24.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 980

Tasavvufi Terimler – 5 Şükür

Allah dostlarından biri şükrü şöyle tarif ediyor.

İnsanoğlu için her nefes için iki şükür gereklidir.

Bir nefes alamazsa patlar ölür.

İki aldığı nefesi veremezse çatlar ölür.

İnsanların iyiliklerine teşekkür etmek ne ise

Allah(cc) ın nimetlerine karşı şükürde o dur.

Teşekkür etmek medeni nazik ve kibar insan olmanın gereğidir

İnsanı kaba saba görgüsüz ve zonta olmaktan kurtarır.

Şükretmek iyi bir kul ve iyi bir Müslüman olmanın gereğidir.

İnsanı nankörlükten, pintilikten ve cimrilikten kurtarır.

Şükür çok geniş kapsamlı bir ifadedir.

İnsanlar her gün havayı teneffüs ederler

Görürler işitirler konuşurlar  

Yerler içerler gezer ve eğlenirler.

Güneş her gün doğar batar dünya döner

Günler azalır kısalır

Mevsimler değişir.

Bizler için bir şey fark etmez

Normal sıradan alelade işler gibi görünür.

Balığın içerisinde yüzdüğü denizin

Ne anlama geldiğinin farkında olmadığı gibi.

Bunların paha biçilmez nimetler olduğunun farkına zamanında varmalı

Şükrünü eda ederek nimeti muhafaza etmeli.

Demek ki şükür nimetin devamını sağlayan bir inceliktir.

Aksi takdirde sudan çıkan balık gibi olayın farkına varılır ama giden gider.

Nefes darlığı çeken babaannene

Görme duygularını yitiren dedene

İşitemeyen yaşlı amcana bir sor bakalım bunlar ne mana ifade eder.

Her şeyin şükrü kendi cinsinden olmalıdır

Beş hususun şükrü çok önemlidir.

1 – Aklın

2 – Sağlığın

3 –  İmanın

4 –  Paranın şükrü

5-   Bilginin şükrü

Soru: Bilginin şükrü var mıdır?

Varsa nedir?

Biz uyanıklar şükrü genellikle şöyle anlar ve ifa ederiz

Mükellef bir sofraya oturdunuz.

Gerinene kadar yediniz.

Sonra elhamdülillah çok şükür

Ya Rabbi olmayana da ver dediniz.

Şükrettiğinizi zannediniz.

Oysa şükür olmayana olanın vermesidir.

Paranın şükrü lafla olmaz

Ancak kendi cinsiyle olur.

Başka türlü şükür insanı nasıl cimrilikten kurtarır.

Şükür nimetin devamını sağlar.

Aksi nankörlüktür ki

Nimeti inkıtaya uğratır.

Şükür aynı zamanda bir denge olayıdır.

Saçıp savurarak israf etmemek

Elini sıkı sıkı yumarak cimri olmanın arasındaki dengeyi sağlamaktır

İsraf nimeti değersizleştirdiği için,

Cimrilikte o nimeti Allahın diğer kullarından kıskandığın için yerilir.

Muslukların kısılmasına sebep olur

Şükür ise nimete gerekli değeri vermektir ki nimetin devamını sağlar.

Şükrü ramazan ayında verdiğimiz

Zekât, fitre ve fidyenin dışında düşünmek gereklidir.

Gerçek tasavvuf ehlide böyle düşünür.

Gerçek manada şükreden kullardan olmak temennisiyle…

SORUNUN CEVABINI BULDUNUZ MU?

Türkiye’nin Türk Dış Politikası

1 hafta kadar Kazakistan‘daydık. Orda Türk var, Türkiye yok. 11 yıldır Gül & Erdoğan ikilisi başımızda ama Kazaklar hala Turgut Özal‘ı konuşuyorlar.

Dönüşte uçağımız bir sağ – bir sol yaparak gelmek zorundaydı. Zira Özbekistan, Türk Hava Yolları‘nı atmosferinden / hava sahasından bile geçirmiyor.

Kırgızistan‘da Askar Akayev‘e sahip çıkmadık. Tacikistan‘da İmamali Rahmanov‘a katlanıyoruz. Türkmenistan‘da Saparmurat Niyazov kendine Atatürk‘ü örnek almış, Ruhname‘yi yazmış ve büyük kalkınma hamlesi başlatmış gidiyordu. Gezici muhalefetimiz ve matbuatımız ile ezici iktidarımızın yanaşık düzenleri o vakit nasıl da Türkmenbaşı düşmanlığında birleşmişlerdi. Şimdi Gurbanguli Berdimuhammedov‘la aranız nasıl?

O esnada Irak Türkmen Cephesi‘nden şehadet, Doğu Türkistan‘dan katliam haberleri gelmeye başladı. Ne İslam-cı cenahtan giyabî cenaze namazı ve telin gösterisi, ne sol cenahtan 3 ağaç ve AVM ilgisi. Çarşı Gurubu istisna..

Güney Kazakistan‘da bol miktarda Ahıskalı var. Türkiye‘nin vatanlarına dönüşe destek olmalarını bekliyorlar. Tanışma sırasında yekten “Türküm” dedikleri için hiç şansları yok.

“Ahıska bir gül idi gitti

Bir ehl-i dil idi gitti

Söyleyin Tayyip Sultan’a

İstanbul’un kilidi gitti”

Hazar‘ın ve Kafkasya‘nın üzerinden geçtik. Azerbaycan, Dağistan, Osetya, Abhazya, Acaristan ve Çeçen Cihadı kendi halindeydi; biz kendi halimizde.

Törenler yaptığımız Bosna-Hersek‘te İran kadar yokuz. Bulgaristan‘da HÖH çok kazanmasın diye stepne Türk partisi kurduyorsunuz. Arnavutluk ve Kosova‘yı Hakan Şükür, Batı Trakya‘yı Mehmet Müezzinoğlu‘yla mı toparlayacaksınız?

Ne Kırım bilirsiniz ne Mustafa Cemil Kırımoğlu! Gagavuz Yeri desek bakar durursunuz. Yakutistan (Saka), Tuva, Buryat, Hakas, Altay, Taymir‘i haritada bile görmemişsinizdir. Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan‘ın tamamı sizin için bir Arakan kadar anlam ifade etmez.

Bin yıllık coğrafyamızda kurulan Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye devletleri Türkmenlerin kurduğu devletlerdir. Irak Türkmenlerini Barzanî‘nin, Suriye Türkmenlerini muhalif militanların insafına nasıl bırakır ve buna “dış politika” nasıl dersiniz?

Mısır‘daki, Lübnan‘daki Türklerden zaten haberiniz olmaz. Zira onlar Gazze‘nin mübarek etki helezonlarına dâhil kabul ediliyor. Filistin Sorunu‘nun bile suyunu çıkardınız. İsrail şovu yapacağınıza bağımsızlık için, Filistin‘in BM’de resmen tanınması için ve 3 milyona yakın göçmen Filistinlinin Ürdün‘den ülkelerine dönmeleri için çalışma yürütün.

Ağzınızda Gazze sakızı, arka fonda HAMAS bayrağı. Ama Hizbullah, Suriye‘de Esad‘a destek verdi mi oldu “Hizbuşşeytan“, öyle mi? Bırakmadınız, bitmedi bir türlü şu 28 Şubat jargonu?! Kim Allah‘ın yanında, kim Şeytan‘ın yanında; Millî Takımlar Tek Seçicisi sizsiniz yani.

Ooohhh, ne güzel İstanbul bee!! Türkiyenin dış politikasında Türk yok. Teklifimdir; üçüncü körpünün adı “Sayın Öcalan (!) Köprüsü” ossun ve gişeler Gazze’ye kadar uzatılsın.

