20.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 976

Politik Nükteler

Gandi‘nin, İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır. Davetten çıkınca bir gazeteci sorar:

“Kıyafetiniz bir kralla görüşmek için yeterli miydi?”

Gandi hiç aldırmadan cevap verir:”Kral ikimize yetecek kadar giyimliydi.

—–

Bu millet niye bu kadar suskun?” diyenler sebebini herhalde anlamıştır: Başbakan Erdoğan hepimize yetecek kadar çok konuşuyor.

Her konuşması da 21 TV kanalında aynı anda canlı yayınlanmakta. Akşamları da bir o kadar kanalda da Başbakan’ın sabah konuşmalarında ne demek istediğine dair yorumlar yapılmakta.

Millette konuşacak hal mi kalır?

Gezi Parkı eylemleriyle “yeter söz Milletin” diyenleri de günde 2-7 konuşma yaparak susturmayı başaran Başbakan, bakalım bu konuşarak susturma performansını ne kadar sürdürebilecek?

*****

Baba erenler bir gün vaaz dinlemek için camiye gitmiş. Hoca Tanrı’nın “mekândan münezzeh” yani “lâmekân” olduğunu anlatmaya çalışıyormuş:

“Ne yerdedir ne göktedir, ne sağdadır ne soldadır…”

Oturduğu yerden bağırmış Bektaşi Baba: “Hoca sen yoktur demeye çalışıyorsun ama dilin varmıyor.”

—–

Demek ki bazı kavramları anlaması mümkün olmayanlara anlatmaya çalışmak doğru değil.

Demokrasi, insan hakları, barış, adalet, özgürlük gibi kavramları birilerinin ne kadar yanlış anladığını ve anlattığını her gün görmüyor muyuz?

*****

Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili seçilince o sırada üniversite öğrencisi olan bazı gençlerle birlikte TBMM’ne gitmiş. Meclisin girişindeki dönerli kapıdan geçmeye çalışırken döner kapı ile birlikte Osman Yüksel’in de dönüp durmakta olduğunu görünce, gençler O’nu kolundan tutup çekerek kapıdan kurtarmış. “Abi hayrola ne dönüp duruyorsun?” sorusu üzerine verdiği cevap şöyle olmuş:

“Milletvekillerinin bazılarının neden bu kadar dönek olduğunu şimdi anladım. Döneklik Meclisin kapısında başladı. Allah içeride bize yardım etsin.”

—–

Geçmişin milliyetçilerinin, PKK ile yapılan müzakere ve mütarekelere; Petrol Kanunu, Yabancılara Toprak Satışı gibi vahim düzenlemelere destek verdiklerini; TBMM’nin çalışma programının teröristbaşının taleplerine göre belirlendiğini görseydi, acaba Merhum Serdengeçti ne derdi?

*****

Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokrates’e verip veriştirmiş. Ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.

Sokrates, gayet sakin:

“Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum” demiş.

—–

Mısır‘da milyonların meydanlarda çıkardığı gök gürültüsünden sonra askeri darbe sağanağı geldi. Şimdi de Adeviyye ve Tahrir Meydanlarında biriken kalabalıkların çıkardığı gök gürültüsünü takiben, iç savaş denilen bir sağanak yağış gelmesinden korkmak gerek.

Türkiye’yi yönetenlerin herkesten fazla telaşlanıp, taraf haline gelmesi, bu sağanak yağışın Türkiye’yi de etkileyebileceği kaygısından olabilir.

*****

Yıl 1946 İsmet Paşa pırpırlı küçük bir uçakla seçim gezilerinden birine gitmektedir. Yanında meşhur hatip Osman Bölükbaşı da seyahat etmektedir. Uçakta, o zamanlar henüz 7 yaşında olan oğlu Erdal İnönü de vardır. Uçak Malatya semalarında alçaktan uçmakta, uçaktan aşağıya bakıldığında tarlada çalışan vatandaşlar gözükmektedir. Küçük Erdal babasından para istemiş.  İnönü, “Oğlum bende bozuk yok, Osman Amcandan iste!” demiş. Bunun üzerine küçük Erdal, Bölükbaşı’ya yönelmiş: “Osman Amca! Bana bozuk para verir misin? Sevinsinler diye köylülere atacağım” demiş. Osman Bölükbaşı,  İsmet Paşa‘nın da duyabilmesi için sesini yükselterek: “Evladım, üç beş kuruş atıp sadece aşağıdaki köylüleri sevindireceğine, babanı uçaktan atalım da bütün millet sevinsin!” demiş.   

—–

Türkiye, Meclis’te liderlerin konuşmaları, Salı vaazları, basın açıklamaları ve TV’lerde yapılan seviyesiz politik tartışmalarla gerilmekte. Acaba kimi veya kimleri (uçaktan atsak demeyelim ama) mesela yurtdışına bir ay tatile göndersek, Türkiye ile temasını kessek çok ciddi bir huzur ve sükûnete gireriz?

*****

Ülke çok kötüye gidiyormuş. Zamanın Başbakanı Demirel, bu duruma çözüm bulabilmek için o dönemin bütün siyasi liderlerini acilen toplamış. Toplantı salonuna sıra ile Ecevit, Türkeş ve Erbakan gelmişler. Ecevit’in tavrından rahatsız olan Türkeş, toplantıyı terk etmek istemiş. Demirel, duruma müdahale etmek istemiş, ama muvaffak olamamış.

Bunun üzerine Erbakan devreye girmiş. “Türkeş Kardeş” demiş, “Burada istişare yapıyoruz, biraz sakin olur musun?”

Ecevit durmadan sataşmaya devam edince, Türkeş yerinden doğrulup ayağa kalkmış. Bunu gören Erbakan,  “Niye böyle yapıyorsun, biz burada ülkeyi kurtarmaya çalışıyoruz. Bak, Peygamber Efendimiz emretmiş, istişare yapmak sünnettir.

Türkeş de sesini yükselterek, “İstişare yapmak sünnetse, cihat etmek de farzdır.”

