29.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 986

Yunanistan’da Bir Hafta Sonu

Doğrusunu isterseniz hiç de programda yoktu, torunum Can “Sen de gel dede!” deyince kırmak mümkün olmadı. Maaile İstanbul’dan Yunanistan’a doğru bir araçla yola çıktık. Sabah ezanı okunmamıştı bile İstanbul’u terkettiğimizde. Trakya’da artık şehirler de neredeyse birleşmiş. Söz konusu saatlerde sadece TIR’ların kontak açtığı otoban ve duble yollardan geçerek  yazlıkların dikkat çektiği Silivri, Tekirdağ, Malkara, Keşan ve İpsala’dan sonra Yunan hududuna vardık.

Meriç Nehrinin etrafı yemyeşil. Tarlalarda gördüğümüz, meralarda otlayan kuzu, koyun, ineklere “maşallah” demeden geçemiyoruz. Yolun iki tarafındaki süt ve peynir fabrikalarının nedeni de böylece anlaşılıyor. Bu yaz gününde sabahın bahar serinliği yüzünüze vuruyor. Dev bir gönderde Türk Bayrağımız rüzgarın hızına ayak uydurmuş, görkemle uçuşuyor. Nöbetçi askerlere selam verdik, gümrükte aracımızın evraklarını kontrol ettirdik, polis pasaportumuzu damgaladı, hemen hiç durmadan ara bölgeye geçtik. Tek benzin istasyonu etrafında onca TIR sırasını bekliyor.

KONUŞMALARDA ÇOK SAYIDA ORTAK TABİR

Yunan görevliyi bir süre bekledik. Küçük araç hiç yok sırada.  Sonra birkaç araç olduk peşpeşe. Hala Yunan Polisi çağırmadı. Kulübesine gidince “Bekle” diye geri gönderdi. Nöbet değişimi gerçekleşince Yunanistan’a geçişimize izin verildi.

Yunanistan ekonomik krizden önce “yeşil pasaport”a bile “vize” uyguluyordu. Artık değil. Türkiye Yunan vatandaşlarına Turgut Özal yönetiminden bu yana hiç ama hiç vize falan uygulamıyor. İyi de oluyor. Çünkü bölgedeki sorun siyasi, halkların meselesi yok, şartlanmışlıkları mevcut. Tarihe bakıldığında bunun nedenini ve niçinini bulmak mümkün.

Bir sinema şeridi gibi bu ilişkiler, komşuluklar, tarih gözümün önünden aktı gitti. Daha önce Atina’ya gitmiştim yıllar önce. Trafik İstanbul’a rahmet okutur. Otopark mümkün değil. Yeşil bir alana park eden bir araba görmeniz mümkün. Yemek, içmek ve eğlenmenin sınırı yok. Mutfak ürünlerimizin bile aynı olduğunu gördüm. Hatta isimleri sadece lehçe farkıyla değişmişti. Baklava, dolma ve sarmanın ismi ise aynı kalmıştı. Konuşmalarda Türkçe, Arnavutça ve Slavlardan kalma çok sayıda tabir bulunuyor.

İSYANLARA HEP BATI DESTEK VERDİ

Yunanistan 1829’da kuruldu ve Mora Yarımadası’nın Attika bölgesinde ilan edildi. İlk Başkent Nafplion’daki Osmanlı Ulu Camii’nde(Yeni Camii) ilk parlamentosunu topladı (Bugün burada konferans ve konserler organize ediliyor). İlk Devlet Başkanı da İonnis Kapodistrias. Osmanlıya isyanlar batılı devletlerin arka çıkmasıyla başarıya ulaştı. Osmanlı bölgeye çok hizmet götürmüştür, bir çoğu bugün yıkılsa bile. “Sahibül hayrat ve’l hasenat Turnai el hac Hemhet Ağa’nın hayratı-1217/1801” çeşme bir örnek isteyenlere. Frange Kilisesi camiden katolik kilisesine çevrilmiştir.

Avrupalılar sürekli cumhuriyet Yunanistan’ına da tahammül göstermedi, müdahele ettiler. Alman Bavyera Prensi Otto kral olarak tayin ettirildi. Bir müddet sonra Otto ve karısı Amalia da memleketlerine gönderildi. 1540 yılında Türkler Venediklilerin hakimiyetine son verdiler. Şehit Ali Paşa döneminde de Osmanlılar Venediklilerin hiç bir eserini yıkmadan, yakmadan bölgeye yeniden yerleştiler.

YOL BOYUNCA MİNYATÜR KİLİSELER

Yunanistan yıllar boyu hanedanalarca yönetildi. Mitçotakis, Karamanlis ve Papanderu hanedanları buna bir örnektir. Cuntalar sonunda iktidara gelen son hanedan temsilcileri ise ne kendi aralarında, ne de komşularıyla sürekli kavga içinde olmadı, gelişmelerden ders çıkartarak polemiklere girmediler. Bu yönetimler politikalarını “Türk düşmanlığı” damarından beslenerek yapmadılar. Bunun Yunanistan’a bir fayda getirmeyeceğini gördüler, ancak yine de ekonomik krizden ülkelerini kurtaramadılar. Atina-Ankara ilişkilerinin düzelmesi bu üç aile yönetiminde yumuşadı, iş ortaklıkları kuruldu, ekonomik ilişkiler arttı. Böylesi bir ivme Başbakanlar Bülent Ecevit ve Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanları İsmail Cem ve Ahmet Davutoğlu dönemlerinde yükseldi. Ancak Almanya Başbakanı Merkel ise böylesi bir gelişmeden dün de , bugün de hiç  mutlu değil.

Yunanistan’da kentlerin isimleri değişmiş. Ancak İstanbul hala Kostantinapolis olarak konuşuluyor ve yazılıyor. Feria’den (Farecik) Aleksandroupolis’e  (Dedeağaç) geçtik. Nefis bir duble yol gerçekleştirilmiş. 2.40 euroyu  turnikede hemen alıyorlar. Yolun iki tarafında zeytin ağaçları bir yeşil deniz gibi yansıyor. Yol boyunca değişik ebatta minyatür kiliseler (en fazla bir metre boyunda) görüyorsunuz. Bunlar bir trafik kazasında ölen Yunan vatandaşları için yerleştirilmiş. İçine bir resim ve yanan bir mum koymuşlar. Böyle bir gelenek işte. Vefa ve hatırlama şeklinde gelişmiş. Normal vefatlar için de bunu yapanlar yok değil. Eğer minyatür kiliseler belli bir yol veya kavşak üzerinde bir hayli fazlaysa bu nokta trafik kazalarının en yoğun olduğu bölge olarak anlatılıyor.

Kıbrıs’ta olduğu gibi bazı sahillerde de tatil yapanlar ibadet etsinler diye içerisi ancak üç-beş kişi alabilecek büyüklükte kiliseler de görmek mümkün.

KAHVELER VE HACİVAT GÜNLÜĞÜ

Yol üzerinde minareler görüyoruz tek tük de olsa. İşte burada müslümanlar ve Türkler yaşıyor diyebiliyoruz. Sebes(Şapcı) böyle bir yer. Hemen peşinde bir şehir daha Kamotini(Gümülcine). Kente giriyoruz bir Anadolu kasabasından farksız Gümülcine. Kiliseler daha görkemli. İstanbul’a hergün otobüs seferleri yapılıyor. Xanthi’de (İskeçe) olduğu gibi.  İskeçe’de 5-6 katlı apartmanlar cadde ve sokaklara dikilmiş. Çimento yığını. Osmanlı eserlerinden hangisi ayakta meçhul değil, yok gibi. Bir zamanların Türk düşmanlığı tarihi dokuyu da götürmüş. Türk asıllı Yunan vatandaşları işlerinde Türkçe konuşuyor ama Türkçe tabela falan asamıyor işyerine. Kentlerde uluslararası markaların tümü var. Müzik ve giysiler başta moda çılgınlığı da öyle. Kahveler lebaleb dolu. Bir kısmının elinde tespih, bir kısmı tavladan başını hiç kaldırmıyor, bir kısmı papaz (iskambil) oyununa dalmış pişti, konken falan derken yemeğini bile basit de olsa masasına getirtiyor. Dünyayı umursamıyorlar sanki.

Chrisoupolis’dan (Sarışaban)40 kilometre sonra Kavala. İstanbul Saraçhane’deki gibi su kemerlerinin altından geçerek giriyoruz Kavala’ya. Osmanlı eseri. Bir deniz kenti. Şehirlerarası yollarda hiç trafik yok. Şehiriçi ise öyle değil. Kavala Kalesi muhteşem. Surların bir bölümünün üzerine ev inşa edilmiş, eteğinde ise bir otopark var. Bisikletler için de ayrıca bir park yeri mevcut.

Kıraathaneler bizimkinden farksız. Hiç kimse oyunun verdiği rehavetle dünyanın döndüğünü bile farketmiyor. Önemli olan tuttuğu zarın istediğini atması, iskambil kağıdı ise yeter ki seriyi tuttursun. Ellerinde tespihler hu değil ama sabır çektikleri yüzlerinden okunuyor bu insanların. İşte tam bu sırada Salah Birsel’i hatırladım. Kahveler Kitabı mesela. Sonra Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Boğaziçi Şıngır Mıngır ve Hacivat Günlüğü. Böyle bir hatırlamayla nostalji yaşadım. Beyoğlu, Beyazıt, Aksaray kahveleri böyleydi bir zamanlar. İstiklal Caddesi’nin Taksim Meydanına bakan köşebaşındaki bugün için lokanta olan kıraathanenin dili olsa da bir konuşsa.

