28.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 984

Olmadı Sayın Başbakan, Yapamadınız

 

Olmadı Sayın Başbakan;

Olmadı, yapamadınız.

Neden yapamadınız, biliyor musunuz?

Çünkü, kibrinize ve öfkenize yenildiniz.

Yıllardan beri neler yazıp söylüyoruz. Hatta öfke kontrolü ile ilgili hangi din adamlarının neler söylediklerini, yazdıklarını ortaya koyduk, yine olmadı. Biliyorum, siz bizleri okumuyorsunuz, ama, çok küçük bir ümit de olsa, buralardaki yetkililer veya bilgisayar ağları sayesinde birileri size ulaştırabilir diye bekledik, ama olmadı.

Sayın Başbakan, sizi iktidara getiren, sizi olduğunuzdan fazla gösterip Türk Milletinin önüne koyan güçler, artık sizi istemiyor. Bu nedenle, ne yaparsanız yapın,önünde sonunda gideceksiniz. Çünkü, yapamadınız.

Sayın Başbakan, anlamadınız. Sizden istenenin neler olduğunu tam olarak anlamadınız. Sizden istenen sadece verilen projenin uygulanması idi. Ama, siz kerametin sizden olduğu vehmine kapıldınız.

Sayın Başbakan, biliyorum, Cumhurbaşkanlığı için her şeyi yapmaya hazırsınız. Ama, anlaşılan o ki, istemiyorlar. Bütün bu olanların altında yatan mesele, Cumhurbaşkanlığı meselesidir. Bunu ben görüyor ve anlıyorum. Ancak, bir anladığım daha var ki, işte düğüm noktası orasıdır. Güçler, sizin yapamayacağınızı düşünüyor. Sizin çok yıprandığınızı düşünüyor gibime geliyor. Ama siz de çok istiyorsunuz, bunu da görüyorum. Nasıl çözülecek bu düğüm bilmiyorum, doğrusu.

Sayın Başbakan, dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar oy oranına sahip bir Başbakan, toplumundan bu kadar tepki görmez. Toplumun bütün kesimleri, hem de sizin destekçileriniz olan bazıları da dâhil, size karşı duruyor ve sizi istemiyor. Neden acaba? Bu soruyu sormayı siz de düşünüyor musunuz?

Sayın Başbakan, diyet alarak gelenler diyetlerini günü geldiğinde ödemek zorundadır. Bu gerçeği geldiğiniz günden beri size hatırlatıyoruz. Ama, siz sanki diyetle gelmemiş gibi şimdi direnmeye çalışıyorsunuz. Olmaz Sayın Başbakan, olmaz. Diyet ödeyenler, bunu alacaklar. Buna mani olamazsınız. Önemli olan diyetsiz gelebilmek bir yere. Yoksa, eğitimi, birikimi, ülkeye sevdası, çevresi asla sizden aşağı olmayan çok insan var, ama, diyet ödemeyi düşünmedikleri için bir yere de gelemiyor.

Sayın Başbakan, çıkıp da ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım gibi bir itiraf da bulunulur mu?

Sayın Başbakan, her gün her konuda konuşulur mu?

Sayın Başbakan, her şeye karışılır mı?

Siz Başbakan mısınız, yoksa, konuşmadan sorumlu bir görevde misiniz?

Sayın Başbakan, parti sözcünüz yok mu, hükümet sözcünüz yok mu, bakanınız yok mu, parti yetkilileriniz yok mu, valileriniz yok mu, bürokratlarınız yok mu, belediye yetkilileriniz yok mu, ne bileyim, sadece siz mi varsınız? Eğer öyle ise, demek ki, siz, bilgisi olmayan, konuşamayan, birikimsiz ve beceriksiz kadroları etrafınıza topladınız. Bu daha da kötü, İnşallah öyle değildir.

 

 

Pirus Zaferi

Gezi Parkı projesi için; ‘Referandum‘ denildi, yandaş basın, referandumu ‘çözüm‘ olarak kabul edip, daha referandum yapılması kararı alınmadan, hattâ, yargı kararı varken referandum yapılamayacağı gerçeğini akıl edemeden, çağrı yaptı: ‘Haydi gençler sandığa…’

Bu acele neden?’

Yandaşlıkta önceliği kimselere kaptırmamak ihtirasından mı, cehâletten mi?

İkisi de kötü şey…

Anlatayım:

Referandum, herhangi bir kanunla ilgili olarak, daha ziyâde de hazırlanan yeni bir anayasa ile ilgili olarak halkın; ‘kabul‘ veya ‘red‘ şeklinde kesin görüşünün alınması için yapılır. Bu hak 1982 Anayasası tâdil edilerek Türkiye’de de yürürlüğe konulmuştur.

Yandaşlıkla birinciliği kimselere kaptırmamak heyecanı içerisinde olanlar anlayamamış olabilirler. Biraz daha açayım:

Referandum; bir bütün olarak devlet yönetimini ilgilendiren herhangi bir konuda,  oy verme hakkına sâhip bütün vatandaşların tercihlerini ortaya çıkarmak için yapılan oylamadır.

Neymiş efendim?

Birincisi: referanduma sunulacak konu, bir bütün olarak devletin yönetimi ile ilgili olacak.

İkincisi: ülkedeki oy verme hakkına sâhip bütün vatandaşlar oy kullanacak.

Milletlerarası konularda da halkoylamasına gidilmektedir. Avrupa Birliği (AB)’ne ye olunup olunmaması gibi…

Hatta AB üyesi ülkeler, Türkiye’nin Birliğe üye olarak kabul edilip edilmemesi konusunu da kendi ülkelerinde yapılacak referandum sonucuna bağlamışlardır.

Referandumlar, bu esaslar dâiresinde yapılır.

Ülkemizin geçmişinde, referandum müessesesinin kötüye kullanıldığı olmuştur. Mahallî seçimlerin öne alınıp alınmaması, 12 Eylül yönetiminin uygulamaya koyduğu siyaset yasağının kaldırılıp kaldırılmaması konularında olduğu gibi…

Bu gibi hatâların tekrarlanmaması arzu edilir.

Mesela ‘rant mı, çevre korunması mı?’ konulu referandum çok komik olur. Devlet ciddiyetiyle  asla bağdaşmaz. 

Bu bilgiler, hukuk ve kamu yönetimi eğitimi veren üniversitelerin birinci sınıflarında öğretilir. Öğrenenler bir üst sınıfa geçerler. Öğrenemeyenler yandaş basında kalem işçisi olurlar.  

Referandum kelimesini ilk defa telaffuz eden yöneticiler, bu işleri bilen danışmanlar tarafından uyarılmış olacak ki bir müddet sonra, ‘referandum‘ yerine ‘plebisit‘ kelimesini kullanır oldular.

O halde ‘plebisit‘ kelimesi hakkında da bilgi vereyim:

Plebisit; bir yerleşim biriminin başka bir ülkeye, bir ilçenin başka bir il merkezine veya bir mahallenin başka bir ilçeye bağlanması konusunda alınan kararın, bölgede yaşayan insanların onayına sunulmasıdır.

Burada; siyasî programlar veya teklifler arasında bir seçim yapılması değil, belli bir politikanın hukukiliğinin onaylanması veya reddedilmesi istenir.

Bunlar meselenin hukukla ilgili yönleri.

Meselenin bir de ilmî yönü var: Her konuda referandum veya plebisit yapılamaz. Mesela ilmin gerektirdiği veya hayatî zaruret bulunan konularda, yönetim, işin gereği ne ise onu, kimseye danışmadan yapmak hakkına sâhiptir. Hatta işin gereğini yapmak mecburiyetindedir.

Taksim Gezi Parkı’na AVM yapılması meselesinde karar yetkisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aittir. Belediye Meclisi’nin alacağı karara göre hareket edilir. Belediye Meclisi’nin yetkilerini bir başka kurum ve kişi üstlenirse ülkede karmaşa doğar. Devlet yıpranır.

