19.3 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 979

Kadın Deyince

 

Kadın deyince

Düşünürüm ince ince

Gelir aklıma

Binbir düşünce

Kadın deyince

Ah bilseniz

Ne çok üzülürüm

Sanki olacakları

Önceden bilirim

Oysa buyurdu Peygamberim

Güzel davranandır kadına

Hayırlı ümmetim benim

Ey yârenler

Dost acı söyler

Bilirsiniz akışını suyun

Siz bir de benden duyun

Eğer kadınsa konumuz

Ona bağlı sonumuz

İstiyorsan hikmetince kadına gâlip

Olmalısın kuzum sözde ona mağlup

Kadın olursa hatâlı

Sakın incitme ânı

Bağırırsa şâyet

Olmalısın sessiz gâyet

Bağırıp çağırsa da

Kendini hep kayırsa da

Sakın varma üstüne

Üstüne kondurma toz

Varsın sırasında haklı olsun elceğiz

Unutma ki biz her zaman erkeğiz

Eksik etektir o her zaman

İncitme onu hiçbir zaman

Unutmayın durup dururken kadına lâf yok

Böyle demeyen kişiye söylenecek söz çok

Çünkü olacaktır o bir gün anne

Hatâsından kusûrundan sana ne

Kolay mı hiç birader olmak anne

Yakışır mı buna demek bana ne

Ah bilsen kadınlık ne zor

Hiç bakmazsın karın’a hor

Zor dostum hoş davranmak zor

Erkek olmak insana kor

1103

İstiyorsan olmak gerçek er

Kadına olmalısın sırasında nefer

Hayat yolunda ederken uzun bir sefer

Çünkü

Yükün altında

Odur aslında ezilen

Yükün altında

Odur aslında büzülen

Odur gerçekte yükü çeken

Yarınlara ümit tohumu eken

Kadın deyip geçme azîzim

Bir düşün

Yarınlar için kuracağın düşün

Onlar yoksa içinde işin

Boşuna yorulma be dervişim

Faydası yok bu yarım gidişin

Kadınsız atılan ayak

Olur hep yarım yamalak

Yağar karanlıklar

Sağnak sağnak

Olur her yer

Kapkara bir sığınak

Kaplar her yanı

Zifiri bir karanlık

Kadının gülümsemesi

Hayâl olur artık

Öyleyse gerçek bir erkek

Kadına kafa tutar ne demek

Kadına atar sopa

Vurur değnek

Ne demek

Dur ve düşün kadının yanında

Etme tavırda lâfızda kusur

Bulmak istiyorsan

Şayet huzur

Bekliyorsan ömür boyu

Ondan hürmet

Olsun bütün bunlar sana

Birer hikmet

Hadi göreyim seni

Göster kendini

Be hikmet

Çünkü

Kadın demek

Dünyada sevilecek üç şeyden

Biridir dedi Peygamber

1104

İşte ondan

En güzel haber

Kadındır be dostlar

Böyle bir inciye

Olunmaz mı sadef

Söyleyin Allah aşkına

Söyleyin be dostlar

 

 

 

Faili Tesadüfler Ülkesi

 

Tesadüfler çoktur dünyada, özellikle de bölgemizde.

Hani birden sohbet filan ederken filan darbeler, devrimler olur.

Arap Baharı tesadüfen başlamıştı.

“Türk Baharı”na sıçraması da tesadüfen oldu.

Bu gidişle İsrail, Almanya, İngiltere’de hiç bahar olmayacak.

İran’da bahar zaten pek olmaz.

1918’de İstanbul’un işgali de İngilizlerce tesadüfen oldu.

Akif kağıt karalarken İstiklal Marşını tesadüfen yazdı.

Doors bile tesadüfen belirdi ülkemizde.

Selda Bağcan “Zilleri taktı” derken tesadüfleri anlattı şarkısında.

Her bir yaprak kımıldamasında Soros arayanlar, nasıl oluyor da bu olaylarda tesadüfleri göremiyor?

Neydi hani! “Benim adım Kemal!”

Onunki de Merkel zaten.

Tesadüfler bitmez ki!  ,

Baykal’a yapılan kasetli darbeyi de tesadüfen ortalarda bulduk hani.

Sonra Kılıçdaroğlu tesadüfen uğradı partiye.

Ergenekon belası tesadüfen ortaya çıkar; Sokrat dahi tesadüfen zehir içer hapiste.

Rahmetli Mumcu’nun izinde güzel çalışmalar yapan Hablemitoğlu tesadüfen öldürülür.

Çalıştıkları konular arasında Alman vakıfları ve Türkiye’deki etkileriydi tesadüfen.

Siz tabi yine İran’a takılmıştınız değil mi?

Tevafukların olması da tesadüfen olur ülkemizde…

Tesadüfen Arap Baharı Türk yazı olsun isterler…

Alaton yaz sıcağında enerji tasarruflu klima satsın diye mi?

Sarıgül bahçeleri kurulması tesadüftür.

Ne zabıta farkında tesadüflerin ne de polis farkında.

Pijamalı adam purosuyla izler tepelerden.

İsterseniz, tesadüflerin bir kısmını da otoyol-köprü ihalelerinde arayalım.

Hani iptal edilen ihale var ya!

Tesadüfen  on binlerce  yağmurluk dağıtılır meydanlarda, sonra aynı tip çadırlar kurulur tesadüfen. Fiber kablolar döşenir meydanlara ve Turkcell araçları tesadüfen dolaşır.

“Siyasette hiç bir şey tesadüf değildir” demiş Roosevelt, tesadüfen!

Sudan tesadüfen bölünür; iki Almanya tesadüfen birleşirler.

Berlin duvarı tesadüfen yıkılır.

Divan Otel’den tesadüfen lojistik destekler gezerken park edilir.

Monte Carlo’da tesadüfen toplananlar olur.

CNN tesadüfen yayınlar yapar saatlerce.

Menderes kazara asılır iki bakanıyla, sonra Özal tesadüfen zehir içer…

Bu ülkede Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri de tesadüfen düşer; tesadüfen bulunamaz!

Tesadüfler öylesine etkilidir; yiğit adam şehit olur!

İran, İslam Cumhuriyeti olur tesadüfen.

Suriye tesadüfen Rusya’nın uzantısı olur ve tesadüfen Kuzey Irak karışır.

Öyle bir denklem.

Tesadüfler sonucu ekonomik krizler yaşarız; tesadüfen Arapların baharı, İsrail’in yazı filan olur. Demokrasi mevsim mevsim gelir.

FEMEN kızları, Bremen mızıkacıları tesadüfen vardır Taksim’de.

Greenpeach elemanları Divan Otelinde; Claudia Roth da Hilton’da.

Greenpeace nerde olsa ki!

Şimdi tekrar düşünelim Almanlar Gezi Parkının neresinde?

Suriye ve İsrail neresinde?

Almanya’nın Şam’a destek vermesinin arkasında ne olabilir?

Yunanlara bile, “sat adaları, öde borcunu!” derken milyarlar neden Esad’a gider?

Hasılı…

Şeytan’ın en büyük hilesi taş atınca öldürdüğünüzü sandığınız anda ortaya çıkar.

Sahi bu Arap Baharı sürecinde ne oldu?

Hangi ülke daha demokratik oldu?

Hangisi daha refah içinde?

THY ile tesadüfen gideriz uzaklara.

Hosteslerin rujuyla başlar, ayakkabılarıyla devam eder, sonra da saçlarına bağlarız meseleyi.

THY’nin bu aralar haftada  seferi var. Bu kime dokunur acaba?  ,

Kimimiz Lâle devrindeyiz; kimimiz karanfillerle yaşarız!

Gelin bu sefer Almanlar kaybetsin, biz kazanalım!

Kaybetmiş sayılmaktan bıktık değil mi?

Her zaman Almanlar kaybettiği için biz de kaybettik sayılmak olmaz.

Zaten Mustafa Kemal de Samsun’a tesadüfen çıkmamış mıydı?