“SİZ TÜRKSÜNÜZ, TÜRKÇE KONUŞALIM”

Ayakta kalabilen camiler minaresi yıkılarak kiliseye çevrilmiş. Şehre girerken hemen solda bir levha gözüküyor. Bu bir Kıbrıs haritası; Türk bölgesinden kanlar akıyor ve altında beş kelimelik bir mesaj “Bunu unutma ve her an hatırla!”

Önce aracımızı otoparka çekiyoruz. Ücreti 1.90 euro. Yaklaşık 5 TL. Dolmuşların tümü mercedes ve gri renkte. Bütün Yunanistan öyle adeta. Sadece şehirlere göre renkleri ayrı. Kavala kurabiyeleri meşhur. Bizim un kurabiyemiz gibi. Belli ki aynı kültürün yansımaları. Artık İstanbul’da Yenipazar, Üsküp, Kavala börekçileri açıldı. Lezzetleri damağımızın yabancısı değil. Kavala’da bir kere daha tadına bakıyoruz. Domuz yağı değil, çiçek yağından yapılıyormuş. İçimiz rahat o halde. Vıcık vıcık yağlı ama. Demli çay yok, poşet çayı içiyoruz. Yanında da mutlaka su veriyorlar.

Biri adamcağız yumurta satıyor. “Kaç para?” diye soruyoruz, çünkü organik olduğunu anlatıyor. Aramızdaki konuşmamız dikkatini çekince “Siz Türksünüz, o halde Türkçe konuşalım?!”demez mi? Meğer ailesi İstanbul’dan göç etmiş. Ancak evlerinde hala Türkçe konuşuluyormuş bu Rum ailenin. İstanbul özlemi içinde. 20 organik yumurtayı paketleyip getiriyor, 5 euro alıyor. Bir dilenci kız para istiyor yalın ayak. Bir genç ise elinde fakir ve hasta olduğunu belirttiği kartı börekçide dağıtarak masalardan para istiyor. İstanbul’dakiler bunu vapurlarda yapıyor. Hayat pahalı ve işsizlik çok. Ara yollar Kavala merkezde yayalaştırılmış ancak bütün sokaklar kafe. Dondurma çeşitleri bizdeki kadar değil.

SELANİK’E TÜRK TIR VE OTOBÜSLERİ

Havuzunda kaplumbağa olan kahvede tavla zarları fır dönüyor, pişti yapanların sesi daha fazla çıkıyor. Yollarda ve dükkanlarda her an Türkiye’den gelen bir turist ile karşılaşmak mümkün. Esnaf da Türkçe öğrenmiş, hemen “merhaba” diyor. Bizimkiler de “kalimera”yı günaydın ve selam yerine kullanıyorlar. Bu gidiş gelişler artarsa Türkçe cazip bir hale gelecek. Hele Türk işadamları yatırım yaparsa Türkoloji bölümü cazip hale gelecek ve mezunlarına bir iş kapısı daha açılacak. Mesela free shop’lar böyle. Metro Selanik-İstanbul çalışıyor. Daha önce de Kamil Koç ve Varan ile Ulusoy bu seferleri yapıyordu. Demek müşteri var. İyi bir gelişme. Selanik’e giden TIR’ların da sayısı bir hayli fazla. Türkiye plakalı araç görünce kornayı karşılıklı çalarak selamlaşıyoruz.

Vapurla Taşoz(Thassos) Adası için Keramoti’de kuyruğa girip bilet aldık. Ancak aracınınız marka ve modelini söylemek durumundasınız!. Araç 20, yolcular 3 euro. Arabalı vapur hemen doluyor. Daha çok da Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan plakalı araçlar. Bir o kadar da Yunanlı bittabi. Feribotumuz modern. Ağır mermer yüklü TIR bile taşıyor. Sonra turist otobüsleri. Büyük araçları ortaya, otomobilleri ise tek şerit halinde yapılmış ikinci kata alıyorlar. Araç içindekilerin tümü salonlara çıkmak mecburiyetinde. Araç içinde yolcunun vapurda seyahat etmesine müsaade etmiyorlar. Sadece sahile yaklaşıldığında müsaade ediliyor. Martılar daha iri ve aç. Elinizdeki sandviçi bile kapabiliyorlar. Aşırı kilolu obez gençlere burada rastlamak mümkün. Onlar şimdilik hayatlarından memnun. Bölgede sezon açılmadığından henüz aşırı kalabalıklar yok.

EGE ADALARI ŞINGIR MINGIR

Yunanistan’ın Ege Adaları irili ufaklı 1500 kadar bilindiği kadarıyla. Osmanlılar döneminde Akdeniz’deki adalar topluluğu Cezayir-i Bahr-i Sefid adıyla bir vilayet statüsündeydi. Eyalet diyenler de var. Kaptan-ı Derya yönetirdi. Burada önemli tersaneler de mevcuttu.

Osmanlı kimsenin dinine karışmamıştı. Bilhassa Girit’e İlber Ortaylı’ya göre, sunni müslümanların yanında alevilik ve bektaşiliğe yakın gruplar da buralara yerleştirilmiştir. Osmanlı nüfus yapısını hep düşünmüş, ona göre stareteji takip etmiştir. 12 Adalar’da (Bozcaada/Tenedos, Gökçeada/İmroz, Limni, Sakız, Sisam/Samos, Semadirek/Samatroki, Meis, Midili, Rodos, Kos/İstanköy, Taşoz) en fazla nüfusu Osmanlı Türkleri oluşturuyordu. 1908’den sonra başta Girit olmak üzere Ege’deki adalardan büyük bir müslüman göçüne mecbur kalınmıştır. Adalarda çok sayıda Osmanlı eseri mevcuttur. Cami, kervansaray, şifahane, çeşme vs.  Bugün Ege’deki Adalar daha düne kadar Yunan turizm sektöründe bir lokomotif olarak başı çekiyordu.

40  dakika sonra Taşoz’a vardık. Adanın ismi Thassos. Osmanlılar bu ismi hiç değiştirmemişler ama telaffuz ederken ve benzetirken Taşöz olarak kullanmışlar. Çünkü taşın en iyisi burada. En kalitelisi burada. Bu taşın özü mermer ve sadece bu adada bulunuyor. Atina’daki Akrapol Tepesinde bulunan Perfenonos Tapınağı’nın mermerleri Taşoz’dan gitmiş. Medine Havaalanı Mescidi ve Kabe tavaf alanının mermerleri de buradan Suudi Arabistan’a gönderilmiş. Rusya Devlet Başkanı Putin ve Türkmenistan Devlet Eski Başkanı Türkmenbaşı’nın yaptırdıkları sarayın da mermerlerinin markası Taşoz. Osmanlı’nın benzetme ve telaffuzuna göre Ayyonoros’a Aynaros, manara’ya minare, pay-ı puş’a papuç, mide-nüvaz’a maydanoz dediği Osmanlı tarihçilerince yazılmıştır.

ZEYBEK OYNAMAK, KARAGÖZ SEYRETMEK VE BAKLAVA YEMEK

Türkiye’de saptırma ve ideolojik bir yaklaşımla “Aynaros Kadısı ” olarak bilinen tiyatro eserinin Ayyonoros ile hiç bir ilgisi yoktur. 20 manastırın temsilcisi bulunan ve bunlarla yönetilen Aynaros Yunanistan’ın Vatikan gibi özerk bir yarımadası. Özelliği ve hikayesi  buraya hiç kadın ayak basmamasıdır. Çünkü yasak. Osmanlı buraya dokunmamış, mescit yapmamış, vergi almamıştır. Burada polise Osmanlı yönetimindeki gibi “Serdari” deniyor ve kendine has bir anayasası mevcut. Hala böyle devam eden tarihi bir hatırlatma işte.

Denize girmek için ıssız bir koy aradık. Ne mümkün? Keşfedilmemiş yer kalmamış Taşoz’da. Mermer taş ve tozları her tarafta kendini belli ediyor. Taş ocakları harıl harıl çalışıyor. TIR’larla gemilere taşınıyor. Yollar bozulmuş ister istemez onca mermerin altında.

Ada çam ve zeytin ormanı. Bin yıllık bir tarihi var deniyor zeytin ağacının. Zeytinyağı satışı yapılıyor dükkanlarda boy boy, renk renk. Reçelleri de öyle. Başka nesi meşhur Taşoz’un derseniz, henüz sezon açılmamış ama turlarla gelen grupları tavernalara götürüyorlar, sirtaki oynuyor, harmandalı ve çiftetelliye benzeyen folklor oyunlarını sergiliyorlar. Egeliler duymasın “zeybek”e de sahip çıkıyorlar “zeibekiko” diyerek. Toplumsal ve politik bir tenkit aracı olarak bizde kaybolan Karagöz Yunanistan’da Karagiozis olarak sürüyor. Baklava ile de ağızları tatlandırıyorlar gerçek vatanı Gazianteplilerin sahip çıkmasına rağmen. Bunlar için  Temmuz ve Ağustos ayından festivaller düzenleniyormuş. Davul üzerinde milli kıyafetleriyle yapılan gösteri hemen akla gelen. Üstelik folklorcuların ve törendeki askerlerin giydiği kırmızı fes, işlemeli cepken, beyaz gömlek ve tulum, kırmızı çorap ve püsküllü ayakkabılar(terlikler) da hediyelik olarak satılabiliyor. Turistler için Türkçe, Rusça ve Bulgarca  açıklamalı broşürler de hazırlanmış.

SİZ HİÇ SUCUK LOKUM YEDİNİZ Mİ?

