28.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 985

Gezi Parkına Dair

 

Türkiye ne 1960, ne 1972, ne 1980, ne 28 Şubat ve 27 Nisan dönemlerindeki  Türkiye olmadığı gibi iç ve dış dinamikler açısından da farklılıklar gösterir.

Türkiye, dışarıda 124 büyükelçilik, 209 temsilcilik, 124 İş Konseyi ile dünyada en çok temsil edilen ülkesi oldu.19 ülke ile serbest ticaret anlaşması yaptı. G20 ülkesi 2015’de G20 toplantısına ev sahipliği yapacak. IMF’ye borcu kalmayan,152 milyar dolar ihracat yapabilen bir ülke.

Bulunduğu jeopolitik durum ülkemize yüklediği tarihi, siyasi ve ekonomik sorumluluklar yeni stratejiler yeni hedefler oluşturmayı zorunluluk haline getirdi 2023 hedefi gibi. Bu da büyüyen, güçlenen yapısı iç dinamiklerin ve dış dinamiklerin bölgesel ve küresel çıkar çatışmalarının tehdidi altında olduğunu bilmekteyiz.

Gezi parkı hadisesinin ülke geneline yayılmasını “Faiz lobisi”,”Provakasyon”,”Yabancı servislerin”,Akparti karşıtlığı”,”Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı”, “Taksim Kışla projesi”, “Çevre ve ağaçların sökülmesi”, “kişisel hak ihlalleri özgürlükler”, “iyi gitmeyen bazı şeylere karşı”, “polisin tavrı” ve benzer durumlara duyulan bir tepkilerin bileşkesi  olarak düşünebiliriz.

Bu hadiseleri herkes kendi hanesine yazmak için hem içeride hem dışarıda ciddi girişimler olduğunu hepimiz gördük.

Bu hadise Sosyo-politik, sosyo-ekonomik, psiko-sosyal, politik-psikoloji  açısından iyi değerlendirilmesi ve ciddi çıkarımların yapıldığı bir toplumsal gerçeklik olarak karşımızdadır.

“Dünya Emek-Sermaye eksenli sanayi aşamasından, dönüştürücü-inovasyon eksenli Bilgi Toplumu aşamasına geçti. Bu farkı görebilen şirketler değere dönüştürebildiler göremeyen şirketler ne olduklarını bile anlamadan ellerindeki her türlü gücün kaydığını yeni yeni görmeye başladılar.” http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=2422 Bu kavram Siyasi yapılar içinde geçerlidir. “Toplumun daha özgür ve daha refah bir hayat tarzını istemesi kentlere göçü hızlandırıyor. Dolayısı ile eğer kentleri yönetemeseniz bir çok sorunlarla karşı karşıya kalırsınız.”

Direnişi ortaya çıkaran temel sebep;  Türkiye’nin çok hızlı bir şekilde değişim-dönüşüm süreçlerini yaşaması buna mukabil  bürokrasinin buna ayak uyduramaması, toplumsal hak taleplerinin siyasiler(iktidar muhalefet)  tarafından karşılanmasındaki ciddi siyasi yetersizlikler ve öngörü noksanlığıdır.

Direnişi tetikleyen nedenler ise. Muhafazakar demokrat ve Laik Kemalist karşıtlığı, Yıllardır oluşan çatışmacı zihniyet, Demokratik kültürün zayıf olması. Devletin kurumlarına olan güvesizlik. Diyalog dilinin oluşmaması gibi sıralayabiliriz.

Demokrasi kültürü oluşamamış yapının özellikle 1990 doğumlu kesimin (y kuşağı) AK parti iktidarının yaşam tarzına ve özgürlüklere müdahale algısının yüksekliği  bu kesimde karşılık bulmuştur. Önümüzdeki süreçte bu kesimi( Çapulcu) dikkate almadan yürütülecek olursa yeni riskleri de beraber getirebilecektir.

KONDA araştırması “* Ankete katılanların yarısı 21-30 yaş arası. Yüzde 31’i 21-25 yaş arası, yüzde 20’si 26-30 yaş aralığında. Yüzde 35’i lise mezunu, yüzde 43 üniversite mezunu. Yüzde 33’ün babası üniversite mezunu, yüzde 28’inin ise lise mezunu.”

Çevre ve ağacı koruma amacı güden meşruluğu olan küçük bir hareket orantısız ve acımasız güç kullanımı sayesinde kitlesel bir direnişe dönüşebiliyor.

Toplumu hiçe sayan tepeden inmeci yaklaşımların ülkemizde karşılığı olmadığını önümüzdeki günlerde daha da çok göreceğiz.

Bu olaylar karşısında vatandaşın, medyanın, devletin, siyasilerin aldığı tutum halkın gözünde cereyan etmiş sosyal medyanın işleyiş tarzı da görülmüştür.

Özellikle siyasilerin kullandıkları ötekileştirici dil, empati yapma eksikliği, kendi aralarındaki ve halk arasında oluşturamadıkları diyalog ,uzlaşma kültürü beraberinde bazı riskleri de beraberinde getirecektir.

Yeni muhafazakar demokrat gençliğe paralel yeni özgürlükçü bireyci evrensel normlarla yetişmiş bir gençlikte birlikte ülkemiz demokrasisini oluşturacaktır.  Dolayısı ile daha katılımcı evrensel değerlerden haberdar, Bireysel özgürlüklere daha düşkün Anadolu’nun oluşturduğu ciddi değerleri de barındıran bir yapı siyasetçileri ve ülkeyi idare edenleri zorlayacaktır.

Bu yeni değişimi göremeyen kendini değiştiremeyen liderlerde aynı değişimi yakalayamayan işyerleri gibi tasfiye olacaklar yerlerine yeni, hatta yepyeni değişim liderleri ve yöneticileri gelecek.

Şunu hiç unutmayalım İş süreçleri, İş yapış şekilleri, işgücü profilleri değişirken, İş insanı profilleri direnemezler.

 

 

Neden: 1

0

 

Uzunca bir süredir sorulan ve benimde sormaya iştirak ettiğim bir sorudur: İslam alemi neden ilerleyemiyor?

Özellikle günümüzde kaynayan bir kazana dönen İslam aleminin oyun kurmaktan ziyade oyuncak olmaktan çıkamaması da bu soruyu daha sık sorar hale getirdi bizi…

Eskiyiyad edip hayıflanmayacağım…

Alışılageldiği üzere malum düşmanları işaret edip “birilerinin yüzünden” de demeyeceğim.

Zira biliyorum ki “başımıza gelen musibetler kendi elimizle kazandıklarımız sebebiyledir.” (Şura, 30) Yani insan öncelikle hatayı kendinde aramak ve sormak durumundadır.

Çünkü yine biliyorum ki ilahi adalet gereği herkes hakettiği gibi yaşamaktadır.

Peki, bizi bu hale ne getirdi?

Bir zamanlar dünyaya yön verirken şimdi yönümüzü bulamamamızın sebebi ne?

İnsanlığa katkı sağlayacak yeniliklere imza atmak yerine insanlığımızı sorgular hale gelmemizin altında ne yatıyor?

Tüm bu sorulara verilecek cevaplar aslında bir sayfalık makale değil, bir hatta birkaç kitap hacmini kapsar.

Fakat yine de bazı ana başlıklar çıkarabiliriz umudundayım:

İlerlemenin temel vasıtasının ilimde mesafe katetmek, yenilikler ortaya koymak ve ufuk açmak olduğunu zannederim pek çoğumuz kabul ediyor.

İlimde ilerlemek ise öncelikle “soru sormakla” başlar. Çünkü soru sormak mevcudun daha iyisini aramak, onunla yetinmemek, derinlemesine anlamaya çalışmak demektir. Bilinmeyene yolculuğun kapısını açar.

Sizi rahatsız da eder. Zira her halinizden memnun bir şekilde miskin miskin oturma şansınız kalmamıştır artık. Bir kere zihin harekete geçti mi cevabını bulmadan uyku bile uyuyamazsınız.

İşte bu noktadan hareketle diyebilirim ki çok uzun zamandır soru sormayı unuttuk, daha doğru kem kendimize hem de çocuklarımıza unutturduk.

