25.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 982

Çapulcu Tahir Efendi

0

Tahir efendi bana kelp demiş,

İltifatı bu sözde zahirdir.

Zira malikidir mezhebim,

İtikadımca kelp tahirdir.

Son günlerde sosyal medyada en fazla kullanılan “çapulcu” kelimesi, bana Nefi‘nin yukarıdaki dörtlüğünü hatırlattı. Sağ olsun başbakanımız son günlerde Türk milletinin bazı fertlerine akla gelmedik çeşitli yakıştırmalarda bulundu.

Ayyaş,

Serseri,

Tinerci,

Çapulcu. Vs. vs…

 Fakat bu kelimelere kızılması gerekirken gençler bunları alaya alıp birbirlerine bu sıfatlarla hitap eder oldular. Hatta bazıları isimlerinin yanına birde Çapulcu sıfatı ekledi.

Sözlük manası: Çapulcu:Çapul yolu ile başkasının malını alan, talancı, yağmacı, plaçkacı.

( Milliyet yayınları Türkçe Sözlük TDK.)

Şimdi bu çapulcu tarifinin ışığı altında memleketi kimler talan etmiş, kimler yağmalayıp, soymuş bir bakalım…

336.8 milyar dolar dış borcu, kim nasıl yaptı kimler soydu, kimler kısa yoldan köşe döndü,

– Anne karnındaki bir çocuk, ter-temiz günahsız bir şekilde doğuyorken, dünyaya gözünü açtığında borçlu doğuyor neden,

– Cumhuriyet kurulduğundan 2002 yılına kadar yapılan bütün kazanımlar bir, bir elden çıkarıldı, bu kadar dış borca rağmen nereye gitti bunca servet,

– Şırıl, şırıl akan derelerin suyunu satmak, şeytanın dahi aklına gelmezken,

 2-B arazileri talan edilirken,

Toki kanalıyla şehirler, araziler yağmalanırken,

 hijyen yumurta yedireceğim diye milletin tavukları kuş gribi bahanesiyle yok edilirken kimlerin cebine gitti bu paracıklar?

Çapulcu dediğiniz, Taksim gezi parkındakiler’mi yağmalayıp talan etti, veya yoksulluktan beli iki büklüm olmuş köylümü?

Yukarıda soygun, talan zincirini uzatmak mümkün, hepsini yazmak istesek sayfalar yetmez. Lâkin birileri hem suçlu hem de güçlü pozisyonda olunca ister istemez insanın gücüne gidiyor. İsterseniz yukarıdaki dörtlüğü bir daha okuyalım, bakalım çapulcu sıfatı kimin üzerine daha güzel yakışıyor, kimler kendi üzerine alınıyor ortaya çıksın isterim.

Tahir efendi bana kelp demiş,

İltifatı bu sözde zahirdir.

Zira malikidir mezhebim,

İtikadımca kelp tahirdir.

Çok Görme İlahi!

Aslında

Etmiyoruz temennî savaşı

İstemiyoruz olmasını

Ama

Olmamasını da

İrade edemiyoruz

Ne diyelim

Yardımcımız olsun Allah

Korusun insanlığı Allah

Unutulmasın ki

Er geç

Olur Allah’ın dediği

Olacak Allah’ın dediği

Dediği olunca O’nun

Akan sular duracak

Er geç

Olacak O’nun dediği

Hem değil midir ki

Vakide hayır var

Hayır var olanda

Öyleyse

Ne gam

Gelecekte hayır var

Hayır var gelecekte

Hem Türkiye’nin

Hem de Âlem-i İslâm’ın

Geleceğinde hayır var

Hayır var geleceğinde

Öyleyse

Açalım ellerimizi duaya

Yakaralım içtenlikle Huda’ya

Duralım huzurunda el-pençe divan

Diyelim hep birlikte el-aman

Etme Allahım düşmanı yaman

El aman el-aman

Senden ola bize derman

Ey büyük Allah

Dedirme bize eyvah

El aman el aman

Göster müjdeni el verdi yeter

Olsun düşman bin beter

Yetsin ümmetin çektikleri

1085

Sonuç versin ümmetin ektikleri

El aman el aman

Sendendir imdat her zaman

Doğacak derken fecri sâdık

Bekletme ilahî doğsun güneş artık

Âlem-i İslâm bulsun necat

Muştular için çalsın saat

Gülsün yüzü milletin

Geçsin günü illetin

Bitsin ömrü zilletin

Gülsün yüzü milletin

El aman el aman

Ey Rahmet-i Rahmân

Vakit çok mu erken

Rahmetini bekliyoruz derken

Göster tecellîni üstümüzde

İslâm’ın gül yüzünde

El aman el aman

Bekleyişte Müslüman

Ya İlahî sensin derman

Derman sende

Çok görme İlahî

Millete salâhı

Bitsin âhı

Aydınlansın sabâhı

Çok görme İlahî

Millete salâhı

El aman el aman

Ya İlahî sensin derman

Derman sende

Sende derman

El aman el aman

 

1086 – 1087

Roma’da Berat Kandili

 

Bu yazıyı yazdığım gece Berat Kandili idi. Ben yakın çevresinde Cami bulunmayan (en azından benim bulamadığım) bir yabancı mekanda, İtalya’nın başkenti Roma’da, tarihi Roma şehrinin en önemli meydanlarından birinde Navona Meydanı’ndayım. Saat 23 civarında bile canlı, cıvıl cıvıl MS 1. Yüzyılda yapılmış tarihi bir meydan bu.  Bir sokak müzisyeni akordeonu ile bir şarkı çalmakta ve bir çift O’nun müziği ile dans etmekte.  Meydan çok sayıda ressamın eserlerini sattığı bir panayır havasında.

Dün akşam da Panteon önündeki meydanda yemek yerken harika sesleri olan amatör sanatçılar mini konserler vermişti. Hele opera tarzı şarkılar söyleyen tenorun sesi Pavarotti’yi hatırlatıyordu.

Burada ve Roma’da gezdiğimiz diğer yerlerde heykel sanatının vardığı zirveleri gösteren eserler olağanüstü. Belki bazıları bizim edep anlayışımıza göre sınırları zorlayan, Melih Gökçek’in “içine tüküreyim böyle sanatın” dediği cinsten olabilir. Ama estetik açıdan bakınca insanoğlunun taşı yontarak, ilahi güzelliği yansıtma çabasındaki mükemmel eserler olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

*****

Daha dört gün evvel Rumeli TV‘de Balkan Gündemi programında bu ay içinde yaptığımız Kosova- Arnavutluk- Makedonya seyahati ile daha önce izlenimlerimi paylaştığım İran Seyahatimize dair özellikle bu bölgelerdeki Türk varlığını anlatmaya çalışmıştım. Rumeli Stratejik Araştırmalar Merkezi (Rubasam) Kurucu Başkanı Özcan Pehlivanoğlunun sunduğu programda, bir yandan Dünyanın en köklü medeniyetlerinden İran’daki medeniyet izleri ve Türklerin durumunu değerlendirmeye çalıştım. Diğer taraftan Kosova merkezli Balkan gezimizde üç küçük devlet içindeki Türk medeniyetinin izleri ile mevcut Türk varlığını programın süresi içinde mümkün olduğunca aktarmaya gayret ettim.

Hiç aklımda yokken Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyesi, İnşaat Y. Mühendisi Bora Bulut kardeşimin “Abi ben Roma’ya gidiyorum. Müsaitsen beraber gidelim” teklifiyle aniden birkaç saat içinde karar verip ertesi gün yola çıkmamız sonucu buradayız. 24 saattir dünyanın en büyük medeniyetlerinden Roma İmparatorluğu’nun muhteşem eserleri içindeyiz.

