24.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 981

İstanbul’dan Türkiye’ye işgal…

Günümüzde meydana gelen olayları, tarih ve milletlerin ruhsal genetiği açısından irdelemek bizi doğru sonuçlara götürecektir.

Bilgili ve şuurlu insanların, toplumsal olayları analiz etmede dikkat edecekleri nokta, bu olayların içindeki insanların ruh ve karakter yapılarıdır.

Bu gün Türk toplumunu oluşturan insanların, hangi maddi ve manevi kaynaklardan beslendiğini ve de nelere nasıl tepki vereceğini çok iyi bilmeliyiz. Keza Türk Devletini illelebet yaşatmak istiyorsak, aynı bilgiye dünya millletleri açısından da sahip olmamız gereklidir.

Dünyaya hakim olma mücadelesi veren güçler, sadece uzaya fırlatılmış uydularla bir ülkenin röntgenini çekmekle kalmazlar. Aynı şekilde sosyal bilimciler eli ile toplumların ruh yapısı da en ince uçlarına kadar deşifre edilmiş vaziyettedir.

Hal böyle olunca esas taarruz; insanların ruhsal yapısına yapılmakta ve ruhu çökertilmiş insanlar eliyle toplumlar teslim alınmaktadır.

Türkiye ve Türk halkı bugün iki taraflı bir saldırı halindedir. Bu saldırının bir tarafı AKP iktidarı diğer tarafı da muhalif ve samimi bir halk kitlesi ile bunların eylemlerini yönetmeye talip dış güçler ve yerli işbirlikçileridir.

Yapılan bütün olayların hedefi; Türk halkı arasında var olan ruhsal ve milli bütünlüğün esaslı bir şekilde bozulmak istenmesidir.

Eğer tarihten ders alsaydık ve yakın tarihimizi unutmasaydık veya bu tarih bize unutturulmasaydı, bunlar başımıza gelirmiydi?

Türk Milletini bir kafa karışıklığına itmek için yüzyıllardır bazı mihraklar inanılmaz bir çalışma içindedir. Bu çalışma için kullanılan en büyük argümanlar; din, cami, Kuran, mukaddesat, maneviyat, mezhep, bayrak, başörtüsü, vatan ve hatta Atatürk vs.’dir.

Örneğin; bakmışlardır ki Atatürk Türk toplumu için büyük bir değer oluşturmuş, saldırıyı onun üzerinden gerçekleştirmeye başlamışlardır. Aynı şeyler mukaddesat içinde örnek gösterilebilir.

Hatırlayanınız kaldı mı bilmiyorum? Yunan Uçaklarının, Türk Milliyetçilerinin mücadelesini engelllemek için, İslam’ı koruyacaklarını taahhüt eden ve Mustafa Kemal’i dinsizlikle suçlayan bildirileri Anadolu’da ki ; şehirlerin, kasabaların, köylerin üzerine attığını!.. Bütün iş; bu meselede olduğu gibi fikir kargaşası yaratarak ruhların direncini kırmaktır.

Hepinize soruyorum; İstanbul ve Türkiye 1918 – 1923 yılları arasında yaklaşık 5 yıl işgal altında kaldı. Bu dönemde İstanbul’da ve Türkiye’de neler oldu bileniniz ve merak edeniniz var mı?

Gezi Parkı ile uğraşırken 95 yıl önce İstanbul’da işgal orduları için açılan genelevleri, kirletilen kızlarımızı, alınan masum canları, yok edilme noktasına getirilen maddi ve manevi Türk varlığını hiç düşündünüzmü?

Siz hiç İtilaf Devletlerinin istediğini kolayca tutuklayabilsin diye, İstanbul Gazetelerinde Mirliva Fuller imzalı “Sokakta çöp atanlara bir ay hapis veya 50 lira para cezası” emriyle neler yapıldığını biliyormusunuz?

İngilizlerin 16 Mart 1920 tarihinde sabaha karşı Şehzadebaşı’nda bir karakolumuzu basarak Mehmetçikleri uyurken yataklarında Şehit ettiğini Tevhid-i Efkar gazetesi “İngilizlerin 16 Mart gecesi Şehzadebaşı’nda yaptıkları tüyler ürpertici baskın ise yanlız ve yanlız haydutlara yaraşan kanlı bir cinayettir. Ey Türk ve Müslüman, bu cinayeti unutma! Kardeşlerini yataklarında alçakça boğazlayan İngilizlere karşı kalbinde silinmez bir kin ve düşmanlık sönmez bir intikam ateşi yansın! Ey Türk ve Müslüman bu cinayeti unutmak ve affetmenin de bir cinayet olduğunu unutma!” diye yazıyor.

Ne yazık ki bizler her şeyi unuttuk. İstanbul ve Türkiye 95 yıl önce işgal edilmişti. Yani uzun bir insan ömrü kadar önce. Bunu unuttuk! Bizi yatakta vuran; İngiliz, ABD, Fransız, Rusya, Çin vs. ile Türk Milletinin haklarını mütekabiliyet esaslarına göre koruyabilecek bir ilişki kuramadık. Türk Milletinin haklarını koruyamadık. Dün bizi işgal edenler önce ruhumuzu sonra ekonomimizi ve yeraltı zenginliklerimizi ele geçirdiler. Herkes Türkiye’deki iktidar yolunun ve iktidar da kalmanın okyanus ötesinden geçtiğine inanmış durumda. Yani teslimiyet havası hakim. Şimdi de ruhen ve fikren ayrıştırdıkları topluma son darbeyi vurmaya vede İstanbul ile Türkiye’yi fiilen ve hukuken yeniden işgale hazırlanıyorlar.

Türk Milleti ne hazindir ki; kendisine yapılanları unutmakta veya görmezden gelmektedir. Ne demiş Tevhid-i Efkar “… unutmak ve affetmenin de (PKK içinde bir düşünün lütfen) bir cinayet olduğunu unutma!” Kendi ayağına kurşun sıkmak budur işte…

İçki, Kumar ve Uyuşturucunun Zararları

Yüce dinimiz İslam’ın hedefi, en güzel surette yaratılan ve yeryüzündeki varlıkların en üstünü kılınan insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmektir.   Bu yüzden dinimiz, insanın huzur ve mutluluğuna yönelik olarak şu beş hususa büyük önem vermiştir: 1- Dinin korunması, 2- Canın korunması, 3- Aklın korunması, 4- Neslin korunması, 5- Malın korunması.

Yeryüzünün en değerli varlığı olan insanın Yüce Allah’a kulluk görevlerini tam manasıyla yapabilmesi, ailesine ve topluma karşı sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirebilmesi ve onurlu bir hayat sürmesi için akıl ve beden sağlığının yerinde olması gerekmektedir. Bundan dolayı; insan sağlığını bozan, insanın akıl ve zekâsını kullanamaz hale getiren, muhakeme kabiliyetini körelten ve zihnini uyuşturan her türlü alkollü içki, uyuşturucu ve benzeri zararlı maddelerin kullanımı dinimizce haram kılınmıştır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, şarap ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?”(Mâide, 90, 91)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de hadis-i şeriflerinde içkiyi, bütün kötülüklerin anası (kaynağı), her çeşit şerrin anahtarı ve bütün günahların toplandığı şey olarak nitelendirmiştir. (Keşfu’l-Hafâ, c. 1, s. 382, H.1225) Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sarhoşluk veren her şeyin içki olduğunu ve bütün içkilerin de haram olduğunu belirtmiş (Müslim, Eşribe, 7), ayrıca çoğu sarhoşluk veren bir şeyin azının da haram olduğunu bildirmiştir.(Tirmîzi, Eşribe, 3)

Alkollü içki ve uyuşturucu kullanan, kumar oynayan insan sadece kendisine zarar vermekle kalmaz, aile hayatını da felce uğratır. Bu tür kötü alışkanlıkları olan insanların çoğu aile ve çocuklarını ihmal eder. Hatta onlara karşı kaba ve kırıcı olur, onlara zarar verir.  İçkiye harcanan para aile bütçesini de olumsuz şekilde etkiler. Alın teri dökülerek kazanılmış olan paranın içki ve kumar gibi meşru olmayan yerlerde harcanması aileyi ekonomik yönden sıkıntıya sokar. Ailede huzur kalmayınca da evliliklerin sona ermesi kaçınılmazdır. Bu yüzden boşanan ailelerin sayısı az değildir.

İçki ve uyuşturucu alışkanlığı olan insan iş hayatında da başarılı olamaz, işini, mesleğini ve sanatını gereği gibi yerine getiremez. İhtiyaçlarını karşılamakta ve ailesinin geçimini sağlamakta zorlanır. Ülkesine, milletine faydalı olamaz.

Alkol kullanımı trafik kazalarına, kavgalara ve cinayetlere sebep olmaktadır.  Yapılan bir araştırmaya göre; trafik kazalarının % 60’ı, cinayetlerin % 85’i, boşanma olaylarının % 80’i alkol kullanımından kaynaklanmaktadır. Yine bu araştırmada ülkemizde alkol kullananların sayısında önemli bir artış olduğu ve uyuşturucu kullananların % 73’ünü de 20 yaşın altındaki gençlerin oluşturduğu anlaşılmaktadır.  (Dr. İsmail Gökşen, Alkol, Uyuşturucu ve Terör Konferans Metni; Zaman, 13.1.1996) Ülkemizde alkollü araç kullanma sebebiyle meydana gelen trafik kazalarında her yıl binlerce vatandaşımız hayatını kaybetmekte veya sakat kalmaktadır.