“Türke durmak yaraşmaz”…  “Yola devam”

Osmanlı Bilim ve Eğitim Sisteminin Bozulması

Osmanlı bilim ve eğitim sistemindeki bozulmayı ve çöküşü ortaya koyan en önemli sebepler aşağıda sıralanmıştır:

İlme Karşı İlgi ve Alâka Noksanlığı:

XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı bilim ve eğitim sisteminde yavaş yavaş bir bozulmaya gidiş görülmektedir. Günümüzdeki üniversitelerin muadili olan medreselerdegeçmiş yıllarda görülen ciddi çalışmalar, yerini basit hesaplara, bağnazlığa, araştırmadan kaçma, dış dünyaya karşı merakın zayıflaması, disiplinsizlik gibi hususlara bırakmıştır.Ciddi çalışmalar ile ele alınan konuların öğrenilmesi ve araştırılması usullerinin terk edilmesi, Osmanlı bilim ve eğitim sisteminin bozulmasını gösteren ilk belirtilerdir.(1) Taşköprülüzâde, 1540 tarihinden itibaren medreselerdeki genel bilgi seviyesinin düşmeye başladığını, felsefe ve matematiğe karşı eski ilginin azaldığını, müderrislerin bile nazari ilimler üzerindeki ana kitaplar yerine, özet mahiyetinde basit birkaç eser okumakla yetindiklerini ve kendilerini âlim saydıklarını belirtmektedir.(2) 1440 yılında keşfedilmiş olan matbaanın, Osmanlı Devletine 287 yıl sonra girmesi, Devletin bilim alanındaki gelişmesine engel olan önemli faktörlerden biri sayılmaktadır.  III.Murat 1590  yılındaki bir fermanla, İtalya’da basılmış ve dinî konuları ihtiva etmeyen Arap harfli kitapların ülkeye girmesine müsaade etmiştir.(3)

Kadılık ve Müderrislik Makamlarının Para İle Satılması:

Devletin özellikle XVI.yüzyıldan sonraki döneminde fikir ve düşünce alanında gerileme baş göstermiş ve bu durum medreselerin bünyesinde de belirmeye başlamıştır. Bu husus Koçi Bey’in ünlü Risalesi’nde de açık açık belirtilmektedir. Risalede, 1594 tarihine gelinceye kadar medrese öğretmen yardımcılarının müderrisler gibi bilgili ve fikri doygunluk içerisinde oldukları, bu tarihe kadar ilmin son derece düzgün olduğu, 1594 tarihinden sonra bu düzenin bozulduğu, ilim adamlarının asıl görevlerini bırakarak dalkavukluk yaptıkları, medreselere hatır, gönül ve torpil ile öğrenci alınmaya başlandığı, mülazimliklerin para ile satıldığı, müderris ve kadı olarak ilim kadrolarının düzenbaz ve cahillerle doldurulduğu, bu sahte ilim adamlarının çoğunlukla zulüm ve adaletsizlik yaptıkları, hakkıyla ilmini yapanların  da adlarının kötüye çıkarıldığından bahsedilmektedir.(4) Yine aynı eserde, ilim kadrolarının onun bunun aracılığı ile verilmesinin doğru olmayacağı, en bilgili kim ise ona verilmesinin gerektiği, kadılık için en önemli vasıtanın bilgi olduğu, yaş, soy ve sopun önemli olmadığı, medreselerin yaşlıdır diye cahillerin eline verilmemesi, medrese hocalarının bilgili ve becerili olmaları gerektiği anlatılmaktadır.(5)

Bu konuda İ.Hakkı Uzunçarşılı da XVI. yüzyıldan itibaren ilmiye sınıfındaki bozulmaların gözle görülür hale geldiğini belirtmektedir. Bilindiği gibi medreselerde eğitim ve öğretim belirli bir müfredat çerçevesi içinde yapılırdı. Medrese talebeleri çok zor ve çetin imtihanlardan geçerek basamak basamak ilerleme kaydetmekteydiler. Medreselerden mezûn olanlar kadı veya müderris olmak için nöbet usulü defterlere kaydoluyorlar ve sıralarını bekliyorlardı. Fakat XVI.yüzyıldan itibaren bu usullerin ortadan kalktığı görülmektedir. Adaylarda aranan kabiliyet ve beceriye bakılmaksızın ve hatta bekleme dahi olmadan tayinlerin yapıldığı, kadılık ve müderrislik makamlarının iltimas ve para ile satıldığı görülmeye başlanmıştır.

Yenilik Hareketlerine Karşı Koyma:

XVIII.yüzyılın başlarından itibaren hem nazari hem de uygulamalı bilim alanlarında, ulema ve medrese mensupları, Devlet içinde yapılan yenilik ve ıslahat hareketlerine karşı gelmeye başlamıştır. 1706-1710 tarihleri arasında sadrazamlık yapan Ali Paşa’nın kitapları incelenmiş ve Şeyhülislâm bir fetva yayınlayarak, astronomi, felsefe,  tarih gibi kitapların kütüphanelere giremeyeceğini açık bir şekilde beyan etmiştir.(6)

Akli İlimlerden Uzaklaşılması:

İ.Hakkı Uzunçarşılı, ilmiye sınıfının bozulmasını önlemek için birçok fermanın yayınlandığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen, iltimas ve kayırmanın önüne geçilemediğini belirterek bu bozulma hususunda şunları söylemektedir: “Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan matematik,kelam ve felsefe gibi akli ilimlerin terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin kain olması, birinci derecede âmil olmuştur.XV.asrın sonlarına yakın zamanlara kadar Osmanlı medreselerinde ilmi hikmet ( felsefe) dersi okunup, bu ilme dair Şemseddin Molla Fenari, Kadızâde-i Rumi, Hocazâde Ali Efendiler gibi mütefekkir âlimler tarafından kıymetli eserler telif edilip okutulduğu halde, sonra bazı şeyhülislâmların telkinleri ile hikmet dersi medreselerden kaldırılarak bunun yerine zaten mevcut olan fıkıh, usuli fıkıh ilimlerine yer verilmiştir.” (7) Bu konuda A.Adnan Adıvar’da aynı görüşü paylaşarak şunları söylemektedir:  ” XVII.yüzyıldan bu yana, medreselerde yavaş yavaş akli ve müspet ilimler itibardan düşmüş ve dersler daha ziyade fıkıh alanı içine kapanmıştır. Matematik, astronomi, felsefe gibi dersler, her ne kadar tamamıyla ortadan kalkmamış değilse de herhalde ikinci planda kalmıştır. Hatta bu ilimlerden en iptidai bilgilere sahip olmayanların en büyük  medreselerin müderrisliğine ve en büyük makamlara geçtiği görülmüştür.” (8) Adı geçen kaynaklarda görüldüğü gibi, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde, akli ilimler noktasından bir düşüş göze çarpmaktadır.

Softaların İsyanlara Karışması:

Kuruluş tesisleri çok mükemmel temellere dayanan ve birer sanat abidesi olan Osmanlı medreseleri, sistem ve eğitim metotları bakımından çok çeşitli ve karışık olduğu için zamanla bozulmuşlar ve bu medreselerden yetişen öğrenciler de “medreseli isyanları” adı verilen anarşist hareketlerle milletin ve devletin başına büyük belalar açmışlardır. !876 yılında, yüzlerce medrese öğrencisi Bab-ı ali’de toplanmış, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa ile Şeyhülislamın görevlerinden alınmaları için gösterilerde bulunarak devleti güç durumlara düşürmüşlerdir. Softaların ayaklanması üzerine, Padişah Şeyhülislamı değiştirmek ve Mahmut Nedim Paşa’nın yerine de Rüştü Paşa’yı sadrazamlığa getirmek mecburiyetinde kalmıştır. (9)

Netice olarak kaynaklardan da anlaşıldığı gibi, bilgiye, çalışmaya, kabiliyete, maharete dayanmayan tayinler ve terfiler, iltimas ve kayırmalar, yenilik hareketlerine gösterilen tahammülsüzlük, fen ilimlerine ilginin azalması, artık ciddi çalışan bilim adamlarında bile heves bırakmamıştır. Bu tür hareketler toplumda dengesizliğe yol açmış, cahille âlim arasında fark kalmamış, müderrisler cahillikleri yüzünden ders veremez duruma düşmüşler, bu durum karşısında medrese öğrencileri artık okumakla ve yetişmekle ilgilerini kesmişler, silahlanarak eylemler yapmaya başlamışlar, kanlı çatışmalar olmuş, öğrenim ve eğitim aksamıştır. Osmanlı eğitim müesseselerinin XVI. yüzyıldan itibaren çöküşünü gösteren bu olaylar, Devletin diğer alanlardaki duraklamalarını, gerilemelerini ve çöküşünü anlamamıza yardım eden sebepler arasındadır.

DİPNOTLAR :

  • (1) Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, s.340
  • (2) Aydın Yalçın, Aynı Eser, 340
  • (3) Halil İnalcık, OttomanEmpire, s.!74-177-185, Zikreden, Aydın Yalçın, a.g.e., s.341
  • (4) Koçi Bey Risalesi, s.27-28
  • (5) Aynı Eser, s.29
  • (6) Halil İnalcık, a.g.e., s.180, Zikreden Aydın Yalçın, a.g.e.,s.343
  • (7) İ.HakkıUzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s.67
  • (8) A.Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s.40
  • (9) N.Sami Sayar, Türkiye İmparatorluk Dönemi Mali Olayları, s.204-205