Bora Bey’in tablet’ine yüklediği harita ve navigasyon ile bunları Bora’nın kullanma becerisi eklenince sanki bu şehre çok defalar gelmiş gibiyiz. Dolu dolu geçen bu bir günde hayatımızda en az bir defa görmemizin gerektiği eserlerden bir demetini görüp, inceleme fırsatını bulabildik.

*****

Türklerin “Aşk Çeşmesi” dediği Fontana di Trevi gece gündüz etrafı insan dolu çok etkileyici bir eser. Deniz tanrısının sürdüğü bir atlı araba ve diğer heykeller ile etrafında akan gürül gürül sular ve arkasında büyük bir bina müthiş bir uyum içinde. İnsanlar buraya dileklerinin olması için bozuk paralar atıyor. Günde 3 bin Euro birikiyormuş.

Roma Pantheon İmparator Hadrian tarafından MS 136 yılında yaptırılmış olan Roma’daki en eski kubbeli, dünya kültürel tarihinde çok önemli yeri olan çok geniş çaplı silindirik bir bina. Bu eseri yaptıran imparatorun Antalya’da ve diğer bazı şehirlerimizdeki eserlerini de hatırlayınca o devirde erişilen güç ve medeniyete hayret ettik.

Kolezyum (Colosseo) MÖ 72 yılında yapımına başlanıp, MS 80 de bitmiş bir muhteşem yapı. Yapıldığı dönem düşünüldüğünde insanoğlunun o zamanlar bile bu gibi devasa yapılar yapabilmesine hayret etmemek mümkün değil. Dünyanın 7 harikasından biri olan bu yapı başta gladyatör savaşları ve çeşitli etkinlikler için kullanılmış.

Bu Roma eserlerini seyrederken bir yandan da bu eserlerin yapımında insan gücü kaynağını oluşturan kölelerin binlercesinin kanları ve canlarına mal olduğunu hatırlıyoruz. Kolezyumda ilk dönem Hıristiyanların vahşi hayvanlara parçalatılırken seyircilerin coşkun feryatlarını, rakibini yenen gladyatörlere “öldür O’nu” diye bağıran onbinlerin seslerini duyar gibi oluyoruz.

Kolezyumdaki müzede İstanbul şehrinin kurucusu İmparator Konstantin’in 25 sene içerisinde Biritanya’da York şehrinden, İzmit’te Bitinya’ya kadar fethettiği bütün Avrupa haritasında bayrağını dalgalandırdığını görsel olarak anlatan haritayı görünce, bu dev imparatorluğun ulaştığı kudrete saygı duymamak mümkün değil.

Romanın en eski yerleşim yeri Roma Forumu. Eski Roma halkın toplanıp çeşitli tartışmaları ve etkinlikleri yaptığı yerlere forum denirmiş. Efes’i andıran bu antik şehir de mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Bizim “Meçhul Asker Anıtı” diye tercüme ettiğimiz 1885-1911 yılları arasında yapılmış Vittorio Emanuele II Anıtı önündeki heykeller hem büyük hem inanılmaz estetik eserler. Bir Askeri Müzenin önünde bir milletin kendi kahramanlarını daima hatırlamak için böyle bir eser meydana getirmesine saygı duyuyoruz.

*****

Vatikan yüzölçümü 1 kilometrekare, nüfusu 800 kişi, yüz kişilik ordusu olan dünyanın en etkili devletlerinden biri. Roma şehrinin ortasında kalmış bu devlet Katolik Hıristiyanların başı olan Papa’nın tayin ettiği bir Vali tarafından yönetiliyormuş. Devlet oluşu çok eski değil.

Saint Pietro Meydanı’nı mutlaka biliyorsunuzdur. Hani Papanın her hafta Katolik Hıristiyanlara seslendiği meşhur meydan. Bu alan ve çevrede yer alan yapılar usta mimarlar ve Mikelanj gibi sanatçıların eserleriyle dolu. Özellikle Saint Pietro Bazilikasi (16.yüzyılda yapılmış) Hıristiyan dünyasının, beklide bütün dünyanın en büyük ve en abartılı tezyinatı ve sanat eserleriyle teçhiz edilmiş göz kamaştırıcı bir bazilika. Bu ve diğer eserler ile bütünüyle Roma’da eksik olan bizim tarihi camilerimiz ve şehirlerimizde insanı ilk karşılaşmadan itibaren sarıveren huzur ve sadelik.

İran’lılar’ın “Isfahan nısf-ı Cihan” yani “Isfahan dünyanın yarısıdır” inancındalar. Şüphesiz Katolik Hıristiyanlar için Roma cihanın yarısı olmalı. Ama bana sorarsanız İstanbul bir taşına Roma’yı da, Acem mülkünü de feda edebileceğim şehirdir.

Hatta “bu muhteşem fakat ruhuma kasvet yükleyen eserlerle dolu, çan sesleriyle uyandığım Roma mı, tam bir Türk İslam kültürünü yansıtan mütevazı Prizren mi?” diye sorsalar cevabım Prizren olur.

 

 

Kaliteli Yaşamda Eleştiri Yönetimi

Yüksek kaliteli bir yaşam için, eleştirinin etkin yönetimine çok büyük bir  ihtiyaç vardır. Eleştirmek kelimesini hiç sevmiyorum. Bunun yerine katkı sunmak, değer katmak, ilave etmek, önem vermek, onore etmek ve motive etmek sözcükleri daha çok hoşuma gidiyor. Eleştirmede evvel emirde açık aramak, hata bulmak, eksik çıkarmak, negatif yönünü öne çıkarmak eylemleri öne geçmektedir. Halbuki hatasız, eksiksiz ve  günahsız kimse yoktur. Hatadan münezzeh tek Allah-ü Teala’nın olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem hiç bir eylem, hiç bir kimse tarafından “mükemmel” olarak ortaya konamaz. Kim ki mükemmeli yakaladım derse, kızıl elmaya ulaşma yolculuğunda istirahate çekilmiş veya kutsal yolculukta oyalanmaya başlamış demektir.

Bazı güya üstadlar vardır. Kendi kemaliyetini tamamladığını, uzmanlaştığını, profesyonelleştiğini varsayarak, konusuyla ilgili önüne getirilen veya gördüğü bazı eylemleri acımasızca eleştirirler. Bazı şairler vardır ki, “bırakın şiiri şairler yazsın” diye şiirler yazarlar. Bazı jüri üyeleri önüne gelen bir öğrenciyi yerden yere vururlar. Bazı ustaların çırakları birtakım hatalar yaptıkları zaman, sen bu işi öğrenemeyeceksin, başka işe yönel derler. Ben bunların görüşlerine katılmıyorum.

Eleştirmek, eksik aramak, hata bulmak işin en kolay tarafıdır. Olgunlaşma ve uzmanlaşma sürecinin son nefesimize kadar bir öğrencilik ve öğrenmeye devam etme süreci olduğunu bilen, bilgelik yolunda ter akıtmaya devam edenler;  hiç bir zaman önlerine gelen çalışmayı veya öğrenciyi hatalarından ve eksiklerinden dolayı küçük görmezler. Kusur bulmazlar, eksik aramazlar ve acımasızca eleştiride bulunmazlar.

Hiç bir kimse anasının karnından her şeyi bilerek doğmamıştır. Şartlar ve zaman insanları çeşitli mesleklere, bölgelere, işlere, eylemlere ve öğrenme sürecine savurabilir. Bu süreç çoğu zaman diğer etkileyen faktörlerin gücü ile, kişinin kendi iradesi dışında da gerçekleşebilir. Bazı insanlar bir mesleğe bir şekilde başladıktan sonra, zamanla o mesleğin kendisine uymadığının farkına varır ve beklenmedik bir zamanda işini değiştirebilir. Bu yeni ve sevdiği işe geçen usta adayını, “senin bu dalda ne işin var”, “şimdiye kadar ne yaptıysan onu yap”, “bu yaştan sonra bu işi yapamazsın” türünden moral bozucu yaklaşımlarda bulunmaya  hiç bir kimsenin hakkı yoktur. Eğer, çok sevdiğimiz sinema oyuncusu Cüneyt ARKIN, doktor olduktan sonra oyunculuğa geçtiği sırada, usta bir oyuncunun Cüneyt beyin karşısına geçip, “sen doktorluğunu yap kardeşim, ne işin var oyunculukta” deseydi, sonuç ne olurdu?