Görülüyor ki; dinimizce yasaklanan içki, kumar ve diğer zararlı alışkanlıklar insanlık için büyük bir felâkettir. Bugün alkol ve uyuşturucu, özellikle gençleri ciddî bir şekilde tehdit etmekte, bütün devletler bu tür maddelere karşı ciddi bir mücadele yürütmekte, bunların üretimini, alınmasını, satılmasını ve kullanılmasını sıkı bir denetime tabi tutmaktadır. Ülkemizde de alkol ve uyuşturucu kullanımının artması, özellikle son zamanlarda bu felaketin ilim ve irfan yuvaları olan okullarımıza kadar girmesi endişe vericidir. Bunun için gerekli tedbirler mutlaka alınmalı, alkol ve uyuşturucu maddeler ile mücadeleye önem verilmelidir. Anne-babalar başta olmak üzere, öğretmenler, din görevlileri, yöneticiler daha dikkatli olmalıdırlar.

Toplumları derinden etkileyen bu felaketin önüne geçmenin en etkili yolu din eğitimidir. Çünkü dinini öğrenen, Allah’a ve ahiret gününe inanan, haramı-helali bilen insan, Allah’ın yasak ettiği şeylere yaklaşmaz, kendisine, ailesine ve çevresine zarar verecek davranışları yapmaz. 

Öyleyse; insanlarımıza Kur’an ve dini bilgileri öğretmeli, özellikle gençlerimizi manevî ve ahlâkî değerlerimize göre yetiştirmeye gayret göstermeliyiz. Alkol ve uyuşturucu batağına düşmüş insanların, hatalarını anlayıp bunlardan vazgeçmelerini, yepyeni bir hayata başlamalarını sağlamak için hepimiz üzerimize düşen sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz.

Zincirlerden Kurtulup Yüreğini Dinlemek

Türk Dünyası’nın gururu ve dünyanın önemli diplomat ve yazarlarından Rahmetli Kırgız Türk’ü Cengiz Aytmatov (12 Aralık 2012 Kırgızistan/Talas- Şeker Köyü/ 10 Haziran 2008 Almanya-Nürnberg) seksenbeşinci yaş gününde hatıraları ve eserleriyle yeniden anılıyor. Adına düzenlenen bir uluslararası sempozyum da Kırgızistan’ın Başkenti Bişkek’te 2013 sonbaharında gerçekleşecek. Dilerim bu etkinlikler çerçevesinde, Cengiz Aytmatov’un bütün eserleri orijinal dili olan Kırgız Türkçesi’nden Türkiye Türkçesi’ne tercüme edilir.

Dünyanın iki kutuplu olduğu günlerde NATO ve Varşova Paktı ülkeleri bir zamanlar kendi toplumlarını öyle bir şartlandırmışlardı ki, gölgeleri bile sorgular hale gelinmişti. Her iki taraf da halktan ve aydınlatmaktan yana, insan hakları, hukuk devleti ve demokrasinin yerleşmesinden yana gibi görünürlerdi ama öyle değillerdi.

Bundan sadece diplomasi, silahlanma ve şiddet etkilenmedi, medeniyet, sanat ve kültür de nasibini aldı. SSCB propagandasını uzay, çevre, şehircilik, spor, sanat, edebiyat ile batı ülkelerindeki aydınları etkisi altına alırken, başta ABD ve batılı ülkeler de bunun tam tersi bir strateji izlemişti. Sömürü düzenine dayalı acımasız kapitalist sistem özellikle müslüman ülkeleri koruma içgüsüsü ile  çok daha fazla etkisini gösterdi.

ÜZÜNTÜ VEREN BİR GECİKME

SSCB’nde yayınlanan önemli bir eser batılı bazı ülkelerde yayınlanabilirdi ama, gelişmemiş veya Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde neşredilmesi biraz zordu. Eğer SSCB’den bir sanatçı, yazar, sporcu batılı ülkelere iltica ederse, yahut insan hakları konusunda SSCB yönetimlerini eleştirirse biranda batılı ülkelerde zirveye çıkardı. Batılı bazı demokratik ülkelerde sol, sosyalist ve komünist partiler ve bu grupları destekleyenler vardı. Mesela Fransa gibi. Türkiye’de komünizm yasak olduğu için, marksizm yanlısı gruplar SSCB’de yayınlanan eserlerle böyle bir propaganda yolunu seçmişlerdi. Kanunda bir açık kapı bırakılmış ve oradan içeri girilmişti. Bütün Türk düşmanı yazarların da eserleri  bu çerçevede Türkçe’ye tercüme edilerek birbiri ardından yayınlanmıştı. Milli köke bağlı aydınlar ve gençlik kuruluşları bunları kınayarak protesto ediyorlardı.

Dolayısıyla Türkiye’nin Cengiz Aytmatov’u daha fazla tanıması bu yüzden geçikti. Aynı Cengiz Dağcı’yı geç tanıması gibi. Çünkü her iki yazarımızın eserleri müslüman ve antikomünist Türkiye’de SSCB’ye sıcak bakan, sosyalizmi, hatta komünizmi pembe gözlüyüyle gören, sürekli marksizme kollarını açan kişiler tarafından Türkçeye tercüme edilmiş, yandaşları yayınevleri tarafından da neşredilmişti. Oysa o yıllarda komünizmle mücadele Türkiye’de bayraklaşmıştı.

Gelgelelim Cengiz Dağcı’nın Yurdunu Kaybeden Adam, Korkunç Yıllar, Onlar da İnsandı’yı; Cengiz Aytmatov’un Cemile, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Beyaz Gemi gibi eserlerini okuyanlar ellerinden bir daha bırakamıyorlardı.

BİŞKEK’TE YAZAR VE SANATÇI SOYDAŞLARIMLA TANIŞTIM

Türkiyenin memleketsever, kültürüne bağlı, kökünü unutmamış, kimlik sahibi gerçek münevverleri, akademisyenleri, yazarları, sanatçıları bu iki önemli Türk yazar; Kırım Tatarı Cengiz Dağcı ve Kırgız Türkü Cengiz Aytmatov’u geç tanımakla bir şanssızlığa uğradı. Ancak bu açığı daha sonra hızla kapattı. Bunda en büyük etken de SSCB’nin dağılması ve Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığını ilan etmesiydi. Daha henüz sözkonusu o yıllarda (1992) bir grup yazar-gazeteci arkadaşımla birlikte Türkiye Yazarlar Birliği olarak Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a bir ay süren bir gezi tertip ettik.

Başkent Bişkek’te Aladağ Oteli’ne yerleştik. Kırgızistan Yazarlar Birliği’ne ziyarete gittik. Kırgız Yazarlar Osman İbrahimof, Kasım Kasubehov, Abdulgani Erkabay, Tolagan Kasım Bek, Celil Sadık, Umar Baycıf, Bek Sultan Çeki, Satkın Susukbay, Şükürbey Beşirali, Musa Cengazi, Kıçkın Saktan, Nasrettin Baytemir, Kaşkınbaş Osanmali, Sooranbay Cuşu, Kalkanbay Aşınbay, Durgunali Moldovay, Ramiz Rızkulu,  Asimcak Bek, Ninekan Cundibay Kızı, Toktosun Samedunbay, Anatay Ömrükan, Kaçkınbay Artıkbay, Keneş Yusufof ile tanıştık. Şair Ömer Eke’nın sofrasına dizildik.  Çoldaş Abduran’ın komuzunun sesinden etkilendik. Sohpet başladığında bütün Kırgızların o günlerde Lüksemburg Büyükelçisi olan yazar Cengiz Aytmatov’a olan bağlılıklarını gözlemledim. Hatta Aytmatov’a dua ediyorlar “Cengiz Bey’den sonra bir Aytmatov daha çıkar mı acaba, hem yazar, hem diplomat ve hem de politikacı?!” böyle bir endişe içindelerdi. Kırgızlar için Cengiz Aytmatov bir örnek, bir idoldü.

Kırgız Yazarlar Birliği’nde Cengiz Aytmatov’un odasına girdik. Masa oda gibi tertemiz, sandalyesine ise edepten hiç kimse oturmuyormuş. Şair Yavuz Bülent Bakiler buraya bizden önce geldiğinde, odada hüngür hüngür göz yaşı dökmüş, ağlamış heyecandan. Cengiz Aytmatov olmayınca oda kullanılmazmış. Biblo gibi korunurmuş.

CENGİZ AYTMATOV İLE TANIŞIYORUM

Cengiz Aytmatov ile Türkiye’de tanıştım. İLESAM tarafından Ankara’da Vakıflar Bankası Konferans Salonunda “TÜRK DÜNYASINA ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ” verildiğinde birlikte olduk. Toplantı aşırı kalabalık ve Türkiye’nin önde gelen münevverleri de orada hazır bulunmuştu. Aynı gün, aynı yerde Ressam eşimin bir resim sergisi vardı. Cengiz Aytmatov, Anadolu’nun değişik yörelerinden peyzaj ve natürmort çalışmalarının sergilendiği salondan bir de yağlıboya akrilik tablo alarak koleksiyonuna dahil etmişti.

Cengiz Aytmatov ile kitaplarından sonra şahsen ilk tanışmamız böyle olmuştu. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin 1993’de “TÜRK DÜNYASI ONUR MÜKAFATI” vermesi Cengiz Aytmatov’u daha hızlı Türkiye sanat, kültür ve medeniyet gündemine oturtmuştu.