Taksim Kışlası ile ilgili İdare Mahkemesi’nce verilmiş bir karar vardır. Bu karara rağmen, ‘Yapacağız‘ inatlaşması, ortamı gerer. Akıllı yöneticiler, ortamı germekten kaçınırlar. Onların görevi yurttaşlara huzur ve sükûn içerisinde yaşayacak bir ortam hazırlamaktır.

Gezi parkı ile ilgili referandum veya plebisit… İkisi için de karar alınamaz. Velev ki alındı… Hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Bugün karar verilse bile oy verme işlemi en erken 90 gün sonra mümkün olabilir. Siyasette 90 dakika bile uzun süredir. 90 gün içinde çok şey değişebilir. Dolayısıyla referandum ve plebisit halkı oyalama-uyutma taktiğidir. Bu taktiği ‘kurtarıcı‘ olarak düşünenler, prestij kaybına uğrarlar. Zararını devlet ve millet çeker. 

*   *   *

Bir başka husus: ‘Çevre mi rant mı?’ ikileminde iktidarın ranttan yana direnmesi, bu yönde karar alması ve aldığı kararı, usulsüz bir referandum veya plebisit ile taraftarlarına onaylatması, yanlışı ortadan kaldırmaz. Eskilerin tâbiri ile ‘şeddeli yanlış‘ olur. Günümüz anlatımı ile: ‘iki kere yanlış‘ Entel takılanlar ‘yanlış2 / yanlışın karesi‘ diyorlar.

Daha önce, bâzı saygın kavramlar ayaklar altına alınmıştı.

Diyelim ki… Bu defa da referandum ve plebisit kavramları ayaklar altına alındı ve AVM inşa edilip edilmeyeceği hususu vatandaşa soruldu. Kararı alanların sempatizanları-partidaşları da inatlaşmaya katılıp  ‘evet‘ dediler. İşin doğrusunun yapıldığı mı iddia edilecek? Yoksa, yapılan yanlışlığın vebâli, halkın üzerine mi yüklenmiş olacak?

Aksini düşünelim:

Hayır‘ oyları fazla çıktı.

Konuyu referanduma götürenler; ‘Biz milletimize ters gelen işleri yapmaya teşebbüs etmişiz ve de teşebbüsümüzde inat etmişiz, yanlış yapmışız.’ Deyip görevlerinden istifa mı edecekler, yoksa pişkinliğe vurup, Amerikalıların deyimi ile ‘topal ördek‘ konumunda göreve devam edip, yeni yanlışlarla gündem oluşturmaya, Türkiye’nin enerjisini boşa harcamaya devam mı edecekler?

Ülkeyi idâre edenlerin görevi gündem oluşturmak değildir.

*   *   *  

Renkli basın, insanlarımızın büyük bir bölümünü ‘magazin bağımlısı‘ yaptı ya… Bu çok ciddî konuya, daha geniş kütlelerin ilgisini çekebilmek için işin içine biraz magazin katayım.

Doksan-Altmış-Doksan… kültürü noksan‘ bayanlar, sanatlarıyla ve yetenekleriyle değil, skandallarıyla ilgi çekmeye çalışırlar. Gündemin maddesi olabilmek, kendilerinden bahsedilmesini sağlamak için her türlü rezâleti göze alırlar. ‘Ne kadar çok rezil olursam, o kadar büyük şöhret olurum, piyasa değerim artar…’ Diye düşünürler.

Böyle bir düşünce ancak ‘Doksan-altmış-doksan‘ unvanına sâhip kişilere yakışır.

O halde niye yazdım?

Dedim ya! konu üzerine daha fazla ilgi çekmek için…

Atalarımız söylemişler: Teşbihte hatâ olmaz…

*   *   *

Yine de konuyu ciddiyetle bitirelim.

Gezi Parkı eylemcileriyle giriştiği mücâdeleden Recep Tayyip Erdoğan, güçlü çıkmıştır. Kaybeden devlet ve millet olmuştur. Pirus zaferi kutlu olsun.

Halk arasında; ‘Galip sayılır bu yolda mağlup‘ denilir.

Mef’ulü muhalifinden hareketle, ‘Mağlup sayılır bu yolda galip…’ de denilebilir.

Bakınız neden?

Gezi parkında ağaç kesilmesini önlemek isteyen iyi niyetli küçük bir grubun başlattığı eylemler, yönetimin hatâları sebebiyle genişledi ve kötü niyetli kişi ve gruplar duruma hâkim oldular. Eylemciler; hükümet… daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan aleyhtarı sert protestolara dönüştü ve derinleşerek Türkiye geneline yayıldı.

Başbakanın ‘evinde tutamadığı‘ Türkiye’nin % 50’si, iktidar partisinin dâveti, devletin desteği ile meydanlara çıkarıldı. Diğer % 50 de, artık evlerine girmiyor. Türkiye’nin her tarafı Gezi Parkı…

… Ve böylece mesele Gezi Parkı’nın boyutlarını aştı, ‘yönetim tarzı‘ boyutuna ulaştı.

Artık karşı çıkılan; gezi parkı uygulamaları değil, devletin yönetim biçimidir.

Gezi Parkı eylemlerini başlatanlar diyelim ki ‘çapulcu‘ idi, işin nereye varacağını bilemediler. Yönetim kadroları çapulculardan oluşmuyor ki… Onlar bilmek, görmek, anlamak mecburiyetindedirler.

Türkiye elbette ‘güçlü devlet‘tir. Bu felaketli gidişi mutlaka durduracaktır. Fakat güç, pirus zaferi için kullanılmamalı.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Kosova Seyahati (3)

0

Bundan önceki iki yazımızda 29.05.2013 tarihinde Priştina da bazı yerleri ziyaret edip, ayni gün Prizren‘e hareket ederek otellere yerleştiğimizi, ertesi günü yani 30.05.2013 Perşembe günü de Aydınlar Ocağı Derneklerinin Toplantısı yapıldıktan sonra, imkânların elverdiği ölçüde Prizren’i tanımak imkânı bulduğumuzu anlatmıştım.

Programa göre 31.05.2013 Cuma günü de Makedonya‘da bulunan ve hepimizin hafızasında önemli bir yer işgal etmekte olan, Türk Edebiyatımızın güzide şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu, hayallerimizi ve rüyalarımızın şehri Üsküp‘e gitmemiz icap ediyordu. Üsküp seyahati şahsen beni çok heyecanlandırıyordu. Zira Dünyada görmek istediğim birkaç şehir arasında Üsküp de  bulunmakta idi. Esasen Üsküp seyahati,  hepimizin ortak bir sevinç kaynağı  halinde bulunmakta idi.

Cuma günü sabah erken saatte otellerimizde kahvaltımızı yaptıktan sonra saat 08.oo sıralarında iki otobüs ile Üsküp’ü’ ziyaret etmek üzere Makedonya’ya müteveccihen hareket ettik. Bir saat kadar sonra Kosova’nın çıkış kapısına gelindi. Makedonya ayrı bir ülke olduğu için çıkış kapısında Pasaport kontrollerinin yapılması icap ediyordu. Bu sebeple bir polis memuru arabaya gelerek tek tek şahısların yüzlerine de bakmak suretiyle pasaportları topladı. Kalabalık bir ekip olduğumuz için kontrolün uzun bir zaman alacağını tahmin ediyorduk. Zira yola çıkmadan öncede  sınırda  kontrol için en az bir saat kadar zaman kaybının olabileceği ifade edilmişti.. Fakat hiçte tahmin edildiği gibi olmadı. Kısa bir süre sonra pasaportlarımız çıkış damgası vurularak  bize iade edildi.. Sınırdan geçmek suretiyle Kosova’yı geride bıraktık. Fakat tahminen 150 m. kadar gittikten sonra tekrar durdurdular. Burası da Makedonya’nın giriş kapısı imiş. Burada pasaportlar bir polis marifetiyle tekrar toplanıp, giriş damgası vurulmak üzere götürüldü. Fakat buradaki işlemler biraz daha uzun sürdü.

