29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 987

Kaliteli Yaşamda Öfke Yönetimi

Öfke, istemediğimiz, hoşlanmadığımız, bizi aşağılayan, üzen, değersizleştiren, küçümseyen, alay eden ve zarar verme eğiliminde olan davranışlara karşı gösterdiğimiz olumsuz içerikli tepkilerdir. Öfke, en basiti olan kaş çatmadan, şiddet uygulanmasına, hatta cinayetlere kadar gidebilen, çok geniş bir yelpazede kendini gösterebilir. Eğer, kişi öfkelenmek niyetinde ise, öfkelenecek bir olay veya davranışa ulaşmakta sıkıntı çekmez. Hele hele öfkelenme eylemi vara yoğa sürekli tekrarlanarak, alışkanlık haline getirilip bilinçaltının otomatik pilotuna devredilmiş ise, yandı gülüm keten helva!!!

Öfke, kardeşleri olan kızgınlık, sinirlilik, kin, intikam gibi negatif eylemlerle birlikte, kaliteli yaşamımızın ve yüksek kaliteli bir insan olmanın en büyük hırsızlarındandır. En başta öfke eyleminin her türlüsü, vücudumuza toksin ürettirerek bünyemizi ve zihnimizi zehirler. Yönetilmek ve ateşini söndürmek yerine, körüklemeye ve altına odun atmaya devam edersek, sonuçların nereye kadar gidebileceğini sizler benden daha iyi biliyorsunuz…

Öfkelenmek ve sinirlenmek bir tercihtir. Bizi öfkelendirecek nitelikte olan bir eyleme karşı, öfkelenmeyle birlikte öfkelenmemeyi, yani sakin ve sükunetli olmayı da tercih etme imkanımız ve gücümüz  vardır. Ancak bizler yıllar yılı nefsimizin hoşuna giden, kolay tarafımıza gelen, aceleyle ve panikle karar vererek, öfkelenmeyi tercih ede ede, sakinliği ve sükuneti küflendirmiş vaziyette olabiliyoruz. Artık iyi biliyoruz ki, bilinçaltımızın otomatik pilotu, bilinçli olarak en fazla tekrarlanan eylemleri hafızasına kaydediyor. Kaydedilen söz konusu negatif alışkanlıklar ise, öfkelenmeye sebep olabilecek nitelikteki işareti gördüğü anda, bilincimize hiç danışmadan, hafızasındaki öfke eylemini otomatik olarak bize sunuyor.

Peki, “keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini”, “öfkeyle yatanın zararla kalktığını” bilmeyenimiz var mı? Öfkelendiğimiz zaman kendimizin ve çevremizin çeşitli boyutlarda zararlar gördüğünü ve göreceğini, sonradan bin pişmanlar olduğunu ve olacağını bilmeyenimiz var mı? Bunları bilmemize rağmen hala ve hala öfkelenmeye devam edildiğini bilmeyenimiz var mı? Üstelik, “arkadaş ben öfkelenilecek yerde öfkelenirim”, “taş değilim ya”, “öfkelenmeyeyim de iyice aciz duruma mı düşeyim? “gerektiği zaman taşı gediğine koyacaksın”,  türünden güya masum savunmalarla, öfkelenmemizi haklı çıkarmaya gayret edenler bizler değil miyiz?

Öfkelenmenin bu kadar zararlı olduğunu bilmemize, sürekli de tekrarlayarak zarar görmemize, vücudumuza toksin ürettirerek kansere kadar varan hastalıklara ulaşmamıza sebep olmasına rağmen, hala öfkelenmeye devam etmemizin sebeplerini hiç düşündük mü?

1. Öfkenin panzehirleri olan sabır, sükunet, alçak gönüllülük, hoş görmek, affetmek, bağışlamak, iyimser olmak, soruna değil,çözüme odaklanmak, kabuğun altındaki yarayı değil, yaranın üstündeki kabuğu görmek, bardağın dolu tarafını görmek gibi, güzel ve etkin kaliteli eylemleri sık sık tekrarlayarak alışkanlık haline getirememişiz.

2. “Çöp giren çöp çıkar”  veya “bir bardağa su girince diğer hiç bir sıvının giremeyeceği” ilkesi gereği, öfke panzehiri olan güzel eylemler yerine öfke ve komşuları olan negatif içerikli eylemlerle çok haşir neşir olarak, öncelikli alışkanlıklarımızın içinde güzellerden önce çirkinlere yer vermekteyiz.

3. Bilinçaltımız, en çok tekrarlanan eylemleri otomatiğe bağladığı için, olumsuzları olumluya, kötüleri iyiye, karışıkları sadeliğe, bulanıkları şeffaflığa, dönüştürebilme yeteneği olmadığından, negatifler aleyhine pozitifler lehine bir tasarrufta bulunma yeteneği yoktur.

4. Kendimizin ve çevremizin, geçmiş olumsuz tecrübelerimizden ders almakta hakkıyla mahir olamadığımızdan, mevcut olumsuz atmosferlerin çevrelerine de içindekileri sızdırarak bulaştırdıkları için, öfkelenmeye dizgin vurmakta sıkıntılar çekmekteyiz.

Halbuki, öfkelenmenin hiç bir yararı  olmakla birlikte, sayısız zararlarının olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Öfkelenilecek bir durumla karşılaşmamamız mümkün değildir. Öfkesiz ve süt liman bir hayatın olmadığını; hayatımızın, özellikle de çevremizin stresörlerle işgal altında olduğunu da biliyoruz. Elbette bunları yok saymamız polyannacılık oynamak gibidir. Öncelikle bunların varlığını kabul edeceğiz. Çevremizdeki olaylardan ve kişilerden kaynaklanan öfke unsurlarıyla her an karşılaşabileceğimizi kabulleneceğiz. Onları yok sayıp, birden bire umulmadık bir anda ortaya çıktıkları zaman amvale olup istikameti, sükuneti ve dengeyi kaybetmeyeceğiz.

Tarafımızdan çözülmesi gereken bir problemle karşı karşıya olduğumuzu, söz konusu problemi sabır, bilgi, ilgi, odaklanma, danışma, paylaşma, sükunet, coşku gibi kaliteli yaklaşımlarla ve emekle çözebileceğimizi, çözdüğümüz her bir problem ile, bilgeliğimizi ve ustalığımızı artıracağımızın bilincinde olacağız. Ayrıca, bizi öldürmeyen her türlü güçlük ve zorluğun bizi daha güçlü, dayanıklı, bilgili ve kendine güvenli kılacağını unutmayacağız.

TERCİH BİZİM, dilersek öfkelenmeye devam ederek, alışkanlık haline getirip onun esiri olarak, sürekli yaşamımızın kalitesini yerlerde süründürürüz. Dilersek de, öfke ve türevlerinin panzehirleri olan sabır, sükunet, hoş görü, anlayış, affetme, dayanışma, paylaşma, örnek olma, kaliteli yaşama, öğrenme gibi kaliteli davranışları sürekli tekrarlayarak, bunları alışkanlıklarımız arasına sokup, kaliteli yaşam hırsızlarına bilinçaltımızın hafızasında hiç yer vermeyebiliriz. Bu yeteneği Yüce Yaratıcımız eşref-i mahlukat olarak dünyaya getirdiği insanoğluna fazlasıyla vermiştir. Dilersek kullanırız, dilemezsek de kullanmayız, tercih bizim. Rabbim bizi bütün düşünceleri ve eylemleri yüksek kalitede kullanan ve ilerletebilenlerden eylesin. AMİN…

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’a emanet olunuz…  

Suriye ve Türkmenler

Suriye konusu bizim için oldukça önem arz etmektedir.

Suriye konusu Türk Milleti için çok hassas bir konudur.

Türk Milleti, Türk Milliyetçiliği adına düşünen ve hareket edenler açısından son derece sıkıntılı bir durum ortaya çıkmıştır.

Hükümet, Suriye konusunda maalesef sınıfta kalmış ve içinden çıkılamayacak bir ortama ülkeyi sürüklemiştir.

Suriye politikası baştan beri yanlıştır. Hoş dış politikada çok doğru işler olmamaktadır ama o konu bu yazının konusu dışındadır.

Suriye’de kim iktidarda olursa olsun, bizim için önemli olan Suriye Türkmenleridir, onların güvenlikleridir ve onların Türk Dünyası içindeki yerlerinin devam etmesidir.

Suriye ve Suriye Türkmenlerini yakından bilenlerden birisiyim.

Uzun yıllardan beri Suriye Türkmenleri ile temasım sürmektedir.

Bu nedenle dün ve bugün neler düşündüklerini -en azından büyük bir kısmının- az-çok bilmekteyim.

Mevcut iktidar, Anadolu Türklüğünü kırk katır mı, kırk satır mı noktasına getirmiştir.

Neden?

Bunun en önemli nedeni, Anadolu Türklüğünün en az yüzyıldan beri Batı adı verilen Haçlı zihniyetiyle adeta boğaz boğaza savaş vermesidir.

Bu nedenle Anadolu Türklüğü, Batının bir icadı olan Arap Baharı ve bunun projesi olan Büyük Orta Doğu ve Genişletilmiş Kuzey Afrika oyununu nefretle karşılamaktadır.

Anadolu Türklüğü inanmaktadır ki, Suriye ve İran ile birlikte sıra kendisine gelecektir.

Bu anlayışların sonucu olarak kamuoyumuz, iktidarı, Batının oyununa gelmekle suçlamaktadır.

Suriye Türkmenleri kardeşlerim, bu durumu anlayışla karşılayacaklardır eminim. Ancak, doğru anlatılabilirse.

Öbür taraftan, Suriye Türkmenleri kardeşlerim haklı olarak Esat ailesinin Türk düşmanlığını yakından ve içinden ve de uzun yıllardan beri yaşamaktadırlar. Esat ailesinin Türkmenlere nasıl baktıklarını ve nasıl Türkmen katliamları yaptıklarını bilmektedirler.

Bundan dolayı Esat ailesine hemen hemen tamamen karşıdırlar.

İşte düğüm noktası burada başlamaktadır.

Bir tarafta Anadolu Türklüğünün, Emperyalist Batının oyununu bilmesi, görmesi, anlaması ve buna açık ve sert tepkisi, bu egemen güçlerin oyununu bozmak isteği, öbür tarafta ise, Suriye Türkmenlerinin Esat ailesine olan bakış açısı.

İktidar, baştan beri yanlış politika izlemiştir dediğimiz nokta  tam da budur.

En baştan yapılacak iş, orada 3,5-4 milyon Türkmen soydaşımız vardır ve onların güvenliği bizim güvenliğimizdir deyip başka konulara girmeden süreci takip edecekti.

Böyle bir durumda, hem ülkemiz bu kadar yalnız kalıp ağır bedeller ödeme durumunda olmazdı, hem de Anadolu Türklüğünün, Suriye Türkmenleri konusunda açıkça dikkati çekilmiş ve uyarılmış olurdu.

Bu aşamadan sonra iş çok zora girmiştir.

Irak konusunda, Barzani ile işbirliği yapıp, Irak Türkmenleri zarar görürken ve bu konunun nasıl çözüleceğini düşünürken, Suriye konusunda da, boyumuzu aşıp Anadolu Türklüğünün Suriye Türkmenleri konusunda dikkatini verememesine neden olmuşlardır.    