—–

Ülkemiz yine çok ciddi badireden geçiyor. Vatanımızın bir bölümünde devletin egemenliği yavaş yavaş narkoterör örgütü PKK’ya devredilmekte. Bundan daha vahim ne olabilir?

Böyle bir ortamda bile ne istişare ve ne de cihat yapıyoruz. Yani sünnete uymadığımız gibi, farzı da yerine getirmiyoruz.

 

Kaliteli Yaşam ve Sadık Dostlarımız

Onlar ki bizim kaliteli yaşamımıza en büyük desteği verirler. Onlar ki, hayatımıza en önemli katkıyı ve anlamı yüklerler. Onlar bizim yaşamımızın en önemli bir parçasıdır. Onlarsız hayatımız yarım demektir. Onlara h harfi ile başlayıp, n harfi ile biten kelimeden asla söz etmeyeceğim. Çünkü onlar, o kelimenin ifade ettiği anlamdan çok daha fazla anlam ifade ediyorlar. Onlar bazı insanlarımız için,  canlarından daha kıymetlidir. Onlar bazı insanlar için, ölçülemeyecek servet değerindedir. Onlarla yaşayarak hayat kalitemizi yükseltebilmek bir sanattır. Maalesef bu sanattan birçok insanın haberi dahi yok. Gelin şimdi onlardan biraz söz edelim:

1. Atlar ve eşekler: Atlar tarih boyunca Yüce Türk Milleti’nin en büyük ve önemli yardımcısı ve dostu olmuşlardır. Onlarsız savaşlar kazanılamazdı. Onlarsız bir çok filim çekilemezdi. Onlar olmasa bir çok yük taşınamazdı. Onlar olmasa karayollarının mühendisleri yeni açılacak yolların projelendiremezdi. Onlarla iletişim kurmak, onları canı gönülden sevmek ve değer vermek, asil milletimizin şanı ve şerefidir. Eğer onlarla sağlıklı iletişim kurup, onları anlayıp, gerektiği gibi değer verebildiysek; bizim en büyük yardımcılarımız olmuşlardır.  Merhum genel başkan Muhsin YAZICIOĞLU gibi onu değerlendirmesini bilenleri, rüzgar gibi uçurarak bir “yiğit” yapmışlardır. Ancak, onunla samimi iletişim kurmadan, onu anlamadan, ona değer vermeden yalnızca taşıyıcı bir hamal olarak görenleri ise, devletin iki numaralı adamı dahi olsa, anında yere fırlatmışlardır. Eğer onu iyi anlayabildiysek, sevgili Cüneyt ARKIN’ın tarihi ve kahramanlık filmlerinde yaptığı gibi, hem dört nala koşar, hem de karnının altından ok atabilirsiniz. Asla bu adam benim karnımda ne yapıyor? Bana zarar mı verecek? diye düşünmeden rüzgar gibi koşarlar. Günümüzde hala turistik şehirlerimizde faytonlarda çok önemli bir görevi ifa ederlerken, aktif ve yoğun trafiğin en önemli ve uyumlu aktörleri rolünü başarı ile oynamaktadırlar. Halbuki istemeseler, insanı bir tekmede öldürebilirler ve bir ısırmayla kafalarını koparabilirler.

2. Kediler ve köpekler: Bazı çoban köpeklerinin sahipleri; “beni vurun ama köpeğime zarar vermeyin” derler. O köpek onlar için o kadar önemlidir ki, sahibine gerçek dosttur. Sürülerinin bekçisi ve koruyucusudur. Sahibi ile her dilde anlaşabilir. Evlerimizde beslediğimiz ve her yönüyle bizlere dostluk yapan kedi ve köpeklerimizin durumu bir başkadır. Onların üzerine titrenirse ve emek verilirse, neleri başarabileceklerini yarışma programlarında gördük. Dikkatlice bakarsak, sahibinin gözlerinin içine nasıl baktığını, kuyruğunu nasıl salladığını, envai çeşit hareketleri ile bizlere nasıl gerçek bir dost ve arkadaş olduklarını görebiliriz. Bazı insanlar görüyorum, yanından bir kedi geçince, hakaretle bağırarak tekme tokat kovalıyor. İnanın şaşırıyorum ve de kızıyorum. O  kedi sana ne yapacak? Sen ona bir tatlı dil ile iki kelam söyle. Gör seni nasıl mutlu edecek. Kuyruğunu endamlı bir şekilde sallayarak, mırıldanarak, bıyıklarını sürterek senin bütün yorgunluğunu alacak ve sana mutluluklar sunacak. Elbette küçüklükten bir yavru beslemeyen, onunla pozitif iletişim kuramayan, onun kıymetini bilemeyen birisi için, kedi ve köpek bir anlam ifade etmeyecek ve kovalamaya devam edeceklerdir. Ama yazık ki, ne yazık…

3. Kuşlar, serçeler, güvercinler, keklikler, kırlangıçlar, bülbüller, kumrular, üveykler: Dağlarda, yaylalarda avcıların tüfek patlattıkları bölgelerde güvercinler size tüfek mesafesinden daha fazla yaklaşmazlar. Çünkü bilirler ki hayatları tehlikededir. Ama Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Camiinin bahçesinde, Kocatepe Camiinin bahçesinde, İstanbul’da Eminönü Yeni Camiinin bahçesinde, Eyüp Sultanda, Sultanahmet’te ve Kadıköy parkındaki güvercinler öyle midir? Onlara ellerinizle yem yedirebilirsiniz. Size dans ederler, kur yaparlar ve bizi mutlu etmek için bütün hünerlerini sergilerler. Artık bizlere güvenmişlerdir.  Hiç pencerenize gelen serçe ile konuştunuz mu? Hiç balkonunuza yem ve su koyup gelen kuşlarla iletişim kurdunuz mu? Bizlere nasıl teşekkür ettiklerini ve bizleri sevdiklerini nasıl söylediklerini anlayabildik mi?