Güzele Bakmak

Güzele bakmak sevap

Böyle buyurmuş Çalap

Var mı güzele bakmıyan

Var mı güzel olmıyan

Çünkü

Her şeyin ya kendisi güzel

Ya da o şeyin sonu

Her şey güzelse ne âlâ

Değilse sonucuyla güzel ya

Lûtfun hoş diyen

Güzel görüyor da

Kahrın da hoş diyen

Güzel görmüyor mu

Güzellik kuşatmış her yanı

Sen sadece onu bir tanı

Olsun sende her güzel bir anı

Çünkü

Güzele bakmak sevap

Öyle emreylemiş Çalap

Fakat sanma ki bu bakış

Gözün yöneldiği güzele akış

Güzel için olmasın asla

Yoksa olur günün karanlık

Gece’n dolar yasla

Bak güzele

Güzellere

Lâkin güzel için değil

Bak güzele

Gör güzeli vereni

Gör güzelde

Güzeli değil

Güzelliği

Bak güzele

Güzeldeki güzelliğe

Bak güzele

Ama niçin

Güzelliği veren için

Güzel için değil elbet

Güzellik için olsun sohbet

Güzelliği veren için

Vereni görmek için

Olsun bu muhabbet

1091

Öyleyse

Gelin güzele

Bakın güzele

Olun güzel

Olun özel

İşte bu bakış

Bir başka güzel

Asıl güzel güzel değil

Asıl güzel

Güzelliktir be dostlar

Asıl güzel

Güzelliği vereni

Bulmaktır be dostlar

Öyleyse

Koşa durun

Ne güzele

Ne de güzelliğe

Verene onları

Verene be dostlar

Durmayın koşun

Ancak bu şekilde

Seve durun her şeyi

Ve olun güzel

Olun özel be dostlar

Gelmesin hemen sadece akla

Sırf o lâtif yaratık

Kadın asla

Gerçi okunan o güzel Cemâl’den

Geliyor ebedler güzeli Cemîl’den

Bu gerçeğe bir kez eğil

Söylediğim hakikat

Efsane değil

Hak be dostlar

İşte bu gerçeğe bakın

Bakın be dostlar

Nefsin tuzağından

Sakının be dostlar

Gelin

Gelin Cemâlullâha

Akın akın

Gelin be dostlar

 

  

1092

Bu Kadarı da Olamaz

AKP’nin Ankara mitingine bakarken bir de ne görelim! Kocaman MHP bayrakları, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yanında. Bir de baktık ki, seni destekliyoruz yazılı Ülkücüler pankartı ve Bozkurt işaretleri.O an ki, duygularımı anlatabilmek mümkün değildi. Arkasından bir takım telefonlar, inanın ömrümden belki yıllar bir anda gitti.

Çok ciddi kararların eşiğinde idim. Ama, tecrübeli idik elbette, yetkililerin ne diyeceğini bekledik.

Yetkililerin ne dediğini, Bengü Türk Televizyonundan duymaya başlayınca ve yapılan oyunu, tezgahı anlayınca inanın midem bulandı, iğrendim bu kadarı da olmaz, olamaz dedim.

Sen, benim karşıma Türklükle gelmeyin diyeceksin,ama, her türlü etnik yapıyı öne çıkaracaksın,

Sen, ben Türkçülüğe karşıyım diyeceksin, ama, bölücülüğün palazlanmasını sağlayacaksın

Sen, Milliyetçiliği ayaklar altına aldım diyeceksin,

Sen, Türk Gençliğine Hitabeyi kaldırmaya çalışacaksın,

Sen, andımızı kaldıracaksın

Sen, Bayrak şiirini kaldıracaksın,

Sen, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ifadesini kaldıracaksın,

Sen, Türk Diline ortaklar getireceksin,

Sen, Anayasadan Türk’ü çıkarmaya çalışacaksın,

Sen, Anıtkabir’i yıkmayı düşünenleri barındıracaksın,

Sen, bölücü terör örgütü ile kol kola gireceksin,

Sen, Ermenici, bölücü akilleri baş tacı edeceksin ve bizim de etmemiz için uğraşacaksın,

Sen, her gün Türk’e televizyonlarda, gazetelerde hakaret edilmesini adeta teşvik edeceksin,

Sen, akla hayale gelmedik oyunlarla Cumhuriyetimizin kuruluş ilke ve felsefesini yıkmaya çalışacaksın,

Sen, birçok gaflet, dalalet ve hatta hıyanetin içinde bulunacaksın

Sonra da, senin mitingine bir tek tane ülkücü katılacak, yetmedi bayrak açacak ve hem de kürsünün yanına ve hem de koskocaman ve senin teşekkürünü alacak.

Neredeymiş böyle bir ülkücü, neredeymiş böyle bir Türk Milliyetçisi, neredeymiş böyle bir TÜRK.

Bu kadarına da utanmazlık denir.

Bu kadarına da terbiye sınırlarını aşmak denir.

Bu kadro her şeyi yapmaya müsait.

Tıpkı, camide içki içildiğini, bütün yalanlara rağmen söyledikleri gibi.

Tıpkı, başörtülü kızların taciz edildiğini, bütün yalanlamalara rağmen söyledikleri gibi.

Ben duygularıma hakim olayım ve aşağıdaki şu cümlelerle cevap vereyim.

“MHP’YE YÖNELİK SUİKASTIN TEZAHÜRÜDÜR”
Başbakan Erdoğan’ın bunun hesabını vermesi gerektiğini savunan Bahçeli, şunları kaydetti: 
“Konu çok önemli ve hayati olup, Milliyetçi Hareket Partisi’ne yönelmiş açık, kesif ve çok boyutlu bir saldırı ve suikastın tezahürüdür. Üç Hilal Türk milliyetçilerinin itibarının, iddiasının ve iftiharının maddi ve manevi bir sembolü olup, hayasızların ve hainlerin elinde oyuncak olamayacak, siyaset operasyonlarına kesinlikle alet edilemeyecektir. Milliyetçi Hareket Partisi; Başbakan Erdoğan’ı, yanında saf tutarak MHP’nin içini karıştırmakla meşgul olan, anılarımıza ve simgelerimize el uzatma izansızlığına teşebbüs eden insan artıklarını ve fitne yuvalarını tam bir kararlılıkla uyarmakta, girdikleri karanlık yoldan dönmelerini beklemektedir. Başbakan’ın Taksim Gezi Parkı’nı alttan alta kaşıyarak siyasetini tahkim etme gayretine Üç Hilali de ortak etme girişimi, niyeti ve hedefi affı mümkün olmayan rezillik olarak bu zihniyetin alnına kazınacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi, Başbakan Erdoğan’dan mezkur konu hakkında acilen cevap ve müdahale beklemektedir. Bu kapsamda, hükmü şahsiyetimizin ayrılmaz ve bölünmez değerlerine yönelik her tecavüzü şiddetle kınıyor, böylesi eylemlerin hukuki anlamda karşılıksız bırakılmayacağını herkesin bilmesinde fayda görüyorum. Nitekim siyasi kapkaççılara, kervan yağmacılarına, siyaset eşkıyalarına sabrımız ve tahammülümüz kesinlikle yoktur. Milliyetçi Hareket Partisi bu çerçevedeki tüm gelişmeleri dikkat ve titizlikle izleyecek ve şartlara göre aziz dava arkadaşlarımızı ve büyük Türk milletini anında bilgilendirecektir.” 
(İHA)

Benim meselem, parti kavgası yapmaktan çok, parti savunması yapmadan önce, aklı başında hiçbir Türk Milliyetçisinin, yukarıda özetlediğim nedenlerle AKP içerisinde olamayacağı, hiçbir Türk Milliyetçisinin, hatta NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE demekten gurur duyan hiç bir kimsenin Recep Tayyip ERDOĞAN ile görüntü vermeyeceği, veremeyeceği meselesidir.

Bunun iyi anlaşılması gerektir.

Mesele Egemenliğin PKK’ya Devridir

Gündem ana problem olan “PKK ile anlaşma sürecine” geri döndü. Öncelikle konunun ana başlıklarına ve gelişmelere bir göz atalım:

1- Hükümet, PKK ile yani A. Öcalan ve Karayılan’la (devlet görevlileri ve BDP heyetleri marifetiyle) doğrudan müzakereler yapmış ve belli konularda anlaşma sağlanmıştır.

2- İmralı’daki mahkûm örgüt lideri devletin muhatabı olmuş, masaya eşit konumda oturma şansı elde etmiştir. Teröristbaşı birinci aşamada Türkiye sınırları içindeki örgüt militanlarını yurtdışına çıkaracağını taahhüt etmiş ve PKK bu işlemi başlattığını, büyük ölçüde tamamladığını, ikinci aşamaya geçilmesi yani söz verilen yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini, aksi takdirde yeniden eylemlere başlayacağını bildirmiştir.

3- Başbakan Erdoğan’a göre çekilme sürecinde PKK militanlarının sadece yüzde 15’i yani 200 kişi yurtdışına çıkmış. Taraf Gazetesi haberinde yer alan istihbarat raporlarına göre, çekilen bu kişiler de hasta, kadın ve sorunlu kişilerden oluşuyormuş. Buna karşılık PKK’nın süreçten kazandığı psikolojik üstünlük sebebiyle örgütün kırsal kadrolarına katılımda ise adeta patlama yaşandığı, bu sayıdan çok çok fazla yeni militan kazandığı bildirilmekte. “Süreçte örgütün motivasyonu ve morali arttı. Ayrıca, parasal kaynaklarında da önemli bir artış sağlandı.”

4- Sadece haziran ayında 20 planlı PKK eylemi gerçekleştirildiği belirlendi. Söz konusu eylemlerin bir kısmında propaganda yapıldığı, bir kısmında da adam kaçırma, iş makinelerinin yakılmasının gerçekleştirildiği raporlandı. Buna rağmen BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın açık bir şekilde ifade ettiği gibi “valiler, bu süreçte meşru savunma sınırları dışında operasyona izin vermedi ve geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirilmedi.”