Bunu kimi zaman “günah” adına kimi zaman “itaat” adına kimi zaman da “işimize geldiği için” unutturduk.

Bir klişe vardır: Din dogmalar üzerine kuruludur, sorgulayamazsınız. Bazıları bunu dini eleştirmek ve ilerlemeye mani olduğunu göstermek için kullanır. Bazıları da dini korumak adına aynı ifadeleri kullanmaz ama “anlayamayacağımızı” ifade ederek soru sormanın hata olduğunu vurgularlar.

Bu yaklaşım ki bana göre bizi bu hale getiren hususlar arasında belki de en önemlisidir, İslam’ın anlaşılamadığının en önemli kanıtlarından biridir.

Her şeyden önce Kur’an’ın metoduna terstir.  Hatırlayalım: Hz. İbrahim Allah’ı nasıl buluyor? Soru sorarak, sorgulayarak değil mi?

Kur’an bizim gerçeği anlamamızı sağlamak adına bize soru sormuyor mu? “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, yeryüzünde dolaşmaz mısınız” gibi pek çok ayette sorulan sorular sorgulamanın temeli değil mi?

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) ilk gelen “Oku” vahyine cevabı “tabii” yerine “ne okuyayım?” değil mi?

Dolayısıyla Kur’an “bilmediğimiz” bir meseleye dair konuşmamızı yasaklar (İsra, 36),bilinmeyeni araştırmayı değil.

Tam tersi, bilinmeyen öğrenildikçe insan kendini, hayatı ve dolayısıyla Allah’ı daha iyi anlayacaktır. Nitekim bugün ilimdeki pek çok gelişme dinin ortaya koyduğu prensiplere daha iyi ışık tutmuyor mu?

Bu noktada bir hususa daha işaret etmek gerekir: İslam ilmi dini-dünyevi diye ayırmaz. Zira her iki alan da Allah’a aittir. Her iki alanda yapılan araştırmalar ve elde edilen bilgiler de Allah’ın ayetlerini anlamaktır ki bu nedenle birbirlerini tamamlarlar, birbirlerine rakip değildirler. Bu ayrım bize Batı’dan sirayet eden bir sıkıntıdır. İslam ise bize bütüncül yaklaşmamızı emreder, aksi halde yeryüzünde gezip dolaşıp Allah’ı anlamamızı istemesinin hikmeti nedir?

Sorgulamanın önündeki bir diğer engel de “itaattir” ve İslam “körü körüne itaat”i de emretmez. Zira Peygamberlerden başka kimse “korunmuş” değildir. Bu nedenle ne kadar ahlaklı olursa olsun her insanın hata yapma payı vardır, İslam’da ruhbanlığın olmamasının esası budur.

Sorgulamanın önüne geçilmesi bazen de işimize öyle geldiği için olur. Zira her soru beraberinde “farklı” düşünceyi de getirecektir. Farklılıklar ise kendini bunlara hazırlamamış olanlar için sorun teşkil eder, cevabını bulmak için çalışması gerekir. Üretmesi gerekir. Ama çoğu zaman zor iştir üretmek, cesaret de ister. Hazırla idare etmek varken sıkıntıya girmeyi kim tercih eder?!

Üstüne üstlük yeni şeyler söyleyerek risk de alacaksınız! Siz olsanız ne yaparsınız?

Bir de alışılagelmiş şeylerin değişmesi ihtimali var ki bu da bazen otoritelerin sarsılması anlamına gelir. Kendi otoritenizi sarssanız bir dert başkasınınkini sarssanız ayrı bir dert…

İnsankorkar tabii! Korkunca ne yapacağı da belli olmaz değil mi?!

Allah-ü Teala’nın “hakikaten inananların üstün olacaklarına” (Al-i İmran, 139) dair vaadi bile unutulabilir!…

Peki, herkesin aynı düşündüğü, aynı baktığı bir yerde nasıl daha iyiye ulaşmak mümkün olur?

Kur’an’ı Kerim’i okurken bile hepimizin aynı derinlikte anladığını söylemek mümkün mü?

O nedenledir ki Hz. Peygamber (S.A.V.) İslam’ı insanların seviyelerine göre anlatmıştır.

Ve yine o nedenledir ki “ihtilafta rahmet olduğunu” vurgular… (Tabii bu ihtilaf bugün farklılıklar üzerinden yaşadığımız çatışmalar olarak anlaşılmasın! O ayrı bir bahis mevzuu…)

Farklı düşünmek kaçınılmazdır, yeter ki bu düşüncenin sebebi doğru düzgün delillendirilebilsin…

Bu konunun tek makaleye sığmayacağını söylemiştim, değil mi?

O halde devam edeceğiz…

 

 

 

 

Yalan mı?

0

Şu fani dünyanın haline bakın,
Hainlik, yamukluk pirim yapıyor.
Vatan, millet, Atatürk’ü sevene,
Birileri kindarlanıp çatıyor…

Türk Milleti neymiş,milliyetneki?
Sırf kendi Müslüman başkası değil.
Kullan kullan,çıkar sağla iş değil,
İnancımı tartmak hiçde hoş değil.

Sömüre sömüre hiç doymadınız,
İslamı kullanıp,hep yol aldınız.
Sizin Atatürk’ü kullananlardan,
Söylesenize be var mı farkınız?

Şu hale bak,yoksa kene misiniz?
Milletin sırtından zengin oldunuz.
Hainleri baş üstünde tutarak,
Apoyu da möhöm adam yaptınız.

Adalet sır oldu,bulunamıyor,
Hainlere çok fırsatlar verdiniz.
Anaları istismarda ederek,
Ülkemi Dünya’ya rezil etiniz.

Yandaşlık,haksızlık tavan yaparken,
Türklüğü çiğneyip,öcü yaptınız.
Ne farkınız kaldı bölücülerden,
Özür dileyiniz Türk Milletinden ve Atatürk’ten.

Belediyeler Neden Cenaze Götürmesin?

Büyükşehirlerden Anadolu’ya cenazeler götürülüyor. Bu işe en çok Şişli Belediye başkanı Mustafa Sarıgül yapıyor. Anadolu’yu gezerken Şişli belediyesi ve Mustafa Sarıgül’ün ismini taşıyan cenaze nakil araçları görüyorum. Diğer belediyelerde cenaze taşıma işini yapmaya devam ediyorlar.

Belediyeler kesinlikle cenaze taşımamalı. Belediyeler cenaze taşıyarak öncelikle kamunun ve tüyü bitmemiş yetimlerin ödediği vergileri sırf oy uğruna birilerine şirin gözükmek için cenazelerin naklinde kullanarak, hem kul hakkı yenmesine hem de cenazesini belediyeye taşıtan cenazeye kul hakkı yüklemesine sebep oluyor.

Gebze ve Kocaeli bölgesinde de bu tür cenaze nakil işleri yapılıyor. Darıca Belediyesi’nde mezarlık yeri kalmadı. Belediyeler cenaze nakli için harcadıkları paraları bir araya getirseler Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan 99 yıllığına büyük bir yer kiralayıp parsel parsel Gebze’de ki vatandaşlara mezar yeri olarak satsalar daha büyük hizmet yapacaklardır.

Gazetemiz bugün bu konuya geniş yer verdi. Bu konuda tüm belediye başkanlarını ve dernek başkanlarını görev davet etmek istiyorum. Cenazelerin nakli durdurulmalı.Artık biz Gebze ve Kocaeliliyiz. Deyim yerindeyse doyduğumuz yerlerdeyiz ve cenazeler doyduğumuz yerlerde kalmalı. Bu konuda yaptığımız haberi sizlerle paylaşıyorum.

Gebze bölgesinde ki en büyük sıkıntılardan birisi cenazelerin belediyeler aracılığıyla memleketlerine gönderilmesi.Gebze bölgesinde hayatını kaybeden vatandaşların bir kısmı ailelerinin isteğiyle defnedilmek üzere memleketlerine gönderiliyor.Talep eden vatandaşlar Belediyelere başvurmaları halinde hiçbir ücret ödemeden cenaze nakil aracı ve belediye otobüsleriyle memleketlerine gidiyorlar. İlk bakışta hayır hizmeti olarak görülen bu durum aslında bir çok kişi tarafından tepki çekiyor. Vatandaşlar cenaze götüren bazı araçların kaza yaptıklarını ve yeni ölümlerin meydana geldiğini hatırlatarak uygulamaya karşı çıkıyorlar.