Bir gün Antalya Üçkapılar Parkında oturuyorum. Etrafım serçeler ve kumrularla dolu. Ayaklarımın altına kadar gelip yediğim simitin susamlarını almayı istiyorlar. Hiç korkmuyorlar, çünkü benim onları sevdiğimi ve benim hayatıma müthiş kalite kattıklarını biliyorlar. Baktım bir gün bir kumru yerdeki ince çöpleri beğen beğene alıyor. Sonra en uygun çöpü hemen yanımızdaki palmiye ağacındaki eşine teslim ediyordu. Uzunca süre izledim. Yarabbi ne büyüksün… Erkek kumru yuvanın gereğine göre çöpün siparişini alıyor ve o özellikte çöpü arayıp buluyordu. Beğenmediği çöpü götürmüyordu. Erkek yuvanın yapılmasına karışmıyor, sadece verilen siparişi eşine teslim ediyor, eşi yuvayı yapıyordu. Bize yaptıklarını göstermekten de adeta zevk alıyordu.

Bir gün Yavuz Özcan parkında bir kuş güzel bir ses çıkarıyordu. Ben de benzer bir sesi ıslığımla çıkararak ona samimiyetle karşılık verdim. O da bana karşılık verdi.  İnanır mısınız, yarım saat boyunca muhabbet ettik. Her ıslığıma aynı perdeden samimiyetle cevap veriyordu. Adım Süleyman da olunca kendime pay çıkardım ama asıl pay, o güzel dostumundu.

4. Civcivler: Siz hiç yumurtadan civciv çıkardınız mı? Tavukların gurk basmak için yumurtalarını gizli bir yerde biriktirdiklerini biliyor musunuz? Yumurtaların üzerinde yatarken belirli sürelerde onları döndürdüklerini, ısılarını ayarladıklarını, ne kadar süre yatılacağını bildiklerini, yumurtalar çatlayınca civcivlerin rahat çıkmaları için yardım ettiklerini biliyor musunuz? Bizim evde sevgili eşim Ayşe tarafından alınan bir kuluçka makinası var. Keklik, bıldırcın ve çeşit çeşit tavuk yumurtalarından civcivler çıkarıp büyütüyoruz. Bu eyleme evdeki herkes katılıyor. Getirisi mi? onları sevmekten ve birbirimizi sevmekten, kavgaya, kızgınlığa, surat asmaya, huzursuzluğa, anlamsızlığa ve can sıkıntısına asla yer kalmıyor.

5. İnekler, keçiler ve koyunlar: Siz hiç bir inek veya koyun yavrularken gördünüz mü? Sahibine “bana yardım eder misiniz?” içerikli ağlamasını işittiniz mi? Yavrusunu nasıl yaladığını, kuruttuğunu, sevdiğini ve emzirdiğini gördünüz mü? Onların sizinle konuşurken, su isteme, yem isteme, benimle ilgilen, beni üzme, nitelikli seslerini canı gönülden dinlediniz mi? Dahası hiç onlar bize kötülük yaptı mı? Bizden intikam aldılar mı? Bizim hakkımızda olumsuz varsayımlarda bulundular mı? Dedikodumuzu yaptılar mı? Servetimize ve makamımıza göz diktiler mi?

6. Karıncalar: Siz hiç bir karınca yuvasını uzunca süre izlediniz mi? Nasıl çalışıyorlar? Kendilerinden kat kat büyük gıdaları taşırken çektikleri güçlüklere şahit oldunuz mu? Yardımlaşmayı, işbirliğini, saygıyı, dayanışmayı, sinerjiyi gördünüz mü? Biz sadece yuvanın dışını izleyebiliyoruz. Aşağıda yuvanın  içinde neler oluyor kim bilir?

Eğer anlayabiliyorsak, “hayvan” diye basit bir şekilde dillendirdiğimiz mübarek dostlarımız, bizim kaliteli yaşamımızın en önemli yapı taşlarındandır. Keşke gereği gibi anlayabilsek, keşke onlara gereken önemi ve değeri verebilsek, onlarla samimi bir şekilde iletişim kurup, onları anlayabilsek ve hak ettikleri değeri verebilsek. Sadık dostlarımızı gerektiği gibi anlayıp, onlara önem ve değer verebilen, onlara ilgi ve sevgi sunabilen, onlarla hayat kalitelerini yükseltebilen herkesin ellerinden yüreklerinden ve gözlerinden öpüyorum… 

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz…   

Kokteyl ve Molotof Kokteyli Tarihi

Araştırmacılara göre kokteyl’in aslı cock-tail (Horoz kuyruğu) anlamındaki İngilizce sözcükten gelmektedir.

Kokteylin sert bir içki olduğu,  alkol yüzdesi yüksek içkilerin karıştırılmasıyla elde edilebildiği ve   kokteylin genelde yaygın olarak pek tüketilmediği söylenmektedir. 

Bazı davetlerde ve barlar gibi mekanlarda meraklılarına sunulduğu anlaşılmaktadır.

Kokteyl’in nasıl ortaya çıktığı hakkında  ise  değişik hikâyelere rastlanmaktadır.

Bir rivayete göre, ABD’nin özgürlük savaşında (1775-1783) İngilizlere karşı savaşan Amerikalı askerler, izinli olduklarında bayan Betsy Flannagan’a ait barda eğlenirlermiş.

Birgün bayan Betsy, savaş nedeniyle pek hoşlanmadığı komşusu İngiliz ailesine ait horozu yakalatıp, kuyruğunu kestirmiş ve o akşam hazırladığı yeni bir içki karışımını Amerikalı ve Fransız askerlere sunarken, kadehlerin kenarına horozun kuyruğundan bir tüy koymuş. İçkiler tüketilirken askerlerden biri “-Daisy Cocktail!” (horoz kuyruğu enfes!) diye bağırınca içkinin ismi kokteyl olarak kalmış.