Bugün Gazetesi’nde birlikte çalıştığım ağabey Yazar-Gazeteci Refik Özdek’in tercümeleri ve Ötüken Yayınevi’nin neşriyatı daha da bir güvenirlik getirmişti Cengiz Aytmatov’un eserlerine. Türkiye kamuoyunda daha geniş bir taban bulmasına vesile olmuştu. Aytmatov eserlerini Kırgız Türkçesi ve Rusca yazıyor, ancak Türkiye’deki tercümeler ise genelde orijinalinden ziyade Fransızca tercümelerinden aktarılıyordu.

AYTMATOV VE SANATIN GÖREVİ

Cengiz Aytmatov kısa öyküleri ve uzun hikayeleri daha geniş yer tutuyor. Beş romanı dikkat çekti ve tek bir tiyatro eseri Fuji Yama ise Kaltay Muhammedcanov ile ortak kaleme alınmıştır. Tiyatro, bale, müzik eserleri haline gelen  eserleri olduğu gibi neredeyse bütün çalışmaları sinemaya da aktarılmıştır. Türkiye’de ise “Selvi Boylum Al Yazmalım” adlı eseri beyazperdeye aktarılarak Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın başrolü oynadığı film epeyi bir süre sinemalarda kapalı gişe olarak vizyonda kalmıştır.

Romancı, hikaye yazarı, diplomat, milletvekili, Cengiz Aytmatov (Bişkek’in Şeker Köyü 1928-2008 Almanya-Nürnberg) 80 yıllık ömrüne 157 dile tercüme edilen 30 kadar eser sığdırmış ve bunların tümünde Kırgız Manas Destanı’nın belirleyici bir etkisi görülmüştür.  Mahalliden evrensel bir boyuta gitmiştir. İnsanları etkileyerek derin derin düşündürmüş, acılara ortak etmiştir. Ama ana temasında acıma hissini hatırlatmış, kötülükleri kınamış, canlılara ve tabiata saygılı bir duruş sergilemiştir. Bu yaklaşım Aytmatov’a göre sanatın görevidir.

MANAS DESTANI’NDAN ETKİLENMEK VE ETKİLEMEK

Cengiz Aytmatov’un babası komünistler tarafından katledilince 9 yaşında yetim kaldı, üç kardeşiyle birlikte annesi tarafından büyütüldü. Eğitimini veteriner olarak tamamladı. Bölgedeki bütün köyleri görevi gereği dolaşarak ülkesini, insanını ve toplumunu daha yakından tanıma fırsatı buldu. İlk hikaye kitabını 24 yaşında yayınladı; Gazeteci Dzüydo.

İki kutuplu dünyada SSCB’nin en şaşaalı günlerinde Moskova’ya gitti ve edebiyat da tahsil etti, tekniklerini öğrendi. Rusça’ya tercüme edilebilen Dünya Edebiyatını yakın takibe aldı. O günlerde ciddi bir ayrıcalığı olan Sovyet Yazarlar Birliği’ne üye olabilen Cengiz Aytmatov Cemile adlı eserini kaleme aldı. Her uluslararası toplantıda ve bilhassa komünist görüşlerin ağırlık kazandığı Asya-Afrika Yazarlar Konferansı’ndaki etkinliğiyle daha fazla tanınmaya başlandı.

Manas Destanı Cengiz Aytmatov’un başucu kitabı gibi hep yanında, aklında ve yüreğindeydi. Kırgız halk hikayelerine, masallarına, efsanelerine, folklorüne yerel kültürüne, müziğine daha fazla zaman ayırdı, etkilendi, etkiledi. Yerel kültürün can damarı mesabesindeki çalışmalar dünya edebiyatının dikkatini çekti.

SOVYETLERDE MANKURTLAŞMAYA İLK DİKKAT ÇEKEN SANATÇI

Eserlerinde savaşa karşı barışa arka çıkan Cengiz Aytmatov yakından şahit olduğu Sovyet bürokrasisini, kolhoz yaşama biçimini eleştirir, toplumların üretmesi gereği üzerinde durur, tabiata, çevreye sahip çıkar, insani ilişkilerin daha faydalı olmasını hatırlatır, yürekli olmayı ve sevgiyi öne çıkarır. Bu biraz da insanca evrende yerli yaşamak biçimindedir ve gerçekçi olmaktır. Ancak bu Cengiz Aytmatov’un romantizmine engel değildir. Tam tersi hem insani, hem milli ve hem de romantiktir. Bu yaklaşım SSCB görüşünün tam tersidir. Çünkü yereldir, evrensel olan ise aşk ve tabiattır. Bu her ikisi de Cengiz Aytmatov’da mevcuttur.

Ancak Aytmatov’un eserlerinde trajik sonuçlar vardır, iyi olmayanlar da kazanır. Buna biraz da gerçekçilik diyebiliriz. İnsanların dikkati çekiliyor. Ayrıca dramalar her zaman daha fazla alaka görür. Acıma duygusunda, fenalık da kınama öznesi yüklüdür. Bu yaklaşım da esasında o gün bir moda gibi gelişen Sovyet anlayışına terstir. Cengiz Aytmatov’un eserlerindeki görüşleri Sovyet rejimini örtülü de olsa çözülmeye kadar götürebilen mesajları muhtevidir. Nitekim “mankurtlaşma”ya ilk defa Aytmatov dikkat çekmiştir. Türk milleti kendine geldi, ilerdeki 100 yılın rüyasını görmeye başladı.

TÜRK DÜNYASINDA TÜRKÇE ORTAK DİL

Cengiz Aytmatov Türk Dünyasında ortak bir dil olmasından yanadır. Türk lehçeleri birbirine yaklaştırılmalı, bu konuda çalışmalar yapılmalıdır. Edinilen tecrübeler paylaşılmalı, potansiyeller ortaya çıkarılarak faydalanılmalı ve günlük hayatta denenmelidir. Türk Dünyası bir değişim ve dönüşüm içindedir ve tomurcuklar çiçek olmaya başlamıştır. 300 milyonluk Türk Dünyasının çiçekli bahçesi sürekli gelişmektedir. Türk Birliği’nin olması yani “yedi devlet tek millet” görüşünün hayata geçmesi neden olmasın ki? Gerçekten bu ideal  Nahçıvan Anlaşması (2009) yani kısa adı TÜRK KONSEYİ olan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği’nin imzalanmasıyla 2023’lü yıllara kapı aralamıştır.

Cengiz Aytmatov’un  Gün Uzar Yüzyıl Olur, Dişi Kurdun Rüyaları, Cengiz Hana Küsen Bulut, Kassandra Damgası, Dağlar Devrildiği’nde Ebedi Nişanlı romanlarının dışında Fuji Yama Tiyatro eseri dışında Türkiye’de yayınlanan uzun hikayeleri ve öyküleri şunlar; Gazeteci Dzüyo, Aşım, Kayrakta, Asma Köprü (Baydamdal Irmağı), Tünkü Suğat, Yüzyüze, Cemile, Deve Gözü, Selvi Boylum Al Yazmalım, İlk Öğretmen, Toprak Ana,  Kopar Zincirlerini Gülsarı, Kızıl Elma, Askerin Oğlu, Oğulla Buluşma, Beyaz Gemi, Manas Atının Ak Kar-Kök Muzu, Erken Gelen Turnalar, Deniz kıyısında Koşan Ala Köpek, Beyaz Yağmur, Yıldırım Sesli Manasçı, Kayrılıp Kuştar Kelgiçe.

Bilinen öteki eserleri de; Kırgız Halk edipleri, Zorlu Geçit, Dağlar ve Steplerden Masallar, Çocukluğum, Süpeyci, Rakipler, Yar Boyunda Bağırıp Kalan Avcının Ağlayışı, Kuz Başındaki Avcının Çığlığı’dır.

BİR HAYALİN HAKİKAT OLMASI

Ortak dili Türkçe olan 300 milyonluk bir Türk Dünyası düşünün. Bişkek’te basılan bir eser anında İstanbul ve Ankara’da, Kazan’da yayınlanan bir çalışma Astana ve Taşkent’te, Akmescit’te neşredilen bir kitap, bir dergi aynı hafta Ufa ve Almatı’da olacak yahut Aşkabat’ta. Sonra batının tuzaklarından kurtulmuş ve kirli bilgilerden arınmış bu çalışmaların sanat, kültür  ve medeniyet çıtamıza verdiği ivmeyi ve hızı tahmin edebilir misiniz? Düşünce hayatımızdaki yeniden hareketlenme dünya barışına da katkıda bulunacak. Cemile’yi Fransızca’dan tercüme etmeye gerek var mı o zaman? Cengiz Aytmatov’u tanımak için onca zaman beklemeye lüzum var mı? Bir Türk yazarının, sanatçısının çalışmasını milyonla basmak ne kadar şık olsa gerek. Hayali bile mutlu etmeye yetiyor.

Üstelik neden olmasın ki?

 

Sevgi Eğitimi-16 (Sevgi Eğitiminde Anne Babanın Rolü)

Çocuk eğitiminde en önemli koşul sevgidir. Her zaman her koşulda sevildiğini bilen çocuğun duygusal gelişimi dengeli olur. Sevilen çocuk güven duygusu içinde çevre ile uyum sağlayarak kolaylıkla sosyalleşir.