İşte bu nedenle, kırk satır mı kırk katır mı durumunda kaldık diyorum.

Ama, her şeye rağmen, meseleleri bilenler ve Türk Milliyetçisi olanlar, Suriye Türkmenleri kardeşlerimizi rahatsız edecek ifadelerden kaçınmalıdırlar. Onların büyük bir çoğunluğunun Türkiye’ye bağlılıklarını yakından biliyorum. En azından aydın kesimle irtibatlarımızı kurup yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım gerçekleri bütün açıklığı ile anlatmalıyız.       

Doğru davranmak, tarihin bir yerinde mutlaka olumlu karşılığını bulur.  

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ile Ayasofya Camii’ni Konuştuk

 

GİRİŞ

Ayasofya’ya her gün artan bir ilgi var. Bu ilgi sadece iki dinin mensupları tarafından değil, her kesim tarafından gösterilmektedir. Dünya kültür mirasına aday gösterilen bu muhteşem eser, hem Hıristiyanların hem de Müslümanların önemli mâbedleri arasında yer almaktadır. Dokuz yüz küsur yıl Hıristiyanların kilisesi, 500 yıla yakın da Müslümanların camisi olan Ayasofya, bugün müzedir.

Ayasofya Hıristiyanlar için Bizans’ın geride bıraktığı bir hatıra, en büyük ve mukaddes mabedlerden biri. Ayasofya, Roma’da San Pietro, Londra’da St. Paul ve Milano’da Santa Maria kiliseleri yapılıncaya kadar dünyanın en büyük kilisesi idi.

Müslümanlar için, fethin ve istiklalin sembolü, Fâtih’in geride bıraktığı büyük hatıra ve beş yüz yıl boyunca huşu ve haşyet içinde Allah’a secdeye varılan bir mabed, ilim ve irfan merkezi bir külliye.

Ayasofya, Bizans  kadar Osmanlı’dan da büyük izler taşır. Zira Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettiği zaman yıkılmaya yüz tutan bir Ayasofya ile karşılaşır.  Fâtih’le başlayan Ayasofya üzerindeki imar faaliyetleri son Osmanlı padişahına kadar devam ederek bu günlere gelmesi sağlanır. Ayasofya, Bizans’tan devralındığı gibi sâde tek bir yapı ile sınırlı kalmamış, bir külliye hâline getirilmiştir.

Ayasofya’nın günümüze  en iyi biçimde gelebilmesinin başlıca sebebi; yüzyıllar boyunca yapılan ve O’nu yaşatmak amacına yönelik onarımlar olmuştur. Gerçek şu ki, Ayasofya, Osmanlılar sâyesinde varlığını bugüne kadar sürdürebilmiştir. Süheyl Ünver pek haklı olarak şöyle der: ‘Türk, geçmiş asırlarda tahripkâr değildi. Bizans’ın bir taşına bile dokunmamışlar, bilakis imar etmişlerdir. Birkaç garazkârımız müstesna herkes  bunun böyle olduğunu bilir. Bunları imar, yıkmak değildi.  İstanbul’a Türk’ten başka bir millet sâhib olsaydı, acaba bugünkü kadar Bizans eseri kalabilir miydi? İstanbul’da bir Türk eserini, bunlardan herhangi birini ortaya çıkaracağım diye yıkanlar, hiç olmazsa kendinden utanmalıdır.’

Ayasofya Türklerin eline geçtikten sonra birçok tâmir görmüş, çeşitli desteklerle takviye edilmiştir. Bu tâmir ve takviyelerle bugüne kadar ayakta kalması sağlanan Ayasofya’ya yapılan çeşitli ilaveler, binaya bir Türk sanat eseri hüviyetini kazandırmıştır.

Ayasofya kiliseden camiye çevrildikten sonra, Türk-İslâm geleneğine uygun olarak çevresine çeşitli yapılar eklenmiştir. Genellikle bütün büyük camilerde görüldüğü gibi, Ayasofya’da dahi Osmanlı dinî ve sivil mimarisine ait ekleri görüyoruz. Bunlar, çeşme, medrese, imaret, hamam, kütüphane, muvakkithane, mekteb, vesairedir. Bir devrin en büyük camii olduğu için de birçok sultanın naaşı, çevredeki türbelere gömülmüşlerdir.

Fâtih, Ayasofya’ya mihrâb, minber, kütüphane, medrese yaptırmıştı. Mihrabın önünde duran iki muazzam şamdan, Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında Macaristan seferinde Maryas’ın sarayından alınıp getirilmişti. Daha önce başlayıp, Sultan 3. Murad Han zamanında iki kalın minareyi tamamlayan Mimar Sinan, aynı zamanda camii yıkılmaktan kurtarmış, Marmara’ya bakan arka cephesine payandalar eklemek suretiyle mabedi takviye etmişti. Minber, müezzin mahfili, ana mekânda ayrıca bulunan dört mermer mahfil, mermer vaiz kürsüsü ile Bergama  küpleri Sultan 3. Murad Han devrine aittir. Şahnişinli mahfil ile kubbede asılı büyük şamdan, Sultan 3. Ahmed Han’ın eseridir. Üst katta bulunan mahfil, imaret, şadırvan, sıbyan mektebi ve kütüphane, Sultan Birinci Mahmud Han’ın Türk sanatına hediyesidir. Büyük kubbede yazılı olan Besmele ve Nûr sûresinin 35. âyeti, Kazasker Mustafa İzzet Efendimin sekiz levhası ve camide bulunan diğer hat levhalar, hat sanatının şaheserleri olarak Ayasofya’yı süslemektedir. Bugün ibâdet yeri olarak açık tutulan, eskiden hünkâr mahfiline geçişi sağlayan hünkâr dairesi ile içeride bulunan hünkâr mahfili ve dışarıdaki muvakkithane, Sultan Abdülmecid Han devrine aittir ve Fossati tarafından yapılmıştır. Altı adedi mihrabın olduğu duvar tarafında bulunan alçı pencereler, içeride ve Ayasofya’nın dış çevresinde bulunan sebiller, dört minare, 1935’de yıktırılan medrese, beş türbe, alemler, yazılar, çiniler, maksureler, şebekeler, kandiller, tezyinat, padişah hattı levhalar, sair cami eşyası gibi daha onlarca sayacağımız Türk eserleri, artık ilk kilisenin ne kadar değiştiğini ispatlamaktadır.

Ayasofya üzerindeki Osmanlı emeği bu kadarla sınırlı değildir. Burası her padişahın büyük ilgisine mazhar olmuştur. Ayasofya içinde, her asırda n bir Türk eseri bulmak mümkün hâle gelmiştir. Her devirde camiye adeta bir Türk eseri katılmıştır. Ayasofya Türkleştirilmiştir.

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Muhteşem mâbed Ayasofya, çevresinden geçen Müslümanların hüzün dolu bakışlarına aynı duygularla mukabelede bulunuyor. Daha da ötesi, anlayanlara; ‘Beni bu zilletten kurtarınız!’ Diyor. Kurtuluşa vesile olur ümidi ile Zat-ı âlinizle, Ayasofya’nın mâbedten kiliseye dönüştürülmesinin hikâyesini konuşalım istedim. Lütfedip kabul buyurduğunuz için teşekkür ederim.

İlk sorum şöyle Efendim; Ayasofya’nın müzeye çevrilme süreci nasıl başladı?

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz: Bazı yorumlara bakılırsa Ayasofya’nın müze olmasına giden yolun Sultan Abdülmecid Han döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyon ile açıldığı söylenebilir. Sabine Schlüter’e göre, ilk olarak Fossati, arkeolojik yaklaşımı ile Ayasofya’ya üçlü bir konum getirmiştir: Hem kilise, hem cami, hem de tarihi bir anıt. Müzeleşme yolundaki bu ilk adım Byzantine Institute of America’nın 1931 yılında başlayan çalışmalarıyla devam etmiş, nihayet 1935’te müze ilan edilmiştir. Bu adımla Ayasofya 1400 yıllık ‘mâbed’ statüsünden çıkarılarak dinî kullanım sona erdirilmiştir.

Konu ile ilgili başka söylentiler de vardır. Mesela: Bulgaristan’da yapılan ‘Bizans Âsârını İhya Kongresi’nde alınan karar ve Thomas Whittemore’un Ayasofya mozaiklerini araştırma yönündeki talebine müsbet cevap verilmesi gibi…

Çetinoğlu: Mozaiklerin araştırılması ile mâbedin müzeye çevrilmesi arasında nasıl bir ilişki olabilir?

Akgündüz: Whittemore, mozaikleri araştırma yetkisini alınca, mâbedin müzeye çevrilmesi için görüşmeler yaptı. İkna kaabiliyeti ve becerikliliği sâyesinde birçok kişiye, tesir etti ve arzuları istikametinde fikrî alt yapı oluşturdu. Yayın organlarında tesirli yazılar yazılmasını sağladı. Bu yazılardan birinde; ‘Sultanların sarayı olan Yıldız Köşkü bugün bir müzedir. O halde sultanın camii de niçin bir müze olmasın?’ Deniliyordu.

 Çetinoğlu: Masonların etkisinden de söz ediliyor

Akgündüz: Evet! İlhan Akçay’a göre Cumhuriyet devrinde Yahudi-Mason oyunu, Ayasofya’nın müze yapılacağı yıllarda son derece ileri idi. Ziyad Ebuzziya, Atatürk’ün Mason localarını kapatmış olmasını gerekçe göstererek bu görüşe katılmadığını açıklamıştır. 

Çetinoğlu: Dr. Cemil Topuzlu’nun adı geçiyor…

Akgündüz: Sultan Abdulhamid Han’ın doktorluğunu yapan (daha sonra aleyhine dönmüş) ve İstanbul’un iki defa belediye başkanlığını yürütmüş olan Cemil Topuzlu, Ayasofya’da ne kadar Türk-İslam eseri varsa hepsinin kaldırılmasını istemiştir. O’na göre türbeler, şadırvanlar, medreseler, minareler, sebiller, imaretler kaldırılıp, Bizans Ayasofvası’nı ortaya çıkarmak gerekir. Cemil Topuzlu, bunu ısrarla istemiş, mâni olanlara her zaman kızgınlık duymuştur.

Çetinoğlu: Aksi kanaatte olanlar sessiz mi kalıyordu?

Akgündüz: Yahya Kemal Beyatlı, ‘Aziz İstanbul‘ başlıklı şiirinde; ‘Ayasofya’da hâlâ susturulamayan ezanı, Türk varlığı ve istiklalinin teminatı olarak gördüğünü‘ yazıyordu.

 Çetinoğlu: Yurt dışındaki faaliyetler nasıldı?

Akgündüz: İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon; ‘İstanbul, özellikle doğu dünyasının kozmopolit ve milletlerarası bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan kilisesi idi, elbette eski durumuna getirilecektir.’ Diyordu.

Çetinoğlu: Atatürk’ün görüşleri biliniyor mu?

Akgündüz: Atatürk, Celal Bayar’a şöyle diyor: ‘Vakıflar Umum Müdürü, Ayasofya Camii’ni tâmir edecek para bulamıyor. Bugünkü hâli ile de harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılara bir jest yapsak, Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.’