Kahvaltı tiryakileri Yunanistan’da umduklarını bulamayabilirler. Demleme çay yok. Türkiyeli ahçılar adada size iyi kebap yapabilirler. Sahildeki Simi’de 5 ayrı çeşit balık yedik. Fiyatları makul, lezzetleri farklı. Esnaf gündüz 14.00-17.00 arası evinde uyuyor. Halk rahat ve umursamıyor hiç bir şeyi. Türkçe bilenlerin sayısı da fazla. Çarşıda sakat bir kadın dilenci aramıza gelerek ” Allah rızası için bir sadaka.. Allah sadakanızı kabul etsin?” demez mi? Evler adada genelde tek katlı ve bahçeli. Sokaklarda Osmanlıdan kalma dev çınar ağaçları ah itiraf edebilse gördüklerini.

Hotel Aktı’da kalıyoruz. Sahibi genç bir karı-koca Batsios Ailesi Yunanlı. Hotel bahçesinde otururken Yiannus  Batsius ikramda bulundu “sucuk lokum” diyerek. İki dilimdi ikramı. Birincisinin tadına baktım; aaa bizim güneydoğu bölgelerimizde ve özellikle de Kilis-Gaziantep’te sonbaharda üzümden yapılan ceviz sucuğu bu. Ayrıca fıstık içi ve bademden yapılanı da var. Sonra genç Batsius yanıma gelerek “Nasıl nefis değil mi?” dedi. Henüz yutmamıştım, ağzımda geveleyip duruyordum, elimle “süper” işareti yaptım. Bana “Türkiş lokum” diye hatırlattı. Sevindim doğrusu. Almanya ve Fransa’nın Avrupa Birliği’nde bizi neden istemediklerini daha iyi algılıyorum! Galiba çok şey ellerinden gidecek. Türk işgücü ve sermayesi artık her şeyin üstesinden gelecek bir kapasitededir.

TEK KURŞUN ATILMADAN TESLİM EDİLEN ŞEHİR

Selanik’e gitmek için heyecanlanıyorum. Mustafa Kemal’in evi var, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın sürgün yıllarını geçirdiği Alatini Köşkü var. Sonra limanda Beyaz Kale görmek istediğim yerlerden. Belki Osmanlı’dan hiç bir eseri ayakta tutmadı Selanikli yöneticiler, ama İstanbul’daki bütün Bizans eserleri belki de Osmanlı eserlerinden çok daha fazla itinayla korundu. Galiba batı ile bizim farkımız da burada yatıyor.

Selanik Osmanlılar zamanında katolik zulmünden ve katliamından kaçan Portekiz ve İspanyol Yahudilerine kucak açtı. Bunların arasında Fransız Eski Cumhurbaşkanı Sarkozy Ailesi de var! Çünkü Kraliçe İzebella İspanya’da müslümanlara ait ne varsa yaktı, kim varsa öldürdü. Bundan yahudiler de nasibini aldı. 15. Asır bu örneklerle doludur. Osmanlı yönetimi Selanik’te halkı kucakladı. Öyle ki Sabetay Sevi hareketi büyük alaka topladı. Selanik bir anda sadece Osmanlı Cihan Devleti’nin değil, Akdeniz’in en kalabalık yahudi metropolü oluverdi. Peki ne zamana kadar? Hitler’in 90 bin yahudiyi ölüm kamplarına sürene kadar. Balkan Savaşlarında Selanik büyüme şansını kaybetti. Tahsin Paşa da Selanik’i tek kurşun atmadan teslim ediverdi. 580 sene Osmanlılar yönetiminde kalan  Selanik’i  Osmanlılar hüzünle terk ettiler. Tahsin Paşa savunamadı ve iltica etti.

BAKÜ VE KONYA YORGUNU

Kavala’dan bir, bir buçuk saat Selanik. Gidip gelebiliriz, ancak yarın için verilmiş randevularımız var. Tabelaya bakıyorum İstanbul “Konstantinapolis 460″km diye yazıyor. Selanik “Thessaloniki 100 km”. İpsala’dan sonra ta Keşan’da başlıyor İstanbul trafiği. Hele bir de Silivri’den sonra “aman Allahım bu nasıl trafik?” dedirtir insana.  Bir yandan yazlıkçılarımız, TIR’lar, öte yandan Avrupa’da yaşayarak arabasıyla Türkiye’ye tatile gelen emekçilerimiz trafik yoğunluğunu katladı. Şehirlerarası trafik, İstanbul kent içi trafiğine dönüverdi. Özcanlar’da köfte yedik, Hayrabolu tatlısının tadına baktık ve Tekirdağ’dan 120 kilometre uzaktaki Ataşehir Şerifali’ye 4 saatte geldik. Hesaplamada yanılmamışım, bir de üstüne üstlük Bakü ve Konya yorgunuyum. O halde her şeye rağmen ver elini Türkiye! Merhaba Türkiye, aziz vatanım.

İstanbul’a yağmur çiseliyordu.

Enerjinin Dışa Vurması

0

Fay hattı üzerinde bulunan bölgeler eğer uzun zaman yükünü boşaltmaz ise, yani uzun bir zaman o yerde deprem olmazsa müthiş bir enerji birikimi olur ve meydana gelen depremin şiddeti çok yüksek bir şekilde açığa çıkar.

1980 12 Eylülünden sonra partiler, onların gençlik kolları, dernekler ve sendikalar kapatıldı. Her ne kadar kapatılan partilerin yerine yenileri açılmış olsa bile, o tarihten sonra depolitize bir gençlik yetişti. 

Hele, hele 25 Aralık 1991 tarihinde SSCB lideri Gorboçov‘un istifası ile çöken demir perde, dünya sendikal ve sınıfsal kitle hareketlerini tamamen sekteye uğrattı. Bütün dünya tek kutuplu kapitalizmin insafına terk edildi. Dünya sendikal hareketleri ve gençlik merkezleri büyük ölçüde güç kayıbına uğradılar. Ünlü düşünürlerden Eric Hofer: “Karşı düşman ne kadar kuvvetli ise, beri tarafta o nisbette kuvvetli olmak zorunda” der. Yıkılmadan önce dünya gençlik örgütleri ve sendikal hareketlerini büyük ölçüde zinde bir kuvvet olarak elinde tutan dünya komünizmi, Sovyetlerde çöktükten sonra çok büyük bir hüsrana uğradı.

Neyse bizim bu günkü yazımız genel olarak Türkiyeyi ilgilendireceği için esas mevzumuza dönelim. Tabii olarak dünya sendikacılığı ve ideolojiler komünim yıkıldıktan sonra erozyona uğradılar ve bir taraftan Türkiyedeki 12 eylül yasakları diğer taraftan depolitize olmuş toplumu doksanlı yıllar; sık, sık iktidar değişiklikleri sebebiyle biraz olsun politikanın içine çekti.

2012 yılından sonra ise AKP girdiği bütün seçimlerde gücüne güç katarak iktidara geldi. ilk yıllar, sayın başbakan balkon konuşmalarında çok ılımlı ve bütün milleti kucaklayıcı nutuklar attı. ( Bana oy vermeyenlerin de başbakanı olacağım, kimsesizlerin kimsesi, sessizlerin sesi olacağım) Demesine rağmen uygulamada ne yazıkki hiçte öyle davranmadığını hep birlikte gördük.

Derdini anlatmak için karşısına çıkan vatandaşa “al ananıda git burdan” “sahtekâr” “askerlik yan gelip yatma yeri değil” gibi milletin bu günlere gelinceye kadar politikacılardan işitmediği ve pekte hoşlanmadığı sözleri telaffuz ederek iktidarını sürdürmeğe devam etti.

Girdiği seçimlerin neticesinde büyük bir kibirle ve dediğim dedik havasında milletin tabu olarak gördüğü her kuruma el atarak Ergenekon, Balyoz gibi davalarla binlerce üst rütbeli subay içeri alındı. O günlere kadar girilemeyen askerin kozmik odasına girildi. Adalette, köklü değişiklikler, basın ve medya da hissedilir derecede baskılar uygulanarak bir çok gazetecinin işi elinden alındı.

Özelleştirme furyasında kamu malları, deyim yerinde ise yağma edilir şekilde bir kısım yandaşlara yerli, yabancı karanlık kuruluşlara peş-keş çekildi. Özelleştirmeler neticesinde binlerce işçi sokaklara dökülürken en acımasız şekilde polis gücüyle bastırıldı ve halk, çoluk çocuğuyla perişan edildi.

En son ve Türk milletinin tarihinde büyük izler bırakacak olan sözde çözüm süreci, bebek katiliyle oturup görüşülerek uygulamaya konuldu, muhalefetin uyarı ve ikazları hiç dikkate bile alınmadı.

Bunlar gibi konular yazmakla bitecek gibi değil ama milletin içinde öyle birikim yaptı ki; işte Taksim ve Topçu kşlasındaki ağaçlar yüzünden neredeyse kıyametler kopuyor. Yani bunca olumsuzlukların yapamadığını tabir caizse iki tane ağaç yaptı.

Son bir ay içerisinde millete reva görülüp, yakıştırılan sözlere bakarmısınız: İki ayyaş, Çapulcu, Tinerci, serseri, Üçkâğıtçı...Sosyal medyada bir twit’e  rastladım, vatandaş yazmış: “eğer bu sıfatların hepsi bana aitse insalığımdan utanıyorum sayın başbakan” diyor.

Ama hepimizinde gördüğü gibi cin şişeden çıktı bir kez, bu halk hareketini ne %50 ile durdurabilirsiniz nede %60 ile.