İsim okunarak dağıtılan pasaportlarımızı alıp çantalarımıza itina ile yerleştirdikten sonra hareket ederek, yine bir Evladı Fatihan diyarı olan Makedonya topraklarına ayak basmış olduk. Makedonya topraklarında ilerlerken geçen her zaman diliminde heyecanımın biraz daha artmakta olduğunu hissettim. Çünkü 1392 yılında Yıldırım Beyazıt Han tarafından Osmanlı Topraklarına katılan ve Balkan Savaşlarını müteakip 1913 yılında Osmanlı egemenliğinden ayrılan bu topraklarda seyahat etmenin sevinci yanında, insan büyük bir  burukluk hissetmekten de kendini alamıyordu.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, Makedonya topraklarına girdikten sonra Üsküp’e doğru yol alırken kendimizi yabancı bir memlekette gibi hissetmedik. Çünkü yol boyunca karşımıza çıkan köylerde ilk gözümüze çarpan minareler oldu.. Kendimizi sanki Anadolu yollarında seyahat ediyor gibi hissettik

Bu duygu ve düşünceler içerisinde bir saate yaklaşan yolculuktan sonra Öğle yemeğini yiyeceğimiz Üsküp’teki bir otele saat 12.oo sıralarında vardık. Günlerden Cuma olduğu için burada çok hızlı bir şekilde yemeklerimizi yemek suretiyle Cuma Namazına gitmek isteyenler, abdestlerini alarak otelin yakın mesafesinde bulunan muhtelif camilerden gözüne kestirebildiklerine dağıldı. Biz de Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez, İnegöl Aydınlar Ocağı Başkanı Hasan Ateşoğlu ve Sakarya Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Aslan ile birlikte bir taksiye binerek  minaresi görünen bir camiye gittik. Camiye vardığımızda  caminin avlusu dahi  cemaat tarafından tamamen doldurulmuştu. Gördüğümüz bu manzara bizi ziyadesiyle sevindirdi. Açıkça söylemek icap ederse burada böyle bir durum ile karşılaşacağımızı tahmin etmiyorduk.  Bizim geldiğimiz de Cuma Namazının ilk dört rekât sünneti kılınmıştı. Kendimize uygun bir yer bularak oturduk ve okunmaya başlayan Hutbeyi dinledik. Hutbede  Türkçe hiç bir şey okunmadı..

Allah’ın izniyle Cuma Namazını kıldıktan sonra, Caminin imamı ile tanışmak için cemaatin çıkmasını bekledik. İmam Efeni gelince Türkiye’den geldiğimizi ve kendisiyle tanışmak istediğimizi söyledik. Hoca Efendi Türkiye’den geldiğimizi duyunca heyecanla her birimize ayrı ayrı sarıldı. Adı Lokman imiş. Lokman Hoca çok güzel Türkçe konuşuyor. Türkiye’ye de gelmiş. Türklere karşı ayrı bir muhabbeti var. Bu arada, Caminin önünde Lokman Hoca ile Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez, İnegöl Aydınlar Ocağı Başkanı Hasan Ateşoğlu, Sakarya Aydınlar ocağı Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Arslan ve ben Musa Ordu hep beraber bir  fotoğraf çektirdik. Çekilen bu fotoğrafı bir Üsküp hatırası olarak aşağıda takdim ediyorum..

——-

Cuma Namazını eda ettikten sonra yemek yediğimiz otele dönerek, orada kalan eşlerimiz ve diğer arkadaşlar ile bir araya geldik. Buradan şehir turuna başlamak üzere Üsküp Şehir Merkezine doğru hareket ettik. Şehir merkezine giderken geçtiğimiz yerlerde, Osmanlıdan kalan, çoğu tarihi miras, bütün saldırılara rağmen ayakta kalmanın heybetiyle sanki bize “hoş geldiniz Ata yadigârı topraklara”   diyerek selamlıyordu. Tarihi Üsküp çarşısına geldiğimizde sanki Anadolu Şehirlerini andırıyordu. Daracık sokakları ve her köşe başında bulunan camileri ile çarşı, bize çok sıcak ve yakın duruyordu. Hele, birde Çarşıda bulunan dükkanların önünden geçerken içeriden Türkçe şarkı ve türkü seslerinin gelmesi bizleri ziyadesiyle sevindirdi Aynı zaman da tarihi çarşıyı gezerken hamamlar, zamana direnen saat kuleleri ve Türk evleri karşımıza çıkıyor ve adeta bizleri selamlıyordu.

Zaman azlığı sebebiyle tabii ki şehrin her tarafını gezmek ve tarihi eserlerin hepsini görmek imkânı olmadı. Ancak bizim gördüklerimiz haricinde şehrin muhtelif yerlerinde, İsa Bey Camii, Sultan Murat Camii, Mustafa Paşa Camii, Üsküp Kalesi, Vilayet Konakları, Kurşunlu Han, Sulu Han, Kapan Han, Bedesten ve Davut Paşa Hamamı gibi daha birçok tarihi eserin olduğu ifade edildi. Görüyorsunuz ki, bu tarihi eser isimleri bize ne kadar yakın. Bunların isimlerini sayarken dahi, sanki Anadolu’nun herhangi bir şehrinde bulunan tarihi eserlerden bahsediyormuş gibi geliyor insana.

Üsküp Şehir Merkezinin ortasından geçen ve Üsküp’ün sembolü olan Vardar Nehri‘nin üzerindeki Taş Köprü Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılmış. Tarihi Taş köprünün bulunduğu yer, bir yerde şehrin en hareketli mekanlarının başında gelmektedir. Taş Köprüyü geçtikten sonra hemen önümüze çıkan meydanda Yahya Kemal Beyatlı ismini taşıyan bir Türk Kolejinin bulunduğunu gördük ve çok memnun olduk. Meydanda bulunan havuzların kenarına oturarak kulaklarımıza müzik sesi gibi gelen su şırıltılarını dinleyerek etrafı seyrettik.

Ancak bu meydanda çok sayıda heykelin bulunduğu da dikkatimizi çekti.. Heykeller gelişi güzel kondurulmuş ve bir yerde şehrin siluetini, tarihi dokusunu ve estetiğini bozmuş.. Dikilen heykellerin başında Makedonya Kralı Büyük İskender ve birinci Bulgar İmparatorluğu’nun Makedonya doğumlu hükümdarı Çar Samuil’i geliyor. Sadece bu meydanda 20 den fazla heykelin bulunduğu nazarı itibara alındığı takdirde, durumun çok iyi anlaşılacağını zannediyorum. Hatta öyle ki, bir ayakkabı boyacısının dahi heykelini bu meydana dikmişler.

Dikkati çeken diğer bir husus da Üsküp’ün en yüksek tepesine dikilen devasa ışıklı Haç‘tı. Tepedeki bu devasa Haç bir yerde İslam ve cami karşıtlığının sembolü olarak görülmektedir. Ayni yükseklikte ki bu Haç’ın bir benzerini, Saray Bosna (Mostar)’da da görmüştük. Demek ki, Haçlı  zihniyeti her yerde ayni şekilde tezahür etmektedir..

Ancak, donatılan heykellere rağmen, Osmanlı mirasının her yerde ayağa kaldırılmasın da büyük emeği geçen TİKA’nın faaliyetlerini burada da görmek mümkün Birçok cami ve tarihi eser TİKA‘nın gayretli çalışmaları ile restore edilerek eski heybetli haline getirilmiş. Bu arada camilerde namaz kılanların sayılarında da bir hayli artış olduğunu memnuniyetle öğrenmiş bulunuyoruz.

Üsküp’te hiç yabancılık çekmedik diyebiliriz. Çünkü Yahya Kemal’in doğduğu bu güzide şehirde çok sayıda Türk ve Müslüman’ın yaşamakta olduğunu öğrendik. 750.000  civarında nüfusu bulunan Üsküp’ün  çoğunluğunu Makedonlar ve Arnavutlar teşkil etmekle beraber Türkler üçüncü sırada bulunmaktadır. Arnavutların büyük bir çoğunluğunun İslam Dinine mensup olduğu hususu ifade edilmektedir. Tabii ki bu da memnuniyet verici bir durum olarak görülmektedir.