Çetinoğlu: Ayasofya’nın ibâdete kapatılarak müzeye dönüştürülmesi kararı nasıl alındı?

Akgündüz: Maarif Vekâleti, Başvekâlet’e 14.11.1934 tarihinde bir tezkire yazıyor.  Bu tezkire ile; ‘Eşsiz bir mimarlık ve sanat âbidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camii’nin, tarihî vaziyeti itibâriyle müzeye çevrilmesinin bütün şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bu yönde bir karar alınması‘ istenilmiştir. 

Ayasofya’da yapılacak işlerin belirlenmesi için bir komisyon oluşturuldu. Maarif Vekili Abidin Özmen’in teklifiyle oluşturulan 8-9 kişilik komisyonda; İstanbul Müzeleri Müdürü Aziz Oğan başkanlığında; İstanbul Evkaf Başmüdürü Niyazi, Encümen Azasından Efdalettin Tekiner, Mimar Kemal, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz, Vilâyet ve Belediye temsilcileriyle Prof. Osman Ferid ve Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler bulunuyordu.

Erkhard Ungar, caminin mâbed kısmının ibâdete kapatılarak Bizans Asarı Müzesi hâline getirilmesi fikrine karşı çıkmış, mâbed kısmının aynen açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve rapora muhalefet şerhi koymuştur. Komisyondaki Türk üyeler ise mâbedin tamamen kapatılması yönünde görüş bildirmişlerdir.

Çetinoğlu: Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında, tâbir yerinde ise ‘başrol’de kimler vardı?

Akgündüz: 4 Mayıs 1931-1 Mart 1935 tarihleri arasında görev yapan Altıncı İnönü Hükümeti döneminde,  Maarif Vekâleti’ne 09.07.1934 tarihinde getirilen Aydın Milletvekili Abidin Özmen, İstanbul’a yaptığı bir ziyarette Ayasofya’yı gezmiş, çalışmaları ve çıkarılan mozaikleri incelemiş, caminin mâbed dışındaki kısımlarının perişanlığını görmüş ve bu yerlerin ihya edilip, bir müze hâlinde halka açılması fikrini Mustafa Kemal’e açmıştır.

Çetinoğlu: Bürokrasi çarkları ağır ağır işledi ve sıra Bakanlar Kurulu Kararnâmesine geldi. Kararnâme metninde neler vardı?

Akgündüz: İcra Vekilleri Heyeti’nde 24 Kasım 1934 günü görüşülerek alınan karada şu cümleleri okuyoruz: ‘Caminin çevresindeki evkafa ait binaların, Evkaf Müdürlüğü’nce yıktırılarak, temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlak, yıkma ve binanın tâmir ve muhafazası masrafları da Maarif Vekilliği’nce verilmek suretiyle Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur.

Çetinoğlu: Kararnâmede kimlerin imzası var?

Akgündüz: Reisicumhur Kemal Atatürk, Başvekil İsmet İnönü, Adliye Vekili: Şükrü Saraçoğlu, Millî Müdafaa Vekili: Zekâi Apaydın, Dâhiliye Vekili: Şükrü Kaya, Hariciye Vekil Vekili. Şükrü Kaya, Mâliye Vekili: Fuat Ağralı, Maarif Vekili Abidin Özmen, Nafıa Vekili: Ali Çetinkaya, İktisat Vekili: Celal Bayar, Sağlık ve İçtimâî Muavenet Vekili: Refik Saydam, Gümrük Vekili: A. R. Tarlan, Ziraat Vekili: Muhlis Erkmen.

Çetinoğlu: Kararnâmenin güvenirliği meselesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Akgündüz: 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnâmesi 1589 sayılıdır. Halbuki 22 Kasım 1934’te çıkan en son kararnâmenin numarası 1590-1606 arasındadır. Ayasofya Kararnâmesi ise bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış gözükmektedir. Dolayısıyla Kararnâme’nin numarası, 1606 sayısı tâkip eden bir sayı olmalıdır. Halbuki Ayasofya Kararnâmesi’nin tarihi sonra, sayı numarası ise daha önceki tarihlere aittir. Üstelik daha önceki ve sonraki tarihilerde bu sayı ile bir Ayasofya Kararnâmesi yoktur. Ayasofya ile ilgili benzeri bir kararnâme de yoktur. 24 Kasım 1934 tarihinde düzenlenen kararnâmeler 1613 ve 1614 numaralıdır. Tâkip eden 25 Kasım 1934 tarihinde ise bir kararnâme düzenlenmemiştir. Bu durum dikkate alınır ise, Ayasofya Kararnâmesi muteber değildir. 

Ayrıca; Arşivlerde; ‘Aslı Gibidir’ ifâdesiyle tasdik edilmiş iki ayrı kararnâme metni bulunmaktadır. Bu iki kararnâmenin metin kısımları aynıdır. Ancak bunlardan birinin altında ‘Reisicumhur: K. Atatürk yazıldıktan sonra, bakanlıkların adlarının baş harfleri ile bakanların isimleri ve soyadlarının sâdece ilk harflerinin elle yazılmış olması ve konu ile ilgilenen ve yayın yapanların bu güne kadar bu nüshayı görmüş olmaları, sahte suçlamasına sebep olmaktadır. Oysa diğer nüshada en ufak bir tereddüde meydan vermeyecek tarzda, bakanlıkların kısaltılmış isimleri altında, imzalarını tanıdığımız o dönemdeki başbakan ve bakanların açık bir şekilde imzaları bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Atatürk’e ait imza ile ilgili iddialar da göz ardı edilebilecek cinsten değil

Akgündüz: Evet! Kararnamenin bir tutarsızlığı da üzerinde bulunan ve Atatürk’e ait imza ile ilgilidir. Atatürk’ün, Soyadı Kanunundan önce ‘Gazi Mustafa Kemal‘ imzasını; Ayasofya kararnamesinden 3 gün sonra çıkarılmış olan 27 Kasım 1934 tarihli Soyadı Kanunu’ndan sonra da ikinci kelimesi küçük ‘a’ ile başlayan bir yazı şekli ile ‘K.atatürk’ imzasını kullandığı bilinmektedir. Tuncer Gülensoy; ‘Atatürk’ün soyadı, ilk defa 1594 sayılı hükümet kararnamesinde görülmüştür.’ Der. Cemal Kutay da Atatürk’ün soyadını 26 Kasım 1934’den sonra, yani 27 Kasım’dan itibaren kullandığını yazmaktadır. ‘Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal’e verilen ‘Atatürk’ soyadının kullanılması 2587 sayılı kanun gereğince 27.11.1934’den sonra mümkündür. Dolayısıyla ileri sürülen fikirler doğrudur. Ayasofya Kararnamesi üzerinde ise bütün bu bilgilere zıt olarak Mustafa Kemal’e kanunla ‘Atatürk’ soyadı verilmesinden sonra kullanmış olduğu imzaya benzeyen ancak şeklen diğer benzerlerinden farklı olduğu hemen fark edilen bir imza bulunmaktadır. Bu imza doğru kabul edilir ise, Atatürk bir gün önceki imzasının aksine, Soyadı kanunundan 3 gün önce ‘Atatürk’ soyadını kullanmıştır. Atatürk’ün, cumhurbaşkanı olarak soyadı kanunu çıkmadan önce hukukî olmayan bir riske düşme pahasına ‘Atatürk’ soyadını kullanarak bir imza atmayacağı ayrıca düşünülmesi gerekir. Bu çerçevede Atatürk’e soyadı verilmesi ile ilgili kanuna göre de Ayasofya Kararnamesi’nin güvenilirliği tartışmaya açıktır.

Atatürk’ün, söz konusu kararnamede yer alan imzası, yukarıda kaydedildiği gibi, şekil olarak da benzeri diğer imzalara göre tartışmalı bir şekle sahiptir. Bu durum İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 30.01.1997 tarih ve B.05.1.EGM. 0.34.96/007 sayılı yazısında belirtilmiştir.

Çetinoğlu: Bir başka iddia da kararnâme şartlarına aykırılık üzerine

Akgündüz: 1924 Anayasası’nın 46. maddesine göre, Bakanlar Kurulu, hükümetin genel politikasından sorumludur. Bu görevini yerine getirirken kararname çıkarabilir. Ancak 1924 yılı ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 52. maddesinin 1. fıkrasına göre, böyle bir kararname çıkarılabilmesi için, anlaşmazlık hâlinde müracaat edilmesi gereken en üst mahkeme olan Danıştay’dan bu konuda görüş alınması ve Danıştay’ın mütalaası da kararnameye eklenmesi gerekirdi. Kararname bu şartları bakımından da eksik olduğundan geçersizdir.

Çetinoğlu: Kararnâme; mevzuat gereğince gerekli yerlerde yayınlanmış mı? Mesela Resmî Gazete’de

Akgündüz: İki ayrı tasdikli nüshası bulunan Ayasofya Kararnamesi’nin Resmî Gazete, Düstur, Kanunlar ve Kararlar Mecmuası gibi, devletin resmî yayın organlarında yayınlanmaması çeşitli gerekçelerle kabul edilse dahi, bu kararnamenin aslı istenildiği zaman, ulaşılabilmesi için bir yerde muhafaza edilmiş olmalıdır. Ancak arşivlerde tasdikli nüshaları bulunan bu kararnamenin aslı veya asılları nerede saklanmıştır? Nerededir? Bu konunun açıklığa kavuşmaması da kararname hakkındaki şüpheyi artırmaktadır.

Çetinoğlu: Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Ayasofya Camii ile ilgili Vakfiyesi’ndeki şartlar, kararnâmelerle değiştirilebilir mi

Akgündüz: Fatih Sultan Mehmed Han’ın Ayasofya ve diğer hayrat vakıfları, bunlarla ilgili şartları ve hizmetleri, kararnâmeden sonra sürekli olarak gündeme gelmiştir. Konu ile ilgilenen hukukçular, araştırmacılar veya herhangi bir vesile ile ilgilenmiş olanlar, Fatih’in vakıf şartlarını inceledikten sonra, söz konusu kararnamenin hukukî olmadığı kanaatine varmışlardır.

Çetinoğlu: Vakfiyenin önemli maddelerini özetlemek mümkün mü Hocam?

Akgündüz: Vakfiye’nin orijinalinde şu bilgiler dikkat çekmektedir:

‘Bu hayır müesseseleri mâ’mur olduğu ve varlığını sürdürdüğü müddetçe, bütün bölümleri ve başlıklarıyla yürürlükte ola; bütün delilleri ve neticeleri ile kıyamete kadar devam eyleye; şartlarının tamamı olduğu gibi muhafaza oluna; gelirleri vâkıfça belirlenen gider fasıllarına harcana. Eğer bu hayır müesseseleri -Allah bunları inşâ eden bânisinin bekasıyla ma’mur eylesin- yıkılacak olursa, ikinci defa, üçüncü defa ila ahir yeniden inşa oluna.

Eğer zaman içinde ortaya çıkacak engellerden bir engel veya olayların sevkiyle aniden ortaya çıkacak bir mâni sebebiyle yeniden inşası mümkün olmaz ve iş zorluğa düşerse, vakfın bütün gelirleri, faydaları, ürünleri ve vakfın bütçesine dönen medenî ve hukukî semereleri, vâkıfın evladlarından -Allah, vâkıfın usulünü teyid ve kıyamete kadar neslini tebid eylesin- mevcut olan erkek veya kız çocuklarına teslim olunsun. 

