19.3 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 978

Mısır’a Yusuf Aranıyor

Mısır Çarşısı‘nı ve Türk filimlerindeki dededen Mısır’da kalan mirası bilir-duyar idik; Tahrir ile Adeviyye‘yi de öğrenmiş olduk.

Anadolu bin yıllık Türk yurduysa 11-12 asırlık Türk yurdu olan Mısır‘dan bahsediyoruz. Tolunoğulları‘ndan Eyyübî‘lere, İhşitli‘lerden Memlüklü‘lere, Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘dan Said Halim Paşa‘ya bizim Mısır.

Siz bakmayın Batılıların Egypt / Kıptî Devleti demesine, biz Türkler ve Arapların Mısır / Mısr‘ıdır orası. Ve I.Dünya Savaşıyla bizden ayrılsa da bayrağındaki Türkiye kokulu ay ve 3 yıldız 1958’e kadar devam etti.

Nasıl Türk Dünyasının ağabeyi Türkiye’yse Arapların da ağabeyi Mısır‘dır. 20.yy’ın en mühim Arap lideri Cemal Abdülnasır oralıdır. Ve asıl darbe 70’de Nasır’a karşı yapılmıştır. Enver Sedat, Hüsnü Mübarek ve Muhammed Mursî o derin darbenin helezonlarının ürünleridir.

85 milyonluk Mısır’ın %10’u Hıristiyan. Mısır eski Dışişleri Bakanlarından Ahmed Mahir‘e göre Mısır nüfusunun % 20’den fazlası (17-18 milyon) Türk kökenli. Ve bizim “Boğaz’daki Aşiret[1] gibi kaymak tabakası olarak derinliklerdeler.

Öyle ki hem iktidarlar, hem muhalefetteler : Mübarek’i indiren devrimin öncüsü Mareşal Tantavî Batum & Sapanca kökenli Tanta‘lardan sanki. Son darbenin sözcüsü Abdülfettah el-Sisî, Sis yani Kozan’lı gibi. İhvan’ın sözcüsü Muhammed el-Baltacı ile 2 numaralı adamı Hayrat Şatır ise Orta Anadolu – Doğu Karadeniz hattından isimler olarak gözüküyor.

Derinin derininde ise İngilizler var. Mısır’ın ve bugünkü Ortadoğu’nun sınırları onlara ait. Süveyş Kanalı geçişi ve Mısır parası da (paund) İngilizlere ait. Mısır’ın en büyük ticarî ortağıysa Amerika. İsrail‘le anlaşmak kaydıyla her yıl 2,5 milyar USD Mısır’a yardım ABD taahhüdünde.

İngilizlerin bir başka uzmanlık alanı ise İslam. Bkz: Vehhabîlik, İhvan-ı Müslimîn, Selefîlik.. Baasçı devletleştirmeye ve millî sosyalizme karşı 2 kutu ılımlı, 1 kutu ılımsız İslam.

Hâsılı Mısır da Türkiye gibi “Ordu Devlet” geleneğinden gelse de 500 milyar dolar GSMH’sı olan Nil‘in sahibi Mısır, Mısırlılara bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir.

Tabii herkes merak ediyor; işin sonu nereye varacak? Afrasya[2] Birliği‘nde Mısır’ı ilk 10’a alan bir analist olarak cevap vereyim: Mısır koca bir kuyudan ibarettir. Ve kuyudan petrol yerine Yusuf çıkana dek bu boş arayışlar sürecektir.

Mursî Musa değil ama Firavun Obama. Bu işlerin arkasında Altın Buzağı‘ya tapanlar var. Samirîcilerle anlaşıp iktidar olanlar iki kere düşünsün. Hem – hiç ölmeyecekmiş gibi çalıştıkları – bu dünya için, hem de – Ramazan münasebetiyle akıllarına gelirse – ahiret için..

Ah Akif ah…

 


[1] Mahmut Çetin’in tabiri ve kitabı

[2] Berikan Yayınları, Ankara 2010

Tutarsızlıklar Silsilesi

Sayın Başbakan, içine düştüğü ruh hali ile öylesine tutarsızlıklar sergiliyor ki, zannediyorum, en yakınları bile bunun farkındalar, ama,ya söylemiyorlar, ya söylemeye cesaretleri yok veya söyleyenlere itibar edilmiyor.

İnanın, yazılarımı yazarken, bilmediğim, doğruluğuna emin olmadığım konuları, olayları yazmamaya çok özel gayret ediyorum. Çünkü, samimiyetinize inandırmanın en temel yolu ve belki de birinci yolu, kaleminizden dökülenlere, ağzınızdan çıkanlara ve hareketlerinize yapmacıklık, sahtelik, tutarsızlık katmamanızdır.

İşte, bu ülkeyi yönettiğini ve hatta dünyanın en iyi yönetimini gösterdiğini iddia eden Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, yapmacık ve tutarsız hareketleri ile toplumun çok ciddi tepki çekmesine neden olmuştur.

Bir kere, meseleyi doğru görelim ve doğru anlayalım. Yani, konulara ve yaşananlara doğru yerden bakalım.

Son günlerde yönetimin yaptığı her şey yapmacıktır, tahriktir, tehdittir ve aldatmaca üzerine kuruludur.

Bu ülkenin Başbakan’ına sorsanız, Sayın Başbakan Türkiye’de Müslüman oranı nedir derseniz, size ne der: yüzde 99 Müslüman der değil mi? En azından buna yakın bir rakam söyler.  

Peki, aynı Başbakan’a tekrar sorsanız, peki, sizin şu bir dua ile yok ettiğiniz insanlar kimler, onlar Müslüman değilse, toplumun en az yüzde ellisi Gayrı Müslim olmaz mı deseniz acaba ne yapar?

Sayın Başbakan, bugüne kadar MHP, ırkçı, kafatasçı, pkk ile aynı, bölücü vs. gibi ağır sıfatlarla tarafınızdan tanımlanıyorken, bugün başınıza taş mı düştü de, MHP’ye, MHP’lilere sokulmak için her fırsatı kullanıyorsunuz deseniz, acaba ne der?

Sayın Başbakan, bu kadar Mitingler yapıyorsunuz, buralarda, pkk’lıların konuşmalarından neden bahsetmiyorsunuz, kuzey Kürdistan neresi, güneyi, batısı, doğusu neresi sizde mi bilmiyorsunuz, herkese, her şeye laf yetiştiriyorsunuz da bu konuda bir tek kelime etmeyi neden düşünmüyorsunuz deseniz acaba ne der?

Sayın Başbakan, Türk Bayrağına bu kadar kısa sürede sarılmanızın nedeni nedir, sizi bu bayrağa saygı duymaya iten nedenler nedir, deseniz, acaba size ne der?

Sayın Başbakan, temcit pilavı gibi her konuşmanızda, Cami’ye ayakkabı ile girdiler vesaire gibi bir konuya sığınmanız neden, söyleyecek başka sözünüz mü kalmadı da bu doğru olmayan konulara her seferinizde sığınıyorsunuz deseniz acaba ne der?

Sayın Başbakan, Avrupa Fatihi olarak tarihe geçmişken, bugün sizleri tanımıyorum demek için ne gibi bir tutarlılığınız var, izah eder misiniz deseniz, acaba ne der? Avrupa fatihliği mi palavra idi, yoksa, bugünkü tavrınız mı, aldatıcı, tutarsız?

Sayın Başbakan, ülkenin talan edildiğinden, faiz lobisinden dem vuruyorsunuz, son 5 yılda ülkede artan dolar milyarderi sayısı, Japonya’daki toplam dolar milyarderleri sayısını ciddi ciddi geçmişken, siz hangi lobilerden, talandan bahsediyorsunuz deseniz acaba ne der?

Bakın, beyler, bayanlar, ar-tık yap-ma-yın!

İnanın, her şey görünüyor, bugüne kadar söylenmiyordu, yutturuyordunuz, artık çok büyük bir toplumsal koro halinde söylendi de: KRAL ÇIPLAK!

Hal  böyleyken, daha ne kadar, bu tutarsız, sahte, aldatıcı tavırlara devam edeceksiniz?

Bu ülkenin, Türk Milleti’nin daha fazla zaman kaybetmeye tahammülü kalmamıştır.

Baraj patlamıştır.

Türk gençliği, yarınından emin olmak istiyor. Hilesiz, oyunsuz sınavlara girmek ve bileğinin hakkıyla işe girmek istiyor ve bu topluma hizmet etmek istiyor.

Türk Gençliği ve Yüce Türk Milleti, kendisine emanet edilen Türkiye Cumhuriyeti Devletini yaşatmak istiyor.

Türk Milleti, Millî Mücadeleyi yapan kadrolara -başta büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere- saygı duyulmasını istiyor.

Türk Milleti, millî ve manevî değerlerine taklitçi anlayışlarla değil, kendi varlığı içerisinde sahip çıkmak istiyor.

Sayın Başbakan, bu isteklere güya mitingleri vasıtasıyla toplumun bir kesiminin karşı çıktığını anlatmaya çalışıyor.

