20.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 977

Türkler Katlediliyor

 

Türkiye’de biz kendi derdimize düş(ürül)müş iken, dünyanın başka yerlerinde Türkler katlediliyor.

26 Haziran 2013’de sabah saat 6’da Çin’in Turfan vilayetine bağlı Diças ilçesinde Türkler katlediliyor.

Neden?

Çin hükümeti, Türklerin ellerindeki toprakları, dükkânları alıyor ve Çinlilere veriyor. Sadece Turfan şehrine 6 bin Çinli yerleştiriliyor. Bunun üzerine protesto yürüyüşü yapan Türklere polis ateş açıyor ve birçok Türk ölüyor.

Ayrıca, Urumçi’de Cuma namazından çıkan Türklere polis ateş açıyor, ölü ve yaralı sayısı bilinmiyor. Aynı şekilde, Hoten vilayetinde de Türklere polis tarafından ateş açılıyor, ölü ve yaralı sayısı bilinmiyor.

25 Haziran 2013′ de Irak’ın Selahattin vilayetine bağlı Tuzhurmatu bölgesinde, Türkmenlerin kaldığı çadıra canlı bomba gönderilerek birçok Türkmen’in katledilmesi gerçekleştiriliyor. Katledilenler arasında Türkmen liderlerindenAli Haşim MUHTAROĞLU ve Ahmet KOCA da bulunmaktadır.

Tuzhurmatu şehri, Türkmenlerin yoğun yaşadığı bir şehirdir. Bu şehre sürekli peşmergeler tarafından baskılar yapılmakta ve zaman zaman katliamlar gerçekleştirilmektedir. Özellilke, kasım 2012 ve ocak 2013 arasında çok ciddi katliamlar gerçekleştirilmiştir.

Bu bölgede ve hatta tüm Irak’ta Türkmen’i yok saymak için peşmerge destekli Irak güçleri büyük gayretler sarf etmekte ve katliamlar yaparak, zulümlerini dayanılmaz boyutlara vardırmaktadırlar.

Peki, bu bölgelerde Türklere yapılan bu katliamlar devam ederken Türkiye’de neler olmakta ve neler yapılmaktadır?

Bırakın bu Türk katliamları ile ilgili ülkenin etkili ve yetkili kadrolarının bir tavrını, bir müdahalesini, Türk kamuoyunun bu gelişmelerden, bu katliamlardan haberi bile yoktur. Yani, kamuoyuna bu konunun açıklanması bile adeta yasaktır.

Tıpkı Çin hükümetinin basına sansür uygulayarak, cep telefonlarını engelleyerek, bilgisayar ağlarını ele geçirerek haberleşmeyi kesmesi gibi, kendi ülkemizde de bu konular adeta yasaklanmış durumdadır.

Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!

Dünyaya kafa tutacağımıza, başka konularda meydan okuyacağımıza, bu konularda, haklının yanında yer alıp tepkimizi göstermemiz gerekmez mi?

Devlet olarak, Irak Türkmenlerine tam destek vermemiz gerekmez mi?

Türklerin temel taşı olan Uygur Türklerinin Çin’de katledilmesini hükümetimizin geciktirmeden protesto etmesi gerekmez mi?

Peki, bunları yapmasını bu hükümetten beklemek doğru mu?

Türkiye’de pkk bölücülerine teslim olmuş bir hükümetten, dünya Türklüğüne yapılan zulümlere müdahale etmesini beklemek saflıktır, boş iştir.

Bu yüzden diyorum ki;

Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!

Allah, Anadolu Türklüğünün ve dünya Türklüğünün yardımcısı olsun.

 

 

Ramazan ve Helal Kazanç (2)

Yüce Dinimiz İslam helal kazanç temin ederek helal lokma yemeye büyük önem vermiştir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir”(Nisâ, 4/29)buyurarak,meşru olmayan yollardan kazanç elde etmeyi yasaklamıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Kazancın hangisi en iyi ve temiz olanıdır” şeklindeki bir soruya, “Kişinin el emeği ve aldatma bulunmayan meşru ticaret ile elde ettiği kazançtır”(Ahmed, IV, 141)cevabını vererek mü’minleri haksız kazanç elde etmekten sakındırmıştır. Bir başka hadislerinde ise kişinin yediği en hayırlı yiyeceğin kendi elinin emeği ile kazandığı yiyecek olduğunu bildirmiştir. (Buharî, Büyû, 15)

Görüldüğü gibi İslam,el emeği ve meşru ticaret ile kazanç elde etmeyi teşvik etmiştir.  Müslüman, çalışıp çabalamadan başkalarının sırtından veya meşru/ helal olmayan yollardan kazanç elde etmekten sakınmalı; kazancının nereden ve nasıl geldiğine dikkat etmelidir. Müslümanın, dinimizce meşru sayılan işlerde çalışması, helalinden rızık kazanması, yenilip içilmesi haram olan gıdalarla beslenmemesi ve çoluk çocuğuna da helal lokma yedirmesi gerekir.

Meşru yollardan kazanç temin etmek toplumun güven ve huzuru için önemli olduğu gibi,helal gıdalarla beslenmek de dua ve ibadetlerin kabulü için gereklidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) yediği, içtiği haram olan kimselerin dualarının kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.(Müslim, Zekât, 65)

Allahu Teâlâ ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından nelerin yenilip içilmesinin helal veya haram olduğu bildirilmiştir.Bunlara örnek olarak; Allah’tan başkası adına kesilmiş hayvanların etleri, İslamî usullere uygun kesilmemiş hayvan etleri, leş, akıcı kan, domuz eti ve ürünleri, alkollü içkiler, pis ve sağlığa zararlı olan maddeleri sayabiliriz. Bunların yanında, hileli alışveriş,hırsızlık, gasp, faiz, rüşvet, yolsuzluk,şans oyunları, kumar gibi dinen meşru olmayan yollardan elde edilen kazançlar ile çalışanların görevlerini ihmal etmeleri, işverenlerin çalışanlara hak ettiği ücretlerini ödememeleri ve zenginlerin zekâtlarını vermemeleri durumunda elde ettikleri kazançları da haram kapsamında değerlendirilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de helal ve temiz rızıklardan yenilmesi emredilerek şöyle buyrulmuştur: “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”(Mâide, 5/88)Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “İyi ve temiz olandan başka bir şey yememeye gücü yeten kimse bunu yapsın / sadece iyi ve temiz olan şeyleri yesin”(Buharî, Ahkâm, 9) buyurarak, temiz ve helal gıdalarla beslenmenin önemini belirtmiştir.

Bütün canlıların rızıklarını veren Allah’tır.(Hûd, 11/6; Ankebût, 29/60; Zariyât, 51/58 vd.), İnsan çalışıp çabalayarak helal yollardan rızkını aramalı, rızık konusunda endişeye düşerek meşru olmayan kazanç yollarına sapmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu konuda tavsiye ve uyarılarda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:   “Ey insanlar! Allah’a karşı gelmekten sakının, rızkı güzel bir şekilde kazanın, çünkü hiçbir kimse biraz gecikse bile rızkını tamamen almadıkça ölmeyecektir. Allah’a karşı gelmekten sakının. Rızkı güzel bir şekilde elde edin. Helal olanı alın, haram olanı bırakın.”(İbnMâce, Ticaret, 2)

Dinimizde haram-helaller açıklanmış olmasına rağmen, insanlar bir şeyin helal mi yoksa haram mı olduğu konusunda şüpheye düşebilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle durumlarda yapılması gerekenleri şöyle açıklamaktadır:“Helal bellidir, haram bellidir. Bu ikisinin arasında birçok kişinin bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kişi bunlardan sakınırsa dinini, onur ve haysiyetini korumuş olur…” (Buharî, İman, 39; Büyû’, 2; Müslim, Müsâkat, 107-108)

Mübarek Ramazan ayını fırsat bilerek, ticaretimizi, alışverişimizi gözden geçirmeli, nereden, nasıl kazanç temin ettiğimizin, kazandıklarımızı nerelere harcadığımızın muhasebesini yapmalıyız. Yüce Rabbimizin şu ikazını da asla hatırımızdan çıkarmamalıyız: “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helal olanlarından yiyin. Bu konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin üzerine inerse, o muhakkak helak olmuş demektir.”(Tâhâ, 20/81)

O halde; yüce Rabbimizin emrini yerine getirmek, hoşnutluğunu kazanmak için çalışarak rızkımızı helal yollardan kazanmaya, elimizin emeği olan helal lokma yemeye ve çoluk-çocuğumuza içinde hiç kimsenin hakkı olmayan helal lokma yedirmeye gayret göstermeliyiz.