Eğer vâkıfın evladlarından kimse mevcut değilse, o zaman vakfın gelirleri, İstanbul’da yerleşmiş bulunan Müslüman fakir ve miskinlere sarf olunsun; gökler ve yer, Rabbinin meşietiyle devam ettiği müddetçe bu böyle olsun. ‘Hiç şüphesiz ki, senin Rabbin dilediğini yapar.’

Eğer sonradan yeni bir imkân ortaya çıkarsa, vakıf eski şartları defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haramı işlemiş olur, günahı gerektiren bir fiili irtikâb eylemiş olur. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlarn la’neti üzerlerine olsun. Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.

Haksız bir şekilde bu vakıflara tağyir, ibdâl, tahrif ve ibtal şeklinde müdâhele ve tecâvüz eyleyen insan, ölümle karşılaştığı anı, seke-rât-ı mevti, kabri müşâhede ettiğini ve onun karanlığını, tabutu ve onun içindeki yalnızlık ve vahşeti, Münker meleğini ve heybetini, Nekir meleğini ve onun dehşetli darbelerini, Münker ile Nekir’in sorgulamalarındaki dehşeti, bütün insanların Âlemlerin Rabbinin huzuruna çıktıkları günde Allah’ın huzuruna çıkacağını, o gün hiçbir nefsin bir diğer nefis için hiçbir şeye mâlik olamayacağını ve o gün her şeyin dizgininin Allah’a ait bulunacağını hatırlasın. Kim, Allah’ın Kitabı’na ve Resulullah’ın Sünneti’ne muhalefet ederse, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını helalleştirmeye çalışırsa, Müslüman kardeşinin vakıflarını bozmaya, hayırlarını tahrib etmeye ve hasenatını iptal eylemeye gayret gösterirse ve mü’minin hayır müesseselerini fonksiyonsuz hâle getirmeye taarruz ederse, artık Allah’ın gadabı ile dönmüş olur.  Son durağı ve oturağı Cehennem’dir. Cehennem ne kötü bir varılacak yerdir. Allah onun hesaba çekicisi, azabın en azgın olanlarıyla azaplandırıcısı ve ikabın kanunlarıyla cezasını vericisidir. ‘O gün zâlimlere ileri sürecekleri mâzeretleri fayda vermeyecektir; onlar için sâdece la’net vardır. Onların varacakları cehennem ne kötü bir menzildir. (Mü’min, 40/52) ‘O gün her nefis kazandığı günahlar sebebiyle rezil ü rüsvay olacaktır. O gün zulüm yoktur; şüphesiz Allah hesabı çok hızlı yapandır.’ (Mü’min, 40/17)

 

(DEVAM EDECEK)

Islah edenler ve edilenler

0

Reyhanlı faciasında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Cenab-ı Hak’tan rahmet diliyor, mekanlarının cennet olmasını temenni ediyorum. Rabbim yakınlarına ve tüm milletimize başsağlığı ve sabır ihsan eylesin…
Haberi duyduğum zaman ilk aklıma gelen bir ayet-i kerime oldu: “”Onlara; “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Kesin olarak biliniz ki, onlar ancak kötülük yayan bozgunculardır. Lakin anlamazlar.” (Bakara 11-12).
Evet, bu coğrafyayı ıslah etmek (!) için yani “demokrasi” (!) getirmek için uğraşanların, buralara yaptıkları müdahalelerin sonucu bu coğrafyaya demokrasi değil ama kan geldi! Kaos da geldi!
Ve ne acıdır ki bölünme de geldi!
Hem de öyle bir geldi ki değer sistemleri alt üst olmaya başladığı için bundan sonrası nasıl toparlanacak onu bilmek mümkün değil…
1920’lerde Mehmet Akif Nasrullah Camii’nden halka hitabında şöyle söylüyordu: “Neden düşmanlar bizim mahvımızı temin için bu kadar uğraşıyorlar? Evet, bunlar Harb-i Umumi’nin bidayetinde (I. Dünya Savaşı’nın başında) “Biz bütün milletlerin istiklali için harbediyoruz!” tekerlemesini muttasıl olarak (aralıksız) tekrar edip durdukları için mahkumiyetleri altında bulunan yüz milyon müslümana da istiklal sevdası geldi. Mısır’da Hind’de birbiri ardınca isyanlar başladı. Vakıa onlar bu isyanları kendilerine mahsus olan müthiş bir vahşetle bastırdı…”
Sizce bugün yaşananlarda herhangi bir fark var mı?
Bugün yaşananları da kapsamıyor mu bu ifade?
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir denir…
Ama görüldüğü üzere özünde değişmeyen şeyler de olabiliyor…
İşte tam da bu noktada aklıma bir başka ayet-i kerime geliyor: “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse iman edemez. Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik kılar.” (Yunus, 100)
Evet, ne kadar açıkça ifade edilmiş: Aklını kullanmayan pisliğin içine batar!
Böyle bir ilkenin muhataplarının bu ilkeyi ne kadar anladıkları da ortada maalesef…
Aslını isterseniz, “ıslah ediciler” bizi kandırmıyor. Daha ABD Afganistan’a girmeden yıllar önce bazı Türk stratejistler bile Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında doğal enerji kaynaklarının kontrolü için Afganistan’dan başlamak üzere bu coğrafya’ya müdahale edileceğini, hem de akabinde gelen ülkeleri sırasıyla sayıyorlardı ki aynı sırayla müdahaleler gerçekleşti. (Bu ülkelerin sonuncusu olarak ise Türkiye zikrediliyordu…)
Aynı şekilde Sevr’den bu yana bu coğrafyayla ilgili oluşturdukları haritaları da saklamıyorlar, öyle bir gayretleri de yok…
Sadece alıştıra alıştıra gösteriyorlar…
Hatta “demokrasi”yi (!) getirme biçimlerini de anlıyorum, çünkü kendi demokrasileri de kanlı savaşlarla geldi. Dolayısıyla başkalarına götürürken kansız olmasını beklemek de zor tabii, zira başka bir yol bilinmiyor herhalde…
Peki bu tabloda kim kimi kandırıyor o zaman derseniz, en kötüsü derim: Biz kendimizi kandırıyoruz!
Bunu da öyle umarsızca yapıyoruz ki tüm değer sistemlerimizin altı üstüne geldi neredeyse…
Bu sebeple de cümlemiz için hayırlara vesile olmasını dileyerek mübarek üç aylarda şu duayı etmekten kendimi alamıyorum: “Bizi bize bırakma, bizi Sen’den başka kimseye bırakma Ya Rabbi! Yoksa pislik kaçınılmaz…”

 

Körfez Köprüsü ve Gebze Vizyonu

Gebze Bölgesi Türkiye’de en hızlı gelişen, büyüyen yerlerin başında geliyor. Gebze dediğimizde Darıca, Çayırova ve Dilovası ilçelerini de birlikte kastediyorum. Bu bölgelerimiz fazla değil birkaç yıl sonra her bakımdan marka olmaya aday. Daha önce birkaç kez kaleme almıştım.  Körfez Köprüsü, Üçüncü Boğaz Köprüsü bağlantı yolları, Sabiha Gökçen Hava limanı, limanlar, Yüksek Hızlı Tren, Marmaray Projesi Gebze bölgesini dünya kenti yapacak. 

Gebze bölgesinin taşı toprağı, havası adeta altın oldu.  Birçok büyük yatırımcı firmalar Gebze bölgesinden yer toplamaya devam ediyor.  Üçüncü boğaz köprüsü bağlantı yolları çevresi çoktan el değiştirdi. Körfez Köprüsü bağlantı yolları için tarihi adım adıldı. Resmi gazetede yayımlanan kamulaştırma kararında bağlantı yolları ile ilgili kamulaştırılacak yerler tek tek tespit edildi. Kamulaştırmanın acele yapılması şartı ile karar name Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına bildirildi.

Sadece Gebze bölgesinde kamulaştırma yapılmıyor. Yalova, Bursa, Balıkesir ve Manisa bölgelerinde de kamulaştırmalar yapılarak İstanbul Otoyolla Gebze bölgesinden İzmir’e bağlanmış olacak. Kamulaştırmalarla ilgili bugün gazetemizde yer almakta.  Bölgemizdeki kamulaştırılacak yerlerin ada, pafta ve parsel numaraları da www.gebzegazetesi.com.tr adresindeki internet sitemizde yayınlanmakta.  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından imzalanan Kamulaştırma kararında şunlara yer verildi.

BAKANLAR KURULU KARARI
Karar Sayısı : 2013/4766
Gebze-Orhangazi-İzmir (İzmit Körfez Geçişi ve Bağlantı Yolları Dahil) Otoyolu Projesi kapsamında, km:0+000-63+000 arası ile km:390+000-408+654 (Kemalpaşa Bağlantı Yolu dahil) arası yol kesimlerinde yer alan ve ekli harita ile listelerde güzergâhı, bulunduğu yer, ada ve parsel numaraları gösterilen taşınmazların, bu kesimlerdeki yol yapım çalışmalarının tamamlanması amacıyla Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından acele kamulaştırılması; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının 16/5/2013 tarihli ve 5953 sayılı yazısı üzerine, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 27/5/2013 tarihinde kararlaştırılmıştır.
                                                                                                                    Abdullah GÜL
                                                                                                                                    CUMHURBAŞKANI

Gebze bölgesinin yolların kavşak noktası olduğunu bir çok kez kaleme almıştım. Bu konuda 28 mart  2012 tarihli Gebze gazetesinde yer alan makalemi sizlerle paylaşıyorum.

Yolların kavşak noktası Gebze’nin geleceği
Gebze hızla gelişen sanayisi , nüfus potansiyeli ve en önemlisi deniz, kara, hava, demir, metro ve hızlı tren hattını birleştiği yer olması dolayısıyla dünya ulaşım üssü oluyor.  Önümüzdeki dönemde Gebze, sanayi, bilim, teknoloji ve ticari potansiyelinin yanı sıra yolların kavşak noktası olması dolayısıyla uluslar arası ulaşım merkezi olma yolunda hızla ilerliyor.
Gebze İzmit Körfezindeki limanları , Körfez Köprüsü, 3. boğaz köprüsü ve bağlantı oto yolları, Marmaray ve hızlı tren hattının önümüzdeki dönem tamamlanmasıyla Gebze’nin nüfusu ikiye katlanacak ekonomik potansiyel daha da artacak. Gebze Bölgesinin geleceği şimdiden planlamak için ciddi çalışma yapılması şart.
İstanbul’la İzmit arasında sıkışıp kalan Gebze ciddi bir planlamayla dünya çapında adından söz ettirecek bir bölge haline gelebilir. Bu konuda yaptığımız kısa bir araştırmayı bugün bu köşede sizlerle paylaşıyoruz.