 

 

 

Emperyalizmin Türk Politikası

 

Uluslararası platformda, güç ve iktidar mücadeleleri tarih boyunca sürdürülmüştür. 18 ve 19. Yüzyıllarda “güç dengesi” siyaseti; jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı Balkanlar, Anadolu, Orta Doğu, Kırım, Kafkaslar,  Kuzey Afrika, Akdeniz’in ve Karadeniz’in belli kısımlarındaki Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun topraklarına taşınmıştır.

Bu gün bahsettiğimiz toprakların bir kısmı üzerine kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde bu “güç dengesi” siyaseti, ufak tefek değişiklikler göstersede olduğu gibi sürmektedir.

Bu sebeple bu gün ülkemizde meydana gelen ve izahını yapmakta zorlandığımız olayların, neredeyse tamamı “Emperyalizmin Türk Politikası”nın yani Batılıların açık veya gizli sürdürdükleri faaliyetlerinin, politik yansımasıdır.

Bir defa Batı’nın ve onun yerli işbirlikçilerinin hedeflerinin iyi bilinmesi lazımdır. “Küresel Dünya Güçleri”nin ortak hedefi; nerede bir Türk varsa onu ufalayıp yok etmektir. Bu durum sadece Türkiye için geçerli değildir. Bu uzun bir tarihsel süreci olan, büyük bir politikadır. Yani yüzyıllardır uygulama alanı bulmuştur ve halende bulmaktadır.

Bu politikanın birinci safhası, Hristiyan topraklarının Türkler tarafından fethedilmesini durdurmaktır. İkinci safha ise, Türkleri Avrupa’dan atmak ve keşf ettikleri Türklere ait enerji havzalarına el koymaktır. Bunların hepsi olmuştur. Serv Antlaşması ise diğer bir safhadır. Bu antlaşma ile Türkiye küçük küçük devletçiklere bölünmek ve manda yönetimine sokulmak istenmiştir. Günümüzde tartışılan yerel özerklik, federasyon, konfederasyon gibi… ve bunlara yönelik bir adım olarak atıldığı söylenilen yeni “Büyük Şehir Yasası”!..

Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve Batılıların deyimi ile “Türk Milliyetçileri” bu gidişata çomak sokarak, bir “Milli Mücadele”vermiş ve Türk Milleti, bu vahim durumdan kurtarılmıştır. Atatürk düşmanlığının ve Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alma heyezanının altında yatan baş neden budur. Çünkü Atatürk; gidişatı görmüş, müdahale etmiş ve yol göstermiştir. Bu da “Emperyalizmin Türk Politikası” için büyük bir tehtidtir.

Bu gün ülkemizde ırk, dil, lehçe, din, mezhep, coğrafi bölge farklılıklarının gündeme getirilmesinin “Emperyalizmin Türk Politikası” ile doğrudan ilgisi vardır. Bu politikanın başarılı olması için her türlü argüman kullanılmaktadır. Örneğin; “Türkçe Olimpiyatları” denilen organizasyonun finalinde televizyon ekranlarına özellikle yansıtılan “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılı ve “Atatürk” imzalı tişört giymiş çocuklar ve Sivas’ta Madımak Oteli’nin yakılması sureti ile katledilmiş insanlarımızın anılmasında, Türk Milleti ve Atatürk’ün kurduğu Türk Devletine düşman olanların “katil devlet hesap verecek” sloganları arasında Atatürk’lü Türk Bayraklarının sallanması gibi! Hepsi yani Türk Bayraklarının ve Atatürk’ün buralarda kullanılması,Türk Milletinin aklını karıştırmak için bilerek yapılmışişlerdir. Ve emperyalizmin, Türk politikasının oyunlarıdır…

Diyarbakır’da geçtiğimiz günlerde toplanan konferansta sarf edilen “Kuzey Kürdistan” sözüne ve PKK’nın basına yansıyan tehtidlerine, halen Başbakan R.T. Erdoğan’dan bir cevap gelmedi. RTE; üstte verdiğim örnekler gibi balkonlara hala Türk bayrağı, olmadı Üç Hilalli MHP bayraklarını astırmakla meşgul. Görüyorsunuz değil mi? Üç ayrı cephe ama kullanılan Türklük, Türk Bayrağı, Türk Tarihi…

Halbuki“Kuzey Kürdistan” meselesi yeni değil. Emperyalizmin Türk Politikası, bu “Kuzey Kürdistan”ı da yıllar öncesinden içeriyor. Mesela eski ABD Büyükelçisi Pearson “Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun Kuzey Irak’la tek bir ekonomik bölge haline getirilmesini…” çok önceleri söylemişti.Günümüzün ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’de Van gezisinde, Türkiye’nin çöz(ülme)üm sürecine % 100 destek verdiklerini ve Van’ın “Ermeni ve Amerikalılar içinde çok özel, çok önemli ve tarihi bir yer” olduğunu vurgulaması da, bu politikanın dışa vurumundan başka bir şey değildir.  Yine Barzani’ye ait internet sitesinde daha da ileri gidilmiş “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin işgalci olduğu…” kaydedilmiştir. Şimdi başta Erzurumlulara, Türk Milletine, “bir daha bir daha” anlayışı ile hareket edenlere kaç gündür “Erzurum Kuzey Kürdistan’da mı?” diye soruyorum.

Ve cevap alamıyorum! Niye, çünkü düşünemiyorlar. Din diye yutturulan ama İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan bir uyuşturucu anlayışın etkisi altına girmiş olan kitleler, hiç bir şeyin farkında değil. Eğer Rus’un ve Ermeni’nin zulmüne şahit olan Erzurumlular, kendilerinin dün Ermenistan’a dahil edildikleri gibi bugünde Kuzey Kürdistan’a dahil olduklarını bilseler, bu bile yani sadece Erzurumluların “Emperyalizmin Türk Politikası”nın uygulayıcısı olan yerli işbirlikçileri alaşağı etmesine yeterde artar…

Ne bileyim, belki bunları biliyoruz da, söylemek, haykırmak işimize gelmiyor. Ama tarih okumak lazım. Tarih, bizim gibi davrananların ve tuzakların farkına varamayanların başına neler geldiğini yazıyor.

Allah korusun…

 

 

Gençler Toplumların Sinir Uçlarıdır

 

Yazımıza Hz. Mevlâna’nın bir sözüyle başlayalım. “Dün dünde kaldı cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım”.

Eskiden toplumu bir hırka bir lokmaya razı eder, karşılığında da olmadık iltifatlar alırdınız. Memleketin herhangi bir yerine devlet tarafından bir hizmet götürüldü mü,  bir yere yatırım yapıldı mı, insanlar istisnasız mutlu olurlardı, hizmeti getiren devlet yöneticilerine dualar ederlerdi.

Ama şimdi öyle değil maalesef, bu görüş, bu felsefe inkıraz etti artık. İnsanlar kendilerinin de hesaba katılmasını, herhangi bir yere bir eser yapılacağı vakit kendi görüşlerinin de alınmasını istiyor. İstiyor ki çevresine, köyüne, şehrine herhangi bir eser yapılacağı zaman kendi rızası yoksa eğer o eser oraya yapılmasın.

Dayatma ve dikta istemiyor günümüz insanı. İstiyor ki, kim olursa olsun, ister cumhurbaşkanı, ister başbakan, isterse vali. Kendi beğendiklerini bana zorla beğendirmeğe kalkmasın.

Hürriyet Gazetesi yazarlarından, Melis Alphan hanımefendi, geçtiğimiz günlerde “Başbakanlar bile kendi zevkini başkasına dayatamaz” başlığı altında nefis bir yazı kaleme almıştı. Yazıyı baştan aşağı zevkle okudum, ne kadar doğru söylüyordu, Gezi Parkı eylemiyle ne kadar da güzel örtüşüyordu? İşte günümüz insanının ve gençliğinin isteği ve arzuları bunlar, Gezi Parkındaki gençler işte bu konular için günlerce direnip eylem yapıyorlar. Efendim Başbakan Erdoğan, modern mimari ile karşılarına gelen, mimarların eserlerini kabul etmiyormuş. Kendi zevkine saygı duyarız ama öyle yetkili bir yerde bulunan kişinin de topluma illa da eski klasik eserleri seveceksiniz diye dayatmasına da karşı koyarız. Mimar Sinan; tamam bizim dehamız ama, Ahmet Vefik Alp‘in şu sözüne de saygı duyup, kulak vermeliyiz. “Ben Mimar Sinan’ı aşmalıyım.”

