25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 983

Gezi Parkı ve Hitapta Edebi Aşmak!

0

 

Son günlerin meşhur ‘Gezi Parkı’ vesilesiyle Facebook ve Twıtter denilen ‘sosyal paylaşım’ sitelerinde her şey toz duman…
Bu ‘sanal’ dünyanın ‘gerçek’ insanlarının bir kısmı, fikirlerini ‘adam‘ gibi söyleyip ifade ederlerken, büyük bir kısmı, belki de haklılıklarını örten ölçüde, fevri hareket ve söz yarışındalar. Birilerine küfrederek, hakaret ederek ve söverek insanlar ‘haklı’ olduklarını ispatlayamazlar. Hatta ‘haklı’ olanlar ‘haksız’ duruma bile düşebilirler.
Küfretmek, bir acizliğin ve çaresizliğin bir ifadesidir. Fikir sahibi olamayanlar sadece, küfrederler

Kendilerini ‘adam’ gibi ifade edemeyenler, ancak küfrederler ve el kol hareketi yaparlar.
Bilinmelidir ki temiz ve güzel fikirler, çirkef, kötü ve argo ifadelerle ve hakaretlerle dillendiremezler.

Bakın sizlere, o ‘sanal’ dünyadan ‘gerçek’ kişilerin serdettikleri edep timsali(!) seçme fikirler (!) görüşler kavgasına özel örnekler:

* “AVM‘mına koyayım …!

* Yandaş medya yavşak …!

* Kısaca her bi bokum dese daha iyi…

* Yırtık condom mahsulü pezevenk…

* İpini koparan oraya gelmiş. Ne olacak.

* Hala gaz sıktıranlar SIKTIRIN gidin artık!

* Bizim inanan salaklar da onların yanında…

* İktidara oy veren yüzde ellilik hainler nasılsınız?

* İyi ki çapulcuyuz. Göt kılı olmakta vardı Allah muhafaza…

* Türk milleti daha uyuyor uyanamadı tatlı uykudan, reziller!

* … Admin gelirsem yanına, ananın .mına koyarım, ..ktirgit ..ospu çocuğu!!!

* Ülkenin polislerinin fotoğraflarına yazılan yorum: hahhahah koyunlara bak ya!

* ATATÜRK’ün saçının teli olamazsınız dedik, recebin götünün kılı olmayı seçtiler

* Mimarlar odası ve şehir planlamacıları 5 sene boşuna mı kıçlarının kılını ağartmışlar?

* Çok canımız yandı, ama tüm varlığım feda olsun, itlere meydanı bırakmayacağız.

* Peki, nerde bu ülkenin asıl evlatları? Demek ki bu eylem hep kanı bozukların organizesiymiş.

* Orospu çocuğunun boynundakini görmüyor musun? Bilip bilmeden foto paylaşmayın ayıp size…

* AKP mitinginde MHP bayrağı açanlar; Başbakan fahişeleri övse, ben zaten o. çocuğuyum diyecek, 3-5 şerefsizden başkası değildir.

* Biz de sadece çapulcular var zannediyorduk. Meğer ne kadar ayyaş, alkolik, ateist ve sapık ruhlu adam varsa protestolarda geziniyor…

* Türk milleti, bomba tepelerine inecek, sadece sabrediyor galeyana gelmiyor, bu itler, sadece ürüdüğü için susuyoruz, sabırlıdır Türk milleti.

* Öküzün önde gideni orusbu çocuğu 10 günde yaptıkları ortada, 10 sene iktidarda kalsalar Türkiye denen bir şey bir ülke bulunmaz herhalde…

* Yüzde elli oy alsa da, AKP vatan hainidir. Bunu ispatlamak Allah’a ve millete karşı görevimizdir. (Halkın yüzde ellisi vatan haini anlamına geliyor!)

* AK Parti karşıtları, AKP’liler için, yüzde ellilik ‘koyun sürüsü’, diyor. Karşı taraf da kalan yüzde ellisi için ‘it sürüsü’ diyor… Bu milletin tamamı ‘hayvan’ mı? Hiç ‘insan‘ yok mu beya? Neyin kavgası veriliyor?

* İyi yapmış polis!! Ben bu sinirle atom bombası atardım yeter be….!!! İnsanı dinden imandan çıkarmayın.! Saman kafalı dümbükler hala anlamıyor musunuz oyunu? Yine sabır diyorum tövbe estağfurullah tövbe Allahım.

* Her şey var… İşporta pazarı gibi yalanlar… Çin malları kadar da salakça… En son hırsızları doktor diye birbirlerine yutturdular ya… Ya çok çoook salaklar ya da çok çoook art niyetli hainler… Başka bir olasılığı yok çünkü.

* Bi Daha Bi Daha Haydi Bi Daha… Bu milleti yeniden bi daha Ak Partili yapan asalaklara inata Bi Daha, Biçok kezz Daha AK PARTİ… Vatanını milletini satttıgını bilen bilmeyen salaklara inat, Hadi Bi Daha AK PARTİ…

* Biz sadece çapulcular var zannediyorduk, meğer İbneler,Dönmeler, Lezbiyenler, seks işçileri ve orospular da varmış.

Güzel ülkemizin güzel insanlarının tepkilerini ne güzel (!) ifadelerle, ne kadar estetik (!) cümlelerle, eşi bulunmaz edebi (!) bir sanat (!) eseri olarak gösterdikleri tepkiler işte böyle…

Bir başkadır benim memleketim… Bir başkadır benim halkım… Bir başkadır benim milletim. Bir başka örneği yoktur dünyada onların.

Birileri bir zamanlar şöyle demişti: edepten nasibi olmayan, ‘insan‘ değildir. ‘İnsan’ dediğin, ‘edepli’ olmalı…

Ah, bir ‘insan’ olabilsek, kurtaracağız şu memleketi!

 

 

 

 

AB’ye Yönelişin Başka Yönleri

0

 

Türkiye, çok enteresan değişimlere sahne oluyor.

Türkiye, çok dikkat çekici söylemlerle yankılanıyor.

Özellikle  AB’ye yönelişteki ısrarlı tutumlar; ille de girilmesi gerektiği yolunda çeşitli fikirler ileri sürmeler.

Ya AB, başka büyük yok, gibisinden seslerin yükselmesi.

Ya AB, başka çıkar yol yok, şeklindeki görüşler.

Ya AB, başka alternatif yok , türünden deyişler.

Türk insanını, acı acı düşündürüyor ve düşündürmeli.

Bu kilişe söz ve deyişlerde biraz da, gelecek endişesi sezilmiyor mu?

Bu slogan-vâri ifadelerde, az da olsa kendi devletine karşı güvensizlik duygusu hissedilmiyor mu?

Bu tutkulu söylemlerde Türk Mahkemeleri’ne itimatsızlığın payı yok mu?

Bu ısrarlı tempo tutuşlarda bir nebze de olsa, Millî Devlet anlayışına ters düşüş sırıtmıyor mu?

Daha da ileri gidersek bu aşırı AB tutkusunun temelinde  -dilimiz varmıyor ama-  çok az da olsa, Türk Ordusu’na bakıştaki sakatlık kendini göstermiyor mu?

Bütün bu AB yönelişlerinde, yurttaki maddî-mânevî arayışlardan artık ümitlerin kesildiği mânâsı çıkmıyor mu?

Bu durumda hem devlete hem vatandaşa bir âcil durum değerlendirmesi yapmaları gerekiyor.

Bu durumda devlet kendisine çeki düzen vermeli. Acaba nerede hatâ yaptım diye kendini yoklamalı. Kendini sorgulamalı.

Halkın ise her şeye rağmen devletinden asla ümit kesmemesi gerekir. Hakkını devletten istemesi, hakkını devlette, devlet eliyle araması icap eder. Kanunlar çerçevesinde, bunun yoğun gayreti içinde olması lâzım.

Bâzı hatâ ve eksikliklerden dolayı devletine asla küsmemesi, devletine kat’a burun kıvırmaması, devletini zinhar bir kenara itmemesi hayatî  bir önem taşır.

Öyleyse hukukunu Avrupalarda aramamalı. AİHM’ne gitmemeli. Zira bu bir zülldür. Zaten iyi gözle bakılmıyan Türkiye’nin aleyhine bir davranıştır. Çünkü Türkiye, Avrupa nazarında peşinen mahkûm edilmiştir edildiği kadar.

Buna bir de biz katkıda bulunarak; onların Türkiye aleyhdarlığında derinleşmelerine fırsat vermiyelim. Onların eliyle gelecek bir hakkın; hak değil aslnda zillet olduğunu bilelim. Avrupa’yı sevindirip, devletimizi onların gözünde daha da küçültmeyelim.

Fakat devlet de kendisine bir çeki düzen versin. Bir oto kritik yapsın. Vatandaşına güvensin. Devlet-vatandaş arasındaki var olan köprüleri takviye edip kuvvetlendirsin.