İşte, tam da bu noktada en çok yanılıyor.

Çünkü, bu mitinglerde kullanılan bütün argümanlar, kendisi ve yalaka takımının bugüne kadar alaya aldıkları, reddettikleri, yok saymaya çalıştıkları argümanlardır. Bu nedenle, hem karşısındakiler ve hem de kendi taraftarları bizim ileri sürdüğümüz isteklerde birleşmiş oluyorlar. Sayın Başbakan, Türk Gençliği tarafından bu tuzağa düşürülmüştür. İyi de olmuştur. Ama, ne kendisi ve ne de yalaka takımı bu gerçekleri görecek durumda değillerdir. Allah onları ıslah etsin ve gönül gözlerini açsın.

 

2013 Türkiyesinde Ramazan Duası

Allah’ım, en son dinin olan İslam’la ve dünya tarihinin iki büyük medeniyetinden birini insanlık âlemine hediye eden Türk Milleti’nden olmakla şereflendirdin bizi. Dünya’da İslam‘ı dün de bugün de en iyi şekilde yaşayan ve Ramazan Ayı‘nı en güzel biçimde idrak eden Türkiye’de yaşamayı nasip ettin. Bunların kıymetini bilenlerden eyle bizi.

Türk olmaktan utananlara ve “geçmişiyle hesaplaşma” bahanesiyle Türkleri kendi tarihinden utanan insanlar yapma gayretinde olanlara fırsat verme. Hele hele bu gayreti İslami gerekçelere dayandırmaya çalışan münafıkların çalışmalarının boşa çıkmasını nasip eyle.

Dünyanın birçok yerinde Müslüman denince akla Türk, Türk deyince Müslüman olmak gelir. İkisini birbirine rakip kavramlar gibi gösterenlere aman verme Allah’ım. Ya Rab İslam’ı Türksüz, Türk’ü İslamsız bırakma.

Biliyoruz ve iman ediyoruz ki “üstünlük sadece takvadadır.”  Ancak bize bildirdiğin gibi “birbirimizi tanıyıp sahip çıkmamız için milletlere, sülâlelere ayırdın. 49/ EL-HUCURÂT -13 Şanlı Peygamberimizin ifadesiyle, “kişi kavmini sevmekle kınanamaz. Kişinin kavmini sevmesi asabiyet/ırkçılık sayılmaz. Asabiyet/ ırkçılık, kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.bk. Ahmed b. Hanbel, 4/107; Mecmau’z-zevaid, 6/244

Veda Hutbesinde Hazreti Peygamberin “ayaklarımın altında” dediği asabiyeti, kucaklayıcı ve kapsayıcı Türk /Atatürk Milliyetçiliği ile aynı manada kullanarak, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” şeklinde yorumlayanlara iz’an, irfan ve şuur nasip eyle. Biliyoruz ki Şanlı Peygamberimizin “asabiye” dediği kabilecilik, puta tapma, tefecilik, fitnecilik gibi “cahiliye âdetleridir.” Bizleri ırkçılıktan uzak bir milliyetçilikle tanıştıran devletimizin kurucularına düşman etmeye çalışanlara doğru yolu göster Ya Rabbi.

Ya Rab, Tarihimizden ırkçılık çıkarmaya çalışarak iç ve dış düşman artırmaya ve var olan düşmanlara koz vermeye çalışanları tesirsiz bırak.

Ramazan kardeşlik ayı. Müslümanların ortak değerler etrafında birleştiği, tokun aça, zenginin fakire empati (duygudaşlık) yaptığı ve imkanların paylaşıldığı bir zaman dilimi.

Müslüman kardeşlerimizin sadece midevi ihtiyaçları için değil, ruhi ve sosyal ihtiyaçları için de duygudaşlık yapabilmemizi nasip eyle.

Müslümanlar arasında bile, Türk olan Müslümanları göz ardı etmek, Türk olmayan Müslümanların dertleriyle hemdert olmak gibi bir hastalığa düçar olanlar var. Bunlar kendilerini Müslüman saymasalar mesele yok. Ama adı Müslüman olanların Müslüman- Türk olana alakasızlığı hatta hasımlığı asabiyet/ırkçılık yapmamak değil, Türk düşmanlığı üzerine inşa edilmiş bir asabiyedir. Müslüman Türk’ün yar ve yardımcısı sen ol Yarabbi.

Nüfusun bir yarısını, diğer yarısına rakip ve hasım etme gayretlerini, Milleti (Tahrir ve Adeviyye Meydanlarında toplananlar gibi) ikiye ayırmaya çalışanların heveslerini boşa çıkar Yarabbi.

Mehter ile Onuncu Yıl Marşını,

Sünni ile Alevi’yi, Cami ile Cem Evini,

Türk ile Kürt, Çerkez, Arap, vs diye sayılan etnisiteleri, Osmanlı ile Türk’ü,

Birbirinin alternatifi ve rakibi göstererek yeni çatışma alanları yaratanları ıslah eyle. Islah olmuyorlarsa tesirsiz hale getir Yarabbi.

Camide içki içmedik diyenlere, siz Camide içki içtiniz; Camiye sığınan yaralılara tedavi hizmetleri yapanları “Camiyi kalkışma hareketinin lojistik merkezi yaptınız” diyerek İslam dışına itmeye çalışanlar, İslam’a hizmet ettiklerini sanıyor. Ötekileştiren, dışlayan ve başkalaştıranların hizmetinden İslam’ı koru Allah’ım.

Allah’ın Resulü “aklı olmayanın dini de yoktur” buyurdu. Esasen aklı olmayanın cezai ehliyeti de yoktur. Hazreti Peygamber zamanının uygulamasında, sahabe (vahiy haricinde) peygamberden duyduklarına bile kendi aklı ile yorum yapıyordu ve buna Allah Resulü saygı göstermekte idi. Bugün Müslümandan kendi aklını ve iradesini birilerine devretmesi tavsiye ediliyor. Bugün Müslümanlar liderine, başkanına, şeyhine, patronuna, hocaefendisine bırakın itirazı, kendi fikrini bile söyleyemiyor. Sahabenin Peygambere tavrını gösterebilen kalmadı.

Allah’ım Müslümanlara aklını kullanma ve iradelerine sahip çıkma şuuru ver.Allah ile aldatanlara” iradesini teslim edenlerden olmaktan bizleri muhafaza eyle.

Allah’ım, ülkemizin bir kısmında egemenliği yani Müslüman kardeşlerimizin bir bölümünü yönetme hakkını eli kanlı terör örgütüne bırakma çabaları var. Dinsiz ve cani örgüt, bölgede yaşayan inançlı Kürt kardeşlerimizin meşru temsilcisi gibi göstermeye çalışılıyor. Terör karşısında tam bir acziyet ve yenilmiş psikolojisi altında, “analar ağlamasın” gerekçesiyle örgütün cani lideri ile birlikte yürütülen süreçle, bu dinsiz örgüte teslim edilmeye çalışılan vatan topraklarımızı ve bölgede yaşayan kardeşlerimizi bu akıbetten muhafaza eyle.

Irak’ta Suriye’de, Mısır’da emperyalizmin kanlı senaryolarının kurbanı olan Müslümanlara, Türkistan’da, Balkanlarda ve dünyanın diğer bölgelerinde hep mazlum ve mağdur olan kardeşlerimize yardım eyle. Zalimlerin ve zulme yardımcı olanların hesabını boz Allah’ım.

“Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” Günde kırk defa Fatiha suresindeki bu duayı okuyarak ibadet ettiği halde, ABD/AB’yi kadir-i mutlak görenleri doğru yola döndür Allah’ım.

“Allah’ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan sana sığınırız.”

Yarabbi, Ramazan Ayını huzur, bereket ve şuurlanma ayı olarak idrak etmemizi nasip eyle.

Kaliteli Yaşamda Üzüntü Yönetimi

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, “duvarı nem insanı gam öldürür.” Ancak bu söz hiç üzülmeyeceğiz veya üzüntü diye bir şey yok anlamına da gelmez. Üzüntü, gam ve  kasavet, hayatımızın bir parçasıdır. Önemli olan üzüntünün gereği gibi kaliteli bir şekilde yönetilebilmesidir. Eğer üzüntülerimizi yönetemezsek, üzüntüler bizi yönetir bir hale gelir ve istedikleri yere savurmaya başlarlar ki, işte tehlikeli olan da budur. 