İlk yıllarda gereksinmesi olan sevgiyi bulamayan çocuk güvensiz ve uyumsuz bir çocuk olur. Ayrıca çocukların sevgisiz ve ilgisiz büyümeleri, onların çevrelerine karşı da kaba, saldırgan ve şefkatsiz davranmalarına neden olabilir.           Sevgi alanı da vereni de besleyen sihirli bir güçtür.

Bir kişi susadığı zaman, ona sunulan su değerlidir. Çocuk için de O istediği zaman verdiğiniz sevgi daha değerlidir. Zamanınız ne kadar az, işiniz ne derece önemli ve yoğun olursa olsun, çocuk sevgi istediğinde ona yaklaşılmalı ve sevgi gösterilmelidir. Hatta çocuk öğretmen ve aileden yeterince sevgi göremezse onların isteği olan öğrenmeye karşı durur.

Sevginin çocuğumuza yansıtılmasının önemini anlatan bir hikaye;
Küçük bir kız bir gün annesiyle birlikte yürürken birden durdu. Yağmur damlalarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisikletle giden bir başka kız çocuğu idi. Bisikletin arka tarafındaki minderin üzerinde oturan kız düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu. Kaldırımdaki kız bisikletin ardından bakarken annesi durumu fark etti:

-“Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hala bisikletlerde”, diye çıkıştı.
 -“Ama eğer beğendiysen baban onu da aldırır.                                      Küçük kız yumuşak bir sesle:

– ” Bisiklete değil kıza bakmıştım, dedi. Babası o vaziyette bile kendisiyle sohbet ediyor da….”

Annesi küçük kızı hiç duymamış gibiydi. Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken:

– “Arkadaşların bu havada bile okula yürüyerek geliyor” dedi. “Halbuki baban işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle getirip götürüyor.”Kızın gözü yine bisikletteydi. Kadın alaycı bir ifadeyle :

– “İstersen baban da seni bisikletle getirsin. Ne de güzel yakışır değil mi?” dedi. Küçük kız inci taneleri gibi süzülen göz yaşlarını annesinden saklamaya çalışırken:

– “Çok isterdim” diye konuştu. “Belki de böylelikle babama sarılırdım.”

Çocukta görülen başarısızlık çoğu kez sevgi azlığından doğmaktadır. Okullarımızdaki uyumsuz çocukların sevgiye muhtaç olduğunu görürüz.
Sevgiden yoksun çocukların büyümesi, yürümesi, konuşması gecikir. Zeka düzeyinde gerileme olur.

Bu konuda Yusuf GÜNDÜZ’ ün “Çocuğun Kişilik ve Başarı Ortamı” adlı kitabında ele aldığı bir araştırmayı vermek istiyoruz; Gecekondu semtlerinden hastanede doğmuş 100 çocuk denemeye alınır. Doğan çocuklar, tek-çift yolu ile rast gele seçilerek tekler hastanede alıkonulur.

Çiftler de ailelerine verilir. Hastanede kalan çocukların her türlü bakımları en iyi şekilde yapılır. Diğer çocuklar ise yoksul aile yaşantılarına bırakılır. Çocuklar yedi yaşına geldikleri zaman yapılan ölçmede, gecekondularda ama ailelerinin yanında yetişen çocukların zekâ, beden ve duygusal gelişim yönlerinin hastanede yetişenlerden daha üstün olduğu görülür.

Bir yerde seminerimiz sırasında bir anne şunu sormuştu; “Hocam çocuğumuzun sevgi istediğini ve beklediğini nasıl anlarız?”

Ona şu açıklamada bulunmuştum;  Bu durumda gelir sizi rahatsız etmeye başlar. Mesela, herkesin dikkatle T.V. seyrettiği bir sırada gider televizyonu kapatır, hem de filimin en heyecanlı yerinde.

Baba eve gelmiş eline gazete almış tam gazete okumaya başlayacak gazetenin altından çocuk pat! pat! pat! vurmaya başlar. Yada televizyon izliyorsunuzdur önüne geçer gövdesiyle izlemenizi engellemeye çalışır.

Ya da siz kendisiyle ilgilenmeyince gider öteki odada bir şeyleri kırar, döker ya da dağıtır. Bunlar hepimizin yaşadığı olaylar. Ama maalesef bir çoğumuz bu olayları görünce sevgi ve ilgi yerine tepki gösteriyoruz. Bu beklentiyi anlayamıyor ve “git başımdan” diyerek onu kovuyor, azarlıyoruz.

Bize aktarılan şu olay buna güzel bir örnek; Handan Hanım, mutfakta çok yoğun bir sabah geçirmişti. Çok meşgul olduğu için Aslı’ya fazla zaman ayıramamıştı.

Üç yaşındaki kızının ne yaptığına bakmaya karar veren Handan Hanım, onu yatak odasının duvarlarına yaptığı resimleri gururla seyreder buldu.

“Ne yaptın?” diye bağırdı Handan Hanım, “Bunu yapmaman gerektiğini biliyordun!”

Tabii ki Aslı biliyordu. Ama annesinin ilgisini çekmek istiyordu. Uslu ve sessiz bir çocuk olmak işe yaramıyordu. Eğer Aslı uslu olsaydı, annesi bütün gününü mutfakta geçirebilirdi. Annesinin ilgisini çekmenin tek yolu yaramazlık etmekti.

Çocuğun sergilediği bu davranışlar aslında tamamen sevgi ve ilgi beklentisinden kaynaklanan davranışlardır. Sevgi ve ilgi beklerken, başına gelen bu durum çocuğu sarsar.

Anne-babalar, çocuk için en önemli besinin “sevgi” ve “sevecenlik” olduğunu bilerek, çocuklarına yeterince ilgi ve sevgi göstermelidirler. Bu konuda özellikle aşırıya kaçmamaya dikkat edilmeli, ilgi ve sevgi göstermede dengeli olmalıdırlar.

Çocuklarının bütün ilgi ve isteklerine cevap vererek, onları bencil ve şımarık bir yapıya büründürebileceklerini de unutmamalıdırlar. Aşırı sevgi ve ilgi gösterilen çocuklar; şımarık ya da pısırık (kendine güvensiz) olurlar.

Her şeyin en iyisini kendisine ayırmak isteyen bencilce bir kişilik kazanırlar.
Bizden her zaman yanımızda olmamızı ve onlarla ilgilenmemizi istediklerinde yapmamız gereken:

“Ayşegül, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Bu gün uzun süre güzel vakit geçirdik. Şimdi annenin işi var. Eğer beni bir daha çağırırsan gelmeyeceğim. Şimdi sen oyuncaklarınla oyna, bende işimi yapayım. Sonra biraz daha oynarız.” Demek iyi bir yoldur.

Böyle konuşarak iki şeyi başarmış olursunuz. Çocuğunuzu sevdiğinizi ve önemsediğinizi ifade etmiş, ama gününüzün idaresini ele geçirmesine izin vermemişsinizdir.

Çocuklarımıza sevgiye doğru bir bakış açısı kazandırmak için onların gerçek duygusal gereksinimlerini karşılamalı ama ilgi çekmek için bulundukları gerçekçi olmayan isteklerini reddedebilmeliyiz. Sonra çocuklar efendilerimiz, bizde onların köleleri haline geliriz(Tuğrul, 2008). 

Cizre’de Kitap ve Tarihle Buluşma

Mayıs ayının son haftasında Cizre’ye misafir oldum. Cizre Kaymakamlığı ile Milli Eğitim Müdürlüğünce düzenlenen öğrenci-kitap buluşmasında Cizre’yi yakından, içinden görme fırsatı buldum.

Çeşitli liselerden gelen 100 kadar öğrenci ve öğretmenleriyle  yüz yüze kalp kalbe bir tanışma oldu. İlk izlenimlerim Gabar Dağları, Kato ve meşhur Cudi yakınlarında , o yükseltilere tam bir tezatla Cizre’nin yer küreye bir çanak gibi oturuşu, Mardin karayolundan gelirken  hazinelerini saklayan, saklamaya çalışan toprak-ananın ağırbaşlı, sessiz duruşu, bereketli Mezopotamya’nın önemli geçiş noktalarından biri olduğu. Kadim bir tarihin sahifeleri arasından olanca güneşiyle varlığını sürdürüyor.

Lise ve muadili okulların öğrencileri edebiyat öğretmenlerinin yol göstericiliğinde ve Kaymakamlığın sağladığı kitapları okumuşlar ve sonra yazarıyla tanışmaya, akıllarına takılan soruları sormaya gelmişler. Bu pırıl pırıl yüz genç öncelikle dinlemedeki edepleriyle , delici dikkatleriyle bende güzel izlenimler bıraktılar. Sorular, cevaplar, meraklar, tecessüs, takdir ve hoşamedi ile geçen  ilk saatler gerçekten çok içtendi, güzeldi. İçlerinde Abdullahlar, Hüseyinler, Jiyanlar, Rukenler vardı. Okuyan, düşünen, anlamaya çalışan bir gençlik. Onları geleceğin dünyasına doğru şevkle yetiştiren öğretmenlerine selâm olsun.

Cizre, Mardin’in değil ama  Şırnak’ın hemen yanıbaşında  keşfedilmeyi bekleyen önemli bir kavşak yeri gibi geldi. Selçuklu kapı kalıntıları, Şehir surları arasında dolaşırken bir tarih labirentine düşmüş hissine kapılıyor insan. Babil’den Asur’a, Perslerden Abbasilere uzanan bir geçmişin izlerini bulmak mümkün. Buna bir de Nuh Aleyhisselamın makamını eklersek nasıl bir beldeden bahsettiğimiz daha bir netleşecektir. Uzaktan Cudi’nin zirvelerine bakıp da müthiş bir fikir bulmuşçasına Milli Eğitim Müdürü’ne “Oradan aşağıya bir teleferik hattı kurulmuş olsa…” demeğe kalmadı ki Kaymakamlığın zaten böyle bir düşüncesi olduğu cevabıyla hoşnut olduk.