Demek ki AB’ye bu denli sarılmanın temelinde, halkın bâzı tedirginlikler içinde olması yatıyor. Öyleyse devlet ne yapıp etsin, milleti üzen bâzı yersiz sıkıştırmalardan uzak dursun. Devlet ne yapıp etsin, kendini halka tam manasıyla sevdirmenin yolunu bulsun. Zaten bu, devlet olmanın da bir gereği. Velhasıl halktan devlete saygı yükselmeli. Devletten halka sevgi inmeli. Çünkü ancak bu anlayış ve davranışla devlet-halk kenetlenmesi gerçekleşir.

 

1073 – 1074

 

 

Türk Aydınlar Ocakları Kosova’da(1)

0

 

Kosova

Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova          
Sen misin yoksa hayalin mi vefasız Kosova           
Hani binlerce mefahirdi senin her adımın             
Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın              
Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid          
Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını         
Yok mudur Murad’ın sende iki üç damla kanı

Mehmet Akif Ersoy

Kosova Aydınlar Ocağı’nın 29-Mayıs/ 03-Haziran 2013 tarihleri arasında düzenlemiş bulunduğu şura toplantısı Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın başkanlığında Türkiye’den çeşitli meslek gurupları ve akademisyenlerden oluşan yaklaşık 200 Türk Aydın’ın iştirakiyle gerçekleştirildi.

Kosova denince aklıma ilk gelen Mehmet Akif Ersoy’un şah-ı şehid olarak vasıflandırdığı Sultan I.Murad’ın şehit edilmesidir.

1.Kosova Meydan Muharebesi 28-Haziran-1389 tarihinde I. Murat emrindeki Osmanlı Ordusu ile haçlı ordusunun büyük kayıplar vererek savaşmasıdır.

Kosova Meydan Muharebesinden önce sabah ezanından önce abdest alıp,iki rekat namaz kıldıktan sonra göz yaşları içerisinde yaptığı Allah’a yakarışı nasıl bir edep ve asil ruh abidesi olduğu yanında ayrıca özlemini çekmekte olduğumuz devlet adamlığını da bize gösterir.Bu nedenle yaptığı dua aynen aşağıya alınmıştır.

“İlâhî, bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin. Bir yağmur ver, şu tozu-toprağı def edip dünyayı aydınlığa boğ; tâ ki kâfir leşlerini gözümüzle görüp yüz    yüze cenk edelim. Yâİlâhi, mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin.          Benim fikrimi ve sırlarımı sen bilirsin; istediğim mülk ve mal değildir. Temiz             kalbimle senin rızânı isterim. Yâ Rab, beni bu Müslümanlara kurban eyle! Tek   mü’minleri küffar elinde mağlup edip helâk eyleme! Bunları mansûr (gâlip) ve       muzaffer eyle! İlâhî, beni yanına alıp, mü’minlere ruhumu fedâ kıl!.. Şimdiye dek         beni gâzi kıldın, sonunda da şehâdeti göster!..”

Sekiz saat kadar süren bu meydan savaşında Sırp Lazar komutasındaki haçlı ordusu tamamen imha edilmiş ve ancak büyük komutan 1.Murat Hüdavendigar savaş alanını dolaşırken ölü taklidi yapan bir Sırplı tarafından hançerlenerek şehit edilmiştir. Velhasıl duaları kabul olmuş, savaşı ve şehitliği kazanmıştır.

Yaralanıp, Hakka yürümeden evvel oğlu Yıldırım Beyazıt’a

“Ey oğul!

Dünyada ölümden kim kurtulmuş ki bana ağlıyorsun. Ağlayacaksan Müslümanlara ağla. Hallerini perişan bırakma.Yerim sana kalıyor.Doğruluktan, iyilikten ayrılma, beni de hayırla andır. Padişahlığın sermayesi doğruluktur.Padişahlığı rahat bir şey sanma. Dünyanın en zor işi budur. Dünyada iyi bir ad bırakmaya çalış.İşin, şanına denk olsun.”

Diye yaptığı vasiyeti de dikkat çekicidir. Gücü ele geçirenlerin, bir müddet sonra gücün sarhoşu olmaması gerektiğini bize asırlar öncesinden hatırlatmaktadır.

Osmanlı, değerlerden aldığı bu terbiye üzerine gelişmiş ve İmparatorluk olmuştur.Ne zaman ki değerleri yozlaşmaya başlayınca çöküşe geçmiştir.

1.Murat Hüdavendigar’ın vasiyeti üzerine iç organları savaşın geçtiği Piştine’ye altı kilometre uzaklıktaki bu günkü Mazgit köyünde defnedilmiş, naşı ise tahnit edilerek Bursa’ya getirilmiştir.

İç organların defnedildiği yere Yıldırım Beyazıt tarafından bir türbe yaptırılmış ve bu türbe Osmanlılar döneminde birkaç defa tamirat gömüş olup, en son 2005 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından onarılarak, çevre düzenlemesi de yaptırılmıştır.

Sultan Murat Türbesi ve Selamlık Binasının Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından görevlendirilen elemanlar tarafından düzenli bakım ve temizliği yapılmaktadır.

TİKA özellikle Balkanlarda hayırlı bir evlat görevi ifa etmektedir. TİKA’yı bu yoldaki çalışmalarından dolayı takdir etmemek mümkün değildir.

1.Kosova Meydan Muharebesinin en önemli sonucu; Tuna Nehri’nin güneyindeki Balkan toprakları Osmanlı hâkimiyetine geçmiş ve Kosova 1912 yılına (Balkan Soykırımı) kadar 523 yıl fasılasız Osmanlı idaresinde kalmıştır.

Bu kıssa girişten sonra dışarıdan bakan göz olarak, 21.yüzyıl başlarında Kosova’daki görgü ve özellikle tespitlerimizi devam edecek yazımızda ele alacağız.

Şimdilik sağlıcakla kalınız. Saygılarımla

 

 

“İç İşlerinize Karışırız…”

 

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey bir panelde yaptığı konuşmada “Elbette ki İç işlerinize karışırız” dedi. Günlerdir ABD’li yetkililerin, Gezi Olayları’na ilişkin yaptığı açıklamalar böylece taçlandırılmış oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki’de “… medya kuruluşlarına yönelik, özgür basının normal işlevini yerine getirmeleri sonucunda karşılaştıkları her türlü baskıdan rahatsızız” diyerek görüşlerini ortaya koydu. ABD’nin Türkiye’nin sahibiymiş gibi tavırlarına daha bir çok örnek göstermek mümkün…

Ancak Jeffrey’in sözleri üzerine gündemle yada gündem dışı bütün yazılıp çizilenlerin artık bir hükmü kalmamıştır. Bu açıklama ile daha da net anlaşılmıştır ki; Gezi Olayları dış mahreçlidir. Bunları yönetenler başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin yerli işbirlikçileridir. Bu işin arasında, bir kısım şuursuz milliyetsever  ve yurtsever farkında olmadan kullanılmıştır.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisinin sözleri“Mandacı Vesayet” rejiminin ülkemizde tam manasıyla uygulama alanı bulduğunu hepimizegöstermiştir. Televizyonlarda bolca dinlediğimiz ve  gazetelerde okuduğunuz sözde aydınların, kayıkçı kavgası da bu işin bir “ninni” versiyonundan ibarettir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerinde üstün gelemeyen mandacı zihniyet, Atatürk’ün 1938’deki ölümünden bu yana adım adım Türkiye’yi ele geçirmiş ve aynen diğerlerinde olduğu gibi önce partiyi kurdurup sonrada iktidara getirdiği AKP ile bunu pekiştirmiştir.

Bu gün Türkiye’nin bağımsız bir ülke olmadığını yine Jeffrey’in sözleri ile daha iyi anlıyoruz: “Türkiye’nin yaklaşımı daha çok “İç işlerimize nasıl karışma cüreti gösterirsiniz?” şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu kulübün üyesisiniz. Kendinizi izole edemezsiniz”. Milli Görüş çizgisinin son 10 yılda Türkiye’yi çaresiz bırakarak teslimiyeti tamamladığı adrese bakın! Ne milliciler ama?

RTE’nin  danışmanlığını da yapmış olan Cüneyt Zapsu’nun “süpürmeyin işinize daha çok yarar” hikayesinin mutlu sonu “İç işlerinize karışırız” küstahlığı… Nedenlerini tartışırız ama bize yani bu ülkenin sahibi olan Türk Milletine bunlar müstehak!

Diyeceksiniz ki; hep böyleydi.  Doğru… Mustafa Kemal dönemi hariç bu “Muhteşem Osmanlı” yıkılırkende böyleydi!

İngiltere’nin vaktiyle İstanbul yani Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in 1853’te karısına yazdığı mektupta “… Reşid’le Sadrazam azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” diye bahsetmesi pek bilinen bir şeydir.

Yine Fransız devlet adamı ve tarihçisi F. Guizot “… Reşid Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin birisinden yoksundu; Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türktü…” diyor. Ya bu günküsü?

Guizot’a göre de Reşit Paşa’nın formülü “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”tir. Buradan anlıyoruz ki; günümüzde de süren memleketi peşkeş çekmenin formülünü Reşid Paşa bulmuş ve arkasından gelenlerde uygulamaya devam etmiştir.