Yıllar önce Amerika’da lisenin birinde edebiyat öğretmeni, öğrencilerine gelecekteki meslek seçimi ile ilgili bir kompozisyon yazmalarını ister. Bir kız öğrenci “pilot olacağım” başlıklı bir kompozisyon yazar. Öğrenci heyecanlıdır, zira güzel bir ödev çıkardığını varsayar. Sonuçlar açıklandığında kızın notunun sıfır olduğu görülür. Kız hemen itiraz eder. Öğretmeni der ki, “baştan hata yapmışsın, seçtiğin meslek erkek mesleği.” Bu olumsuzluk öğrenciyi daha da yüreklendirir ve cesaretlendirir. Hayallerini dar düşünceli ve eksik arayıcı öğretmenine kaptırmaz. Öğrenci bugün hala hayattadır ve kıtalar arası uçan en büyük yolcu uçaklarının birinde kaptan pilottur.

Herkesin hata yapabileceğini, hatalar yapılmadan usta olunmayacağını, yenileri denemek ve cesaretli olmak için, hataların affedilmesi gerektiğinin bilincinde olmak yüksek kaliteli insanların işidir. Kimsenin kimseye şuna yapma, şunu eksik yapmışsın, çıkardığın iş iyi olmamış, sen bu işten vazgeç demeye hakkı yoktur.

Böyle diyenler, kıskanç ve kibir hastalığına yakalanmış kimselerdir. Gerçek ustalar öğrencileri kendilerini geçtikleri zaman gurur duyan ve eserleri ile öğünen kaliteli insanlardır. Eleştirmekte, suç aramak, eksik aramak, gelecekte iyileşmeyeceğini varsaymak, önyargıda bulunmak ve öğrenciyi suçlamak vardır.

Hayatta kimin ne zaman, nasıl, ne şekilde, hangi etki ve tepkiyle karşılaşıp nelere ulaşabileceğini kestirmek baştan çok zordur. Hiç bir kimse eksiği, hatası, yetersizliği olan bir öğrenci veya adayı eleştirerek gönül gücünü ve motivasyonunu kırmamalıdır. Eleştiri yapacağız derken, kalp kırmak, incitmek, horlamak, küçük görmek, başarısız addetmek, beceriksizlikle suçlamak, yüksek kaliteli bir öğretenin işi değildir.

“Boynuz kulağı geçer” atasözümüz boşuna söylenmemiştir. Eğer böyle olmazsa gelişme ve ilerlemeden bahsedemeyiz. Eğer bir eleştiri, ortadaki esere katkı vermiyorsa, sahibinin gönül gücü ve motivasyonunu yükseltmiyorsa, ortaya çıkan bilgi ve belgeyi al aşağı ediyorsa, adayı o işten soğutuyorsa, bunların adı eleştiri değil, baltalama ve engellemedir.  Yükselme ve gelişmeyi durdurma veya hazmedememedir.

Bugün ilerleyen yaşlarda yeni hobiler geliştiren, yeni işlere başlayan, yenilikleri ilk defa denemeye çalışan insanlar vardır. Eğer, bunlar destek görüp, motive edilmezlerse, ilk günden moralleri bozulur ve acımasız eleştirilerin gazabına uğrarlar.

O halde ustalara ve profesyonellere düşen görev; eleştirerek küstürmek ve kalp kırmak yerine, sinerji üreterek, kazan-kazan sistemini uygulayarak, eksikleri tamamlayarak, destek vererek, moral vererek, ekleyerek, paylaşarak, onore ederek, değer vererek, grup dinamizmi ve aidiyet duygusu aşılayarak, topyekün gelişme ve ilerlemeye vücut vermektir. Eğer ustanın yaklaşımında öğrencinin incinmesi, hor görülmesi, azarlanması, beğenilmemesi, hayallerinin çalınması, kıskanılması, önyargılı davranılması, negatif varsayımlarda bulunulması varsa, o usta öğrenciye destek değil, köstek oluyordur.

elam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…


 

Gösteri Kültürümüz

 

Taksim  Gezi  parkı olayları uzun süredir gündemimizi işgal etmektedir.

Kentin sokakları, caddeleri, parkları ve alanları özgürlükçü demokratik yönetimlerde halkın yürüyüşlerine, taleplerine ve düzenlemelerine açıktır. Açık olmalıdır.

Ancak özen gösterilmesi gereken, yasalara ve kurallara uymaktır.

Zira  gösteri ve yürüyüş yapılan yerler,  herkesin kullanımına açık olduğundan, uzun süre işgal edilmemesi gerekiyor.

Ayrıca gösterileri düzenleyenler, marjinal grupların içlerine sızmalarına karşın mutlaka korunmalıdırlar.

Etrafı yakanı yıkanı, camı çerçeveyi kırıp dökeni, kin ve nefret içinde araçları yakanları, devirenleri, ahlak ve inancımıza, kültürümüze hiç uymayan  ve hanımların üstünden yapılan edep dışı küfürleri dört bir tarafa yazanlara ve haykıranlara asla fırsat vermemelidirler.

Bütün evrensel olayları, yasal ya da yasa dışı uygulamaları objektif olarak görüntüleyerek duyurması gereken dünya markası medya kuruluşları olan CNN International, Reuters, BBC, The Economist vs gibi yayımcıların, Türkiye’deki olayları aktarırken pireyi deve yapan, yanlı, yalancı ve iftiracı tutumlarını anlamak mümkün değildir.

Aslında yaptıkları, bir türlü kendilerini kurtaramadıkları kalkınan  Türkiye  düşmanlığına bakışlarının ve duydukları hıncın ve iki yüzlülüğün tezahürüdür.

Kısa bir zaman önce de, The Economist ve New York Times gerçek dışı, akılsız, isabetsiz ve  beceriksiz iddialarda bulunmuşlar sonunda tüm öngörülerinin tersinin gerçekleşmesiyle komik duruma düşmüşler ve yüzleri kızarmamıştı.

Belki faydalı olur diye örnek vermek istiyorum. Genelde Kuzey Avrupa ülkelerinde sokak gösterileri izlenmeli ve nasıl tertip edildikleri incelenmelidir.

Gösteriye katılan insanlar; tertemiz kıyafetleriyle, aralarında sohbet ederek, ellerinde  isteklerini yansıtan düzgün yazılı pankartları taşıyarak, güler yüzlü, sakin tavırlı, kimseyi rahatsız etmeyen, genç, ihtiyar kadınlı-erkekli saygın bir kortej oluşturuyorlar.

Ne isteniyorsa, neler istenmiyorsa böyle saygın yürüyüşlerle ifade edilse güzel olmaz mı?

 

 

“Çapulcu” Kelimesinde Anlam Kaymaları

0

Son günlerde meydana gelen “ağaç ve çevre duyarlığı” biçiminde başlayıp sonra yurt çapında toplumsal bir eyleme dönüşen olaylara önce  katılanlara, daha sonra destekleyenlere ve hatta sempati duyanlara bile “Çapulcu” dedi ve “Bu kelimenin hangi anlama geldiğini Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’üne bakın” diye ekledi.