Gerçi İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, olayı çözdü, gençleri anlamaya çalışıyor – “Bundan sonra şehrin herhangi bir yerine çöp bidonu da konacak olsa onu oradaki halka soracağım” diyor. Keşke sayın Başbakan eğer başka bir hesabı yoksa, o da olayı anlasa ve daha ilk günden gençlerin yanına gidip, olarla konuşup, anlaşıp, üç-beş çapulcu diyeceği yerine onları onore edici ifadeler kullanıp, kol kola girip, halay çekerek bu işi tatlıya bağlasa daha iyi olmaz mıydı?

Dış güçlerden, faiz lobilerinden, AB ve ABD den şüphelenip komplo teoriler üreteceğinize; yöneticiliğin en büyük vasıflarından birisi de bu; gençlerle anlaşıp bu şer odakların çabalarını boşa çıkarsaydınız ya?

Bundan sonra akıllı yöneticiler, gençliğin sesine ister istemez kulak vermek zorunda kalacaklar. Çünkü onlar toplumun sinir uçlarıdır. Toplumun ve halk yığınlarının dile getiremediği konuların sözcülüğünü yapıp onların tercümanı olacaklar. Üstelik çapulcu falan da değil onlar. Gezi parkında yapılan istatistiklere göre direnenlerin %76’sı ya yüksek okul mezunu ya da halihazırda okuyorlar.

Bu arada Gezi Parkı olayları devam ederken Meclis’te de Türkiye’nin kaderiyle hayati ilgisi olan bazı kanunlar gece yarısı baskınlarıyla geçirildi. Özellikle Türk topraklarında yabancılara tanınan petrol ve maden arama yetkisi TPAO ve MTA’nın tekelinden alınarak yabancılara devredilmesi ki, oldukça geniş bir konu; inşallah gelecek yazımızda da bu konuyu işleriz.

 

 

Ramazan ve Helal Kazanç (1)

Cenab-ı Allah’a sonsuz hamdü senalar olsun ki; on bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerife bir kere daha ulaşmış bulunmaktayız.

Ramazan ayı; “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluş” (Tergib, II, 94-95)olan,birçok fazilet ve güzelliklerin bahşedildiği mübarek bir zaman dilimidir. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) Şaban ayının son günlerine girildiğinde;“Ey insanlar! Sizi büyük ve mübarek bir ay gölgeledi” buyurarak, Ramazan ayının gelişini insanlara müjdelemiştir.(Et-Terğib,  94-95)Ashab-ı kiram da, her yıl bu mübarek ayı sevinçle karşılamışlardır. Bizler de Ramazan’a kalben, ruhen ve bedenen hazırlıklı olmalı, onu büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılamalıyız.

Ramazan Kur’an ayıdır, çünkü insanları karanlıktan aydınlığa çıkaran, en doğru yolu ileten ilâhî kelam olan Kur’an-ı Kerim bu ayda indirilmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ramazan ayı; insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği aydır” (Bakara, 2/185) buyurmaktadır.

Ramazan-ı şerif oruç ayıdır. İslâm’ın beş temel esasından birisi olan (Buharî, İman, 2; Müslim, İman, 5) oruç ibadetinin Ramazan ayında yerine getirilmesi farzdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Böylece umulur ki (haram ve günahlardan) korunursunuz.”(Bakara, 2/183)

Ramazan ayı bağışlanma ayıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de gece ibadetini (teravih namazını) sünnet kıldım. Kim, faziletine inanarak ve alacağı mükâfâtı Allah’tan umarak orucunu tutup, gece ibadetini yaparsa, anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulur.”(Nesai, Sıyam 40; İbnMace, İkame 173)            

Ramazan hayır, iyilik, yardımlaşma ve dayanışma ayıdır. Mü’minler, Ramazan’a mahsus sadaka-ı fıtırlarının yanı sıra servetlerinin zekâtını da genellikle bu ayda fakirlere ulaştırmaya gayret ederler. Ayrıca bu ayda nafile olarak sadakalar verilir, mü’minler iftar ve çeşitli vesilelerle birbirlerine ikramlarda bulunurlar, yapılan infaklarla ihtiyaç sahipleri görüp gözetilir.

Bu ay; tutulan oruçları, kılınan teravih namazları, okunan hatim ve mukabeleleri, fitre ve zekâtları, iftar ve sahurları, dua ve niyazları ile baştan sona bir rahmet, mağfiret, bereket ve mükâfat ayıdır. Ramazan-ı şerif Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ifadeleriyle; “Cennet kapılarının açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı ve şeytanların zincire vurulduğu bir aydır.”(Buharî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 1)

Ramazan ayı mü’minler için kötü huylardan ve alışkanlıklardan kurtulma ve ahlâken olgunlaşma fırsatıdır. Sürekli kötülüğü emreden nefis, bu ayda yapılan mücahede ile terbiye edilir. Zira Kur’an’da, orucun farz kılınmasının amacının takvaya ulaşma/Allah’tan sakınma olduğu bildirilmiştir. (Bakara, 2/183) Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Oruç günahlara kalkandır”(Buhârî, Savm, 8) buyurmuştur.

Ramazan ayı; kötülüklerin unutulduğu, haramların terkedildiği, kulluk şuurunun doruk noktaya ulaştığı bir aydır.  Bu ay mü’minlerin dua ve ibadetlerini artırdıkları, tövbe ve istiğfarla günahlarından arındıkları, iyilik ve hayırda yarıştıkları, birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının pekiştirildiği bir aydır.

Ramazan,mü’minler için muhasebe ve yenilenme ayıdır. Müslümanlar bu ayda kötü alışkanlıklarından kurtularak iyi, güzel ve yararlı yeni alışkanlıklar kazanma fırsatı bulurlar. Bundan dolayı Diyanet İşleri Başkanlığımız, her Ramazan ayında fert ve toplumun huzur, güven ve mutluluğu için hayati öneme sahip konuları gündeme taşımakta, Ramazan ayının manevî atmosferi içerisinde bu konuların daha iyi anlaşılıp yaşanmasını hedeflemektedir.

Bu yılın Ramazan ayı teması da, “Helal Kazanç ve Helal Lokma” olarak belirlenmiştir. Bu vesileyle; helal kazanç temin etme ve helal lokma ile beslenme konusunda öteden beri millet olarak sahip olduğumuz hassasiyetlerimize yeniden canlılık kazandıracak,  hata ve eksiklerimizi giderme imkanı bulacağız. 

NOT: 9 Temmuz Salı günü idrak edeceğimiz Ramazan-ı Şerif ayını tebrik ediyor; ilimiz, ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

(Haftaya Devam Edecek)

Büyük Türk Düşünürü Nihal Atsız Devletimizin Kuruluşunu Anlatıyor

Mensup olmakla övündüğümüz Türk Irkı, şimdiye kadar birçok devlet kuran bir topluluk gibi gösterilmiş ve bu netice bir hakikat diye herkes tarafından kabul edilmiştir. ” Çok devlet kurmak “, ilk bakışta bir meziyet gibi gözükmekle beraber dikkatle mütalaa olununca böyle olmadığı anlaşılır. Çünkü ” Çok devlet kurmak ” iddiası kabul edilince bunun tabii neticesi olarak bu devletlerin gayet kısa ömürlü birer müessese olduğu da, benimsenmiş olur ki, bundan da Türklerin devamlı devlet kurmak kabiliyetinden mahrum, istikrarsız bir millet oldukları neticesi çıkar.

Acaba hakikat bu mudur? Türkler hakikaten çok, fakat kısa ömürlü devletler kuran bir millet midir? Bu fikir, Türk Milliyetçilerinin de fikri olabilir mi?

Türkçülük bir dünya görüşüne malik olmalı ve onun kıyafetten takvime, soyadından aile telakkisine kadar her şeyi kendi zaviyesinde mütalaa eden fikirleri bulunmalıdır.