Gebze Ulaşım Üssü Olurken…

Ulaşım üssü olma yolunda hızla ilerleyen Gebze Bölgesi yeni yüzüyle cazibe merkezi olacak. Son yıllarda başlatılan yol yapım çalışmalarından Gebze bölgesi de nasibini aldı. Marmara bölgesine yapılan Marmaray projesi, Körfez köprüsü, 3 Boğaz köprüsü bağlantı otoyolları, Hızlı Tren Hattı’nın son durağının Gebze bölgesinde olması , Cengiz Topel Hava Limanının uçuşlara açılması ve mevcut Eskihisar -Topçular Feribot hattı, Sabiha Gökçen  Uluslararası hava Limanına 15 Km olması Gebze bölgesini uluslararası ulaşım üssü haline getirdi. Şimdi sıra ile  Gebze bölgesini dünya ulaşım üssü ve kavşak noktası haline getiren projeler hakkında özet bilgiler verelim.

Marmaray

Dünyadaki en önemli projelerden biri olan Marmaray Projesi, Avrupa yakasında bulunan Halkalı ile Asya  arasında  bulunan Gebze  bölgesini  kesintisiz, modern ve yüksek kapasiteli bir banliyö demiryolu sistemiyle bağlamak amacıyla İstanbul´daki banliyö demiryolu sisteminin iyileştirilmesi ve Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi inşasına dayanmaktadır.

Proje, şu anda dünyadaki en büyük ulaşım altyapı projelerinden birisidir. İyileştirilmiş ve yeni demiryolu sisteminin tamamı, yaklaşık 76 km uzunluğunda olacaktır. Ana yapılar ve sistemler, batırma tüp tünel, delme tüneller, aç-kapa tüneller, hemzemin yapılar, 3 yeni yeraltı istasyonu, 36 yerüstü istasyonu (yenileme ve iyileştirme), işletim kontrol merkezi, sahalar, atölyeler, bakım tesisleri, yerüstüne inşa edilecek olan yeni bir üçüncü hat dahil olmak üzere, mevcut hatların iyileştirilmesi, tamamen yeni elektrikli ve mekanik sistemler ve temin edilecek olan modern demiryolu araçlarını kapsayacak olan 4 bölümden oluşacaktır. Her bir bölüm için ayrı bir sözleşme yapılmaktadır;

Marmaray projesinin hizmete girmesi ile Gebze-Halkalı arasında 2-10 dakikada bir sefer yapılacak ve bir yönde saatte 75.000 yolcu taşıma kapasitesi sağlanacak.Halkalı´dan Gebze´ye bir yolculuk, Sirkeci´den Haydarpaşa´ya feribotla geçiş dahil olmak üzere, tipik koşullar altında 185 dakika sürmektedir. İyileştirilmiş banliyö demiryolu sistemi hizmete açıldığında, bu yolculuk 105 dakika sürecektir. Bir başka ifadeyle yolcular, bu yolculuktan 80 dakika zaman kazanacaklar.

Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı

Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı ülkemize, ulaşım, dış ticaret, havacılık ve teknoloji gibi bir çok alanda hizmet veriyor. İstanbul’un Pendik ilçesi sınırlarında inşa edilen Havalimanı ismini, dünyanın ilk kadın savaş pilotu ve Türkiye´nin ilk kadın pilotu olan Sabiha Gökçen´den almıştır. Havalimanının temeli Şubat 1998 tarihinde atılmış, Ocak 2001 tarihinde bitirilen havalimanı toplam 550 milyon USD ye mal olmuştur. 2015 yılında açılacak yeni pisti, (3500x60m) dünyanın en büyük yolcu uçağı olan Airbus A380´in Türkiye´deki inebileceği tek pist olacak. Bu havalimanı Gebze’ye sadece 15 Km uzaklıkta ve her saat başı Gebze’den Sabiha Gökçen hava Limanına otobüs kalkmakta.

Türkiye’de yeni bir atak daha başladı. ilk denemede hazin bir sonuçla biten Hızlı Tren denemesi yeniden başladı. bu defa hızlandırılmış tren değil hızlı tren hattı kuruluyor. Hızlı tren Proje kapsamında, Köseköy-Gebze mevcut hattın fiziki ve geometrik şartları Yüksek Hızlı Tren işletmeciliğine uygun hale getirilecek, hat ihata alınacak ve üzerinde hemzemin geçit bulunmayacak. Hat üzerinde bulunan 9 tünel, 10 köprü, 122 menfezin tadillerinin yanı sıra 28 yeni menfez ve 2 adet alt geçit inşa edilecek, hemzemin geçit yer almayacak. Yapım kapsamında, yaklaşık 1 milyon 800 bin metreküp kazı ve 1 milyon 100 bin metreküp dolgu gerçekleştirilecek. Türkiye, demiryollarında ilk defa AB IPA fonları bu projede kullanılacak. Sözleşme bedeli, 146 milyon 825 bin 952 Avro olan Köseköy-Gebze hattının yüzde 85´lik bölümü (124 milyon 802 bin 59 Avro) Avrupa Birliği tarafından IPA kapsamında karşılanacak. Trenler ve demir yolları, yeniden dizayn ediliyor. Raylar hızlı trenlere göre döşeniyor. İlki Eskişehir Ankara arasında yapılan Hızlı tren şimdi Gebze İstanbul arasında yapılıyor. Bu geçişte en büyük rolü Kocaeli ve Gebze bölgesi oynuyor. Haydarpaşa Garı’nın kaldırılmasıyla birlikte Hızlı Tren’in istasyonu Gebze olacak. Gebze Hızlı Tren İstasyon merkezi olacak. Artık İstanbul’a gitmek isteyenler Gebze’de mutlaka durmak zorunda kalacak. Özellikle turistler Gebze’de inince mutlaka Gebze ‘yi gezmeleri için çalışmalar başlatmalı. Gebze bölgesini gezmeden İstanbul’a geçmemeleri için yetkililer de elini taşın altına sokmalı.

Arifiye´ nin revize edilmesiyle toplam uzunluğu 533 km´den 523 km´ye düşen ve Marmaray´la entegre olarak 2013´te bitirilmesi hedeflenen Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi hayata geçtiğinde,  Ankara-Gebze  2 saat 30 dakikaya inecek. Başkent ile İstanbul arasında yılda 17 milyon yolcuya hizmet verilecek. Bu 17 milyon insan Gebze istasyonuna uğramak zorunda kalacak. Gebze için büyük bir nimet olan bu geçişi iyi değerlendirmek zorunda.

Körfez Köprüsü ve Marmara Otoyolu Projesi

TEM’in İzmit ve D-100 geçişlerini hafifletmesi beklenen önemli bir projedir. Projenin Kocaeli geçişinin 83 kilometreden oluşması planlanmaktadır. Bu proje ile kamyonlar ve diğer ağır tonajlı araçlar İzmit şehir merkezine girmeden transit geçebileceklerdir. Proje kapsamındaki Körfez köprüsü sayesinde ise Gebze-Yalova arasının 15 dakikaya inmesi hesaplanmaktadır.

Kuzey Marmara Otoyolu Projesi´nin Kocaeli güzergâhının Gebze´ye bağlı Balçık Köyü´nden başlayarak, Pelitli Köyü´ne ulaşması planlanmaktadır. Buradan TEM otoyoluna paralel ilerleyen proje, Gebze ile Dilovası arasındaki Dilovası-Hersek Burnu arasında yapılacak Asma Köprü’nün yer alacağı İzmir Yolu ayrımına ulaşacaktır. Buradan İzmit´e doğru ilerleyen otoyolun, Dilovası´nın Çerkeşli, Demirciler köyleri sınırlarından geçerek Körfez ilçesine kadar ulaştırılması tasarlanmaktadır.

Toplam 260 kilometre uzunluğunda olacak olan Kuzey Marmara Otoyolu, Gebze Tavşancıl Köyü üstündeki köylerden Körfez İlçesi’ne uzanacaktır. Buradan Kalburca, Dere köy ve Belen köylerinin sınırlarından Derince´ye doğru ilerleyecektir. Otoyol, Derince ilçe sınırları içinde Toylar Köyü’nün altından İzmit´e doğru ilerleyecektir. İzmit sınırlarına gelindiğinde yol, Kabaoğlu, Sekbanlı ve Sepetçi köyleri sınırları içerisinden da geçmesi düşünülmektedir. Yassıbağ Köyü’nün altından geçerek Emirhan, Biberoğlu, köylerinden sonra Gedikli ve Karaabdülbaki köyünden Akmeşe´ye uzanacak. Buradan da Sakarya sınırına geçip Akyazı ilçesinde sona ermesi tasarlanmaktadır.

D-100 ile TEM yolunu rahatlatması tasarlanan yolda 9 turnike olacak. Bu turnikelerin Kandıra Çıkışı-Akmeşe mevkii, Uzunçiftlik Çıkışı-1 ve 2 nolu otoyolun bağlantı noktası, İzmit Çıkışı-Çayırköy mevkii, Derince´ye Çıkış-Toylar mevkii, Körfez Çıkışı-Sevindik Köyü güneyi, Dilovası OSB Çıkışı-Dilovası Kuzeyi, İzmir Otoyolu Bağlantı Çıkışı-Körfez Geçişi, Gebze Çıkışı-Pelitli Köyü ve Çayırova Çıkışı-Balçık Köyü bölgelerine yapılması planlanmaktadır.

Körfez Geçiş Köprüsü´nün hayata geçmesi ile Kocaeli şehir içi trafiği önemli oranda rahatlayacaktır. Kuzey Marmara Otoyolu Körfez Geçiş Köprüsü bağlantı yolu ile İzmit Şehir merkezine girmeden Körfez Geçiş Köprüsü’nü kullanarak İstanbul istikametine veya İzmir istikametine gidilebilecektir. İzmit Körfezi’nin birbirine en yakın noktası olan Gebze Dilovası’ndaki Dil Burnu ile Karamürsel ilçesindeki Hersek Burnu arasında yapılması planlanan köprü sayesinde Gebze ile Yalova arası ortalama 15 dakikaya düşecektir.

Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu Projesi

Ulaştırma Bakanlığı’nın öncülüğünde 6 büyük firmanın bir araya gelmesi ile yapımına başlanacak olan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu temel atma töreni Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Prensip olarak temel atma törenlerine katılmadığını ancak Türkiye’nin iki büyük ili İstanbul ve İzmir’i birbirine bağlayacak olan bu yol için temel atma törenine katıldığını ifade eden Erdoğan, “Yakın tarihimizde temel atma törenlerinin nasıl istismara ve göz boyamaya dönüştüğünü, atılan temellerin halkımız nezdinde nasıl hayal kırıklıkları ile sonuçlandığını hatırlıyoruz. Temel atmalara değil açılışlara katılıyor, başlangıçlarla değil sonuçlarla ilgileniyoruz. Ancak elbette bugün gerçekleştirdiğimiz temel atma töreni büyük bir istisna teşkil ediyor. Bugün burada Cumhuriyet tarihimizin en büyük projelerinden birine daha başlıyoruz.” dedi.