Dediğini yaptık ve Türk Dil Kurumu 2013 Türkçe Sözlük’üne digital ortamda baktık. “Çapulcu” kelimesinin anlamı olarak“Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan” yazıyordu.

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük 1966 baskısında ise “çapul” ve “çapulcu” kelimeleri için şu anlamların verildiğini görüyoruz: “Çapul: Başı boş birliklerin, girdikleri yerde yaptıkları yağma.”, “Çapulcu: Çapul yolu ile başkasının malını alan.”

Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük 1992baskısında ise “çapul” ve “çapulcu” kelimeleri için şuanlamların verildiğini görüyoruz: “Çapul: Yağma, talan.”, “Çapulcu: Çapul yolu ile başkasının malını alan, talancı, yağmacı.”

Şimdi bir de bazı edebiyatçılarımızın eserlerinden aldığımız örnek cümlelerde  Çapulculuk kelimesinin nasıl kullanıldığına göz atalım.

“Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem.” – N. F. Kısakürek

“Birçok geçit yerlerinde eşkıyalık, yol yağmacılığı, çapulculuk türedi.” – Aka Gündüz

“Bütün çapulcu alayı başka kasabalara gittiler.” – Sait  Faik

“Tanınmamak için yüzlerini kiralayarak gece çapuluna çıkmış iki haydut.” –  H. R. Gürpınar

Şimdi kendi kendime soruyorum:

1. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’ünün 1966 ve 1992 baskılarında“Yağmacı, talancı” anlamına gelen “Çapulcu” kelimesine, nasıl 2013’te digital ortamda birdenbire “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan” anlamı verildi?

2. Yirmi gün süreyle bütün yurtta devam eden ve zaman zaman ölümlü, kanlı, tutuklamalı, gazlı ve gazlı sulu bir kaosun yaşandığı olaylarda bütün katılanlara, destekleyenlere ve  sempati duyanlara bile “Çapulcu” denilmesi doğru mu? Bu olaylara katılanlar içinde orayı burayı yakıp yıkarak fırsatı değerlendirmek isteyen, “Çapulcu” sıfatını hak eden, kötü niyetli anarşist gruplar yok mu? Kesinlikle vardı, hep birlikte gördük. Ama bunlar üç-beş yüz, bilemediniz üç-beş bin kişi. Türkiye çapında gösterilen çok kapsamlı bir  toplumsal tepkide yer alan  yüz binlerin tamamına “Çapulcu” diyerek küçültmek, aşağılamak  mümkün mü?

Bu olaylardan rahatsız olanlara bir çift sözüm var: “Olayları çapulcular yaptı” deyip, toplumun büyük kesiminin verdiği büyük mesajı anlayamayıp, bildiğini okuyan ve taraftarı olan kitleleri bu eylemlerde yer alanlar üzerine kışkırtan sorumlular, bir daha tamir edilmeyecek derin yaralara yol açacaktır. Unutmayalım ki, birlik ve beraberlik kaybolursa, özgürlük ve bağımsızlığımızı da kaybederiz. Bunu korumak da öncelikle iktidar sahiplerine düşer. Şairin dediği gibi “Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez / Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez”.  Aklımızı başımıza toplayalım.Son pişmanlık fayda etmez.

 

 

Neden: 2

0

 

 

İlerlemenin önemli nedenlerinden biri de yüksek ideallerinizin olmasıdır.

İdealiniz olursa kendinizi ona ulaşmak için teşvik eder, gayret gösterirsiniz. Dolayısıyla tembelliğe müsamahanız olmaz.

İdealiniz olursa üretirsiniz, yeni şeyler ortaya koyarsınız. Üreten insanın da boş işlerle uğraşmaya vakti olmaz. Seviyesiz konularla vakit kaybetmez. Enerjisini dedikodulara harcamaz, böyle bir lüksü yoktur.

İdealiniz olursa kendinizle uğraşmak ve mevcut değerlerinizi tüketmek, birliğinizi sarsmak yerine bu ideal etrafında birleşir ve birlikte hareket edersiniz.

Bu birliğin güç olduğunun farkına varır ve bu güçle geleceğe yönelik projeler üretir, adımlar atarsınız.

İdealiniz varsa başınıza gelen her olumsuzluk için bir “suçlu” aramayı bırakır, “ben nerede hata yapıyorum?” diye sorarsınız.

İdealiniz varsa uluslararası arenada devamlı “savunma psikolojisi” içinde olmazsınız. “Ben ne yapabilirim?” diye düşünmeye başlarsınız.

Belirtmem gerekir ki ideal derken şahsî menfaatleri veya kısa vadeli politikaları, dar bakış açılarını ve geçmişi yeniden inşa etme heveslerini kastetmiyorum.

Zira sadece kendiyle meşgul insan büyük düşünemez.

Geçmiş ise bugüne taşınamaz, çünkü şartlar değişmiştir.

Önemli olan kendi kavramlarımızdan hareketle yeni üretimler yapabilmektir.

İşte İslam âlemi yüzyıllardır bu üretimi yapamamaktadır. Çünkü “yüksek idealleri”ni kaybetmiştir. Düşünmekten, araştırmaktan korkar hale gelmiştir.

Hatta “gerçekten inananların üstün olacaklarını” müjdeleyen âyeti (Âl-i İmrân, 139) düşününce kaybedilenin daha vahim olduğundan da endişe ediyorum!

Dolayısıyla samimiyetimizi sorguluyorum…

Hal böyle olunca ne İsrail’e ne ABD’ye ne de bir başkasına kızma hakkımız var mı?

Her biri kendi varlığını korumanın ve söz sahibi kalmanın gereğini yapmaya çalışıyor. Metodlarını beğenmeyebiliriz ama bu konuda geçmişte neyseler günümüzde de pek far yok. Yani artık biliyor olmamız lazım.

O nedenle de adama sormazlar mı “yaklaşık sekiz milyonluk İsrail her taşın altında aranacak kadar söz sahibi oluyorsa, yaklaşık bir buçuk milyarlık İslam âlemi ne yapıyor da bugün kaynayan kazan haline geliyor?”

Unutmayalım “insan için kendi çalışmasından başkası yoktur” (Necm, 39).

Ve Cenâb-ı Hak da hak yemez!…

 

 

 

Adam Gibi Adamlara İhtiyacımız Var

 

Adam olmak üzerine birçok söz söylenmiştir. Adam olmanın önemini ise oğluna sen adam olmazsın diyen babayı, paşa olduktan sonra zaptiyelerle huzuruna getirttiren Vali paşa ile babası arasında ki şu hadise çok iyi özetlemektedir; “Sen bana adam olmazsın demiştin ama bak ben koskoca Vali paşa oldum” diyen Vali paşaya “Ben sana Vali paşa değil, adam olamazsın demiştim” ve sen adam olsaydın zaptiyelerle beni huzuruna getirtmezdin aksine gelip elimi öperdin diyen babanın sözü adam olmanın önemini gösteriyor.

Etrafımızda birçok adam vardır. Siyaset adamı, devlet adamı, kültür adamı, spor adamı, işadamı, sanat adamı, din adamı, fikir adamı bunlara birçok adam daha ilave etmek mümkün. Acaba bu adamlar gerçek anlamda adamlık vasfına uygunlar mı? Adam olmanın sorumluklarını yerine getiriyorlar mı? Gerçekten adam gibi adamlar mı? Durup düşünmek ve sorgulamak gerekiyor.

Adam üzerine kitaplar yazılmış, filmler çekilmiş, sözler söylenmiştir. Ancak adamı tarif eden ve tanımlayan çok az şey vardır. Fakat etrafımıza baktığımızda adam kisvesine bürünmüş çok şey var. Dün başka şey söyler, bugün başka şey söylerler. Rüzgar gülü evrilir çevrilirler. Menfaati için girmediği kılık, çevirmediği entrika yoktur. Anında 180 derece dönüp, ak dediğine kara, iyi dediğine kötü diyebilirler.