YENİ MEZAR YERLERİ AÇILABİLİR

Konuyla ilgili dert yanan vatandaşlar bu şekilde kul hakkına girildiğini belirterek, cenaze naklinin kendi imkânlarıyla yapılmasını istiyor. Vatandaşların asıl defnedilmesi gereken yerlerin vefat ettikleri yerler olduğunun altını çizen vatandaşlar, cenaze nakline her yıl çok yüksek harcamalar yapıldığını söylediler.Harcanan parayla belediyelerin hazine arazilerinden 49 yıllığına çok rahat mezar yerleri alabileceğini ifade eden vatandaşlar, bu konuda yetkililerin duyarlı olmasını istediler. Belediyelerin asli görevinin cenaze nakli olmadığını ifade eden vatandaşlar bunun yerine yeni mezar yerleri açmanın, taziye evleri kurmanın daha cazip olduğunu ifade ettiler.

Sonuç olarak, Büyükşehirlerden Anadolu’ya cenazenin nakledilmesi her bakımdan yanlış ve masurlu. Cenaze götürülürken birçok trafik kazaları meydana gelerek yeni cenazeler oluyor. Kamu malı olduğu için cenaze araçlarının özel cenaze naklinde kullanılması yüzünden kul hakkı meydana geliyor. Cenazeler kul hakkı ile öbür dünyaya gidiyor. Cenaze naklinde yapılan harcalar büyükşehirlerde kalıcı mezarlık yerleri için tahsis edilmesi halinde tıpkı Avrupa ülkelerin de olduğu gibi çok geniş insan onuruna laik mezarlıklar meydana gelmiş olacak. Gezip gördüğüm Avrupa ülkelerinde mezarlara çok önem veriyorlar. Türkiye de Mezarlıklardan geçerken insanlar korkuyor. Son olarak cenazelerini doğdukları memlekete götürülmesine vasiyet edenlere bir hatırlatmakta bulunarak yazımı noktalamak istiyorum. Torunlarınız doğdukları yerlere gitmeyecekler, mezarlarınız orada unutulup gidecektir. Artık bizim vatanımız torunlarımızın yaşadığı bu bölgeler olacaktır. Mezarlarınızın torunlarınız tarafından ziyaret edilip fatiha okunmasını istiyorsanız.Cenazelerinizin başka yerlere gitmesini vasiyet etmeyin, yoksa Fatiha ya hasret kalırsınız.

 

 

Bavyera Eyaleti Batı Trakya Türkleri Aile Birliği Derneği ve BATTAM Batı Trakya Türkleri Araştırmaları Merkezi Başkanı Dr. (HC) Özkan Hüseyin ile Batı Trakya Türkleri’nin Meselelerini konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Batı Trakya kökenlisiniz. Batı Trakya Türklerinin problemleri ile yakından ilgileniyorsunuz. Bu sebeplerle röportajımızın konusu Batı Trakya olacak. Bu röportaj ile okuyucularımızın, şâyet var ise bilgi noksanlıklarını tamamlayabileceğimizi, mevcut bilgilerini tazeleyebileceğimizi ve ilgilerin diri tutulmasına, sevgilerin artırılmasına katkı sağlayabileceğimizi düşünüyorum.

Özkan Bey, röportajımıza Batı Trakya’nın sınırlarını çizerek başlayabilir miyiz?

Dr. Özkan Hüseyin: Batı Trakya coğrafi bir bölge adıdır. Batı Trakya bu gün Yunanistan sınırları içinde ve kuzeydoğu kısmında bulunmaktadır. Batı Trakya Türkleri adını, Batı Trakya bölgesinin isminden dolayı almıştır… Burada yaşayan Türkler,  Yunan pasaportu taşımaktadır.

Batı Trakya’nın doğusunda, Türk-Yunan sınırını belirleyen Meriç Nehri; batısında Mesta-Karasu nehirleri; Kuzeyinde Bulgaristan; Güneyinde Ege Denizi bulunmaktadır. Batı Trakya’nın nüfusu 350.000 civarındadır. Bu nüfusun 150.000’i Türk’tür. Türklerin yüzde sekseni köylerde, yüzde yirmisi de şehirlerde oturmaktadır.

Batı Trakya’nın Ege Denizi’ne inen düzlük kısmına Ova, Rodop Balkanları etekleri kısmına Yaka, Yaka’nın kuzeyindeki dağlık bölgeye ise Balkan Kolu adı verilmektedir.

Dağlık bölgede yaşayan bu Türkler, diğer Türk köyleriyle irtibat sağlayamazlar. Bulgaristan sınırı boyunca batıdan doğuya, Türkiye sınırına kadar uzanan 8 kilometre enindeki bölge ‘Yasak Bölge‘ durumundadır. Bu yasak bölgede on binlerce Türk yaşamaktadır. Buraya giriş çıkışlar özel izne tabidir. Derneklerimizin ‘Avrupa Parlamentosu’, ‘Avrupa Konseyi’ ve ‘İnsan Haklarını’ savunan kurumlara yaptıkları şikâyetleri sonucunda bu yasak, kısmen kaldırılmıştır.

Batı Trakya’daki Türk ahalinin % 95’i tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Tarımla uğraşan Türklerin bir kısmı da tütün üreticisidir. Bundan başka buğday, mısır, pancar, pamuk ve meyve yetiştiricisidir. Ancak % 5’i küçük esnaf ve sanatkârdır.

Batı Trakya 8578 kilometre kare olup İskeçe, Rodop (Gümülcine) ve Evros (Dedeağaç) olmak üzere üç ayrı vilayetten oluşmaktadır.

1923 yılında toprak mülkiyetinin % 84’ü Türklere aitti. Günümüzde ise ancak % 27’si Türk Azınlığın elinde kalmıştır.

Bu bölge, 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Yunanistan’a bırakılmıştır.

Çetinoğlu:Osmanlı toprağı‘ ve ‘Kadim Türk yurdu‘ olarak adlandırabileceğimiz bu coğrafya diliminde, ‘Evlâdı-ı Fâtihân‘ olarak isimlendirilen Türk unsuru nasıl oluştu?

Dr. Hüseyin: Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan birçok Türk olduğu gibi, Orta Asya ve Balkanlarda da birçok Türk toplulukları yaşamaktadır. Biz, Batı Trakya Türklerinden bahsetmek istiyoruz.

Batı Trakya dört bin yıllık bir yerleşim bölgesidir. Batı Trakya’nın ilk sâkinleri, Traklardır. Frigyalılar, Etrüskler, İskitler, Persler, Atinalılar, Makedonlar, Keltler, Romalılar, Vizigotlar, Ostrogotlar, Hun ve Kuman Türkleri bölgeye hâkim oldular.[1]   

Osmanlı Türkleri ilk defa Padişah Orhan Gazi devrinde, Şehzade Süleyman Paşa’nın kumandası altındaki kuvvetlerle Rumeli’ye ayakbastılar. 1354 yılında Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Gelibolu’yu fethettiler.

Şehzade Süleyman Paşa bir sürek avı esnasında uğradığı bir kaza neticesinde şehit olmuştur. Türbesi Gelibolu Bolayır kasabasındadır. 1359 yılında o yüce komutanın şehit olmasıyla geçici bir duraklama devri başlamış, bu duraklama devri 1361 yılına kadar sürmüştür.

Bundan sonra Lala Şahin Paşa gerekli hazırlığı ikmal ederek, o zaman Trakya bölgesinin en ehemmiyetli merkezi olan Edirne şehrinin fethine teşebbüs etmiş. Şehrin 1362 yılında fethiyle buranın muhafazası Lala Şahin Paşa’ya verilmiş.

Lala Şahin Paşa Edirne’yi emniyete alabilmek için, emrindeki muzaffer kuvvetlerle Meriç Nehri boyunca ilerleyerek, kolaylıkla Filibe’yi de fethetti. Bu surette Osmanlı fütuhatı Bulgaristan’ın orta kesimlerine kadar ilerlemiş ve böylece Bizans’ın Bulgaristan ve Makedonya Sırplarıyla irtibatı kesilmiş oluyordu.