Bu mütalaalar milli şahsiyeti yaratacak ve milli şahsiyetin değeri nispetinde bize kıymet kazandıracaktır. Ben şimdi devletimiz hakkında fikirlerimi açıklayacak ve mesele üzerinde Türkçüleri düşünmeye davet edeceğim:

Otuz asırlık tarihimizde biz iki devlet kurduk.  Birincisi, tarihin karanlıklarından itibaren başlayarak son çağa kadar gelen ve kaydedilen devlet yani Türkistan’ da ki, asıl Anayurttaki devlet; ikincisi de Onbirinci asırda kurulup günümüze kadar gelen Ön Asya’da ki devlet, yani bizim devletimiz, Anayurt dışında kurulan devletler bu hesaptan hariçtir.

“Çok devlet” iddiası hükümdar hanedanlarını devlet sayan Şark Tarihçilerinin bize aşılayıp kabul ettirdikleri yanlış telakkiden doğuyor. Türkler, tarih yapan, fakat yazmayan bir millet olarak tanınmışlardır. Kendilerinden bahsettikleri Orkun yazıtları n da bile “Yukarı da mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldıktan sonra ikisi arasında ki insan oğulları yaratılmış, insanoğulları üzerinde ecdadım bumun Kağan, istemi Kağan hakim olmuş” şeklinde gayet kayıtsız ve kısa bir ifade kullanmışlar ve dikkate şayandır ki insan oğulları olarak da yalnız Türkleri saymışlardır.

Müslüman olduktan sonra ise, Arap, Acem tarihçilerinin telakkilerini tamamıyla benimsemişler, her hanedanı ayrı bir devlet ve hanedanlar arasındaki çarpışmaları milli savaşlar saymak gibi yanlışlıklara düşmüşlerdir.

Türkçü görüş, bu telakkiyi reddeder. Bizim telakkimiz tarihin hakikatlerini kendi zaviyemizden gören bir telakkidir. Tarihi, olduğundan büyük veya değişik göstermeye lüzum kalmadan kendi görüşümüzü ortaya sürmek ve başkalarının bizim hakkımızdaki görüşlerini kabul etmek gibi bir aşağılık duygusundan uzak bulunmaya mecburuz. Kendimizi başkalarının gözü ile tanıyacak değiliz.

Size bir örnek vereceğim: Bazı coğrafya kitaplarında “falan asırda dünyanın bilinen kısımları” diye haritalar vardır ve bu haritalarda Anayurdumuz meçhul bölümler arasında gösterilmiştir. Ecdadımızın oturduğu yerleri herhangi bir asırda herhangi bir millet bilmeyip de kendisince meçhul yerlerden sayar ve biz de bunu aynen kabul edersek bu objektif bir görüş mü, yoksa gaflet mi olur?

Eskiden mektep kitaplarında milli tarihimiz hicri 699 daki ” İstikal-i Osmani” ile başlardı. Şimdi öyle başlamıyor amma çok çok 1071 Malazgirt savaşına kadar gidiyor ve Anadolu’yu dolduran Karamanoğulları, Aydınoğulları gibi beylikler ayrı birer devlet olarak sayılıyor. Bu telakki hala hanedanları milleten üstün tutmak zihniyetinin mevlududur.

Devletimiz şu şekilde kurulmuştur: On birinci Asırda Anayurtta, yani Türkistan da, Karahanlılar sülalesi vardı. Anayurt dışında ve Karahanlılarla sınırdaş olarak da yine Türkler tarafından kurulmuş Gazneliler devleti bulunuyordu. Ecdadımız olan Türkmenler yani Oğuzlarla Karlukların Müslüman çoğunluğu bu iki Türk devleti arasında onların hakimiyeti ihtiraslarına alet olduktan sonra Gazneliler devleti bulunuyordu.

Ecdadımız olan Türkmenler yani Oğuzlarla Karlukların Müslüman çoğunluğu bu iki Türk devleti arasında onların hakimiyet ihtiraslarına alet olduktan sonra Gazneliler tarafından kendilerine verilen topraklara girdiler. Fakat askerliklerinde ki kuvvet ve şiddet dolayısıyla metbuları olan devleti ürkütmekte gecikmediler.

Gazneliler Türkmenlerin kudretini kırmak için başkanları Arslan Yabgu’yu hile ile yakalayarak hapsettilerse de başkanlarını kaybetmek onların gücünü kırmak şöyle dursun bilakis hınçlarını artırdı ve Gaznelilerle yapılan bir sıra çarpışmalardan sonra nihayet 1040 da kazanılan  ” Dandanakan” meydan savaşı ile Horasan da müstakil bir devlet kuruldu. İşte Horasanda kurulan bu devlet, İslam müverrihlerinin hükümdar sülalesine izafetle Selçuk Devleti dediği bu yeni teşekkül bizim devletimiz, yani Türkiye’dir.

Horasan da kurulan bu devlet Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu’yu sonradan fethetmiş ve en son aldığı Anadolu’nun kapıları 1071 Malazgirt savaşı ile açılmıştır. Selçukluların Türkiye İslamiyet’ten önceki ve sonraki bütün zamanlarda olduğu gibi, birkaç hükümdarla birden idare olunurdu. Devletin genişliği ve Türk hâkimiyet telakkisi bunu gerektiriyordu. Selçuk Türkiyesinde dört sultan bulunuyor fakat bunlardan üçü Horasanda ki büyük sultanı matbu tanıyordu. “Rum” yani Anadolu’da ki sultan bu tabi hükümdarlardan birisi idi. Bütün eski tarihlerimizde olduğu gibi tabi hükümdarlar, büyük sultana danışmadan yabancı komşularıyla ve hatta bazen birbirleriyle de çarpışıyorlar, fakat bu hal, Avrupa milletlerinde de gördüğümüz gibi devletin birliğini bozmuyordu.

Türkiye’nin tarihindeki garip bir tecelli ile devletimiz, bütün diğer devletlerden farklı olarak kurulduğu topraklar üzerine tutunan tek devlet örneği olarak kalmıştır. Almanya, İngiltere, Fransa hala kuruldukları topraklar üzerindedir ve normal olanı da budur. Bilfarz Fransa Galya’yı kaybedip de nüfusunun yarısı ile Kuzey Afrika’ya yerleşse veya İngiltere Britanya adasının Güney bölgesinden çıkarılıp İskoçya’ya sığınsa bu durum tabii sayılabilir mi? Sayılamaz. Onun gibi bizim de kurulduğumuz toprakları, hala Türklerle meskûn ve bu devleti kuranların mezarlarıyla süslü toprakları unutamayıp hissen oraya bağlı kalmamız kadar tabii bir netice olamaz.

Aile, cemiyet veya devlet, herhangisi olursa olsun bir topluluk faziletle kurulursa sağlam olur. Temelinde rezilet bulunursa çabuk çöker. Devletimiz faziletle kurulan topluluktur. Tarihe yiğitlik ve feragatle girmiştir. Devlet kurulduğu zaman başkanlığa üç namzet vardı. Fakat bu mevkie en büyükleri olan Musa Yabgu veya en kahramanları olan Çağrı Beğ değil en küçükleri Tuğrul Beğ geçirildi. Bunda savaş meydanlarındaki çelik kılıçlı demir bileklilerin, barıştaki insanı kalplerinden taşan bir şefkat duygusunun izlerini de görüyoruz. Çünkü Tuğrul Beğin çocuğu olmuyordu. Amcası ve kardeşi onun bu büyük ıstırabını devlet başkanlığı ile gidermek yolunu tuttular. İşte, devletimizin ilk başkanı, büyük Sultan Gazi Tuğrul Beğdir.

Selçuk hanedanlarından sonra bu devletin başında Çingiz hanedanı bulunmuş, büyük Çingiz İmparatorluğunun batı kolu olan İlhanlılar, sıklet merkezleri Azerbaycan olduğu halde Türkiye’yi yürütmüşlerdir.