Diğer bir hikâyeye göre ise;

1700’lü yıllarda İngiltere’de horoz dövüşleri çok rağbet görürmüş. Dövüşü kaybeden horozların kuyrukları kesilerek,  kazanan horozların sahiplerine verilirmiş.

Galip gelen  horozların sahipleri içkilerini bu tüylerle karıştırıp içmekten sadistçe bir zevk duyarlarmış. Zavallı hayvanları dövüştürerek acıları üzerinden bahis kazanarak  bu çirkin davranışta bulunmak günümüz dünyasında muhakkak ki kabul görmez.

Ne var ki bu davranış sonucu; kokteyl adının bu içkiye verildiği söylene gelmiştir.

Bir başka söylentiye göreyse;

Kokteyl, yemeksiz olarak verilen partilerde sunulan yüksek alkol dereceli  bir içki karışımıdır.  

Kanepe diye tanımlanan küçük ekmek parçalarının üstüne konarak hazırlanıp kürdan batırılarak  servis edilen peynirli, zeytinli, domatesli, biberli, taramalı, salamlı, sosisli, sucuklu, ançuezli, kornişonlu ve daha nice türlü üretilebilen atıştırmalıklarla beraber sunulan bir içkidir*.

Bazı davetliler bu tür yiyecekleri ve içkiyi fazla kaçırınca mide rahatsızlığı geçiriyor ve yiyip içtiklerini istifra ediyorlar. Yedikleri envai çeşitli yiyecekler dışarıya rengarenk çıkarken, bu durum horoz kuyruğuna benzetildiği için, onları bu hale sokan içkinin adı da kokteyl olarak ifade edilmiştir.

Bir başka yakıştırma da, güzel bir hikayeye dayanmaktadır ve bu öykü tarihi açıdan en eski döneme aittir, belki de aslı budur;

Aztek uygarlığından gelen bir rivayete gore; 1469-1481 arasında hüküm süren Kral Axayacatl’a çok güzel ama fakir bir kız hizmet edermiş. Kralın ziyaretine bir prens gelir. Kral içecek ikramı yapılmasını ister.

Yakışıklı prensin etkisinde kalan genç kız bir hayli heyecanlanır. Telaş içinde hoş kokulu, güzel  rahiyalı   çiçek ve meyva sularını yanlışlıkla birbirine  karıştırır. İçecekleri çaresizce bu şekliyle  sunar.

Prens içkiyi çok beğenir,  kıza iltifatlar eder. Kızın ismi Xoctail(Kokteyl)’dir. Gün görmüş yaşlı kral, Xoctail’i  misafirliği süresince prensin emrine verir. Ve prensin kızı çok beğenip, etkisi altında kaldığını anlar. Evlenmelerine müsaade eder.

Böylece bu karışıma ve benzer yöntemle hazırlanan içeceklere,  bu güzel  kızın  adı  olan       Xoctail (cocktail ) verilir.

Molotof  kokteyli’nin  hikayesi

Gelelim molotov kokteyline…Orjinal adı molotov kokteyli olmakla beraber, Türk Dil Kurumu yazım kılavuzunda dahi artık molotof kokteyli olarak geçtiği için ben de bu ikincisini kullanıyorum.

Molotof kokteyli yakıcı bir silahtır. Yapılışı kolaydır. Genelde bir şişe içerisine değişik fosil kökenli yakıtlar konur. Şişenin ağzından içeri tıkılan ve fitil görevini gören bez parçası bulunur.

Hazırlanan şişenin ucundaki fitil yakılarak, şişe hızla hedefe fırlatılır. Çarpma sonucu kırılan şişenin içindeki yakıt yayılarak yanmaya başlar.

Molotof kokteyli Rus-Fin savaşında (Kış Savaşı), Fin’li savaşçılar tarafından Kızıl Ordu (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Ordusu -SSCB-) tanklarına karşı kullanılmıştır (Kasım 1939- Mart 1940).

II. Dünya Savaşı döneminde (1939-1945) Ruslar, Alman tanklarına karşı, 1941 yılında bu silahı kullanmışlardır.

23 Ekim 1956 tarihinde ise Macarlar işgalci Rus ordusunun tanklarına karşı yine bu silahı kullanılmışlardır.

İşin aslı ise, Finliler aralarındaki saldırmazlık paktını hiçe sayarak vatanlarına saldıran Sovyet Rusya’ya karşı bu silahı kullanmışlar, antlaşmayı bozan Ruslara kızdıklarından dolayı SSCB Dış İşleri Yüksek Komiseri olan Molotov’un ismini bu silaha vermişlerdir.

(*) Milli Eğitim Bakanlığı,MEGEP Modülleri, Yiyecek İçecek Hizmetleri Dersi, Ankara 2006.

Ramazan Kültürü ve Çolakoğlu’nun Örnek İftarı

 

Ramazan-ı Şerif çok hızlı başladı. Bir haftayı geride bıraktık. Savaşlara rağmen dünya Ramazan coşkusu ile huzur buluyor. İslam coğrafyasında ki Ramazan huzuru rahmet ve bereketi bütün insanlığı kuşatmış durumda. Acaba Ramazan coşkusunu Anadolu’da bile doya doya yaşayabiliyor muyuz?

Herşeye rağmen Ramazan coşkusunu doya doya yaşamak için kendimize küçük fırsatlar tanıyalım. Ailemizi ihmal etmeden iftar davetlerine katılıp, teravihleri ayrı camilerde kılarak, imkanlarımız ölçüsünde fakir fukarayı sevindirerek Ramazan coşkusunu içimizde yaşatmalıyız.