Bu da göstermiştir ki artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Millet; bana rağmen sen hiç bir şeysin diyecek.

Milletin değer verdiği kutsallarına bundan böyle ulu orta saldıramayacaksınız, anayasada tartışılan ve kaldırılması düşünülen maddelere artık bu millet geçit vermeyecek, Prf. Dr. Ümit Özdağın meşhur bir sözü var: “Anayasanın değiştirilemeyecek ilk dört maddesine dokunursanız milletin silahlı müdahale hakkı doğar” sözü burada şükürler olsun ki silahsız olarakta müdahale edebileceğini ve dokundurtmayacağını göstermiştir.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Kosova Seyahati (2)

0

29 Mayıs 2013 Çarşamba günü Priştina‘daki ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra  Prizren‘e müteveccihen hareket ettik. Yaklaşık bir saate yaklaşan bir yolculuktan sonra akşam üzeri saat 6.00 sıralarında esas kalacağımız yer olan bu şehre vasıl olduk. Bizi taşıyan dört otobüs şehrin merkezinde bulunan Theranda Oteli’nin önünde durdu. Hep beraber arabalardan indik. Bu arada bagajdan eşyalarımızı da aldık. Elinde liste bulunan bir görevli, İstanbul ve Manisa Aydınlar Ocağı Mensuplarının bu otelde, Kocaeli ve Adana Aydınlar Ocağı Mensuplarının biraz ilerde bulunan Prizren Oteli’nde, bunların haricinde kalan diğer Ocak mensuplarının ise daha ileride bulunan Nafron Oteli‘nde kalacaklarını ifade etti.

Bunun üzerine valizlerimizi alarak Prizren Oteli‘nin yolunu tuttuk. Allah’tan otel çok yakın olup, hemen 150 m. kadar bir mesafede imiş. Beş gece kalacağımız bu otelin üç katlı bir bina olup, şirin bir görünüm arz etmesinden memnun olduk. Her ailenin kalacağı odalar önceden tespit edilmiş olması itibariyle de kısa bir süre içerinde kolayca odalarımıza yerleştik. Odalarımıza yerleştikten sona bir kısım arkadaşlar akşam yemeği için Aydınlar Ocakları Mensupları için tahsis edilmiş olan SOFRA Lokantasına gitti. Gitmeyenler ise istirahat etti… 

O gece dinlendikten sonra,  30 Mayıs 2013 Perşembe günü saat 10.00 da toplantının yapılacağı Theranda Otelinde bulunan Avrupa Birliği Merkezi Salonuna ekip halinde gittik. Sabah 10.00 da başlayan toplantıya Türkiye Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal Başkanlık etti. Başkanın yanına bir kısım Ocak başkanları ile birlikte Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez de davet edildi.

Toplantının başında bir açılış konuşması yapan Kosova Türk Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş, Türkiye Aydınlar Ocakları Derneklerinin kalabalık bir grupla gelerek, kendilerini ziyaret etmelerinin çok önemli olduğunu, ziyaretin kendilerine büyük bir güç ve kuvvet verdiğini ayrıca bu ziyaretin Kosova’da çok konuşulacağını ifade etti.  Daha sonra bazı Ocak başkanları hazırlamış oldukları tebliğleri sundu. Arkasındanda söz alan üyeler sunulan tebliğler hakkında değerlendirmelerde bulundular.

Saat 12.00 de öğle yemeği için ara verildi. Yemek için yine SOFRA Lokantasına gidilmesi icap ediyordu. Ancak ekip kalabalık olduğu için iki posta olarak ayrı saatlerde gidilmesine karar verildi. Ancak buna rağmen yine de lokantada biraz sıkışıklık meydana geldi. Fakat bundan sonraki günlerde herhangi sıkıntı ve aksaklık olmadı. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, lokantalarında pek sebze yemeği bulmak mümkün değil. Yemekler daha ziyade et olarak ızgara seklinde sunulmaktadır.

Öğleden sonraki toplantı, programda tespit edildiği üzere saat 14.00 de başladı. Bu defa toplantı başkanı olarak İstanbul Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ahmet Çolak yerini aldı. Yapılan bu oturumda da yine Ocak mensupları çeşitli konular hakkındaki duygu ve düşüncelerini anlattılar.. Yapılan çalışmaların ardından Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın yapmış olduğu bir değerlendirme konuşmasından sonra saat 17.00 de toplantı sona erdi.

Toplantı bittikten sonra şehri gezme imkânımız oldu.  Prizren Şehri hakkında edindiğimiz ilk intiba çok müspet oldu. Zira Prizren ortasından akmakta olan Akdere Irmağı’nın iki tarafına kurulmuş tipik ve şirin bir Anadolu şehri görünümünde bulunmaktadır. Bizim Anadolu Şehirlerinden birsini emsal göstermek icap ederse, Amasya ile büyük bir benzerlik arz etmektedir. Şehrin binaları umumiyetle iki veya üç katlı olup, mütevazi bir görünümleri bulunmaktadır. Çok katlı yüksek binalar bulunmamaktadır. Akdere Irmağı şehri ikiye bölmüş olmasına rağmen üzerine sık aralıklarla yapılan köprüler sayesinde karşıdan karşıya geçişlerde herhangi bir sıkıntı yaşanmamaktadır.

Edindiğimiz bilgiye göre şehrin nüfusu 180.000 civarındadır. Bu nüfusun ise büyük bir çoğunluğunu Arnavutlar teşkil etmektedir. Buradaki Türklerin sayısı 10.000 civarında imiş.  Ancak bu az nüfusa rağmen, Türklerin ağırlığı şehrin her tarafında rahatlıkta hissedilmekte, çarşıda pazarda hep Türkçe konuşulduğu gibi Türk olmayanlar da en azından Türkçe konuşmaları anlayabilmektedir. Bu husus çarşıda pazarda gezerken lisan bakımından ekibimize çok büyük bir kolaylık sağlamış, hatta öyle ki kendimizi sanki Anadolu’nun herhangi bir şehrinin caddelerinde geziyor gibi hissettik.

Şehrin insanları son derece sıcakkanlı ve cana yakın kimseler cadde ve sokaklarda. Gezenlerin çoğunluğunu gençler teşkil etmektedir. Dikkati çeken bir husus da şudur ki, gezen bu gençlerin çoğunluğu şen ve şakrak bir görünüm arzetmektedir. Halk olarak pek zengin değiller ama gönülleri zengin olduğu için hallerinden memnun görünmektedirler. Şu kadarını ifade edeyim ki, emekli olan bir kimse 110 EURO, çalışan bir kimse ise ancak 250 – 300 EURO civarında aylık almakta ve bunların birçoğu da en azından 5 – 6 kişilik bir aileye bakmak mecburiyetinde bulunmaktadır

Şehir içinde bizim anladığımız manada bol ve çeşitli sebze ve meyvelerin bulunduğu manav görmek pek mümkün değil. Arada bazı manavlar bulunmakta ise de bunları bizim Türkiye de bulunan manavlar ile mukayese etmek dahi mümkün değil. Bu bakımdan Türkiye gibi bir memleket de yaşadığımız için bizleri yaratan Yüce Mevla’ya ne kadar şükür etsek azdır. Bu bakımdan Güzel Memleketimizin kadri kıymetini çok iyi bilmemiz lazım gelmektedir

Bu arada şehrin üst kısmın da, oldukça yüksek bir tepede bulunan Prizren Kalesi‘ne de çıkma fırsatımız oldu. Kaleden şehrin çok hoş olan manzarasını seyretme imkanımız oldu. Ferhat isimli bir arkadaş bizi Prizren’i gezdirmek teklifinde bulundu. Sabahleyin hava bir hayli soğuk olmasına rağmen bu teklifini memnuniyetle kabul ettik. Evine gidip arabasını getirdi. Sabah Namazında camide bulunanlardan Kocaeli ekibinden Cemal Barış ve Mustafa Görgün ile beraber üç kişi arabaya bindik. Ferhat önce bizi bir yere götürdü. Burası Osmanlılar zamanında şehrin elektrik ihtiyacını karşılamak için yapılmış taş bir bina. Tabii ki bugün kullanılmıyor. Ancak müze olarak halkın hizmetine sunulmuş. Ferhat Kardeşimiz de gündüzleri bu müzenin bekçiliğini yapıyormuş. Fakat kapılar kilitli olduğu için müzeyi görme imkânımız olmadı.

Buradan ayrılarak sabahın erken saatlerinde Prizren sokaklarını gezdikten sonra Fatih Sultan Mehmet Han tarafından 1461 yılında yaptırılmış bulunan Namazgâh’a gittik.  Namazgâh daha önce harabe bir halde iken 2003 yılında TİKA tarafından restore ettirilmiş. Çevre düzenlemesini de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptırmış. Bu itibarla Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerleri birlikte namaz kıldığı Namazgâh, halen minberi ve hemen yanına yanında bulunan 3-4 m. yüksekliğindeki minyatür minaresi ile beraber dimdik ayakta durmaktadır. Tabii ki burada ecdadımızdan kalan böyle tarihi bir eseri görmek çok hoşumuza gittiği gibi, ziyadesiyle bizi gururlandırdı. Koca Fatih’in ruhuna Fatihalar okumak suretiyle buradaki ziyaretimiz tamamlanmış oldu

Buradan da ayrılarak yine sabahın erken saatinde Prizren’de bulunan Türk Taburunun bulunduğu yere gittik. Çok erken bir saat olduğu için ancak nöbet tutan iki asker ve bir Uzman Çavuş ile görüşebildik. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra kaldığımız otele döndük. Bu arada aramızda topladığımız bir miktar parayı bizi arabası ile gezdiren Ferit Kardeşimize zorla kabul ettirebildik. Bu durum ise pek de zengin olmayan Prizren Halkının ne kadar tok gözlü olduğunu göstermektedir. Ferit daha sonra bizi uğurlamak için otele geldiğinde biz kahvaltı yapıyorduk. Kendisini kahvaltıya davet ettik ise de oruçlu olduğunu beyan ederek kahvaltıya oturmadı. Tabii ki bu durumunu takdirle karşıladık ve çok memnun olduk.

