşçileri kollar, onlara sarayında yer verirdi. Padişah huzurunda yapılan güreşler ise daima bir bayram havası içinde geçerdi. Çok eski çağlarda elbise ile yapılan güreş, zamanla oyunların uygulanmasının zorlaştırılması maksadı ile ceketsiz yapılmaya başlanmış, daha sonra da zorluğu artırmak için vücuda yağ sürülerek Yağlı Güreşe geçilmiştir. Karakucak güreşi veya Serbest Güreş 19. ve 20. Yüzyılda Türkler tarafından bütün Dünya’ya öğretilmiştir.

Türk sporu olarak bilinen güreş oyunlarının derinliği nerelere kadar uzanıyor?

Öztek: Çin ve Hindistan gibi eski medeniyetler, güreş ve mücadele sporlarını kendi târihleri içinde BODDHÎDHARMA (DARUMA TAİSHÎ) ile başlatırlar. Boddhidharma, güreş ve dövüş sanatını bilen Hintli bir rahiptir. M.S. 540 yılında Çin’e gider ve bu sanatını KUNG-FU ADI İLE Çinlilere öğretir. Bodhidharma ve birçok Budist rahibin güreş ve dövüş sanatlarını öğrendikleri yer ise misyonerlik yaptıkları Tibet ve Orta Asya’dır. Budist rahipler, güney Türk illerinde ‘yaşayan Türklerin büyük bir kısmını Budist yapmakta başarılı da olmuşlardır. Silahsız gezen, savunma araçlarına sahip olmayan rahipler, bu ilişkiler içinde mücadele sanatlarının inceliklerini Türklerden öğrenmişler ve geliştirdikleri oyunları da sır gibi saklayarak, antrenmanlarını mabetlerde yapmışlardır. Bu sebeple Çin’de ve Japonya’da mücadele sanatları yüzyıllarca mabed sporu olarak kalmış, halka inmemiştir. Bu mabetlerin en önemlilerinden biri de Çin’deki Şaolin manastırıdır. 17. yüzyılda Çin’den Japonya’ya geçen mücadele sporcuları veya savaşçılar, mücadele sanatını Japonya’da öğretmeye başlarlar. Önce JUJUTSU, sonra da başta judo olmak üzere karate, aikido, kendo ve iaido gibi mücadele sporları Japonya’da alabildiğince yaygınlaşır. Çinlilerle Türkler arasındaki târihin derinliklerine uzanan sosyal, kültürel. Askerî ve siyasî ilişkiler, savaşlar ve Türklerin Çin’de kurduğu devletler göz önüne alındığında, Çinlilerin, mücadele sanatlarını doğrudan Türklerden öğrendikleri de bir gerçektir. Eski bir Türk atasözü, “Bir Türk On Düşmana Bedeldir” şeklindedir. Meşhur Çin seddinin yapımının sebebi ise doğrudan Türk tehdididir.

Ruslar da spora önem veriyorlar…

Öztek: Rusların millî spor haline getirdikleri SAMBO’nun da özünde Türklerin güreşleri vardır. Sovyetler Birliğindeki etnik halkların, yani Kazak, Özbek, Kafkas, İran, Sibirya ve diğer Orta Asya Türklerinin değişik güreş şekilleri ve özel­likle de kuşak güreşleri (Kuraş) incelenmiş, bu sporlardaki oyunların en etkili olanları bir araya getirilmiş, daha sonra da modern judonun bazı teknikleri ile birleştirilerek, bugünkü SAMBO şekillenmiştir.

Avrupada durum nasıl?

Öztek: Avrupa’nın yakın spor târihine baktığımızda, orada da elbiseli güreşin izlerini görmek mümkündür. Hatta 1400-1500 yıllarında Almanya’da yapılmakta olan mücadele sporlarına ait teknikler, çağına göre son derece modern bir şekilde çizilmiş, anlatılmış ve bunlar taş baskı kitaplarda da basılarak yayınlanmıştır.

Atatürk ” Benim en çok sevdiğim spor güreştir. Çünkü güreşin içinde yer alan yüzlerce oyun, bedeni geliştirdiği gibi aklı da geliştirir. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” derken, güreşçilerimizden esinlenerek, bütün sporcularımızı böyle görmeyi arzu ettiğini dile getirmiştir, Bu sebeplerle mücadele sporlarının, ruhunda olan sevgi, saygı ve disiplin ahlaklı gençlerin yetişmesinde son derece önem taşır.