Nisan ayında ihalesi tamamlanan ve ihale şartnamesine göre 7 yılda bitirilmesi planlanan Gebze-Orhangazi-İzmir (İzmit Körfez geçişi ve bağlantı yolları dâhil) otoyolu projesinin başlangıç noktası Gebze olarak belirlenmiştir. Projede otoyol 377 km otoyol ve 44 km bağlantı yolu olmak üzere toplam 421 km uzunluğa sahip olacak şekilde tasarlanmıştır. Proje Türkiye’de tek seferde gerçekleştirilen en büyük YİD projesi olarak bilinmektedir. Proje kapsamında 3 km uzunluğunda bir asma köprü, 18 bin 212 m uzunluğunda 30 köprüyol, toplam 7 bin 395 m uzunluğunda 4 tünel, 209 adet köprü, 18 gişe alanı, 5 Otoyol Bakım İşletme Merkezi, 7 adet servis alanı ve 7 adet park alanı bulunacaktır.

Kocaeli Cengiz Topel Havalimanı
2100 metre_ iç hatlar terminal binası bulunan Cengiz Topel Hava Limanı Gebze’ye 50 km.1995 yılında yapımı başlayan ve  1999 yılında bitirilen Cengiz Topel Hava limanı 17 Ağustos Gölcük depremi sebebiyle 11 sene gecikme ile  geçtiğimiz yıl 2 Kasım da yapılan törenle Trabzon´a ilk uçuş yapılmıştır.

Liman ve İskeleler

İkisi devlet yaklaşık 45 limanı bulunan Kocaeli’de Eskihisar önemli bir taşımacılığa sahne oluyor. Eskihisar Topçular Faribot seferleri  önemli araba ve yolcu taşıması yapılıyor.1983  yılında yapımı başlayan ve 1988 yılında tamamlanan Eskihisar İskelesi günümüzde önemli bir deniz taşımacılığına ev sahipliği yapıyor.

 

Gerçekten Osmanlı’nın Devamı Oluyor muyuz Ne?

 

Tevfik Kısacık Beye yine bir ithaf var.
Tevekkeli “Biz Osmanlı’nın Ta Kendisiyiz.. Diyoruz. Onlar ise : “.Biz Osmanlı’nın devamıyız.” Diyorlar…  Benim kastım başka, onları dedikleri başkaymış meğer.. Şimdi anlıyorum…

Bakınız, nasıl ve Bakınız, neden?

Ankara Hukuk Fakültesinden Sevgili Hocam; Prof. Dr. Temuçin Faik ERTAN’nın, “Başlangıcından Günümüze TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİ” İsimli kitabının 202. sayfasında; “9.4.1. Son Osmanlı Dönemi EKONOMİSİ” başlığı altında ikinci paragrafı aynen alıyorum;

“19. Yüzyılı ortalarından itibaren, kapitülasyonlar, ticaret sözleşmeleri ve dış borçların da etkisiyle, Osmanlı ekonomisinde tarım, sanayi, ulaştırma gibi alanlarda yabancı etkinliği giderek artmıştır. Bankacılık, posta taşımacılığı, demiryolları, havagazı işletmeciliği, madencilik sektörü gibi kamu hizmetleri yabancı şirketlerin kontrolüne girmiştir. Azınlıkların kontrolünde bulunan ticarette ise milli tüccarlar bir türlü ön plana çıkamamıştır. Tarımda modernleşmeye geçilememiş tohum ıslah çalışmaları yapılamamıştır. Bu nedenle üretim düşmüş köylünün durumu kötüleşmiştir.

Ve Hocamız devam ediyor;

“..bu şartlarla Osmanlı girdiği savaşları kaybetmiş  ve MONDROS Mütarekesini imzaladığı sırada ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan bağımsızlığını yitirmiş durumdaydı.. “

………………

Tabii ki ve şükür ki; şimdi halen bu durumda değiliz.  Değiliz ammaaa!…

Amma,  bakar mısınız; Bankalarınız, Enerjiniz, Doğalgazınız, şimdilerde tamamı satılacak olan Barajlar ve Tüm Vadilerinizi kurutacak olan Küçük HES’ler nedeniyle Elektriğiniz ve Ekolojik Sisteminiz, satışları kapıda olan Otoyollarınız, Demiryollarınız, Havayollarınız nedeniyle Ulaşımınız, hiç birisi sizin olmayan Telefon Şirketleri nedeniyle iletişiminiz, kalan iki tanesini de satmak için çabaladığımız Bankalarınız ve nerdeyse tümü Yabancıların kontrolünde olan Milli Borsanız  nedeniyle tüm ekonominiz nereye gidiyor.

Bakınız,  biz birçok makalemizde ve de bazı kitaplarımızda,  bir daha ve bir daha ve de (5) yıl önce bir daha yazmışız.  İşte onlardan biri;  Tevfik Kısacık Arkadaşımızın,  Milli Kuruluşlarımızın son dört yılda hızla elden çıkarıldığını belirten yazısı üzerine 17 Şubat 2008 de ona cevaben İstanbul’da yazmışız;

ZOR, Tevfik Bey, ZOR!..

Aslında ZOR değil. Bu memleketin adam gibi yönetilmesi aslında ZOR değil Tevfik Bey!…

Ama gel gör ki; bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete misali nereye gittiğimiz belli değil. Aslında belli. Karanlıklar içinde bir yerlere doğru hızla gidiyoruz.

Mailinizi okudum da, acı acı gülümsedim. Otuzu aşkın, MİLLİ KURULUŞUN son DÖRT YILDA yabancılara geçtiğini yazmışsınız.  Keşke sadece tahribat bu olsaydı.

Bu gidişatın 4-5 yıl sonrasını ON YIL sonrasını düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.  “TÜRKİYE BU YÜKÜ KALDIRAMAZ” isimli yazımızda, o günlerin son satışını; OYAK BANK satışını konu almıştım ve demiştim ki;

“Bu Bankayı bu gün (3) Milyar Dolara sattılar. İyi güzel, (5) yıl sonra BU BANKA Ne kadar KAR elde edecek biliyor musunuz? Muhtemelen (3) Milyar Dolar. Ve bu kâr -alabildiğiniz cılız VERGİ dışında-  serbestçe TRANSFER edilecek.” (Şimdi Bankanın 2012 yılı karını merak ediyorum)

Bunun gibi salt gelir getirecek işletmeler; BANKALAR, Sigorta Şirketleri, MARKET Zincirleri, Alışveriş Merkezleri, Limanlar, İÇKİ ve SİGARA Tesisleri, Yayın Kuruluşları…

(Ve bakınız; şimdi de: Otoyollar, Barajlar, Hidroelektrik Santralleri..)

Satılan bu kuruluşlardan sağlanan sıcak para söylendiğine göre (40) Milyar Dolardır.

 

(Bu rakam 2008 yılında idi şimdi herhalde 200 milyar doları bulmuştur. Bulacaktır.)

Bu Para; Bütçeye de girse, Satıcıların kasasında da kalsa, bu gün itibariyle ekonomimizde bir canlılık getirdiği muhakkaktır. Ama bu ferahlığın hangi bedelle satın alındığı önemlidir.

Sevgili dostum, Tevfik Kısacık; senin listende yazılı (33) kuruluştan bu gün sağlanan -kontrol dışı- sıcak paraya bir de BORSA kanalıyla gelen, (Borsa OYUNLARINI yöneten ve somuran para hariç) Yüksek Faiz cazibesi ile DOLAYLI Gelen PARA da hesaba katılırsa; günü kurtaran bu günü rahatlanan etken çok rahat anlaşılacaktır.

Ama bunun bir de yarını var.(EVET BİR DE YARINI VAR..)

Biz bu Ülkeye getirdiği Paranın mübalağasız ON KATINI Her yıl Kâr Transferi olarak geri GÖTÜREN Yabancı İşletmenin varlığını biliyoruz.(Bir Marketler Zinciri… ARAŞTIRINIZ…)Bu 15 yıl önce gelen bir yabancıdır.

Şimdi gelenlerin 10 yıl, 15 yıl sona ne götüreceklerini düşündükçe, ürperiyoruz, korkuyoruz.

“TÜRKİYE BU YÜKÜ KALDIRAMAZ” isimli makalemizde değindiğimiz gibi bu konuda ilk uyarı SESSİZ ve MÜSTEHZİ bir eda ile Sayın Abdüllatif ŞENER’den gelmişti. Sayın ŞENER, ayrıldığı günlerde; CARİ AÇIĞI BÜYÜTEN UNSURLARDAN BİRİNİN DE KAR TRANSFERLERİ olduğunu ve bu etkenin giderek de artacağını açıklamıştır.

Bu açıklamayı bir nevi itiraf olarak da görebiliriz. Zira sistemin başında kendileri de vardı. Ama öyle anlaşılıyor ki; kendileri bu sakıncayı fark etmişler ve belki de önleyememişlerdir. Bunu zaman gösterecek.

Evet sevgili dostum; Tevfik KISACIK; mesele o kadar vahimdir ki; BU GÜN SENİN LİSTENDEKİ (33) KURULUŞUN, (3) SENEDE YABANCILARA GEÇMİŞ OLMASI VAHAMETİ, gelecekte olacakların yanında ÇOK MASUM KALACAKTIR.   (Nitekim işte bugün o vahim tablo da yaşanıyor)

Listedeki (33)  Kuruluşun (5) Yıl Sonraki NET Karlarını (61) Milyar DOLAR olarak hesapladım, tahmin ettim. Ve bunu yaparken geçmiş ekstrem örneklerinde olduğu gibi, aşırı karlılık ta düşünmedim.

Aziz dostum bu gün CARİ AÇIĞIMIZ  KIRK MİLYAR DOLAR.. Yarın 3-5 yıl sonra sadece kâr transferlerinden dolayı CARİ Açık EN Az YÜZ MİYAR DOLAR Artacaktır.  Buna;  asıl İthalat-İhracat arasındaki EKSİ Farkı dahil etmiyorum.

Ve sevgili Dostum Tevfik KISACIK, işte bunları düşündükçe ürperiyorum. Bunları düşündükçe korkuyorum..  TÜRKİYE  bu yükü kaldıramaz!…

Türkiye’nin geleceğine yüklenen bu ipotek, Osmanlı Kapitülasyonları kadar ağırdır. Onlardan daha da ağırdır.  Bu yükü kaldıramayız.  Türkiye bu kadar KOLAY bir ÜLKE olmamalıdır.

Bulunduğum görevler sırasında; çalıştığım Kurumlar adına; Bazı Ülkelerde ORTAKLIK-YATIRIM görüşmelerine katıldım.  Yıllar önce bile;  Doğu Blokundan yeni kopan Ülkeler bile; yabancıya satışa kurallar koymuşlardı; Örnek olarak alacağınız tesisten elde edilecek kârın % 40’ını transfer edemezdiniz. O Ülkede tutmak veya yatırmak zorunluluğunuz vardı.

Maşallah bizde böyle bağlılıklar yok, işte bu yüzden de yabancı yatırım, -buna yatırım da denmez ya-  yabancı KÂR KAPICI elini kolunu sallaya sallaya kendi düzenini oluşturuyor.

Dikkat ediniz; YATIRIM ve KATMA DEĞER oluşturma diye bir dertleri yok. HİZMET SATIYORLAR, Bizim Ürettiğimiz Hizmeti Bize Satıyorlar.