Kaliteli bir hayat sürebilmek için, öncelikle kendimizin yüksek bir kalite ölçeğine sahip olmamız gerekiyor. Bunun için de yönetilemeyen üzüntüye maruz kalmak, kaliteli yaşamın en önemli hırsızlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor ve kaliteli yaşamımızı perişan ediyor. Üzüntünün iki önemli ortaya çıkış şekli vardır:

1. Bizim kontrolümüz dışında meydana gelenler: Ölümler, beklenmedik kazalar, depremler vb.

2. Kendimizin kaliteli hayatı savsaklamamızdan kaynaklanan üzüntüler: Zamanında gereği gibi alınması gereken tedbir ve önlemlerin alınmamasından, zamanında yapılması gereken önemli işlerin yapılmayıp, sürekli ertelenmesi, ötelenmesi, ihmal edilmesi, tembellik yapılması, atalete düşülmesi vb. gibi hırsızlara esir olunmasından kaynaklanan üzüntülerdir.  Birinci gruptaki üzüntü faktörleri için hiç üzülmemek mümkün değildir. Ancak burada üzüntünün zamanının ve şeklinin iyi belirlenmesi ve gerektiği gibi yönetilmesi önemlidir. Allah’ın emri olarak bir yakınımızın vefatına elbette üzüleceğiz. Bu durum insan olmanın bir gereğidir. Ancak, süresini ve hassasiyetini iyi ayarlayamadığımız zaman, hem kendimizi ve sağlığımızı perişan ederiz, hem de, Yaratıcımıza karşı onun tasarrufuna yönelik, gizli bir isyan gösterme tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. Bazı eşlerden birisi ölünce, diğeri üzüntüyü yönetemez ve aylarca, yıllarca üzülmeye ve kendisini harap etmeye devam eder. Hatta arkasından çabucak gitmek için dualar bile eder. Bu davranış modeli yanlıştır. Ölen ölmüştür, hayat kalanlarla kaliteli bir şekilde devam etmelidir. Bundan dolayıdır ki, Türk-İslam kültüründe taziye ziyareti 3 gündür. 3 günden sonra üzüntüler dizginlenmeli ve normal hayata geçilmelidir. Aksi halde sorumluluklarımız ve görevlerimiz sekteye uğramaya başlar.

Bizim kontrolümüz dışında meydana gelen üzücü olaylar karşısında, üzülme eylemi kontrol altında tutulmalı ve oluşan zarara ilave bir zararla karşılaşılmamalıdır. Olan olmuştur, olmasa iyiydi, olay bir üzüntü olmakla birlikte sakin karşılanması ve yönetilmesi gereken bir durumdur. Ortaya çıkan üzücü durum aynı zamanda çözülmesi gereken bir sorun olarak karşımıza gelmiştir. Sorunu çözmek için mevcut enerjimizin üzerine yeni enerjilere, güce, sükunete, akıla, dikkat, özen ve  ihtimama ihtiyacımız vardır. Gereğinden fazla üzülerek, kendimizi perişan ederek, saçı başı yolarak, bağırarak, çağırarak, suçlu arayarak, felaketi verene kahrederek, çözüme ulaşmak mümkün olmadığı gibi; daha fazla ihtiyacımız olan enerjiyi elimizden almaktan, sükunetimizi bozmaktan, kontrolümüz dışına çıkmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır.

İkinci gruptaki üzüntülere yaklaşım şeklimiz ise daha farklı olmalıdır. Bunları kendi ellerimizle üretir, büyütür ve besleriz. Zamanında yapılması gerekenleri yapmayarak, dikkat, özen ve itidali elden kaçırarak, sağlığımıza ve kaliteli yaşamımıza gereken önemleri vermeyerek, sağlıklı ve dengeli beslenmeyerek, egzersizlerimizi yapmayarak,  mutlaka zamanında yapmamız gereken önemli işleri sürekli erteleyerek, üzüntü doğuracak eylemlere adeta kendimiz davetiye çıkarırız. Hastalanınca üzülmek istemiyorsak, hastalanmamak için gerekli tedbirleri zamanında almamız gerekmektedir. Kalitesizliğin bize vereceği üzüntüye maruz kalmamak için, zamanında kalitemize önemli yatırımlar yapmamız kaçınılmazdır.  Trafikteki basit bir olumsuzluğu bir özür dilemekle ve nezaketle çözümleyebilecek iken, efelik yaparak, had bildirmeye çalışarak, haklı olmaya gayret ederek, kalp kırarak, kuralları bozarak, olumsuz bir atmosferi çoğu zaman kendi ellerimizle meydana getiririz. Muhtemeldir ki, bu negatif hırsızların neticesinde de bol miktarda üzülünecek veri elde etmiş oluruz.  Ailemizde eşimize karşı zamanında sevgi sermayesi hesabımızı hep harcayıp, hiç yatırım yapmadan iflas ettirirsek, huzursuzluk ve geçimsizlikten doğan envai çeşit üzüntüyü kendimiz sipariş ettik demektir. Çocuğumuzun küçük veya büyük bir hatasını affetmekten ve hoş görmekten imtina ederek, onun kalbini kırarsak, disipline etmek adına sertlik yaparak gururunu incitirsek, hele hele aşağılayarak, değersizleştirirsek, üzüntünün APS ile adresimize en hızlı bir şekilde geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildir.

Çalışma arkadaşımıza yardımcı olmazsak, paylaşmazsak, değer vermezsek, üstüne basarak yükselmeye çalışırsak, grup ve takım ruhundan bi haber olursak, had bildirirsek, bilgiçlik taslarsak, işgüzarlık yaparsak, ona önem vermezsek; arkasından küslüklerin, kırgınlıkların, kin ve intikam duygularının hortlayacağını tahmin etmek de zor değildir. Tabi sonucun bedavaya ithal edilen üzüntüler olacağı da garantidir.

O HALDE; yüksek kaliteli bir yaşamda, hırsızlara teslim olarak bedavaya üzüntü ithal etmek veya üretmek asla ve asla yoktur, olmamalıdır. Eğer böyle yapıyorsak, “kendim ettim kendim buldum” türküsü çok yakışır!!!  Bizim dışımızdan ve kontrolümüz haricinde gerçekleşen veya gerçekleşecek olan üzüntülerin ize, başımızın üzerinde yerleri vardır. Biz onları aklımızı, tecrübemizi ve bilgeliğimizi kullanarak gereği gibi yönetiriz. Onları hayatın bir gerçeği veya cilvesi olarak, çözülmesi gereken problemler olarak ve bilgelik yolunun gönül dostları olarak görüp, kaliteli yaşamımıza devam ederiz.

Selam, sevgi ve dualarımla…  Allah’a emanet olunuz…

Kimden Yanayız ?

Hakk’tan yana mıyız, Halk’tan yana mı?

Hakk’tan yana mı olmalıyız, Halk’tan yana mı?

Söyle ne dersin cancağızım?

Yoksa her ikisinden yana olup, ne şiş yansın ne kebap mı?

Her ikisinden yana olunmaz cancağızım!

Her ikisinden yana olmak, her ikisinden de mahrum ve yoksun olmak demektir.

Çünkü bir kalbde iki sevgi olmaz. Olursa biri hakikî sevgi, diğeri mecazî olur.

 Asıl olan Hakk’ı sevmektir. Halk ise mecazî olarak, O’nun nâmı hesabına sevilmeli.

Ama sırf Halk’tan yana olacaksak; Hakk’ı bir tarafa bırakmış oluruz.

Sırf Hakk’tan yana isek, Halkı da yanımıza almış bulunuruz.

Çünkü Hakk’ın yanında olana Hakk; Halk’ı onun etrafına toplar.

Söyle bana cancağızım:

-Sınıfta, öğretmeni mi kendimizden memnun etmeli, yoksa öğrencileri mi?

– Bölükte, komutanı mı kendimizden memnun etmeli, yoksa eratı mı?

– İş’te, ustayı mı kendimizden memnun etmeli, yoksa işçileri mi?

– Hakk’ı mı kendimizden râzı etmeli, yoksa Halk’ı mı?

– Yeryüzünde Hakk’ı mı kendimizden razı etmeli, yoksa Yaratılmışları mı?

– Dünya’da Hakk’ı mı kendimizden râzı etmeli, yoksa insanları mı?

Şöyle bir düşünelim cancağızım:

– Öğretmeni memnun edenden, öğrenciler de memnun olmaz mı?

– Komutanı memnun edenden, erat da memnun kalmaz mı?

– Ustayı memnun edenden, işçiler de memnun değil midir?

– Hakk’ı râzı edenden, Halk da râzı olmaz mı?

– Hakk’ı râzı kılandan, Yaratılmışlar da hoşnut sayılmaz mı?

– Hakk’ı râzı edenden, insanlar da râzı olmaz mı?

Çünkü cancağızım:

Öğrenciler, Öğretmen’in gözüne bakar. Ona kendilerini sevdirmek için O’nun sevdiğini de severler.

Erat, komutanın sözüne bakar, ona kendilerini beğendirmek için, O’nun beğendiğini de beğenir.

İşçiler ustaya bakar, onun incitmediğini, onlar da incitmemeye çalışır.

Halk, Hakk’a bakar. O’nun râzı olduğundan, onlar da razı olur.

Daha doğrusu Hakk; onları öylesi kulundan razı eder.

Yaratılmış olanlar, Hakk’a bakar. O’nun memnun olduğundan, onlar da memnun olur.

Aslında Hakk, onları öylesi kulundan razı eder.

İnsanlar, Hakk’a bakar. O’nun razı olduğundan onlar da razı olur.

İşin aslı, Hakk; onları öylesi kulundan razı eder.

Çünkü cancağızım, bir göz hatırı için çok gözler sevilir.