Ben kendi adıma Ramazan coşkusunu doya doya yaşamak için iftar davetlerine katılıyorum. Dilovası Organize Sanayi Bölgesinin Polisan çiftliğindeki iftar sofrasından sonra Çolakoğlu A.Ş.’nin ilk kez Dilovası halkı ile bütünleşme adına düzenlediği Dilovası Belediyesi önündeki iftara katıldım. Her ikisi de örnek alınacak organizasyonlardı. Öncelikle bu örnek iftar organizasyonu gerçekleştiren Çolakoğlu A.Ş. kurumsal iletişim direktörü Mustafa Türker’e teşekkür ediyorum. Bölgemizdeki tüm sanayi kuruluşları ve organize sanayi bölgeleri bu tür iftar organizasyonu yapsalar. Bölge ile bütünleşmeyen, bölgesindeki kurum ve kuruluşlarla irtibatı olmayan hiçbir sanayi kuruluşu ve OSB’nin fazla başarılı olması mümkün değil.

MUSTAFA TÜRKER İLE SÖYLEŞİ

İftar sofralarında uzun süredir görüşmediğimiz birçok yetkili dost ve arkadaşla el sıkışıp sohbet etme imkanı da buluyoruz. DOSB’un iftar yemeğinde Kocaeli Üniversitesi Rektörü Sayın Komsuoğlu ile Kocaeli Üniversitesi üzerine önemli bir konuşma yaptık. Daire müdürleri ile konuşup, gazeteci arkadaşlarla hasret giderdik. Çolakoğlu A.Ş.’nin belediye önündeki iftar yemeği çok önemliydi. 1969 yılında kurulan Çolakoğlu ilk kez Dilovası halkına iftar yemeği veriyordu. Bu yemeği de organize eden Çolakoğlu A.Ş.’nin kurumsal iletişim direktörü sayın Mustafa Türker’di. Mustafa bey 35 yıldır Çolakoğlu’nda çalışıyor. Personel memurluğu görevinden zirve yöneticiliğe çıkan bir isim. Kendisini kutluyorum. Mustafa bey bu tür organizasyonları keşke çok önce yapsaydık. Geç kalınmış olsa da diğer firmaların örnek alması gereken bir davranış. Kadir Gecesi akşamı ise DİLER demir fabrikasının bölge halkına iftar yemeği vereceğini söyledi Mustafa bey. Diler fabrikası üst düzey yöneticisi  ve Mustafa bey ile birlikte hatıra fotoğrafı çektirdik.

ÇOLAKOĞLU A.Ş.’NİN BÖLGEMİZE EĞİTİM HİZMETİ

Çolakoğlu A.Ş. Dilovası’nın sanayileşmesinde önemli kilometre taşı. Yıllar önce merhum Kocaeli Valisi İhsan Dede ile ilk kez Çolakoğlu fabrikasına gitmiş Mehmet Çolakoğlu ile görüşmüştük. Mehmet Çolakoğlu Gebze’ye 1981 yılında kız meslek lisesini yapmıştı. Merhum Vali İhsan Dede bu okulun büyütülmesini ve bir Anaokulu yapılması talebinde bulunmuştu. Bugün Çolakoğlu Kız Meslek Lisesi’nde bugüne kadar onbinlerce mezun verdi ve eğitime büyük katkısı oldu. Çolakoğlu şimdi de merhum Nuri Çolakoğlu adına Muallimköy’e büyük bir meslek lisesi yapıyor. Mustafa beyin ifadesi ile bu meslek lisesi 10 Trilyon Liraya mal olacak. Eğitim adına güzel bir hizmet. Keşke diğer kurumlarımızda bu tür konuarda katkıda bulunabilseler.

İftar programında Çolakoğlu A.Ş.’nin yönetim kurulu üyesi Cahit Aşkın ile de el sıkışıp sohbet ettik. Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman ve Dilovası Kaymakamı Hasan Göç bey ile kalabalık bir grup ile birlikte Dilovası parkında iftar sonrası çay içip uzun uzun sohbet ederek Ramazan kültürünü doya doya yaşadık.

Evet sadece iftar programların katılmıyor, gazetecilik görevimizde yaparak aldığımız bilgileri de sizlerle paylaşıyorum. Sayılı günler. İşte Ramazan’ın bir haftası geride kaldı. Ramazan’ın önemli ibadetleri olan teravih namazları, iftar ve sahur programlarını doya doya yaşayarak Ramazan kültürünü çocuklarımıza da öğretelim.

Kocaeli Aydınlar Ocağının hizmetleri

İsimleri fazla gündemde olmasa da hizmet ve eser bırakan çok önemli kurumlarımız var. Onlardan birisi de Kocaeli Aydınlar Ocağı. 1985 yılında kurulduğu günden beri İlim İstişare Kurulu Üyesi olarak üyesi olmaktan büyük şeref duyuyorum. Birçok toplantılar yapıldı. O toplantılardan birisi de Emekli Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’i Kocaeli’ye getirerek konferans verdi. O konferansta kitap ve belgesellerimizden Doğan Güreş paşaya hediye etmiştik. Yine Aydınlar Ocağı’nın desteği ile Kandıralılar Derneği tarafından İzmit’te yarın akşam bir iftar programına katılarak Kandıra’nın tarihi geçmişi ile ilgili konuşma yapacağım. Kocaeli kültürüne büyük hizmet eden Aydınlar Ocağı’nın eski Başkanı gönül dostu, dava ve fikir adamı Ahsen Okyar beye daveti için teşekkür ediyorum.

 

 

Oruç Nedir?

On bir ayın sultanı,”insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur’ân”‘ın kendisinde indirildiği (Bakara, 185) Ramazan ayını misafir etmekteyiz.

Cenab-ı Hak bu mübarek ayı hakkıyla idrak etmemizi nasip eylesin.

Ramazan ayı bereket ve rahmet ayıdır.

Hem maddî hem de manevî anlamda bereket ve rahmeti yaşadığımız bu aydaöne çıkan ibadet ise şüphesiz oruçtur. Kurâ’n-ı Kerîm’de buyrulduğuna göre bu ibadet insanlık tarihinde çok köklü bir yere sahiptir: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.” (Bakara,183)

Acaba orucun bu kadar köklü bir ibadet olmasını nasıl anlamak gerekir?

Farklı şekilde soracak olursak, nedir oruç?

Oruç öncelikle bir teslimiyettir.