Daha Mardin’deyken başlayan bir hizmetler serisini gezerek görmek ayrı bir mutluluktu. Zira Cizre Kaymakamı Şenol Koca’nın beldeyi çevreleyen şehir surlarını ihya çalışmaları ve bazı restore faaliyetlerini görmek her vatandaş gibi beni de hoşnut etti. Caddeler boyu restorasyon tozuna bulanan ayaklarımız bizi Hamidiye Kışlası’na kadar götürdü. Eski halini gördük, yeniden özgün yapısına kavuşturma çalışmalarını dinledik.

Ortasından Dicle nehri geçen Cizre’de beni iki düşünce kıskıvrak bağladı. Birincisi, üzerinde eski köprü kalıntılarının insanları nerelere ve ne şekilde taşıdıkları, şayet bu köprü kalıntılarının yeniden ayağa kaldırılması halinde veya yeni geçişler sağlanmasıyla bu beldenin nasıl hareketleneceği fikriydi. Gerçi halk uzun yıllar sallarla bu geçişi sağlamış. Dicle’yi susan bir tarihin şahidi olarak gündüz de seyrettim, gece ay ışığında da. Muhteşemdi.

İkinci kafa meşguliyetim Cizre ejderleriydi. !2. Yüzyılda Cizre Ulu Camii iç kapısının tokmakları olarak yapılmış ve Cizre’nin simgesi kuvvetinde bir figür. Birbirine el ve ayaklarından tutunmuş ve fakat kurt başları ayrı istikametlere bakan yılan derili iki ejder. Tarihi kökleri nereye kadar gider bilinmez ama  bana kıvrım kıvrım giden Dicle ile Fırat’ı hatırlattı. Estetik açıdan hayli yüksek bir tasarım olan bu çifte ejder figürü Cizre ve havalisinin sahip olduğu büyük tarih serüveninin, fikriyatının bir özeti gibi. Biri Doğu’ya bakıyor , diğeri Batı’ya. Hareket halindeler. Ayakuçları kartal başıyla sonlanmakta. Tarihçilerle sosyologları, antropologları kafa kafaya getirecek hayli ilginç bir veri. Bir zamanlar bu kapı tokmaklarıyla nasıl  bir iç dünyaya açılıyordu acaba kapılar?

Bahsi geçen çifte ejderli tokmakların yapımcısı tunç üzerine kazıyarak meydana getiren kişi Cizreli ünlü mekanikçi, bilim adamı Ebul-İz İsmail El Cezeri.  Bir fizikçi ve makine mucidi.Yaptığı bu kapı tokmaklarından biri Danimarka’ya kaçırılmış. Diğeriyse İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesinde sergilenmekteymiş.

Mardin Artuklu Üniversitesi yayınlarından  “Bilim Düşünce ve Sanatta Cizre”  ve Cizre   Kaymakamlığı tarafından neşredilen “Şehr-i Nuh Cizre” kitapları bu belde hakkında en geniş ve yetkin bilgiyi içinde barındıran önemli iki kaynak. Cizre’de Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı tam 104 kurum mevcutmuş. Sayıyı hayli yüksek ve gurur verici bulmuştum ilk başta. Milli Eğitim İlçe Müdürümüz bu sayının çok yetersiz kaldığını ve daha birçok okula ihtiyaç olduğunu anlattı.Çift tedrisatla eğitim yapan lise ve dengi okullardan daha en az on-oniki taneye ihtiyaç varmış. Bu şu demektir ki vaktiyle Hazreti Ömer’in buraya açtırdığı yüksek okuldan bu yana  daha pek çok ilim insanı bu topraklardan yetişecektir.

Günümüzde peki ne yaşanıyor Cizre’de? Suriye sınırına çok yakın, sadece tel örgünün ayırabildiği bir manzara bütünlüğü içinde  sessiz sakin yaşayıp gidiyor Cizreli. Gündüzün yakıcı güneşe pek görünmeyen halk akşam ezanından sonra sokağa çıkıyor. Dicle Nehri’nin bir kıyıcığındaki ağaçlık çay bahçesinde serinliyor. Açık ve kapalı spor salonlarında Cizreli gençler top oynuyor, spor yapıyorlar. Mardin-Cizre karayolunda kamyonlar, tırlar durmadan yol alıyor. Çarşısında çiçekli basmaları, allı pullu kadifeleri, o topraklara özgü dimdik yürüyüşlü kadınları, caddelerinde kuş cıvıltıları… Dicle usul usul, güzel bir tevekkülle akıp gidiyor. Bense  edindiğim bir dolu dostluklarımı yanıma alarak Mardin Havaalanı’na doğru yola çıkıyorum.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Kosova Seyahati (4 )

0

Bundan önceki üç yazımda, Kosova da bulunan Priştina, Prizren ve Makedonya sınırları içerisinde olan Üsküp ziyareti intibalarını anlatmıştım..Bu gün ise, Kosova seyahatimizin üçüncü gününde yapmış olduğumuz İşkodra/Arnavutluk ziyareti ile Seyahatimizin son günü olan dördüncü günü 02.06.2013 tarihinde de yapmış olduğumuz Şar Dağı  gezisinden bahsetmek istiyorum.

Bize önceden dağıtılan gezi programında olmamasına rağmen, 01 Haziran 2013 Cumartesi günü, Arnavutluk sınırları içerisinde bulunan İşkodra‘ya gidileceği haberi verildi. Tabii ki, bu habere hepimiz çok sevindik. Çünkü Kosova’ya diye yola çıktığımız bu seyahatte, bir gün önce ziyaret ettiğimiz Makedonya/ Üsküp’e ilaveten bugün de Arnavutluk’u görme imkânımız olacaktı. Böylece de Balkan Ülkelerinden olan Kosova ve Makedonya‘dan sonra Arnavutluk’u da ziyaret halkamıza dâhil etmiş olacaktık. Kısa bir süreliğine çıkılan bir seyahatte her zaman için yurt dışına pek fazla çıkma imkanı olmayan bizler için bir anda üç Balkan Ülkesini görme şansını bulmak fevkalade sevindirici bir hadiseydi.

Alınan karar gereğince, 01.06.2013 Cumartesi günü sabah kahvaltısını yaptıktan sonra erkenden,  Arnavutluk’ta bulunan İşkodra’ya müteveccihen hareket etmek üzere iki otobüs ile yola çıkıldı.  Daha önce İşkodra’ya gitmiş olanlar tarafından yolculuğun iki saate yakın süreceği ifade edildi. Böyle seyahatlerde iki saatlik bir zaman, insana pek fazla uzun gelmiyor. Zira bir ülkeden diğer bir ülkeye gidiyorsunuz. Aynı zamanda yollarda giderken yeni ve değişik yerler görmenin sevinç ve heyecanı da insana zamanın nasıl bir su gibi akıp geçtiğini hiçbir şekilde hissettirmiyor.

Saat 8.30 sıralarında Prizren’den hareket ettikten yarım saat gibi kısa bir zaman sonra Kosova’nın çıkış, Arnavutluk’un ise giriş kapısına geldik. Buradaki pasaport kontrol işlemleri pek fazla uzun sürmedi. Bu bakımdan kısa bir süre sonra Arnavutluk topraklarında yolculuk yapmaya başladık. Yollar çok güzel ve düzgün. Diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi her taraf yemyeşil. Üzerinden geçtiğimiz geniş asfalt yollar bir Türk Firması olan ENKA tarafından yapılmış. Tabi ki böyle güzel bir yolun, ta buralara kadar gelerek bir Türk Firması tarafından yapılmış olmasını duymak bizleri ziyadesiyle gururlandırdı.

Arnavutluk topraklarında ilerledikçe,  yolun sağında ve solunda birçok irili ufaklı yerleşim yeri görüyorduk. Buralardan geçerken dikkatimizi çeken bir husus oldu. O da bu köylerin hiç birisinde minare görmek mümkün değildi. Halbuki gerek Kosova ve gerekse Makedonya topraklarında seyahat ederken hemen hemen köylerin tamamına yakınında en az bir minarenin olduğunu görmüştük. Oralarda gördüğümüz minareler bizleri ne kadar sevindirdi ise, Arnavut köylerinde hiç bir minare görememekten dolayı da ziyadesiyle üzüldük.

Saat 12.oo sıralarında İşkodra’ya vasıl olduk. İşkodra oldukça büyük bir yer. Söylendiğine göre Arnavutluk’un Tiran’dan sonra ikinci büyük şehri imiş. Şehir büyük olmasına rağmen bakımsız bir görünümü var. Eski Devlet Başkanlarından Enver Hoca zamanındaki Komünist idareden kalma binaların simsiyah duvarları ve yıkık dökük balkonları buraya gelenlerin ilk dikkatini çeken bir husus olarak görülmektedir. Eskiden kalan binalara pek fazla bakım yapılmamış.