Peyami Safa, Peyami Safa’yı Anlatıyor

İstanbul Vefa Lisesi’nde okurken Fen Fakültesi’nin de giriş kapısının bulunduğu Vezneciler Caddesi’nden geçmediğim gün yok gibiydi. Bu cadde üzerinde bir Yaprak Kitapevi vardı, bir de çok modern olarak dizayn edilmiş Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Kitap Evi. Edebiyat kitaplarımızda şiirleri olduğu için Fazıl Hüsnü’yü burada ya sohbet ederken, ya yalnız görürdük.

Kırtasiyede bulunduran Yaprak Kitapevi’ne ise üç-beş merdivenle inilirdi. Birkaç defa Necip Fazıl’ın Kısakürek’i burada gördüğümü hatırlıyorum. Necip Fazıl’ın Reis Bey, Sultan İkinci Abdülhamit Han ve Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Vecdi Bürün’ün Nasıl Öldüler, Milovan Cilas’ın Stalinle Konuşmalar adlı eserlerini daha sonra ismi değişen Ötüken Yayınevi neşretmişti.

27 Mayıs Askeri Darbesi’nin izleri, sancısı ve eziyeti, siyasi iktidarın zulmü, tacizi devam ettiğinden milliyetçi yayınlar mağdur ve mazlum halka ilaç gibi geliyordu. Yaprak Kitapevi’nin daha sonra milliyetçi üniversite öğrencileri tarafından harçlıklarını bir araya getirerek kurduklarını öğrendim. Ahmet Nuri Yüksel, Mehmet Niyazi Özdemir, Nevzat Kösoğlu, Dursun Ali Çemberci, Ahmet İyioldu, Özer Revanoğlu, Rasim Cinisli, Fehim Üçışık, Nurhan Alpay, Mustafa Yıldırım’ı çok daha sonra tanıma fırsatı buldum. Ahmet İyioldu ve Nurhan Alpay ile beraber Babıali’de Sabah Gazetesinde çalıştım.

YAZAR VE MÜTEFEKKİR MEHMET NİYAZİ ÖZDEMİR

Her çıkan yayını alıyor ve okuyordum. Peyami Safa nerede yazıyorsa o gazeteye abone oluyorum. Önce Milliyet, sonra Son Havadis. Rahmetli ağabeyler Ergun Göze ve İrfan Atagün’ün Babıali Yayınevi Peyami Safa’nın “Mistisizm”i neşretmişti. Sarı küçük boydaki ciltli eserin arkasına bir not dikkatimi çekmişti; “Mistisizm, Peyami Safa’nın son telif eseridir. Neşrinden evvel 15-6-1961 Cuma gecesi öldü. Allah Rahmet Eylesin.”

Bütün bu hatıraları Basın İlan Kurumu ve ESKADER’in Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde ortak düzenlediği “Matbuat Dünyası’ndan Sanatkar Çehreler” konulu toplantıda yaşadım. Bu toplantıda Peyami Safa’yı Mehmet Niyazi Özdemir anlattı. Peyami Safa ancak bu kadar gerçek anlatılırdı. Mehmet Niyazi Özdemir’in ismini 1960’lı yıllardan bu yana biliyorum, eserlerini okuyorum.  Kitaplarında, neredeyse aynı zaman dilimini yaşadığımızdan kendi dönemimi de buluyordum. Hikayelerinden maada mesela Varolmak Kavgası, Daha Dün Yaşadılar, Dahiler ve Deliler vs.

Mehmet Niyazi Özdemir (Akyazı-1942) Haydarpaşa Lisesi’nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Felsefeden sertifika aldı. Doktora çalışmasını bitirdi. Almanya’ya gitti, “devlet felsefesi” eğitimi gördü. Tezli romanları kadar Medeniyet Ülkesini Arıyor ve Türkiye’nin Meseleleri çalışmaları önemli görüş içerir. 1998’de Türkiye’ye döndü. Cep telefonu kullanmayan Mehmet Niyazi’yi kim isterse İSAM’ın İstanbul Bağlarbaşı Kütüphanesinde Can Alpgüvenç, Erdinç Beylem gibi çalışırken bulabilir. Mehmet Niyazi bölgemiz ve insanlarımız için gerçek bir “akil adam” sözün özeti.

DÖRT ÖNEMLİ HUSUS

Peyami Safa’yı özetle şöyle anlattı:

“-Tarihçi İsmail Hami Danişmend’e göre Peyami Safa  Akşemsettin’in sülbünden geliyor. Onların torunu. Anadan doğma Şair İsmail Safa’nın oğlu. O yıllarda 2. Sultan Abdülhamit düşmanlığı modaydı. İsmail Safa Sivas’ta sürgün ve Peyami 2 yaşında iken vefat ediyor ve yetim kalıyor. Öyle ki Ayşe Osmanoğlu’ndan dinledim; Bediüzzaman Said Nursi evlerine Abdülhamit düşmanlığı özrü için kızıyla helalleşmeye gitmiş. Mehmet Akif bile o günkü basının etkisinde. Milli sermaye yoksa milli basın da olamaz. Arkasında süper güç olmayan milletler hep ezilmiştir. Çeçenler gibi, Filistinliler gibi, Mynmar’daki müslümanlar gibi. O günler böyle günler işte.

-Yetim Peyami’ye babasının arkadaşı Sosyalist Abdullah Cevdet sahip çıkıyor. Hamilik yapıyor. Kitaplar hediye ediyor. Peyami Safa daha sonra bundan sıyrılmayı başarır. “Allah’a bal gibi inanıyorum” diye bir röportaja cevap verince ipler kopar. Hastalık nedeniyle ancak ortaokul’dan mezun olabildi. Öğretmenlik yaptı. Annesinin emeğini hissetti ve kardeşi ile birlikte 18 yaşında iken gazete yayınladı. Peyami Safa’nın dört önemli yanı  vardır.

Birincisi gazetecilik. Büyük basında yazarlık yaptı. Her gittiği gazeteye 60 bin kadar okuyucusunu da birlikte götürüyordu. Zaten gazetelerin tiraji 70 bin kadardı. Yazıları dikkatle okunurdu. Peyami Safa Menderes ile de dost. Gazete bile yayınlayacaklardı. Peyami Safa ve Ali Fuat Başgil o yıllarda milletin ümidiydi. Necip Fazıl Kısakürek sürekli cezaevine girince görev Peyami Safa’ya kalıyordu. 27 Mayıs 1960’de darbecilerin sertliğine rağmen Peyami Safa’yı kutladık ve üniversite öğrencileri olarak çicek verdik. General Faruk Güventürk  önemli bu fikir adamımız Peyami Safa’yı sorguluyordu! Ahmet Er kurtardığını hatıralarında yazıyor! Sabiha Sertel de hatıralarında şöyle diyor “Türkiye’yi komünist yapardık ama Peyami Safa’yı ikna edemedik.”