Bu arada, İstanbul’da faaliyette bulunan Derman Hastanesi’nin Üsküp’te yapmış olduğu diş ve estetik Polikliniği’nin açılış merasimine iştirak ettik. Açılış kurdelesini, Türkiye Aydınlar Ocakları Derneği Genel Başkanı Pof. Dr. Mustafa Erkal kesti.

Buradan ayrılıp toplanma mahalline giderken yolda Ruhittin Sönmez Bey’in yanında birkaç kişinin ayakta birisi ile görüştüğünü gördüm. Meğer bu görüştükleri Beyefendi Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal TİTO‘ya uzun yıllar tercümanlık yapan bir Türk’müş. Doğduğu şehirde ciddi miktarda Yörük olduğunu ve kendisinin de Yörük olduğunu söyleyen, adı İlhami Emin olan bu beyefendi seksen yaşında olmasına rağmen gayet sağlıklı görünüyordu. Birçok kitap yazmış.. En son yazdığı Gülkaya isimli bir şiir kitabının olduğunu söyledi. Onu göstermek için çok yakında bulunan kitap evine davet etti.. Burası oldukça büyük bir kitap eviydi. Fakat Türkçe yazılmış olan bu kitaptan sadece 3  adet kalmış olduğu anlaşıldı. Bunları da orada bulunanlardan Ruhittin Sönmez, Cengiz Arslan ve Mithat Bora Bulut aldı. Bana kalmadı..  Alınan kitaplar orada yazarı tarafından imzalandı.. Sonradan öğrendiğimize göre kendisi Kosova Türkleri tarafından da çok tanınan ve sevilen bir yazar ve şairmiş. Kosova’da Türk Çocuklarının okuduğu bazı ders kitapları da İlhami Emin Bey tarafından yazılmış. Üsküp’te böyle muhterem bir Beyefendi ile tanışmamız bizler için büyük bir kazanç oldu.

Buradan ayrılarak toplanma mahalline gittik. Bu esnada İkindi Namazı vakti geldiği için Üsküp Çarşısına çok yakın bir mesafede bulunan Osmanlı Camiinde Namazlarımızı eda ettik. Bu camii de yine TİKA tarafından restore ettirilmiş, geniş bir avlusu bulunan bakımlı bir cami.

Böylece Üsküp ziyaretini de tamamlamak suretiyle, saat 18.oo sıralarında arabalarımıza binerek Kosova da kalığımız şehir olan Prizren’e doğru yola çıkıp, saat 20.oo sıralarında da otellerimize döndük. 15.06.2013     DEVAM   EDECEK

Hasan Ateşoğlu, Musa Ordu, Lokman Hoca, Ruhittin Sönmez ve Cengiz Arslan

Hasan Ateşoğlu, Musa Ordu, Lokman Hoca, Ruhittin Sönmez ve Cengiz Arslan

Öfke Bir Hitabet Sanatıymış; Yaz Kızım!

0

 

Futbol kültürü spordan siyasete her alanda halkımızı forma rengi âşıkları tarzında bölüp parçalayıp yönetmektedir. Sağ – Sol Kavgası‘nı bizim gibi yaşı tutmadığı için kaçıranlara müjde; tam tekmilli Biber Gazı / Lider Gazı Kavgası huzurlarınızda.

Gaz mevzusu II.Dünya Savaşı‘ndan bu yana herhalde ilk kez bu kadar amme gündeminde. Gerçi Saddam‘a bilet kesme için aranan ve hal-i hazırda Esad için aranmaya devam edilen kimyasal silah meselesi var. Fakat “ilaçlı su, biberli gaz, sidik, kıl” aksesuarları kimyanın mı yoksa fiziğin mi konusu, bir tarihçi olarak karar veremiyorum.

Öncelikle “Türk Baharı 3 Kasım 2002’de” başladı” diyen Sayın Başbakan’a teşekkür ediyorum, yıllardır yazıp söylediklerimizi doğruladıkları için. Turuncu flamaların coğrafyamızın çeperlerinde yanıp sönen ışıklarına selam osun.

Bizim buralarda “Sofrayı kuran kaldırsın” sözü vardır. Hikmeti; 2002’yi kimler planladıysa 2014’ü de onlar planlıyor demektir. Onlar kim mi: Başbakan’ın faiz lobisi, eylemcilerin Divan Otelinin sahibi, AB ve ABD eksenli haber ajansları ile diplomatik “akıllı ol” uyarıcıları. Sosyal medya dediğiniz gücü yoksa “kontrolsüz güç” mü zannetmiştiniz?

Borsadan çekilmeye başlayan yabancı sermayeyi unutmayın. Suriye‘de Esad‘ın büyük atağına karşı “resti gördüm” diyen Amerikan Dışişlerini bir kenara koyun. Yeni tavizler için ağzının suyu akan BDP – Barzani Cephesi de elinizin altında dursun. Siz asıl Tayyip Bloku‘ndan anti-Tayyip Koalisyonu‘na geçiş yapanları ve yapacakları seyre koyulun. Anti-Tayyip Koalisyonu derken de görünen yüz Gezi Eylemcilerini kastetmiyoruz.

Koalisyonun görünen güçlerinin gaz pervasızlığı, tazyik tahammülü ve öfkenin hitabete döndüğü her Erdoğan konuşmasından sonra artan sayısı başlarına ne gelse de hedefe kilitlendiklerinin göstergesi görünüyor. Görünmeyen güçlerse aslında göz önündeler de hangi safta oldukları hususunda göz yanılmaları var. Kamuoyu bunları olay sonrası sudokusuyla tanıyacaktır netekim.

Başbakanın acil Ankara ve İstanbul Mitingleri ise mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benziyor. Kalan % 50’nin penguenci kanallar vasıtasıyla 1 milyon rakamına çivilenmesi yurdun dört bir yanında meydan muhalefetine katılımcıların da 1 milyonluk bir istihbarî kökeni olduğunu imliyor.

Tayyip Erdoğan’ın yalnızlığı evvel emirde kendisin ve camiasının “köpekçiler” diye tekfir ettiği milliyetçi – ülkücü cenahtan aşırma pankartlarla istimdat dilemesinden belli. “Etimesgutlu Bozkurtlar“, “Muhsin Yazıcıoğlu ve Yol arkadaşları” afişleri; “Alparslan Türkeş’in Torunlarıyız” sloganları ile üç hilalli bayraklar ancak 80 öncesinde MTTB içerisinde yer alan Ankaralı Yerel Yöneticilerin kavrama hareketi olsa gerek.

Neymiş; “Her türlü milliyetçilik ayaklarımın altında“ymış. Demek ki neymiş “MHP’li kardeşlerime teşekkür ediyorum“muş. Neymiş; “Öfke, Başbakanda bir hitabet sanatı“ymış. Yaz kızım:

 

“Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi..
Sana da X Şahsiyet, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi;
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi..”

 

Kosova Cumhuriyeti’nin Düşündürdükleri

Balkan seyahatimizin merkezini teşkil eden Kosova Cumhuriyeti‘nin hem tarihi ve hem de mevcut statüsü öğretici bilgiler edinmemize vesile oldu.

Bu “Evladı Fatihan diyarının” Türkleşmesi ve daha sonra kaybı sonrası yaşananlar, vatan kavramının önemini ve vatanı sahiplenmenin kaderimiz üzerindeki tesirini gösteren ibret verici bir laboratuvar gibi.

KOSOVA’DA TÜRK TARİHİ: Türkler bu bölgeye daha İslamiyet öncesinden gelmişler. Karadeniz’in kuzeyinden M.S. 3. ve 4. Yüzyılda Hun, Avar, Peçenek ve Uz gibi kavimler geçici ve kalıcı yerleşimlerde bulunmuş. O tarihlerde Kosova Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde imiş. M.S. 5. yüzyılda ise Balkanlara (bu arada Kosova’ya) Hunlar yerleşmiş.