Başa dönersek, Halk’ı memnun eden Hakk’ı memnun edemez.

Ama Hakk’ı razı eden Halk’ı da razı etmiş olur.

Çünkü Hakk bir, Halk sayısız.

Kaldı ki bütün Halk’ı memnun etmek imkânsız.

1071

Çünkü her şeyin dizgini Hakk’ın elinde.

Çünkü her şeyin emri Hakk’ın dilinde.

Çünkü her şeyin gücü Hakk’ın gücünden.

Çünkü her şeyin tasarrufu Hakk’ın kudret elinde.

Öyleyse O’nu bulan her şeyi bulmuş olur.

Öyleyse O’nu bilen her şeyi bilmiş olur.

Öyleyse O’nu sevene O, her şeyin onu sevmesini sağlamış olur.

Kısaca onu sevince, O, herkese onu sevdirir.

İşte cancağızım!

İşte sırf bu yüzden Halk’ın değil, Hakk’ın yanında olacağız.

Çünkü Hakk’ın yanında olmak, Halk’ın da yanında olmaktır.

Fakat Halk’ın yanında olmak, -her zaman- Hakk’ın yanında olmak değildir.

“Hakk’a kulluk, Halk’a hizmetten geçer.”

Sözü doğru.

Fakat bu, başka bir konu.

Değişmenin Psikiyatrisi

– ‘Bizler aynı yolun yolcusuyuz, birlikte olalım, parçalanmayalım’ diye telkinde bulunup “ahkâm” kesenler, kendileri ‘büyütülünce‘ bölücü ve parçalayıcı oluyorlarsa, DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

-Ortada  ‘ganimet’ değil,  ‘zahmet‘ varken  ‘gönül ve dâva Adamı’  rolüne soyunanlar; ganimeti önünde görünce  her şeyi unutup, ‘günün pragmatist adamı’  olmayı  karakter haline getirmişlerse, DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

Zorlukların ve güçlüklerin üzerinden gelmek için yola çıkan bazı idealist (!) zevat, bunda başarılı olamayınca kendilerini değiştirip kolaya ve basite talip olmuşlarsa, acaba kendileri DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

-Kadim 40 yıllık arkadaşı yetkili bir makama geldiğinde kendisine beklediği değeri vermeyen arkadaşına ver yansın edenler, aynı tür bir makama kendileri gelince 40 yıllık arkadaşlarını hiçbir mevkie layık görmeyenler DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

Neredeyse yarım asır birlikte aynı yolda yürüdükten sonra, kendisine göre çok önemli (!) ve çok büyük (!) bir makama getirilenler, birlikte yürüdüğü arkadaşlarını, ‘hasbelkader bir araya gelmiş güruh‘ olarak niteleyebiliyorsa DEĞİŞMİŞ MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞ MİDİR?

– Gençlik yıllarında Ramazan’ın başlangıç gününü ve Bayramın gelişini ‘Rüyet-i Hilâl‘a bağlı olarak kutlarken, kendilerine göre çok önemli (!) görevlere getirilip önemli (!) bir statü verilince, düzenin (!) Diyanet‘ine uyuyorsa, DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

– ‘İyi olunan’ dönemlerde yazılan çizilenleri, ‘bilgelik pınarından akan billurlar’, yazarını da ‘bilge’ olarak nitelendirenler; araları bozulunca, aynı eylemleri ve aynı muhatapları ‘önemsiz yazılar’ ve ‘önemsiz kişiler’ olarak tanımlayanlar, DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

– Gençlik ve olgunluk yıllarında ‘tüyü bitmemiş yetimin hakkını’ gözetip hak ve hukukuna riayet ederken,  kendilerine göre büyük (!) ve önemli (!) bir makama getirildiklerinde, kamu malını ‘babasından miras kalmış gibi’ pervasızca kullananlar, DEĞİŞMİŞLER MİDİR yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

Bir zamanlar içinde yaşadığı ülkenin “Dâr’ül Harp” şartlarında olduğunu söyleyip Cuma Namazı‘nı evinde kılanlar, kendilerine göre çok ‘önemli‘ makamlara getirildikten sonra Cuma namazlarını camide cemaatle namaz kılıyorsa, normal vakit namazlarında da imama uyuyorsa DEĞİŞMİŞ MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞ MİDİR?

‘İdealist’ geçindikleri yıllarda  demokratik düzeni  ‘tu kaka’ ederek, hayatları boyunca oy kullanmayıp, seçim zamanları oy vermemek için şehri terk edip deniz kenarına çadır kuranlar, bir süre sonra milletvekili seçilip, sonraki dönem tekrar seçilip ve yine tekrar tekrar aday olanlar, acaba DEĞİŞMİŞLER MİDİR, yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

– Türkçe sözlüklerde aşağılayıcılığı, kötüleyiciliği ve iğrençliği ifade eden bir kavram olan ‘çapulcu’ kavramı; “başkasının malına zarar veren, yağmacı, talancı, talan edici kimse’, demek iken, günümüzde bir ‘kahramanlık’ ifade eden bir kavram haline getirildiyse bunu kullananlar, yani ‘çapulcuyum‘ diyenler, DEĞİŞMİŞLER MİDİR yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

– Bir zamanlar “vekil seçilip, mecliste yemin merasiminde ‘… and içmiyorum, yemin etmiyorum’ diye Meclis Kürsüsünden hitap ederek meclisi terk etmek gerek!” diyenler, bir dönem mebus seçildikten sonra ‘düzenin’ mutad yemini yapıp vekillik yapmak, ikinci defa aynı şekilde ‘düzen’ yemini edip üçüncü defa vekillik için müracaat etmek ve kabul görmemek, DEĞİŞMEK MİDİR yoksa DEĞİŞMEK DEĞİL MİDİR?

– Gençlik ve idealist oldukları yıllarda İslam Felsefesi, İslam Bilginleri, İslam Tasavvufu, Ehl-i Tasavvuf  (ve bunların temsilcileri Al Biruni, Cezeri, Farabi, Gazali, Harezmî, Ibni Haldun, İbni Rüşt ve diğerleri) ve benzer konularda ateşli tartışmalar yapıp kafa yoranlar, devir değişip altlarına ‘makam‘ ve ‘mevki’ denilen birer ‘tabure’ verilerek ‘yükseltildiklerinde’ veya bir ‘makam’ ve ‘mevki’ denilen yerlere getirildiklerinde, “artık bunların esamisi okunmuyor; bunların yerine Eflatun, Aristo, Popper ve Heiddegger okumak gerek” diyen ve kendilerinin ne olduklarını anlamadan, ‘Mağara Metaforu’ içinde, ruh ve beyin anaforu içinde kaybolup gidenler, DEĞİŞMİŞLER MİDİR yoksa DEĞİŞMEMİŞLER MİDİR?

Hâsılı Vel kelâm:

Söz konusu Zevat-ı Muhteremler:

O zamanlar mı ‘haklı‘ydılar, sonradan mı ‘haklı‘ oldular?

İnsanları o zaman mı ‘kandırdılar’? Şimdi mi ‘kandırıyorlar’?

O zaman mı ‘doğru’ yoldaydılar? Sonradan mı ‘doğru’ yolu buldular?

Bunlar ‘eskiden’ de öyleydiler de, gerçek durumları sonradan mı ortaya çıktı?

Acaba zaman tüneline sokup geri döndürülseler, eski hâllerine dönerler mi?

Ben bilirim ve söylerim ki:

“Senin ne anlattığın değil, insanların ne anladığı önemlidir.

Ama sen yine de hatırlat, hatırlatmak inananlara fayda verir”.

Ey benim güzel Allah’ım,

Bu Değişmek denen fiil,

Nasıl bir eylemi gösterir?

Ben bir türlü karar veremedim.

Sen aklıma mukayyet ol!        

Çok İlginç Değil mi

Koskoca Türkiye, iyi yönetiliyor görüntüsü ile idare ediliyorken, birden yönetilemeyen bir ülke konumuna düştü.

Çok ilginç değil mi?

Hem de, bu ülkeyi iyi yönettiğini söyleye gelen bir Başbakan tarafından ülke istikrarsızlığa düşürüldü.

Çok ilginç değil mi?

Dünyanın hangi ülkesinde bir Başbakan, bir Yönetici, bir Başkan kendi eliyle ülkesini yönetilemeyen bir konuma sokar? Hem de, çok iyi yönettiğini bütün dünyada gerile gerile anlatırken.

Bakınız!

Bu ülke, bu aşamadan sonra, mevcut yönetim yapısıyla yönetilmesi zor bir ülkedir artık.

Seçim sonuçlarının ne olacağı ile ilgili olarak söylemiyorum.

Bu gelişmelerden sonra, seçim sonuçları da inanılırlığını zedelemiştir.

Önceki seçim sonuçları zaten, bir takım insanların kafasında soru işaretleri oluşturmuşken, bundan sonraki seçimler daha büyük bir kesimin sonuçları kabullenmemesini getirecektir.