YALNIZIZ ZİRVEDE

İkincisi; fikri tarafı. Cumhuriyet döneminde  Kadro dergisi, Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yazarlarla masayı temizledi ve bir yanına sosyalizmi ekledi. Peyami Safa ise  Türk İnkılabına Bakışlar koydu topluma. Bunu milliyetçilik ve medeniyetçilik diye yazarak tarif etti. Türk Düşüncesi Dergisini yayınladı. Avrupa’da bir yıl kalmış ve batıyı o kadar müthiş algılamış. Küçüklüğünden beri hep hastalığıyla mücadele etmiş, ilacını da yine kendisi bulmuş. Bir tıp profesörü kadar tıbbı bilgiye sahipti. Öyleki ölmeye yakın burnundan kan gelince “fena fena” diyerek sağlık durumunu anlayabiliyordu.

Üçüncüsü ise acılardan, yoksulluktan ve hastalıktan gelen Peyami Safa’nın romancılığı. 21 yaşında Şimşek’i yazıyor. Bir kadının ruh halini o kadar güzel anlatıyor. Peyami Safa Rus olsaydı, bir Tolstoy, bir Dostoyevski muamelesi görürdü. Kitapları Ötüken Yayınevi bastı, diğer yayınevleri neşretmedi. Böylece Peyami Safa’nın evine ekmek girdi. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf etmişti, yayınlanırken “bunu çıkarmayınız” diye tembih etti. Öyle neşredildi. Peyami Safa’nın yeğeni Behzat Safa ise “Ben devrimciyim!”diyerek Peyami Safa’nın mirasını mirası reddetti. Matmazel Nörolyanın Koltuğu örnek bir psikolojik romandır. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu ve Refik Halid’in Sürgün gibi Yalnızız romanı da bir zirvedir.

19 YIL TATİL YAPAMAYAN YAZAR

Necip Fazıl’a nerede oturduğu soruluyor. “Peyami’nin evinde oturuyorum.”diyor. “Peki ya Peyami nerede oturuyor?” deyince de “Cingöz Recai’nin evinde!” diye cevap veriyor. Polemik üstadı her iki yazar zaman zaman birbirini eleştirdi. Ancak her ikisi de sürekli parlayan ve büyüyen yıldızlarımızdı. Necip Fazıl’a Nazım Hikmet “Hoşgeldin Meleklerin hocası” deyince “hoş bulduk Asiyenin Hocası” diyebiliyor. Bir başka örnek ; Nazım Necip Fazıl’a “Eğer oruç tutarsan böyle ineğe dönersin” der demez Üstad “İnekler oruç tutmaz, hayvandır.” deyiveriyor.

Dördüncüsü ise  hem verem, hem elinde kemik hastalığı olan Peyami Safa’nın beşeri yanıdır. Vecdi Bürün O’na “evliya” derdi. Tek oğlu yedek subay öğretmen Merve’nin ölümünü gizlemişlerdi. Ayhan Songar hatıralarında Peyami Safa’nın “Bakın Merve’nin piyanosu kendi kendine çalıyor. Merve’nin öldüğünü hatırlatıyor!.” diye bahsediyor. Karısı Nebahat Hanımı tedavi için Hamburg’a götürüyor. Bir pansiyonda kalıyorlar. Aylar sonra ayrılırken pansiyoncu “Biz sizden çok şey öğrendik, para falan alamayız!”diyor. Pansiyoncu hanım Peyami’ye aşık olmuştur. Kendisiyle birlikte yaşayabileceğini söyleyince “Felçli eşimi üzemem” demesi aşkı daha da artırıyor ve Alman kadının intihar etmesi ile neticeleniyor.

“19 yıllık yazı hayatımda  bu insanlar bana bir hafta tatil hakkı vermedi. Hiç yeni elbise giymedim. Hep bit pazarından aldım.” diyen Peyami Safa öyle bir nimettir ki toprak altındaki bir define gibidir. Deha ABD’de binde bir, Türkiye’de onbinde bir çıkıyor. Yani bu demektir ki; 7500 dahimiz var. Hür tefekkürle olaylar değerlendirilirse iyi, ideoloji ile kirletilirse yazık olur. Avrupa muhafazakar, doğu ise yaz-boz tahtası gibi. Peyami Safa’nın eserlerinde müslümanlık portakaldaki şeker gibidir. Bunu hisseden üniversite hocaları gençleri “Sulanmış Kafa Peyami Safa” diye şartlandırır ve farklı düşüncelerin memleketimize geç gelmesine neden olmuşlardır.

MEFKÜRE ADAMI VEYA BAŞKA BİRİ OLMAK

Peyami Safa vefat ettiğinde örfi idare vardı. Mehmet Niyazi ve arkadaşlarını askerler mezara yaklaştırmıyorlar bile, süngü ile karşılıyorlar. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu “Beni kimse Peyami’nin mezarına gitmekten men edemez” diyor. Diyor ama bu yazar da süngü ile karşılanıyor.”

Mehmet Niyazi böyle anlattı Peyami Safa’yı. Fikir adamlığı, gazeteciliği, romancılığı ve insani yanıyla Peyami Safa; dikkat çekici bir zekası, cevvaliyeti, iradesinin güçlülüğü, polemikçiliği, düşünce ve dilinin zerafetiyle, milliyetçilik ve medeniyetçiliği ve azmiyle önemli bir aydınımızdır. Roman ve hikayeleri, Server Bedii(annesinin ismi) imzalı eserleri, fikri kitapları, “Gün Doğuyor” piyesi, Kim Nedir Serisi’yle, biyografileriyle, ders kitabı ve tercümeleriyle eskimez bir yeni olarak devam edecektir. Ötüken Yayınevi bu konuda vefa göstermiş, mezarıyla alakadar olmuş, eserlerini neşretmeyi sürdürmüştür.

Peyami Safa “Dört İnsan Tipi”ni 1. Keyif adamı, 2.Rahat adam, 3. İşadamı ve 4. İdeal(mefküre) adamı  olarak sınıflandırıyor (Milliyet 01 Ağustos 1957). Dönüp arkama bakıyorum değişen bir şey de yok esasında. Artık idealizmini kaybeden görüşü ne olursa olsun insanlarımız da keyif adamı, rahat adam ve işadamı oluyorlar!. İskeletlerini kaybediyor, löp et oluyorlar. Aman Allahım bu bir fecaat!. Türkiye’yi ilgilendiren bir kitabı Almanya’daki kitapçı vitrinlerinde gördüğünde parası yetmediği için alamayan, sonrasında bulup buluşturunca da “Bu kitap zaten çok az basılmıştı. Hepsi satıldı. Mevcudu yok.” cevabı karşısında yıkılabilen, üzülebilen Mehmet Niyazi Özdemirler artmalı, eksilmemeli. 2023’e kamburla girilmemeli.

GAZETE YAZARLIĞI BAZI GÜZELLİKLERİ GÖTÜREBİLİYOR

Mehmet Niyazi bir hatırlatmada bulundu “Keşke Peyami Safa’nın geçim kaygusu ve hastalıkları olmasaydı, gazete yazıları değil de romanlar, fikri eserler kaleme alsa, yazabilseydi. Bir mefküre adamı olarak zaten bunun örneklerini vermişti. Ancak mecburiyetten öyle olmadı.”