Başka bir ifadeyle Allah’a teslimiyetin en güzel biçimlerinden biridir. Zira Allah’a teslim olmaktan ve O’nun rızasını gözetmekten başka hangi güç insana kendi iradesiyle kendisini bazı temel ihtiyaçlarından mahrum bıraktırabilir?

Oruç bir arınmadır.

Öyle ki insan oruç tutarak hem bedenini fazlalıklarından arındırır hem de ruhunu. Hatta bu ikisi birbirini destekler. Çünkü bedenin başta yemek gibi aşırılığa kaçabilen faaliyetlerinden uzak tutulması, bir taraftan bu aşırılıkların neden olduğu zararların ortadan kalkmasına vesile olurken, diğer taraftan insanın maddî ihtiyaçlarının kısıtlanması ile manevî tarafına daha fazla odaklanmasına zemin hazırlar. İnsan bir anlamda “kendiyle” başbaşa kalma imkânı bulur. Dolayısıyla oruç aynı zamanda maddî ve manevî sağlığın reçetelerinden biridir.

Oruç bir irade eğitimidir.

Çünkü vücudunuzun isteğine ve ihtiyacına rağmen kendinizi bir takım nimetlerden uzak tutmanız, iradenizin kuvvetlenmesi anlamına da gelir. Aynı zamanda “eline, beline, diline” hakim olmayı gerektiren bir ibadettir ki bunlar iradenin gücünü gerektiren üç temel alandır. İradesine hakim olamayan insanın ise olgunlaşmasından ve kendini gerçekleştirmesinden, yani kemale ermesinden bahsedilemez. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Meryem’e tavsiye edilen “susma” orucunda olduğu gibi (Meryem, 26),orucun çeşitleri dahi insanın iradesine hakimiyetini temsil etmektedir.

Oruç bir empati eğitimidir.

Yani insanın kendini başkalarının yerine koyabilme yetisini geliştirir. Çünkü bilindiği üzere oruç tutarken insan, her gün içinde bulunduğu çeşitli nimetlere erişme imkânı bulamayanların haliniidrak etme şansını yakalar. Oruç, atalarımızın söylediği gibi “tok olanın, aç olanın halinden anlamasını” sağlar. Böylelikle toplumsal dayanışmayı arttırır. Zira bir insanın bir başka insanın derdine derman olabilmesi, öncelikle onun sıkıntısını anlayabilmesine bağlıdır.

Oruç aynı zamanda bir sosyalleşme eğitimidir.

Yukarıda ele aldığımız tüm özellikler toplumsal bir biçimde yaşanır ve paylaşılır. Bu nedenledir ki Ramazan ayında gerek ibadet gerekse bu ayda artan sosyal dayanışma faaliyetleri bireysel olmaktan çok toplumsal bir yapı arzeder.

Dolayısıyla oruç sosyal bütünleşme eğitimidir.

İftar sofraları bu bütünleşmenin en güzel ifadelerinden biridir. Gerek aile bireylerinin, gerekse akrabaların ve dostların hatta bir mahallenin ve şehrin bir masa etrafında ortak bir ruhla birleşmesi sosyal bütünleşme örneği değil de nedir?

İnsanlık tarihinde oruç ibadetinin bu kadar köklü bir yere sahip olmasının nedeni bahsi geçen değerlerle sanırım daha iyi anlaşılmaktadır.

Ancak insanlık ve özellikle Müslümanlar bu değerleri ne kadar yaşamaktadır?

İşte burası tartışılır.

Unutmamak gerekir ki ibadetlerin insanın gelişimine katkısı, sadece şekilden ibaret kalmamaları, taşıdıkları değerlerin de içselleştirilmesi, yaşanması ve gelecek nesillere aktarılmasıyla gerçekleşecektir.

Bu yapılamadığı takdirde, bahsi geçen değerleri tek bir ibadetle dahi yaşama ve yaşatma imkânı bulunan Müslümanların bugün düştükleri durum kaçınılmaz olacaktır.

Bu vesile ile Ramazan’ımız hayırlı olsun ve hayır getirsin inşallah…

 

 

Selçuklu Sultanı Sencer’in ve Hz. Peygamberimizin Bizans İmparatorlarına Mektupları

Sencer, Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1086 yılında Sincar’da doğdu. Babası Sencer’e küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim, ilim ve terbiye aldırmıştı. Devlet idaresini, babasının ölümü üzerine Sultan olan ağabeyi Berkyaruk’un, daha sonra da Sultan olan diğer ağabeyi Muhammed Tapar’ın yanında devlet hizmetinde bulunarak öğrenmişti. Ortaya çıkan isyanları bastırdı. Yapılan fetihlerde gösterdiği başarılar nedeniyle kendisine Horasan Melikliği verildi.

Ağabeyi Sultan Muhammed Tapar ölünce küçük yaştaki oğlu Mahmud devlet Erkanı tarafından Sultan ilan edildi. Sencer, yeğeni Mahmud’un Sultanlığını kabul etmedi ve kendisini Horasan’da Sultan ilan etti. (18 Haziran 1118) Daha sonra 14 Ağustos 1119’da amca-yeğen arasında yapılan savaşta Sencer galip geldi ve Selçuklu Sultanı oldu.

Sultan Sencer, Gazne ve Gurlular üzerine fetihler yaptı ve zaferler kazandı. Irak, Azerbaycan, İran, Harez, Afganistan ve Kaşkar’da hakimiyet kurdu. Uzun süren Sultanlığı döneminde saltanat mücadeleleri ve fetihlerle uğraşarak devlet düzenini yeniden tanzim etti. Kendisine Sultan-ül-a’zam unvanını aldı.Sultan Sencer kırk yıllık saltanatı boyunca daha çok doğu cepheli siyaset güttü. Bunda da başarılı oldu. Halkı refah içinde yaşadı.