Şimdiye kadar Çingiz halefleri, bizim tarihlerimizde Moğol veya Tatar diye anılarak yabancı bir devlet ve hanedan diye gösterilmiştir. Hakikate uymayan bu fikri kabul edince Türklerin uzun bir zaman yabancı hakimiyet altında yaşadığını da kabul etmek gerektirir ki bu da şimdiye kadar hiçbir zaman istiklalini kaybetmemiş bir millet olduğumuz hakkındaki övüncümüzü ortadan kaldırır. Eski Gök Türklerden indiği, çağdaş Çin müverrihleri tarafından kabul edilen Çingiz Han kültür ve mefkûre bakımından da Türk’tü. Onu yabancı gösteren şey, on üçüncü asırda artık Müslüman bir millet olan Türkler arasında eski dine bağlı kalan bir azınlığa mensup oluşu, bir de Moğollar üzerinde hakim bir ailenin ferdi olarak Arap ve Acemler tarafından Moğol diye ilan edilişidir.

İkinci hanedanımız olan İlhanlıların en büyük hizmeti Anadolu ve Azerbaycan’ı kati ve nihai surette Türkleştirmeleridir. Çünkü On birinci Asır başlarında en iyimser hesapla bir buçuk milyon tahmin edilen Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşenleri yarım milyondan fazla değildi ve bu nüfus bir asır kadar Rum, ermeni ve Gürcülere karşı taarruz, bir asır kadar da Latin ve Germen Avrupa’sına karşı amansız müdafaa savaşları yapmak mecburiyetinde kalmıştı.

 

Birinci Kılıç Arslan’ın Haçlı sürülerine karşı toplayabildiği Türk kuvveti ellibin kişişi ancak buluyordu. İşte bu kadar az olan Anadolu Türklerinin tarihte Hindistan, Çin ve Mısır’daki hakim Türklerin başına gelen “Temsil” felaketine uğramamaları İlhanlıların Anadolu’ya getirdikleri yeni Türk unsurları ve Anadolu’yla Azerbaycan’daki yabancıları büyük ölçüde sürdürmeleriyle kabil olmuştur. Bunu vahşet sayan Avrupalıların Türkistanda büyük kırgınlıklar yapan ve teslim olan bazı şehirlerin ahalisini top yekûn öldüren Makedonyalı İskender’e “büyük” sıfatını vermeleri mantıksızlığın ve biraz da bize karşı kinin mahsulüdür.

Avrupalılar bütün Asya Milletlerini yenebildikleri halde Türklerin tek başlarına bütün batı dünyasına karşı asırlarca süren şerefli mücadele ve müdafaasını unutamıyorlar. Onun için kendilerinde ve başkalarında normal gördüklerini bizde kusur olarak ileri sürüyorlar. İlhanların Azerbaycan’ı kesin olarak Türkleştirmeleri Acemleri de garip iddialara sevk ediyor. Onarın fikrince “Moğollar” Azerbaycan’ı alıp Acem olan ahalisinin diline iğneler sokmak suretiyle halkı “Türkçe” konuşmaya icbar etmişlerdir. Bir milletin, diline iğne sokulduğu için yabancı bir dili topyekûn öğrenerek konuşmaya başlamasının hakikatle bağdaştırılmasında ki gülünçlüğü dinleyiciler takdir eder.

İlhanlılar çağında bu devlet Tebriz ve Merega civarından idare olunmuştur. Nasıl İznik, Konya, Kayseri, Bursa, Edirne, İstanbul, Ankara şehirleri başkentlik yapmışsa Azerbaycan’ın şehirleri de bir zamanlar aynı vazifeyi ifa etmiştir. Bu; cevvaliyetin, hareketin, enerjinin ve gençliğin alametidir. Nitekim milletimiz Yirminci asrın medeni milletleri içinde göçebe halka malik tek milletse bu onun geriliğinden ziyade hayatiyetini ve gençliğini gösterir. Anadolu’da bizden önceki Hitit ve sair milletleri mahveden sıtma gibi hastalıklar Türkleri yok edemedi edemeyecek. Köy ve kasaba sıtmadan kırılanların yerini derhal yayla ve dağdaki göçebeler işgal ederek siperde ölen askerlerin yerini tutan yeni kuvvetler gibi tarih ve zaman içindeki vazifelerini almaktadır.

Bir asır süren İlhanlı Hanedanı sırasında, yanlış tarih telakkisinin müstakil hükümdarlar saydığı Osman Gazi ve onun oğlu Orhan Gazi birer şanlı uç beyinden başka bir şey değildi.

Yine aynı yanlış tarih telakkisi Temür’ün yabancı, tatar ve düşman sayılmasını intaç etmiştir. Temür veya Türkistanlıların söyleyiş şekline göre “Aksak Temir Bek”, Kunlar, Gök Türkler ve Çingiz gibi mefkurevi Türk Devletini gerçekleştirmek isteyen bir hükümdardır. Onu bizim yani Türkiye Türklerinin milli düşmanımız saymak yanlıştır, günahtır. Milliyetçi bir tarih görüşü Ankara savaşını bir kader kavgası saymak mecburiyetindedir. Ankara savaşında Aksak Temir ordusundaki Türkmenlerin sayısı belki de Yıldırım ordusundakilerden daha çoktu. Bu kadar insan vatan haini miydi? Bu kadar çok vatan haininin bir araya gelmesi ne imkân var mı? Onlar bu kavgayı bir hanedan ve otorite kavgası sayıyorlardı. Aksak Temir Bek Umumi Türklük bakımından suç işlemiş midir? Bunun münakaşasını bir tarafa bırakıyorum. Çünkü her insanda kusur bulunabileceğini kabul ediyoruz. Tarihimizin en büyük fertleri olarak düşünebileceğimiz Fatih, Yavuz, Kanuni hatta Alparslan’da kusur yok mu idi? Gene en büyük fertler sayacağımız Mete’de, Kürşad’da, Tonyukuk’ta KülTeğin de bir takım kusurlar bulunmaz mı? Elbette Aksak TemirBekde büyük Türklük bakımından bir takım hatalı hareketler yapmıştır. Fakat o ilerisini görebilen bir insandı İslav tehlikesini görmüş ve Yıldırım’a Rus-Leh-Litvan sürüsünü müştereken imha etmek teklifini yapmıştır. Avrupa şövalye ordularını tepeliyen en büyük şövalye Yıldırım, maalesef bunu reddetmiştir. Acaba reddetmeseydi de o iki muhteşem ordu birleşseydi ne olurdu? Şimdi aramızda bulunan bir Türkçü şairin dediği gibi;

Bütün Türkler bir olsa başkalaşır gidişler.

Aksak Temir Bek yalnız büyük Türk şairi Abdülhak Hamid tarafından başka bir görüşle mütalaa edilmiş ve kendisine hak verilmiştir. Hamid’in “Kambur” adı altında birleştirdiği beş piyesi vardır. İlhan, Tarhan, Tayfalar Geçidi, Ruhlar, Arziler ilk ikisi dünyada, üçüncü ve dördüncüsü uhreviyet âleminde sonuncusu gene dünyada geçen ve birinin zevali olan bu piyeslerin üçüncüsünde Aksak Temir’in ruhu da konuşmaktadır. Eserlerin baş kahramanı olan “Kambur” Abdülhak Hamid’in kendisidir. Şair bütün fikirlerini felsefelerini, her şeyi ona söylemektedir. Kamburun kendisi olduğunu bizzat Hamid tasrih ediyor. Gariptir ki bu eserlerde “Kambur” Aksak Temir’in babası olarak gösterilmektedir. Hiç şüphesiz Hamid Aksak Temir Beğin babasının Turagay olduğunu biliyordu. O halde niçin kendi felsefi ve fikri şahsiyetinin oğlu olarak kaleme almıştı? Her halde büyük adamlardaki altıncı duygunun, sezginin tesir ile Hamid onun ülküsünü kavramış ve takdir etmişti. Hamid “Tayfalar Geçidi”nde Aksak ve Temir’in ruhuna şöyle dedirtiyor:

Ben a’recim  (1), yolumda fakat sanma aksadım;

Tatar ü Türk’ü müttehit etmekti maksadım.

İnsan yaratmak üzre yok ettim ceninleri:

Elbet duyulmaz onların ah ü eninleri.