Bir de ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, Kosova’ya gelirken vakit namazlarını nasıl kılabiliriz, namaz kılacak bir cami bulabilir miyiz diye bazı endişelerim var idi. Fakat otele gelince bir de baktım ki, otelin tam bitişiğinde bir caminin, hem de oldukça büyük bir caminin olduğunu gördüm. Sonradan isminin Sinan Paşa olduğunu öğrendiğim bu cami 1605 yılında Osmanlılar zamanında yapılmış. 1999 yılına kadar silah deposu olarak kullanılan bu cami daha sonra ibadete açılmış.  2003 yılında da TİKA tarafından tamir ve bakımı yaptırılarak bugünkü haline getirilmiş.

Prizren’e geldiğimiz ilk gün akşamüzeri Yatsı Namazını kılmak üzere camiye gittiğimde camide birçok çocuğun toplanmış olduğunu gördüm. Bunlar buraya her gün Kuran-ı Kerim öğrenmek için geliyorlarmış. Tabii ki çok sevindim. Caminin içi oldukça geniş ve bakımlı. İmam Efendi ile tanıştık. Afyonlu imiş. Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosundan oraya tayin edilmiş. İki seneye yakın bir zamandır burada vazife yapıyormuş. Müezzin, onlar imam yardımcısı diyorlar, O da tahsilini Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde yapmış. Bu bakımdan Türkiye’yi çok iyi biliyor ve Türkleri çok seviyor. Cami cemaati bir hayli kalabalık. Camiye gelenlerin tamamı Türkçeyi çok güzel konuşuyor.. Göründüğü kadarıyla cemaatin diri ve şuurlu bir görünümü var. Bu Camiye, Eski Genel Kurmay Başkanlarından Hilmi ÖZKÖK Paşa 2003 yılında işlemeli küçük bir sandık hediye etmiş. Bu sandık Müezzin mahfinin önüne konularak orada sergilenmektedir.

Ayrıca otelin penceresinden baktığımda karşımda tam dört tane minarenin olduğunu gördüm. Tabii ki ziyadesiyle sevindim. Söylendiğine göre Prizren’de 34 tane cami bulunmakta imiş.

Yatsı Namazı için gittiğimiz başka bir camide İmam Efendi Prizren’e Türklerin geldiğini duymuş, namazdan sonra  “Türkiyeli Türk kardeşlerim hoş geldiniz” dedikten sonra çok duygulu bir konuşma yaptı. Ezcümle “100 yıldır sizleri bekliyorduk. Geç geldiniz ama nihayet geldiniz, bu günleri gösteren Yüce Allaha hamd ü senalar olsun, Türkiye orada güçlü ve ayakta olduğu sürece biz burada kendimiz emniyette hissediyoruz” dedi. Konuşma esnasında gözlerimiz yaşardı. Namazdan sonra bütün cemaat gözyaşları içerisinde birbirine sarıldı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu manzara görülmeye değerdi.

Namazdan sonra duygu yüklü bir şekilde otelimize gelerek ertesi günü yeni bir güne başlamak üzere istirahata çekildik.  DEVAM EDECEK. (Nasip olursa 3. Yazı Üsküp ile alakalı olacak.)

Ayrışma

0

Türk toplumunun tarihine genel bir bakış attığımızda, milletimizin en büyük zafiyetinin ayrışma yada saflara ayrılma diyebileceğimiz gruplaşmalar olduğunu görürüz.

Nitekim Türklerin tarihte beyliklerle birlikte yüzü aşkın devlet kurmalarından bahsetmek aynı zamanda bir o kadar devleti yıkmış olmaları anlamına da gelir ki bu yıkımların temel sebebi de her zaman ayrışmalar olmuştur.

Mesela yakın tarihimize baktığımızda 1950’li yıllarda toplum CHP ve DP (Demokrat Parti) taraftarı olarak ikiye ayrılmış durumdaydı. Hatta o dönemde cami ve kahvehaneler bile ikiye ayrılmıştı. CHP’liler ve DP’liler birbirlerinin olduğu cami ve kahvehanelere gitmiyorlardı.

1980 öncesi Türkiye’sine baktığımızda ise hepimizin bildiği gibi gençlik sağ ve sol olmak ikiye ayrılmış, aralarında kanlı mücadeleler yapmışlardı.

Kanaatimce milletimizin Çanakkale Savaşı’ndan sonra okumuş genç nüfusunu yitirdiği ikinci büyük kayıp bu dönemdir.

Toplumlardaki ayrışmalar pek tabidir ki o toplumdaki buhranı arttırmakta, bunun sonucunda ise ülke hem maddi hem de manevi kayıplara uğramaktadır.

Çünkü buhran içerisindeki bir millet dışarıdan gelecek tehlikelere ve üzerinde kurulabilecek komplolara savunmasız bir hale gelir ve bunun sonucunda kaybedilen şeyler büyük olur.

Bizler Türk milleti olarak maalesef bu durumun sonuçlarını en ağır biçimde ödeyen yegane toplumlardan biriyiz.

Günümüze baktığımızda ise iktidarın uyguladığı ülke politikasını destekleyenler ve desteklemeyenler olarak milletimizin yeni bir ayrıma gittiği görülmektedir.

En son Gezi Parkı protestosunda bu ayrımın artık gün yüzüne çıktığı hepimizin malumudur.

Bu konuda iktidarın aldığı tavrın toplum içerisindeki ikilemi arttırıcı yönde olması üzüldüğüm en önemli şeydir.

Bu tarz tavırlar belki popülist bazda kendilerine fayda sağlayacağı düşünülerek yapılabilir.

Ancak yakın tarihimiz milletimizin içerisindeki bölünmelerin ülke geleceğini derinden etkileyen sonuçlarıyla doluyken,milleti yönetenlerin bunun idrakinde olarak hareket etmeleri gerekir.

Milletimiz üzerinde uygulanan yanlış politikalara rağmen umarım konu ülke geleceğimiz olduğunda milletimiz gezi parkı protestosundaki gibi içimizdeki tüm renklerin dayanışma içerisinde olduğu bir tavır sergiler.

Çünkü gün ayrışma değil, birlik ve beraberlik içerisinde dayanışma günüdür.

Hüsn – ü Zan

0

“Hüsn-ü zan ediniz.” Güzel düşününüz. Zaten rahatlık ve hayattan lezzet alış da güzel düşünmekle mümkün ve olasıdır.

Çünkü içiniz rahat olur.

Çünkü, güzel düşünmek, iç rahatlığı, iç huzuru verir.

Nitekim: “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Denmiştir.

Fakat “Hüsn-ü zan ediniz.”  Cümlesini “Ve’l-hükmü li’l-ekser.” / “Hüküm; eksere, çoğunluğa  göre verilir.” Kaide ve kuralından sonra hükme bağlamak gerektiğini de unutmamalıyız.

Gerçi  “Ve’l-hükmü li’l-ekser.” Yani  “Hüküm, çoğunluğa göre verilir.” Diyoruz.

Diyoruz ama, bu hükmü  -ne yazık ki-  yerine getirmiyoruz.

Ne demek “Hüküm çoğunluğa göre verilir.”  Derseniz?

Bir anlamı da şu demektir:

Herkes insandır. Doğal olarak eksik ve kusurları olacaktır. İşte eğer bir insanın kusurları yüzde kırk dokuzda kalıyor. İyi tarafları yüzde elli bir  ise, o insan iyi insandır. Nasıl ki bir terazinin iki kefesi eşit olsa, bir kefeye eklenen bir zerre, o kefeyi aşağı indirir, diğerini yukarı kaldırır. İşte bunun gibi yüzde elli birlik bir kefe de, yüzde kırk dokuzluk kefeyi yukarı kaldırır.

Bu ölçü, ilahî ölçüdür. Ve tek bir insan için olduğu gibi, toplum için de geçerlidir. Kurum ve müesseselere bakışta da bu Hak ölçüsü söz konusudur. İşte bizler yazık ki, bu ilahî ölçüden, bu Hak ölçüsünden kendimizi mahrum ve yoksun ediyoruz.

Karşımızdakinde gördüğümüz en küçük bir eksiklik ve noksanlıktan ötürü o kimseye cephe alıyor, onu defterden siliyor. Onun yüzüne bir daha bakmıyoruz. Böylece büyük bir zulüm yapmış oluyor. Hem hakkın hatırını kırıyor. Hem de birini karşımıza alıyor. Üstelik iç huzurumuzdan olmuş oluyoruz. Velhasıl zarar üstüne zarar.

Oysa  “Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler, mağfiret ve affa müstehaktırlar.”  Yani iyilikleri kötülüklerine galip, sevabı hatasına üstün gelenler; mağfiret ve affedilmeyi hak ederler.

Halbuki bu hükmü çiğnerken; yani  “Hüküm eksere göredir.” Ve  “Hüsn-ü zan ediniz.” Hükmünü ayaklar altına alırken müsamaha ve hoşgörüyü de alaşağı etmiş oluyor. Güzel ahlaktan da mahrum kalıyor. Hem iç alemimizde hem de dış dünyamızda, huzursuzluğa prim, taviz ve ödün vermiş oluyoruz.