5- Akil İnsanlar Heyeti Güneydoğu Anadolu Grubu Başkan Yardımcısı olan Kezban HatemiÇözüm Süreciyle birlikte asker ve polisin çekilmesiyle bölgede bir boşluk olduğunu, şimdi o boşluğun PKK’lılar tarafından doldurulduğunu” söyledi. Hatemi, “PKK’lıların sadece Cizre’de değil, Diyarbakır’da yol kontrolü yaptığını, bölgede oturan insanlara baskı yaptığını söyledi.

6- Eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür, son günlerde terör örgütü PKK içindeki gelişmeler ve ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin zamansız Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yaptığı ziyaretleri yorumlarken, “Bu olayları birlikte ele aldığımızda, Türkiye’nin bölünmesi ve istikrarı açısından derin endişeler taşıyorum” diye yazdı.

7- Marmara Bölgesi Akil Heyeti üyelerinden Ali Bayramoğlu, Tayyip Erdoğan’ın ‘bu 8. anlaşma, bundan önceki 7 anlaşmada da örgüt sözünü tutmadı, bakalım bu kez tutacak mı?‘ dediğini yazdı.

Oslo Görüşmeleri tutanakları açığa çıkınca Başbakan Erdoğan çok kızmıştı:  “Bizim 4 kez terör örgütüyle bir araya oturduğumuzu söyleme şerefsizliğini yapanlar, bu alçakça iftirada bulunanlar, bunun hesabını her yerde vereceklerdir. AK Parti Hükümeti olarak bugüne kadar terör örgütüyle hiç bir zaman masaya oturmadık hiç bir zaman da oturmayacağız. Bu iftirayı atanlara söylüyorum. Eğer bu iddianızı ispatlayamazsanız müfterisiniz. Daha ileri bir ifade kullanmıyorum, çünkü terbiyem buna müsaade etmez.”

Daha sonra anlaşma metni açıklanınca, Erdoğan bu metnin imzalanmadığını dolayısıyla bir anlaşma belgesi olmadığını söylemişti. Şimdi Başbakan’ın kendi ifadesinden anlıyoruz ki PKK ile yedi defa anlaşma yapılmış, fakat PKK anlaşmaya uymamış.

8- Fikret Bila‘ya göre “hükümet-devletin PKK’yla müzakereye oturmuş olması, Abdullah Öcalan’ı muhatap alması ve liderlik yapmasına olanak sağlaması şimdiden egemenlik haklarından vazgeçtiğini ve bölge yönetimini PKK’ya terk ettiği anlamına gelmez. Oysa yaşadığımız olaylarda, PKK’nın süreci böyle algıladığı ve böyle yansıttığı görülüyor.” Zaten Fikret Bila da egemenliğin devrinin olmayacağını söylemiyor, “şimdiden” bunun olmadığını ifade ediyor. Ama PKK egemenliği devralmaya başladığını gösteren bir tutum içinde.

9- Diyarbakır’da 15-16 Haziran tarihinde “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı” yapıldı. Toplantıya PKK’nın TBMM’deki uzantıları da katıldı. Toplantıda “PKK öncülüğündeki Kürt başkaldırısının son 30 yıldır sürmekte” olduğu vurgulanarak,

  • “Kürdistan halklarının kendi tercihleriyle (ÖZERKLİK- FEDERASYON- BAĞIMSIZLIK gibi) statülerini belirleme hakkına sahip olduğu,
  • Kürdistan halklarının kendi kaderini tayin hakkının sadece Kürdistan halkının kararına ve onayına bırakılması,
  • Anadilde eğitim ve Kürtçenin resmi dil olarak kabulü, anayasal güvence altına alınması,
  • Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması,
  • Tüm uluslararası örgüt ve devletlerden PKK’nin terör listesinden çıkarılmasını talep etme” kararlarının alındığı duyuruldu.

 

Başbakan ve hükümetten bu toplantıya ve açıklamaya bir tepki gelmedi. Ayrıca Hükümetçe görevlendirilen Akillerin Başbakan’a sunduğu tekliflerinin de bu taleplerin aynısı veya bu hedeflere hizmet eden açılımlar olması tesadüf olamaz.

10- PKK’nın hükümetle yürüttüğü müzakerelerde mutabakata vardığı veya varmak istediği talepleri bunlar. Yani tek cümle ile ifade edersek, bölgedeki Türkiye Cumhuriyeti egemenliğinin PKK’ya devri.

Yeni devletin adı bile konulmuş:Kuzey Kürdistan”. Başbakan şimdi böyle bir anlaşma olmadığını söyleyecektir. Ama şartlar olgunlaştığında yani zamanı geldiğinde “insanlar ölmesin diye ben riski göze alarak yaptım” diyebilme ihtimali size göre yüzde kaçtır? Der ise ne yapacağız?

11-AKP’li saf ve iyiniyetli taraftarların en az yüzde 90’ının bu sonucu istemeyeceğini, en az yarısının da benim endişelerimi paylaştığını biliyorum. “Artık bölgeden şehit haberi gelmiyor” avuntusuyla kendimizi kandıramayız. Yüz sene önce terk ettiğimiz vatan topraklarında da artık şehit vermiyoruz. Ancak oralar artık bizim değil, bayrağımız dalgalanmıyor.

Şehitlerimiz vatanı muhafaza için veriliyordu. Egemenliği PKK’ya devredersek şehit vermeyiz ama vatanı vermiş oluruz.

Öncelikle AKP’li vatanseverlere sesleniyorum, hep birlikte gerekli tepkiyi göstermezsek akıbet kötü olacak. Unutmayın hepimiz son gemimizdeyiz.

“Eylem Cambazı”na Bakarken Malı Götürenler

0

Sirk cambazı, tel üzerinde hünerlerini gösterirken, bunları safça ve heyecanla seyredenleri uyanıklar “cambaza bak, cambaza bak” diye gaza getirirken, bir taraftan da üzerinde ne kadar kıymetli şeyi varsa alır götürürler. Saf seyirci, gösteri bittikten sonra her şeyinin götürüldüğünü anlar, ama iş işten geçmiştir. “Ahları vahları, feryat figanları” boşunadır. Uyanık, hedefine ulaşmış ve sırra kadem basmıştır. Şu anda da Türk milleti,  yirmi günü aşkın “eylem cambazı”na bakarken, yıllardır Güneydoğu bölgemizi “Kürdistan” diye niteleyip burayı özerk ve bağımsız bir yönetime kavuşturmanın mücadelesini veren Kürtçü politikacılar, “barış süreci” yutturmacasının gölgesinde hedeflerine adım adım ilerliyorlar.

Sonunda ben de, “Hükümetbaşı”nın sürekli seslendirdiği “Gezi eylemleri”nin “dış odaklı bir eylem” olduğu kanaatine vardım. Ama konuşma ve tavrıyla bu eylemin genişlemesine, keskinleşmesine ve uzamasına en büyük katkıda bulunan odaklardan biri de kendisidir. Diğer odak da, devletle sürekli kavgası olan bazı anarşist örgütlerin bu gelişmeleri fırsat bilen militanlarıdır. Hepimiz bu “eylem cambazı”na kendimizi öylesine kaptırdık ki, “barış süreci” denen ucubenin nasıl geliştiğini, PKK’nın militanlarının nasıl çekildiğini ve akil adamların nerelerde neler yaptığını, kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ile ilgili hayati gelişmeleri unuttuk. Hep birlikte “eylem cambazı”na baktık, baktırıldık, yani uyutulduk.

Bu arada neler oldu?

  • “Hükümetbaşı” iktidarını, partisini ve kendisini, yine darbeye maruz kalan mağdur kişi ve kuruluş göstermeyi başardı. Sağolsun ABD ve AB de bu algılamaya yardımcı oldu.
  • ABD, Suriye’deki muhaliflere Türkiye eliyle ağır silah vermeyi kabul etti. Suriye’de Müslüman Müslümanı öldürmeye devam ediyor. Suriyeli sığınmacıların Türkiye’ye maliyeti 3 milyar doları aştı. (Başbakan Gezi eylemlerinin maliyetinin 1oo milyon lira olduğunu söylüyor.)
  • Suriye’den Türkiye sınırını aşmak isteyen 300 atlı 500 yaya kaçakçı (kim oldukları tam belli değil) hudut birliklerimize saldırdı.
  • PKK militanları Türk askerinin öldürdüğü arkadaşlarının cenazesini askeri törenlerle ailelerine teslim ettiler.
  • Diyarbakır’da(PKK’nın ifadesiyle Amed’de) Kürtçüler “Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’nın ikincisini yaptılar (sanki Erzurum ve Sivas kongrelerini taklit ediyorlar) ve nihai bildirilerinde nihai sözlerini söylediler. 1. Abdullah Öcalan serbest bırakılmalı. 2. PKK terör örgütü listesinden çıkarılmalı. 3. Kürtler kendi statülerini belirleme hakkına sahip olmalı. 4. Son söz: “Konferansımız Türkiye halklarını, konferansımızda açığa çıkan iradeyi tanımaya, esas almaya ve Türkiye Cumhuriyeti devletini Kürt halklarının tanınması için baskı kurmaya çağırır.”
  • 20.06.2013 Perşembe günü 18.30’da içinde Jandarma asayiş Komutanı ile 3. Tümen Komutanının bulunduğu komuta heyetini taşıyan askeri helikoptere PKK militanlarınca Hakkari Yüksekova arasında ateş açıldı. İsabet alan helikopter salimen Dağ ve Tugay Komutanlığına indirildi.
  • Ve BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş 21.06.2013’te açıkladı: Barış sürecinde ikinci aşamaya geldik, gerillalar çekildi, hükümet isteklerimizle ilgili hazırlıkları tamamlamak üzere. Parlamento kapanmadan bu iş bitecek. Hükümet önümüzdeki hafta yaptıklarını açıklayabilir.