Seçim sonuçlarını bilgisayara aktaran programlarda bir takım soru işaretleri olduğu uzun zamandan beri konuşulmaktadır. Hatta, Yunanistan’ın bile bu seçim sonuçlarını belirleyen programı terk ettiği biliniyorken, bizim bu programdaki ısrarımız soru işaretleri doğurmaktadır. Hele, ele sürülen çıkmaz boyadan vazgeçilmesi de ayrı bir tereddüt oluşturmasını getirmiştir.

Peki, iyi söylüyorsun, güzel söylüyorsun da ne olmalıdır diye sorarsanız, şunu söyleyebilirim.

Başbakan, ülkeyi bu aşamadan sonra istikrarlı bir şekilde yönetemeyeceğini kabul edecektir. Onun kabulü ile birlikte, en yakınlarındaki bir takım yalaka takımı da tavır değişikliği içerisine girecektir.

Bu neyi getirir?

Yavaş yavaş normalleşmeyi getirir. İnsanların değil, devletin, milletin baki olduğunun kabulünü getirir. Koltukların geçici olduğunun herkes tarafından görünmesini sağlar ki, normalleşme, bu noktadan sonra hızla artar.

Aksi takdirde, ben ve şürekâm ömür boyu bu koltuklarda her şeye rağmen oturacağız anlayışı devam ederse, bunun sonucu kaostur, kargaşadır, Allah korusun yıkımdır.

Peki, sence, Başbakan ve şürekâsı bu dediğini yapar, bu dediğin anlayışla hareket eder mi diye bir soru daha sorar gibisiniz.

İşte ona cevabım;

Pek öyle görünmüyor.

Çok ilginç değil mi?

Evet, pek öyle görünmüyor.

Çünkü, Başbakan’ın hırsı öfke, kibir, gurur bataklığına kendisini batırmış gibi görünüyor.

Kendisini uyaracak derecede yakın kişiler, bunu söylemeye cesaret edemiyor, söyleyen kişileri de dinlemiyor.

Başbakan’ın şu anki görünen ruh hali, her şeyi söylemeye, her şeyi yapmaya müsait gibi görünüyor.

Kargaşayı durdurması beklenen kişi, kargaşayı körüklüyor.

Şimdi, siz söyleyin bakalım,

 Bunun sonu nereye kadar gider?

 

 

Örnek Bir Vakıf Adamı Necati Bay

Vakıf kültürü, vakıf medeniyeti ve vakıf adamı olmak hizmet demektir. Tarih boyu bütün hayır hizmetleri vakıflar tarafından yapılmıştır. İslam medeniyeti tarihine baktığımızda asırlar önce kurulan vakıflar halen mevcudiyetini sürdürmekte. Gebze´de Osmanlı döneminde 19 vakıf kurulmuştu. Bu vakıfların en büyüğü Çoban Mustafa Paşa vakfıdır.
Vakıf kurmayı ve vakıf adamı olması teşvik etmeliyiz. Atalarımızı ne güzel söylemiş; “Ne verirsen elinle o gider seninle”. Mal mülk sahibi olan iş adamları ve hayırseverler hayatlarında mutlaka vakıf kurmalılar. Eğitim, kültür, hayır, hasenat, sağlık ve toplumsal hizmet yaparak sosyal sorumluluklarını yerine getirmelidirler.
ÖRNEK BİR VAKIF AZAKLIOĞLU NECATİ BAY VAKFI
Cumartesi günü İstanbul’da kurulu bulunan 1968 yılından bugüne binlerce üniversite öğrencisine karşılıksız burs veren Azaklıoğlu Necati Bay vakfının aylık olarak organize ettiği konferansa konuşmacı olarak davetliydim. ‘Bilgi çağında Türkistan Coğrafyasına yolculuk’ başlığını taşıyan konferansımda Türk İslam coğrafyası ile ilgili gezi anılarımı konferansa katılan ve Bursa’dan 220 öğrenciye konuştum. Vakfın İstanbul Aksaray’daki merkezindeki konferansa, Akademisyenler ve Öğretim Üyeleri de katıldı. Necati BAY, vakfın kuruluş amacını da ilk kez bizim katıldığımız bu toplantıda, benim teklifim üzerine öğrenciler ile paylaştı. Gerçekten örnek alınacak bir vakıf. Vakfın idare merkezi Necati Bay’ın vefat eden eşi adına vefa borcunu ödemek için kurulmuş, merkez buradan yönetiliyor. Vakfın konferans salonunda ise, her gün öğleyin yemek pişiriliyor ve ücretsiz buraya gelenlere dağıtılıyor. Bu eğitim öğretim yılında 250 öğrenciye her ay 250 lira karşılıksız eğitim bursu verilmiş. Necati Bay’ın hedefi bir vakıf üniversitesi de kurmak. Necati Bay hayat hikâyesini de öğrenciler ile paylaştı. Dünyaya geldiği Bulancak ilçesindeki köyünde okul olmadığı için hep eğitim hasret çekmiş. Ben okuyamadım genç nesil okusun diye malının büyük bir kısmını bu vakfa bağışlayarak bu bursu veriyor. Gerçekten büyük hizmet, büyük vefakârlık birçok kişi ve kuruluş servetlerine servet katıp haram helal demeden insanlara zulüm ederek, kasa keselerini doldururken sayıları az da olsa Necati Bay gibi vakıf adamları gerçek anlamda hayır hizmeti yapıyorlar. Necati Bay, bizlerinde vakfın meclis üyesi olmamızı teklif etti. Bende her türlü desteği verebileceğimi, hiçbir maddi talepte bulanmadan destek vereceğimi kendisine söz verdim. Buradan tüm okurlarımı tarihi göreve çağırtıyorum. Azaklıoğlu Necati Bay Vakfını yakından tanımak için internet sitelerini sizlere veriyorum. Lütfen bu sitelere girin vakfı inceleyin ve sizlerde böyle bir vakıf kurarak gerçek anlamda sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirin.

NECATİ BAY VAKFININ KURULUŞ AMACI

Bu vakıf senedinin altında adı, künyesi ve adresi yazılı Azaklıoğlu Necati BAY ve eşi Aynur BAY tarafından Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre bir vakıf kurulmuştur.

Emanetçisi bulunduğumuz bu malları, kurduğumuz vakfa tahsis ederek; dünyanın sonuna kadar satılmadan, bağışlamadan; aşağıda belirttiğimiz gayelerin tahakkuku için bu Vakfı; mütevellilerine, yetişmelerine vesile olacağı vefalı ve hizmetlerinde bulunacağı kadir bilir insanımıza ve hamiyet sever milletimize emanet ediyoruz. Vakfın aydınlık fikriyle yetişecek; ahlaklı, faziletli ve yüksek insanlık değerlerini özümsemiş nesillerin yetişmesine hizmet ve ihtiyaçlarına yardım edilmesinden başka muradımız yoktur.

Vakfın amacını tam olarak okumak için http://www.necatibayvakfi.com/Senet.aspx linkine tıklayınız.

AZAKLIOĞLU NECATI BAY VAKFININ KURUCUSU KİMDİR?

Vakfın kurucusu Necati Bay, 1 Mart 1933 yılında Giresun’un Bulancak ilçesine bağlı Demirci Köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Bulancak’ın ileri gelenlerinden Hoca Ruşen Efendi, annesi İstanbul Fatih Medresesi Müderrislerinden Odabaşoğlu Ahmet Efendinin kızı âlime bir insan olan Emine Hanımdır.

Necati BAY, ilk tahsilini anne ve babasının himayesinde almıştır. Kuzköy’de iki sene hafızlık eğitimi aldı. Daha sonra 1950 yılında medrese tahsilini tamamlamak için İstanbul Eyüp Camisi baş imamı Hacı Said efendinin talebesi olarak devam etti. Bir süre eğitim aldıktan sonra trafik kazası geçirerek 36 gün Balat Musevi hastanesinde tedavi oldu. Sonra tahsilini yarıda bırakarak memleketine ailesinin yanına döndü.

1953 yılında ilk eşi Saadet Hanımla evlendi. Bu evlilikten iki oğlu ve iki kızı dünyaya gelmiştir. 1955 – 1957 yılları arasında vatani görevini tamamladıktan sonra memleketine dönerek ticaret hayatına atıldı. 1976 yılının sonlarında memleketinde devam ettiği ticaret hayatını İstanbul’a taşınarak, burada çeşitli ticari araçların alım satımını yaparak, başarılı bir ticaret hayatı sürdürdü. Aynı zamanda gelirinin bir kısmını ihtiyaç sahibi ve başarılı talebelere eğitim bursu olarak vermeyi ihmal etmedi.

İstanbul’da kurulan Giresun Kalkındırma Vakfının ilk kurucularından oldu. Çeşitli vakıfların ilim irfan meclislerinde bulundu. Hep özlemini çektiği; ileride bir vakıf kurarak, özellikle memleketinde başarılı olan ancak ekonomik sebeplerden dolayı okuma imkânı olmayanlara yardımcı olmaktır.