Diğer bir Osmanlı fütuhatını sevk ve idare eden Gazi Evrenos Bey ise Vardar Nehri boyunca ilerleyerek, Gümülcine ve İskeçe’yi almış. Sırpların elindeki Serez’i de fethederek burasını bir üs haline getirmiş. Böylece, 1364 yılında Batı Trakya’nın fethi gerçekleşmiştir.

Daha sonradan Anadolu’dan Ceneviz gemileriyle Rumeli’ye Türk muhacirleri taşınarak, yerleştirilmiş. Önceleri burada yaşayan Kuman Türkleriyle kaynaşmaları sağlanmıştır.

Batı Trakya’nın büyük fatihi Gazi Evronos Bey, Batı Trakya Türklerinin unutulmaz kahramanlarındandır. Türbesi, Yunanistan sınırları içerisinde Yaniça (Vardar Yenicesi) kasabasında bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’de, konunun uzağında olan bir kısım insanlar; Batı Trakya halkının, Hıristiyan Slavların asimle edilerek zaman içerisinde Türk kültürünün zorla benimsetilmesi suretiyle oluşturulduğu şeklinde bir kanaate sâhip. Bu düşünceleri çürütecek gerçekleri açıklar mısınız?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya’daki bu insanlarımız üzerinde çeşitli söylentilere rastlanmaktadır… Bu insanlarımız öz be öz Türk soyundandırlar. 900’lü yıllarda kuzeyden gelerek Balkanlara yerleşen Peçenek Türkleridirler… Zamanla Sırpların ve Bulgarların baskısı altında kaldıkları doğrudur… Belki bu dönem için de de bu milletlerin dilinden ve kültüründen etkinleşmiş olabilirler… Ama bu insanlar kesinlikle Hristiyan olmamışlardır… 1364 yılına kadar Slav halkı içinde kendi varlıklarını korumuşlardır… Bölgeyi fetheden Lala Şahin Paşa ile de çatıştıkları bir gerçektir… Aralarında yaptıkları bir görüşme neticesinde kendilerinin de Türk oldukları anlaşılmıştır… Bu insanlar Lala Şahin Paşayla güçlerini birleştirerek Serez’i fethetmişlerdir… Osmanlı’nın bu bölgeye hâkim olması neticesi, Peçenek Türkleri kendiliğinden İslam dinine girmişler… Bu gün de bu insanlarımız kendilerini Batı Trakya Türk Toplumundan saymaktadırlar…

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, Batı Trakya coğrafyasının Türkleştirilmesinde ve Müslümanlaştırılmasında nasıl bir metot uyguladı?

Dr. Hüseyin: İlk önceleri Osmanlı devleti içinde mevcut olan dinî kurumlar Tekke Şeyhleri, Dervişler Batı Trakya Topraklarının üzerinde Türkleşme ve İslamlaşma konusunda büyük rol oynamışlardır… Tekke Şeyhleri müritleriyle beraber önce bu topraklara gelerek yerleşmişler ve tekkeler kurmuşlar… Tekkelerin etrafında tarıma elverişli tarlalar oluşturulmuş… Daha sonra bu topraklara Anadolu’nun muhtelif yerleşim merkezlerinden insanlar getirilip yerleştirilmiş… Bu gün tekkeler halen günümüzde dahi kullanılmaktadırlar… Belli günlerde de anma etkinlikleri düzenlenmektedir…

Çetinoğlu: Bulgarların; ‘Müslüman Türk komşun varsa, emniyettesin…’ şeklinde özdeyişleri var. Buna rağmen Türk düşmanlığı da had safhada. Bu çelişkiyi nasıl açıklamak gerek?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türklerine asimile politikası her parti döneminde uygulanmıştır… Yunanistan’da hangi parti iktidara gelirse gelsin bu uygulama değişmez… Çünkü bu uygulama Yunanistan Devletinin millî bir politikasıdır…

Batı Trakya Türkleri önce Lozan Anlaşmasından, Yunanistan Anayasasında ve Yunan Vatandaşlık Yasasındaki var olan haklarını bilmek mecburiyetindedir… Bu yasaları bilmeyen Batı Trakya Türkü kendisine uygulanan ayrıcalıkların ve haksızlıkların neler olduğunun farkına varamaz…

Yunanistan anayasasının 5. Maddesinin 2. Paragrafında şu ifadelere yer verilmiştir…Yunan egemenliği altında bulunan herkesin hayatı, namusu ile özgürlüğü, milliyet, ırk, dil, din, inanç ve siyasî kanaat ayrıcalığı gözetilmeden devletin himayesindedir.’

Bu demek oluyor ki Yunanistan’da başka bir millete, başka bir ırka, başka bir dine mensup ve başka bir dili konuşan insanların olduğunu teyit ediyor… Bunların her türlü hakları da devlet güvencesi altındadır demektedir…

Yunanistan’da bazı kurumlar kendi anayasasında var olan hakları uygulamamakla Batı Trakya Türklerine birçok haksız davranışlarda bulunmaktadırlar. Sadece bununla kalmayıp Yunan demokrasisine de zarar vermektedirler… Batı Trakya Türkleri önce Yunanistan içinde daha sonra da milletlerarası alanda demokrasi mücâdelesi savunuculuğu yapmalıdırlar…

Çetinoğlu: Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızda; geleneklere, örf ve âdetlere bağlılığın, millî ve İslamî hassasiyetin doruk noktada olduğu gözlemleniyor. Bu yapının oluşmasını ve korunmasını sağlayan ana damar nedir ve gerektiğinde nasıl güçlendirilir?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türkleri kendi gelenek ve göreneklerine, örf ve adetlerine, millî benliklerine,  dinî inançlarına ve diğer değerlerine bağlıdırlar… Batı Trakya’yı iskân eylediklerinden bu güne kadar, bu değerlere bağlı olarak yaşamaktadırlar… Batı Trakya’da yaşayan Türklerin bunun dışında başka yapacakları bir seçenek yoktur… Azınlık olmanın bilincindedirler…   

Çetinoğlu: Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Batı Trakya kökenli vatandaşlarımızın nüfusunun, Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türklerden daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Bu durum şüphesiz, göçler sebebiyle oldu. İlk göç, hangi sebeplerle, ne zaman başladı ve hangi dalgalarla tahmine dayalı olarak ne kadar insan Türkiye’ye geldi?

Dr. Hüseyin: Türkiye’ye ilk göç 1947 yıllarından sona başladı. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra da resmen Batı Trakya’dan göç ald. Bu göç Menderes hükümetinin talebi doğrultusunda gerçekleştirildi…  Aslında göçün maksadı Batı Trakya’daki topraksız halkı Türkiye’ye getirmekti. Ama bu hiç de böyle olmadı. Batı Trakya’daki toprak sahipleri bunu fırsat bilerek Batı Trakya’daki topraklarını Yunanlılara sattılar. Aynı zamanda da Menderes Hükümeti Türkiye ile Yunanistan arasında 1951 yılında Kültür anlaşmaları imzaladılar. Bu kültür anlaşmaları neticesi Türk köylerine ilkokul binaları yapılmaya başlandı. 1960 yılına kadar Türkiye bir yandan Batı Trakya’dan göç alıyor, bir yandan da Batı Trakya’daki köylere okul inşa ediyordu.

Asıl göç 1974 yılında Kıbrıs savaşından sonra Yunanlıların baskıları sonucu başladı. Birçok Batı Trakya Türkü korkutularak göçe zorlandı. Bunların çoğu Türkiye’ye muhtelif şehirlere yakınlarının yanına gittiler. Buralardan arsalar satın alarak yerleşmeye başladılar. Kimi elindeki paralarla bu arsalara bina inşa ettiler. Kimileri de daha sonra elindeki toprakları Yunanlılara satarak paralarını Türkiye’ye intikal ettirdiler. Kimi bu paraları çok iyi değerlendirdi ve büyük iş yeri sahibi oldular. Kimileri de iş hayatında başarılı olamadılar. 1990 yıllardan sonra bir kısmı Türkiye’deki mal varlığını satarak tekrar Batı Trakya’ya yerleştiler, bir kısmı da Almanya’daki yakınlarının yanına gitti.