İşte bu kadar… Hangisinin farkındayız. “EYLEM CAMBAZI”NA BAKMAYA DEVAM… Gerçekten bu eylemler dış odaklı da, biz hepimiz bu oyunun figüranı mı olduk?…

Ebedî âleme intikalinin 4. senesi dolayısıyla müstesna insan, devlet ve fikir adamı MEHMET TURGUT’u, Saygıdeğer Eşi TÜRKÂN TURGUT Hanımefendi ile konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Sayın Bakanımız iyi bir gözlemciydi. Gözlemlemekle yetinmez, intibalarını yazar, kitap hâlinde yayınlardı. Konu ile ilgili olarak yaşadıklarınızı lütfeder misiniz?

Türkân Turgut: Dış seyahatlerde bazen çok duygulanır, bu duygu ve heyecan içinde, memlekete döndüğünde gecikmeden kâğıda kaleme sarılır, durmadan, dinlenmeden duygularını, düşüncelerini, edindiği intibaları yazardı. Genel olarak, yaptığı seyahatlerde gördüklerini, yaşadıklarını memleketimiz şartlarıyla karşılaştırır, bâzen keyiflenir, bâzen de üzüntüye kapılırdı.

Bu tip seyahatlerinden biri de, Başbakan Süleyman Demirel başkanlığında, heyet hâlinde yapılmış olan Rusya gezisidir. Özellikle Çarlık Rusya’sının yıllar boyunca soyduğu, Sovyetler Birliği’nin de geri kalanları sömürdüğü Taşkent’e yapılan ziyaret idi.

Sanayi Bakanı olarak iştirak ettiği bu seyahatte Moskova, Leningrad, Kiev, Taşkent, Semerkant ve Bakü gibi büyük şehirleri gezmişler, çeşitli intibalarla memlekete dönmüşlerdi. Fakat Mehmet Turgut’un en çok etkilenmiş olduğu şehir Taşkent olmalıydı ki, döndüğünde hiç vakit kaybetmeden, seyahati boyunca küçük bir deftere yazmış olduğu notlardan da istifade ederek, ‘Taşkent’e Doğru‘ adlı kitabını, bir hafta gibi kısa bir zaman içinde yazıvermişti.

Mehmet Turgut seyahatten döndüğünde his ve heyecan içindeydi. Gördüklerini, duyduklarını anlattı, anlattı. Esas olan hisleriydi. Konuşurken duygu yüklü kelimeler kullanıyordu. ‘Taşkent‘ diyor, ‘Taşkent halkı‘ diyor, ellerinde çiçeklerle ve Türk bayraklarıyla misafirlerini hava alanında karşılayan Taşkentlilerden, onların heyecanından, kendi duygularından, o asırlar sonrası özlem dolu kucaklaşmadan söz ediyordu. Zaman zaman hüzünlendiklerinden, sefalet içinde olduklarından, zenginlikleri olduğu hâlde sömürülüşlerinden bahsediyordu. Düşünce ve duygularla o kadar doluydu ki, hemen bir köşeye çekilip, dış dünya ile ilgisini kesip bu seyahat boyunca yaşadığı duyguları, acı tatlı ne hissettiyse, ne yaşadıysa, bir başka ifâde ile o hasret dolu kucaklaşmayı hemen yazmak istiyordu.

Taşkent’te yaşadıklarını, gördüklerini bir hafta içinde, yerinden hiç kalkmadan, yazdı yazdı ve sonunda ‘Taşkent’e Doğru‘ adlı, his dolu, yer yer acı dolu, zaman zaman da güzelliklerin aktarıldığı bir hatıra kitabı baskıya hazır oldu. Bu kitap öyle güçlü duyguların mahsulüdür ki, o günlerde sayfalara dökülen satırlar, hiçbir değişikliğe uğramadan, olduğu gibi matbaaya gitmiş ve kısa zaman içinde basılarak insanların istifadesine, beğenisine sunulmuş, fazlasıyla ilgi görmüştür; hakkında methiyeler yazılmış ve tekrar tekrar basılmıştır. Kitabı kim okuduysa Mehmet Turgut kadar duygulanmış, hislenmiş, sanki Taşkent’te uçaktan inildiği zamanki karşılama törenini yaşamış, o halkın Türk’e olan özlemini hissetmiş, sömürülen bir memleket insanının ruh hâlini yaşayarak, yazarın satırları arasında onların mahzunluğuna, kimsesizliğine, sömürülüşüne şâhit olmuştur.

Mehmet Turgut gördüklerini, yaşadıklarını o kadar canlı anlatmış, o kadar güzel mânâlandırmıştı ki, O’nun; baktığını iyi gören, meseleleri iyi bilen bir kimse olduğu kanaati, kitabı okuyan pek çok kimsede yaygınlaşmıştı. Pek çok kimse, O’nun aydın bir Türk milliyetçisi olduğunda hemfikirdi. O’nda demokrasiye olan inanç, insan sevgisi, Türklük şuuru güçlüydü, yazdıklarını okurken okuyucu, bu duyguları hissedebilir, gözünden yaşlar boşanabilir.

Mehmet Turgut da kitabının önsözünde, heyecanla yazdığı, en çok sevdiği, her okuyuşta aynı heyecanı duyduğu bölümün, Taşkent bahsi olduğunu söylemektedir. Taşkent’i anlatırken zaman zaman gözlerinin dolduğuna şâhit olmuşumdur.

Çetinoğlu: Notlarını ve intibalarını kitaplaştırdığı bir başka seyahati de Japonya’ya olmuştu…

Türkân Turgut: Japonya’ya iş adamlarıyla birlikte gitmişti. Gitmeden önce Japonya hakkında yazılmış olan kitapları okumuş, özellikle Amerikalı Kültür Antropoloğu Ruth Benedict’in Türkçeye çevirdiğim, 3. baskısı 1994 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan ve Japon kültür örneklerini veren The Chrysanthemum and the Sword (Kılıç ve Krizantem) adlı eseri okuduktan sonra Japonya’yı ve Japonları daha fazla merak eder olmuştu. Batının da Japonya’yı merak ettiğini, ilgilendiğini, Amerika’nın ise onu tek rakip olarak gördüğünü biliyordu. Gidip görmek O’na çok şey kazandıracak, oradaki çalışma temposuna, araştırma azmine, idealizmine şâhit olacaktı.

Japonlar, bir milletin var olabilmesi için ilmin, teknolojinin ve ekonominin önemini biliyor, millî tarih, millî kültür, millî terbiye ve ruh ile de manevî yanlarını destekliyordu. Bu hususlar ise Mehmet Turgut’u çekiyor, fazlasıyla ilgilendiriyordu.

Mehmet Turgut Japonya seyahatinden duygu ve düşüncelerle dolu olarak dönmüştü. Onlar batıdan tekniği almışlar, millî değerlerle de hayatlarını yoğurmuşlardı. Heyecan içinde ‘Japon Mucizesi ve Türkiye‘ adlı kitabını yazmaya başladı. Bu kitapta, Japonya ile Türkiye’yi tarih boyunca karşılaştırıyor, Japon ve Türk halkı üzerinde duruyordu; büyük emek ve gayret sonunda, beğenilen, değerlendirilen önemli bir kitap ortaya çıktı.

Bir gün Mehmet Turgut’la birlikte gittiğimiz bir kokteylde karşılaştığımız Japonya’nın İstanbul Konsolosunun sözleri de bizleri etkilemişti. Konsolos, konsolosluk duvarlarına asılan Türk ve Japon köylüsünün resimlerinden bahsediyor, iki halk arasındaki benzerliklerden söz ediyordu: ‘İki millette de kadın çocuğunu sırtında taşır, erkeğinin arkasından yürür, evin reisine, büyüğüne saygıda kusur etmez, kayınvalide iki toplumda da söz sahibidir, iki toplumda da yer yatağında yatılır ve eve girerken ayakkabılar çıkarılır. Bunların dışında Japoncada ‘su’, ‘yer’, ‘gök’ gibi Türkçe kelimeler vardır. Kısaca siz ve biz aynı kökten gelen, fakat birimiz doğuya, diğerimiz batıya gittiğimiz ve değişik dinleri kabul ettiğimiz için birbirimizden ayrı düşmüşüz. Biz Japonlar olarak bu konuya önem veriyor ve araştırma yapıyoruz ama, sizlerde hiçbir hareket yok‘ diyordu. Konsolosun sözlerinde biraz da sitem vardı.