Öyleyse, siz siz olun değerli okur!

Hükmü çoğunluğa göre veriniz. Hüsn-ü zan ediniz. Zaten hüsn-ü zanna memuruz.

Unutmayalım ki, herkes hakkında hüsn-ü zan edip, güzel ve olumlu düşüneceğiz. Ama ihtiyat ve tedbiri de asla elden bırakmıyacağız.

Kısaca  “Hüsn-ü zan, adem-i itimad.”  Formülüne bağlı kalacağız.

 

1030- 1031

Tasavvufi Terimler- 3 – Zühd

0

Züht dünyayı dışlamak değil,

Dünya sevgisinin kalbimize bağdaş kurmasını önlemektir.

Yediğimize içtiğimize

Boğazımızdan geçene dikkat etmektir.

Bu günkü züht anlayışı bir lokma bir hırkayı aşmış durumdadır.

Züht her türlü lüks ve konfordan uzak durmak değil

Lüks ve konforu helalinden elde etmektir.

Gösteriş ve israftan uzak durmaktır.

Müslüman helalinden zengin olmalı

O zenginlik ona helâlı haramı unutturmamalı.

Ahreti öteleyip dünyayı kalbinin merkezine yerleştirmemelidir.

İmamı Azamdan bir anekdot;

İmamı Azam Hazretleri bir gün öğrencileriyle ders halkasında iken

Dışarıdan birisi gelir, eğilerek hoca efendinin kulağına bir şeyler fısıldar.

İmamı Azam bir müddet bekledikten sonra “elhamdülillah” der

Derse devam eder.

Aradan bir iki haftalık zaman geçer

Yine ders halkasında iken aynı kişi gelir.

Yine eğilerek hoca efendinin kulağına bir şeyler fısıldar.

İmamı Azam bir müddet düşündükten sonra yine “elhamdülillah” der

Bu durum öğrencilerin dikkatini çeker.

Ve hocalarına bu işin ne sırrını sorarlar.

İmam “haberci ilk geldiğinde bana Mısıra gönderilen kumaş yüklü geminin battığını söyledi.

Kalbimi yokladım baktım üzüntü keder yok,

Elhamdülillah diyerek Allah’a hamd ettim.

Haberci ikinci sefer geldiğinde

Haberin yanlış olduğunu batan geminin size ait olmadığını söyledi.

Kalbimi dinledin baktım bir sevinç var mı?

Baktım oda yok dünya sevgisi kalbimde yer tutmamış

Onun için Allah’a hamd ettim.

İşte züht ve zahitlik budur.

Böyle bir haber bize gelse üzülmez yâda sevinmez miyiz?

Yâda ne kadar üzülür ne kadar seviniriz?

Dünya ve ahret önceliğiniz vereceğiniz cevaba göredir.

Dünya ve ahret dengesini kurabilmek temennisiyle…

Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplardan Bir Mektup

Bir milletin temeli ve kökleri onun tarihidir. Tarih geçmişle, geleceği birbirine bağlayan bir köprüdür.

Şeyh Edibali ‘ Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın’ demiştir.

Tarih milli şuuru yaratır. Milletleri ayakta tutan milli şuurlarıdır. Yeni nesillere milletin bu müşterek ideali verilmelidir. Tarih insana kültürünü ve milletini öğretir. Hafızalarını atalarının tarihleri ile zenginleştiren nesiller, kendilerine emanet edilen bu tarihi kültürü ileriye doğru layıkı ile taşımalıdır. Milletlerin geleceğini ancak yeni nesiller tayin eder. Yeni yetişen nesiller atalarının idealini, kültürünü, inanç ve imanını anlar ve yaşayabilirse, milletinin gelecek kaderini de güçlü tutarlar.

Tarihinden faydalanamayan nesillerin gelecekleri ise her zaman endişeli olur. Ama kaynağını milletinin tarihinden alan neslin,milli şuuru daima canlı ve uyanık olur. Gelecek nesiller milli şuurla beslenmeli ve tarihini iyi bilmelidir.

Orta Asya’dan Viyana’ya kadar uzanan coğrafyada hakim olan Türk İslam anlayışı ve idaresi altında asırlardır yaşayan halka din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeden huzur,emniyet ve refah yaşatan, zulüm  ve baskı gören ahalinin imdat kapısı olan ecdadımızın tarihe ışık tutan mektuplarının yer aldığı ‘Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar” adlı kitabımdan  önemli bir mektubu siz okuyuculara sunacağım.Kanuni Sultan Süleyman’ın Malkoçoğlu Bali Bey’e yazdığı mektuba yer vererek hem Kanuni sultan’ın devlet anlayışını, hemde Malkoçoğlu sülalesini ve Bali Bey’i anlatmış olacağım.

Malkoçoğlu adını, Sultan I. Murat ve Yıldırım Beyazıt Han  zamanında yaşamış olan Akıncı Bey’inden  almaktadır. Bu sülale daha sonra Fatih Sultan ve II.Beyazıt Han’ın döneminde de yaşamış,Kanuni Sultan zamanına kadar devam ede gelmiştir. Bali Bey’de bu Malkoçoğlu Bey’in torunlarındandır.Bu aile Osmanlı padişahlarının güvendiği bir akıncı soyudur.Devletine bağlı,padişahlarına sadık, cesur ve kabiliyetli akıncı ailesidir. I.Murat’tan Kanuni Sultan dönemine kadar Rumeli ve Balkanların fethinde önemli  rol oynamışlardır. 7 yaşında ata binerler, atla bütünleşirler, iyi kılıç kullanırlar. Sefer öncesi düşmanın ileri karakollarını baskınlarla yıpratır, çökertir, keşif yapar, istihbarat toplar, ordunun sefer yolunu ve düşmanın yerleşim yerlerini tespit ederler. Aynı zamanda savaşta da düşmanı kıskaca almada yarma  hareketi ile bozguna uğratmada da çok mahirdirler.

Malkoçoğlu Gazi Bali Bey’de 40000 kişilik akıncı ordusu ile Osmanlı -Lehistan savaşında üstün başarı  göstermiş, Galiçya’ya kadar ilerlemiş, Varşova’yı fethetmiştir.

Keza 1526 yılında Mohaç savaşında büyük kahramanlık göstermiş, Macaristan’ın fethinde önemli rol oynamıştır. Ancak, gurura kapılmış, üstün başarısına güvenerek Kanuni Sultan Süleyman’a hizmet ve kahramanlıklarını anlatarak, bir üst rütbe verilmesini istediği bir mektup yazmıştır.

Malkoçoğlu Bali Bey, aynı zamanda padişah II.Beyazıt’ın kızı Aynışah Sultan’ın kızı ile evlidir, saraya yakın ve akrabadır.

Kanuni Sultan Süleyman Bali Bey’in bu mektubuna alınır, üzülür ve birazda hiddetlenir. Çünkü Kanuni Sultan’da özel imtiyaz yoktur. Kanun ve nizamlar bir adalet,disiplin ve hakkaniyet esasları içerisinde uygulanır. Hak ve nesafet kurallarına bağlıdır.Hak tevdiinde, hak dağılımında  çok hassastır.

Kanuni Sultan Bali Bey’e yazdığı nasihatli mektubunda şunları söylemektedir:

” Yadigarım ve muhterem Lalam Gazi Bali Bey!

Din-i İslam ve Devlet-i Aliy-i Osman için yaptığın hizmetler yanımızda zayi olmamıştır. Berhudar olasın, iki cihanda yüzün ak ve pak olsun.Allah sizden razı olsun. Hizmetlerine mukabil bizden bir tuğ dahi arzu eğlemişsin.Biz size bir tuğ değil, Emirül-Ümeralık vermekte tereddüt etmesiz.Henüz bir tuğ zamanı değildir.Sana Muhammet Mustafa’nın (sav)fetih tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip, yerine getiresin. Bilesin ki, bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi cennet ve bir kefesi de cehennemdir. Bir an adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibadetten efdaldir, ahireti hatırdan çıkarmayasın.

Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerlerde bir kimseye zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Ahrette bize hitap olunursa,senin yakana yapışırım.”O vilayetleri kılıcımla fetheyledim”demeyesin. Memleket Allah-u Teala Hazretleri’nindir.Her şeyi Allah’tan,her şeyin Allah’ın olduğunu bil.Her şeyi bizim rızamızı değil, Allah’ın rızasını tahsil için yap. Dikkat edip, nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalelerin mal ve erzakını hep beytül mal için almışsın. Buna Rıza-i Hümayunum yoktur. Beşte birini alıp, geri kalanını  İslam askerine dağıtasın.

İslam askerinin ihtiyarını baba,orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin.Babalara hürmet edesin,oğullara şefkat gösteresin.İslam askerine hiçbir veçhile zorluk göstermeyesin.Nimeti bol veresin.Eğer hazinen tükenirse buraya bildiresin ki,sana bin ikibin kese göndermekten aczim yoktur.Halkın fakirlerini,rencide ettirmekten şiddetle kaçınasın ki,bizim halkımızı rahat görüp, küffar halkı imrensinler.Meyl ve muhabbetleri bizim tarafa olsun.Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da,sakın evvelki haline itimat etmeyesin.Çok kimseler vardır,elinde fırsat olmadığı zamanda zahitlik ve iyilik yüzünü gösterip,eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrut olur.O kimseleri tecrübe edip göresin.Eğer evvelki hali son haline uygunsa,hizmetinde kullanasın.İmdi,ey Gazi Bali Bey!.