Mehmet Niyazi Özdemir Basın Müzesi’nde konuşurken kendisini günümüzde Peyami Safa olarak gördüm. Peyami Safa, sanki Peyami Safa’yı anlatmıştı. İsmail Hami Danişmend’in Harbiye’deki Hava Apartımanındaki, Nurettin Topçu’nun Kadırga’daki, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Feneryolu’ndaki , Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Fatih’teki ev sohbetlerinde  gibiydim. Yahut  Beyazıd’da Marmara ve Küllük Kıraathanesinde, Endurun Kitapevi’nde bir dinleyiciydim. İyi ki Mehmet Niyazi Özdemir haftada bir Zaman’da gazete yazısı yazıyor. Öteki çalışmalarına bu nedenle zaman ayırıyor, sohbetler edebiliyor. Bizleri Türk ve İslam devlet felsefesinden, Yemen Ah Yemen, Çanakkale Mahşeri ve Plevne’den mahrum etmiyor. Müteşekkirim bu mütefekkirimize, tarih tezli romancımıza, hatıralarıyla vefa örneği gösteren yazarımıza, hakikatleri gün ışığına çıkaran araştırmacımıza, kütüphaneleri öksüz ve yalnız bırakmayan dostluğuna ve bir sonraki nesile yaptığı ağabeyliğine, her şeye rağmen tercih ettiği “Yanlızız”lığına.

Madalyonun öteki yanında ise keşke üçüncü kuşak genç Peyami Safalar olacak Yenişafak’ta Salih Tuna ve Star’da da Ahmet Kekeç de gazete yazıları dışında edebi türleri mefküreyle örtüştürerek toplumumuzu yeni eserlere kavuştursalar.

Ne dersiniz?

Hayır, Hayır. Yine Hayır

0

Acelemiz mi var? Hızlı trene hayır…

– İnsanları yorduğu için çalışmaya hayır…

 

– Çevreyi kirlettiği için pet şişelere hayır…

– Gözleri bozduğu için çok okumaya hayır…

 

– Beyaz deliği küçülten her türlü tuza hayır…

Kara deliği büyüten her türlü gaza hayır…

 

– Pahalıya mal olduğu için evliliklere hayır…

– Kazaları önlediği için duble yollara hayır…

 

Kalitesiz oldukları için yerli mallara hayır…

Kalitesiz oldukları için Çin mallarına hayır…

 

– Yan etkileri olduğu için antibiyotiklere hayır…

– Radyasyon yaydığı için nükleer enerjiye hayır…

 

Gâvur malları oldukları için ithal mallara hayır…

– Bakımı zor olduğu için çocuk doğurmaya hayır…

 

– Bekleyince koktuğu için yumurta üretimine hayır…

– Orman ağaçları kesilerek yapılacak yollara hayır…

 

– Tepe ve dağlar delinerek yapılacak tünellere hayır…

– Görüntüyü bozdukları için her türlü köprüye hayır…

 

– Fazla yolcu aldıkları için dolmuş kullanımına hayır…

– Akarsular önüne yapılacak setlere ve barajlara hayır…

 

– İnsanları kamburlaştırdığı için bilgisayarlara hayır…

– Ağaçlar kesilerek imal edildiği için kâğıt üretimine hayır…

 

– Fazla vakit aldığı için sosyal paylaşım sitelerine hayır…

– kulaklarda arızaya yol açtığı için cep telefonlarına hayır…

 

– Kolesterolü yükselttiği için her çeşidi ve türüyle yağlara hayır…

– Ağaçlar kesilerek yapıldığı için kurşun kalem imalatına hayır…

 

– Yoğun bir insan emeği gerektirdiği için çay üretimine hayır…

– Denizleri kirlettiği için gemilerin denizlerde seyr ü seferine hayır…

 

– İnsanların gözleri önünde perde oluşturduğu için gözlüklere hayır…

– ‘Köylüler‘ de kullanmaya başladıkları için uçak seferlerine hayır…

 

– Ayakları deforme ettiği için ortopedik olmayan ayakkabılara hayır…

– Havayı kirlettikleri için her tür motorlu araçların kullanımına hayır…

 

– Gürültü kirliliği yaptığı için uçakların inip kalktığı havaalanlarına hayır…

– Kışın yolları ve dışarıdaki insanları ıslattığı için yağmur yağmasına hayır…

 

– Vücudun bir kısmının kesilerek, mesela mide ameliyatı yapılmasına hayır…

– Yerleri daralttıkları, doğallığı bozdukları için her türlü park yapımına hayır…

 

Cahil halk, isabetli seçim yapamadığı için, seçimlerde oy kullanmalarına hayır…

 

Kış mevsiminde insanları güç durumda bıraktıkları için kar yağışlarına hayır…

 

– Rüzgârların önü kesileceği için rüzgâr tribünleri ile elektrik üretimine hayır…

 

Görüntüyü bozdukları için gökyüzüne doğru dikilen her türlü bina ve yapıya hayır…

 

– Bittiği halde ‘tükenmez kalem’ denen kalemlere, ‘tükenmez kalem’ denmesine hayır…

 

– Kışın karda araçların lastiklerine takılan zincirler, lastiklere zarar verdiği için kullanılmasına hayır…

 

Yaşlıların çabucak terk-i diyar etmelerini önleyen ve onları koruma altına alan ‘yaşlı bakım evleri’ne hayır…

 

– İnsanların ayık ve bilinçleri yerinde gezmelerine yol açacağı için, alkollü içkilerin yasaklanmasına veya zamlanmasına hayır…

 

– Yeryüzünde derin oyuklar açıldığı ve sonradan içine su dolduğu veya ölümlere yol açtığı için, her türlü maden ocağının açılmasına ve maden çıkarılmasına hayır…

 

Ne bu be kardeşim?

Her şeye hayır, hayır, hayır!

 

Olumlu olana da, olumsuz olana da hayır!

Nedir sizin derdiniz be kardeşim?

 

Söyleyin de bilelim…

Bir gün de ne olur,

‘EVET’ deyin…

 

Bir soru:

Şimdi ben kimi anlattım?

Bir bilen var mı?

Ben ne dediğimi,

Kimi kast ettiğimi bilmiyorum da…

Şehâdetin Sembolü Olarak Doğu Türkistan

0

 Uygur kardeşlerimizin Çin işkencesi altındaki katliamı gündeme gelir gelmez, katliam üzerinde stratejik yorumlar ve siyasi senaryolar yoğun bir şekilde yazıldı, konuşuldu. Çin’in, Amerika’nın ve Rusya’nın hesapları yeniden güncellendi. Küresel iletişim ağları bir güç olarak, bir iktidar biçimi olarak, bu katliamı yeni bir tüketim malzemesi olarak kullanıma soktu. Bu hesaplar ve değerlendirme biçimleri, aslında her ne kadar 38 milyonu aşan Uygurların sorunlarını dile getirme adına yapıldıysa da, onların acılarını, ölümlerini ve kıyımlarını medyatik bir malzemeye de dönüştürdü.

Ben bu mü’min kardeşlerimin acılarını, zamana yayılan ve beklenen ölümlerini ve şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Çünkü medyada gösterime konan senaryoların ve konuşulan küresel hesapların, onların acılarını ve ölümlerini azaltmayacağını biliyorum. Bundan dolayı, onların acılarını, ızdıraplarını ve kitlesel şehâdetlerini bir başka açıdan değerlendireceğim. Her hangi bir küresel gücün hesaplarına ve senaryolarına göre değerlendirmeyeceğim. Onların hesabı olabilir. Ancak tarihten biliyoruz. Kitlesel kıyım yapanlar direnen bir halk karşısında her zaman mağlup olmuşlardır. Uygurlar da bunu yapıyor. Bundan dolayı Uygur direnişi örnek bir direniştir ve varolma mücadelesidir.