Bu sözleri duyduğumuz zaman tuhaf bir mutluluk duyduğumuzu hatırlıyorum ve konsolosun sözlerini, bizde de bir araştırma yapılır ümidiyle pek çok yerde tekrarlamışızdır.

Mehmet Turgut bu konu üzerinde hayranlıkla ve takdir hisleriyle durmuş ve örnek olur düşüncesiyle, bu husus üzerinde fikir yürütmüştü.

Çetinoğlu: Sayın Bakanımızın Pakistan gezisinde, O’nun, Türklük ruh ve şuurunun ne kadar güçlü olduğunu gösteren bir davranışı var. Anlatabilir misiniz?

Türkân Turgut: 1982 yılında; İslâm ülkeleri sanayi bakanları toplantısı için Pakistan’a gitmişti.  Bu toplantıya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Sanayi Bakanı ve beraberindeki arkadaşı da davetli olarak iştirak etmişti. Konferans başlamış, bütün İslâm devletleri delegeleri yerlerini almıştı. Bir aralık Filistin delegesi kürsüye çıkıp; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dünya devletleri tarafından tanınmamış olması sebebiyle, konferansa iştirak eden delegesinin salonu terk etmesini istemişti. Bu istek, bu fütursuzca sergilenen tavır; zamanın Sanayi Bakanı olarak orada bulunan Mehmet Turgut’a ve şüphesiz ekibine de çok ağır gelmiş olacaktı ki, Mehmet Turgut, ekibiyle birlikte derhal ayağa kalkarak, kürsüye yürümüş ve ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti delegesi salonu terk ederse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti temsilcileri olan bizler de derhal salonu terk ederiz‘ diyerek, kürsüden söylenen söz için özür dilenmesini istemişti. Bu istek kabul edildikten sonra ancak Türk heyeti sakinleştirilebilmiş ve toplantıya devam edilebilmişti. Mehmet Turgut’un kürsüde yaptığı bu konuşma, ekibinin ve kendisinin takındığı bu tavır, ciddî ve vatansever bir Türk politikacısına ve ekibine yakışan, yerinde ve örnek alınacak bir davranıştı.

Çetinoğlu: Başka bir soruya geçmeden önce Sayın Bakanımızın, dış seyahatleri ile ilgili kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Türkân Turgut: Mehmet Turgut dış ülkelere yaptığı seyahatleri gezmek görmek, gönül eylemek için yapmamıştır. O, oralardan memleketine hep ne götürebilir, bu seyahatlerden milletçe nasıl faydalanılabilir diye düşünmüş ve bu düşüncenin etkisi ile edindiği intibaları kitap hâline getirmiş, fikir yürütmüştür. Yabancı olsun yerli olsun, tarih daima O’na ibret levhaları sergilemiş ve onlardan milletçe ders almak yoluna zevkle ve heyecanla girmiştir.

Zaman olmuş Amerikan tarihine, Jefferson’a uzanmış, zaman olmuş Japonya’ya, Meiji devrine ve o devrin devlet adamlarına el atmış, bazen de Avrupa’ya, Rusya’ya uzanmış, çoğu zaman da, pek çok konuda Türk tarihine başvurmuştur.

Çetinoğlu: Düşünce kaabiliyeti güçlü, fikir hamulesi yüksekti. Aynı zamanda velut bir yazardı. Çalışma tarzı hakkında bilgi verir misiniz?

Türkân Turgut: Yazmayı plânladığı, günlük olaylardan da ilham aldığı konular üzerinde çalışırken Mehmet Turgut hep heyecanlanmış, saati, yemeği, uyumayı, dinlenmeyi unutmuş, devamlı yazmış ve zaman içinde yazdığı sayfalar dolusu bir kitap elinde, odasından çıkarak beni şaşırtmıştır. Son yazdığı kitabı ise ne zaman yazıp tamamladığını hatırlayamıyorum desem yeridir. Bu kitabın konusu ile ilgili olarak o kadar doluydu ve öylesine konsantre olmuştu ki, son noktayı koyduktan sonra ancak sağlığını kaybetmeye başladığının biraz olsun farkına varmış ve ‘Bir doktora gitsem iyi olacak‘ demişti ama, yine durmamış, millî meseleler üzerine, özellikle ‘Kürt Problemi’ üzerine yazılar yazmış ve yazdıklarını parti başkanlarına ve yazarlara, ölümünden bir ay kadar önce, bir yardımı dokunur ümidi ile yollamış, dolayısıyla sağlığı ile ilgili olarak zaman kaybetmişti. Sonunda ise O ve ben, ne olduğunu anlayamadan, o acı sonu yaşadık.

O, her zaman yazdıkları ile bütünleşir, kendinden geçerdi. Hastanede yatarken bile son kitabı üzerinde çalışmayı plânlamıştı. Şimdi içim acı çığlıklarla dolu olarak O’nu hasretle anıyorum ve düşüncelerinin, temennilerinin yaşayacağına inanarak teselli buluyorum.

Çetinoğlu: Prensipler ve disiplinlerle örülü hızlı bir çalışma temposunun olduğu anlaşılıyor. . Detayları hakkında konuşmak ister misiniz?

Türkân Turgut: Mehmet Turgut değişik özellikleri olan bir kimseydi; Sabahları erken kalkar, işine aynı saatte ve erken giderdi. O kadar dakikti ki, iş çevresindeki kimseler birbirlerine, ‘Saatinizi ayarlayabilirsiniz‘ derdi ve verdiği randevular sabah saat yedi buçuk ile sekizde başlardı. Bu erkenci tutumuna ayak uydurmada güçlük çeken Özel Kalem’deki sekreter hanımlar bir gün, samimiyetime güvenerek bana: ‘Bakan Beyi evde biraz oyalamaya çalışsanız. Sabahları yetişmekte çok güçlük çekiyoruz. Yarım saat olsun geciktirebilirseniz bizim için çok iyi olur…’ şeklinde bir ricada bulunmuşlardı. Ben de Mehmet Turgut’a sabahları biraz olsun oyalayabilmek için ortaya bir jimnastik aleti çıkarmış ve âleti kullandırarak O’nu oyalamaya çalışmıştım. Mehmet Turgut’u oyalamaya çalışmıştım ama, her sabah saat altıda kalkan Mehmet Turgut, o âleti kullanabilmek için sabahları daha erken kalkmaya başlamış ve işine yine aynı saatte gitmeye devam etmişti. Bu durum karşısında sekreter hanımlardan, başaramadığım için özür dilemiş ve bu işten benim de zararlı çıktığımı sözlerime ilâve ederek, karşılıklı gülüşmüştük.

Bir gün eve misafir gelmişti. O gün de Mehmet Turgut yeni bitirmiş olduğu bir kitabın önsözünü yazmayı plânlamıştı. Fakat misafirleri bırakıp odasına çekilmeyi, yazısını orada yazmayı uygun bulmamış olacaktı ki, kalemini kâğıdını alarak, misafirlerin yanında ve yemek masasında bir şeyler yazmaya başladı. Tabiî olarak herkes konuşuyordu, televizyon da açıktı. Ben ise az çok durumu bildiğim için büyük bir gayretle misafirleri oyalamaya çalışıyordum. Bir müddet sonra, Mehmet Turgut yazısını tamamlamış ve sohbete iştirak etmişti. ‘Ne yazdın Allah aşkına‘ diye sorulunca da, biten kitabının önsözünü yazdığı şaşkınlık içinde anlaşılmıştı. O kadar konuşma, gülüşme ve ses arasında önsöz gibi önemli bir yazıyı yazacak kadar konsantre olması herkesi şaşkına çevirmişti. Bu şekilde konsantre olma alışkanlığı belki de devamlı yatılı okullarda ve yurtlarda, kalabalık ve gürültülü mekânlarda çalışmak mecburiyetinde kalması sonucu gelişmiş bir kabiliyet olsa gerekti. Konsantre olduğu zaman gerçekten dış dünyaya açık olan bütün kepenkleri indirir, sadece kendi dünyası ile baş başa kalırdı. Belki de böyle bir kabiliyeti geliştirmiş olması sebebiyledir ki, okullarda iftihar listelerine geçmiş ve Teknik Üniversite gibi zor bir üniversiteyi sene kaybetmeden bitirebilmişti.