İleride kuracağı vakfının ilk temellerini Bulancak ilçesinde bulunan arazisinin üzerine öğrenci yurt binası yaparak atmıştır. Daha sonra Azaklıoğlu Necati Bay Eğitim Kültür Sosyal Yardım Vakfı’nı kurmuştur. Böylece hayalini kurumsal kimliğe büründürerek sonsuza kadar bu vakfın devam etmesi için gereken maddi varlığını vakfa tahsis etmiştir. Bu vakıf kanalı ile değişik üniversitelerin çeşitli bölümlerinde öğrenim görmekte olan, yılda ortalama 220 öğrenciye eğitim bursu vermektedir.

Evet bugün sizlere örnek alınacak bir vakfı ve vakıf adamı Necati Bay ı tanıtmaya çalıştım. 1968 yılından beri binlerce öğrenciye karşılıklı burs vermiş. Yaptığı hizmetinde kimseler tarafından da duyulmasını istemeyen bir isim. Tüm okurlarımdan Necati Bay’ı kendilerine örnek almalarını istiyor. Gerçekten anlamda bir eğitim gönüllüsü olan Vakıf adamı Necati Bay’ın ellerinden öpüyor, selam ve saygılarımı arz ediyorum.
Vakıfla ilgili ayrıntılı bilgi için http://www.necatibayvakfi.com internet sayfasını inceleyin.

Aziz Gümüş, Mehmet Turgut’u anlatıyor

 

Önce Türkiye, sonra yine Türkiye, daha sonra ve her zaman Türkiye için…’ Öğrenci yurdundan ve İTÜ’den arkadaşı Aziz Gümüş, Mehmet Turgut’u anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Merhum Mehmet Turgut ile ne zaman nerede ve nasıl tanıştınız?

Aziz Gümüş: 1947 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne başladığım yıl tanıştık. O Makine Fakültesi’nin 2. Sınıfında idi. Ben Elektrik Fakültesinde idim. Matematik derslerinde ve deney laboratuarında berâber oluyorduk. Ortak özelliklerimiz bizi birbirimize yaklaştırdı.

Cetinoğlu: Ortak özellikleriniz nelerdi?

Gümüş: Hal ve tavırlarımızdan Anadolu çocuğu olduğumuz belli oluyordu. Aynı kültür kaynaklarından beslenmiştik. Frekanslarımız bizi birbirimize yaklaştırdı. İlk temaslar neticesinde aile yapılarımızın, yetişme tarzımızın aynı zemin üzerine kurulu olduğunu keşfettik. Birbirimizin dilinden konuşuyorduk. Kısa zamanda kaynaştık. Kaynaştıkça birbirimizi daha fazla sevdik.

Çetinoğlu: Grubunuzda kimler vardı?

Gümüş: İdris Yamantürk, Hulusi Çetinoğlu, Haluk Aksüyek, Kaya Karadeniz, Cemal Külahlı ve daha birkaç arkadaş…

Çetinoğlu: Bir araya geldiğinizde konuşmalarınızın ağırlık merkezinde hangi konular vardı?

Gümüş: Dersler, hocalarımızın örnek alınacak yönleri, kitaplar, yeni öğrendiğimiz bilgiler ve benzerleri. O dönemde imkânlar gibi ilgi alanları da sınırlıydı. Daracık dünyamızı dostluk ve sevgi ile derinleştirme, yardımlaşma ve paylaşma ile zenginleştirme gayretindeydik.

Çetinoğlu: Fakülteleriniz farklı olmasına rağmen birbirinizden kopmadınız

Gümüş: Fakültelerimiz farklıydı fakat bâzılarımız aynı yurtta kalıyorduk. Mehmet Turgut’la ben ve İdris Yamantürk, Kadırga Yurdu’nda kalıyorduk.

Çetinoğlu: Sultanahmet Camii’nin alt tarafları, sâhile yakın

Gümüş: Evet. Her sabah Kadırga’dan Gümüşsuyu’na yürüyerek geliyor, ders bitiminde de yürüyerek yurda dönüyorduk.

Çetinoğlu: Neden yürüyerek?

Gümüş: O hat üzerinde yararlanabileceğimiz otobüs, tramvay gibi vâsıta yoktu. Bu yürüyüşler bizi birbirimize daha çok yaklaştırdı. Ortak paydalarımızı artırdı.

Çetinoğlu: Memleket meselelerini konuşur muydunuz?

Gümüş: Tabîi. En çok konuştuğumuz konu idi. Fakat yöneticileri tahkir edercesine tenkit etmek gibi sakil davranışlarımız olmazdı.

Çetinoğlu: Neden?

Gümüş: Büyüklerimize saygımızdan… Sokağa dökülmek, slogan atmak, pankart taşımak, taşlarla güvenlik güçlerine saldırmak… Bunlar akla hayale bile getirilemeyecek eylemlerdi. Bu tür eylemler o dönemde bilinmiyordu.  Yalnızca fikir bazında konuşmalar olurdu.

Çetinoğlu: Hiçbir sokak gösterisine, öğrenci veya halk eylemine katılmadınız mı?

Gümüş: Genel Kurmay eski başkanlarından, Millî Mücâdele kahramanlarından ve Atatürk’ün silah arkadaşı Fevzi Çakmak 1950 yılında vefat ettiğinde, Türkiye radyolarında mâtem programı uygulanmadı. Çünkü Fevzi Çakmak, 1946 yılında Demokrat Parti (DP) listesinden bağımsız milletvekili seçilmişti. 1948’de de DP’den ayrılıp Millet partisi (MP) kurucuları arasında yer aldı.  Tek parti yönetimi bu sebeple Çakmak Paşa’yı pek sevmiyordu. Radyolarda şarkılar, türküler devam etti. Komşu ülkelerin radyolarında bile müzik yayınları, neşeli programlar durdurulmuştu.

Halk ve gençlik, millî yas ilan edilmesi isteklerini ilgili makamlara duyurdu. İstek kabul edilmeyince çok kalabalık bir gençlik topluluğu Nişantaşı’ndaki evinin önünde toplandı. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri olarak bizler de oradaydık. Tabutun top arabasına konulmasını engelledik ve eller üzerinde Beyazıd Camii’ne götürdük. Cenâze namazı kılındıktan sonra da yine omuzlar üzerinde değil… eller üzerinde ve  tekbirler getirerek Eyüp Sultan’a kadar taşıdık.

Bizim dönemimizin gençlik hareketleri böyleydi. Kimseye zarar vermeden, kırmadan, dökmeden ve sessizce tepkimizi ortaya koyardık.

Çetinoğlu: İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra çalışma ve yerleşim şartlarınız gereği gönül bağlarınız devam etmekle birlikte fizikî ayrılıklar olmuştur. Neler yaşandı, anlatır mısınız?

Gümüş: Ben ve Mehmet Turgut, Sümerbank’tan aldığımız burs sebebiyle mecburî hizmet borcumuzu ödemek için Malatya’da görevlendirildik. Sümerbank’ın önemli tesislerinden biri olan Bez Fabrikası’nın inşaatında çalıştık. Bir müddet sonra babam, mecburî hizmet bedelini ödedi ve ben Konya Belediye’sinde çalışmaya başladım. Mehmet Turgut da Ankara’da, günümüzde Enerji ve Tabîi Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Elektrik İşleri Etüd İdaresi’ne geçti.

Çetinoğlu: Böylece birbirinizden fizikî olarak ayrıldınız. Sonra nasıl oldu da tekrar bir araya geldiniz?

Gümüş: Ben, Konya Belediyesi’nden sonra Aydın Belediyesi’ne, daha sonra da İzmir Belediyesi’ne geçtim. İzmir’de çalışırken 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. Yeni bir Anayasa yapılıp Siyasî partilerin kurulmasına izin verilince, Mehmet Turgut, Adalet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Milletvekili seçildi. Enerji ve Tabîi Kaynaklar Bakanı oldu. 1965 Milletvekili Genel Seçimleri’nde Adalet Partisi tek başına iktidar ve Süleyman Demirel Başbakan olunca, Mehmet Turgut  da Sanayi Bakanı oldu. Bana haber gönderip görüşmek istediğini bildirdi. Ankara’ya gittim. Berâber çalışmayı teklif etti. Nasıl ve nerede görev vereceğini bile sormadan erhal kabul ettim. Benim için Sümerbank Genel Müdürlüğü’nü düşündüğünü söyledi. Çok geniş bir teşkilat olduğunu  ileri sürerek tereddütte oluğumu söyleyince; ‘O halde SEKA Genel Müdürü olarak hemen göreve başlıyorsun!’ Dedi. Böylece yakın ilişkilerimiz yeniden başlamış oldu.

Çetinoğlu: Mehmet Turgut nasıl bir bakandı?