İşkodra’ya geldiğimiz saatlerde öğle vakti olması sebebiyle, hem yemek yememiz hem de bir cami bulup Öğle Namazını kılmamız icap ediyordu. Burada (domuz eti karışabilir düşüncesiyle) her yerde gönül rahatlığı ile yemek yiyemeyeceğimiz söylendi. Bu bakımdan burada börek gibi bir şeyler yemek fikri ağır bastı. Böyle bir yer ararken, caddenin üzerinde bir cami gördük. Bir de baktık ki cemaat öğle namazını kılıyor.  Namaz kılmak isteyenler hemen şadırvana koştu. Abdestli olanlar ile abdestlerini çabuk alan bazı arkadaşlar cemaate yetişti. Ben ve bir kısım arkadaş abdestlerimizi alıncaya kadar cemaatle kılınan öğle namazının farzı bitmiş oldu. Biz de daha sonra ayrı bir cemaat yaparak namazımızı eda ettik.

Namaz kıldığımız bu cami Suudi Arabistanlı Şeyh Abdullah Zemin tarafından yaptırılmış ve camiye onun ismi verilmiş. Cami oldukça geniş ve güzel. Bir hayli de geniş bir bahçesi bulunmakta. Bundan başka yakın bir çevrede üç tane daha caminin olduğunu gördük ve buna da çok sevindik.

Cami çıkışında bir baktık ki, bizim Cemal Barış arkadaşımız birisiyle Arapça bir şeyler konuşuyor. Meğer bu konuştuğu şahıs, namaz kıldığımız caminin imamı imiş. İmam Türkçe bilmiyor fakat Arapça biliyormuş. Bu bakımdan Cemal Bey burada çok işe yaradı. Çünkü Cemal Barış Bey de 54 dilde tercüme bürosu sahibi olarak diğer lisanlara ilaveten çok güzel Arapça da biliyordu. İmam Efendi ile biraz sohbet ettikten sonra yemek yiyebileceğimiz bir yer sorduk. İmam Efendi önümüze düşerek bizi bir yere götürdü. Burası, tahsilini Bursa İlahiyat Fakültesinde yapmış birisinin işlettiği bir lokanta imiş. Lokantanın sahibi çok güzel Türkçe konuşmasına rağmen, garsonların hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Biz burada yemeklerimizi yedik.  Buradaki fiyatları göstermek bakımından ifade edeyim ki, adam başına ortalama 12 EURO ödedik.

Caddelerde gezerken trafik polisleri ile resim çektirdik. Fakat resim çektirdiğimiz polisler pek fazla samimi davranmadı. Nedense çekingen durdular. Bundan sonra, İşkodra‘da bulunan kaleye çıkmak meselesi konuşuldu. Fakat kale çok yüksek olduğu için fazla zaman alacağı düşüncesi ile kaleye çıkmaktan vazgeçildi. Bunun üzerine İşkodra’nın biraz ilerisinde bulunan Adriyatik Denizi sahiline gidildi. Deniz dalgalı bir gününde idi. Buna rağmen bazı arkadaşlar bilhassa daha önce Çin’e gidip Çin Seddi’ni görmüş olanlar biz ne pahasına olursa olsun Adriyatik Denizi’ne de ayaklarımızı sokmak suretiyle Rahmetli Turgut Özal’ın, “Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne kadar” olan rüyasını biz kendi çapımızda gerçekleştirmek istiyoruz dediler. Bu düşünceyle de ayakkabı ve çoraplarını çıkarmak suretiyle ayaklarını denize soktular.

“Buraya kadar gelmiş iken Tiran’a kadar da gidelim” denildi. Fakat Tiran’a gidiş gelişin bir hayli zaman alacağı ve kaldığımız yer olan Prizren’e dönüşün gece saat 12.oo yi geçebileceği hesap edildiğinden bu ziyaretten de vazgeçildi. Bunun üzerine, saat 18.oo sıralarında arabalarımıza binerek, tekrar geldiğimiz yollardan geçerek saat 20.oo ye doğru Prizren’e döndük.

 Ertesi gün seyahatimizin son günü olan 02.06.2013 pazar günü sabahleyin biraz daha Prizren’in çarşı ve pazarını gezdikten sonra, saat 11.oo sıralarında Prizren’den 15 km. kadar uzakta bulunan Şar Dağı’na çıktık. Şar Dağları esasen Kosova ile Makedonya devletlerinin sınırları boyunca uzanan bir dağ silsilesidir. Bizim gittiğimiz yer bu dağın zirvelerinden birinde yer alan yayla idi. Yaylaya giden yol çok dar bir yol olup, zaman zaman adeta kayaların altından geçer gibi kıvrıla kıvrıla dağa çıktık. Dağ bir hayli yüksek olmasına rağmen, dağa nasıl çıktığımızı fark etmedik. Burada konakladığımız yerin biraz daha ilerisinde bulunan tepeler halen kar ile kaplı idi.  Aynı zamanda etraf yeşilin her tonuyla kaplı olup, gökyüzü ise bugüne kadar hiçbir yerde görmediğimiz kadar çok berrak bir mavilikte idi. Dağın tepesinde bulunan ve adeta pamuk tarlasını andıran bulutlar öbek öbek biraz üstümüz de gezinip duruyordu. Bu manzarayı anlatmak zor olduğu için anlatmak değil, yaşamak lazım geldiğini ifade etmek istiyorum. Bize anlatılana göre, Şar Dağlarının sağ tarafında eriyen karların suyu Adriyatik Denizi’ne, sol tarafında eriyen karların suları ise Ege Denizi’ne dökülüyormuş.

Burada cami olmadığı için uygun bir yer bularak Allah’ın izniyle Öğle namazlarını kıldık. Bu vesileyle şu hususu ifade edeyim ki, burada şiddetle bir camiye ihtiyaç bunduğu anlaşılmaktadır. İnşallah en kısa zamanda buraya bir cami yapıldığını ya görürüz veyahut da en azından duyarız. Saat 14:oo sıralarında çimlerle kaplı geniş bir meydanda toplanmamız istendi. Meğer burada Prizren’den getirilen kumanyalar dağıtılacakmış. Herkese yetecek kadar kumanya olduğu için dağıtımda herhangi bir sıkıntı yaşanmadı. Kumanya, içine ızgara köfte konulmuş ekmek, bol miktarda Boşnak böreği ile ayran ve meyve suyundan müteşekkil idi. Bu itibarla, verilen kumanyalar karnımızı fazlasıyla doyurmaya yetti. Yapılan dağ seyahati organizasyonunda herhangi kusur yoktu diyebilirim.

Bundan sonra ise, Ocak başkanları ile başkan yardımcıları Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın başkanlığında bir değerlendirme toplantısı yapmak üzere bir araya geldiler. Biz de bu arada çevreyi biraz tanımak gayesi ile gezerken biraz çukur yerde bir mekân gördük. Burası hem yemek hem de çay ve çeşitli meşrubatların bulunduğu bir mekân idi. Öğrendiğimize göre burası yetimlere yardım için çalıştırılan bir yermiş. Çalışanların tamamı da yetimmiş. Burada biraz oturup çay ve meşrubata benzer şeyler içtikten sonra, garsonu çağırıp hesabımızın ne kadar olduğunu sorduk. Bize verilen cevapta, herhangi bir hesabımızın olmadığı,  istediğimiz takdirde bahçenin çıkışında bulunan kutuya gönlümüzden ne geçiyorsa o miktarı atabileceğimiz söylendi. Bu husus bizim bir hayli ilgimizi çekti ve hayretimize mucip oldu. Bunun üzerine biz de bir miktar parayı üstü kapalı olan bu kutuya attık. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, kutunun başında hiçbir kimse beklemiyordu. İnsanın vicdanı elverdiği takdirde, kutuya herhangi bir şey atmadan geçip gidebilir.  Fakat böyle güven ortamının bulunduğu bir yerde bunu istismar edecek herhangi bir kimsenin kolay kolay çıkacağını tahmin etmiyorum. Böylece, Şar Dağ’da bize göre değişik bir uygulaması olan bu işyerini görmüş olduk.

Ocak Başkanlarının değerlendirme toplantısı bittikten sonra, saat 18.oo sıralarında Şar Dağ’dan ayrılarak Prizren’e avdet edildi.

03.06.2013 Pazartesi günü sabahleyin saat 8.30 da valizlerimizi hazırlayarak otelden ayrılıp, 11.45 de kalkacak olan uçağa yetişmek üzere Priştina Hava Alanına doğru hareket ettik. Pasaport işlemlerini yaptırdıktan sonra uçağa binerek ayni gün Türkiye saati ile saat 14.oo sıralarında Sabiha Gökçen Hava Alanına İndik. Valizlerimizi alarak, orada bizi beklemekte olan PEGASUS Firmasının arabasına binerek saat 16.oo civarında, 29.05.2013 tarihinde ayrılmış olduğumuz Kocaeli ‘ye Allah’ın izniyle sağ salim döndük.

Böylece Kocaeli Aydınlar Ocağı mensuplarının (Kosova Türk Aydınlar Ocağı’nın davetiyle, Türkiye Aydınlar Ocakları Dernekleri ile ilk defa yurtdışında bir araya gelmiş olduğu) Kosova Seyahati sona ermiş oldu. Öyle tahmin ediyorum ki, ilk defa yurt dışında yapılan bu toplantı ve geziye katılanlar, geziden ziyadesiyle memnun kaldılar.