Bugün ne çekiyorsak bu tür tiplerden çekiyoruz. Ülkemiz 150 yıldır başarma mücadelesi veriyor. Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir kültürden geliyoruz. Yıllardan beri sözüm ona nice devlet adamları gördük. Kimin ve neyin maşası olduğunu bilmeden, hangi ülkelerin çıkarına çanak tuttuğunu bilmeden koca koca devlet makamlarını işgal ettiler. Gözümüzü boyayıp yaldızlı sözlerle gönlümüzü okşayıp bizi kandırdılar.

Son 150 yıllık tarihi geçmişimize bakalım. İsyanlar, kavgalar, padişah ve devlet adamlarını suikastle öldürmeler, seçilmiş Başbakanı idam etmeler, Cumhurbaşkanı ve parti başkanlarını gizli suikastle yok etmeler, devletin gücünü millete karşı kullanmalar, bunların tümü sözüm ona sözde devlet ve siyaset adamı olan tiplerin tertip ve organizasyonu ile gerçekleşti.

Bugün ülkemiz üzerinde büyük oyunlar tezgahlanıyor. Her zaman olduğu gibi gençlerimiz üzerinde milli ve manevi değerlerimiz yoluyla tezgahlar planlanıyor, tuzaklar kuruluyor. Kaybeden yine biz oluyoruz. Sürekli bu film bize izletiliyor. Senarist aynı, yönetmen aynı sadece oyunlar ve figüranlar değişiyor, ülkemiz yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılıyor.

Dünyanın dört bir tarafında 75’e yakın ülkeyi araştırmacı-gazeteci ve belgeselci gözü ile gezip gördüm. Türkiye ve insanlarımız çok şanslı. Dünyanın çok güzel bir yerinde, çok zengin bir kültüre ve muhteşem bir geçmişe sahibiz. Kötü yönetimler yüzünden yıllarca kendi içimiz ile mücadele ettik, birbirimize düştük.

Evet, yeter artık demeliyiz. Sözüm ona çeşitli vasıflara sahip adam müsveddelerinin oyunlarını bozmalıyız. Tarihten ders ve ibret alarak, hep birlikte topyekün adam gibi adamlar olarak hareket etmeli, yanlışlara dur diyerek, doğruları hep birlikte savunarak adam gibi adam olmanın gereğini yerine getirmeliyiz. 
“Birilerinin adamı değil, değerlerin adamı” olmalıyız. Arkadaşlarımızı ve dostlarımızı adam gibi adamlardan seçmeliyiz. Ne güzel söylemişler; “Söyle bana arkadaşını sana kim olduğunu söyleyeyim.” Etrafımıza bir bakalım. Omurgasız, çıkarını düşünen ne çok adam tiplemeleri göreceğiz. Onlara baktığımda sadece ülkemiz ve insanımız adına üzülüyorum.

Özellikle siyaset ve devlet adamları sözü ve özü doğru olmalı. Türkiye uluslararası bir oyundan ve tezgahtan geçiyor. Zor günlerde gerçek dostlar ve adam gibi adamlar belli olur. Ertuğrul Günay diye CHP’den Ak Partiye transfer olup, iki dönem üst üste bakanlık yapan Eski Kültür Bakanı bay Ertuğrul Günay’ın ciddi ve kalıcı hiçbir hizmetinin olmadığını gördüm. Son gezi parkı eylemleri ile ilgili bay Ertuğrul Günay’ın basın toplantısı düzenleyerek yaptığı konuşmalar beni derinden düşündürdü. Uzun yıllar Kültür Bakanlığı yapmış bir isim olarak, gençlerimizin bugün içinde bulunduğu durumun sorumlularından birisi kendisi. Bay Günay, gençlerin ulusal değerlere sahip, milli ve maneviyat çerçevesinde, tarih ve kültür bilinci ile yetişmesi için çalışmalar yapsaydı, gençlerimiz bugün Türkiye’yi savaş alanı haline çevirmez, eylemlerini barışçıl bir şekilde yapar, Türkiye bütçesine 100 trilyon zarar vermezlerdi. Gençlerin yakıp yıkarak meydana getirdiği zararı 75 Milyon olarak biz ödeyeceğiz.

Ertuğrul Günay’ı üst üste iki dönem Kültür Bakanı yapan, sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da sorumlu. Başbakan Erdoğan başkanlığında 10 yıldır devam eden Ak Parti iktidarı, gençlere yönelik milli ve manevi değerler ile kültür ve tarih bilinci doğrultusunda yetişmesinde önemli çalışmalar yapması gerekirdi. 68, 70, 80 kuşağı olarak yetişen gençler büyük idealler, yüksek değerler ve büyük fikirler için canlarını ortaya koyabiliyorlardı. Fikirler üretiyorlar, ülkenin yönetimi ile ilgili görüşler açıklıyorlardı. Ak Parti ve sayın Erdoğan döneminin gençliği acaba ne durumda. Gençler seçme ve seçilme hakkına sahip oldular. Ekonomik imkanlara kavuşup, 81 İl’e üniversite kurularak eğitim alma imkanına kavuştular. Ancak eski gençler kadar fikri anlamda yetişemediler. Bununda sorumluluğu Ertuğrul Günay’ı uzun yıllar Kültür Bakanı olarak görevde tutan sayın Erdoğan’ın omuzlarındadır diye düşünüyorum.

Sonuç olarak olup bitenleri çok iyi anlayacak, kendilerini sinsi oyunlara alet etmeyecek, dış güçler ve yerli işbirlikçilerin oyununu bozacak adam gibi adam olan gençlere ihtiyacımız var. Bu gençleri yetiştirmek hepimizin görevi. Öncelikle görev, adam gibi adam olan siyaset ve devlet adamlarımızın.

 

 

Bütün İyi Niyetimle Düşündüm; Yine Olmadı

 

Gazete yazılarımı haftada 2-3 güne çıkarttım, yine gündeme yetişemiyorum. Bu hafta her gün yazıyorum, ama, daha Balkan ziyaretime sıra gelmedi.

Gündeme nasıl yetişebilirim ki, bir Başbakanımız vardı, istediği zaman gündemi değiştirme becerisine(!) sahipti. Artık, o da, gündemin gerisinden gidiyor, ne olduysa. Demek ki, el elden üstündür, ya da başkalarının yumruğunu görmeyen, kendi yumruğunu balyoz zannedermiş.

Her gece nerdeyse öyle, ama, Salı gecesi sabaha kadar televizyonları seyrettim. İstanbul Taksim adeta savaş alanına döndü. Böylesine bir olayı Halk ve Ulusal kanal veriyor, gecenin belirli bir saatine kadar da Bengü televizyonundan seyrettim. Diğer kanallar adeta dut yemiş bülbül gibi. Bazıları üstünkörü veriyor, bazıları hiç oralı bile değil, bazıları hâlâ eski alışkanlık gereği hükümet tarafından veriyor. Hatta, bir tanesi var ki, son derece komik idi.

Bakar mısınız yoruma…

Reyhanlı halkı Türkiye’de gösteri yapanlara çok kırılmış. Neden? Çünkü, Reyhanlı’da 52 kişi ölmüş, ama, 4 ağaca gösterilen tepki gösterilmemiş. Bunu  insan veya insanlar yorum diye, laf diye hem de televizyondan nasıl söyler, inanmak mümkün değil.

Neyse…

Bilgi veren, vermeyen, yandaş olan olmayan bütün kanalları sabaha kadar izledim ve kendimi zorlayarak tarafsız bir değerlendirme yapmayı denedim.