(Bak dostum; IDO’yu aldılar hemen zamları yapıştırdılar..Haa,  bir de istismar var HAFTA SONU FİYATLAR DAHA PAHALI .. Ve yakın zamanlara kadar bir de Cambazlık vardı.  Kalkış saati yaklaştıkça yani mecbur kalan yolcular döküldükçe daha YÜKSEK FİYATLAR uygulanmaya başlamıştı. Yolcuların isyanı karşısında vazgeçmek zorunda kaldılar.  Bir bardak portakal suyu  BİR lira idi şimdi; DÖRT LİRA YİRMİBEŞ KURUŞ.. )

Bizden UZUN VADE ile ALDIKLARI Ürünü Bize PEŞİN satıyorlar, Sistem kendilerine bu imkanı veriyor. Üretim yapanlar bile İTHAL girdilerle Üretim Yapıyor ve hem girdiler için hem de nihai kar için transfer yapıyorlar.  Daha satışın başında TRANSFERİ Kurala bağlasanız bir nebze kurtarabilirsiniz.  VERGİ SİSTEMİNİZ, mükemmel olsa bir nebze kurtarabilirsiniz.

Sizin Müteşebbisleriniz mukabil satın almalarla BU ÜLKEYE Transfer alabilseler bir nebze kurtarabilirsiniz.  Onlar da dışarıda kazandıklarını burada değil oralarda tutuyor ve değerlendirdiklerini sanıyorlar.  Onlar da size güvenip de buraya değer transferi yapmıyorlar.

İşte bütün bunlar için Türkiye’nin geleceğine endişe ile bakıyorum.

Sadece bu tesisler değil Tevfik Bey, Türkiye’nin geleceği satılıyor.  Satılıyor ve kimse buna dur demiyor.  Kimse bunu görmüyor Tevfik Bey, kimse görmüyor ve kimse umursamıyor. İhracatı arttırarak CARİ AÇIĞI düşüreceklerini sanıyorlar.

Ticaret açığı ile cari açığı yalandan, karıştırıyorlar. Gün gelecek Ülkenin tamamını ihraç etseler cari açığın azalmadığını göreceklerdir. Şimdi de biliyorlar ya!.. Anlamak istemiyorlar. ( ! )

İşte aziz dostum bu nedenle “Türkiye Bu Yükü Kaldıramaz diyorum”. Ve işte bu nedenle gelecek için endişe duyuyorum.  İçten selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

Doğan SOFRACIOĞLU                     İstanbul, 17 Şubat 2008 ve tarihi değiştiriyorum;

Değiştiriyorum ama yazımız; bu eklerimiz olmasa bile GÜNCELLİĞİNİ koruyor;

 

 

”Mübalağa İhtilalcidir”

0

 

Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Mübalâğa ihtilâlcidir.”

Yani aşırılıkta işi bozmak vardır.

Bir bakıma mevcuda isyan ve tabii hâline karşı çıkmak vardır.

Var olanı beğenmemek hâli kendini gösterir.

Daha iyi; iyinin düşmanı olduğu gibi, aşırılık da iyinin düşmanıdır.

İyinin yok olmasını istemektir.

İşte asıl o zaman düzensizlik başgösterir.

Zaten aşırılık; iyilik zannıyla kötülük yapmaktır.

İyinin hayatına son vermektir.

Gerçekten sevgili okur!

Aşırılık ve taassup yani bir şeyi lüzumundan fazla ileri götürmek veya gereğinden çok geri bırakmak doğru değildir.

Kaldı ki, bunun dinde de yeri yok.

Bir bakıma  “Lâ ikrâhe fi’d-dîn.”  /  “Dinde zorlama yoktur.” Ayeti kerimesine de ters düşmektir.

Nitekim kraldan çok kralcı geçinmenin ne kadar yanlış olduğunu, şu somut örnekle de açıklayabiliriz:

Fatih Sultan Mehmed hazretleri, İstanbul’u fethettikten, aldıktan sonra, Hristiyanları, kendi din ve âyinlerinde, tamamen serbest bırakmıştı ya.

İşte bu serbestiyeti tam anlamıyan kimi devletlular; Fatih Sultan Mehmedi, rahatsız etmeye başladılar!

Diyorlardı ki: Fatih İstanbul’un fethini tamamlasa ya! Bu kadar şehit verdik, şu kadar gazi olduk. Ama hıristiyanlar, hıristiyan olarak can, mal ve ırz emniyeti içinde şahâne yaşıyorlar!

Peki ne olacaktı? Ne istiyordu bunlar? Fatih’ten şunu istiyordu, bu mutaassıp zümreler:
Fatih, hıristiyanlara dayatsın! Neyi? İslâmı. Ya İslâm olsunlar veya İstanbul’u terk etsinler.

Koca Fatih’in bu mutaassıplara verdiği cevap, gerçekten  şahânedir.

Şahlığına lâyık, şahcasına bir cevaptır.

Nedir o cevap derseniz, şudur:

“Sizler Allah’ın dinini ibkaada, yerleştirmek ve yaymakta, Allah’tan daha mı gayursunuz, daha mı gayretlisiniz?

“O, böyle istiyor. Herkes dîninde, inancında serbesttir. Dinde zorlama yoktur. Hıristiyanlar, verir, gereken resmî vergileri  ve  eman içinde oturur, oturdukları yerde…”

Bu şahâne cevap karşısında, utanırlar ve geri çekilirler. Bu taassup içinde olan kişiler.

 

1029

 

 

Tabii ki MHP Mitingi

 

Bugün yazılacak tek bir konu var:

Adana’daki  MHP Mitingi.

Bursa Kuruluş temalı mitingden sonra, İzmir’deki Bayrak temalı miting olağanüstü kalabalıklar toplayarak, olağanüstü ses getirmişti.

Adana mitingi tüm Türkiye tarafından, özellikle iktidar tarafından merak ve endişe ile bekleniyordu.

İktidarın merak ve endişe ile beklediğini nereden biliyorsunuz diyenler olabilir.

Bu çok açık!

Bu kadar insanımızın hayatını kaybettiği, bu kadar insanımızın yaralandığı ve tarihimizin en ağır terörist saldırısı olduğu bilinen Reyhanlı olaylarında, ülkenin Başbakanlığını yaptığını iddia eden kişi, bu insanlarımızın yaralarını sarmak için 15 gün sonra mı gider ve bu gidişini MHP’nin Adana Miting gününe mi denk getirir?

Buna endişe denmez de ne denir?

Neyse, konumuza dönelim.

Adana Mitingi merakla bekleniyordu.

Yapıldı ve meraklar giderildi. Vatan temalı bu miting de olağanüstü bir kalabalık ve olağanüstü bir ilgiyle tamamlandı.

Meraklar giderildi, giderilmesine de, endişeli olanların endişeleri de bir kat daha arttı.

Görüldü ki, kendisini hala Türk hissedenler, Anadolu Türklüğünün tehlikede olduğunu gören, bilen, anlayan ve kabul edenler, saflarını belirleme konusunda sıkıntı çekmemeye karar vermişler ve MHP Mitinglerini destekleme kararı almışlardır.

Bence, işin en önemli noktası budur.

Yani, Anadolu coğrafyasında, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Milli ve Üniter kimliğinden taviz vermemeyi düşünenler, hiç tereddüt etmeden MHP Miting alanlarını doldurmaya adeta and içmişlerdir.

Bu durum, Türk Milleti için muhteşem bir gelişmedir, moraldir, kararan kalplere ışıktır, donmuşgözlere canlılıktır.

Bu konu çok önemlidir.

Neden?

Çünkü, bu konu hemen oy hesabı falan yapmayı gerektiren bir konu değildir.

Önce, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE diyebilenlerin coşkusunu, birlikteliğini, saflarını belirleyelim, oy hesabını yineve ayrıca yaparız. Çünkü, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE demek herşeyden önce gelir.

Bu mitingler hakkında ikinci bir konu da, mitingler arasında sayı karşılaştırması yapmaktan çok, illerin konumuna göre değerlendirmek gerektir.

Her üç miting de olağanüstü kalabalıkla yapılmış ve olağanüstü coşku ve katılımla gerçekleşmiştir. Önemli olan da budur. Yoksa, Bursa’da şu kadar sayı, İzmir’de bu kadar sayı ve Adana’da bu kadar sayı karşılaştırması yapmak doğru değildir.

Bundan sonra, Erzurum’da Birlik, Konya’da Türkçe, Elazığ’da Kardeşlik, İstanbul’da Demokrasi, Samsun’da Kurtuluş, Ankara’da Türkiye temalı Mitingler yapılacaktır. Hem iller ve hem de illere göre temalar son derece isabetli seçilmiştir.

Bu mitingler yapıldıkça ve tamamlandıktan sonra, ilgililere düşen görev, mitinglerin yazdıklarını iyi okumaktır. Burası son derece önemlidir. Çünkü, bundan sonra, Anadolu Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu yazılanlara göre şekil alacaktır.

Hemen bir konuyu daha belirtmeliyim:

Adana Mitingi için yapılan çalışmaların bir kısmına şahit oldum. Adana Mitinginin olağanüstü olmasında bu çalışmaların etkisi çok olmuştur. Emeği geçen herkesi kutlamak gerektir.

 

 

 

 

Kosova ve Balkan Gerçeği

 

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nca düzenlenen 19.Türk Dünyası Çocuk Şöleni yapıldı. Türk Dünyası’nın geleceği olan çocuklarımızı bir araya getiren, kaynaştıran ve kucaklaştıran bu son derece anlamlı birlikteliğin mimarı olan rahmetli Prof.Dr.Turan Yazgan ağabeyimizi saygı ve rahmetle anıyoruz. Ancak zaman zaman Türkçe dışında söylenen şarkılara ödül verilmesini biraz yadırgıyoruz. Bu güzel geleneğin 19.sunu yaparak sürdürenleri tebrik ediyoruz.

Aydınlar Ocakları mensuplarının Kosova Türk Aydınlar Ocağı’nın misafiri olarak Kosova’ya yaptığı ve 177 kişinin katıldığı seyahat çok güzel ve duygusal anlar yaşattı. Bu Ocağı 2000 yılında Türkiye’den giden bir heyetin de iştiraki ile açmıştık. Bu defaki toplantı bir şura değil; ev sahibi derneğin bir ziyafeti oldu. Yapılan görüşmelerde 39.Şura’nın Çanakkale Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.

Başta Sayın Bakan Mahir Yağcılar’ı ziyaret ile başlayan program, Murat Hüdavendigar Türbesini ziyaretle ve iki oturum süren dört tebliğ ile devam etti. Osmanlı Türk’ünün önemli merkezlerinden Üsküp ziyaret edildi. Burada Santa Plus Hastanesi’nin bir kliniğinin hizmete açılmasına iştirak edildi. Amasya ve Bursa’ya benzer manzaralarla dolu Prizren şehrinde Türk dernekleri ve çeşitli kuruluşlar ziyaret edildi. Bu ziyaretlerin biri de Doğruyol Derneği’ne yapıldı. Dernek başkanının “Ayyıldızlı Bayrak Kosova’da doğdu, onu iyi muhafaza etmek gerekir” sözleri çok düşündürücü idi. Filizler Atatürkçü Kültür Derneği’nin ve Türk Aydınlar Ocağı’nın Başkanı Sayın Ferhat Derviş’in ve onun etrafında kümelenen gençlerin gayretleri takdirle karşılandı.