Şimdi verdiğimiz bu tarihi örneklerdeki şahısları, günümüzün önemli figürleri ile yer değiştirerek adlandırın, pek bir şey değişmiş mi? Üzülerek ifade etmeliyim ki; faniler bu dünyadan gelip geçmiş ve yeni faniler onların yerini almış ama Türk’ün yaşadığı hadiseler adeta “Makus Kader”e dönüşmüştür.

Türk Milleti, kendisi ve vatanı hakkında yapılan planları ve sahneye konulan oyunları görmeli, suni tartışmalardan ve çatışmalardan uzak durmalıdır. Yapılacak en önemli şeylerden biri sağdan, soldan, demokrattan, liberalden, İslamcıdan gelen tüm saldırıları kavramak ve ona göre davranmaktır. Yoksa “İç işlerimize karışmak” başımıza gelecek olanın milyonda biri bile değildir.

 

 

 

Efsanelerle Kandırıldık, Kandırılıyoruz

 

Böyle günlerde ekonomiden bahsedilir mi diyenler olabilir belki ama, bakın tarihe kayıt düşmek adına bugünlerde mutlaka araya ekonomiyi sıkıştırmak gerektir.

Neden?

Çünkü, Başbakan, bu panik halini, Cumhurbaşkanlığı, başkanlık gibi olağanüstü hırslarını frenlemezse hem kendi sağlığı tehlikeye girecek ve hem de ülkenin yakın geleceği kararacaktır. Ekonomi bu gerginliği kaldıramaz. Zaten örtme, gizleme, kamufle etme politikasıyla bugüne gelen ve efsanelerle getirilen ekonominin Allah korusun tepetaklak gitme ihtimali var ve bunun da tek sorumlusu Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN olur. İşte tarihe kayıt düşmek dediğimiz de tam bu.

Ekonomi ile ilgili olarak yapılan gizlemeleri bugüne kadar çok yazmaya çalıştık.Ama, bir de Ege CANSEN gibi ülkemizde sözü geçerli bir Ekonomisti dinlemekte yarar var. 8 Haziran tarihli yazısı aynen şöyle:

“AKP, daha doğrusu Recep Tayyip ERDOĞAN 2002 yılının sonunda iktidara geldi. 10 yılı aşkın bir süredir Sayın ERDOĞAN(R.T.E.)  “tek adam” olarak ülkeyi yönetmektedir. R.T.E.’nin yönlendirdiği Türkiye’nin 10 yılda mucizevî bir iktisadi gelişme gösterdiği şeklinde yaygın bir söylem var. Bu söylem, sadece Türkiye’de değil yurt dışında da yaygındır. Acaba bu sav, bir gerçeğin ifadesi midir? Yoksa bir efsane midir? Bugün bu savı eleştirel bir açıdan irdelemek istiyorum.

BİRİNCİ EFSANE: KİŞİ BAŞINA MİLLÎ GELİR ÜÇ KAT ARTMIŞTIR

Yanlış. Doğrusu, kişi başına millî gelir 10 yılda % 45 artmıştır. Üç kat artmış hesabı (ki, aslında 2 kat artmış veya 3 katına çıkmıştır demek gerekir) cari dolar fiyatlarıyla yapılan bir tercüme hatasıdır. Her ülkenin millî geliri ve büyümesi ulusal para ile hesaplanır. Ulusal para biriminin dolar karşısında değerlenmesi veya değer kaybetmesi büyüme oranını değiştirmez. Mesela 9 Haziran 2008’de 100 Japon Yen’i 0.94 dolar ederken, 24 Ekim 2011’de 100 Japon Yen’i 1 dolar 32 sent’e yükselmiştir. Japon parası, Dolara göre % 40 değerlenmiş ve Japonya’nın gerçekte pek de artmayan kişi başına millî geliri, cari dolar kuruyla hesaplandığında % 40 artmıştır. Ama hiçbir Japon Başbakanı, bununla böbürlenmemiştir.

İKİNCİ EFSANE: 10 YILDA TOPLAM MİLLÎ GELİRİMİZ ÇOK HIZLI ARTTI

Yanlış. Son 10 yılın ortalama büyüme oranı % 5’tir. Bu oran önceki 80 yılın ortalama büyüme hızına kabaca eşittir. Değişen bir şey yoktur. Faraşlaşan cari açık devalüasyon krizine sebep olmasın diye, büyüme hedefi 3 yıl için % 5’e bağlanmıştır.

ÜÇÜNCÜ EFSANE: TÜRİYE EKONOMİSİ BÜYÜKLÜKTE DÜNYA 17’NCİSİ OLDU

Olmadı; zaten öyleydi. 1993 yılında da Türkiye, toplam millî gelire göre dünyanın en büyük 17. ekonomisiydi. Bazen bir basamak çıktı, bazen bir basamak indi. 19 yıl sonra 2012’de de büyüklük sırası değişmemiştir. Yani dünyanın 17’nci büyük ekonomisidir. Önümüzdeki 10 yılda da bu değişmeyecektir.

DÖRDÜNCÜ EFSANE: IMF BORCUNU SIFIRLADIK, BORÇSUZ ÜLKE OLDUK

Eksik konuşarak yalan söylemek işte budur. AKP’nin ekonomide aldığı en başarısız sonuç, dış borç yükünün aşırı artmasıdır. (Diğer yandan efsanenin çıkış sebebi de budur.) Dış borçlarımız, 2002’deki 130 milyardan, 2012’de 337 milyar dolara çıkmıştır. Çıkış devam etmektedir. Ülkemiz, hiçbir dönemde bu kadar çok dış borç yükü altına girmemiştir. IMF’ye olan borçlar, vadeleri geldiğinde yabancı bankalardan alınan yeni döviz borçlarıyla kapatılmıştır. Olay bundan ibarettir.”

 

 

Türkler, kendi hür irâdeleriyle Müslümanlığı seçtiler.’

‘Türklerin Müslüman oluş süreci, kader kalemi ile yazılmış bir ilahî destandır.’

 

Tevhîd inancı ile mücehhez azîz Türk Milleti; İslâm ile şereflenmeyi müteakip, i’lâ-yı kelimetullah aşkına verdiği hâkimiyet mücâdelesinde, dünyâyı huzur ve adaletle yönetmiştir. İslam’ın Bayraktarlığı ile şereflenen bu millet şâyet Müslüman olmasaydı, İslâm Âleminin hâli bugün nice olurdu?

 

Mehmet Şadi Polat: Sizi; ‘Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu‘ isimli kitabınızı yazmaya yönlendiren sebepler nelerdi?

Oğuz Çetinoğlu: Bir dostum, ‘Milliyetçiliğin Dinle Kavgası‘ isimli bir kitap yayınladı. Ben de; ‘Türkiye’de maalesef İslamiyet’e mesafeli duran milliyetçilerin az sayıda da olsa bulanabileceğini, diğer taraftan Hucûrat Sûresi 13. Âyet hükmünü yanlış yorumladıkları için milliyetçilik olgusuna şaşı bakan dindarlarımızın yine az sayıda bulunabileceğini belirterek, bu kişilerin, birbirlerine karşı duruşlarının kavga olarak yorumlanmasının yanlış olacağını‘ belirten bir kitap yazıp yayınladım.

Polat:Altaylardan Hira’ya Türk-İslam Dostluğu‘…

Çetinoğlu: Evet efendim. Kitabımda; çok geniş ve derinlemesine açıklamalarla şu hususları ortaya koydum:

1- Milliyetçilerin İslamiyet’le bir kavgası yoktur.

2- Yüce Dinimiz İslam; milliyetçiliği değil, kavmiyetçiliği yasaklamıştır. Kavmiyetçilik ve milliyetçilik birbirinden ayrı kavramlardır.

3- Türk milliyetçiliği ırkçılık değil, kültür temeli üzerine kurulmuştur.

4- Türklük ve İslamiyet birbirinin zıddı veya alternatifi değil, bir bütünün birbirinden ayrılmaması gereken iki bölümüdür. İkisi bir arada, muhteşem bir bütün oluşturur.

5- Azınlıkta kalan insanların birbirlerine tavırları ‘kavga‘ olarak yorumlanıyorsa, ‘kavga var-yangın var‘ diye ortalığı telaşa vermektense, bu kavgayı önlemek, ülkemiz ve milletimiz için daha doğru ve faydalı olacaktır.

Bu gerçekleri, delillerle ortaya koyduktan sonra, sonucu şu hükme bağladım: Türkler, İslamiyet’ten uzaklaşınca dillerini ve Türklüklerini, en sonunda da hürriyetlerini kaybetmişler, tarih sahnesinden silinmişlerdir. Müslümanlar da, Türklerin İslamiyet’e hizmetleri sebebiyle Büveyhilerin ve Fâtîmilerin baskılarından kurtulmuşlar, daha geniş coğrafyaya yayılma imkânına kavuşmuşlardır.  Dolayısıyla kavga değil, dostluk vardır. Millî hassasiyetleri olanlar da İslamî hassasiyetleri olanlar da bu dostluğu devam ettirmek, pekiştirmek mecburiyetindedir. Güç bundadır. Huzur bundadır. Gerçek Türk milliyetçisi, aynı zamanda iyi bir Müslüman olmalıdır. Türk milletinin en az 4.000 yıllık, kimilerine göre 40.000 yıllık millî varlığını, 1.100 yıllık mânevî dayanağını yeni nesillere ve gelecek binlerce yıllara taşıma imkânı bundadır.’