Devletin kutsallığına inanan bir görüş mensubu olarak yönetimi ellerinde bulunduranların, ayaklananlara karşı gerekeni yapması gerektiğine kendimi inandırmaya çalıştım. Yani, şöyle yaptım, böyle yaptım, ama olmadı. Bütün iyi niyetli gel-gitlerime rağmen, her ok Başbakan R.T.E.’yi gösteriyor.

Sayın Başbakan, bu işlerin tek sorumlusu sizsiniz. Artık, bu ülkeyi daha fazla kandırmalar, yutturmalarla idare edemezsiniz. Çünkü, yaklaşım tarzınız, karakteriniz, huylarınız, şişirilmeleriniz buraya kadarmış, artıkşapkanız düştü. Bu ülkeyi bundan sonra rahat bir şekilde idare edemezsiniz.

Hırsınız, neler yapabileceğinizi ve hiçbir kimseyi, hiçbir konuyu dinlemeyeceğinizi gösteriyor.

Artık eliniz görüldü.

Nasıl görüldü derseniz, söyleyeyim: Özellikle dünkü lafınız çok önemli. Tayyip Erdoğan değişmez diyorsunuz. Siz, iktidara gelirken, Millî Görüş gömleğini çıkarttık ve değiştik diyerek gelmediniz mi? Hani değişmezdiniz? İşte bu yüzden eliniz çok net görüldü. Kendi yandaşlarınız bile elinizin görüldüğü konusunda bizimle hemfikir ki, seslerini yavaş yavaş yükseltmeye başladılar.

Şunu düşünmeyin. Ne yapar eder, seçime giderim ve yine yüzde elli alırım, işler biter diye lütfen düşünmeyin. Bu saatten sonra, bilgisayar hilesi ile yüzde altmış da alsanız, geçmiş ola. Mitingler yapar, yüz binleri toplarım ve gözdağı verir sustururum diye düşünüyorsunuz, ama boşuna. Artık, kalabalıkların gücü, sadece Salı akşamı Taksim’e, her şeyi göze alarak gelen on binlerin gücüne erişemez. Destekler veya desteklemezsiniz, ayrı konu ama, böyle bir gerçek var artık.

Devletin görevi, provokasyon yapanları halletmektir. Provokasyon olacak diye Türk Gençliğini ezmek, çiğnemek, yemek değildir.

Bir de, yaşananların arkasında iç ve dış, gizli ve açık mihraklar olduğunu söylüyorsunuz ki, atanıza, babanıza rahmet, amelince. Bakın, burada birleşiyoruz. Ama, biz bunu düşünürken iki konuyu da beraberinde düşünüyoruz.

1-    Dış ve iç tehlikeli mihrakların ülkemizde cirit atmasının nedeni sizsiniz ve ülkeyi bu hale getirmek için buna siz meydan verdiniz. Şimdi o dış ve iç mihraklar sizi istemiyor diye hırsınızdan bağırmaya başladınız.

2-    Dış ve iç mihraklar sizin dediğiniz gibi olayların başlamasında rol almış olsa bile -ki bu sizin mutlaka bilginiz dahilinde olması gerektir-, biz diyoruz ki, Türk Milleti, on bir yıllık iktidarınızın ülkeyi nerelere getirdiğini ve daha da nerelere götüreceğini gördüğü için, bu mihrakların oyunlarını bozdu.

 

 

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu ile ‘Türkiye Üzerindeki Dış Baskılar’ Üzerine konuştuk

 

Oğuz Çetinoğlu: Batılılar Türkiye’ye nasıl bir demokrasi anlayışı dayatıyorlar?

Prof. Dr. Kenan Erzurumlu: Batılılara göre ülkemiz için demokrasi; ‘azınlıkların dil, din, kültürel özelliklerinin vurgulanması ve ülkemizin federatif (parçalanmış ?) bir yapıyla yönetilmesi‘dir. Nitekim AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barcoso, TBMM Genel Kuruluna hitaben yaptığı konuşmada, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının kültürel ve siyâsî haklarının da sağlanarak desteklenebileceğini açıklarken; Türkiye’nin AB üyelik süreci hakkında, ‘Türkiye’nin reformlara odaklanması gerekir, müzakere sürecinde en iyi garantiyi bu yolla alacaktır.’ demiştir.

Çetinoğlu: Sosyal yapı değişiklikleri konusundaki değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?

Erzurumlu: Türk insanı 1980’lerden beri sür’atli bir değişime tabi olmuştur. ‘bir lokma, bir hırka‘ felsefesi terk edilerek, ‘tüketim özendirilmiş‘ ve ‘kısa yoldan köşe dönme‘ anlayışı hâkim kılınmıştır. Bunun yanı sıra, ataerkil aile yapısının terk edilerek, çekirdek aile’nin esas alınması da sosyal denetim ve kontrol mekanizmalarının zayıflamasına yol açmıştır. Ne pahasına olursa olsun, daha fazla kazanmak, daha müreffeh yaşamayı esas alan bu hayat tarzı,  ayıplamaları sosyal baskıyı ve denetimi yok etmiştir. Maalesef günümüzde birçok yerde şeref ve güç, parayla ölçülür olmuştur.

Çetinoğlu: Yozlaşma olgusundan söz ediyorsunuz. Yozlaşma yalnızca toplumda mı?

Erzurumlu: Doğaldır ki, bu ilkesizlik ve yozlaşma, yalnızca sosyal hayatımıza has değildir. Maalesef, siyâsî hayatımızda da görülmektedir. Siyâsî hayattaki yozlaşma, yasama ve yürütme organlarıyla birlikte, yargıyı da sarmış ve sosyal hayatımızdaki hastalık devlet yapımıza da girmiştir. Çok değil 20 yıl önce her şehit için millet olarak gözyaşı dökerken, günümüzde şehit cenazeleri kanıksanmış ve hatta aldırış edilmez alışkanlık hâline gelmiştir. Şehit ailelerine sağlanan ekonomik imkânlar, devlet ve sosyal bir görevin yerine getirilmesinden ziyade, -çok rahatsız edici bir ifade ile- şehit kanlarının satın alınması düzeyine getirilmiştir.

Eskiden ailesinden bir kişinin adının olumsuz olarak çıkması, bütün ailenin toplumdan dışlanmasına sebep olurken, günümüzde marjinal hayat ve sapkınlıklar üstün bir meziyet gibi sunulur ve kabul edilir olmuştur. Maalesef san’at dünyamızda ve görüntülü medyamızın sunduğu sosyal hayatımızdan kesitlerde aynı tezler işlenir olmuştur. Eşcinsel veya sapkın sanatçılar, toplumun kabul etmediği hayat tarzları evimizin içine girmiş ve çocuklarımıza örnek olmaya başlamıştır.

Çetinoğlu: Türkiye’deDeğişim‘den çok, ‘dönüşümsöz konusuTürkiye’yi kimler dönüştürüyor?

Erzurumlu: Sorumsuz hareket eden medya… Boyalı basın, sivil toplum kuruluşları ve yabancı kaynaklı vakıflar…

Çetinğlu: Hangileri?

Erzurumlu: En önemlisi Soros Vakfı.

Çetinoğlu: Soros Vakfı hakkında bilgi lütfedecek misiniz?

Erzurumlu:Milletlerarası Finans Spekülatörü‘ olarak bilinen ünlü yatırım uzmanı George Soros aslen Macar Yahudisidir. İkinci Dünya Savaşı döneminde ailesiyle birlikte İngiltere’ye kaçmıştır. Londra Ekonomi Okulunda eğitim görmüştür. 1956’da ABD’ye gitmiş; 1961’de ABD vatandaşı olmuştur. Değişik kişi ve kuruluşlara danışmanlık yaparken kara para aklanmasına adı karışmıştır.