Bu vesileyle geziyi tertip eden ve gezi boyunca her türlü kahrımızı çeken, başta Ocak Başkanı Ruhittin Sönmez olmak üzere, Yönetim Kurulu Üyesi Mithat Bora Bulut’a, lüzumu halinde  bize  tercümanlık yapan yeminli tercüman Cemal Barış’a bizim ile beraber olan diğer üye ve misafir arkadaşlarımıza., Bizi Kosova da ağırlayan Kosova Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş’e ve Prizren‘de bize hizmet veren SOFRA Lokantasının sahibi ile herhangi bir aksaklık olmaması için fedakar bir şekilde çalışan garsonlarına ayrı ayır hassaten teşekkürü bir borç bilirim.

Gördünüz mü?

7 Ocak 2013’de yayınlanmış bir yazımı bugünlerde kamuoyu ile yeniden paylaşmakta yarar görüyorum.

“Siz bu ülkede, ben istediğim kadar destek alıyorum, toplumu nasıl olsa bloke ettim, her şeyi yapabilirim anlayışıyla hareket ederseniz, tarihin bilinmeyen yakın geleceğinde olabileceklere katlanmak zorunda da kalabilirsiniz.

Doğrudur, büyük çoğunluğun sesi olmak zorunda olan kişiler, gruplar, kurumlar da bloke edilmiş olabilir.

Doğrudur, para, menfaat gibi kavramlar insanların büyük çoğunluğunu susturmuş olabilir.

Doğrudur, batının büyük bir kısmının baskısı ve icraatı, insanların kandırılmasına, gözlerinin kapanmasına, doğruları görmemesine, farkındalıklarının ertelenmesine neden olabilir.

Peki sonra?

Sonra, bu ülkede yaşayan herkes, içinden çıkılmaz bir ortama sürüklenebilir.

Allah korusun, tarihin yaşattıklarında ve yaşananların yeniden yaşanmamasında hiçbir engel kalmayabilir.

Bakın, bu gidişat, gidişat değildir.

Bu gidişat, herkesin zarar göreceği bir ortama doğru sürüklenmektedir.

Milletin gözünün içine baka, baka oyunlar oynanmaktadır.

Dünyaya liderlik yapılırken(!), şu birkaç bin kişilik(!) terör örgütünü halledememek neyin nesi?

Alınan emirleri yerine getirebilmek için pervasızca ve hiçbir şey olmamış gibi icraatlar yapılmaktadır.

Farkındalık yüzdesi arttıkça, yani, gelişmeleri fark eden insan sayısı arttıkça, çözümsüzlük daha da artacaktır.

Bu memleketi idare edenler, gerçekten idare etmek için görev almışlarsa, Türk Milletini yok sayarak, ikinci sınıf muamelesi yaparak çözüm bulamazlar.

Anadolu coğrafyasında Türksüz, EMPERYALİZMİN baş devleti olan ABD bile gelip uzun dönem oturamaz.

Emperyalizmin en güçlü olduğu devirlerde, Türk Milleti, Kuvvay-ı Milliye ile oturtmadığı bu topraklara kimse uzun dönem, Türk’e rağmen giremez.

O yüzden herkes, bu gerçeğe göre davranmak zorunda olduğunu yeniden hatırlamalıdır.

Rakamlar kimseyi yanıltmasın.

Millî Mücadeleyi başlatan güç, 19 Mayıs 1919’da, Damat Ferid’in Partisi ile bir seçime girseydi, ne kadar oy alırdı?

9 Eylül 1922’de, Yunan İzmir’de denize döküldüğü gün, aynı partiler seçime girseydi sonuç ne olurdu?

Bu faraziyenin sonuçlarını herkes kendisine bir sorsa, çıkardığı sonuçlarla bir değerlendirme yapsa, acaba ne görür?”

Evet, 7 Ocak 2013’de yazdığım yazı aynen böyle.

Başlığı boşuna mı Gördünüz mü diye attım.

Şimdi soruyorum gör-dü-nüz mü?

Demek ki neymiş, Türk Milleti’ne rağmen bu coğrafyada hiçbir proje yürümezmiş.

Tasavvufi Terimler – 4 Sabır

0

Sabır hayatın olumsuzluklarına karşı dayanma gücümüzdür

Fevri hareket etmeme olayıdır.

Söylem ve eylemlerimizi akıl süzgecinden geçirme hadisesidir.

Acı ve üzüntüler karşısında isyan etmeme olayıdır.

Hayat insana her zaman gülümsemez

Bazı zaman hatta çoğu zaman acıtır.

Bir anekdot

Bir hoca efendi anlatmıştı

Babam rahmetli olmuştu.

Elimle mezara koydum.

Defnettik.

Kuran ve duadan sonra

Bitkin bir vaziyette mezarlıktan ayrılıyoruz

Arkamdan bir el omzuma değdi.

Döndüm baktım bir muhterem zat

Evlat dedi üzüntünü anlıyor ve paylaşıyorum.

Mekânı cennet olsun.

Ama Allah sana evlat acısı vermesin.

Evlat acısı ana baba acısına benzemez.

Dedi ve ayrıldı

Birazdan bu konuya döneceğiz.

İnsanlar elini sivrisinek ısırsa zanneder ki;

En büyük sıkıntıyı acı ve üzüntüyü kendileri çekiyor

Oysa insanlar içerisinde en büyük sıkıntıyı(imtihanı) Allah dostları yaşar.

Allah dostları içerisinde ise peygamberler yaşamışlardır.

Yakup, Yusuf ve Eyüp (as) ın hayat hikâyelerini okursanız anlarsınız.

Peygamberler içerisinde ise

Peygamberimiz Hz Muhammed (sav) acıların en büyüğünü yaşamıştır.

Üçü erkek üçü kız olmak üzere altı evladını kendi eliyle mezara vermek ne demek.

Hangi baba yüreği buna dayanabilir.

Son erkek evladı İbrahim i defnederken gözlerinden ince ince yaş süzülür

Tabii sahabede bu duruma çok üzülür.

İçlerinden biri sorar.

Ya Resulallah sende ağlarmısın

Hangi baba ağlamaz ki

Yazarken ben bile kendimi tutamıyorum

Peygamberimiz cevaben;

Kalb hüzünlenir göz yaşarır

Bunun haricinde bizim elimizden ve dilimizden

Allahın hoşuna gitmeyecek hiçbir söz ve davranış sadır olmaz.

Peygamberimizin açıları imtihanı sadece bunlardan ibaret miydi?

Bak daha neler var

Yetim olarak dünyaya geldi.

Babasının kucağına zıplayıp boynuna sarılamadı.

Başını okşayan bir baba eli olmadı

Altı yaşına geldiğinde tek dayanağı annesini kaybetti

Bu küçücük yürek böyle bir durumda ne yapar

Sekiz yaşına geldiğinde ise dedesini kaybetti çile bülbülüm çile

Adeta acılarla yoğruluyordu.

Mekke de üç yıl süren abluka ekonomik boykot bitti.

Tam bir rahat nefes alacaktı ki;

Eşi Hz Hatice ve amcası Ebu Talip vefat etti.

Hz Yakub (as) ın evlat hasretiyle ağlamaktan gözlerini kaybetmesi

Hz Yusuf (as) ın ömrünün baharını zindanlarda geçirmesi bile bu durumun yanında çok hafif kalırdı.

Evet, günümüz Müslümanlarının(savaş ve katliamlar) hariç

Yaşadıkları olumsuzluklar

Acı ve üzüntüler

Elem ve kederler

Yukarıda bahsettiklerimin yanın da sivrisinek ısırığı bile sayılmaz.

Evet, sabır tasavvufun önemli km taşlarından bir tanesidir.

Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz hususların başında gelir.

Becerebilirsek sabır güzeldir.

Evde sabır.

İş yerinde sabır

Okulda sabır

Trafikte sabır

Yöneticilere sabır

İbadetlerde sabır

Haram ve günahlardan uzak durmak için sabır.

Ya Rabbi

Nefsimizi neslimizi

Ülkemizi İslam âlemini ve tüm insanlığı

Üstesinden gelemeyeceğimiz ağır imtihanlara tabi tutma

Hakkıyla sabredebilmeyi de bizlere nasip eyle.

Ekonomi Krizinin Neresindeyiz?

19 Haziran 2013 tarihinde ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke’nin açıklaması üzerine dünyada kısa süreli bir panik oldu. Türkiye’de derin etkili bir şok yaşandı: Borsa düştü, Dolar 1,947 TL’ye, faizler % 8,10’a yükseldi. Bunlar, kırılgan yapılı ekonomiler için normal gelişmelerdir.

Gezi parkı olayları sebebiyle yurt dışına kaçan 8.000.000.000 dolara rağmen, şoku ucuz atlattık sayılır. Merkez Bankası’nın 50.000.000 dolarlık döviz satışı yerinde bir müdâhale olarak değerlendirilmeli.

Tehlike henüz sona ermiş değil. Bernanke’nin açıklamalarına göre tahvil alımına 2014 ortasında son verilecek. O tarihe ve kısa süreli sonrasına kadar tedirginlik devam edecektir.

Ne yapılabilir‘ veya ‘Ne yapılmalı‘ sorusuna verilecek cevap klasiktir: Ekonomide tek doğru yoktur, akıllı tercihler vardır. Finansla ilgili olarak resmen açıklananlar dışındaki bilgilere sâhip olmayanlar için akıllı tercihlerin detayları hakkında fikir beyan etmek yanlış olur. Bilgiye dayalı olmayan her türlü fikir gibi…

Ancak, şu kadarı söylenebilir: Ekonomi ile ilgili (şâyet var ise) yanlış uygulamaları iç siyâset malzemesi, hükümeti yıpratma aracı olarak kullanmamak gerekir. İş başındaki hükümeti severiz veya sevmeyiz. O ayrı bir meseledir. Memleketimizi sevme konusunda mecburiyetimiz vardır. Daha büyük krizleri tetiklemek ülkemize ve milletimize zarar verir.