11. yüzyıldan itibaren Selçuklu devri Müslüman akınları ile başlayan ve daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun fiili hâkimiyetine geçtiği 1389 yılından itibaren, önceden gelen Müslüman olmayan Türkler ve Müslüman Oğuz Türklerin birleşmesiyle bölge Türklük açısından yoğun bir hale gelmiş. Osmanlı hükümdarlığının sona erdiği 1912 civarına kadar Türkçe genel kültürel dil durumunda kalmış.

93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası bölgede Osmanlı hâkimiyeti ve Türk nüfus gittikçe azalmaya başlamış. Türkler azınlığa düşmüş. 1912, 1925 ve 1935 de gerçekleşen toplu göçlerle Türk nüfus oranı iyice azalmış.

1913 Londra Antlaşması ile Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’na bırakılan Kosova’da bu dönemde halâ nüfusun yüzde 40-45’i Türk ve hâkim dil Türkçedir. Ancak Türkler açısından çok kötü bir dönemdir.

2. Dünya Savaşı sonrası 1945 de kurulan ve 1954-1980 arası Tito tarafından yönetilen YSFC (Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti) döneminde, Kosova Yugoslavya’ya bağlı bir eyalet olmuş. 1949 da Türk varlığı tanınmış, 1951 de Türkçe eğitim hakkı kazanılmış. Aynı yıl Türkçe radyo yayını ve Türk Kültür Dernekleri kurulmaya başlamış.

Konuştuğumuz Türkler (bunlar arasında Yerel Yönetimler Bakan Yardımcısı Rifat Krazniç ile ünlü yazar ve şair İlhami Emin de vardı) Tito döneminde Türklerin çok rahat olduğunu, kimliklerinin tanındığı, çok zenginin de çok fakirin de bulunmadığı bir dönem yaşadıklarını ifade ettiler.

1974 Yugoslavya Anayasasında Türkçe Resmi Dildir. 1989’da Miloseviç önderliğindeki Sırbistan, Türkçe ve Arnavutça’yı resmi dil olmaktan çıkardı.

Bu dönem 1992 de Cumhuriyet Bölgelerinin bağımsızlığını ilan etmesiyle sona erdi.

Devamında olanlar çoğumuzun hafızasında hala taze. 1998 yılı Kosova Kurtuluş Savaşı. 1999-2008 arası Birleşmiş Milletlerin idaresi. 17 Şubat 2008 tek taraflı bağımsızlık ilanı.

10 Eylül 2012 tarihine kadar Avrupa Birliği Denetiminde “gözetimli bağımsızlık” statüsünde kalan Kosova bu tarihten sonra tam bağımsız oldu.

Arnavutluk adında bağımsız bir devletin kuzeydoğu sınırında, nüfusun yüzde 92’sinin Arnavut olduğu yeni bir devlet kurulmuş olması, bu devletin uzun süreli olması hakkında şüphe duymamıza sebep oluyor. Tek ve büyük bir Arnavutluk ideali kuranlar emellerine ergeç ulaşabilir. Zira Arnavutluk’ta da nüfusun yaklaşık yüzde 80’i Arnavut. Yine nüfusun yüzde 70’ini Müslümanlar teşkil ediyor. Kosova’daki Sırpların, Kosova’lı Müslümanların ifadesiyle “cavurların” yüzü de Sırbistan’a dönük.

Buralarda sınırların geçici olarak çizildiği, gerçek sınırların bu devletlerin Avrupa Birliği’ne girmesi veya AB dışında kalmasına göre yeniden belirleneceği kanaatindeyim.

KOSOVA’DA GÜNÜMÜZDE TÜRKLER: 19 bin kişi ile toplam nüfusun sadece yüzde 1,2 sini teşkil eden Türkler, ağırlıklı olarak başta Prizren, Mamuşa, Priştina olmak üzere 6 beldede yoğunlaşmış. Buralarda 30 kadar aktif Türk Derneği faaliyet gösteriyor.

Kosova Cumhuriyetinde yazı dilinde resmiyette Türkiye Türkçesi kullanılmakta. Prizren ve Mamuşa’da Türkçe “resmi dil”. 2007 yılından itibaren de Mitroviçe, Gilan, Priştine ve Vuçitirin belediyeleri kapsamında Türkçe “resmi kullanımda dil” statüsünde.

Kosova’nın yüzyıllık tarihinin gösterdiği en önemli sonuç şudur: “Türkçe eğitim biterse, Türkçe biter ve Türkler bitecektir. Türkler biterse, İslam da yok olur.”

Mevcut statüsü içinde Kosova Cumhuriyeti, üniter olmayan bir devlet yapısı içinde, farklı toplulukların egemenliği paylaştığı bir ülke durumunda. Nüfusun çok küçük bir kısmını teşkil etmekte olmasına rağmen Türkler de egemenliği paylaşan bir topluluk. Bu haliyle üniter yapısının federasyon yapısına dönüştürülmesi tartışmalarının yaşandığı Türkiye’miz için ilginç bir devlet yapılanması olarak dikkat çekici. Fakat üniter yapılı Türkiye Cumhuriyeti ile kıyaslanmaması gereken bir yapı söz konusu.

Önceki dönemde kimliklerini gizleme ihtiyacını hisseden bazı Türklerin soyadlarına Arnavutça ekler koydukları fakat gittikçe Türk kimliğini öne çıkaranların çoğaldığını öğrendik.

Kosova Türk Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş gibi birçok Kosova’lı Türk’ün “biz Türk Milletinin Avrupa sınırındaki nöbetçileriyiz” dediğine şahit olduk. Birçok arkadaşım “Geldiniz ama yüz sene geç geldiniz. Ama nihayet geldiniz, yine de bu günleri gösteren Yüce Allaha şükürler olsun. Türkiye orada güçlü ve ayakta olduğu sürece biz burada kendimiz emniyette hissediyoruz” diyen Kosova’lı Türklerle alakalı hatıralarla döndü.

Türklerin Arnavut Müslümanlar ile olan münasebeti Sırplarla olandan çok farklı. Sırplardan bahsederken “cavur” diye hitap ediyorlar. Gerçi iç savaş döneminde bazı Arnavut Müslümanların tavrı da Türklere karşı düşmanca imiş. Ama Türk taburu geldikten sonra Müslüman Arnavutların Türklere davranışı çok iyileşmiş.

Sadece Prizren’de 34 cami olması, dergâhların açık ve faaliyette olması, Arnavut Müslümanlar ile arada münasebetlerin daha bir kardeşçe olmasına katkı sağlamış. Prizren’de gittiğimiz bir Halveti Tekkesinde yapılan çok etkileyici zikir merasiminde, buraya muhtemelen Türklerin yanında Arnavutlar da geldiği için, dualar Türkçe, Arapça ve Arnavutça yapıldı.

Halen Kosova’da 600 Hıristiyan misyoner faaliyet göstermekte imiş. Türkiye’den gelen cemaatlerin faaliyetlerinden de milli duyguları körelttikleri gerekçesiyle, Türk milliyetçisi olan Kosovalılar hoşnut değil.

Bu güzel topraklarda “ana ülke Türkiye’ye siper olmak için hazır olan“, “nöbet tutan” güzel insanlarımızla olan birlikteliğimizin yaşattığı duyguları ve edindiğim özel bilgileri paylaşmaya devam edeceğim.

Kaliteli Yaşamda Çalışmanın ve İşimizi Sevmenin Gücü

Kaliteli yaşamak ve yüksek kaliteli bir insan olmak için çalışmamızı ve işimizi sevmemizin gücü ve etkinliği, zannettiğimizden çok daha fazladır. Çalışarak hayatımızı, geçinecek paramızı, profesyonelliğimizi, ustalığımızı ve sosyalliğimizi kazanırız. Her işin kendisine göre, bir üstün tarafı vardır. Bu üstünlük biraz da çalışanın işe verdiği önem ve değer ile yükselir. İlk başlarda meslek seçimi biraz acemiliğe ve maddi durumların yönlendirmesine bağlı olsa da, daha sonraları işimizi değiştirme veya geliştirme imkanlarını da oluşturabiliriz.