Dar-i fenayı ben boyadım keyfe mettafak,

Sizler o rengi kan deyiniz, ben derim şafak!

Tatahir için zamaneyi kanlar döken, yıkan

Ma’fü olur Melaikeden almış olsa kan…

İnsan yaratmak üzere ceninleri yok etmek, büyük eser çıkarmak için yapılan acı bir ameliyattır ve başkaların akan rengi gibi gözüken şeyin şafak olması da beşeri her hadisenin zıt olan zümrelere başka başka gözükmesinden ibarettir. Devrin çirkefini yıkamak için kan kullanmak ve bu kanı meleklerden almak Hamid’e yakışan heybetli bir fikirdir.

Aksak Temir zamaneyi tathir için kan kullandı. Fakat bu temizlik için onun Hint, Acem, Ermeni ve Frenk kanı dökmesini vahşet saymak gafletine düşmeyiniz. Hiçbir millet tarih huzurunda kendi kendisini itham hatasına düşmüyor.

Temir ‘i, Anadolu’yu dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandırmak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmet ve oğlu Büyük Murat yani İkinci Murat, Türkistan da ki Aksak Temir’le oğlu Şahruh’a tabi birer hükümdardı. Bu suretle de bir Türk birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye’deki Osmanlı Hanedanının hâkimiyeti ancak Fatih devrinde başlamış ve Cumhuriyete kadar devam etmiştir. Şimdi Türkçü olarak düşünelim: Selçuk, İlhanlı, Temir, Osmanlı Hanedanları ile Cumhuriyet devri hep birden bir tek devletin hayatını teşkil etmiyor mu? Bunların ayrı devletler gibi görmek kendi kendimizi parçalamak olmaz mı? Temir’le Yıldırım iki düşman ordunun kumandanları olunca birbirlerine karşı çok sert davranan Karaman Oğulları ile Osmanlı Oğulları veya Osmanlılarla Akkoyunluları da ayrı devletler ve milli düşmanlar saymak mecburiyeti doğmaz mı? Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendinizi onun milletinden saymakta hakkımız yoktur. Buna hakkımız olmadığı gibi devletimizin kurulduğu toprakları da bu gün yabancı ülke saymaya mecbur değiliz. Türkiye, Rumeli’yi, Anadolu’yu kaybetse Anadolu toprakları da bizim için yabancı mı olur? Milli durum yalnız bir anın, bir zamanın durumu değildir. Çünkü millet de yalnız bir zamanda yaşayan insanlar değildir. Dün yaşamış olanlarda yarın yaşayacaklarda Türk Milletini teşkil ediyor. Dünkülerin hakkını feda edemeyiz. Bu devleti kuranların ve bize bu gün burada yaşamak imkânı verenlerin mezarları ile dolu yerleri düşünüp sevmek hakkımız ve vazifemizdir.

Kardeş kavgası her yerde olur. Napolyon Almanya’yı istila ederken Cermenya İmparatorluğunu teşkil eden devletlerden bazıları Napolyon’la birlikte asıl Almanya ya karşı harp etmişlerdir. Fakat Almanlar Prusya ve Bavyera’yı ayrı devlet ve millet saymadıkları gibi Bavyeralıları da hain telakki etmemişler, ancak bu kardeş kavgalarında bazı ibretler çıkarmayı başarmışlardır.   

Nazi Almanyası Çek – Slovakya’yı istila edip dünya basınının hücumlarına uğrayan Hitler cihana karşı şu mucip sebepleri ileri sürmüştü: “İlk Alman İmparatorlarının Prag’da yaşamış olduğunu unutuyorlar” görülüyor ki başka Milletler istilai emelleri için bile eski birlik hakkına dayanıyorlar.

Bizim ilk padişahlarımız Horasan’da yaşayıp ölmüş, fazla olarak da o bölgeye ebedi Türklük damgası vurmuştur. Velhasıl yine bir Mayıs ayında 1040 yılının 25 Mayısında kazanılan Dandanakan meydan savaşının akabinde kurulan devletimiz bu güne kadar aralıksız gelen bir devlettir.

3 Mayıs’ın manasına gelince: Tarihimiz içinde bir uyanışın başlangıcı olmak bakımından mühimdir. Batı medeniyetine giriş hareketi olan, fakat yanlış anlayış ve tatbik ediş yüzünden bir aşağılık duygusunun teşekkülüne sebebiyet veren Tanzimat’ tan beri kendimizi inkârda çok ileri gittik. Hatta medeniyetlerin ülkelere hiçbir gümrüğe uğramadan gireceğini, garp medeniyetini alırken onun tekniği, sanatı ve ilmi ile birlikte fuhşunu da almamızın zaruri olduğunu söyleyen hatiplere rastladık. 1944’te bu ileri gidişin ne derecelere geldiğini biliyorsunuz. Temiz Anadolu çocukları köy enstitülerinde birer komünist olarak yetişsin diye neler yapıldı. Bunu yapanların çoğu bugün teşhir olunmuştur. Haklarında daha da nice vesikalar ortaya dökülecektir. Bir sabah komünist olarak uyanmamız gibi korkunç ihtimali 3 Mayıs 1944 de birkaç bin meçhul Milliyetçi gencin yaptığı asil ve şuurlu hareket önledi. Millet kendisine yapılmakta olan suikastı anladı. Gerçi 3 Mayıs birçok ıstıraplar kaynağıdır. Fakat o ıstıraplardan şuur ve saadet doğmaktadır. İlk zamanlarda küçük guruplar halinde sessizce kutlanan 3 Mayıs bugün kuvvetlenen ve büyüyen padişahlarınızın türbeleri önünde yapacağımız resmi geçitlerin heybetini ve ihtişamını tasavvur ediyor musunuz?

Fazilet temelleri üzerine kurulan devletimizin birkaç kara gün geçirmesi onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki bir iki vezin veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse bir iki çelmede bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir. Çünkü uğrunda ölmeye hazır olanlar var.

           

 

           

İnsan Kal

Kimi açtır, gönlü tok,
Kimi fakir, şükrü çok,
Kimi gölge, kendi yok.
Bazen yeme, börek bal,
Halden anla, az aç kal.

Garip; hasta, kem yara,
Bekler müşfik, el sara,
Belki sensin, bul ara.
Derman bulup, ilaç çal,
Çare olup, müşfik kal.

Yetim öksüz, elbet var,
Em ol, okşa, hem de yar,
Giydir, doyur, içir, sar.
Hayat değil ki masal,
Gerçeği gör, dürüst kal.

Komşunu bil, gör tanı,
Bir şey çeker mi canı?
Var mı suyu ve nanı?
Temin eyle, haber sal,
Kaynaş tanış, sıcak kal.

Akraban can, ara sor,
Sakın kırma; deme çor,
Irak durma, görme hor,
Onlar kökün, sensin dal,
Candan sarıl, hoşnut kal.

Çocuklar, onurumuz,
Evlat ve torunumuz,
Olmasın, sorunumuz.
Elzem olan, her şey al
Çok severek, umut kal.

Şerden kaçın, hayra koş,
Her canlıya, davran hoş,
Fayda sağla, durma boş,
Erdem huyda, güzel hal,
Bozulmadan, insan kal.

Kalpler nazik, gir yıkma,
Şefkat göster, var çıkma,
Hoşgörüden, hiç bıkma.
Haseneyle, bitmez mal,
Cimri olma, cömert kal.

Koşulsuz sev, duyma kin,
Hem ön yargı, çok çirkin,
Dostu şeytan, her şirkin.
Ne gıybet et, ne kir çal,
Dürüst, dobra, temiz kal.

İktidar ve Muktedir Olmak

İktidar ve Muktedir Olmak

AKP iktidarı ile yeni bir düzen kurulmak istendi ve uygulamaya çalışıldı.

Ama, yeni gelişmelerle birlikte bu kurulmaya çalışılan dönüşüm ve değişim, bütün desteklere rağmen, bütün gayretlere rağmen, başarılı olamadı.