 

 

Tasavvufi Terimler – 2- İhlas

 

Miraç Kandilinizi tebrik eder, hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

Yaptığınız işlerin

Konuştuğunuz sözlerin

Yaptığınız ibadetlerinizin

Sıktığınız yumruğun

Attığınız sloganların

Öfkelerinizin

Sevgilerinizin

Yakıp yıkma ve kırıp dökmelerinizin

Ne kadarı Allah için

Yâda vatan millet için

Bir Müslüman olarak

Yaptığınız işlerin

Ne kadarı Rahmanı

Ne kadarı şeytanı mutlu eder.

Hiç düşündünüz mü?

Bilinen bir kıssadır

Hz Musa (as) Tur’u Sina’ya

Allah(cc) ile konuşmaya gider

Konuşma esnasında Cenabı Hak

Hz Musa ya sorar

Ya Musa bu gün benim için ne yaptın

Malum olduğu üzere Hz Musa birçok şey söyler

Allah (cc) bunlar senin görevlerin

Benim için ne yaptın? diye soruyu tekrarladığında

Hz Musa(as)

Ya Rabbi ne yapmam gerekirdi diye sordu

Allah (cc) benim için sevip

Benim için buğzettin mi?

Cevabini verir

Evet, sevdiklerinizi kimin için

Ve ne amaçla seviyorsunuz.

Kızdıklarınıza da kimin için

Ve ne maksatla kızıyorsunuz.

İş yerlerini ne amaçla yıkıyor

Araçları ne için yakıyorsunuz

Bunlarda Allahın rızası mı var

Yâda milletin çıkarı mı?

Birisine duyduğunuz öfke

Aklınızı kör edip

Kalbinizi karartmamalı

O öfkede Allahın rızası

Milletin faydası var mı?

Müslüman için hayat bir bütündür.

Aldığımız tekbirde de

Attığımız sloganda da

Alkışlarımızda ve yumruklarımızda

Allah rızasının olup olmadığına bakmak durumundayız

İşte ihlâs dediğimiz budur.

İhlâslı Müslümanlar olmak temennisiyle…

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyelerine Sesleniyorum

Sayın Vekillerimiz:

Size şu satırları birçok gazetecinin yaptığı gibi akıl dersi vermek için değil sizinle bir vatandaş olarak dertleşmek istiyorum.

Sayın Vekillerimiz:

Siz ki mazisi 5000 yıla dayanan tarihini meydanda yazan, talihini meydanda deneyen cesur, bir ırkın soylu bir milletin çocuklarısınız. Türk Milleti tarih boyunca sayısız devletler kurdu. Birçok idare şekillerini denedi.

1946’dan sonra demokratik hayata geçti. Bu tarihten sonra demokratik seçimlerle meclis oluştu. Sizlerde demokratik bir seçimle doğrudan doğruya milletin eliyle milletin vekili seçildiniz.

Demokratik bir seçimden sonra iktidar ve muhalefet oluştu. Ancak iktidarıyla muhalefetiyle hepiniz Türk Milletinin temsilcilerisiniz.

Böyle bir talihe, böyle bir bahtiyarlığa büyük Türk Milletine dayanan böyle bir kuvvete sahipsiniz sizler adı üzerinde Millet Vekili milletin hakiki temsilcilerisiniz. Sizi oraya şefler tayın etmedi, zümreler seçmedi, Türk Milleti seçti.

O halde bu günkü varlığınızı Türk Milletine borçlusunuz. Siz bir kısım medyanın yaygaracılarına, Müslüman Türk Milletiyle zerre kadar alakası olamayan entel liboşlara değil, Türk Milletine hesap vermeye mecbursunuz. Siz dünün münafıklarına bugünün entel liboşlarına değil Türk Milletine hesap vermeye mecbursunuz.

Millet sizi oraya hangi ümitlerle göndermişti bir düşünün. Etrafınızı saran sizden milli hassasiyet bekleyen kalabalıklara miting meydanlarında neler vaat ettiniz bir düşünün.    

Neyi, kimi, neleri koruyacaktınız? Şimdi neyi koruyorsunuz düşünün ve mecliste yaptığınız yemini bir hatırlayın.

Demokrasilerde iktidarda muhalefet de olmazsa olmazlardandır. Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır.

“Barika i hakikat müsademe i efkârdan doğar”

Sizler Türk Milletinin kalkınması, ilerlemesi ve çağdaş medeniyete ulaşması için değişik fikirler, değişik projeler üretebilirsiniz. Ancak mesele Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü üniter yapısı, bayrağı, istiklal marşı ve dili, söz konusu olduğu zaman hepiniz projelerinizi, düşüncelerinizi, muhalefetinizi bırakıp bir araya gelebilmelisiniz.

Her şeyin Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından yapılacağına iman etmelisiniz. Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.