Her ne şekilde olursa olsun, hangi işle meşgul olursak olalım, hangi mesleği seçersek seçelim. Her meslek kutsaldır. Hakkıyla ve gereği gibi icra edildiği zaman, insana ekmek yedirir ve yaşamını kaliteli kılabilir. Bunun için ilk şart çalışılan işi, iş arkadaşlarını, verilen emeği ve iş ilişkilerini sevmektir. Bir filozof şöyle der: “Eğer siz en iyi fare kapanını üretirseniz, dağ başında dahi olsanız gelir sizi bulurlar.” Bir başkası da şöyle der: “Ne yapıyorsanız en iyisini yapın. Sokakları dahi süpürüyorsanız, sevgiyle, şevkle, coşkuyla, isteyerek ve severek yapın.”

Sevilerek ve saygı duyularak yapılan her iş güzeldir, verimlidir ve etkindir. Gönülsüz, sevgisiz, ilgisiz, zoraki, itekleyerek, homurdanarak, şikayet ederek, yüksünerek yapılan hiç bir iş verimli ve kaliteli değildir. Hepimiz iyi biliriz, halk arasında şöyle bir deyiş vardır: “Gönülsüz sevişin kör oğlu olur” derler. Çalışmak, üretmek, paylaşmak, kazanmak, güç vermek, desteklemek ve gönül vermek bir işin olmazsa olmazlarındandır.

İşimizin ve çalışmanın severek yapılmasının birçok güzel sebebi vardır:

1. Öğreniriz: Çalışmadan öğrenemeyiz, öğrenmek için sevmek, ilgilenmek, duyarlı olmak, hakkıyla ve gereği gibi çalışmak gerekir.

2. Kazancımızı elde ederiz: Çalışmadan, üretmeden, desteklemeden, amirlerimize ve patronlarımıza değer katmadan kazanç elde edemeyiz. Kazancımız olmazsa da, geçim sıkıntısı yaşayarak, kaliteli yaşamımıza ket vurmuş oluruz.

3. Sosyalleşiriz: Kaliteli yaşamın ve yüksek kaliteli insan olmanın en önemli unsurlarından olan, beşeri ilişkileri pozitif yürütebilme amacına insanların arasında, özellikle de çalışma ortamında ulaşabiliriz.

4. Yaşamımıza değer katarız: Çalışılmayan, eylemde bulunulmayan, üretilmeyen ve paylaşılmayan bir hayattan zevk almak mümkün değildir.  O zaman pusuya yatmış olan, can sıkıntısı, zaman öldürme, atalet, tembellik, uyuşukluk, vurdumduymazlık, obezite, fakirlik, dedikodu, bahane bulma, mazeret üretme, suçlu arama gibi kaliteli yaşam hırsızları, üzerimize hücum edeceklerdir.

5. Bilgelik yolunda mesafe katederiz: Çalışmadan, öğrenmeden, problemleri çözmeden, iyi insan ilişkileri kurmadan, beynimizi cilalamadan, akıl paraşütümüzü hakkıyla açmadan, sorunları öğretmenlerimiz olarak görmeden, bilgelik yolunda ilerleme kaydedemeyiz.

6. Farkındalık yaratmak için: Herhangi bir konuda özel yetenekleri geliştirmek, yeni bir ürün veya buluş oluşturmak, hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yeniliği projelendirmek ve üretmek, emsallerden ve meslektaşlardan daha fazla, rasyonel ve etkin çalışmak, bir hobide zirveye çıkmak, insanın çevresindekilere göre farkındalık yaratmasıdır. Her türlü farkındalık, insana bir kalite, değer ve üstünlük katar.

7. Sağlığımızı ve kalitemizi koruruz: Çalışan insanın hem bedeni hem de ruhu aktif halde olur. Yani bir çeşit spor ve egzersiz yapar. Düzenli ve bilinçli egzersiz, yüksek kaliteli bir yaşamın olmazsa olmazlarından olduğuna göre, severek çalışan bir kişinin vücudu pozitif hormonlar üreteceği için, hem sağlıklı olacak, hem de hayattan zevk alacaktır.

8. Problem çözme uzmanı oluruz: İşinde ve hayatında sürekli, düzenli ve severek çalışanlar, uzmanlaştıkça problemleri veya sorunları daha kolay çözer hale gelirler. Çünkü, çalışırken, ustalaşırken, anlamlı işleri çözümlemek ve başarmak gerekmektedir. Problem çözücüler, soruna değil çözüme odaklandıkları için, problemleri bir kriz, kaos, panik ve stres unsuru olarak değil; bir öğretmen, yükselme basamağı, tecrübe unsuru, başarma zevki, kazanma mutluluğu ve bilgelik yolunda merdiven basamakları olarak görürler.

9. Seversek sevgi üretiriz: İşimizi, iş yerimizi, iş arkadaşlarımızı ve çalışmayı seversek, asla yorulmak nedir bilmeyiz. Sevilmeden, zoraki, korkuyla, üzüntüyle, telaşla, tedirginlikle  ve gönülsüz yapılan işler mutlaka sakat olurlar. Grup dinamizmi, aidiyet duygusu, takım ruhu, paylaşmak, üretmek, kazan-kazan, yardım etmek gibi kaliteli insan olma unsurlarına ulaşmak için de, kendimizi, işimizi, arkadaşlarımızı ve çevremizi sevmekle olur. Hem de karşılık beklemeden sevmekle…

Testinin dışına ancak içindekini sızdırdığı gibi, kişilerde ve gruplarda sevgi, saygı, hoşgörü, affetme, yardımlaşma, onore etme, motive etme gibi güzel hasletler olursa, bu güzellikler diğerlerine de bulaşarak, çığı gibi büyüyecek, pozitif ve kaliteli bir çalışma atmosferi meydana gelecektir.

Sevmenin ve sevginin sağladığı bu güzellik ve kaliteler göz ardı edilerek; çalışma bir baş belası olarak görülürse, amirler ve patronlar sürekli şikayet edilirse, sürekli suçlu aranırsa, çalışmamak için sürekli bahaneler uydurulursa, güzelim pazartesi sendrom suçlamasıyla tukaka edilirse, çalışmak için eşref saatinin gelmesi beklenirse, iş beğenilmezse, iş sevilmezse, iş arkadaşlarıyla olması gereken dostluklar kurulamazsa, sürekli iş değiştirilirse, mutlu olmak şartlara bağlanırsa, sahip olunan imkan ve nimetlerin kıymeti bilinmezse, sevmenin ve sevginin olması gereken pozitif gücü, negatife döndü ve kanatlandı gitti demektir.

Selam, sevgi ve dualarımla…      Allah’a emanet olunuz…   

Roland Garros Tenis Turnuvası Sona Erdi

Elektronik çağı yaşıyoruz. Dünyada olup biten her şeyi takip edebiliyoruz. Özellikle televizyon ekranlarından. 

Roland Garros/ Paris (nam-ı diğer Fransa Açık) Tenis Turnuvası mayıs ayının 20’si ile haziranın 10’u arasında gerçekleşti. 

Roland Garros, her yıl tekrarlanan ve milyonlarca kişi tarafından izlenen, dünyanın en büyük uluslararası dört tenis turnuvasından biridir. Bilindiği gibi, bu en üst düzey dört organizasyondan her biri “Grand Slam” olarak adlandırılır. Kimi zaman “Major” olarak da anılan bu önemli turnuvalar şunlardır: Avustralya Açık (Ocak) , Wimbledon Tenis Turnuvası (Haziran-Temmuz) ve Amerika Açık (Ağustos-Eylül) turnuvalarıdır. 

Milyonlarca euro ödüllü Roland Garros Turnuvası’na kadınlar ve erkekler olmak üzere, toplam 256 oyuncu katılmaktadır. Yenilenin elendiği oyunlar tüm dünyada izlenme rekorları kırmakta ve önemli bir ticari ivme sağlamaktadır. 

Turnuvaya adını veren Roland Garros kimdir? 

Fransız savaş pilotu ve ulusal kahramanıdır. 