Gümüş: Memleketimizin kalkınmasından, ekonomide dışa bağımlılıktan kurtarılması idealinden, Türkiye’yi sanayide kendi kendine yeter konuma eriştirmekten, Türk milletinin refah içerisinde olmasından, vatanın imar edilmesinden başka hiçbir düşüncesi yoktu. ‘Tekrar milletvekili seçileyim, yeniden bakan olayım…’ gibi bir düşünceye sâhip değildi. ‘Önce Türkiye, sonra yine Türkiye, daha sonra ve hep Türkiye için…’ prensibiyle hareket etti. Milletvekilliği ve bakanlık O’nun için amaç değil, araçtı. Ülkeye hizmet etmek için araç… Particiliği ve siyâseti devlet mekanizmasına yaklaştırmadı bile. ‘Tek hedef:  hizmet‘ düsturu ile çalıştı. Devlet malını şâhsî işlerinde kullanmadı. Makam arabasına, eşi dâhil hiçbir yakınını, akrabasını oturtmamıştır. O kadar titizdi.

Çetinoğlu: Aziz Gümüş olarak sizden ve genel müdür olarak tâyin ettiği diğer arkadaşlarından neler bekliyordu?

Gümüş: Bize şunu söyledi: ‘Kim olursa olsun, siyâsîlerden, parti teşkilatından gelecek talep ve baskılar karşısında prensiplerinizden vazgeçmeyiniz. Partiden gelecek baskılar karşısında ben paratoneriniz olurum, her türlü baskıyı önlerim. Siz hizmetlerinizi gerçekleştirin.’

Bakanımız olduğu sürece dediklerini aynen yaptı. Bizler de politikanın baskılarından uzak, işin gereği ne ise onu yapma imkânı bulduk. Karşılaştığımız engelleri kendisine anlatırdık. Pratik zekâsıyla çözüm bulur; ‘Bir de bu yolu deneyin‘ Derdi. Bakanlar kurulunda sözü geçen bir insandı. Hizmetlerin yürümesi ve gerçekleşmesi için diğer bakanlıklarla ilgili problemimiz olduğunda, ilgili bakanı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na dâvet eder, bizim de katıldığımız toplantılar düzenler, sonunda o bakanlık tarafından önümüze konulan engeli mutlaka kaldırırdı. Kaynak yetersizliğinin giderilmesi için Mâliye Bakanı’nı, ithalat zorluklarını aşmak için Ticaret Bakanı’nı ikna edip işlerin yürümesini sağlamıştır.

Muğla’da Dalaman, Zonguldak’ta Çaycuma, Giresun’da Aksu kâğıt fabrikaları O’nun eseridir. O dönemde bu saydıkların çok önemli tesislerdi. Hedefi; Türkiye’yi kâğıt ve kâğıt hammaddesi ithal eden bir ülke olmaktan kurtarmaktı. O dönemde kâğıt; demir ve çimento gibi temel ihtiyaç maddelerinden biriydi. Demir ve çimento fabrikaları gibi azot fabrikaları, Sümerbank tesisleri de O’na bağlıydı. Bu sektörlerin hepsinde dev hamleler gerçekleştirdi.

Bir tesisin temelini atarken, bir fabrikayı hizmete açarken duyduğu mutluluk gözlerinden okunuyordu. Mehmet Turgut; memleketine hizmet için dünyaya gelmiş bir insandı.

Mehmet Turgut nasıl bir bakandı?’ Diye sormuştunuz ya… O sorunuzun tek cümle ile cevabı budur: O bir hizmet adamı idi.

Çetinoğlu: Siz de politikanın içerisinde bulundunuz. Gözlemlerinize göre Mehmet Turgut nasıl bir politikacıydı?

Gümüş: Politikayı, memlekete-millete hizmet için araç olarak gören bir insandı. Belki de O’na ‘politikacı‘ demek mümkün değildir. Ancak memleketine-milletine hizmet edebilmek için politik hayata girmek mecburiyetinde kaldığı söylenebilir. Memlekete-millete hizmeti engelleyen, geciktiren, verimini azaltan isteklere, tekliflere kale kapısı gibi sağlam ve kapalıydı. Bu tür teklifler için açılması mümkün olmayan kilitti. Bu yönüyle politikanın dışında idi.

Çetinoğlu: Yaygın kanaat odur ki Türkiye’de politika ve dürüstlük zıt kardeşlerdir. Mehmet Turgut (sizin belirlemenize göre politikacı olmamakla birlikte) politikanın içinde sevilen-sayılan bir insan, hem de dürüstlüğünden asla şüphe edilmeyecek bir insandı. Zıt kardeşleri, nasıl barıştırdı-birleştirdi?

Gümüş: İstediğiniz cevap, sorunuzun içerisinde gizli.

İnsanlar, haklı veya haksız menfaat sağlamak için, yetki sâhiplerinden talepte bulunurlar. Yetki sâhibi; istekte bulunana sağladığı menfaatin 3 misli, 10 misli 100 mislinden daha büyük zararın devletin sırtına yükleneceğini, hak hukuk sistemini zedeleyeceğini söyler ve muhatabını ikna ederse, ârif olan insanlarımız durumu anlayışla karşılar. Üstelik herkese aynı şekilde muamele edildiğini görür-öğrenirse, isteğini yerine getirmeyen yetkiliye kızmaz-küsmez, aksine O’na sevgi ve saygı duyar. Mehmet Turgut bunu yapabiliyordu ve bu konuda çok başarılı idi. Sizin tâbirinizle, ‘zıt kardeşleri’ bu özelliği ve başarısı ile barıştırmıştır.

Çetinoğlu: Mehmet Turgut’un memleketin-milletin menfaatlerini; partisinin ve partililerinin menfaatlerinin ve parti ileri gelenlerin isteklerinin önünde tutan bir insandı. Bu özelliği sebebiyle ne türlü bedeller ödemek mecburiyetinde kaldığını düşünüyorsunuz?

Gümüş: Ödediği en büyük bedel; kurmuş olduğu ve genel başkan yardımcılığı yaptığı partisinden ayrılmak mecburiyetinde kalmış olmasıdır. Sağlığını olumsuz yönde etkileyen üzüntüleri de buna ilave etmek gerekir.

Çetinoğlu: 12 Eylül kadrosunda bulunanlar yargılanıyor. Mehmet Turgut hayatta olsaydı, 12 Eylül’ün yargılanması sırasında nelerle karşılaşabilirdi?

Gümüş: Mehmet Turgut; vatan sevgisiyle dürüstlüğüyle, devletten-milletten yana tavır koymasıyla bilinen bir insandır. İhtilalleri tasvip etmeyen demokrat ve demokrasi taraftarıdır.

12 Eylül yönetiminin Başbakanı Bülent Ulusu tarafından Sanayi Bakanı olması teklif edildiğinde; güvendiği kişilerle görüştü. Onlar da ihtilalleri tasvip etmeyen aydın ve şahsiyet sâhibi faziletli insanlardı. İstişârelerin sonunda şöyle bir ortak görüş ortaya çıktı: ‘Siz Mehmet Turgut olarak Sanayi Bakanlığında ülkeye büyük hizmetler yaptınız. Ülkenin bu hizmetlere ihtiyacı var. Hizmetten uzak durmazsınız. Durursanız, bunun hesabını milletimize veremezsiniz.’

Bu gerçekler biliniyor. 12 Eylül Harekâtının yargılanmasının söz konusu olmadığı dönemlerde gerek kendisi gerekse tarafsız gazeteciler tarafından yazıldı. Kayıtlara geçti. Ben inanıyorum ki Ankara’da, İstanbul’da Türkiye’de ‘âdil hâkimler’ var. Onlar bu gerçekleri biliyorlar. Yani Mehmet Turgut’un ısrarlar karşısında ve yalnızca hizmet için bakan olmayı kabul ettiğine inanıyorlar. 12 Eylül yönetiminin, günümüzde ‘suç’ olarak algılanan hiçbir hareketinin gerek karar safhasında gerekse uygulamasında Mehmet Turgut’un dahli yoktur. Hayatta olsaydı, en kötü ihtimalle hazırlık soruşturması sırasında, Mehmet Turgut ‘un ifadesine başvurulur ve hemen ardından, ‘soruşturmanın derinleştirilmesine mahal olmadığı‘ kararı verilirdi.

Bunun aksinin yapılması; Türkiye’ye ihânettir, Türk milletine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Mehmet Turgut’u, 12 Eylül yönetiminde, sırf vatana-millete hizmet edebilmek maksadıyla görev aldı diye bırakınız mahkûm etmeyi, ikinci bir defa ifâde vermeye çağrılması bile, ülkesine-milletine dürüstlükle ve sadakatle hizmet edecek insanları, belli dönemlerde bu tür hizmetleri yapmaktan alıkoyabilecek olumsuz bir düşüncedir.

Özetle kanaatim odur ki, Mehmet Turgut, daha başlangıçta, sözünü etiğiniz sorgulamadan vareste tutulurdu.

Çetinoğlu: Mehmet Turgut’un ‘Devlet Adamı’ kimliğinde belirgin hususlar nelerdi?

Gümüş: Öncelikle dürüst bir devlet adamı idi. Memleketin, milletin menfaatlerini; her şeyin… akla gelebilecek her şeyin önünde tutardı. Hatta sağlığının bile önünde tutardı. O; faziletiyle, nâmuslu oluşu ile tanınmış bir âbidedir. Güvendiği insanları sever, sevdiği insanları sonuna kadar desteklerdi.  İşe adam alınırken, tavsiye ile gelenlerin değil, uygun olanların tercih edilmesini, sıradan işler için İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun tercih edilmesini tavsiye ederdi. ‘Devlet Adamı’ sıfatı onun şahsiyeti, karakteri ile özdeşleşmişti. Tarafsız ve âdil olunmasını öğütlerdi.