Polat: Mesajınız nasıl karşılandı?

Çetinoğlu: Fevkalade iyi karşılandı. Kitap, kısa zamanda ikinci baskısını yaptı. Fakat birkaç cılız ses, beni rahatsız etti…

Polat: Neydi onlar?

Çetinoğlu:Müslümanlar 650 yılından 750 yıla kadar tam 100 yıl boyunca Türkleri katlettiler. Oğuz Çetinoğlu hangi dostluktan bahsediyor? Erdoğan Aydın’ın kitabını okumadı mı?’ Denildi. İnternet sayfalarında buna benzer pek çok sözler söylendi.

Polat: Bu tür çıkışları bekliyor muydunuz, tenkitleri nasıl karşıladınız?

Çetinoğlu: Kuteybe bin Müslim’in Türk yurtlarında yaptıklarını biliyordum. Bunları bilenlerin de söylediklerime karşı çıkacaklarını tahmin ediyordum.

Polat: Ne yaptınız?

Çetinoğlu: Tarihten husumet çıkarıp Türk-İslam dostluğuna zarar verilmesini engelleyebilmek için Türklerin nasıl ve niçin Müslüman olduklarını bütün detayları ile ortaya koyan bir kitap yazmayı kararlaştırdım.

Karar verdikten sonra yazmaya başlarken, işimin zor olacağını düşünmüştüm.

Türklerin Müslümanlaşma sürecini anlatan bütün kitapları aldım, okudum, inceledim. Daha ilk günlerde hakikat güneşi gözlerimi kamaştırdı. Konu ile ilgili ulaşabildiğim kitapların sayısı 20’ye yakındı. Yalnızca iki tanesi, Türklük ve Müslümanlık ile barışık kişiler tarafından kaleme alınmıştı. Diğerleri peşin hükümlerle yola çıkan kişiler tarafından hazırlanmıştı. Mesela bir kitap; ‘Materyalist dünya görüşünü savunduğunu‘ itiraf eden kişi tarafından hazırlanmıştı. Claude Cahen kitabına ‘Türkler Nasıl Müslüman Odular‘ ismini vermiş olmasına rağmen, 535 sayfanın yalnızca 5 sayfasında konu üzerinde durmuş ve orada da işe yarar bilgi vermemişti. Bu arada Jean-Paul Roux gibi tarafsız olanlar da yok değildi.

Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Dr. Emel Esin ve Sâmiha Ayverdi ve diğer ilim adamlarımız, mütefekkir yazarlarımız; yayınladıkları kitapların bir bölümlerinde ve makalelerinde-tebliğlerinde fevkalade doyurucu ve inandırıcı bilgiler veriyorlardı.

Ülkemizde Türklerin Müslümanlaşma süreci ile ilgili en kapsamlı çalışmaları yapan, en çok eser veren ve konuyu en iyi bilen muhterem bir profesörümüz, yanlış bir kaynaktan referans almıştı ve konuyu abartarak-köpürterek yazmış ve yazdıkları, Türklüğe-Müslümanlığa mesâfeli olanlara aleyhimize sonuçlara yönlendirecek malzeme veriyordu.

Polat: Yorucu bir çalışma yapmışsınız

Çetinoğlu: Zevkli bir çalışma idi.

Polat: İşin özünü nasıl yakaladınız?

Çetinoğlu: Türklerin Müslümanlaşma sürecini anlatmak üzere kalemi eline alanların çoğu; ‘Müslüman misyonerler‘ kavramını kullanıyor. İslamiyet’i ‘kılıç dini‘, Müslümanları ‘kan dökücü-kan içici‘ olarak vasıflandırıyorlar. ‘Fetih‘ ve ‘cihat‘ kavramının özünü, derinliğini bilmeyenlerin meselenin özüne inemediklerini gördüm.

1300 yıl önce yaşanmış olayları; bu günün hukuk şartları, insanlık anlayışı ile değerlendiriyorlardı. Basit kaidedir: Her olay, cereyan ettiği dönemin şartları içerisinde değerlendirilir. ‘Materyalist dünya görüşünü savunduğunu‘ itiraf eden yazar soruyor: ‘Attila’nın Roma’da ne işi vardı?’ ‘Türkler Viyana’ya kadar neden gittiler?’ ‘Araplar Seyhun ve Ceyhun ırmaklarını neden geçtiler?’ Şunları sormuş olsaydı, doğrusu işim çok zorlaşacak, belki de kitabımı yazamayacaktım…

Polat: Hangi sorular onlar?

Çetinoğlu: Çarlık Rusya’sının ve Sovyetler Birliği’nin; Kazakistan’da, Özbekistan’da, Azerbaycan’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da, Polonya’da, Çin’in Doğu Türkistan’da ve Tibet’te… Yakın tarihimize bakalım: İngilizlerin Musul ve Kerkük’te, Fransızların Adana ve İstanbul’da, Yunanlıların İzmir, Afyon ve Eskişehir’de ne işleri vardı? Bu soruları sormayanların art niyetleri doğrusu işimi çok kolaylaştırdı.

Ayrıca art niyetliler-peşin hükümlüler, Türklerin Müslümanlaşma sürecini Emevilerle başlatıyorlar ve Emevilerle bitiriyorlar. Emeviler dönemi Türklerin Müslümanlaşma sürecinde söz konusu olmamalıydı.

Polat: Neden?

Çetinoğlu: Çünkü Emeviler, Türk yurtlarına İslamiyet’i tebliğ için gitmediler. Toprak fethetmek, Türk yurtlarının zenginliklerine el koymak için gittiler. Bir de Türklerin savaşçı bir karaktere sâhip olduklarını bildiklerinden, levent yapılı Türkleri Şam’a getirip saray muhafızı olarak kullanmak için gittiler.

Polat: Bu söylediklerinizi doğrulayacak olaylar var mı?

Çetinoğlu: İslamiyet’in devlet otoritesi hüviyeti ile Türklerin karşısına çıkışı 644 yılındadır. İslam orduları, Türk yurtlarına tâbir yerinde ise keşif maksadı ile gelmişlerdi. Savaş olmadı. Emeviler 661 yılında devlet idaresini ellerine aldılar. 673 yılında Arap orduları komutanı Ubeydullah Bin Ziyad, Buhara şehrini kuşattı. Şehrin yöneticisi Kabaç Hâtun ile anlaşma yaptı ve Emevi sarayında muhafız olarak görevlendirilmek üzere Türk askeri alıp döndü. Ülkesine götürdüğü Türklerin ırkî ve ahlakî özelliklerinin bozulmaması için evlenecekleri bayanlar da getirildi ve özel bir şehir kuruldu, Araplarla temasları yasaklandı. Emevi Hânedânı’nın yönetimden uzaklaştırıldığı 750 yılına kadar ilişkiler bu şekilde devam etti. Kanlı savaşlar oldu. Fakat iddia edildiği gibi hepsinde Türkler ezilmedi. Türkler, Araplara karşı önemli zaferler kazandılar. En kanlı savaşlar Kuteybe bin Müslim’in bölge valisi ve komutan olarak Türk yurtlarında bulunduğu 705-716 yılları arasında oldu.

Polat: İddia edildiği gibi Türklerin zorla Müslümanlaştırıldığını kabul etmiyorsunuz…

Çetinoğlu: Asla. İnsanlar baskılar sebebiyle inançlarını değiştirmezler. Ancak ‘değiştirmiş gibi’ görünürler. Baskılar kalktıktan sonra eski inanç kültürlerine dönerler. Sabetay Sevi’nin yaptığı gibi… Nitekim Çarlık döneminde zorla Hıristiyanlaştırılan Yakut Türkleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Ortodoksluğu tamamen terk edip Şamanizm inancına dönmüşlerdir.

Türklerin canlarını kurtarmak için Müslümanlığı kabul ettiklerini iddia edenlere şunu soruyorum: ‘Bu nasıl zorla Müslüman olmaktır ki, Müslüman oluşlarının üzerinden henüz 100 yıl geçmeden İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için kanlarını sebil gibi akıtmışlar, canlarını seve seve vermişlerdir?’

Zorla Müslüman olan bir insan, baskı kalktıktan sonra eski inancına döner. Ve de kendisine zorla kabul ettirilen bir düşünce uğruna can vermeyi göze almaz. Bu; mantığa da insan tabiatına da aykırıdır.

Polat: Kitabınızda, Türklerin zâten Müslüman olduklarını, İslamiyet’i tanıdıktan sonra Müslümanlıklarını güncelleştirdiklerini söylüyorsunuz

Çetinoğlu: Bunu ben söylemiyorum. Türklerin inanç kültürleri ile İslam’ın prensipleri arasındaki benzeşmeler ve hatta bire-bir örtüşmeler ortaya koyuyor. Bu benzeşmelerin, örtüşmelerin 30-40 tanesi, kitapta belirtiliyor.