Çetinoğlu: Resmî plakalı makam arabası konusunda çok hassas olduğu, basına yansımıştı. Konu ile ilgili bir hâtıranızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Türkân Turgut: Mehmet Turgut ilk bakan olduğu dönemde o kadar idealist bir tutum içine girmişti ki, benim kırmızı plâkalı arabaya hiçbir şekilde binmemi istemiyordu. Aslında bu konuda anlaşıyorduk; ben de kendimde devlet malını kullanma hakkını göremiyordum. Zamanla bazı zorluklarla karşılaşmaya başlamıştık. Meselâ eşiyle Türkiye’ye gelen bir misafir bakanı, benim de havaalanına gidip Mehmet Turgut’la birlikte karşılamam gerekiyordu ve taksiyle gidiş gelişler bazı zorluklara sebep oluyordu. Bir seferinde, bir yabancı devlet başkanı şerefine Meclis’te verilen, smokin ve uzun etek giyilmesi mecburî olan bir yemeğe gidişimiz hem çok zor, hem de komik olmuştu. Sağımızdan solumuzdan resmî arabalar gelip geçiyor, polis ise taksi içinde oturan bizlere geçme izni vermiyordu. Sonunda kendisini tanıtan ve Meclise zorlukla ulaşabilen Mehmet Turgut ve ben bu gibi resmî yemek ve yerlere giderken o resmî arabayı kullanmak mecburiyetini kabul etmek durumunda kalmıştık.

Bu anlattıklarım Mehmet Turgut’un işine bağlılığını, bu konudaki ciddiyetini, devlet malına karşı gösterdiği hassasiyeti belirtmek açısından önemlidir. Bir de o konsantre olma alışkanlığı her zaman beni şaşırtmıştır ve yazmaya konsantre olduğu bir konuyu, bir kitabı, kısa bir zaman içinde tamamlamadan asla rahat edememiş, gece gündüz çalışmıştır.

Çetinoğlu: Geçmişi hatırlarken hüzünlendiniz, Sizi yordum, üzdüm. Özür dilerim.

İzniniz olursa bu röportajın son sorusunu sorayım: Devlet adamı yönü ağır basan bir politikacının eşi olarak yaşadığımız hoş bir olayı nakleder misiniz?

Türkân Turgut: Mehmet Turgut, politika hayatı boyunca acı tatlı pek çok olay yaşamıştır. Bu olaylardan bazıları bizleri ciddî bir şekilde üzmüş, bazıları hüzünlenmemize sebep olmuş, bir kısmı ise aklımıza her gelişinde güldürmüş, keyiflendirmiştir.

Bir gün sabah erkenden, saat altı veya yedi civarında, kapı çalındı. Bu erken saatte çalınan kapı zilinin sesine alışıktım. Seçim bölgesinden olsun, Mehmet Turgut’un kendi memleketinden olsun, iş için, hastalık münasebetiyle tedavi için gelenler eksik olmazdı.

Kapıyı açtığım zaman üç kişiyle karşılaştım; Antep’ten geliyorlardı. Biri şu an ismini hatırlayamadığım bir köyün muhtarıydı. Kayınpederimin selâmı olduğunu söyledi.

Yanındakiler de yardımcılarıydı. Hemen içeri aldım. Mehmet Turgut’la bir işlerinin olduğunu öğrenince de, ‘Yazık ki Mehmet Turgut seyahatte‘ dedim. Hâlbuki onlar Mehmet Beyle görüşüp hemen dönmeyi planlamışlardı. Görüşüp konuşamayacaklarını anlayınca üzüldüler. Üzüntülerini biraz olsun hafifletmek için hemen kahvaltı hazırladım, elimden gelen ikramı yaptım. Sonra da dertlerini anlamaya çalıştım. Bana büyük bir ciddiyetle okur-yazar olup olmadığımı sordular. ‘Eh fena değil, okur-yazarım‘ dedim. ‘Öyleyse kalemi kâğıdı al gel ve otur‘ diye komut verdi muhtar. ‘Siz söyleyin aklımda tutarım‘ dediysem de, işini sağlama almak istercesine, kâğıt kalem almamda ısrar etti. Dediklerini yaptım ve bana isteklerini dikkatle yazdırdı: köylerine bir cami yaptırmışlar, fakat camiin etrafını çevirecekleri duvar için çimento kalmamış, onu da Mehmet Turgut’tan istiyorlar.

Muhtar: ‘Bu işi kesin yaptıracaksın!’ dedi. ‘Ben söylerim ama o bir Antep erkeğidir, kadın sözüyle hareket etmez; kendisinin bileceği iş‘ dedim. Muhtar, ‘Yok‘ dedi, ‘Eğer sen istersen bu işi mutlaka yaptırırsın. Kadın erkeğin şeytanıdır.’ Çok şaşırmıştım ama çok da beğenmiştim bu sözü. ‘Demek sizin hanımlar birer şeytan ve istediklerini size yaptırıyorlar‘ diye karşılık verdim. Ayrıca bu sözü Mehmet Turgut’a karşı kullanmayı da düşünüyordum.

Seyahat dönüşü Mehmet Turgut’a olayı anlatmış ve ‘Kadın erkeğin şeytanıdır, Ona göre‘ diye gülüşmüştük.

Çetinoğlu: Bu konunun, farklı bir şekilde basına da intikal ettiğini hatırlıyorum…

Türkân Turgut: Bir ara bakan hanımlarıyla röportaj yapan bir gazeteci eve gelmişti. Politika hayatımızda geçen ilgi çekici bir iki olay anlatmamı istemişti. Ben de muhtarla aramda geçen bu konuşmayı keyifle anlatmıştım.

Ertesi gün yazılanları gazetede gördüğüm zamanki şaşkınlığımı hâlâ unutmuş değilim: Yazının büyük puntolarla yazılmış olan başlığı şöyleydi: ‘Sanayi Bakanının hanımı Türkân Turgut dedi ki: Kadın erkeğin şeytanıdır.’

Bu başlığın altındaki yazı olayı doğru bir şekilde anlatıyordu ama, başlık korkunçtu. İnsanların çoğu zaman sadece yazının başlığını okuduğunu da biliyordum.

Çetinoğlu: Son sorunun cevabını aldım efendim. Teşekkür ederim. Soru olarak kabul etmeyeceğinizi ümit ederek; Mehmet Turgut’un bilaistisna herkese örnek olabilecek üstün seciyesini özetleyerek O’nunla ilgili duygularınızı ifade etmek ister misiniz?

Türkân Turgut: Mehmet Turgut, olduğu gibi görünen bir insandı. Sevdiğini çok sever, sevmediğini sever gibi yapmazdı. Dostluklar kurmayı, dertlere çâre bulmayı sanki prensip edinmişti. Kaybetmeyi, yakışıksız bir kazanca tercih ederdi. Yalana, iftiraya dayanamaz, bunlarla mücâdele ederdi. Sâkin görünüşü altında, özellikle millî duygular söz konusu olunca, birden parlayan bir tarafı vardı. Bu hususta bazen gözlerinden yaş bile akardı. Yazdığı kitapların hemen hemen hepsi, millî problemlerin hâl çâreleriyle doludur. Tarih boyunca Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk büyükleri daima onun gurur ve ilgi kaynağı olmuştur.

Zaman zaman Mehmet Turgut’un karakteri, yaşadıkları, başardıkları, aldığı ödüller üzerinde dururken, onları düşünürken keşke zamanında bütün bu yaşananların tadını doya doya çıkarabilseydik diye düşünmekten de kendimi alamamaktayım; yaşarken her şey sıradan bir olaymış gibi yaşandı ve bitti gitti. Halbuki şimdi üzerinde durup düşündükçe, yaşananlar, başarılanlar hiç de öyle sıradan hayat manzaraları değilmiş. Günün şartları ve koşuşmalar sebebiyle olsa gerek, yaşanan pek çok güzelliğin, başarının tadını çıkaramadığımızı şimdi acı acı hissediyorum. Bugün ‘keşke‘lerle doluyum. Keşke ikimiz de birbirimize olan sevgimizi, saygımızı, bağlılığımızı, özlemimizi ve takdir hislerimizi daha açık, daha cesurca ve daha sık, başka bir zamana bırakmadan, yeterince söyleyebilseydik. Belki günü gelince, içimizde duyacağımız acılar, özleyişler, daha doğrusu ‘keşke‘ler daha az hissedilebilir ve belki hayat daha doyumlu, daha kolay yaşanabilir olurdu.

Çetinoğlu: Saygıdeğer Efendim! Çok teşekkür ediyor, Cenab-ı Allah’tan size sağlıklı-huzurlu uzun bir ömür, Muhterem ‘Mehmet Ağabeyim’e rahmet niyaz ediyorum.

Türkân TURGUT Kimdir?

1951-1952 ders yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Bir müddet liselerde İngilizce Öğretmenliği yaptı. Daha sonra, eşinin politikaya girmesi sebebiyle resmî görevinden istifa ederek ayrıldı. İngilizceden Türkçeye kitaplar tercüme etti, evinde özel dersler verdi.

İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Merhum Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kızı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Öğretim Üyelerinden Merhume Beyhan Karamağaralı’nın ve Sosyolog Dr. Turhan Yörükân’ın kardeşi olan Türkân Turgut’un Türkçeye çevirdiği kitaplar şunlardır: Krizantem ve Kılıç: Ruth Benedicict’den. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1965), İyi ve Uzun Bir Hayata Doğru: Morton Puner’den. (Bilgi Yayınları, Ankara-1988), Susam ve Zambaklar: John Ruskin’den. (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara-1988). Ayrıca Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın; 4 Ciltlik İslam Dini Tarihi isimli eserinin birinci cildini notlarla ayına hazırlamış ve yayınlamıştır. (Ötüken Neşriyat, İstanbul-2006). Diğer ciltlerin yayına hazırlanması çalışmalarına devam etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kosova Seyahati, Türkçe’nin Önemi!

Öncelikle tadı damağımızda kalan bu gezinin düzenlenmesi ve bize de vesile olmasını sağlayan herkese canı gönülden teşekkürlerimi sunarım.

Yaklaşık altı günlük Kosova-Prizren merkezli gezimiz neticesinde birçok ülke, şehir ve millet görme fırsatı bulduk. Gördüğümüz bu coğrafyalar ve üzerindeki kültür tarih bizler için yabancı olmayıp, okul yıllarından başlayan eğitim serüveninde dinlediğimiz öğrendiğimiz bilgilerin somut görüntüleriydi.

*****

Priştina hava limanında bizi bekleyen Kosova Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş Bey ve soydaşlarımızın karşılamalarıyla başlayan Kosova serüvenimiz, Kosova parlamento sıralarında, Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar Bey’in ve Türk kökenli diplomatların misafirperverliği ile zihinlerde şekillendi.

Serüvenin ikici günü toplantı faslıyla devam edip, Kosova hakkında detaylı bilgilendirme yapıldı ve şehir gezisiyle son buldu. Bu arada yağan yağmur havanın soğumasına neden olsa da Türk kardeşliğine susayan bölge insanının sıcaklığı yürekleri ısıttı. Devam eden günlerde sırasıyla Makedonya-Üsküp, Arnavutluk-İşkodra ve Adriyatik denizi gezileriyle son buldu.

*****

Kosova merkezli gezimizde birden fazla ülke ve millet gözlemle şansı bulduk. Gördüğümüz ülkeler yaklaşık beş asır boyunca Türk kültürü medeniyetiyle şekillenmiş ve imar edilmişlerdi. Bu eserler bazen konuşur bazen de görünür oldular.

Geziden çıkardığım en büyük sonuç konuşur eserlerin korunması yönündedir. Konuşur eserlerden kastım halen Türkçe’yi unutmayıp konuşabilen, Osmanlıyla bölgeye yerleşen, vefakâr Osmanlı tebaası ve Türk soydaşlarımızdır. Çok güzel ve hazin durumlar görme ve Ferhat Derviş Bey’den dinleme fırsatı bulduk.

Güncel yazılar ve konferanslarda, Türkçenin korunmasına sürekli dikkat çekilmektedir, bu çabanın sebebini bu gezide iyice anlama fırsatı buldum. Çünkü dilini kaybeden insan kültür medeniyet adına her şeyini kaybetmiş olmaktadır. Bir nokta dil bir insanın kimliğidir. Dilini unutan bireyin, sadece dilini değil, medeniyetini kültürünü de unutup günlük hayatta kullandığı anlaştığı dilin etkisindeki medeniyete göç etmektedir. Manidardır ki, bu çıkarımları gezimizdeki gözlemlerimden yapmaktayım.

Balkanlarda yaşayan Türk Kültür Medeniyetinin korunması ve devamı adına bu merkezlere dil konusunda daha fazla yatırım yapılması, alınacak sonuçların görülmesi içinde Prizren’den 10 km mesafedeki Mamuşa’ya gidilmesinde fayda olacağını düşünmekteyim.

Türkmen Gerçeği ve Sözde Çözüm

Çevremizde olup bitenler sürekli aleyhimize gelişiyor. Önce Irak, daha sonra Suriye’deki gelişmeler Türkiye’ye itibar kazandırmadı. Tam tersine güvenilirliğimizi yıprattı. Birbiri ile çelişen politikalar Türkmen gerçeğini göz ardı eden çarpık zihniyet, Irak’ta ve Suriye’de Türkmenlere yönelik saldırıları cesaretlendirdi. Irak’ta Tuzhurmatu‘da gerçekleştirilen intihar saldırısıyla Türkmenler 13 şehit verdiler. Bu şehitlerimizden birisi de bu yıl Ocak ayında bir cenazeye yapılan intihar saldırısında yaralı olarak kurtulan Ali Haşim Muhtaroğlu‘dur. Rahmetli Muhtaroğlu İstanbul’da tedavi edilmişti. Kendisi ile resmi makamların ne kadar ilgilenip ilgilenmediğini bilemiyoruz. “Biz Irak’taki soruna Türkmen gözlüğüyle bakmıyoruz” diyen bir anlayışın Irak’taki üzücü olaylardan sorumlu olmadığını söyleyemeyiz. Kuzey’de sözde kardeş Barzani’nin, Güney’de ise Bağdat yönetiminin insafına terkedilen soydaşlarımız rahmetli Muhtaroğlu’nun da belirttiği gibi soykırımlarla karşı karşıyadır. Şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Irak’ın kuzeyinde Türkiye düşmanı Barzani ile sözde dost haline sokulmamız, terörle mücadeleye büyük sekte vurmuştur. Ardından dış patentli açılım ve sözde demokratikleşme maceraları ülkeyi bugünkü üzücü noktaya getirmiştir. Yapılan birçok araştırmada teröristbaşının Kürtler arasındaki güvenilirliği %20’lerin altındayken, yapılan yanlışlar ve dış baskılara boyun eğilerek bugünkü noktaya gelinmiştir. Ayrımcılığın etnik temelde olduğunu düşünenler %16 olmasına rağmen, uygulanan parçayı bütüne tercih eden etnik merkezli politikaların bu oranı arttırabileceği söylenebilir.

İçeride ve dışarıda dün Osmanlı’ya, bugün Cumhuriyet Türkiye’sine karşı olanlar el ele vermiş, çoğu Kurmançca bile bilmeyen etnik ırkçılar, TBMM’nin açılışına ve kapanışına bile karışır olmuşlardır. Çözüm adı altında bu çirkin çözülme sürecinde Türkiye’nin milli egemenlik hakları ve varlık sebebi hakaretlerle dolu tartışmalara konu olmaktadır. Sorun dün de bugün de Kürtlerin sorunu olmayıp Kürtleri kullanıp Anadolu’yu haçlılara açma sorunudur. Bu yolda bazılarına taşeronluk yaptırılmaktadır.

Terör örgütü ve başındaki katil tarafından akiller heyetinin kurulması tavsiye edilmiş, gerçekleri ve araştırma sonuçlarını çarpıtmak amacıyla bu grup kurdurulmuştur. Grupta yer alanların çoğunun ne ölçüde yanlı ve kendi ülkeleriyle başkaları adına kavgalı oldukları gizli değildir. Ülkenin hemen hemen her yöresinde tepkilerle karşılaşan bu grubun vereceği raporlar ilk günden belli idi. Halkla temas adı altında belirli sayıdaki yandaş ile temas, işin vitrinini ve kamuflajını oluşturuyordu. KONDA’nın 2010 tarihli araştırmasına göre Kürt deneklerin sadece %12,2’si bu macerayı “Çok İyidir” şeklinde değerlendirmiş , %22,7’si ise bunu “göstermelik” olarak düşünmüştür. (KONDA 2010) Konsensus’un 2009 yılındaki araştırmasında açılım paketini onaylamayanların oranı %67,2’dir.

Yapılan hemen hemen bütün araştırmalarda, açılım adı altındaki çözülme süreci bir iki bölge hariç vatandaşın en azından yarısı tarafından kabul edilemeyen bir projedir. Açılım sürecinin örgütün amaçlarına hizmet ettiği görüşü CHP ve MHP seçmeninde %90 düzeyindedir. AKP seçmeni Kürtler arasında bu oran %50 ve diğerlerinde de %65’tir. Terörle mücadele politikasını başarılı bulanlar Kürtlerde %23, Türklerde ise %18’dir. “Açılım ile devlete güvenim arttı” diyenlerin oranı da Türklerde %20, Kürtlerde ise %41’dir. Yoğun propagandaya rağmen… “PKK veya Öcalan ile görüşmeyi destekliyorum” diyenler Kürtlerde %53, Türklerde ise %13,5’tir. “Federal yapıyı çözüm görenler” Kürtlerde %5,7, BDP’ye oy verenlerde ise %11’dir. Katilbaşına ev hapsi uygun diyenler Kürtlerde %14,4, Türklerde ise %1,6’dır.

Anayasa’da “Atatürk ilke ve inkılaplarına, Atatürk Milliyetçiliğine yer verilmelidir” görüşüne karşı çıkanlar, TESEV’in araştırmasına göre %9,4’tür. Ülkenin resmi dilinin sadece Türkçe olmasını belirtenler %85’tir.