Balkanlar Türkiye’nin güvenlik çemberidir. Türkiye’yi buralarda güçlü kılacak ve ümit olmaktan çıkarmayacak politikaların sürdürülmesine ihtiyaç vardır. Türk liselerinden mezun Türk çocuklarının Türkçe yeterlilik sınavına sokulması tek kelime ile gülünçtür. Türk kültürüne ve kimliğine hizmet etmeyen bazı okullar yolu ile Türkiye’deki hizipçiliği, grup ve cemaatçiliği Balkanlara taşımak eğitimde maliyet artışıdır. TİKA’nın kültürün maddi boyutu üzerinde güzel hizmetleri vardır. Ancak zamanla eritilen Türk kimliğini bunlar önleyememektedir. KKTC’deki yanlışlar Kosova ve benzeri yerlerde yapılmamalı, yakın tarihi geçmiş unutturulmamalıdır. Tarihini bilmeyenin coğrafyasını da başkaları çiziyor.

Kosova’da Kosova Cumhuriyetinin bayrağından çok Arnavutluk bayrağı dikkatimizi çekti. Büyük Arnavutluk ve Büyük Sırbistan hayalleri arasında Türkiye’nin politikaları çok çelişkili ve cılız kalmaktadır. Müslüman Arnavutlar arasında bazı değerli dostlarımız da vardır. Ancak, üst kademelerde Osmanlı ve Türk düşmanlığı ders kitaplarına kadar yansımıştır. Bakanından resmi görevlilerine kadar Osmanlı’yı emperyalist kabul eden bu çevreler,Hristiyan da değildir. Aynı ümmetin mensubu olmak milli tavır alışları değiştirmemektedir.

Ortadoğu’da Sünni ağırlıklı bir politika takip eden ve mezhepler üstü kalma geleneğini değiştiren Türkiye, Balkan Türklüğüne etnik gruplardan biri gibi bakmamalı, sahip çıkmalıdır. Balkanlara çıkınca Balkan politikasının yanlışları birer birer sırıtmaktadır. Prizren’de bazı kamu görevlilerinin iktidar partisi üyesi gibi davranmaları çok çirkin kaçmaktadır. Clinton Meydanından geçerken ve diğer bazı bölgeleri ziyaret ederken ABD bayraklarına rastladık. Kosova Cumhuriyeti – Türkiye ilişkilerini geliştirmek, güçlendirmek büyük önem taşıyor. Öğrenci ve öğretim üyesi mübadelesi geliştirilmeli, Türk çocuklarına daha geniş kontenjanlar tanınmalıdır. Türkiye’de öğrenim gören gençlerin sadece üçte birinin başarılı olması yetkilileri düşündürmelidir.

Biz Kosova’da faaliyetlerimizi sürdürürken Türkiye’den üzücü haberler aldık. 41 şehirde sürdürülen protestoların asıl sebebi tabii ki sadece Taksim’deki parkın ve çevrenin korunması değildir. Türk Milletini bir bütün olarak kabul etmeyen etnikçi ve ayrımcı politikalar insanları birbirine soğutmakta, ötekileştirmekte ve yabancılaştırmaktadır. Açılım adı altında sözde demokratikleşme oyunları, yeni anayasada Türksüz Anadolu, Atatürksüz Türkiye şeklinde milli kimliği dışlayıcı garip ve üzücü çabaların, terör örgütü ile müzakerelerin ve verilen tavizlerin tepki doğurmaması beklenemezdi.

Çok farklı siyasi kanaatlere sahip insanların bir araya gelmesi ve tavır ortaya koymaları herkesi düşündürmelidir. Tahriklere dikkat edilmelidir. Polisin aşırı güç kullanımı üzücü olmuştur. Sivil bir hareket özelliği taşıyan gösterilerden sözde sivilleşme peşinde olanların rahatsız olması anlaşılır gibi değildir. Bazı siyasetçilerin yanlışı özürle örtülemez. Ayrımcılığı, farklılıklar yaratıp teşvik etmek yerine birliktelikleri koruyalım.

 

 

Kaliteli Yaşamda Egzersizin Yeri ve Önemi

 

Kaliteli bir yaşam sürmek ve yüksek kaliteli bir insan olmak için, sağlığın bir subasman olduğunu artık biliyoruz. Subasman olmadan bina inşa edilemez. Üstelik subasmanın da, çok yüksek kalitede olması gerekir. Subasmanın, bina olmadığı gibi, yüksek kaliteli bir hayat için de sağlık yeterli olmamaktadır. Zira etrafımız, sağlıklı olup da, kalitesi sıfırın altında olan bir dünya insanla doludur. Sağlıklı olmadan da kaliteli bir hayattan bahsedemeyiz. Sağlık gittiği zaman, kalitenin bütün unsurları zarar görür. Rastgele yaşayıp sağlığı kaybettikten sonra aramaya çalışmak, kaliteli bir insanın işi olmasa gerektir. Kaliteli yaşam, zamanında gerekli önlemleri alarak sağlıklı ve güzel yaşamak üzerine kurulmuştur.

Egzersiz yapmak ise, sağlıklı olmanın subasmanıdır. Egzersiz olmadan asla sağlıklı olunamaz. Yaratıcımız insanoğlunu hareketli olmak üzere yaratmıştır. Gerçekte, Evrendeki her unsur hareketlidir. Etkin, verimli, dengeli, istikrarlı, ölçülü, sağlıklı, devamlı ve bilinçli bir egzersiz programı uygulanmadan, sağlıklı olmaya çalışmak hayalden öteye bir şey değildir.

Sağlıklı olabilmek için, sağlam ve kaliteli kas ve kemik sistemine sahip olmamız gerekir. Sağlam ve güçlü kas ve kemik sisteminin oluşturulmasının en önemli  şartı, vücudu gerektiği gibi dinamik ve esnek tutmakla mümkündür. Kas ve kemik sistemi kaliteli, güçlü ve sağlam olmayanlar her an bir hasta adayıdırlar. Kilo ile fazla uğraşmamak gerekir. Önemli olan vücutta gereksiz olan yağ kitlesinin olmamasıdır. Sağlam kas ve kemikler ağır kilo çeker. Kilosu fit olmasına rağmen, sağlam, güçlü, kas ve kemik sistemini kuramayanların sağlıkları yine tehlikededir. Güçlü, sağlam ve kaliteli kasları olanların vücutları gece uyurken dahi kalori yakar. Belirli bir yaşa kadar kas ve kemik sistemi olgunlaşır. 35 yaşından sonra ise en uygun ve kaliteli egzersizlerle, kas ve kemiklerimizin ancak geriye gidişini durdurabiliriz. Eğer gerekli nitelikte ve kalitede egzersiz yapamazsak, kas ve kemik sistemimizin dayanıklılığı azalır. Buna paralel olarak vücudumuzun diğer sistemleri de geriye gitmeye başlar.

Aç kalarak, dengeli beslenmeyerek, yararlı dahi olsa aynı besini (bitki suları, çorbalar, bal, ceviz, çay çeşitleri, vitaminler, takviyeler vb.) sürekli almamız oldukça tehlikelidir. Asıl olan, sağlıklı gıdaları, karbonhidrat (%50), protein (% 25), yağlar (%25) dengesini kurarak, iyice doymadan, ağır ağır iyice çiğneyerek, dengeli ve dönüşümlü olarak tüketmektir. Ne kadar sağlıklı beslenirsek beslenelim, ne yersek yiyelim, aldığımız kaloriyi egzersizle veremez isek, vücudumuzun belirli yerlerinde yağa dönüşecektir. Söz konusu zararlı yağların egzersizin dışında, güya mucizevi diye sunulan içeceklerle, araçlarla, ilaçlarla, bakanlık onaylı bitkisel takviyelerle giderilmesi asla mümkün değildir.

Sağlıklı hayat dokuz bilinmeyenli denklem değildir. En önemli özelliği, emek, akıl ve irade istemesidir. vücudumuzun bedensel ve ruhsal olarak, düzenli, dengeli, bilinçli bir şekilde hareket ettirilmesi gerekmektedir. Her gün, ama her gün 8 bin ila 10 bin adım atılmalıdır. Aheste ve dolanarak değil, dakikada 100-120 adıma denk gelecek şekilde, çamaşırlarımızı terle ıslatacak şekilde tempolu hareket etmemiz kaçınılmazdır.

En güzel hareket yüzmedir. Yer çekiminin negatif etkisini ortadan kaldırdığı ve vücudun her yerini hareket ettirdiği için, çok kıymetli bir egzersizdir. Arkasından tempolu yürüyüş gelir. Bunlarla birlikte adını ne koyarsanız koyun ölçülü ve bilinçli olmak kaydıyla her hareket altın değerindedir. Bedenimizle birlikte ruhumuzun da dinamizm kazanması ve ruhsal sağlık için, beynimizin de okuyarak, yazarak, dinleyerek, anlatarak, sorun çözerek, üreterek ve paylaşarak dinamik tutulması gerekir. Beynimize ve bilinçaltımıza güzel ve kaliteli faktörleri yerleştirerek, kaliteli yaşamın hırsızlarından ateşten kaçar gibi kaçmamız gerekmektedir.

Gül derleyenin gül koktuğu ilkesinde olduğu gibi, bilinçaltını yüksek kaliteli insan olmanın gerektirdiği faktörlerle doldurabilenlerin beyinlerinde hırsızlara yer kalmayacaktır. Sağlıklı, kaliteli, dengeli, ölçülü, istikrarlı, bilinçli ve kararlı bir şekilde her gün yapılan güzel egzersizler, olumlu ve etkin düşünceler vücuda endorfin, melatonin ve seratonin hormonları ürettirerek, genel sağlığımızı yükseltirken; kaliteli yaşamın hırsızlarına teslim olarak veya onları hakkıyla yönetemeyerek vücuda toksin ürettirmek, kaliteli ve sağlıklı yaşamı yerlere sermek demektir.

UNUTMAYALIM: Her gün ölçülü ve bilinçli egzersizle desteklenmeyen bir yaşamdaki diğer bütün önlemler eksik kalacaktır. Vücudumuzun yükünü taşıyan, eylemlerimizi başarı ile yapmamızı sağlayan gücümüzün oluşumu, sağlam, kaliteli ve güçlü kas ve kemiklerimizle mümkündür. En sağlıklı ve dengeli bir programla beslensek dahi, egzersiz olmadan vücut dengeleri yağ ve hareketsizlik lehine bozulacaktır. Vücutta ağırlaşma, tembellik, uyuşukluk, zevksizlik, hayattaki anlamsızlık, uykusuzluk ve kalitesizlik kendisini gösterecektir. Bu önemli problemlerin egzersiz dışında, ilaçlarla, takviyelerle, çaylarla, çorbalarla, bakanlık onaylı bitkisel karışımlarla, ovalamayla, sürmeyle, masajla ve ışığa tutmayla geçirilmesi mümkün değildir.  Hakkıyla ve gereği gibi yapılan egzersiz, dengeli, sağlıklı, ölçülü, bir beslenme ve kaliteli ruhsal besleme ile desteklendiği zaman, hastalıklar, ağırlıklar, tembellikler, uyuşukluklar, göbeklenmeler, bizim semtimize asla uğramayacaklardır.

Selam, sevgi ve dualarımla..    Allah’a emanet olunuz…