Sultan Sencer alimlere, şairlere, sanatkarlara da çok önem verirdi. Allah adamlarının yanında bulunmaktan hoşlanır, onların nasihatlerini can kulağı ile dinlerdi. Ünü günümüze kadar gelen İmam-ı Gazali Hazretleri Sencer devrinin en büyük alimlerindendir. Sultan’ın imam Hazretleriyle münasebetleri çok iyiydi. Kendisine yapılan şikayetleri sabırla dinler, adaletle yerine getirirdi.

Sultan Sencer, devlet ileri gelenleriyle, gezerken, karşısına aniden perişan kıyafetli bir derviş çıkar. Sultanın önüne geçip, Allah’ın lütuf ve nimetlerine karşı şükretmesini hatırlatır ve nasihat etmeye başlar. Sultan Sencer dervişi dinledikten sonra “Neyin şükrünü nasıl yerine getirmeliyim?” diye sorunca derviş:

“Allah’ın senin üzerinde birçok lütuf ve ihsanları var, ama bunlardan on tanesi çok önemlidir. Önce onların şükrüne eda etmelisin!” deyince sultan:

“O on nimeti anlatır mısın?” dedi. Dervişte anlatmaya başladı:

“O halde beni can kulağıyla dinle:

1. Saltanatın şükrü, adalettir. Bir hükümdar adil olduğu nispette değer kazanır.

2. Geniş bir mülkün şükrü, halkın malına, ırzına ve şerefine göz dikmemektir. Milletinin malına ve ırzına göz diken, onların haysiyet ve şerefiyle oynayan Sultan, felaket çığırını açan bir bedbahttır.

3. Baş olmanın şükrü, halka inanarak hizmet etmek, onların huzurunu sağlamak ve haklarını korumaktır.

4. İkbal ve saadetin şükrü, fakirlere acımak, kimsesizlerin elinden tutmaktır.

5. Beytül malın, zenginleşmenin şükrü, onu sadece hak edenlere ve lüzumlu yerlere harcamaktır.

6. Kudret ve izzetin şükrü, zavallıları ve güçsüzleri yerine göre bağışlamaktır.

7. Güçlü bir orduya sahip olmanın şükrü, onların ezici kuvvetini milletin selameti, devletin bekası, din ve devlet düşmanlarının kahredilmesi yolunda kullanmaktır.

8. Ülkenin bayındır hale gelmesinin şükrü, halkın sosyal haklarını gözetmek, iş sahasını genişletmektir.

9. İlim ve maarifin şükrü, ahlaklı, terbiyeli ve bilgili nesil yetiştirmektir.

10.  Beden ve ruh afiyetinin şükrü, günlük ibadeti kusursuz yapmak, Allah adına konuşmak, O’nun adına alıp-vermek, O’nun için sevmek ve sevmemektir.” dedi.(1)

Sultan Sencer bu on öğütten çok memnun kaldı. Altın bir levha üzerine yazdırıp sarayın dikkat çeken bölümüne astırdı.

Sencer zamanında Selçuklu devlet teşkilatı çok güçlendi. Horasan ilim merkezi haline geldi. İslam dünyasına ve Anadolu’ya devamlı şekilde din ve ilim adamı gönderen bir yer oldu.

Sultan Sencer döneminde Bizans İmparatoru, Anadolu’daki Müslümanlar üzerine zaman zaman saldırılarda bulunuyordu. Meyyafarik’in bölgesi halkının üzerine askerler gönderip, şehri harap ve talan ediyordu. Şehirdeki elli bin kadar kadın-erkek Müslümanı esir aldı. Esir olan bu Müslümanlar da maruz kaldıkları Bizans zulmünden ve istilasından kurtarılmaları için Sultan Sencer’e bir Feryatname göndererek yardım istediler. Sultan Sencer de bu mektubu alınca hemen ordusunu harekete geçirdi ve Bizans İmparatoruna bir mektub gönderdi.

Daha önemli bir mektubu da yüzyıllar öncesinden Peygamber efendimiz, o zamanki Bizans İmparatoru Herakliyus’a yazıp göndermişti.

Hz. Peygamberimiz 628 yılı mart ayında Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Antlaşması yapmış, Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında geçici bir barış dönemi başlamıştı. İşte bu dönemde İslamiyet’i barış yoluyla insanlar arasında yaymak, peygamberliğini duyurmak için yarımada dışındaki komşu devletlerin hükümdarlarına ve kabile reislerine İslam’a çağrı mahiyetinde davet mektupları yazdı ve elçilerle gönderdi.

Hz. Muhammed’in davet mektubu gönderdiği hükümdarlar arasında Bizans İmparatoru Heraklius, İran Kisrası Hüsrev Perhiz, Mısır Kralı Mukavkıs, Habeş Necaşicisi, Gassan Emiri, Umman ve Bahreyn taraflarındaki bazı Arap kabile reisleri bulunmaktaydı. Bu devlet başkanlarıyla diplomatik münasebetler kurmaya çalışmış, İslam dinini yaymak için, iyi ilişkiler kurmaya başlamıştı. Çünkü Hz. Peygamberimiz yalnız Arap yarımadasındaki Arap kabilelere değil, bütün insanlığa Müslümanlığı yaymak için gönderilen peygamberdi.

Peygamber efendimiz, Hıristiyanlara yazdığı tebliğ mektuplarında Kur’an da geçen şu ayete göre hareket etmiştir.

De ki: “Ey kitap ehli bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na de ki: Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramızda ortak bir kelimede birleşelim, Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin!” Eğer bundan yüz çevirirlerse, “bizim gerçekten Müslüman olduğumuza şahit olun!” deyin. (Ali İmran 64)

Peygamber efendimiz o sırada Bizans İmparatorluğunun başında bulunan Heraklius’a Dihyet el Kelbiyu adlı elçi ile bir mektup gönderdi. Elçinin Bizans İmparatoruna teslim ettiği mektupta Peygamber efendimiz şöyle diyordu:

“Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla!