1979’da New York’ta, ilk vakfı olan ‘Açık Toplum Fonu’nu, 1984’te Macaristan’da ‘Avrupa Vakfı’nı kurdu. Son kurduğu vakıflardan olan ‘Açık Toplum Fonu’ (OSI) ile 60’dan fazla ülkede faaliyet gösteren Soros, çok büyük ekonomik güce ve yaygın bir örgüte sahiptir. Yerel sivil toplum kuruluşları, insan hakları örgütleri ve toplum önderleri (medya-siyaset-bilim) ile projeler oluşturmuştur. Bu maksatla, 4-5 milyar dolar gibi kaynaklar sayısız kereler harcanmıştır. Sonuçta, ABD dış politikasının vazgeçilemez unsurlarından biri halindedir. Milletlerarası siyaset bilimcileri, Soros Vakfı’nın arkasında çok büyük siyasî destekli milletlerarası sermayenin olduğunu vurgulamaktadırlar. Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da yaşanan muhalefet yanlısı halk ayaklanmalarında etken olduğunu bildirmektedirler. Hâlen Azerbaycan ve Kazakistan’da yoğun olarak çalışmalar yaptığı söylenmektedir. Soros Vakfı’nın çalıştığı ülkelerin yaygın tabiî kaynaklara sahip oldukları ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan etki sahası boşluğunda bulundukları dikkat çekicidir. Vakfın amacının, Kafkasya’da bulunan enerji kaynaklarındaki hâkimiyetini sağlamak olduğu anlaşılmaktadır.

Çetinoğlu:Derin devletkavramını tanımlar mısınız?

Erzurumlu: Yönetim şekli ne olursa olsun, her devletin gizli ve zaman zaman da kirli ve hatta yasa dışı işlerini yaptıracağı birimleri vardır. Özellikle gelişmekte olan ve dış etkilere açık toplumlarda, bu tip çalışmalar, zaman zaman tartışmalara konu olmaktadır. Türkiye’de bu konu, ilk kez 1977’de, Ecevit’in kontrgerilla olarak adlandırdığı, ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan bahsetmesiyle gündeme gelmiştir. O günden bu yana, devleti eleştirmek isteyenlerin veya Türk kimliğine karşı çıkanların ellerindeki en büyük koz bu olmuştur.

Gerçekte ise, bugün, ‘Derin devlet‘ olarak tanımlanan yapılanmanın geçmişi; devlet-i ebed müddet kutsiyetiyle, güçlü istihbarat ve operasyon birimlerinin oluşturduğu derin yapılanmaların tarihi Oğuz Türklerine kadar uzanır.

Teşkilât‘ olarak anılan bu yapının Satuk Buğra Han’la başladığı ileri sürülmektedir. ‘Teşkilât‘, Abbasî geleneğinden gelen ‘Dîvân‘ ile bütünleşmiştir ve Romalılar döneminde ortaya çıkan Hıristiyan kökenli Tapınakçılarla benzerlikler göstermektedir.

Her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de Derin Devlet’in varlığı elzemdir. Uzun ömürlü olmanın yolu buradan geçer. Demirel; ‘Devlet zaafa düştüğü zaman derin devlet araya girer.’ Gazeteci Ömer Lütfi Mete, ‘Derin devlet, devlet zaafa düşmesin diye devreye girer.’ derken, konunun önemini vurgulamışlardır.

Derin Devlet, devletin en üst kademelerine kadar kontrolleri yapan, stratejiler geliştiren ve geleceği hazırlayan bir ‘hafıza’ birimidir. Bunu yaparken, devletin bekasının önünde hiçbir değeri koymayan mantaliteye sahiptir.

Derin Devlet’i eleştirenlerin tamamına yakını, hukukî boşluklara sığınarak, istedikleri her türlü faaliyeti çekinmeden yapacakları ortamın özleminde olan kişilerdir.

Bazı araştırıcıların ‘darbeler ve isyanlar tarihi‘ olarak ifade ettikleri ‘Osmanlı’dan demokratik cumhuriyete‘ sancısız ve problemsiz geçileceğini düşünmeleri abesle iştigaldir. Atatürk’ün sağlığında, iç ve dış düşmanların etkisiyle sayısız isyan ve suikast olmuşken, devletin varlığını korumak noktasında sessiz kalmasını beklemek yanlış bir değerlendirmedir. Unutmamalıdır ki, Cumhuriyet döneminde Atatürk’e de 41 defa suikast teşebbüsü olmuştur. O döneme ait “derin devlet” tartışmalarına henüz cesaret edilmemektedir. Ancak görünen yakın bir gelecekte bu tartışmaların da başlayacağıdır.

Öte yandan, ülkemizde 30 yıldan beri devam eden bölücü terörle mücâdelenin hukukî ve nizamî ordu ile engellenemeyeceği herkes tarafından bilinirken, ‘teşkilât‘ın veya ‘derin devlet‘in tartışılmasını iyi niyetle açıklamak zordur. Ayrılıkçı terör olaylarında derin devletin rolünü tartışmaya açanlar, bölücü harekete açıkça destek vermeye cesaret edemedikleri için devleti suçlamak isteyenlerdir.

Alman gizli servisleri, hapishanedeki Beider Meinhoff mahkûmlarını bir gecede yok ederken, İsrail, öldürülen tek bir askeri için Filistin’de çocuk-kadın demeden soykırım uygularken ve MI5 ve Ml6’nın çalışmalarına hiç kimse sesini çıkarmazken, CIA, uyuşturucu kaçakçılığını kurumsal olarak yürütüp, savaştığı İran’a el altından silâh satarken seslerini çıkarmayanlar; kendi devletimizin faaliyetlerinin sorgulanmasında şahin kesiliyorlarsa… Ortada en azından bir iyi niyet problemi bulunduğu apaçıktır.

Burada, hemen vurgulayalım ki, ‘derin devlet’ adı kullanılarak ferdî suç işleyenlere kesinlikle taviz verilmemeli ve ferdî menfaatleri için kurumları kirletenler acımasızca cezalandırılmalıdırlar. Ancak; bunu yaparken, kurumlar korunmalı ve kelle koltukta mücâdele eden insanlarımız rencide ve deşifre edilmemelidirler.

Çetinoğlu: Ekümenlik meselesi Türkiye’nin başını ağrıtan bir güç odağı olma özelliğine sâhip. Konuya bakış açınız nedir?

Erzurumlu: Ekümene‘ kelimesi eski Grekçede ‘sürekli yerleşim alanı‘ anlamına gelmektedir. Aynı zamanda üstün bir kültür anlayışım ifade eder. Milletlerarası siyasette ise, ‘Ekümenik‘, evrensel, dünya çapında anlamında kullanılmaktadır. Kelime, 20. yüzyılda ise, Hıristiyan mezhepleri arasındaki farklılıklara dokunmaksızın misyoner amaca yönelik olan kiliseler arası birliği ifade eder.

T.C.’nin bir kurumu olarak, Fener Rum Patrikhânesi, Türkiye’de kalan Rum azınlığın dinî hizmetlerini yerine getirmek için vardır. Oysa ki, Patrikhane, -özellikle son yıllarda- “ekümenik” olduğunu iddia edegelmektedir.

Fener Patrikhânesi, ekümenik ideoloji ile tüm Ortodoks metropolitleri ve kiliseleri bir araya toplayarak devlet ve millet kavramının üzerine çıkma maksatları vardır. Atatürk milliyetçiliğini ve Misak-ı Millî’yi vazgeçilemez temel prensip olarak kabul eden T.C.’nin, hedefleri ve temel stratejileri kendisi ile çelişen ve kendi sınırları içinde yeni bir güç odağı olmayı hedefleyen bir kuruluşu kabulü söz konusu olamaz. Durumu daha açık söylemek gerekirse; T.C.’nin kurumlarından, adalet sisteminin, YÖK’ün, MEB’in, sağlık kuruluşlarının, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, güvenlik teşkilatımızın kendilerini, TC kanunlarının ve millî bütünlüğümüzün üstünde görmeleri nasıl ki mümkün değilse; Fener Rum Patrikhânesi’nin de bu kuruluşlar gibi davranması ve diğer milletlerin kurumları ile işbirliğine girerken T.C.’nin temel prensiplerine uyması gereklidir ve şarttır.