Roland Garros 1888 yılında,  Fransa kolonisi olan ve Hint okyanusunda bulunan Reunion isimli küçük bir adada doğmuştur. Fransada eğitimini sürdürürken, özel merakı nedeniyle pilot okuluna yazılmış ve 1911’de pilot diploması almıştır. 

1914 yılında Dünya Savaşı başlayınca Fransa hava kuvvetlerine katılmıştır. Uçakta makinalı tüfek kullanan ilk savaş pilotudur. 1918 yılında uçağı düşürülmüş ve ölmüştür. 

Savaştaki başarıları nedeniyle ulusal kahraman ilân edilmiştir.  Gençlik yıllarında tenis sporuna olan düşkünlüğü gözönünde tutularak Paris’teki tenis tesislerine Le Stade De Roland Garros ismi verilmiştir. Ayrıca her yıl tekrarlanan büyük tenis turnuvası da O’nun adını taşımaktadır.        

Dünyanın dört bir yanında ilgiyle izlenen bu büyük organizasyon, adına yakışır bir etkinlikle, ekonomik faaliyetlere de neden olur. 

Roland Garros Tenis Turnuvası  her yıl televizyon, basın yayın, turizm, reklam, moda, konaklama, tanıtım, şov, defile ve benzeri aktiviteleriyle müthiş bir ticari çevre meydana getirmektedir. 

Turnuva, hava yolları , bankalar ve petrol kuruluşları gibi  dev finansörlerin, sponsorların ve üreticilerin olağanüstü ilgilerine neden olmaktadır. 

Ayrıca Lacoste, Adidas, Nike, Converse vs gibi firmalar ürettikleri spor ayakkabıları, çorapları, şortları, tişortları, bluzları, fular, bandana, şapka, saat ve değişik aksesuarları, tenis top ve raketleriyle, spor ve gençlik dünyasına yeni trendler ve hareket getirirken, ticari piyasaları da azami ölçüde canlandırırlar.

Ülkemizde düzenlenen ve  uluslararası organizasyonların arasına giren, İstanbul  Tenis Turnuvası’nın aynı başarılara ulaşması dileğimizdir.

Gibisin – Gibiyim

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Sen nasıl da düşüncelisin,

Sen ne çeşit bir düşünürsün?

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Sen nasıl bir mütefekkirsin?

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Sen nasıl bir feylesofsun?

İnanıyor ama, inanmıyor gibisin!

Düşünüyor ama, düşünmüyor gibisin!

Anlıyor ama, anlamıyor gibisin!

Seziyor ama, sezmiyor gibisin!

Yaşıyor ama, yaşamıyor gibisin!

Görüyor ama, görmüyor gibisin!

Yapıyor ama, yapmıyor gibisin!

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Ahhh! Sen yok musun sen,

Sen ne bilmiş şeysin yahu!

Anlıyorum seni ama, anlamıyor gibiyim.

Görüyorum seni ama, görmüyor gibiyim.

Tanıyorum seni ama, tanımıyor gibiyim.

Biliyorum seni ama, bilmiyor gibiyim.

Seviyorum seni ama, sevmiyor gibiyim.

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Gel, bir kucaklaşalım yahu,

Gibisin ile Gibiyim,

Barışsın artık be birader.

Gibisin ile Gibiyim,

Olsun artık beraber.

 

1053

Gezi Parkına Dair

 

Türkiye ne 1960, ne 1972, ne 1980, ne 28 Şubat ve 27 Nisan dönemlerindeki  Türkiye olmadığı gibi iç ve dış dinamikler açısından da farklılıklar gösterir.

Türkiye, dışarıda 124 büyükelçilik, 209 temsilcilik, 124 İş Konseyi ile dünyada en çok temsil edilen ülkesi oldu.19 ülke ile serbest ticaret anlaşması yaptı. G20 ülkesi 2015’de G20 toplantısına ev sahipliği yapacak. IMF’ye borcu kalmayan,152 milyar dolar ihracat yapabilen bir ülke.

Bulunduğu jeopolitik durum ülkemize yüklediği tarihi, siyasi ve ekonomik sorumluluklar yeni stratejiler yeni hedefler oluşturmayı zorunluluk haline getirdi 2023 hedefi gibi. Bu da büyüyen, güçlenen yapısı iç dinamiklerin ve dış dinamiklerin bölgesel ve küresel çıkar çatışmalarının tehdidi altında olduğunu bilmekteyiz.

Gezi parkı hadisesinin ülke geneline yayılmasını “Faiz lobisi”,”Provakasyon”,”Yabancı servislerin”,Akparti karşıtlığı”,”Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı”, “Taksim Kışla projesi”, “Çevre ve ağaçların sökülmesi”, “kişisel hak ihlalleri özgürlükler”, “iyi gitmeyen bazı şeylere karşı”, “polisin tavrı” ve benzer durumlara duyulan bir tepkilerin bileşkesi  olarak düşünebiliriz.

Bu hadiseleri herkes kendi hanesine yazmak için hem içeride hem dışarıda ciddi girişimler olduğunu hepimiz gördük.

Bu hadise Sosyo-politik, sosyo-ekonomik, psiko-sosyal, politik-psikoloji  açısından iyi değerlendirilmesi ve ciddi çıkarımların yapıldığı bir toplumsal gerçeklik olarak karşımızdadır.

“Dünya Emek-Sermaye eksenli sanayi aşamasından, dönüştürücü-inovasyon eksenli Bilgi Toplumu aşamasına geçti. Bu farkı görebilen şirketler değere dönüştürebildiler göremeyen şirketler ne olduklarını bile anlamadan ellerindeki her türlü gücün kaydığını yeni yeni görmeye başladılar.” http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=2422 Bu kavram Siyasi yapılar içinde geçerlidir. “Toplumun daha özgür ve daha refah bir hayat tarzını istemesi kentlere göçü hızlandırıyor. Dolayısı ile eğer kentleri yönetemeseniz bir çok sorunlarla karşı karşıya kalırsınız.”

Direnişi ortaya çıkaran temel sebep;  Türkiye’nin çok hızlı bir şekilde değişim-dönüşüm süreçlerini yaşaması buna mukabil  bürokrasinin buna ayak uyduramaması, toplumsal hak taleplerinin siyasiler(iktidar muhalefet)  tarafından karşılanmasındaki ciddi siyasi yetersizlikler ve öngörü noksanlığıdır.

Direnişi tetikleyen nedenler ise. Muhafazakar demokrat ve Laik Kemalist karşıtlığı, Yıllardır oluşan çatışmacı zihniyet, Demokratik kültürün zayıf olması. Devletin kurumlarına olan güvesizlik. Diyalog dilinin oluşmaması gibi sıralayabiliriz.

Demokrasi kültürü oluşamamış yapının özellikle 1990 doğumlu kesimin (y kuşağı) AK parti iktidarının yaşam tarzına ve özgürlüklere müdahale algısının yüksekliği  bu kesimde karşılık bulmuştur. Önümüzdeki süreçte bu kesimi( Çapulcu) dikkate almadan yürütülecek olursa yeni riskleri de beraber getirebilecektir.

KONDA araştırması “* Ankete katılanların yarısı 21-30 yaş arası. Yüzde 31’i 21-25 yaş arası, yüzde 20’si 26-30 yaş aralığında. Yüzde 35’i lise mezunu, yüzde 43 üniversite mezunu. Yüzde 33’ün babası üniversite mezunu, yüzde 28’inin ise lise mezunu.”

Çevre ve ağacı koruma amacı güden meşruluğu olan küçük bir hareket orantısız ve acımasız güç kullanımı sayesinde kitlesel bir direnişe dönüşebiliyor.

Toplumu hiçe sayan tepeden inmeci yaklaşımların ülkemizde karşılığı olmadığını önümüzdeki günlerde daha da çok göreceğiz.

Bu olaylar karşısında vatandaşın, medyanın, devletin, siyasilerin aldığı tutum halkın gözünde cereyan etmiş sosyal medyanın işleyiş tarzı da görülmüştür.