İnsanlar ahlaklarıyla, ilimleriyle, siyasi duruşlarıyla, cesaretleriyle, kahramanlıklarıyla, direnme biçimleriyle örnek olmuşlardır. Tarih ve edebiyat kitapları bu tür örnekleri anlatırlar, yeni nesillere aktarırlar. Ancak öldürülme sürecini yani şehâdeti; bir varoluş biçimi olarak destanlaştırmaya dair örnekler çok azdır. Bu örnekler de daha çok ferdidir, kişiseldir. Hallac’ın kendi idamını, bir sembole dönüştürmesi, şehâdeti dirilişe dönüştürmesi buna örnektir. Hz. Sümeyye’nin kendi şehâdetini, bir varoluş biçimi olarak göstermesi ve yaşaması da ferdi bir misaldir.

Çanakkale savaşındaki Türk askerinin şehâdeti de benzer bir misaldir. Ancak Çanakkale Savaşlarının şehitleri ve askerleri emir ve komuta zinciri içinde usta bir uygulamanın parçası olarak bu mahşeri yaşamışlardı. Bilinçlerini şehâdetle bütünleştirmişlerdi. Kendilerini Allah için kurban etmeyi, asker olarak, özümsemişlerdi.

Doğu Türkistan’da ve Gazze’de yaşanan şehâdetler ferdi değildir. Örgütlenmiş, programlanmış ve disiplinle kurgulanmış şehâdetler de değildir. Bir halkın bütün varlığı ile birlikte, şehâdeti bir varolma biçimi olarak yaşamasının örnekleridir. Bu bakımdan Doğu Türkistan ve Gazze halkının şehâdeti, varolma mücadelesinin, iki önemli örneğidir. Bu makalede Doğu Türkistanlıların yani mü’min Uygur kardeşlerimin, şehâdeti, bir ifade biçimi olarak seçmesi ve direnişi kendi kıyımlarıyla ebedileştirmesini anlatmaya çalışacağım.

Türkistanlı kardeşlerimizin yaklaşık bir buçuk asırdır verdikleri mücadele, bir halkın varolma mücadelesidir. Bu mücadele örgütlü değildir. Her hangi bir kuruluş tarafından yönetilmiyor. Çünkü bu halkın karşısındaki güç, yani Çin devleti, örgütlenmeye dahi tahammülü olmayan gaddar ve zalim bir güçtür. Bu gücün siyasi düzeni, rejimi değişse de sonuç hep aynı kalmaktadır. Bu gücün Kralları, Komünistleri ve liberalleri konu Müslümanlar ve Türkler olunca farklı davranmıyorlar, aynı şiddeti mazlum halka uyguluyorlar. Uygurlar da bu durumu bildikleri için, toplu ve tabii direnişi ölümleri pahasına sürdürüyorlar. Bunu kendileri için bir varolma biçimine dönüştürüyorlar.

Bir buçuk asırdır, onlar çocuklarına ve torunlarına miras olarak; ev, araba, mal, mülk, mevki ve makam bırakmadılar. Kendi ölümlerini, direnişlerini, kıyımlarını ve şehâdetlerini miras olarak bırakıyorlar. Dünya’ya seslerini duyurmak için, küresel güçlerin de maşası olmayı denemiyorlar. İnançlarına, ihlâslarına, samimi duruşlarına ve Yüce Allah’ a güveniyorlar. Her şeyin bittiği bir zamanda “Hasbüna Allah ve Ni’mel Vekil” diyorlar. Söylenmesi ve yapılması gereken tek şey de budur.  Sapanla, ölüm makinesi uçaklara, taş attılar. Buzlu dağları yalın ayak yürüyerek aştılar. Ölülerini bilmedikleri tanımadıkları topraklara defnettiler. Kabe’ye sığınmaya koştular. Mevlânâ’nın ülkesine geldiler. Uygurlar, bu duruşları ile şehadeti tarihin ve hayatın kalbine oturtuyorlar. Onlar Yusuf Has Hacib’in, Kaşgarlı Mahmud’un torunlarıdır. Onların kadınları Zeynep olmuştur, erkekleri ise Hüseyin.

Uygur halkının ölümü, bir ordu şehâdeti, bir kişi şehâdeti değildir; bir halkın şehâdetidir. Çocuklarıyla, kadınlarıyla, özürlü ve yetimleriyle bütün bir halkın şehâdeti. Üstelik bu bir günde veya bir iki düşman saldırısı ile vuku bulan bir halk şehâdeti de değildir. Nesillerin, bir buçuk asırdır günbegün yaşadığı, bir sürecin şehâdetidir.  Uygurların toplu kıyımı, bu özelliği ile yaşanan bir süreç olmaktadır. Bir halkın toplu kıyımı, bir anda değil, sürece bağlı olarak yaşaması, çok ürkütücü bir işkence sahnesi gibi karşımızda durmaktadır. Çin işkencesi denilen işkence de tam bu türden bir işkence biçimini anlatmaktadır. Ancak her işkence ölümle sonuçlanmaz. Fakat Uygurların tabi tutulduğu işkence, toplu kıyımlarla, öldürmelerle sonuçlanmaktadır.

Onların bu şehâdeti, üstelik gizli kapaklı savaş oyunları ile, gece baskınları ile,  eşkıya ve terör tarzı saldırılarla gerçekleşmiyor. Mevzilerine çekilmiş düşman bekleyen bir halk değiller. Caddelerde, şehir meydanlarında bütün açıklığı ile yaşanan bir toplu kıyımın kurbanı olmaktadırlar. Uygurların kıyımı Gazze halkının kıyımı gibi, görsel imajlara ve ikonalara soykırımcılar tarafından da dönüştürülmüyor. Bu kurbanı gerçekleştirenler “Başını kaldıran Türkü öldürün” diyorlar. Onları görünmezliğe, tükenmişliğe ve kendini saklamaya mahkum ediyorlar. Uygurlar işte bu görünmezlikten kurtulmayı ölümleriyle, biz buradayız demekle ancak anlatabiliyorlar. Gaflet ve delalete katlanamıyorlar. Bunun için hiçbir küresel gücün hesaplarını öğrenme gereği de duymuyorlar.

Onlar Hallac gibi, vücudundan akan kanları yüzlerine sürerek, yüzlerinin solgunluğunu kanlarıyla kapatıyorlar.  Hz. Sümeyye aleni bir şekilde her kes görsün ve korksun diye şehid edilmişti. O da bunu bilerek korkmadı. Şehâdet getirerek şehâdeti yaşadı, direnişini ölümsüzleştirdi. Bize örnek bir davranış olarak bıraktı. Hallac bir mahkeme kararı ile şehid edildi. Onun da şehâdeti aleni bir şekilde başka insanlar korksun diye örgütlü, disiplinli ve planlı bir şekilde iktidar güçleri tarafından gerçekleştirildi. Ancak Uygurlar, çok vahşi bir tarzda ne bir mahkeme, ne de görselleştirme uygulaması olmadan öldürülüyorlar. Onlara dünyanın en büyük ordusu, en kalabalık halkı ve sermaye güçleri, bulundukları her yerde saldırıyor. Ölüm Uygurlar için, varolma ve bir ifade biçimi olmuştur. Umarım onların bu duruşu ve ifade biçimi, benzeri zulümleri yaşayan bütün kardeşlerimize örnek olur. Umut olur. Çünkü görünmezliğe katlanmak gaflettir. Kendi dışındaki bir gücün parçası olmak delalettir.