Polat: Hiç zıtlık yok mu?

Çetinoğlu: Var. Yalnızca üç konuda: Birincisi Türkler, çocuklarının suçları sebebiyle babalarını da cezalandırırlardı. İslamiyet, cezada şahsîlik prensibini kabul etmiştir. İkincisi Türkler yiyecekleri hayvanları boğarak öldürürlerdi. İslamiyet, bilindiği gibi yenilecek hayvanların ‘Bismillah‘ denilerek kan akıtmak suretiyle boğazından kesilmesini emreder. Üçüncüsü de fal ve büyü konusundadır. Türkler fala inanırlar, büyü yaparlar ve yaptırırlardı. Peygamberimiz (sav) Efendimiz buyuruyor: Fal ve büyü yasaklanmıştır.

Polat: Faiz konusu?

Çetinoğlu: İslamiyet’ten önce Türklerde ‘faiz‘ kavramının bilinip bilinmediği konusunda bir bilgiye rastlamadım.

Polat: Türklerin Müslüman oluşunu, ‘nasıl’ ve ‘niçin’ başlıkları ile 2 grupta inceliyorsunuz. Neden?

Çetinoğlu:Nasıl‘ başlıklı bölümde; Türklerin zorla mı yoksa kendi istekleriyle mi Müslüman olduğu sorusuna cevap teşkil edecek bilgiler, ‘Niçin‘ başlıklı bölümde ise Türklerin hangi sebeplerle Müslüman olduklarının açıklaması verilmiştir. Bu sebepler; Türklerin İslamiyet’ten önceki inanç kültürleri ile İslamî prensipler arasındaki benzerliklerdir.

2. BÖLÜM

Türkler, Müslüman olduktan sonra, karakter özelliklerinden hiçbir şey kaybetmediler. Aksine, şahsiyetlerini ve üstün vasıflarını geliştirdiler.’ Yazarımız MEHMET ŞADİ POLAT sordu, TÜRKLER NASIL VE NİÇİN MÜSLÜMAN OLDU

isimli kitabın yazarı OĞUZ ÇETİNOLU cevaplandırdı. ‘Türler, kendi hür irâdeleriyle Müslümanlığı seçtiler.’

Mehmet Şadi Polat: Türklerin zorla Müslümanlaştırıldığını iddia edenlerin iddialarını nasıl çürütüyorsunuz?

Oğuz Çetinoğlu: Onlar peşin hükümle hareket ettiklerinden, ilk Müslüman Türk hükümdarlarının nasıl Müslüman oldukları konusuna hiç temas etmiyorlar. 717 yılında Şul Tiğin’in, 644-709 yılları arasında yaşayan Nizak Tarhan’ın, 707-739 yılları arasında hüküm süren Buhara Hâkimi Tuğşad’ın, 709-745 yılları arasında hüküm süren Akşit Guzek’in, 717-738 yılları arasında hükümdarlık yapan Su-Lu Çor Kağan’ın, Tulunîler-Tolunoğulları, Sâcoğulları, Ihşidîler Devletlerinin hükümdarları ve halkların nasıl Müslüman olduklarını yazmıyorlar. Kendi istekleriyle Müslüman olan ve halkını da İslamiyet’e dâvet eden Bulgar Türkleri hükümdarı Almuş Han’ın, Karahanlı Cihan Devleti Hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğran Han’ın isimlerini hiç anmıyorlar. Daha sonraki tarihlerde Selçukluların atası Selçuk Beğ’in babası Sübaşı Dukak Beğ, Altın Orda Hakanı Berke (Bereke) Han’ın, İlhanlı Devleti hükümdârları Ahmet Teküder ve O’ndan yaklaşık 40 yıl sonra devletin başına geçen Gazan Han’ın Müslüman olmak için kimin-kimlerin baskısına mâruz kaldıklarını söyleyemiyorlar. Çünkü bu kişiler, kendi istekleriyle Müslüman olmuşlar ve halklarını da İslamiyet’e dâvet etmişlerdir. İslamiyet’te ulul emre itaat olduğu gibi, Türklerde de devlet başkanlarına da itaat vardır. Devlet büyüklerinin, bilge kişilerin söyledikleri dikkate alınır, araştırılır ve gereği yapılır.

Peşin hükümlüler, dillerine ve kalemlerine Kuteybe bin Müslim’i dolamışlar, ‘benim oğlum bina okur, döner dolaşır gene okur…’ halk sözünde olduğu gibi O’nu anlatıyorlar. … Türkleri öldürdü, astı, kesti, kestiği adamların başını 24 kilometre uzunluğundaki yolun iki tarafındaki ağaçlara astı… Yazdıkları sâdece bunlar. Uydurdukları hikâyeler hoşlarına gitmiş olmalı ki, aynı hikâyeyi iki ayrı şehirde aynı rakamları kullanarak yazıyorlar.

Polat: Türklerin zorla Müslümanlaştırıldıklarını iddia edenler nerede yanılıyorlar?

Çetinoğlu: Araştırsalar yanılmazlardı. Araştırmadan yazıyorlar, yalan yazıyorlar.

Polat: Tarih yazıcılığında yalan olur mu?

Çetinoğlu: Olmaması gerekir. Fakat çarpık ideolojilerin esiri olanlar her türlü yola başvururlar.

Tarih yazıcılığında, ulaşılabilen kaynakların durumuna göre 3 yöntem uygulanmaktadır:

1- Kaynaklarda olayın başlangıcı ve sonucu bellidir. Tarihî olaylar aynen yazılır. Tarihle ilgili kitap ve yazılar böyle olmalıdır. Fakat bu durumda bile, tarih yazıcısının şahsî duyguları, sempatileri, esasa taalluk eden olaylarda bile farklı neticelere ulaşırlar.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın İkinci Viyana Kuşatması’nı düşünelim. Olayın başı, gelişmesi ve sonu bellidir. Buna rağmen, Bozgunun baş sorumlusu olarak Merzifonlu’yu görenler olduğu gibi, Kırım Hanı Murat Giray Han’ı hâin olarak ilan edip bozgunun bütün suçunu ona yükleyenler de vardır. Buyurun size, birbirine zıt 2 ayrı görüş ve sonuç…  Bu tarih yazıcılığı mı? Evet, tarih yazıcılığı. Fakat nasıl tarih yazıcılığı ise, 330 yıldır hangi iddianın doğru olduğu tartışılıyor. Merzifonlu yazarlar, hemşehrilik duygularıyla Kara Mustafa Paşa’ya suç izafe etmiyorlar. Kırım Türklerine sempati duyan yazarlarda da Murat Giray’ı suçsuz buluyorlar. Tarafsız olanlar, olabilenler, bozgunu tek bir sebebe ve şahsa bağlamıyorlar. O tür tarih yazıcılarının yazdıkları da dikkat çekmiyor, ‘Vay canına neler olmuş‘ dedirtmiyor.

Bir de popüler tarih yazarları vardır. Onlar olayları biraz renklendirir; aşk, entrika cinâyet karıştırırlar. Ölçü kaçırılınca, ortaya tarihî roman çıkar. Tarihî romanları okuyanlar arasında, orada yazılı olanları gerçek tarih olarak algılayanlara rastlamak mümkündür.

Polat: İkinci Yöntem?

Çetinoğlu: Kaynaklarda olayların başlangıcı ile ilgili bilgiler yoktur. Gelişmelerle ilgili bilgiler tam ve detaylı değildir, sonuç ise kesin hatlarıyla bellidir. Bu durumda tarih yazarı, olayın başlangıç ve gelişme bölümünü kendi muhayyilesine göre yazar. Fakat -âmiyâne tâbirle- ‘atış serbest’ değildir.

Polat: Nasıl yâni?

Çetinoğlu: Türklerin kahramanlığını göstermek için; ‘10.000 kişilik Türk ordusu, 100.000 kişilik düşman ordusunu perişan etti…’ gibi ifâdelere rastlanır. Savaş alanını inceleyenler oraya ancak

15-20.000 kişilik bir ordunun sığabileceğini görürler.

Polat: Böylesine hatâlara düşen yazarlar var mı?

Çetinoğlu: Maalesef var. Dikkatli, hassas ve titiz yazarlar böyle hatâlara düşmezler. Mesela Mehmet Niyazi Özdemir Çanakkale ve Plevne konulu tarihî romanlarını yazarken olayların geçtiği mekânlarda haftalar, aylar süren incelemelerden sonra yazmaya başlıyor, yazmaya devam ederken, tekrar tekrar gidip inceliyor. Bırakınız tarihî romanları, tarihin kendisini masa başında yazanlar, okuyucuyu yanıltırlar.

Polat: Tarih yazıcılığında üç ayrı yöntem olduğunu söylemiştiniz. Üçüncüsü nasıl?

Çetinoğlu: Tarihî olayların hangi sonuçları doğurduğu kesin olarak belli değildir. Yoruma bağlıdır. Herkes kendi ideolojisine göre yorum yapıyor.