Özellikle siyasilerin kullandıkları ötekileştirici dil, empati yapma eksikliği, kendi aralarındaki ve halk arasında oluşturamadıkları diyalog ,uzlaşma kültürü beraberinde bazı riskleri de beraberinde getirecektir.

Yeni muhafazakar demokrat gençliğe paralel yeni özgürlükçü bireyci evrensel normlarla yetişmiş bir gençlikte birlikte ülkemiz demokrasisini oluşturacaktır.  Dolayısı ile daha katılımcı evrensel değerlerden haberdar, Bireysel özgürlüklere daha düşkün Anadolu’nun oluşturduğu ciddi değerleri de barındıran bir yapı siyasetçileri ve ülkeyi idare edenleri zorlayacaktır.

Bu yeni değişimi göremeyen kendini değiştiremeyen liderlerde aynı değişimi yakalayamayan işyerleri gibi tasfiye olacaklar yerlerine yeni, hatta yepyeni değişim liderleri ve yöneticileri gelecek.

Şunu hiç unutmayalım İş süreçleri, İş yapış şekilleri, işgücü profilleri değişirken, İş insanı profilleri direnemezler.

 

 

Neden: 1

0

 

Uzunca bir süredir sorulan ve benimde sormaya iştirak ettiğim bir sorudur: İslam alemi neden ilerleyemiyor?

Özellikle günümüzde kaynayan bir kazana dönen İslam aleminin oyun kurmaktan ziyade oyuncak olmaktan çıkamaması da bu soruyu daha sık sorar hale getirdi bizi…

Eskiyiyad edip hayıflanmayacağım…

Alışılageldiği üzere malum düşmanları işaret edip “birilerinin yüzünden” de demeyeceğim.

Zira biliyorum ki “başımıza gelen musibetler kendi elimizle kazandıklarımız sebebiyledir.” (Şura, 30) Yani insan öncelikle hatayı kendinde aramak ve sormak durumundadır.

Çünkü yine biliyorum ki ilahi adalet gereği herkes hakettiği gibi yaşamaktadır.

Peki, bizi bu hale ne getirdi?

Bir zamanlar dünyaya yön verirken şimdi yönümüzü bulamamamızın sebebi ne?

İnsanlığa katkı sağlayacak yeniliklere imza atmak yerine insanlığımızı sorgular hale gelmemizin altında ne yatıyor?

Tüm bu sorulara verilecek cevaplar aslında bir sayfalık makale değil, bir hatta birkaç kitap hacmini kapsar.

Fakat yine de bazı ana başlıklar çıkarabiliriz umudundayım:

İlerlemenin temel vasıtasının ilimde mesafe katetmek, yenilikler ortaya koymak ve ufuk açmak olduğunu zannederim pek çoğumuz kabul ediyor.

İlimde ilerlemek ise öncelikle “soru sormakla” başlar. Çünkü soru sormak mevcudun daha iyisini aramak, onunla yetinmemek, derinlemesine anlamaya çalışmak demektir. Bilinmeyene yolculuğun kapısını açar.

Sizi rahatsız da eder. Zira her halinizden memnun bir şekilde miskin miskin oturma şansınız kalmamıştır artık. Bir kere zihin harekete geçti mi cevabını bulmadan uyku bile uyuyamazsınız.

İşte bu noktadan hareketle diyebilirim ki çok uzun zamandır soru sormayı unuttuk, daha doğru kem kendimize hem de çocuklarımıza unutturduk.

Bunu kimi zaman “günah” adına kimi zaman “itaat” adına kimi zaman da “işimize geldiği için” unutturduk.

Bir klişe vardır: Din dogmalar üzerine kuruludur, sorgulayamazsınız. Bazıları bunu dini eleştirmek ve ilerlemeye mani olduğunu göstermek için kullanır. Bazıları da dini korumak adına aynı ifadeleri kullanmaz ama “anlayamayacağımızı” ifade ederek soru sormanın hata olduğunu vurgularlar.

Bu yaklaşım ki bana göre bizi bu hale getiren hususlar arasında belki de en önemlisidir, İslam’ın anlaşılamadığının en önemli kanıtlarından biridir.

Her şeyden önce Kur’an’ın metoduna terstir.  Hatırlayalım: Hz. İbrahim Allah’ı nasıl buluyor? Soru sorarak, sorgulayarak değil mi?

Kur’an bizim gerçeği anlamamızı sağlamak adına bize soru sormuyor mu? “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, yeryüzünde dolaşmaz mısınız” gibi pek çok ayette sorulan sorular sorgulamanın temeli değil mi?

Hz. Peygamber’in (S.A.V.) ilk gelen “Oku” vahyine cevabı “tabii” yerine “ne okuyayım?” değil mi?

Dolayısıyla Kur’an “bilmediğimiz” bir meseleye dair konuşmamızı yasaklar (İsra, 36),bilinmeyeni araştırmayı değil.

Tam tersi, bilinmeyen öğrenildikçe insan kendini, hayatı ve dolayısıyla Allah’ı daha iyi anlayacaktır. Nitekim bugün ilimdeki pek çok gelişme dinin ortaya koyduğu prensiplere daha iyi ışık tutmuyor mu?

Bu noktada bir hususa daha işaret etmek gerekir: İslam ilmi dini-dünyevi diye ayırmaz. Zira her iki alan da Allah’a aittir. Her iki alanda yapılan araştırmalar ve elde edilen bilgiler de Allah’ın ayetlerini anlamaktır ki bu nedenle birbirlerini tamamlarlar, birbirlerine rakip değildirler. Bu ayrım bize Batı’dan sirayet eden bir sıkıntıdır. İslam ise bize bütüncül yaklaşmamızı emreder, aksi halde yeryüzünde gezip dolaşıp Allah’ı anlamamızı istemesinin hikmeti nedir?

Sorgulamanın önündeki bir diğer engel de “itaattir” ve İslam “körü körüne itaat”i de emretmez. Zira Peygamberlerden başka kimse “korunmuş” değildir. Bu nedenle ne kadar ahlaklı olursa olsun her insanın hata yapma payı vardır, İslam’da ruhbanlığın olmamasının esası budur.

Sorgulamanın önüne geçilmesi bazen de işimize öyle geldiği için olur. Zira her soru beraberinde “farklı” düşünceyi de getirecektir. Farklılıklar ise kendini bunlara hazırlamamış olanlar için sorun teşkil eder, cevabını bulmak için çalışması gerekir. Üretmesi gerekir. Ama çoğu zaman zor iştir üretmek, cesaret de ister. Hazırla idare etmek varken sıkıntıya girmeyi kim tercih eder?!

Üstüne üstlük yeni şeyler söyleyerek risk de alacaksınız! Siz olsanız ne yaparsınız?

Bir de alışılagelmiş şeylerin değişmesi ihtimali var ki bu da bazen otoritelerin sarsılması anlamına gelir. Kendi otoritenizi sarssanız bir dert başkasınınkini sarssanız ayrı bir dert…

İnsankorkar tabii! Korkunca ne yapacağı da belli olmaz değil mi?!

Allah-ü Teala’nın “hakikaten inananların üstün olacaklarına” (Al-i İmran, 139) dair vaadi bile unutulabilir!…

Peki, herkesin aynı düşündüğü, aynı baktığı bir yerde nasıl daha iyiye ulaşmak mümkün olur?

Kur’an’ı Kerim’i okurken bile hepimizin aynı derinlikte anladığını söylemek mümkün mü?

O nedenledir ki Hz. Peygamber (S.A.V.) İslam’ı insanların seviyelerine göre anlatmıştır.

Ve yine o nedenledir ki “ihtilafta rahmet olduğunu” vurgular… (Tabii bu ihtilaf bugün farklılıklar üzerinden yaşadığımız çatışmalar olarak anlaşılmasın! O ayrı bir bahis mevzuu…)

Farklı düşünmek kaçınılmazdır, yeter ki bu düşüncenin sebebi doğru düzgün delillendirilebilsin…

Bu konunun tek makaleye sığmayacağını söylemiştim, değil mi?

O halde devam edeceğiz…