1970’li yıllarda birçok Batı Trakya Türk’ü çalışmak maksadıyla zaten daha önceden Almanya’ya ve Avusturalya’ya işçi olarak gönderilmişti. Bu amaçla Almanya’ya 20.000 kişi gönderilmiş oldu. Yunanistan’ın Avrupa Birliğine girmesiyle bir o kadar Türk daha Almanya, Hollanda ve İngiltere’ye yakınlarının yanına gitmiş oldu. Bu gün Avrupa birliği ülkelerinde 40.000 Batı Trakya Türk’ü yaşadığı tahmin edilmektedir…

Çetinoğlu: Türkiye’de yaşamakta olan Batı Trakya kökenli soydaşlarımızın – dindaşlarımızın belli başlı problemleri nelerdir?

Dr. Hüseyin: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmiş bir Batı Trakyalı Türkün hiçbir problemi yoktur… Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlık haklarının tamamından yararlanmaktadırlar.

Ancak Yunan vatandaşı olarak Türkiye’de yaşayan Batı Trakya Türkleri, Yabancılar Polisinden aldıkları ikametleri süresince kalabilmektedirler. Bu ise sadece insanlarımızın Türkiye’de ikamet etmelerini sağlamaktadırlar. İş yeri açma ve çalışma müsaadeleri verilmemektedir. İş yeri açmak veya bir işyerinde çalışmak isteyen Batı Trakya Türkleri Çalışma Bakanlığına müracaat ederek izin alma mecburiyeti vardır. Mal edinme hakları ise sadece belediye sınırları içinde olan yerleşim yerlerinden gayrimenkul satın alabilmektedirler… Gayrimenkul tapu işlemleri yine Ankara Tapu Kadastro Dairesi onayı ile geçerli olabilmektedir. Şehir dışındaki köylerde ikamet edebilirler, ancak ev, tarla satın alamazlar. Batı Trakya Türklerinin birçoğu, geçimini tarımdan sağlamaktadır. Batı Trakya Türklerinin bu durumu göz önünde bulundurularak gerekli düzenleme yapılmalıdır.

Çetinoğlu: Hâlen batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın Türkiye’den beklentileri nelerdir. Hükümetimizin bu beklentilerin karşılanması konusundaki tutumunu değerlendirir misiniz?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya’daki Türkler Türkiye’den 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla Yunanistan’a ‘Azınlık‘ olarak emanet edilmiştir. Batı Trakya Türk Azınlığına tanınan 37. Maddeden 45. Maddeye kadar olan hakların arkasında durmasını beklemektedirler. Ayrıca Yunanistan Anayasası ve Vatandaşlık hukukundaki farklılıkların ortadan kaldırılması gibi girişimlerde bulunmasını talep etmektedirler.  

Anavatan Türkiye’deki Gayri Müslimlere tanınan haklar, Yunanistan’daki Türklere de tanımalıdır. Milletlerarası hukuka göre mütekabiliyet uygulanmalıdır.   

Çetinoğlu: Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da; Rumeli, Batı Trakya ve Balkan Türkleri adları ile pek çok vakıf ve dernek var. Şüphesiz sayılarının çok olması, hizmet yarışı ve rekabet zemini oluşturması açısından faydalıdır. Bu kuruluşların, altında birleştikleri federatif bir yapılanma söz konusu mu?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türklerinin oluşturdukları dernekler, federasyon ve konfederasyonlar yeteri kadar vardır. Bu teşkilatlarımızın sosyal ve kültürel amaçlı olmalarında yarar var. Rumeli, Batı Trakya, Balkan Türkleri, geldikleri ülkelerden kültürleriyle beraber geldiler. Bu kültür değerlerini Türkiye sınırları içinde de yaşatmak için gayret etmeliler.

Bu tür çalışmalar, Türkiye’nin kültürel zenginliklerini ve hem de o topraklardaki yaşayan insanları manevî yönden ayakta tutmayı sağlar.  Bunlar Avrupa standartlarına göre STK (Sivil Toplum Kuruluşu) anlayışına göre yapılmalıdır. Bu derneklerimizin siyasî partilerden bağımsız faaliyet göstermelerinde yarar var. Siyasete âlet edilmemeli. Kişi hangi partiye mensup, hangi ideolojiye sahip olursa olsun ana ve temel konu derneğin tüzüğündeki amaçları doğrultusunda hareket etmeliler.

Çetinoğlu: Devletin etkili makamlarında bulunan yetkililerin, Batı Trakya Türkleri için faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına yaklaşımlarını değerlendirir misiniz?

Dr. Hüseyin: Şu an görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’deki siyasî partiler sadece Batı Trakya Türk Derneklerine değil, bütün göçmen derneklerine önem vermektedirler. Her parti bu derneklerden aday gösterme ve oy alma gayreti içindedir.

Türkiye’de yabancıların gayrimenkul edinme ile ilgili yeni çıkan kanununda Batı Trakya Türklerine ayırım gözetmeksizin Gayri Müslümlerle aynı kefeye konulmuşlardır. Daha önceki kanunlarda Batı Trakya Türklerine ayrı bir statü tanınmıştı…

Çetinoğlu: Batı Trakya Türkleri ile ilgili olarak, yaşadığımız son bir yıl içerisindeki olumlu gelişmelerden söz eder misiniz?

Dr. Hüseyin: Batı Trakya Türkleri ile ilgili olumlu bir gelişme göremiyoruz. Var demek saf dillilik olur… Yunanistan Batı Trakya Türklerine hiçbir zaman iyi niyetli yaklaşmamıştır… Her zaman değişik yöntemlerle asimile politikalarını uygulamış ve halen de uygulamaktadır…

Son birkaç ay içinde gözlemlediğimiz gelişmeler hiç de iç açıcı değil… Altın Şafak denen aşırı sağcı derneklere destek vererek Batı Trakya’da terör havası estirerek halkımızın içine korku salarak psikolojik bir hareket uygulamaktadır.

Çetinoğlu: Siz, Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olarak Türkiye’de yaşayan Batı Trakya kökenli vatandaşlarımızla Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımız-dindaşlarımız arasında, gönlünüze göre güçlü ve etkili bir kültür köprüsü, gönül bağı oluşturabiliyor musunuz? Aşamadığınız zorluklar ve sebepleri hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Hüseyin: Türkiye’de yaşayan Batı Trakyalı kökenli insanlarımızın Batı Trakya’daki yakınlarıyla her zaman samîmi ilişkiler içinde olmuşlardır. Türkiye’de yaşayan insanlarımızın muhakkak bir kesimi Batı Trakya’da kalmışlardır. İster Batı Trakya’da olsun isterse Türkiye’de isterse başka ülkelerde olsun Batı Trakya Türkleri parçalanmış bir aile olarak görülmektedirler.

Türkiye’deki Sivil Toplum Kuruluşlarıyla Batı Trakya’daki Sivil Toplum Kuruluşları samimi bir diyalog içinde birlikte hareket etmektedirler. Avrupa, Amerika, Avustralya’daki Batı Trakya Türk Dernekleri de Batı Trakya’daki insanlarımızın karşılaştıkları sıkıntıları dünya kamuoyuna duyurmaya gayretlidirler.

Batı Trakya dışında yaşayan Batı Trakya Türkleri hâlen Yunan korkusunu üzerlerinden attıkları iddia edilemez. Yunanistan’a karşı yapacakları her hak arama mücâdelesinde başlarına gelebilecek olan olumsuzlukların hesabını muhakkak yaparlar.

Çetinoğlu: Son olarak… Özkan Bey, Batı Trakya Türkleri ile ilgili kitaplarınız ve diğer yayınlar konusunda neler söylemek istersiniz?