Patrikhâne’nin dünya Ortodokslarının merkezi olmak iddiası T.C.’nin temel stratejileri ve prensipleri ile uyuşmamaktadır. Bu cümleden olarak, Patrikhâne’nin 1994’te tertiplediği toplantı, öncelikle ‘Konstantinopolis toplantısı‘ adıyla gerçekleştirilmek istenmiş; devletin itirazı üzerine ‘Boğaziçi Toplantısı‘ olarak yapılmıştır. Aynı toplantının sonuç bildirgesi İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanmıştır, İngilizce metinde yer alan ve patriğe atfedilen, ‘Ben Konstantinopolis’deki ekümenlik tahtının varisiyim‘ ifadesi Türkçe metinde yer almamıştır.

Çetinoğlu: Bir de Heybeliada Ruhban Okulu meselemiz var

Erzurumlu: Hıristiyanlığın Kutsal Üçlüsü’nden adını alan “Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu ‘, Heybeliada’dadır.  Bu yüzden, kısaca ‘Heybeliada Ruhban Okulu‘ olarak anılmaktadır.

Heybeliada Ruhban Okulu ilk defa 1844 yılında açılmıştır. 19. yüzyılda, Fener Rum Patrikhânesi, Ortodoks milletler arasında dinî birliği korumak maksadıyla bir teoloji okulunun açılmasını gündeme getirmiş; Patrik 4. Germanos tarafından Heybeliada’daki Aya Triada Manastin’na ek olarak, 1 Ekim 1844’de Heybeliada Ruhban Okulu olarak açılmıştır. Hattâ, Kıbrıs’ı kana boyayan Makarios’un dahi bu okulda eğitim gördüğü ileri sürülmüştür.

Heybeliada Ruhban Okulu, 1844 yılındaki açılışından 1971 yılındaki kapanışına kadar 1000’e yakın mezun vermiştir. Bu mezunlardan 12 tanesi İstanbul Rum Patrikliği makamına kadar yükselmiştir. İki kişi İskenderiye Patriği, 3 kişi Antakya Patriği, 4 kişi Atina Başpiskoposu, 1 kişi Arnavutluk Başpiskoposluğu görevine seçilmişlerdir.

Okulun eğitim programı, Cumhuriyetin ilk yıllarında yedi sınıflı idi. 1951-1971 yılları arasında statü değiştirilmiştir. Liseden sonra dört yıllık eğitim verdiği hâlde, Millî Eğittin Bakanlığı’nın Talim ve Terbiye Dâiresinin 25 Eylül 1951 tarih, sayı 2 ve 151’nci karar ile onayladığı Öğretim Yönetmenliğine göre, sadece rahiplik mesleğine girecek öğrencileri yetiştirmek maksadıyla faaliyet göstermekte idi.  Bu durum, o tarihlerde yürürlükte olan özel yüksek öğretim kurumları kanununa uygundu.

1950-1960 yılları hem Patrikhâne’nin hem de Ruhban Okulunun Türk millî politikaları ve Lozan’da oluşturulan hukukî statünün dışına çıktığı; zaman zaman Türk hükümetlerinden de bir takım tavizler kopardığı bir dönemdir. Söz konusu dönemde, artan Amerika-Türkiye ilişkilerinin de etken olduğu bilinmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 8 Aralık 1950 tarihinde 927601 sayılı emri ile Ruhban Okulu’nun ‘Yüksek okul’ hâline getirildiği ve ‘yabancı öğrenci alabileceği’ izni verilmiştir. Millî ve siyâsî gerekçelerle 1939’da yasaklanmış olan yabancı öğrenci alma işi, böylece serbest bırakılmıştır. Bu dönemde Yunan uyruklu öğrencilere ‘öğrencilikleri süresince’ Türkiye’de oturma izni verilmesi ve okuldan mezun olan öğrencilerin Patrikhâne’de ‘stajyer‘ adı altında görevlendirilmesi önemli adımlar oldu.

1964 yılına kadar Balkan Ülkelerinden, Afrika’dan, Orta Doğu’dan ve hatta İngiltere’den yabancı uyruklu öğrencilere eğitim verilmiştir. Türk-Yunan ilişkilerindeki gelişmeleri dikkatle takip eden Türkiye Cumhuriyeti, 1964 -1965 ders yılında yabancı uyruklu öğrencilerin okula devam etmelerine izin vermedi.

13 Nisan 1964’te dönemin Millî Eğitim Bakanı, ‘Rum azınlık ilkokullarına bugüne kadar tanınan ne mevzuat hükümlerini aşan özel hakların bundan böyle kaldırılacağını, Ruhban Okulundaki yabancı öğrenci sayısının tahdit edileceğini ve Yunan Hükûmeti’nin Türkiye’de eğitim görmüş 35 öğretmene Batı Trakya’da görev vermediğini, buna aynen mukabele edileceğini, Yunanistan’da Türk azınlık okullarına tanınmayan bu neviden haklar konusunda bundan böyle mütekaabiliyet esası ile sıkı sıkıya bağlı kalınacağını‘ açıkladı.

Heybeliada Ruhban (Papaz) Okulu, 1971’de ‘Özel Yüksek Okulların Özelleştirilmesi’ hakkındaki 12 Ocak 1971 tarihli ve 1971-3 sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile bütün Özel Yüksekokulların devletleştirildiği veya kapanmak mecburiyetinde kaldığı dönemde; Heybeliada Ruhban (Papaz) Okulu da ‘özel yüksek okul‘ statüsünde değerlendirilmiş, okulun varlığını sürdürebilmesinin ancak Türk üniversitelerinden birisine bağlanarak mümkün olabileceği belirtilmiştir. Hattâ, bu konuda, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlanabileceğine dâir, söz konusu üniversitenin senatosu 21.12.1971 tarihinde karar almıştır. Bu karar, Okulun yüksek bölümünün faaliyetlerine devam etmesine imkân verecekti. Ancak, Patrikhane ve okul yöneticileri, okulun Türk üniversitelerine bağlanmasını istemediklerinden, okulun teoloji eğitimi veren lise sonrası kısmına -öğrenci alımını durdurarak- okulu kendiliklerinden kapatmışlardır. Okulun lise kısmı ‘Heybeliada Özel Rum Erkek Lisesi‘ adı altında 1984 yılına kadar devam etmiş, o tarihte öğrenci bulunamaması gerekçesiyle kendi kararlarıyla kapatmışlardır. Bugün dahi, okulun lise bölümü resmen kapatılmış değildir. Öğrenci yokluğu sebebiyle faaliyetlerine kendiliğinden son vermiştir.

Yapılan bütün olumsuz propagandalara rağmen, okulun kapatılması, Türkiye Cumhuriyeti tarafından değil; devletin yaptığı hukukî değişikliğe uymak istemeyen Patrikhane yönetimi tarafından olmuştur.

3 Eylül 1999 tarihli istek üzerine Yüksek Öğretim Kurumu, İlahiyat Fakülteleri çatısı altında “Dünya Dinleri Kültürü Bölümü”nün kurulmasına karar vermiştir. Resmî olarak destek isteğine Patrikhâne’den cevap alınamamıştır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin Uygulama Hastahânesi Baştabi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Prof. Erzurumlu, Evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Web Sitesi: http://www.kenanerzurumlu.com //  E-posta: kerzurum@omu.edu.tr