 

 

Yolcuyuz Be Dostlar!

0

Okul sonrası yoksa, 

Okulda olmanın mânası da yok!

Otobüsten inilmeyecekse,

Otobüste bulunmanın da mânası yok!

Trenden inilmeyecekse,

Trende olmanın da anlamı yok!

Buraya dikkat!

Cesetten, bedenden, vücuttan;

Çıkılmıyacak, inilmiyecek,

Ondan ayrılınmıyacak ise;

Vücutta, bedende oluşun da,

Kıymeti harbiyesi yok be dostlar!

Demek ki okulda;

Okul sonrası için varız.

Otobüste,

Otobüsten inmek için bulunuyoruz.

Trende,

Trenden çıkmak için yer alıyoruz.

Buraya dikkat!

Bedende;

Bedenden ayrılmak için oluyoruz.

Kısaca her yerde oluşumuz;

Başka bir yere ulaşmak için.

Her yerde bulunuşumuz;

Başka bir yere erişmek için.

Yine dikkat!

Dünyada bulunuşumuz da,

Dünya için değil.

Dünya’dan ayrılmak,

Uzaydaki Dünya gemisinden.

Yeri ve zamanı gelince inmek için.

Ama son durakta.

Dikkat!

Aslında bütün duraklar;

Son durak için yolcu alıp indiriyor.

Son duraktan ise geri dönüş yok.

Çünkü o zaman,

Zira o ân.

Ne durak kalacak yerinde.

Ne de son durakta duracak olan,

Kalacak yerinde.

Son binek olan Dünya;

Son durak olan Kıyamet gününde

Ve Kıyamet ânında:

1032

İçindeki yolcularıyla berhava olacak,

Havaya uçacak.

Gözler, büyük uyanışla açılacak.

Dönüşü olmıyan alandan.

Ebedü’l-âbâda,

Sonsuzluğa doğru.

Bitmeyen,

Bitmiyecek yolculuklarına başlıyacak.

Daha doğrusu.

Yeni ebedsel / sonsuz hayat yolculuğuna çıkacaklar.

Tükenmez bir yaşayışın içinde bulacaklar kendilerini.

Ama ya bitimsiz hoşnut olarak.

Ya da sonsuz azapta kalarak.

Öyleyse yolcu olduğumuzu,

Yolda olduğumuzu.

Sonunda,

Son durakta indirileceğimizi.

Ötede beklendiğimizi.

Orada yerimizin ayrıldığını,

Bilelim.

Nereye,

Nasıl bir mevki için bilet alıyor olduğumuzun,

Şuur ve bilincine erelim.

Nasıl bir yolcu olduğumuzu bir düşünelim.

Düşünelim de,

Şimdiden,

Kendimize çeki düzen verelim.

Yoksa iyi bilelim ki,

Ey yârenler!

Orada pişmanlık da fayda vermiyecek.

Orada pişman olduğumuza da pişman olacak.

Fakat elimizden bir şey gelmiyecek,

Gelemiyecek!

Elimiz boş, yüzümüz kara,

Boynumuz bükük kalıvereceğiz.

O büyük, o müthiş, o dehşetli meydanda.

Haşir Meydanı’nda.

Yeniden diriliş yerinde,

Hesap-kitap alanında.

Ne durak kalmış olacak, ne de binek.

Her ikisinin de yerinde,

Yeller esiyor olacak.

Sonsuz var oluşun,

İki yolundan birinde,

Bulacağız kendimizi.

Ya sevinçli, bahtiyar, talihli kişi.

1033

Ya da bedbaht, talihsiz kimse olarak.

Çünkü oranın tercihi Dünya’da yapılıyor.

Çünkü oranın seçimi burada mümkün.

Onun içindir ki burada,

Dünya’da gözünü açmıyan,

Yâni Dünya’da kör olan.

Orada da kör olacak.

Dünya’da gözünü açan.

Kâinat’ın ve Dünya’nın

Ve kendi gerçeğini bilen,

Gören ve bulan.

Akıl ve basîret gözünü açan.

Maddede mânâyı görerek,

İşin arkası, ne olacağını bilecek.

Göz açıklığına kavuşan kişinin.

İşte ancak bu nitelikli kimsenin.

Öte âlemde,

Âhirette de gözü açık olmuş olacak.

Görür olmaktan kasıt ise,

Ey sevgili okur!

Madde iplerinden,

Mânâ kilimini dokur olmaktır.

Kâinat Kitabı’nda taş-toprak, bitki, hayvan

Ve insan denen.

Varlık harfleriyle yazılmış,

Canlı satırları okur olmaktır.

Görür olmaktan maksat,

Ey sevgili okur!

Şimdi nerede oluşun,

Şimdi niçin oluşun farkına varmaktır.

Görür olmaktan istenen,

Ey sevgili okur!

Sonra nerede olacağın,

Sonra ne olacağın.

Sonra nasıl ve nerede olacağın,

Ayırdına ermektir.

İşte bizler, sonun başlangıcında,

Sonsuza adım atmaya adayız.

İşte bizler a dostlar!

O gün, O saat için.

O ân ve O dem için,

Bu duraktayız.Fakat,

Hareket hâlindeyken durur gibi sanılan. 

Bir durakta bekleyen yolcularız.

Yolcuyuz be dostlar!

Yolcu yolunda gerek be dostlar!

1034

Neden Sorgulamıyoruz

Bir süreden beri tarihimizin en ilginç ve kayıt düşülecek günlerini yaşıyoruz.

Ama, görünen o ki, bu yaşananlardan ders alması gerekenler, maalesef, ders almadıkları gibi, tam aksine bir tavır, tutum içerisindedirler.

Bu konuda, ders alması gereken yetkili ve etkili kişilerden artık, çok fazla söz etmenin anlamsız olduğunu görmüş bulunmaktayım.

Ben daha çok, sade insanımızın, kendim gibi sıradan vatandaşlarımızın alması gereken dersler olduğunu vurgulamak istiyorum, daha çok bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Bakınız, sorgulamayı bilmeden, yaşananları, düşüncelerimizi ve bildiklerimizi tam bir sorgulamadan geçirmeden oluşturacağımız fikir ve koyacağımız tavır, yanlış sonuçlara varabilir.

Mutlaka sorgulamayı bilmeliyiz.

Elbette, bağlı olduğunuz gruptan, partiden, kişiden vazgeçin demiyorum. Hatta,  gidip yüzlerine de söyleyin demiyorum. Hatta, sorgulamayı sesli yapın da demiyorum. Sadece, kendi kendinize düşünün, sorun ve cevaplarını yine kendi kendinize bulmaya çalışın.

Bakınız, böyle yaptığınız zaman, daha az hata yapma, daha az pişman olma, daha az gereksiz kutuplaşma durumunda kalacağınızı göreceksiniz.

Zamanında yaşanmış olaylardan, bugün çok pişmanlık duyan o kadar çok insan var ki, bunları dinleyip de aynı hataları yapmaya devam etmek nasıl olabiliyor, anlamak mümkün değil.

Başbakan’a gözü kapalı bağlı olduğunu söyleyenler, sadece şu basit soruları kendi kendilerine sorsalar, inanıyorum ki, birçok düğüm çözülür.