Dr. Hüseyin: Almanya’nın Münih şehrinde faaliyet gösteren ‘Batı Trakya Türkleri Aile Birliği Derneği’miz bünyesinde 1995 yılında kısa adı BATTAM olan ‘Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi’ni kurduk. Bu merkez etrafında dünyanın çeşitli yerlerinden ilim adamları yer aldı. Milletlerarası araştırma kongreleri düzenledik. Çok sayıda ilim adamları Batı Trakya ile ilgili çalışmalar yaparak, tebliğler sundular. Batı Trakya’mızın bilinmeyen değerlerini gün ışığına çıkardılar. Bu tebliğleri bir araya getirerek kitaplar halinde yayınladık. Böylece 12 sene gibi kısa bir zamanda 15 ayrı konuda 15 tane kitabı Batı Trakya ve Türk dünyasına kazandırmış olduk. Bu kitaplarımızı çeşitli ülkelerin kütüphanelerine ve üniversitelerine gönderdik. Böylece araştırmacılarımızın da önünü açmış olduk.

Bu kitaplar 100 yıllar önce yazılması gereken kitaplar. Ancak ihmal edilmiş veya ilgi duyulmamış. Biz bu açığı kapatmış olduk. Şu an bizi örnek alan gençlerimiz kitap yazma girişimlerinde bulunarak, Batı Trakya’daki diğer eksikliklerin giderilmesi için gayret sarf edilmektedir.

Çetinoğlu: Sayın Dr. Özkan Hüseyin! Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

Dr. Hüseyin: Dâvâmızın ve faaliyetlerimizin kamuoyuna detaylı bir şekilde duyurulmasına imkân sağladığınız için ben de size ve gazeteniz Önce Vatan’a teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Dr. ÖZKAN HÜSEYİN:

1947 yılında Batı Trakya’da Rodop (Gümülcine) vilayetinin Kargılı Sarıca köyünde dünyaya geldi.

İlköğretimini kendi köyünde tamamladı. Askerlik görevini Yunanistan’da yaptı.

1972 yılında Almanya’ya çalışmak amacıyla gitti. Bavyera Türk Sanat ve Kültür Derneği’nin idare ve kültürel çalışmalarında görev aldı.

Batı Trakya Türklerini bir dernek çatısı altında birleştirmeye gayret etti. T.C. Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı anısına Almanya Münih’de 22 Mart 1981’de Batı Trakya Türkleri Aile Birliği adlı derneğin kurulmasında rol aldı. Bu derneğin çeşitli kademelerinde bulundu; Batı Trakya Türleri Aile Birliği Derneği başkanlığını yaptı.

Kısa adı BEBTTAB Bavyera Eyaleti Batı Trakya Türkleri Aile Birliği bünyesinde, Batı Trakya Türk Evi’ni kurdu ve hizmete açtı. Kısa adı ‘BATTAM-Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi’ olan kuruluşu faaliyete geçirdi. Merkezin yayın faaliyetlerini başlattı. Batı Trakya-Dr. Sadık Ahmet Camiini Almanya Münih şehrinde hizmete açtı. İLMER (İlim ve İletişim Merkezi) BİLMER (Bilgi ve Bilgisayar Merkezi) KÜGMER (Kültür, Kütüphane ve Gençlik Merkezi)ni kurdu.

22 Mayıs 2007’de Batı Trakya Türkleri Araştırma Merkezi (BATTAM) Başkanı Özkan Hüseyin’e Türk Dünyasına yaptığı hizmetlerinden dolayı, Azerbaycan’da bulunan bilim kuruluşu VEKTÖR Beynelmilel İlim Merkezi tarafından ‘Fahri Doktor’ unvanı verilmiştir. 

Dr. Özkan Hüseyin, Liderlik Okulunun Ankara Gazi Üniversitesi İİBF’in 100. yıl salonunda düzenlediği Liderlik, Proje Yönetimi, Kriz Yönetimi, Sosyal Medya, Beden Dili, Diksiyon ve Osmanlıca okuma ve yazma kursları gibi seminerlere katılarak sertifikalarını almıştır.

 

 

 

 


 

Sosyal Hareketler ve Bir Taklit

Teknolojinin getirdiği yeni buluş, araç ve gereçler, iletişim alanındaki hızlı gelişmeler, kitle hareketlerini tetiklemekte, kısa sayılabilecek sürede binlerce kişi haberdar edilebilmektedir.

Sosyal hareketler toplum içinde tutumları, davranışları ve sosyal ilişkileri değiştirmek üzere uyumlu çabalara girişmiş insanlardan meydana gelen gönüllü birliktelikler olarak düşünülebilir. (Prof.Dr.Orhan Türkdoğan, Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi, İstanbul 2004,Sh.625) Sosyal hareketler kollektif davranışlardan beslenir. Bir bakıma sosyal hareket insan ilişkilerinde etkileşime şekil verme sürecidir. (Aynı kaynak Sh.34) Bu süreç, organizma gibi canlı olan toplumda sürer.

Toplumda fikir hürriyeti arttıkça veya tersi fikir ve düşünce hürriyeti kısıtlandıkça, dayatma ve baskılar arttıkça sosyal hareketler artar ve çeşitlenir. Klasik ideolojik çatışmaların yerini alan çevre sorunları, etnik ve cinsiyet sorunları dikkat çeker olmuştur. Değişimi yakalayamayanlar 1960 ve 1970’lere göre zihinleri ayarlı olanlar sosyal hareketleri alışılmış kalıp ve etiket altına sokabilirler. Onların odak noktası sosyal hareketleri darbe ve darbe altyapısı olarak kabullenmektir. Bu bir eski alışkanlıktır. Aşırı sol ve devrime zihinleri asılı kalanlar da yaptıkları işin devrim olduğunu zannederek böbürlenirler. Oysa Türkiye’de aşırı sol çevrelerin unuttuğu şey; izinsiz devrim yapılamayacağıdır. Devrim yapacağız diye yüzlerce gencin hayatı karartılmış, yüzlercesi kullanılmış ve bazı devrimci ağabeyler tarafından da ispiyon mekanizması işletilmiştir.

Bu konuda söylenecek çok şey var ama;Taksim Gezi olayları ve ülke sathına yayılışı bize bu kısa girişi yaptırdı.

Sosyologlar sosyalleşmede (Toplum üyeliğini kazanmada) belirli basamaklardan bahsederler. Bunlar aile, eğitim kurumu,akran grubu, çalışma hayatı ve medyadır. Buna internet ve sosyal medyayı da ilave edebiliriz. Yazılı ve görüntülü basının görevini yapamadığı, yapmadığı, çeşitli menfaat hesapları ile gerçeklerin üzerine gidemediği ve baskı altında olduğu sık sık dillendirilmektedir. Basının basın dışı amaçlar için holdinglerce kullanıldığı bir ortamda basın hür olamaz. İktidarlarca güdümlü hale getirilir. Yerli yazılı ve görüntülü basın Gezi olayları dolayısıyla da sınıfta kalmıştır. Vatandaşın haber alma hakkının şu veya bu sebepten adeta gasp edildiği bir ortam demokrasi ile bağdaşmaz. Toplumun büyük kesimi basın yolu ile bilgilendirilemediği ve olup bitenden haberdar olamadığı için devreye sosyal medya girmiş bu alanı kullananlar tepki gösterebilmişlerdir. Tepkisiz toplumdan hep şikâyetçi olanlar bu defa tepkiyi tartışır hale gelmişlerdir. Ancak sosyal hareketleri ve olayları fırsat bilen bazı hem marjinal, hem de modası geçmiş ideolojik örgütler ve bölücü ve ırkçı terör örgütü parsadan pay kapmaya çalışmıştır. Birçok kışkırtıcı ve çatışmayı yayıcı, üzücü sonuçlar doğurabilecek olayın Emniyet tarafından engellendiği anlaşılmaktadır.

Çevrenin korunması tabii ki çok önemlidir. Ancak bundan daha önemlisi ülkenin ve Cumhuriyet tarihinin bir yol ayrımına getirilmiş olmasıdır.Bu unutulmakta ve göz ardı edilmektedir. Yeni Anayasa’da milli kimlik, yeni vakıflar ve petrol yasaları, birer yabancılaşma şeklindeki özelleştirmeler, yabancıların toprak edinmelerinde mütekabiliyetin kaldırılması, Cumhuriyet, milli devlet, milli kimlik, üniter yapı, siyasi ve ekonomik çıkarlarımızla ilgili hassasiyet kaybı tepkiyi de taklit çizgisine çekerek yeşile ve çevre sorunlarına odaklanmıştır.