Toplumsal dönüşüm denen olay, kolay sağlanamıyor. Ben istedim oldu anlayışıyla, öfke, kibir ve gurur ile, dönüştürmeye çalıştığınız insanlar arasında ayrım yaparak olmuyor. O zaman, ancak, toplumun bir kısmını belki dönüştürmeye muvaffak olursunuz, ama toplumu tamamen dönüştüremeyeceğiniz için, dönüşenler de bir süre sonra aslına rücu eder.

Ülkemizde yaşananların temelinde yukarıda özetlediğim konu var.

AKP, ülkeyi dönüştürdüğüne inandığı, kendi düzenini kurduğuna olan güveni doruk yaptığı bir dönemde bu gelişmeler yaşandı.

Aslında, sessiz çoğunluk diye değerlendirilen kesimlerin, dönüşümü yakından takip ettiği ve bir kıvılcım beklediği gerçeği ortaya çıktı.Yoksa, meselenin Gezi pakı meselesi olmadığını herkes biliyor ve görüyor.

Bundan sonra şu yaşanır, bu yaşanır, şöyle olur böyle olur, ama, AKP artık, kafasındaki düzeni kuramaz.

Bu yaşananların en önemli sonucu budur. Gerisi ayrıntıdır.

Başbakan ERDOĞAN’ın akıl almaz sinirli, sert  tavır, hareket ve görünüşünün altında yatan da bir ölçüde budur.

Neden başaramadım, neden başaramadık sorusun cevap bulmak zorundadırlar.

Siz, yüzde elli oy alacaksınız(!), toplumun tüm yönetici kadrolarını kendi istediğiniz kişilerden oluşturacaksınız, basının hemen hemen tamamını kontrol edeceksiniz, dış emperyal güçlerden tam desteği alacaksınız, şu vesayet, bu vesayet diyerek tüm vesayetleri dış güçlerin desteği ile yok edip yüzde yüz kendi vesayetinizi kuracaksınız, her türlü farklı görüşten bazı insanları, menfaat birliğinde bir araya getireceksiniz, devletin sınavlarını bile kendi doğrultunuzda yapacaksınız vs.vs. ve işler tamam dediğiniz bir dönemde, toplumun çok ciddi bir kesiminin sizin isteğinizin tam karşısında olduğunu göreceksiniz.

Bu durum, gerçekten sinirli olmayı, şaşkın olmayı, ulaştığınızı zannettiğiniz hedeflerden en uzak noktaya düşmüş olmayı hazmedememeyi getirir. Bu da gayet tabii bir durumdur.

Bakın, mitinglerinizi Türk bayrağı ile doldurmak zorunda nasıl kalırsınız gördünüz mü?

Türk Bayrağı asın demek zorunda nasıl kalınırmış gördünüz mü?

Gerçi, Türk Bayrağınızı ATATÜRKSÜZ asın diyorsunuz, ama olsun bu kadarını artık, kendinizi ele vermenin ve ATATÜRKÜ unutturamayacağınızı görmüş olmanın ruh hali olarak değerlendirelim.

Bakın, bu polis Türk Polisi demek zorunda nasıl kalırsınız, gördünüz mü?

Türk lafını kullanmaktan kaçınırken ve kullanılmasını yasaklamak için her şeyi yapmaya çalışırken, Türk Polisi doğru ifadesini nasıl kullanıyorsunuz ve Türk kelimesini nasıl kullanıyorsunuz?

Türk Polisi doğru ifadesi, kucaklaştığınız PKK’lılarca nasıl karşılanacak, bunu bile düşünmeye vaktiniz yok değil mi?

İşte, bundan sonra yaşanacak en önemli konu budur. Toplumsal dönüşüm için mücadele edemezsiniz, iktidarınızın devamı için başka yollar bulmak zorundasınız.

Yani, iktidar olunabilinir, ama muktedir olmak için sürekli, samimi ve gerçek toplum adamı olmak gerektir. Tıpkı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölmezliğinde olduğu gibi.

 

(Vefatının 3. Yılı sebebiyle) Fâzilet Âbidesi Mehmet Turgut

1929 yılında, o tarihte Gaziantep’in ilçesi olan Kilis’e bağlı olan Gökmusa Köyü’nde doğdu. 1 Temmuz 2009 tarihinde, 80 yaşında iken İstanbul’daki evinde vefat etti.

İlkokulu Kilis’in Lohan Köyü’nde, Ortaokulu Kilis’te, Liseyi Yozgat’ta bitirdikten sonra girdiği ve Sümerbank’tan burs alarak okuduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden 1951 yılında Makine Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu.

1957 yılında Ankara’da okul ve ideal arkadaşı İnşaat Yüksek Mühendisi İdris Yamantürk ile birlikte inşaat ve tesisat malzemeleri satan bir mağaza açarak serbest hayata atıldı. Burası ile ilişkisi devam ederken yine Ankara’da proje çizim bürosu sâhibi oldu.

1961 yılında Adalet Partisi kurucuları arasında yer alarak siyasî hayata girdi. Partinin Genel İdâre Kurulu Üyeliğine seçildi, Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlendi. 1961-1965 döneminde Afyon, 1965-1969, 1969-1973 ve 1973-1977 dönemlerinde Bursa Milletvekili olarak TBMM üyeliği yaptı. Suat Hayri Ürgüplü Kabinesi’nde 1964-1965 yıllarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı,  Süleyman Demirel Kabinesi’nde, 1965-1969 yıllarında Sanayi Bakanı oldu.

1977 yılında politikadan ayrılarak serbest hayata döndü. 12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı’ndan sonra kurulan Bülent Ulusu Hükümeti’nde tekrar Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na getirildi. Bu görevi, Kasım 1981’den Aralık 1983’e kadar devam etti. 1983-1987 yılları arasında özel sektörde üst düzey yönetici olarak çalıştı. 1987-1990 yılları arasında, devlet katındaki hizmetlerini,  Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak tamamladı. Sonraki çalışma hayatı, özel sektör şirketlerinde Yönetim Kurulu Başkanı olarak devam etti.

Çok eski dostlarıyla ve bulunduğu görevler sebebiyle karşılaştığı vatandaşlarla daima ölçülü ve fakat samimi ilişkiler kurdu.  Hayatı boyunca çok önemli mevkilerde bulunmasına rağmen; ismi üzerine en küçük bir gölgenin düşürülmesine sebebiyet verecek davranışların dâima uzağında oldu. Siyasette ve devlet yönetiminde görev almayı düşünen herkesin örnek alması gereken fazilet timsali bir şahsiyetti. Dürüst, memleket ve millet haklarını koruyan, vatandaşlarının haksızlığa uğramasını önleyen çok üstün bir vazife anlayışına sâhipti.

Kalbi ve aklı vatan ve millet sevgisiyle dolu, ömrünü hizmet uğruna sebil eden Mehmet Turgut; düşünen,  tahlil eden,  ulaştığı sonuçları; sohbetleriyle, konferanslarıyla, yazılarıyla ve kitaplarıyla millete sunan hizmet ehli bir insandı. O, inanmış bir aydındı. Etrafına hep ışık saçtı. Dürüst olmakla yetinmedi, dürüst insanlar yetiştirdi.

O; hizmetleri ile fazilet âbidesi olan örnek şahsiyeti ile daima saygı ve hayranlık dolu sevgilerle anılmaya devam edecek. Kilis 7 Aralık Üniversitesi’ne bağışladığı seçme eserlerden oluşan 6.000 ciltlik kütüphânesi ile de hizmet defteri hep açık olacak. Eserlerinden yararlananlar gönderecekleri Fâtihâlarla ruhunu şâd edecekler.