  • 1- Madem Türk Bayrağı asacaktık, ne diye bayrak konusunda yanlış anlaşılmalarımıza bugüne kadar ses çıkarılmadı ve neden, Türk bayrağı taşıyanlara zulüm edildi?
  • 2- Biz dua ederek ONLAR’ın oyununu bozacakmışız. Peki, kim ONLAR? Gayrı Müslim mi? Türkiye’de bu kadar Gayri Müslim mi var?
  • 3- Madem hepimiz MHP’lileşecektik, bugüne kadar en ağır suçlamaları neden MHP için gözümüzü kırpmadan yaptık?
  • 4- Dünya lideri bir Başbakanımız var diye övünürken, bugün, bütün dünyayı karşımıza almamızın nedeni ne?
  • 5- Yürüyenlerin amacı ekonomiyi bozanların oyununa gelmek ise, bu oyunun devam etmesi için biz neden tavrımızı ona göre ayarlamadık da, tam aksine, yangına körükle gittik? O zaman, ekonomiden biz de sorumlu olmuş olmuyor muyuz?
  • 6- Madem, terörist başı diyecektik de, neden, bir süreden beri, aman kullanılan dile dikkat edelim, barış sürecini bozacak ifadeler kullanmayalım diye tutturduk?
  • 7- Biz kutuplaşmayı körüklerken, Kuzey Kürdistan’ın kurulduğunu ifade edenlere neden bir çift sözümüz yok?
  • 8- Pkk’nın kurduğunu ilan ettiği polis gücünden neden hiç bahsetmiyoruz?
  • 9- Bizim gücümüz, sadece, yürüyen, duran ve demokratik taleplerini iletenleri mi yetiyor?
  • 10- Gençlerin, gelecek ümitlerini kaybetmesini neden anlayışla karşılamıyor ve görmüyoruz?
  • 11- ATATÜRK’TEN Ne istiyor olabiliriz? Dini, Milleti, Ülkeyi, Vatanı kurtarmak suç mu?
  • 12- Reyhanlı’da terörist saldırıda ölen 52 vatandaşımız için Sünni ifadesini kullanmanın gerekçesi nedir, bugüne kadar böyle bir ifade hiç kullanıldı mı, buna gerek var mı?

Değerli kardeşlerim, benim gönül vermediğim kişilere, gruplara gönül veren kardeşlerim, biliyorum ki, bu soruları şu ana kadar sormadınız. Ama, sadece kendi kendinize sorsanız bile, toplum olarak, ülke olarak, millet olarak çok mesafe alacağımızı bilmenizi isterim.

Ben, birçok soruyu ve herkese sorduğum için, en azından değerlendirmelerimi bu sorular üzerine yaptığım için seni anlıyor ve senden ayrı kalmak istemiyorum.

LÜTFEN!!!

Gidecek başka ülkemiz yok.

Tasavvufi Terimler – 6 Takva

0

Size İmamı Azam zamanından bir anekdot aktarayım.

Bir gün İmamı Azam mescide giderken

Yol kenarında oturan iki kişiden biri diğerine seslenerek

Şu geçen kişiyi tanıyor musun?

Diye sorar

Yanındaki de tanımam mı?

O zamanımızın en büyük din âlimi

Ona İmamı Azam derler.

 Diye cevap verir.

O Zat o kadar muttaki (takva sahibi) birisidir ki

Aylarca hatta yıllarca yatsı abdestiyle

Sabah namazı kıldığı söylenir.

Bunu duyan İmamı Azam içerisinden

Bende böyle bir vasıf yok

Maden halk beni böyle biliyor

Öyleyse zaman zaman yatsı abdestiyle sabah namazı kılayım

Yani geceyi ilim ve ibadetle geçireyim ki;

Halkın söylentisinin de doğruluk payı olsun der.

Elbette ki bu takvadır.

Ama takvayı sosyal hayattan soyutlayarak 

Sadece ibadetle sınırlandırmamak gerekir.

Ramazan ayının ülkemize

İslam âlemine ve tüm insanlığa

Huzur, mutluluk, adalet ve bereket getirmesini

 Cenabı Hak’dan niyaz ediyorum.

Dönelim konumuza

Takva

Peygamberimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Helal bellidir.

Haramda bellidir.

Helal ile haram arasında

Durumu açıkça belli olmayan

Şüpheli şeyler vardır”

Takva bu şüpheli olan şeylerden uzak durmaktır.

Yediğine içtiğine

Yani boğazından geçene dikkat etmektir.

Müslüman zaten haramlardan uzak durmak zorundadır.

Gerçi günümüz Müslüman’ı için cüzdanın olduğu yerlerde

Vicdan para etmiyor ki sıra takvaya gelsin.

Takva bazı Müslümanların zannettiği gibi öyle ince mesele

Derin konul uygulanması ve yaşanılması çok zor bir husus değildir.

Yiyeceklerde şüphelendiklerini tüketmemektir.

Falanca kasap yada falanca marketin etlerinden şüpheleniyorsan

Güvendiğin hatta emin olduğun bir yerden yada yerlerden alış veriş yapacaksın

Falanca içecek yada içeceklerden şüpheleniyorsan onlardan uzak duracaksın.

Sui(kötü)zandan uzak duracaksın.

Hakkında bilgin olmadığı konularda kulaktan duyma sağlıksız bilgilerle

İnsanları töhmet altında bırakmayacaksın.

Görüldüğü gibi bunlar zor, ince ve derin mevzular değil

Gayet insani ve medeni hususlardır.

Takva mecburiyetin ötesinde gönüllülüğe dayanır.

İbadetlerinde bir fetva boyutu vardır.

Bir de takva boyutu vardır.

Beş vakit namazı düzenli kılmak fetva boyutudur.

Namazları huşu içerisinde kılmak takva boyutudur.

İnsanlar mışıl mışıl uyurlarken

Teheccüd(gece) namazı takılmak takva boyutudur.

Orucu sadece midene tutturmak fetva boyutudur.

Eline, diline, kalbine, zihnine, gözüne ve kulağına tutturmak takvadır.

Bunlar nasıl olacak derseniz kısaca şöyle izah edeyim.

Kaba ve kırıcı davranışlardan uzak durursan.

Yalan iftira, gıybet dedi kodu gibi Müslüman yakışmayan

Hususlardan uzak durursan eline ve diline de oruç tutturmuş olursun

Kalbini ve zihnini haset, fesat, kıskançlık kin ve nefret gibi

Kötü duygulardan temizlersen,

Haramlara bakmayı alışkanlık haline getirmeyip

 Gıybet ve dedi kodu dinlemekten vazgeçersen

İşte o zaman sadece midenizle değil

Bütün duyularınızla beraber oruç tutmuş olursunuz

İşte bunun adında takva denir.

Takva riya(gösteriş,desinler)dan uzak

İhlâslı olmayı gerektiren bir durumdur.

Takva sadece ibadet hayatıyla ilgili bir husus değil

Aynı zamanda ticaret, siyaset, eğitim ailevi ve tüm içtimai hayat ile ilgili bir husustur.

Ticaretle takvanın nasıl bir bağlantısı vardır diye sorarsanız

İşçilerinize insani bir ücret vermenin yanında

Zaman zaman onlara ikramlarda bulunarak gönüllerini hoş tutmaktır.

İbadetleriniz kabul,

Dualarınız makbul olsun.

Mısır ve tüm İslam dünyası üzerindeki

Firavun gölgesinin kalkması temennisiyle…

 

Ramazan Düşünceleri

‘Muhakkak ki Allah; iyilik yapmayı, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.’ (Nahl,16/90)

Bu Âyet-i Kerime’nin gereklerini yerine getirmek için en dikkatli davranılan dönem, Ramazan ayıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delillerini insanlığa tebliğ eden Kur’an-ı Kerim’in indirildiği aydır.

Huzur ve paylaşmayı ifâde eden, rahmet ve bereketi ile hepimize mutluluklar getiren mübârek Ramazan ayı, on iki ayın sultanı geldi. Hayırlara vesile olur inşallah.