Çözüm hukuk devletini korumak, yargı bağımsızlığını sürdürmek ve eksik demokrasi anlayışına sapmamak, kamplaştırmaları hızlandırıp oya çevirmemek, özgürlük ve güvenlik arasındaki dengeyi kurabilmektedir. Siyasi iktidarlarla ters düşen görüşler, demokrasi ile de ters düşmüş anlamına gelmez. 

Tiyatro Seyrediyoruz Beyler

Gezi idi,parktı,çapulcu idi derken 6491 sayılı Petrol Kanunu yeni değişiklikleri ile birlikte meclisten geçtikten sonra Cumhurbaşkanınca da onaylanarak resmi gazetede yayınlandı ve yürürlüğe girdi.

Yapılan yeni değişiklik ile Türkiye’de petrol arayacak yabancılar lehine olan şartlar daha da geliştirildi ve kapitülasyonlar benzeri hükümler getirildi.Merak edenler veya inanmayanlar lütfen resmi gazeteden bakıp görsünler.

Beyler siz cambaz seyrederken birileri Türkiye’nin yer altı ve yer üstü zenginliklerini,ekonomik kaynaklarını,bankacılık sektörünü,hatta topraklarını alıp götürüyor.Merak edenlere tavsiyemdir.Lütfen araştırın.Türkiye’de yer altından altın çıkaranların yüzde kaçı Türk veya hiç var mı? Bor,Toryum gibi stratejik madenlerimizin çıkarma ve işletme haklarının ne kadarı yabancılara peşkeş çekilmiş.Mesela meşhur Rotzchild’lerin bu alanlarda ele geçirdiği haklar ne kadar.

Yunanlılar Ege’de Ordu Karargahımızın 4-5 mil yakınında bulunan kaç tane adayı işgal edip bayrak dikti ve kilise yaptı.
Siz tiyatro seyretmeye devam edin beyler.
Bir sözüm de siyasilere.Millete mesaj verme adına birbirinize bağırıp çağıracağınıza bu konularda ne kadar milli,ne kadar ülke çıkarına davrandığınızı gösterin. 
Unutmayın.
Milletlerin geleceğini tiyatro seyreder gibi olayları seyredenler değil,ülke çıkarlarını koruma adına dik duranlar ve gereğini yapanlar aydınlığa çıkarabilir.
Seyrettiğimiz oyun yeter beyler.Lütfen gözümüzü açalım.

Manipülasyon…

Türkiye’de her saat başı bir yazı yazsanız yine de hepimize yetecek kadar malzeme var. Onun için bazen kendi kendime dert ediniyorum; “Şunu da yazamadım, bunu da yazamadım” diye… Bu günde sizlerle paylaşmak istediğim konu: manipülasyon.

İnsanlarımız bu coğrafyada yüzyıllardır bir manipülasyona tabii tutuluyor. Manipülasyon; kelime anlamı itibarı ile insanların “Kendi bilgileri dışında veya istemedikleri halde etkileme veya yönlendirme işlemine tabi tutulmak” olarak tarif edilebilir.

Manipülasyon olmayan bir şeyi varmış gibi göstererek yanlış haberler ve söylentilerle, gerçek olmayan işlemlerle; sosyal, siyasal, ekonomik rant elde etmek için de kullanılan bir olgudur.

Örneğin Türkiye’yi; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları kurmuştur. Atatürk öncesi; ulusal ve uluslararası konjonktürü bilmezseniz, size Atatürk’ün yaptıkları bir şey ifade etmeyebilir. Ondan sonra gider “80 sene ne yapıldı ki; şu son 10 yıllık AKP iktidarında yapılanlara bak” diyebilirsiniz. Eğer böyle yaparsanız ya manipüle etmiş yada manipüle edilen olarak kullanılmış olursunuz.

Bir iktidar, günlük yaşamı döndürebilmek adına bile bir şeyler yapmak zorundadır. Ancak bu gün yapılabilenlerin hangi temel üzerine yürüdüğünüde, doğru sonuçlara ulaşmak bakımından bilmek gereklidir.

Ülkemiz üzerinde dün adına emperyalist dediğimiz bu günde küreselci adını taktığımız güçlerin büyük bir rekabet savaşı vardır.Bu güçlerin aralarında anlaştıkları gün“hapı yuttuğumuzun resmi” olacaktır. Acaba “Gezi Olayları”nda bu güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin, Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Türk Milletine karşı, bizim henüz bilmediğimiz bir anlaşması var mı? Ve varsa iyi niyetli insanlarımız manipüle edilerek bu olaylarda kullanıldı mı?

ABD’nin 1919 yılında Türkiye’de “Yüksek Komiser” olarak görevlendirdiği Amiral Bristol, ABD’ye gönderdiği 08 Eylül 1920 tarihli telgrafta “Yunan kuvvetlerinin, Anadolu’daki Türk Milliyetçilerine karşı sonuç alıcı eyleme girişmesine, Fransız ve İtalyanlar etkin biçimde karşı çıkıyorlar. Öyle görülüyor ki; Fransız ve İtalyanlar siyasal ve ekonomik nedenlerle Kemal akımının tümden ortadan kalkmasını istemiyorlar” diyor. Görüyorsunuz İngiliz güdümlü Yunan politikalarına karşı Fransız ve İtalyanların aldığı tavır, bizi rahatlatıyor.

Bu gün herkesin dilinde bir “bende milliyetçiyim” sözü var. Bunları söyleyenlerin çoğuda tarikatçi ve cemaatçi. Çünkü milliyetçilik yükselen bir trend. Bunu düşürmek için manipülasyona ihtiyaç var. Onlara sokakta öyle konuşun diye telkinde bulunuluyor. Ama bu “bende milliyetçiyim” diyenlerin hepsi, Atilla İlhan’ın tabiri ile bir “Türk Milliyetçisi” olan Atatürk’e karşılar… Hatta onu Türkiye Cumhuriyetini kuran bir “ayyaş” olarak niteliyorlar. Bu ne perhiz ne lahana turşusudur. Bu olsa olsa samimi halkı manipüle etmektir.

Türk Milletini 36 parçaya bölen, ihanetle müzakereye oturan, milli ve manevi değerlere saldıran, halkına eziyet eden, zengini daha zengin fakiri daha fakirleştiren, toplumu İnançlı – İnançsız diye ayıran bir iktidarı; Ay – yıldızlı bayraklarla karşılamakta bir manipülasyondur.

Kanaatimce halk; hem iktidar yönünden hem de dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından bir çıkmaza itilmiştir. Bütün bunlar arasından cımbızla seçtiğim tek doğru söz RTE’nin “faiz lobisi”ne yönelttiği suçlamadır.

Peki niye manipüle oluyoruz? Onu da Nihal Atsız’a söyletelim “Edebiyat, tarih, coğrafya dersleri okutmakla, güdülen gayelerden birisi de gençlere millet ve yurt sevgisi aşılamaktır. Bu işin hiç yalan söylemeden, gerçekleri değiştirmeden yapılması gerekir. Çünkü yalancılık üzerine kurulmuş yutseverlik olamayacağı gibi, gerçeklerin değiştirilmesinden de hiç bir erdem doğmaz”.

Evet!At izinin it izine karıştığı bu günlerde yine manipüle edilerek, Türk Milletinin hakimiyeti elde etmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Bu manipülasyon;hangi ad ve nam altında yapılıyorsa yapılsın, amaç budur. Bunu anlamak için bütün gözlerin açık ve akılların uyanık olmasına ihtiyaç var. Bilmem anlatabildim mi?

İbret Sırdır

0

Maddeten başsız ve korumasız kalanların; üstelik himayeden, kollamak ve kollanmaktan yoksun olanların, bir de mânen boşlukta bulunanların yabancı fikir cereyanlarına, ecnebi zararlı  akımlara kapılmamaları mümkün olmuyor.