Sana dahi nasihatim odur ki; atın yürüğünü,kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın.Allah-u Teala Hazretleri,yolunu açık ve kılıcını keskin eyleye ve seni küffarı haksar üzerine mansur ve muzaffer eyleye…”

Burada Kanuni Sultan , Malkoçoğlu Bali Bey’e haddini bildiriyor, haddini aşma diyor ve uyarıyor. Kahramanda olsan yakınımda olsan özel imtiyaz yoktur diyor. Niçin, neden yapıyor? Çünkü korunan bir sistem var. Nedir o ; Devleti ebedi müddet (devletin ilelebet yaşaması), devletin bekası.

Kanuni Sultan hayatı boyunca Allah’ın  rızasını kazanmak için çalışmış, kanunların adaletin uygulanmasında titiz davranmıştır. Bu yüzden ona Kanuni ismi verilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, hakkın hak sahibine, zamanında ve ehil olana verilmesinde her zaman çok hassasiyet göstermiştir. Bu anlayışın, bugün ve gelecekte devlet büyüklerimizde bir düstur olarak kabul görmesini dilerim.

 

” Tarihimizdeki muhteşem mektuplar” Hayat  yayınevinden çıkmıştır.

           

Gezi Parkı Eylemleri Devam Ediyor

 

Yöneticilerimiz hatâlarını anlayıp anlayışla davranmalarına rağmen Taksim Gezi Parkı Eylemleri büyüyerek ve provokatörlerin sorumsuz davranışları sebebiyle verdiği zararlar artarak devam ediyor.

Bu arada suçsuz insanlarımız da zarar görüyor.

Zarar gören pek çok insanımızdan biri, ‘Dolmabahçe Camii‘ olarak bilinen Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım’dır.

Fuat Yıldırım’ı 15 yıldır tanırım. Büyüklerine saygı, küçüklere şefkat ile yaklaşan, özü-sözü doğru dürüst bir insandır. Caminin bitişiğindeki çay bahçesine, her görüşten insan gelir. Hepsiyle diyalog kurabilecek olgunluktadır.

Kendisini camiye adamıştır. Caminin temizlik ve düzeniyle ilgilenmekle yetinmez; bakımı, güzelleştirilmesi ve daha mükemmel bir mekân olması için adetâ seferberlik ilan etmiştir.

Fuat Yıldırım kardeşimiz, Başbakanın; ‘Gezi Parkı eylemlerine katılmış olanlardan bir grup, camiye ayakkabılarıyla girdiler ve cami içerisinde alkollü içki içtiler…’ şeklindeki konuşmasını duymamış olacak ki, gazeteciler sorduklarında; ‘İlk gelen kalabalık grup, ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Sonra gelenler, polisten kaçma telaşı içerisinde ayakkabılarını çıkaramadan içeri girmiş olabilirler. İçeride içki içeni görmedim. Fakat içerideki pencerelerden birinde, buruşturulmuş bira kutusu gördüm.’ Diyor.

Gazetelerden edinilen bilgiye göre, Fuat Yıldırım, yıllık izne gönderilerek geçici olarak görevden uzaklaştırılıyor.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, O’nun basın mensuplarına herhangi bir bilgi vermesini yasaklar. Bu yasağa uymayanlar hakkında işlem yapılır.

Doğrudur.

Fakat…

Fuat Yıldırım: basın mensuplarına, Başbakanın söylediklerini doğrular mâhiyette bilgi verseydi, acaba soruşturmaya uğrar mıydı?

Kaldı kı, Başbakan; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri, Cuma namazları için sık sık geldiği Dolmabahçe Camii’nde görüp konuştuğu Fuat Yıldırım’ı yakından tanıma imkânı bulmuş olmalıdır.

Bizde, kraldan ziyade kralcılar vardır. Otoriteye hoş görünmek için suçsuz kişileri üzmekten çekinmezler. Başbakan, onların sebebiyet verdiği haksızlığı önlemez ise, zulme seyirci kalarak kul hakkı almış olacaktır.

*   *   *  

Gezi Parkı eylemleri, emniyet güçlerinin yumuşak ve temkinli davranmalarına rağmen ve belki de böyle davrandıkları için, artarak devam ediyor. Çünkü ülkeyi ve şehri yönetenlerin başlangıçtaki yanlış tutumları sebebiyle önlenmesi zor gelişmelere zemin hazırlanmıştı.

Millete, devlete, devlet malına, ekonomiye zarar verecek,  itibarımızı zedeleyecek, can ve mal güvenliğini ihlal edecek, huzuru bozacak hiçbir davranışın yanında ve destekçisi olmak aklı başında olan, sağduyusu ile hareket eden insanın yapacağı iş değildir.

Olayları yakından tâkip eden bir gözlemci olarak yazıyorum: Başlangıçta, gezi parkı eylemlerinde, vurucu-kırıcı, zarar verici, bölücü-vandalist gruplar yoktu. İyi niyetlilerin eylemini karalamak maksadıyla, onlara atılan iftiralar, kötü niyetlilerin eyleme katılmaları için çıkartılmış dâvetiye yerine geçti. Şimdi bu olumsuzluğu, güç kullanmadan gidermek, güç sâhiplerinin borcudur.

Güç sâhibi‘, gerçekten güç sâhibi ise, gücünü; iyi niyetlileri töhmet altında bırakacak beyanlar vermek yerine, iyi niyetliler arasına karışmış kötü niyetlileri belirleyip haklarında hukukî işlem yapılmasında kullanmak mecburiyetindedir. Bunu, gerektiği zamanda ve biçimde yapamayanların bizzat kendileri, sonuçlarına katlanmak durumundadırlar.

Hemen değil, derhal!

İsmet İnönü, vaktiyle ‘Sizi ben bile kurtaramam‘ Demişti. Yanlış yapanı kurtarmak, kimsenin görevi olmamalı.

Yanlış yapan, ancak kendi kendisini kurtarabilir.

Aklı, çözüm üretme yeteneği ve de yöneticilik vasfı varsa…

Yoksa, zâten orada daha fazla oturamaz ki…    

Gençliğe Sesleniyorum

Ey Türk Gençliği, üniversite mezunları ve genç üniversiteliler.

Türk edebiyat, hukuk, fen ve ziraatçısı, doktor, hâkim, kaymakam, mimar, mühendis, veteriner, kimyager, bilgisayarcı, ressam ve müzisyenler

Türk münevveri aydın gençler

Sizlere sesleniyorum

Neredesiniz? Hangi vilayet, hangi il ve hangi köydesiniz?

Hangi iş başında ve ne ile meşgulsüzünüz?

Meslek sahipleri, müdürler, öğretmenler değişik görevlerde bulunan bürokratlar vazifeniz; günlük işlerinizi yapmak, midenizi doyurma, gününüzü hoş geçirmeden ibaret değildir. Sadece kendi mesleğinizde çalışmakla yetinemezsiniz. Bu memleketin BÜYÜK ADAMA ihtiyacı vardır.

Bu millete büyük işler başarmak vazifesiyle yüklenmiş bulunuyorsunuz. Vazifenizin mesuliyeti çok büyüktür. Kalkın ve toplanın, memleket mukadderatını ele almak zamanı gelmiştir.

Türk vatanını ve Türk Milletini kurtarmak için, babalarımız, dedelerimiz birleştiler kendilerine bir baş seçtiler. O baş Mustafa Kemal Atatürk idi. Vatanı kurtardılar ve Türkiye Cumhuriyetini kurdular. Onların topla tüfekle yaptığını sizler kafalarınızla yapacaksınız. Bunun için bulacağınız başın çok büyük olması lazımdır.

Gençler istiklal harbini onlar kazandı. İktisat ve istikbal harbini sizler kazanacaksınız milletin ümidi sizdedir. Buna inanıyor ve buna güveniyoruz. Memleketin maddi buhranlarına eklenen manevi buhran ve bu buhranın en dikkat çekicisi büyük adam yokluğu milleti tedirgin etmektir.

Zaman zaman söylenir (memlekette köşede bucakta kalmış nice büyük adamlarımız var)  sözlerine inanmayınız. Büyük adam asla köşede bucakta kalmaz. O bir nurdur. Girdiği karanlığı aydınlatır o bir pırlantadır. Düştüğü çirkefi parlatır. O bir çeliktir, dövüldükçe çelikleşir onu görmenin imkânı yoktur. Gecenin karanlığı içinde fosforlu saatimize bakıp okuduğumuz gibi onu en kuytu köşelerde dahi görüp okuyabiliriz. Bizde büyük adam yoktur. Büyük adam en uğursuz günlerde dahi kendi hayatını kale almaz. Zindanlara atılsafizan  çöllerine sürülse de sesini duyurmaktan çekinmez.

Gençler bazı gazetelerin sizleri methetmesine bakmayın. İki miting, üç hitabe bu milleti kandırıp kurtaramaz. Bu millet iş istiyor, büyük adam bekliyor.

Yeter artık, yeter ey gençler. Kendinizi haddinden fazla mütevazı görüp zaman canavarının dişleri arasında hadiseler kasırgasının darbeleri altında yok olmanıza bu milletin tahammülü kalmamıştır. Artık bu gün büyük olarak vasıflandırdıklarımızın hakkınızdaki sarf ettikleri sözlerin altını eşelediğiniz veya gözlerine dikkatle baktığınız zaman kendinizi ve hakkınızdaki düşünceleri daha iyi anlarsınız. Hemen hangi büyükle konuşursanız konuşunuz bir takım methiyelerden sonra hemen ima yolu ile:

“Gençler henüz bir imanın önderliğini yapacak duruma gelmemiştir.