Polat: Mesela?

Çetinoğlu: İslamiyet’i kabul etmiş olmalarının Türkleri özelliklerinden uzaklaştırdığını iddia edenler var. Bu tamamen yanlış bir görüştür. Fakat sâdece İslamiyet ile değil, din olgusuna mesâfeli olanların başka bir sonuca ulaşmaları da mümkün değildir.

Polat: O zaman sorayım: Türklerin İslam dinini kabul etmelerinin neticeleri neler oldu?

Çetinoğlu: Türkler İslamiyet’i kabul etmekle, kimliklerinde önemli değişiklikler olmadı. Türk karakterindeki cihangirlik ruhu ile İslam’ın fetih anlayışı birleşince, Türkler cihan devleti olma şansını elde ettiler. Karahanlılar, Altın Orda Hanlığı, Selçuklular, Osmanlılar hep sözü geçen, düşmana korku, dosta güven veren güç olarak bilindiler. Bu özellikleri Türkiye Cumhuriyeti’nde de dönemler-devreler itibâriyle görmekteyiz.

Asıl önemli olan şudur: Müslümanlığı kabul etmeden önce anayurttan ayrılıp Avrupa’ya giden Türklerin % 95’ı millî kimliklerini kaybetti. Müslüman olduktan sonra batıya ve Avrupa’ya gidenler ise, aslî özelliklerini korudular. Eğer ecdadımız Müslüman olmasaydı, bizler bugün ya başka bir milletin ismiyle anılırdık, aynı zamanda başka bir inanç kültürünün mensubu olurduk. Bunları kabul etmediğimiz takdirde dünya cenneti bu topraklarda yaşama imkânı bulmazdık.

Türklük ve Müslümanlık öylesine özdeşleşmiştir ki, kuşun iki kanadı gibidir. İslamiyet ve Türklük bize bu dünyada var olma hakkı-imtiyazı veren özelliğimizdir.

Müslüman olmakla kazançlı çıkan yalnızca Türkler olmadı. Türklerin Müslümanlığı dolayısıyla Müslümanlar dağılmaktan kurtuldular. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Beğ, Abbasi halifesi Kaim Bi-Emrillah’ın dâveti üzerine Bağdat’a gitmeseydi, Halife ile dinî-idarî yönetim konusunda işbirliği yapmasaydı, Müslümanlar Abbasi Sarayı’nın dışında varlığını koruyamaz, bir müddet sonra da o dar sınırlar içerisinde eriyip yok olurdu. İslamiyet, Kur’an-ı Azimüşşan’ı ile akideleri ile Cenab-ı Allah’ın korumasına mazhardır. Amenna… Fakat Müslümanlar, kendilerine bahşedilen akıllarını kullanarak kendilerini korumak mecburiyetindedirler. Yok olacağından endişe duyulan, İslamiyet değil, Müslümanlardır.

Polat: İmam hatip liselerinde ve İlahiyat fakültelerinde İslam Tarihi dersleri okutuluyor. Türklerin İslamlaşma sürecine ait en sağlıklı bilgilerin orada olması gerek

Çetinoğlu: O kitaplarda bu konuda hiçbir bilgi yok.

Polat: Neden?

Çetinoğlu: Çünkü Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan müfredat programlarında bu konulara yer verilmemiş. Mesela Erciyes Üniversitesi’nde yıllarca İslam tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi olarak binlerce öğrenci yetiştirdikten sonra emekli olan Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer Hoca’nın yazdığı 2 Ciltlik İslam Tarihi Dersleri isimli ders kitabının 1. Cildinde Peygamber Efendimizin dönemi, 2. Cildinde Dört halife dönemi anlatılır. Sonrası yoktur.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Emekli Prof. Dr. Neşet Çağatay’ın Türk Tarih Kurumu Basımevi tarafından basılan ‘İslam Tarihi’ ve ‘İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi‘ isimli kitaplarında da Türklerin Müslümanlaşma süreci konusu yer almaz.

Merhum Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın, tamamı 4 cilt olan ‘İslam Dini Tarihi‘ isimli eserinin 1. cildi, 2006 yılında yayınlandı. Kitap, ‘Hz. Muhammed’in Doğumundan Ölümüne Kadar‘ olan zaman dilimiyle sınırlıdır.  Kızı Türkân Turgut Hanımefendi tarafından yayına hazırlanan eserin sonraki ciltlerinde Türklerin Müslümanlaşma sürecinin yer almış olabileceğini tahmin etmekteyim.

Polat: Türklerin Müslümanlaşma süreci konusu, müfredat programında neden yok?

Çetinoğlu: Müfredat programı, tek parti döneminde hazırlanmış. ‘O dönemin zihniyeti…’  Diyelim ve çok isâbetli sorunuzun cevabı içerisinde ilgililere mesajımızı vermiş olalım. Bu eksiklik ve fâhiş hatâ bu dönemde giderilmez ise, hiçbir zaman giderilemeyecek demektir.

Polat: O halde sizin kitabınız, İmam Hatip liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulabilir.

Çetinoğlu: Kitabım için izhar buyurduğunuz hüsn-ü zan için teşekkür ederim. Bu da sizin ilgililere mesajınız olsun…

Polat: Kitabın satışı nasıl gidiyor?

Çetinoğlu: İyi gidiyor. Öyle tahmin ediyorum, bu yıl sona ermeden ikinci baskısı okuyucuya sunulmuş olacak. Memnuniyet verici olmakla birlikte bu gelişmeyi yeterli bulmak mümkün değildir. Türklerin nasıl Müslüman olduğu konusunda yazılan, kasıtlı yanlışlarla dolu kitabın, 16 yılda 26. baskı yapmış olmasının yanında, doğru, geniş ve derin bilgilerin yer aldığı bir kitabın ikinci baskıya ulaşmasını yeterli bulmak aşırı iyimserlik olur. Bakalım Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler…

Polat: Çok teşekkür ederim. Vakit ayırdınız, sorularımı cevaplandırdınız.

Çetinoğlu: Ben de teşekkür ediyorum. Kitabımın tanıtımına katkıda bulundunuz, düşüncelerimi kamuoyuna iletme imkânı verdiniz.  OĞUZ ÇETİNOĞLU

28 Kasım 1938 târihinde Bafra’da doğdu.  İlk ve Ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’nde okudu. Lise yıllarından itibâren başlayan yazı hayatı boyunca kaleme aldığı yazılar;   Bafra Haber Gazetesi’nde, Toprak, Millî Yol, Türk Yurdu, Yörünge, İslam, Kadın ve Aile, Yeni Düşünce, Orkun, Tokat’ta yayınlanan Kümbet Altında, Kayseri’de yayınlanan Çemen, Erciyes ve Gökbayrak, dergilerinde, Son Havadis, Tercüman, Türkiye, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Dünya, Sağduyu ve Zaman gazetelerinde yayımlandı.

İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mâlî müşâvir ve profesyonel yönetici ve demir tüccarı olarak devam etti.

1980 yılında İstanbul’a yerleşerek ticâretle meşgul oldu. 1984 yılında Anavatan Partisi Sarıyer İlçe Başkanlığı’na seçilerek 4 yıl politika ile ilgilendi.

SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleri’nde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas âzâsı olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da; tesis kurup çalıştırdı. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti.

2000 yılında işlerini tasfiye etti. Hâlen; İstanbul’da yayınlanan İstanbul, Önce Vatan ve Yozgat’ta yayınlanan Yozgat Yenigün gazetelerinde,  Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyası Tarih ve Kültür, Dil ve Edebiyat, Antalya’da Nevzuhur, Ankara’da yayınlanan Töre, Kayseri’de Erciyes ve Çemen dergilerinde, internet sitelerinde yazmaktadır.

Yayınlanmış kitapları:

1- Kültür Zenginliklerimiz: İstanbul – 2006 (Bilgeoğuz Yayınları)

2- Tarih Ansiklopedisi (Açıklamalı – Yorumlu Kronolojik Kültür-Sanat ve Tarih Ansiklopedisi – 7007 Yıllık Dünya Tarihi: 4 Ciltte 4.000 Sayfa). İstanbul, 2008 (Bilgeoğuz Yayınları)

3– Tarih Sözlüğü: İstanbul – 2009. (Bilgeoğuz Yayınları)

4- Okyanusa Açılan Kapılar: (Tefekkür Mayası Röportajlar. Değişik mesleklerden, konusunun uzmanı 50 kişiye sorulan 1000’den fazla soru ve cevapları) İstanbul – 2009 (Bilgeoğuz Yayınları)

5- Altaylardan Hira’ya Türk İslam Dostluğu: İstanbul, 2011 ve 2012 (Bilgeoğuz Yayınları)

6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (Röportajlar) İstanbul, 2012 (Bilgeoğuz Yayınları)

7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu? İstanbul, Nisan-2013 (Bilgeoğuz Yayınları)

Günahlardan Arınma Gecesi; Berat Kandili

Yüce Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’i bizlere müjdeleyen Berat Kandili’ni inşallah 23 Haziran Pazar gününü Pazartesi’ye bağlayan gece idrak edeceğiz.         Berat, kelime olarak borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan kurtulmak, temize çıkmak anlamına gelir. Dinî bir terim olarak da, Allah’ın rahmetine ve affına kavuşmak, Allah katında berat etmek ve günahlardan arınmak demektir.