Çünkü insan inanmak ihtiyacındadır. Doğruyu bilmeyince, bulmayınca ve görmeyince, bir de gösteren olmayınca;yanlışa, eğriye yapışmadan edemiyor. Zira  “İnsan mükerrem, keremli bir varlıktır. Hakikati arar. Bazen hakikat diye dalâlete, sapık yollara sarılır.” Nitekim bu konuda meşhur Şâfiî hazretlerinin şu sözü ne kadar düşündürücüdür: “Hakla meşgul olmayanı, bâtıl istila eder.”

Demek ki insan başıboş bırakılmaya gelmiyor. Tevekkeli İslâm, herkesi önce kendi kendisiyle ilgilenmeye. Sonra da başkalarına tebliğle, duyurma ile boşuna sorumlu tutmuyor. Zira insan, hem maddeten hem de mânen daima yoldadır, her zaman yolcudur. Durması ise büsbütün geri kalmak, yoldan olmak ve yolcu oluştan düşmektir. Bu yol ise ya doğru yoldur veya eğri yol.

Tabii ki ondan istenen, ondan beklenen ve ondan umulan; doğru yolun, Hak yolun yolcusu olmasıdır.

Demek ki düşünce ve yorumda, yersiz dış müdahaleler, dıştan karışmalar; iç karışıklığa , iç bölünme ve parçalanmalara sebebiyet veriyor. Herkes bu duruma fırsat vermemekle mükellef ve yükümlüdür. Yoksa başkaların oyununa gelmiş olur.

Kendi olumsuz iç ve dışımızdaki şer güçlerin oyuncakları olarak, hem iç âlemimiz olan ruhsal âlemde, hem dış âlemimiz olan beden ülkesinde huzursuz ve perişan oluruz. Çünkü bu durumda; millet hükmündeki ruh darma dağınık; ruhun vatanı sayılan beden huzursuz; vatan denen beden, millet denen ruh devleti tedirgin olur.

Zaten özel geçmişimiz olan mazi ve genel geçmişimiz olan tarih; ibret almak içindir. Eğer ibret alınsaydı, merhum  Âkif’in dediği gibi tarih hiç tekerrür eder miydi? Yani tekrar tekrar eski olaylar;  yeniden yaşanır hale gelir miydi?

İşte insanın hızla yükselişinde, insanın sür’atle seçkinleşmesinde ve insanın çabuk gelişmesinde yatan sır budur: İbret almak. Yani yanlışları tekrarlamamak hasleti, sırrı.

Hemen belirtelim ki, hayat demek, gaye demektir. Gayeden maksat ise diğer insanların mânevî  hizmetine koşmaktır. İnsanlara yaratılış gayesini, varoluş hikmetini hatırlatmaktır. Onları; Hak yolla, Hakk’a getirmektir. Gerçek insanlığına kavuşturmak gayretidir.

İnsanlık yolu budur işte. Hem de sırasında, bu uğurda herşeye katlanmaktır. Acılardaki gizli tadın farkına varmaktır. İnsanların ebedî  hayatını garantiye almaları uğrunda baş koyma hareketidir. Ve bundaki tadına doyum olmaz, insanlık sırrını keşfetmektir.

Zaten “ibret” de bir sırdır. Ne mutlu bu sırra erenlere. İbret alıp gereğini yapanlara. Maddeden, olaydan ve olup bitenlerden; ibret denen mânâya geçenlere. Böylece ruhun huzuruna erenlere. Kısaca ibretle huzur bulanlara.

Ne mutlu huzurdan da ibret alan ibretliklere. Çünkü ibret; maddeden mânaya geçiş inceliğine vakıf olmaktır. Maddenin yoğunlaşmış mâna olduğunu bilmektir. Yumak yumak maddeyi; tel tel mâna haline getirmektir.

Evet, ibret de bir sırdır. Ne mutlu bu sırra erenlere.

 

1045 – 1046

 

 

En Hayırlı İnsanlar: Kur’an’ı Öğrenen ve Öğretenler

Yüce Allah, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmaları için yeryüzüne peygamberler göndermiş, onlara da suhuflar ve kitaplar indirmiştir.

Allahu Teâlâ, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de en son ilahî kitap olarak Kur’an-ı Kerim’i göndermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in en büyük mucizesi olan Kur’an hakkında Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.” (İsrâ,17/9-10)

Kur’an-ı Kerim; hak ile batılı birbirinden ayıran, evrensel mesajları kıyamete kadar insanlığa yol gösterecek olan hidayet kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim; Rabbimizden bizlere bir öğüt, kalplere bir şifa, inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmettir. (Yûnus, 10/57)

Kur’an-ı Kerim’in yegâne maksadı, insanı nefsinin hevâ ve hevesleriyle meşguliyetten kurtararak, Allah’ı bilmeye,  sevmeye ve O’na yakınlığa sevk etmektir. Bu da ancak Kur’an ile hemhâl olmakla mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün, “Şüphesiz insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır!” buyurmuştu. Ashab-ı kiram: “Ey Allah’ın Resûlü! Onlar kimlerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır!” cevabını verdiler. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 16)

Cenâb-ı Hak,  kelamına muhabbet ve hürmet besleyen ve onunla hemhâl olan kullarını sevmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah, geceleyin iki rekât namaz kılan (ve Kur’an okuyan) bir kulu dinlediği kadar hiçbir şeyi dinlemez. Allah’ın rahmeti, namazda olduğu müddetçe kulun başı üstüne saçılır. Kullar, Kur’an’la hemhâl oldukları andaki kadar hiçbir zaman Allah’a yaklaşmış olamazlar.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 17)

Her Müslümanın Kur’an’a hürmet göstermesi, öğrenip okuması ve manasını anlayıp gereği gibi amel etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla her anne-babanın, evlâdına verebileceği en kıymetli hediye onu Kur’an ahlâkıyla yetiştirmesidir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!” (Tahrîm, 66/6) buyurarak, Müslümanın kendisinden sorumlu olduğu kadar aile fertlerinden de sorumlu olduğunu bildirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), bu sorumluluğu yerine getirebilmek için yapılması gerekenler konusunda şöyle buyurmuştur: “Onlara, Allah’a kul olmayı, taat ve itaati emreder; yine onları Allah’a isyan etmekten ve günahlardan sakındırırsınız, işte bu, onları korumak demektir.” (Alûsî, Tefsîr, XXVIII, 156) Allah Rasûlü (s.a.s.) başka bir hadis-i şerifinde ise; “Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir miras bırakmamıştır” (Tirmizî, Birr, 33) buyurarak, çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük iyiliğin onları güzel ahlâk üzere yetiştirmek olduğunu haber vermiştir.

Kur’an’ı Kerim okumak ve onu anlamaya çalışmak, bir Müslüman için en kazançlı amellerden biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde; “Kur’an okuyunuz, çünkü Kur’an kıyamet gününde ehl-i Kur’an’a şefaatçi olarak gelecektir” (Müslim, Müsafirin, 252) buyurarak, Müslümanları Kur’an öğrenmeye ve okumaya teşvik etmişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.s.),“Kalbinde hiçbir ayet bulunmayan kimse harap bir ev gibidir” (Riyazü’s-Salihin, C.2, H. No: 1025) buyurarak, ona ilgi ve alaka göstermeyenleri ikaz etmiş; onu öğrenen, başkalarına öğreten mü’minler hakkında da şöyle buyurmuştur:  “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buharî, Fezâilü’l-Kur’an, 21) Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocuklarına Kur’an öğreten anne babalara verilecek mükâfatı şöyle haber vermektedir: “Kim Kur’an okur, onunla amel ederse; kıyamet günü onun ana babasına, ziyası güneşin ziyasından daha parlak bir taç giydirilir…” (Ebu Davud, Vitr, 14)

Bu bakımdan çocuklarımızın tebriyeleri hususunda hiçbir gayret ve fedakârlığı esirgememeliyiz. Yavrularımıza küçük yaşlarda Kur’an öğretmeli, namaz ve diğer ibadetlere alıştırmalı, cami ve cemaati sevdirmeliyiz. Yaz tatilinin yaklaştığı bugünlerde çocuklarımızın Yaz Kur’an Kurslarında Kur’an’la buluşmaları, kendilerine lazım olacak dini bilgileri öğrenmeleri için elimizden geleni yapmaya gayret etmeliyiz.