Ramazan ayı ile Türk yurtlarının bâzılarında ‘Oruç Bayramı‘ olarak da anılan Ramazan Bayramı arasında derin bağlar-bağlantılar vardır. Yalnızca misâfirlerimize şeker veya tatlı ikram etmek için bayram yapmıyoruz. Oruç tutmaktan duyduğumuz hazzı, huzuru ve memnuniyeti kutlamak için bayram yapıyoruz. Bayram, Ramazan süresince Hak Taala’nın emirlerini yerine getirerek yaşayan insanların; sevinç içerisinde ve topluca ödüllendirilmesidir.

Ramazan ayı; başlangıcı rahmet, ortası mağfiret (günahların affedilmesi) ve sonu da cehennem ateşinden kurtuluş ayıdır. Ramazan ayında; kurtuluş için emredilenleri yapabilenler, ilâhî ziyâfet günleri olan Ramazan Bayramını doyasıya yaşarlar.

Ramazanda ibâdetin ağırbaşlılığı, bayramda aşkın heyecanı vardır. İbâdet insanı pişirir, aşk ise olgunlaştırır.

Ramazan ayı boyunca iman, zikir ve şükür ile küfürden, ibâdetle nefsin kirlerinden, zekât vererek kul hakkından kurtuluruz. Böylece bayramları yaşama hakkını kazanırız. Cenab-ı Allah, yaptıklarımızı; keremi ile kabul buyurup mukabilinde rızâsını bahşedecektir inşallah.

Rabbim! Rızânı kazanamayanlara; bu ayda kullarına armağan ettiğin nimetler hürmetine, âlemleri kendisi için yarattığın Habib’in niyazına, rahmet olarak indirdiğin Kur’an-ı azîmü’şan hatırına imdat kıl. Medet diliyoruz. Medet… Medet… Medet… Ya Rabbimiz. Mâverâ şairlerinden Merhum Erdem Beyazıt’ın dediği gibi Medet Ey!

*   *   *  

Ramazan… gelişi bayram, gidişi bayram olan bir mübârek aydır. Kutlu olsun.

Ramazan günlerinde Müslümanlar, güler yüzlü olurlar. Hoşgörülü davranışlar dünyamızı güzelleştirir.

Ramazan; geçici olanların câzibesinden kurtulup kalıcı olana, Rahman olana, Rahim olana, yegâne olana, tek büyük olana yönelmenin neş’esidir.  O ne büyük bir pınardır ki savaşta bile yaşama sevinci akıtır oluklardan. Ne büyük rahmet ve berekettir ki kıtlıklarda bile bolluktur. Masanın-sofranın üzerindekilerle ve etrafındakilerle…

Oruçla, ibâdetle, iftar ikramlarıyla, fitre ve zekâtla büründüğümüz geçici melekleşme hallerinin ruhumuza sinmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Kaadir-i mutlak, cümlemizi; gelişi sevenleri, gidişi kendisi için bayram olan değerli misâfirlerden eylesin.

Yüce Mevlâ’m  Yarattığın bitkilerin ve ağaçların dallarındaki yapraklar sayısınca şükürler olsun sana. Yeryüzüne yağdırdığın karların ve yağmurların içerisindeki zerrecikler sayınca şükürler Sana! Şükürlerimize; zenginliğince, büyüklüğünce ve şânına yakışır ölçüde karşılık niyaz ediyoruz senden.

Rabb’im, Sen her şeye kadirsin. Alıp-verdiğimiz her nefes için milyarlarca şükredersek, her şükrümüz için milyon katınca, milyar katınca karşılık verirsin.

Lütfeyle Rabb’im.

İdrak etmekte olduğumuz Ramazan-ı Şerif hürmetine…   

Ayvaz Dede Şenlikleri

Kocaeli Aydınlar Ocağı 28 Haziran 2013 tarihinde Kudret Turizm’in önderliğinde Ayvaz Dede Şenliklerine katılmak için 5 günlük bir tur düzenlemiştir.

Kudret Turizm’in sahibi değerli hocamız Ekrem Patan’ın önderliğinde 33 kişi Atatürk Hava Limanın da buluştuk. THY’na ait bir uçakla önce Belgrat’a uçtuk daha sonra Kudret Turizmin temin ettiği bir otobüsle Saraybosna’ya geçtik.

Cumartesi günü aynı otobüs ile MOSTAR şehrine gittik burada SARI SALTUK Hazretlerinin Türbesini ziyaret ettik, dualar okuduk. Sonra MOSTAR şehrine geldik ve meşhur MOSTAR KÖPRÜSÜNÜ ziyaret ettik.

Tarihi yerleri ziyaret ettikten sonar Saraybosna’ya geri döndük. Ertesi gün Pazar günü Ayvaz Dede şenliklerinin yapıldığı dağın eteklerine kadar otobüsle gittik. Ve şenliklerin yapıldığı alana intikal edebilmek için yokuş yukarıya doğru sekiz kilo metre yürüdük bu yürüyüş tam iki buçuk saat sürdü alandaki törenlere katıldık tören çok muhteşemdi alana çıkarken üçyüz atlı yolda bizimle beraber dağa tırmanıyordu. Atların heybetli yürüyüşü ve atların yelelerine takılan Türk Bayrakları binicilerin elindeki Türk Bayrakları hele at üzerindeki müftüler ve din adamaları sarıklı, cübbeli ellerinde Türk Bayrakları yürüyüşümüze ayrı bir anlam veriyordu. Bu görüntüler beni çok etkiledi. Sanki tarih yeniden yaşanıyordu. Aklıma hemen “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” özdeyişi geldi.Tören bittikten sonra aynı yoldan geri döndük ve tekrar Saraybosna’da ki otelimize yerleştik.

Ertesi gün pazartesi Saraybosna’nın çevresindeki güzellikleri gezerek gördük. Ancak savaş esnasında kazılan sekiz yüz metrelik bir tünel ve müzeyi ziyarete gittiğimiz de Sırpların vahşetini kasetten seyrettik. Tünelin gezmeye müsaade edilen 15 metrelik bölümünü de hep beraber gezdik ve aynı gün yerel saat de saat üçte Saraybosna’dan Belgrat’a doğru yola çıktık. Giderken rehberimiz hiç bilmediğimiz bir gerçeği bize anlattı. Saraybosna’dan Belgrat’a doğru SIRP Cumhuriyeti varmış. Bu Cumhuriyet özerk bir kuruluş iç işlerinde serbest, fakat BOSNA HERSEK DEVLETİNE bağlı bir özerk devlet. Savaşta vahşice Boşnakları öldüren bu Sırp Cumhuriyetinin halkı olduğunu da orada öğrendik.

Bize rehberlik yapan genç, Erzurum’un Oltu Kazasından okumak için Saraybosna’ya gitmiş orada okumuş bir Boşnak kızla evlenmiş ve orada bir turizm firması kurmuş. Çalışkan bir genç, ismi de ENES ESEN kendisi ile gurur duyduk.

Pazartesi geç saatte Belgrat’a gittik. Ertesi gün iki Temmuz Salı günü Belgrat’ın tarihi yerlerini gezdik. Belgrat eski Yugoslavya’nın başkenti, şimdi de Sırbistan’ın başkenti olmuş güzel bir şehir.

Seyahatimizin çok özet bölümü böyle ileride resimli ve teferruatlı bilgiyi hazırlayıp sizlere sunacağım. ( Ayvaz Dede kimdir. Oralara neden ve niçin gitmiş, neler yapmış. Bosna Hersek nasıl bir yer Osmanlının oralardaki görüntüleri)