Bu gece Allahu Teâlâ, işledikleri günahların farkına vararak tövbe ve istiğfarda bulunan kimselere onları affettiğine ve bağışladığına dair berat belgelerini verir. Bundan dolayı bu geceye “Berat Gecesi” denilmektedir.

Bu gece, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirildiği gecedir. Bu gece aynı zamanda hüküm gecesidir. Kulların her türlü işleri bu gece takdir edilir. Gelecek yıla ait bütün işlere bu gece hükmolunur. Yani tabiî olayların bilgileri, kulların amelleri, rızık, ecel gibi işleriYüce Allah tarafından ilgili meleklere verilir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:“Biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Şüphesiz biz, peygamberler göndermekteyiz” (Duhân, 44/3-5)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Berat gecesini duaların geri çevrilmeyeceği mübarek beş gece arasında zikretmiş, bu gecede yapılacak duaların makbul olacağını haber vermiştir.(Fethü’l-Kebîr, 2/92)

Hz. Peygamber (s.a.s.) yine bir hadislerinde Berat Gecesi’nidua ve ibadetlerle ihya etmemizi tavsiye etmişler ve bu gece içtenlikle yapılan duaların kabul edileceğini haber vermişlerdir: “Şaban’ın on beşinci gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece güneş doğuncaya kadar dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve şafak sökene kadar: ‘Tövbe eden yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Hastalığına şifa isteyen yok mu, şifa vereyim. Daha ne gibi istekleri varsa istesinler, vereyim’ buyurur.” (İbniMâce, İkâme, 191)

Hz. Peygamber (s.a.s.), af ve mağfiret gecesi olan Berat Gecesi’nde Cenâb-ı Allah’ın, kendisinden bağışlanma dileyenleri affedeceğini müjdelemiştir: “Allah Teâlâ bu gece ümmetimden Benî Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca kişiye rahmet eder.” (Tirmizî, Savm, 39) Benî Kelb kabilesi, koyunlarının çokluğuyla bilinen bir kabiledir. Hadiste geçen “kılları sayısınca” ifadesi de çokluğu ifade etmektedir.

Bu gece pek çok mü’min ilahi aftan yararlanır. Ancak Berat gecesi gibi rahmeti sonsuz olan gecede tevbe etmedikçe Allah’ın rahmetinden istifade edemeyecekler de vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bunları şöyle açıklıyor: “Allah Teâlâ bu gecede kendisine şirk koşmayan bütün Müslümanlara mağfiret eder; ancak kehanet ve büyü işleriyle uğraşanlar, içki ve zinada ısrar edenler ile anne babasını incitenler müstesnadır. Tövbe etmedikçe onlara mağfiret olunmaz.”(Et-Tergibve’t-Terhib, 2/239)

Hz. Aişe Validemizin rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğunda geceyi ibadetle geçirmiş, kıldığı namazın secdesinde şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Azabından affına, gazabından rızana sığınıyorum, senden yine sana ilticâ ediyorum. Senin şanın yücedir. Sana yaptığım senayı, senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana layık bir surette hamd etmekten acizim.”(Müslim, Salat, 222)

Manevi ikram ve ihsan geceleri olan kandiller, dünya meşguliyetleri içerisinde yaratılış gayesini unutup kulluk görevlerini ihmal edenler için, muhasebe yapmak, tövbe-i istiğfarla günahlardan arınmak için büyük bir fırsattır.

Öyleyse; bu mübarek geceyi fırsat bilerek hata ve kusurlarımıza tövbe etmeli, Yüce Allah’tan bağışlanma dilemeliyiz. Amellerimizin Allah’a sunulduğu Berat Gecesi’ni en iyi şekilde değerlendirerek, bu gece beratını alan bahtiyar kullardan olmaya çalışmalıyız. Bunun için; nafile ve kaza namazları kılmalı, gündüzünde oruç tutmalı, Kur’an-ı Kerim okumalı, kendimiz, ailemiz, ülkemiz ve tüm Müslümanlar için dua etmeliyiz.

Bu duygular içerisinde tüm okuyucularımızın Berat Kandili’ni tebrik ediyor, bu gecenin ilimize, ülkemize ve tüm insanlığa barış, huzur ve hayırlar getirmesini Yüce Mevla’mızdan niyaz ediyorum.

“Gezi Parkı” Derken Gözden Kaçanlar!

0

Malumunuz yaklaşık bir aydır hepimizin gündemini Gezi Parkı protestosu ve akabinde yaşananlar oluşturuyor. İktidarın uyguladığı politikalara karşı halkın gösterdiği tepki neticesinde kanaatimce ülkemizde siyaset yeniden şekil alacak ve siyaset aktörleri değişecektir.

Gündemdeki Gezi Parkı ve ardında yaşananlar hepimizi meşgul ederken ülkemizin Doğu ve Güneydoğu’sunda ayrılıkçı Kürdistan projesi tüm hızıyla devam etmektedir.

Daha önceki yazımda I. Ortadoğu Kadın Konferansı’nın, kurulmak istenen  Kürdistan’a Ortadoğu’da  kamuoyu oluşturulmak amacıyla yapıldığını belirtmiştim.

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da düzenlenen  “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı”nda BDP milletvekilleri ve terörist başı, sürdürdükleri varlık-yokluk mücadelesinde varlıklarını kabul ettirdiklerini, yeni dönemin bu varlığın korunup geliştirilmesi olduğunu söylemişlerdir.

Yaşanan gelişmelere bakıldığında varılan noktanın varlık kabul ettirmekten ziyade Türk topraklarında gövde gösterisine kadar gittiği gözlenmektedir. Geçen sene öldürülen  “Cesur Ozan” lakaplı Zeki Erdem adlı teröristin cenazesini alan ailesi, BDP’liler ve PKK’lılar tören düzenlemişler akabinde PKK militanları dakikalarca havaya ateş açarak gövde gösterisinde bulunmuşlardır ki bahsettiğimiz duruma dair önemli bir örnektir. 

Topraklarımızda kurulmak istenen Kürdistan devletinin Avrupa ayağında da çalışmalar devam etmektedir. Bu minvalde Belçika’nın başkenti Brüksel’de 29-30 Haziran tarihleri arasında “Avrupa’daki Kürdistan ve Türkiyeli Halkların Barış Ve Demokrasi Konferansı” adı altında bir konferans düzenlenecektir.

Yaklaşık 300 kişinin katılımcı olarak bulunacağı konferansta tartışılacak konular, Avrupa’da yaşayan göçmenlerin Türk devletinden kaynaklı sorunları, barış sürecinde yapılacaklar, barış sürecine dair Avrupa’da kurulacak  lobi faaliyetleri gibi başlıklardan oluşmaktadır.

Katılımcı olarak çağrılanlar ise Türkiye’de kendilerini etnik grup olarak nitelendiren Kürt, Alevi, Dersim Ermenileri, Ezidi, Süryani, Pontus Rum, Roman, Çerkez, Arap, Yahudi, Hıristiyan ve İslamî grupların Avrupa temsilcileridir.

Yapılan hazırlıklara bakıldığında anlaşılan o ki ülkemiz yakın gelecekte bir çok etnik kimliğin ayrılıkçı hak talep ettiği bir döneme girecektir. Bu haklar verildikçe de topraklarımızın parçalanması tabiî bir sonuç olacaktır.

Değerli okuyucular; dikkat edilirse ülkemizde gündemler peş peşe geliyor ve insanımız birine odaklanırken bir bakıyorsunuz diğer tarafta gelecekte daha vahim neticeler doğuracak olaylar dikkatimizi çekmeden gerçekleşiveriyor.

Nitekim bugün herkes Gezi Parkı olaylarına odaklıyken kendi topraklarımızda ayrı bir devlet kurma projesi sistemli bir şekilde işlemektedir.

Umarım Gezi Parkı sırasında gösterilen millî irade milletimiz ve topraklarımız parçalanma sürecine girmeden bu konuda da gösterilir.

Saygılarımla…

Asrın İnsanı

0

Asrın insanı, inanmakla inanmamak arasında gidip geliyor.

Ama aslında inanmak ağır basıyor.

Asrın insanı, aslında cânı gönülden bütün içtenliğiyle inanmak istiyor.

Fakat arada arızî engeller var.

Arada geçici maniler var.

Arada sun’î, yapay sedler var.

Asrın insanı, ahhh bir aşsa onları.

Nasıl da rahat edecek.

Ahhh, bir aşsa onları.

Nasıl da huzur bulacak gönlü.

Ahhh, bir aşsa onları.

Nasıl da yatışacak aklı, tatmin olacak kalbi.

Ahhh, bir aşsa onları.

Fakat asrın insanı; inanmak istediklerini kendisine aklen kabul ettirememenin ızdırabıyla muzdarip ve üzgün.