Gençler günlerini hoş geçirmekten başka bir şey düşünmüyor.

“Gençler nemelazımcı bir zihniyet içinde yetişiyor” diyorlar. Bu ithamlar ne zamana kadar devam edecektir. Padişahlar devrinde veraseten babadan oğla intikal eden devlet yönetimini istiklal harbi kahramanlarının gölgesine sığınıp gelenlerin aynı tarz üzere bir müktesep hak olarak sömürülmesinden kurtarılması ne zaman mümkün olacaktır?

Neredesiniz ey gençler;

AKP için de mi? CHP içinde mi? MHP arasında mı?

Dikkat gençler denizde kaybolursunuz sizler denizden çıktığınız zaman kıymet ifade edersiniz. Sedefle inci gibi.

Sizler siyaset çemberi içinde geçmiş aktif görünen ve fakat gününü kendi hesabına hoş geçirmeden başka bir şey düşünmeyen şahsiyetlerle teşriki mesai emek değil onlar karşısında yer almak ve ( biz sizden daha iyi bu milleti kalkındırabilecek durumdayız) diyebilecek vaziyette bulunmalısınız. Asil milletimiz sizleri bu şekilde görmek istiyor.

Gençler millet sizi bekliyor. Yıllarca beklediği gibi daha yıllarca bekleyemez. Bütün mesuliyet sizin omuzlarınıza yüklenmiştir. 21’inci asır içinde eski çağların devrini yaşayan Türkiye ancak sizin imanlı ruhunuzun, milli yumruğunuzun, büyük aşkınızın faaliyete geçmesiyle refaha erebilecektir. Bunun için Türkiye’nin başkentinden sınır boylarına kadar kuracağınız bir çatı açacağınız bir çadır bu milletedünya çapında BÜYÜK ADAM yetiştirilebilir. Size, milletimizin tarihine, asaletine ve zekâ ve kabiliyetine inanıyoruz. Yeter ki ona yol verilsin.

Gençler Türk Milleti sizi iş başında ve önder görmek istiyor.

Gençler Türküz, Türk doğduk, Türk kalacağız tarih boyunca Türk kelimesini kimse silemedi. Bundan sonrada silemeyecektir.

“Direniş Hareketi” Sonrası…

Taksim Gezi Parkında başlayıp kısa zamanda yurt sathına yayılan eylem veya “direniş hareketinin” başladığı günlerde Kosova’da idim. Bu sebeple geçen hafta Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu en önemli ve ilginç toplum hareketi hakkında yazamadım.

Kosova gezimizden edindiğim bilgi ve izlenimlerimi paylaşmaya devam edeceğim. Ancak öncelikle bu alışılmadık tarzda yürüyen ve inanılmaz bir hızla yayılan “direniş hareketinin” sonrasına dair düşüncelerimi arz etmeye çalışacağım.

  • Ø Yapılan “direniş” birkaç ağaç kesilmesine değil, doğrudan Başbakan Erdoğan’ın şahsına, yönetim tarzına ve uyguladığı politikalara tepki patlamasıdır.
  • Ø “Direniş” partilerüstü bir hüviyette olduğu için iktidar partisini de muhalefet partilerini de etkileyecektir. Çünkü muhalefetin Meclis içi ve Meclis dışı faaliyetlerinin etkisiz olduğu anlaşılmış, bu tarz bir “direniş” ile iktidarı ve onun destekçisi olan medyayı sarsmanın mümkün olduğu görülmüştür.
  • Ø “Milyonlar devreye girince ‘gaz bombaları’nın caydırıcı gücü sona erdi.” Sokağa çıkmış bu “90 kuşağı” apolitik gençler eylemlerin ve sokağın verdiği hazzı tatmış, özgüvenleri yükselmiş olduğundan, bundan sonra her önemli politik uygulamada sokaklarda ve sosyal medyada tepkisini gösterecektir. Sosyal medya TV ve gazetelerin verdiği haberlerin test edildiği bir alan olacağından medya tek yönlü yönlendirmelerine hoyratça devam edemeyecektir.
  • Ø Başbakan, hükümet ve yandaşları milli kutsallarımıza, milli bayramlarımıza ve Atatürk’e saygısızlık yapmaktan çekinecektir.
  • Ø AKP ilk PKK arasında sürdürülen müzakere sonucu yapılmış olan bir mütareke varsa bunun fiilen uygulanması artık çok zor.
  • Ø Yeni Anayasa ve AKP’nin Başkanlık teklifi en azından seçimler geçene kadar rafa kalkacak. Başbakan Erdoğan’ın “partili cumhurbaşkanı” olması da mümkün olamayacak. Belki TBMM Anayasa uzlaşma Komisyonunda dört partinin mutabık kaldığı konularda anayasa değişiklikleri olabilecek. Burada en önemli husus 66. Maddedeki vatandaşlık tarifindeki “Türk” ibaresinin kaldırılması ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” ibaresinin getirilmesi konusudur.
  • Ø MHP lideri Devlet Bahçeli kitlesini sokaklara dökmeme ve yasadışı sol örgütlerle bir arada olmama konusunda aşırı temkinli. Ancak “direniş” hareketine katılan “apolitik” gençlerle ve onlara destek veren tencere tava eylemcileri ile arasına mesafe koymaması ve sempati köprüleri kurabilmesi halinde iktidar alternatifi olabilme şansı artar. 66. Madde değişikliğini engelleme konusunda da daha başarılı olabilir.
  • Ø MHP bir milyondan fazla kitleleri meydanlara toplayabilme başarısını, ülke sathında bir tepkiye dönüştüremedi. Bunda medyanın bu büyük mitingleri 10-20 saniyelik haberlerle geçiştirmesinin rolü büyük oldu. MHP medya üzerinde nasıl etkili olunacağına dair “direniş” hareketinden dersler çıkarabilir.

*****

Buraya kadar saydıklarım olayın olumlu tarafları. Bu sonuçlardan memnunum.

Ancak hareketin nereye gidebileceğini tahmin etmek kolay değil. Endişelerim var çünkü ciddi riskler söz konusu.

  • Ø Başbakan olayların uluslararası bir plan eseri olduğunu söylüyor. AKP yandaşlarından bazılarına göre “direnişSoros fonları yani ABD desteklidir. “Bu organizasyonun geçmişte Kadife ve Turuncu Devrim olarak adlandırılan ya da daha yakın zamanda Arap Baharı olarak isimlendirilen organizasyonlarla aynı alt yapıya dayandığı” iddiaları dile getirilmektedir.

Batılı güç odaklarının 2 yıldır yaptıkları yayınlara göre, Ukrayna, Gürcistan, Mısır, Tunus, Yemen gibi ülkelerdeki ABD’ye yakın devlet adamlarına benzetilen Tayyip Erdoğan’ın ‘kullanım süresi’ dolmuştur.”

Bir ihtimal de (bana göre en güçlü ihtimal bu), bardağın dolmuş, halkın kendiliğinden ayağa kalkmış olduğunu, bu sebeple Erdoğan’ın gücünü süratle kaybedeceğini gören dış güçler halkın yanında yer alarak gelişmeleri yönlendirmek istiyor olabilir.

“Deliğe süpürme zamanı geldiği için, son ABD gezisinde Başbakan’a jübile yapıldığı” iddiaları doğru ise veya Başbakan’ın ifadesiyle “faiz lobisi” bu işin içindeyse Başbakan Erdoğan’ın ve Türkiye’nin işi çok zor demektir.

  • § Durumu böyle gören, güçlüden yana olanlar gemiyi terk etmeye başlamıştır. Liberal laik entelektüel kesim ve büyük sermayenin AKP’ye desteği sona erecektir.
  • § Bu iddialar doğruysa bir ekonomik istikrarsızlık ve akabinde siyasi istikrarsızlık riski içindeyiz demektir.
  • Ø Yine bu iddialar doğru ise belli merkezlerde Erdoğan sonrasının planlanmış olması gerekir. Oysa bizim için en büyük belirsizlik bu konudadır.

*****

Banu Avar’ın uyarısı ile sözü bitirelim: “Böyle süreçler turuncu harekât için uygun süreçlerdir. Halk sıtma ile ölüm arasına hapsedilir. Baskı ve şiddetten yılmış insanlar, önceden kurulmuş düzeneklere kolayca yönlendirilebilir.

HUKUKUN HAKKIN MÜDAFAASI ŞARTTIR! Ama yanlış yönlendirilmelere karşı dikkatli olmak da şarttır. Gezi Parkı’nda iktidarın emniyet güçleri tarafından inanılmaz bir vahşet uygulanan halk, haklı tepkisini ortaya koyarken, bazı odakların sahneye koyduğu oyunda figüran olmamaya dikkat etmelidir.

HAK İÇİN DİRENİŞİN sonuna kadar yanındayız. Hayatımızı bunun mücadelesi içinde geçirdik. Ama disiplinsiz ve bilinçsiz yığın hareketi, belirsiz odaklar tarafından yönlendirilebilir ve felaketle de sonuçlanabilir. Bugüne kadar Türkiye’de yaşanan felaketlerde gıkı çıkmayan, Türk milletine olan düşmanca tavırları aşikâr Uluslararası Af Örgütü ve benzer kurumların Gezi Parkı olaylarında kararlar yayınlaması, AB ve ABD siyasilerinin açıklamaları hayra alamet değildir. Uyarmak görevimizdir!”