*   *   *  

MEHMET TURGUT’UN YAZIP YAYINLADIĞI KİTAPLARI:

01- SU TÜRBİNLERİ VE SANTRAL BİNALARI (1954)

02- KALKINMA VE BEŞ YILLIK PLAN (1964)

03- DOSTLUĞA DÂİR (Ajans-Türk Matbaası, Ankara-1966)

04-TAŞKENT’E DOĞRU (TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ (1971)

05-TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ (TUR YAYINLARI, 1971)

06- ÇIKIŞ YOLU (1980)

07- JAPON MUCİZESİ VE TÜRKİYE (İş Bankası Yayınları, 1985)

08- SİYASETTEN PORTRELER (Boğaziçi Yayınları, 1987)

09- SİYASETTEN SAHNELER (Boğaziçi Yayınları, 1991)

10- TÜSİAD RAPORLARI VE TÜRKİYE EKONOMİSİ (Boğaziçi Yayınları,  1991)

11- DÖNE DÖNE DÜŞÜNMEK (Boğaziçi Yayınları, 1993)

12- SİYASETTEN KESİTLER (Boğaziçi Yayınları)

13- TÜRKİYE GERÇEĞİ VE BASK MODELİ (Boğaziçi Yayınları)

14- TÜRKİYE NASIL KALKINIR? (Nobel Yayın Dağıtım)

15- DOĞU SORUNU RAPORU ÜZERİNE (Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1996)

16- OSMANLI’DA DEVLET, EKONOMİ VE BATILILAŞMADAKİ YANLIŞLIKLAR (Boğaziçi Yayınları)

17- ATATÜRK’TEN ANILAR

18- HÂTIRÂ NEVİNDEN NOTLAR (Boğaziçi Yayınları)

19- 18 MAYIS 1999 VE 3 KASIM 2002 GENEL SEÇİMLERİ DEĞERLENDİRMESİ (Boğaziçi Yayınları)

20- BAŞKANLIK SİSTEMİ, ORDU VE DEMOKRASİ (Boğaziçi Yayınları)

21- GAP’IN SÂHİPLERİ (Boğaziçi Yayınları)

22- DÜN, BUGÜN VE GELECEĞİN GÜÇLÜ TÜRKİYESİ (2 Cilt. Boğaziçi Yayınları, 2005)

Kaliteli Yaşamda Birlikte Yaşama Sanatı

İnsanoğlunun güzel ve kaliteli bir hayat sürebilmesi için, birlikte yaşayarak bir çok şeyi paylaşma zorunluluğu vardır. Yalnızlık insana göre bir yaşam tarzı değildir. Belki aşırı yoğunluğa yakalanıp, yorulduğumuzda, kendimizi tenha bir yere dinlenmeye atarız. Ancak bir kaç saat sonra soluğu yine sevdiklerimizin veya yaşadığımız kentin kalabalığının kucağına atarız. Bir aile üyesi olmamız, arkadaş gruplarımızın olması, mahalle veya köy halkımızın olması, çalışma arkadaşlarımızın olması, hobi veya sanat grubu arkadaşlarımızın olması, köylerde, kasabalarda ve şehirlerde kalabalıklar halinde yaşamamızın sebebi bundandır.

Ancak asıl mesele, söz konusu gruplar arasında yüksek kaliteli bir hayatı yakalayabilmektir. Hiç bir kimse dağ başında tek başına uzunca süre yaşayamıyor. Mutlaka kendisini insanların veya sevdiklerinin bol oldukları yere atıyor. Çünkü, iletişime, paylaşıma, öğrenmeye, dinlemeye, anlatmaya, üretmeye, değer vermeye ve değerlenmeye ihtiyacımız var.  

Herkesin bir şekilde ailesi ve bir grubu vardır. Elbette yaşanılıp gidiyordur. Bütün mesele nasıl yaşandığıdır. Kaliteli mi, yoksa kalitesiz mi? İster ailemizle, ister arkadaş ve dost gruplarımızla, ister meslektaşlarımızla, ister komşularımızla, istersek de kent insanlarımızla iyi ve kaliteli bir yaşam sürmenin birtakım olmazsa olmaz şartları vardır:

1. Öncelikle, yüksek kaliteli bir insan olmanın en önemli özelliklerinden olan, sevgi, saygı, hoş görü, affetme, pozitif iletişim, iyimser olma, güler yüzlü olma, paylaşma, dertleşme, değer verme, onure etme, karşılıksız verme, dinleme, örnek olma vb. gibi kaliteli özellikleri üzerimizde taşımamız ve  gereklerini uygulamamız kaçınılmazdır.

2. Diğer taraftan kaliteli yaşamımızın en büyük hırsızlarından olan, kin, nefret, öfke, sinir, stres, intikam, küslük, inatçılık, iddiacılık, had bildirme, burnunu sürtme, değersizleştirme, aşağılama, küçük görme, alay etme, rencide etme, gıybet etme, peşin hükümlü davranma, yetersiz bilgi ile karar verme, ümitsiz olma, negatif düşünme, beden dilini olumsuz kullanma, ses yükseltme, eksik ve açık arama, yok sayma, sevgiyi ödünç sunma vb. gibi hırsızlardan ateşten kaçar gibi kaçmamız gerekmektedir.

3. Haklı olmayı değil, mutlu olmayı tercih etmemiz oldukça önemlidir. Zira, Hoca Nasreddin’in dediği gibi, herkes kendisine göre haklıdır. Herkesin yetişme tarzı, bilgisi, niyeti, öğrendiği, etkilendiği, olaya yaklaşımı, buz dağının görünmeyen kısmını görme yetisi, beden dilini kullanış tarzı, nezaketi, kibarlığı, farklı farklıdır. Üstelik, kim ne yapıyorsa, kendisinin donatımı çerçevesinde en iyiyi yaptığını varsayar. Aynı doğruda birleşmek ve anlaşmak zorunda da değiliz. Farklılıkları zenginlik ve gelişme için merdiven basamağı olarak görmek daha kaliteli bir davranış olsa gerektir.

4. Eleştirmek, eksiği ve açığı ortaya çıkarmak iyi niyetle olsa dahi muhatabı üzecek ve onu aceleyle savunmaya sürükleyecektir. Bu durum kazan-kazan sistemini değil, kazan-kaybet, kaybet-kazan  veya acımasızca rekabet sistemine hizmet edecektir. Halbuki, katkı vermek, değer vermek, paylaşmak, ilave yapmak, çoğaltmak, örnek olmak, yol gösterici olmak, düzgün ve kaliteli bir üslupla yaklaşmak, kibar, naif, tatlı dilli, nezaketli ve güler yüzlü olmak, her zaman geçerli akçedir diye düşünüyorum.

5. Soruna değil çözüme odaklanmak, mazeret üretici değil, çözüm üretici olmak, hata bulucu değil, çözüm bulucu olmak, fedakarlık bekleyen değil, sunan olmak, sevgiyi şartlı sunmak yerine karşılıksız sunmak da, birlikte huzur ve kaliteli bir şekilde yaşama sanatının en önemli unsurlarındandır.

6. Muhatabımızın önceliklerine önem ve değer vermek, onun veya onların etkinliklerine canı gönülden isteyerek ve katkı vererek katılmak, kararlarımızı birlikte istişare ederek, birbirimizi dinleyerek, anlayarak ve sinerji imkanı tanıyarak yönetmek, dertleri ve üzüntüleri paylaşarak azaltmak, sevinçleri de paylaşarak çoğaltmak da kaliteli yaşama sanatının en önemli ögelerindendir. UNUTMAYALIM: Dünyaya bir defa geldik. Her geçen gün ömrümüzü azaltıyor. Yedeğimiz yok. Uzun yaşamaktan ziyade nasıl yaşadığımız önemli…. Eğer, birlikte yaşama sanatını yüksek kaliteli bir şekilde yerine getirerek, gerek ailede, gerekse çevremizde mutlu, huzurlu, coşkulu, heyecanlı, üretken, paylaşan, etkileşen, örnek olan bir şekilde ise, TEBRİKLER… Eğer, doğrucu davutluk yaparak, benim eşeğim erkek mücadelesi vererek, kalpleri kırarak, inciterek, değersizleştirerek, omuzuna basıp yükselmeye çalışarak, egomuza esir olarak, bilimimizin kibirine kapılarak, affetmeyerek, hoş görmeyerek, onure etmeyerek, kin ve intikam duyguları taşıyarak, had bildirerek, muhataplarımızla yaşamaya çalışıyorsak, YANDI GÜLÜM KETEN HELVA…  Böyle bir hayatın ne kalitesinden, ne de sanatından bahsedebiliriz!!!! Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’ a emanet olunuz…