Âdeta çırpınıp duruyor.

Çünkü asrın insanı, ben ancak gördüğüme inanırım diyor.

Çünkü asrın insanı, ben ancak duyduğuma inanırım diyor.

Çünkü asrın insanı, inanırım ama inandırabilirseniz şayet beni diyor.

İnanırım ama görürsem şayet diyor.

İnanırım ama duyarsam eğer diyor.

Elbette inanırım diyor.

Niye inanmayacakmışım ki, fakat o şartla ki, aklıma hitap edilsin.

O şartla ki, kalbim de ihmal edilmesin.

Öyle ki hem aklım, hem kalbim; aklen, vicdanen muhatap alınsın.

Akıl, kalb ve vicdanım; aynı anda hesaba katılsın.

Şüphesiz, inanırım diyor.

Neden inanmayayım?

Yeter ki, hem aklım aydınlansın, hem de vicdanım ışıklansın.

Yeter ki, hem aklıma, hem vicdanıma hem de kalbime hitap edilsin.

Böylece sırrıma erer, gerçek inancı da bulmuş olurum.

Öyleyse asrın insanına, asrın gereği olan bilinçli inandırmanın yolu ve yordamını aramalı, bulmalı ve dikkatle uygulamalı.

Eğer onları yanımızda görmek istiyor.

Şayet onları yanımızda bulmayı arzuluyorsak.

Ahhh, ey bu asrın insanı!

Sen ne de düşüncelisin yahu.

Ne de bir oturup düşünürsün be birader.

Ahhh! Ey bu asrın insanı!

Sen acaba nasıl bir düşünürsün yahu?

Aslında kabahat senin değil elbet.

Sana hitap edemeyenlerin.

1054

Sana hakikatleri, sana gerçekleri bir bir sunamayanların şüphesiz.

Sana bu realiteyi sunacak usul ve metoddan yoksun  kalanların.

Bu şekil nitelikten mahrum görevlilerin.

Aslında kabahat herkesin.

Evet sevgili dost! Doğrusu bu ki; hata, kusur ve ayıp; biraz da bende sende bizde.

Kısaca hepimizde.

Bunları geçelim bir kalem.

Geçelim bunları da düşünelim bir kez.

Yemedikçe, sözünü etmekle, nimet karın doyurur mu hiç?

Giymedikçe,lâfını etmekle, elbise ısıtır mı hiç?

Varmadıkça, bahsini etmekle, o yere erişmiş ve orası görülmüş sayılır mı hiç?

Satın almadıkça, sırf işitmekle bir kitap okunmuş olur mu hiç?

Bunları da geçelim bir kalem.

Var olan, fakat çıkarılmayan petrol zengin eder mi?

Var olan, lâkin çıkarılmayan maden varlıklı kılar m?

Var olan, ama kullanılmayan kıyılar deniz ulaşımı sağlar mı?

Kısaca, potansiyel olarak var olan; fakat kinetiğe çevrilmemiş kabiliyet ve istidat neye yarar be dostlar?

Tıpkı bilip de, yapmamak gibi bir şey.

Tıpkı olup da, kullanmamak gibi bir şey.

Tıpkı sahip olup da, içilmiyen ilaç gibi bir şey.

Bilindiği halde yapılmayan şey, neye yarar?

İlimden amele, bilişten yapışa geçilmeyen huy ve haslet neye yarar?

Bilinen fakat elde olmayan güzellik, neye yarar be dostlar?

İşte bundan ötürü, zenginiz ama, potansiyel zenginlik, pratiğe dönüşmedikçe kaç para eder be dostlar?

Topraktan sızan petrolün; çıkarmak için, orada kuyu açmadıkça ne kıymeti var?

İşte bundan ötürü, petrol var ama, petrolsüzlük çekiyoruz!

İşte bundan dolayı, madenler var ama, onların yokluğu içinde kıvranıyoruz!

Elhasıl, varsılız ama yoksul gibiyiz!

Potansiyelimiz çok ama, mahrum gibiyiz!

Bilgimiz epeyce ama, câhil gibiyiz!

İnancımız var ama, inançsız gibiyiz!

İşte bütün bunlardan dolayı, aklımız var ama, akılsız gibiyiz!

İşte tüm bunlardan ötürü asrın insanı;

Bütün kalbiyle inanmak istediği hâlde, bir türlü inanamıyor!

Çünkü aklını kullanmıyor!

Sanki kullandırılmak istenmiyor!

Çünkü aklına hitap edilmiyor!

Çünkü aklı hesaba  katılmıyor!

Yoksa, inanmak istemez mi insan?

Be dostlar!

Oysa inanç, sırf huzur kaynağı.

Oysa inkâr; tam tersi, huzursuzluk menbaı.

Be dostlar!

 

1055- 1056

Katır, Kurt Köpeği ve Devekuşu

0

 

Aşağıda anlatacağım vak’a, fıkra mı, yoksa masal mı, bilmiyorum. Siz istediğiniz kategoriye dâhil edebilirsiniz.

ORMANİSTAN ülkesinde, evinden kaçan haylaz, küçük, yavru bir tavşan ormanda şarkı terennüm ede ede geziniyormuş. Gezinti esnasında bir katıra rastlamış.

Daha önce hiç görmediği bir hayvan olduğu için, yanına yaklaşıp sormuş:

– Dostum, sen kimsin?

– Ben, katırım; demiş katır.

– Allah, Allah… Sizi hiç görmemiştim. Peki, senin anan, baban kim?

– Babam, at; anam eşek!

– Peki… Anladım!

Anası başka cins, babası başka cins hayvan oluşun sırrını kavrayamayan ve kafası karışan tavşan, ‘peki’ demiş, ama aklına da yatmamış.

Şaşkınlık içinde:

Peki, tanıştığımıza memnun oldum, diyerek gezintisine devam etmiş…

Mutlu ve kendinden geçmiş bir şekilde gezintisine devam ederken bir de bakmış ki, daha önce hiç aşina olmadığı ve görmediği bir başka hayvan… Bu defa ona da selâm verip sormuş:

Sen kimsin, arkadaş?

– Ben, kurt köpeğiyim.

– Allah, Allah! Sizi hiç görmemiştim. Peki, senin anan, baban kim?

– Babam, kurt; anam köpek

– Haa? Peki, anladım…

Anladığını söyler, ama aslında anlamamıştır ve hayretler içindedir. Nasıl olur da bir at ve eşekten, ‘katır’ denen bir başka hayvan meydana gelir? Nasıl olur da bir ‘kurt’ ile bir ‘köpek’ten bir kurt-köpeği doğar? Bir türlü akıl erdiremez. Hayretle içinde başı dönmüştür.

Tefekkür halinde, dalgın vaziyette kafasındaki sorulara cevap arar bulamaz, ama sonunda,  ‘vardır bir hikmeti’ diyerek yoluna devam eder.

Yavru tavşan ormanın derinliklerinde dere tepe dolaşır, yeşil otlar içinde koşar ve su birikintileri üzerinden atlar. Çok mutludur. Bir süre sonra hava kararmaya başlar. Artık eve dönüş zamanı geldiğine karar verir.

Eve dönüş yolunda, çok sayıda değişik türden hayvanlara rast gelir. Yılanlar, çıyanlar, kurbağalar, aslanlar, kaplanlar, maymunlar, inekler-sinekler, inler- cinler ve zürafalar gibi… Bunları tanıdığı için sadece selam verir geçer.

Eve yaklaştığı sırada bir de bakar ki yolda tanımadığı bir başka hayvan vardır…

– Olamaz, böyle bir mahlûk olamaz! Der içinden.

Şu kısacık ömrü boyunca tanıdığı bazı hayvanlara benzese de, onların hiç biri gibi değildir, biraz uzaktan gördüğü hayvan…

Tanışmak için yanına doğru giderken bir de bakar ki o garip hayvan, tavşana görünmemek için, gözlerini kapatır ve kafasını hemen kuma sokar. Yavru tavşanın gelişinden tedirgin olmuştur. Kendisini görmeden geçip gitmesini arzu etmektedir. Buna rağmen tavşan yanına gelir ve kafası kuma sokulmuş kocaman gövdeye şöyle bir dokunur. Garip hayvan irkilerek başını kumdan çıkarır. Gözleri fal taşı gibi açılmıştır.

Yavru tavşan sorar:

– Dostum, kusura bakma. Uyandırdım seni.  Seni tanıyamadım. Sen kimsin?

– Devekuşu!

– Neee?

– Devekuşu!

Bunu duyar duymaz beyninden vurulmuşa dönen yavru tavşan, gayri ihtiyari feryadı basar:

– Yuh be!

– Olamaz!

– Bu kadarı da olmaz!

Kıssadan hisse:

Varsa eğer,

İşbu kıssadan,

İstediğiniz hisseyi alabilirsiniz.

Tercih sizin!

İsterseniz,

Anlatılan olayı,

Bir başka şekle de sokabilirsiniz.

Kabiliyetiniz varsa eğer,

Roman haline de getirebilirsiniz…