Hatırlanacağı üzere Yunanistan’da kriz çıktı, hükümet devrildi. ‘Fırsat bu fırsattır. Bizde de devrilsin‘  Diyemeyiz. Unutmamalı ki Yunanistan’da büyük ümitlerle işbaşına getirilen teknokratlar hükümeti, aradan 2 yıla yakın zaman geçmesine rağmen krizin üstesinden gelemedi. Aileler, besleyemedikleri çocuklarını yetimhânelere teslim ediyorlar. Ne hazin bir durum…

Ülkemiz ve insanlarımıza böyle bir acıyı yaşatmaktansa, iktidarı sevmeyenlerin bir müddet daha dişlerini sıkıp tahammül ve sabır göstermelerinde fayda vardır.

Her tuğyanın ardından tufan beklemek, sevmediklerimizin veya sevemediklerimizin bu tufan ile yok olmasını dilemek; ancak, sâdece akıllarını değil, bütünüyle kendilerini cacık için doğrayan insanların harcıdır. 

Bir hususu daha göz önünde bulundurmak mecburiyetindeyiz: Türkiye Yunanistan değildir. Yunanistan Avrupa’nın ve uzak batı diyebileceğimiz ABD’nin şımarık ve fakat sevgili çocuğudur. Her türlü desteği görür. Evlat Yunanistan’ı kimselere ezdirmezler.

Türkiye öyle mi? Allah korusun, aşağı tökezleyip düşse, kalkmasına fırsat vermeksizin üzerine çullanıverirler. Hepimiz altında eziliriz.

Bernanke’ye kızanlar var. Adam kendi ülkesinin gerçeklerini yerine getiriyor ve bu işi de haber vererek yapıyor. ‘Tahvil alımını giderek azaltacağım, 2014 Haziran’ında da tamamen durduracağım. Tedbirinizi buna göre alın.’ Diyor. Bu dediklerini yapamayabileceği ihtimali de yok değil. Önümüzde uzun bir zaman var. Bakalım Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler.

Krizler, riskle birlikte gizli fırsatları da berâberinde getiriyor olabilir.

O fırsat, Türkiye ekonomisindeki kırılganlığın giderilmesi yolunda kullanılabilir.

Kırılganlığın sebebi bellidir: Döviz çıkışlarımız, döviz girişlerimizden çok. İthalatımız, ihracatımızdan daha fazla. Kaba görünümde bile böyle. İhracat ürünlerimizdeki ithal girdisine baktığımızda, sanki ihracatı ‘Dostlar ihracat yaptığımızı zannetsinler‘ diye yaptığımız, güneş gibi ortaya çıkar.

Bu şartlar altında ihracat yapmayalım mı? Yapalım tabîi ki…  Yapalım da, ‘ihracatı şu kadar artırdık…’ diye caka satmayalım. Kendimiz dâhil, kimseyi kandırmaya teşebbüs etmeyelim. Zaten kanmıyorlar. Hiç değilse,  kendi kendimizi komik duruma düşürmeyelim. Gerçeği bilelim ve tedbirini alalım.

Döviz sıkıntımız yok diye bol keseden harcamayalım. ‘Dış borçları sıfırladık, IMF’ye borç veriyoruz.’ Diye hava atmayalım. Henüz bir şey vermediğimizi, ‘Verin bakalım‘ dediklerinde de verebileceğimiz miktarın devede kulak mesâbesinde bile olmadığını bilelim.

Şunu da bilelim: Batı ve uzak batı, Türkiye’yi tekrar IMF’nin ağına düşürmek için fırsat kolluyor. Aklımızı kullanmazsak her an düşürülebiliriz.

Cam köşkte oturanlar, ‘taş’ denilen bir malzemenin varlığını kimsenin aklına getirmemeli.

İçi Başka Dışı Başka İnsanlar

Son zamanlarda gelişen olaylar karşısında insanların tavır ve davranışları bu yazıyı yazmama sebep olmuştur.

Müslüman görüntüsünde dinci geçinen insanlar var içi kapkara dışı sapsarı bu insanlardan korkmak ve uzak durmak gerekiyor.

Kutsal dinimizi istismar ederek saf temiz insanlarımızı din adına sömüren onları ezen dünyevi menfaatleri için bu insanların inançlarını sömürenlere lanet olsun.

Birde milliyetçi geçinen fakat milli şuurdan yoksun, gençlerimizi ve milli düşünceye sahip olduğu için milliyetçiliği şiar edinmiş vatan sever insanlarımızı palavra sözlerle kandırarak onların üzerinden rant elde etmeye çalışan içi kara dışı kızıl insanlara da yazıklar olsun.

Şimdi her iki guruptaki bu kapkara insanları büyük insanların tarihe ışık tutan sözleriyle değerlendirilelim.

-” Nice insanlar gördük üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördük içlerinde insan yok”

-İdarecilik silgi kullanmadan, resim çizebilme sanatıdır. Hataya gelir tarafı yoktur. Ama asıl problem dikkatsizlik değil, kendi kişisel çıkarlarını devlet ve millet çıkarlarının önüne geçirme vicdansızlığıdır.

-Kendi fikriniz kadar başkalarının da fikirlerine değer vermek, hayatı önem taşıyan konuları da “danışma” kurumunu işler hale getirerek anlamlı kararlar alabilmek gerekir. Vatan topraklarının pazarlığı olmaz. Düşman gelip kapına dayanmışken kişisel menfaatleri düşünmek kalbi karartır, yönünüzü şaşırırsınız. Değil isabetli karar verebilmek, eğer niyeti bozmuşsanız zaten sizin ülke menfaatleri diye bir kaygınız kalmayacaktır. O takdirde adınızı bile unutursunuz.

-Herkes sahtekârlığın, yalancılığın, vicdansızlığın, bencilliğin, merhametsizliğinin, geçimsizliğin arttığından şikâyet eder. Ama bu özelliklere ait huylarını hiç kimse değiştirmemektedir.

-Hayatta kaybedebilirsin, kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et.

-Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kâğıt ikiyüzlü şimdi kalkıp arzuhalimi kime mahrem kılayım?

-Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala hem de alçaktır.

-İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır. Bencillik ve imansızlık.

-Aklı başında bir insan isen bir lokma ekmek için şu dönek tabiatlı adi dünya ehline baş eğip muhtaç olma git değirmen gibi sende ekmeğini taştan çıkar. Alnının teri ile kazan ve kimseye minnet etme.

-Bir sürü adi alçak insanın yüksek mevkilere çıkmak suretiyle başları göğe erişti. Doğrusu şu dünyada hayli alçakmış.

-Açık olan şudur ki ister bir kuruşa muhtaç bir fakir olsun ister servet sahibi zengin olsun en sonunda hepsinin yeri şu kara toprağın altı olacaktır. Öyleyse bir gün tükenivermesi mukadder olan bu fani ömrümüzde maddeye bu kadar bağlılığın ne faydası var?

-Zamane insanlarının hepsinin emeli nam kazanmak meşhur olmaktan ibarettir. Onlara sorarsanız her biri falan büyük adamın oğlu veya filan paşanın torunudur.

-Bütün sermayeleri bir mezar taşından ibaret olduğu halde şu mevki sahibi olan bazı insanların bu derece alçaklık etmelerine sebep nedir acaba?

-Zamane zenginlerinden lütuf ve yardım bekleyenlere yazıklar olsun ki gül resminden gülsuyu umanlara benzerler.

-Ne zaman olursa olsun, rüzgârın mutlaka mumu söndürüvermesi gibi mevki ve ikbal sahibiyim diye böbürlenenleri de zulme uğrayanların ahı bir gün silip süpürür.

-Zülüm ve haksızlıktan elde edilen ve gece gündüz bütün gıdası fakirlerin gözyaşından ibaret olan saadete lanet olsun.

-İnsan rüyasında bir define görse zengin olur mu? Dünya malı da bu defineye benzer. Bu gün varsa yarın yoktur. Hayat boyunca elde ettiğimiz bütün bu servetler son nefesimizi verir vermez bizi terk eder. Manevi âleme yine yapayalnız ve çırılçıplak gideriz. Öyleyse akıllı insan böyle bir eğreti refaha fani saadete nasıl kıymet verir?

-Cahil neşeli ve güler yüzlü bir insan bile olsa ona gönlünü asla açma şubat güneşine aldanıp da açılıp saçılmak tehlikelidir.

-Para veya malın çok olması insanın şerefini artırmaz eğer hakikaten şeref sahibi bir insan olmayı istiyorsan ilim ve irfanını, faziletini ve ahlakını çoğaltıp geliştirmeğe çalış.

-Mayası, soyu bozuk bir adama süslü ve kıymetli elbise giydirsen, o adam soylu soplu bir insan olur mu? Eşeğin sırtına altınla dikilmiş palanda vursan yine eşektir.

Bütün bu hikmetli ve güzel sözler içi kara, dışı sapsarı insanlara hiç teysir etmez. Ancak benim yazımı okuyan değerli okuyucularım bundan ibret alırlar ve içi kara dışı sapsarı insanları daha iyi tanırlar ve ona göre bu insanlarla davranışlarını dikkatli yaparlar.