Çetinoğlu: Bu prensiplerini uygularken ne tür engellerle karşılaştı, engelleri nasıl aştı?

Gümüş: Siyasî baskılarla karşılaştı. Partililere öncelik tanınması isteniliyordu. Prensiplerinden tâviz vermeyerek, bâzen ikna ederek bâzen de kendisine kızılmasını, küsülmesini göze alarak doğru bildiği yolda yürüdü.

Çetinoğlu: Türkiye’nin, her dâim yeni Mehmet Turgutlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorsunuzdur. Yeni Mehmet Turgutlar nasıl yetişebilir?

Gümüş: Adını unutturmamak gerekir. Hizmete açılmasında emeği bulunan tesislere, özel sektöre devredilmiş olsa bile, adı verilebilir. ‘Mehmet Turgut Kâğıt Fabrikası‘ gibi… İstanbul Teknik Üniversitesi’nde; ‘Mehmet Turgut Konferans Salonu‘ veya Laboratuarı gibi… İsmi duyanlar merak edip araştırırlar, Mehmet Turgut’un özelliklerini öğrenirler. İleride kendi isimlerinin de bir tesise verilmesini düşündüklerinde, Mehmet Turgut özelliklerine vasıflarına sâhip olmaya yönelirler.

İTÜ’de Mehmet Turgut’a anma toplantıları, Mehmet Turgut konulu mezuniyet tezleri doktora tezleri hazırlatılabilir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.

Gümüş: Çok sevdiğim dostumun aziz hâtırâsını tazim edecek, O’nu genç nesillere tanıtacak bu çalışmanız için ben de size teşekkür ediyorum.

 

AZİZ GÜMÜŞ:

1929 yılında, ortanın üzerinde imkânlara sâhip çiftçi ailesinin oğlu olarak Düzce’de dünyaya geldi. Babası, Fatih Medresesi’nde eğitim görmüş, aydın bir kişi idi. İlk ve Ortaokulu Düzce’de okudu. Paralı yatılı olarak Afyon’da başladığı lise tahsilini, parasız yatılı imtihanını kazanarak Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladı.

Sümerbank’tan burs alarak okuduğu İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Babası, tarla satarak burs bedelini ödedi. Konya’da askerî mühendis olarak vatanî görevini ifa ettikten sonra Konya Belediyesi’nde memuriyet hayatına başladı.  3 yıl sonra Aydın Belediye Başkanı İsmet Sezgin’in isteği üzerine Aydın Belediyesi’ne geçti. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra müteahhitlik yaptı. Bir süre sonra İzmir belediye Başkanı rahmetli Osman Kibar’ın isteği üzerine İzmir Belediyesi’nde Elektrik, Su, Havagazı ve Otobüs  (ESHOT) İşletmesi’ne İşletmeler Müdürü olarak gitti. Bir müddet sonra Genel Müdür oldu.

Mehmet Turgut Sanayi Bakanı olunca, 1965 yılında SEKA Genel Müdürlüğüne tâyin edildi. Bu göreve 12 yıl devam ettikten sonra istifa ederek ayrıldı. İstanbul’da özel sektörde çalıştı. İstanbul Belediye Başkanı adayı, bir başka dönemde Kocaeli milletvekili adayı olarak siyasetle ilgilendi.

1992-1994 yılları arasında İzmir Aliağa Petro-Kimya Holding A.Ş. Genel Müdürü, 2006-2007 yılları arasında aynı şirketin Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

Evli, biri erkek, diğeri bayan 2 evlat ve 2 torun sâhibi olan Aziz Gümüş, çocuklarının şirketleri ile ilgileniyor.

 

 

“Türk Meselesi” ve Siyaset Yapma

 

Bazılarının 10.Yıl Marşı’ndan rahatsız oldukları, duyduklarında asaplarının bozulduğu anlaşılıyor. İşin hoş olmayan tarafı, Mehter mi; yoksa 10.Yıl Marşı mı ayrımına gidilmesidir. Her şeyi birbirine karıştıran ve çatıştıran, zihinleri allak bullak eden, ülkeyi yangın yerine çeviren ve kamplaştırmayı tahrik edenler, sürekli olarak toplumu her konuda germekle meşguller. Oysa ne Mehter Marşı, ne de 10.Yıl Marşı birbirinin yerine geçebilir ve ne de rakip olabilirler. Ancak maalesef bazı politikacılar sorun yaratmada oldukça becerikliler… Birlik ve bütünlük zedelendikçe, çatışmacı davranışlar tahrik edilip yaygınlaştıkça, ülkenin daha demokratikleşeceğini zannedenler var. Herhalde siyaset yapmak toplumu cephelere ayırmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Yine siyaset yapmak, farklılıklar yaratmak, onları kutsallaştırmak ve birliktelikleri dışlamak da değildir.

Ancak aksi davranılarak siyasi menfaat sağlamak hedeflenmektedir. Toplum kutuplaştırıldığı ve kamplaştırıldığı oranda daha fazla oy alınacağı beklentisi vardır. Son yıllarda birçok olay kullanılarak dünün Demokrat Parti – CHP çatışması veya Adalet Partisi – CHP karşıtlığı gündeme taşınmakta, 27 Mayıs’ta idam edilen rahmetli devlet adamları ve darbeler malzeme olarak kullanılmaktadır. Bu defa dünün iki partili çatışmasının yerini AKP-CHP ikileminin almasına gayret edilmektedir.

Diğer taraftan, akiller heyeti olarak ortaya çıkan malum kişiler PKK taleplerini bile az bulup daha da ileri götürmüşlerdir. Ismarlama raporlarında neler olduğu gazeteniz Yeniçağ’da geniş bir şekilde yer almıştır. Bu akillerin çizgisi ile iktidarın çizgisi aynı olmasaydı, zaten bunlar seçilmezdi. Bu heyette bulunanlardan bazılarını ilerde siyasette de görebiliriz. Görevlerini bir heyet halinde TBMM’de de devam ettirebilirler. Eğer siyasete gireceklerse öncelikle müracaat etmeleri gereken yer BDP ve daha sonra da AKP olur diye düşünüyorum. Bu kadar yorgunluk ve hizmet karşılıksız bırakılmamalıdır. Kürtçe bilip bilmemeleri önemli değil… Zaten malum siyasi partinin yönetiminde olanların önemli bir bölümü de Kürtçe bilmediği gibi Kürt de değillerdir. Kürt sorunu diye takdim edilen sorun; Kürtlerin değil; onları kullananların sorunu olduğuna göre; partili milletvekilleri ve ileri gelenlerin Kürt olmasına da gerek yoktur.  Cumhuriyet ve milli devletle kavgalı olmak, milli değer ve sembolleri reddetmek yeterlidir. Solun milliyetsiz kesimi ile İslamcı diye ortada dolaşan bazıları ve beyaz bayrak elde dolaşan bazı liberaller ile etnik ırkçılar aynı çizgide buluşmuşlardır. İşin enteresan tarafı, teorik olarak etnisite ile ilgilenmemeleri gereken aşırı sol çevreler ve diğerleri birden Kürtçü oluverdiler. Hedef 2000’lere taşınan 1923 Türkiye’sidir. Bundan dolayı Atatürk’e ve Milli Mücadelenin önde gelen isimlerine düşmanlar ve İstiklal Harbi’ni kabullenemiyorlar. Onlara göre İngiliz veya ABD mandası varken Milli Mücadele adını taşıyan bir macera uğruna vatan çocuklarını ölüme sürükleyip anaları ağlatmaya gerek yoktu. Onlar kurtuluşu işgalcilerle işbirliğinde görüyorlardı.

Kerkük’te Tuzhurmatu’da uygulanan ve 13 soydaşımızın şehit edildiği soykırım örneklerinden sonra, Doğu Türkistan‘dan da acı haberler geldi. Haberlere ambargo konduğundan ne kadar Uygur Türkünün bu olaylarda hayatını kaybettiğini bilemiyoruz. Ancak onlarcasının hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır. En basitinden en şiddetlisine kadar bu gibi olayları bir ülkenin iç meselesi gibi kabul etmeyen ve insan hakları çerçevesine oturtan Batı Dünyası bu defa da yeterli tepkiyi verememiştir. Aslında Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz uzun yıllardır Çin’in insafına terk edilmiş, Türk’ler üzerinde değişik baskılar ve soykırım örnekleri uygulanmıştır. Bu sorunlarla gerektiği gibi ilgilenecek bir siyasi iktidarın gündeminde “Türk Meselesi“nin olması gerekir. Bugün bu kayıp adeta ilanla aranır haldedir.  Türk Milletinin önüne seçim sandığı konduğunda bütün olumsuzluklar hesaba katılmak durumunda olacaktır.