Allah’ın kulu-kölesi ve elçisi Muhammed’den Rumların Başbuğu Heraklius’a:

Allah’ın selamı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun. Buna göre ben seni tam bir İslam davetiyle (İslam’a) çağırıyorum. İslam’a gir, sonunda emniyet ve selamet içinde olursun. Ve Allah sana iki defa sevap verecektir, şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebaanın) günahları da senin üzerinde toplanacaktır. Ve “(siz) ey (mukaddes) Kitap sahipleri! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir tek kelimede, (yani) Allah’tan başka bir tanrıya tapmamak, O’na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah’tan başka aramızdan hiçbir kimseyi amir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: “siz şahit olunki kesinlikle bizler, (Allah’a) itaat edip teslim olan Müslümanlarız.” ( 2  )

Gönderdiği bu mektubunda Yüce Allah’ın tek ilah olduğu, asla ortağı olmadığı bildirilmiş, Kur’an ayetini aktararak Allah’ın emrettiğinin yerine getirilmesini istemiş, etkileyici ve ılımlı bir üslup kullanmıştır.

Peygamberimiz gümüşten bir mühür yaptırmış, üzerine “Muhammedün-Rasulüllah” cümlesini yazarak mühürlemiştir. Hz. Ebubekir döneminden başlayarak Bizans İmparatorluğunun yönetimindeki Ürdün, Kudüs, Filistin, Suriye, Mısır gibi önemli yerlerin tümü fethedilmiş, buradaki halklar zamanla Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

Çeşitli hükümdarlara gönderilen bu tebliğ mektuplarından bir kısmının orjinalleri günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Peygamber efendimizin bu mektubu 13. Asırda Heraklius soyundan geldiğini söyleyen Kastilya Kralı VII. Alphonse’un Sarayında ortaya çıkmış, Napolyon’un İspanya’yı işgalinde Fransa’ya götürülmüştür. Daha sonra son sahibinden Ürdün Kralı Hüseyin bu kıymetli vesikanın Ürdün’e dönmesini sağlamıştır.

Peygamber Efendimizin Bizans İmparatoruna mektubundan sonra tekrar Sultan Sencer’in Bizans İmparatoruna yazdığı mektuba dönelim.Sultan Sencer Bizans zulmünden kaçan ve mağdur olan Müslümanların yardım istemesi üzerine Bizans İmparatoruna şu mektubu gönderdi:

“Duyuldu ki, Müslüman memleketlerine taarruzda bulunup, zulüm ile onların bazılarını esir edip, bazılarını da kılıçtan geçirmişsin. Mallarını yağmalamış ve şeytanın verdiği gururla neticeyi düşünmemişsin. Sevgili Peygamberimiz, Allah-ü Teala’nın emriyle Hakkı aşikare kıldı. Bütün Alem karanlıkta iken, Allah-ü Teala’nın inayetiyle, kısa bir zamanda bu Dinin eserleri her tarafa yayıldı, doğu ve batıya ulaştı. Dört büyük halife zamanında Anadolu’da (Rum diyarında) ve Ebhaz’da bulunan eserleri görüldü, İslam ehlinin eli oralara ulaştı. Karşı gelenler kahr ve perişan oldular. Kaç kere ordu kurup mukavemet ettilerse de muvaffak olamadılar. Ayet-i Kerimede meale; “(Kafirler) ağızlarıyla (sihirdir, şiirdir, kehanettir gibi sözlerle) Allah-u Teala’nın nurunu (dinini) söndürmeye yelteniyorlar. Halbuki Allah-ü Teala, kafirler hoş görmese de, kendi nurunu tamamlayıcıdır.” (Saf Suresi:8) buyrulduğu gibi tarihin her devresinde böyle hadiseler olmuştur.

İslam’a düşmanlık eden Ermeni, Rum ve Islavların, kılıçlarımızdaki kanları henüz kurumamıştır. Elhamdülillah ki, bugün kuvvetimiz ve askerimiz eskiye nazaran daha çoktur. Her memleketi bizim bir oğlumuz veya naibimiz idare etmektedir. Irak, Arabistan, Şam, Magrip vilayeti, Mısır ve Havalisi de bizim idaremiz altındadır. Bu memleketleri Rum diyarına kadar zapteddik. Bu vakitte, Maveraün Nehr ve Türkistan’daki naibimizin vefat ettiğini, oraların Maçin’e kadar başsız kaldığını haber aldık. Oraları düzenlemeyi ve yeni naib tayin etmeyi düşünüyorduk. Esirlerin yardım isteyen mektubunu okuyunca, derhal Rum tarafına döndük ve şu kararı verdik:

O tarafa gelelim, hiçbir tarafta durmayalım ve Meyyafarikin’e ulaşalım, İslam’ı ve Allah-u Teala’nın hakkı için, Rum Kayseri bütün esirleri en iyi şekilde salıverip, İslam memleketlerinden aldıklarını tamamiyle geri vererek özür dilemezse, emredelim ki; bütün Rum kapısına kadar olan memleketlerde bulunan Hıristiyanların hepsini kılıçtan geçireler, bütün kilise ve mabetleri yerle bir edeler. Yine emredelim ki; doğudan batıya kadar, denizde ve karada Sind, Hint, Türk ve Acemlerden büyük orduları Rum tarafına göndereler. Onların çokluğundan sahralardaki hayvanlara, havadaki kuşlara yer kalmaya ve bundan sonra da Büklümüzü (baş şehrimizi) Konstantiniyye yapalım ve Rum askerlerinden büyük küçük kimseyi hayatta koymayalım. Bütün Rumları, idarecilerinden ve askerlerinden mahrum kılalım. Allah-ü Teala’nın yardımıyla, İslam milletinin şiarı olan mescid ve minber, Rum’un kalbinde yer ede…

Allah-u Teala’nın izzet ve celaliyle, peygamberlerin serveri Muhammed Aleyhisselam hürmetine ve Şehit Sultan Melikşah hakkı için söz veriyorum ki; eğer bu emrettiğim şekilde esirlerin hepsi vatanlarına ve memleketlerine ulaşmazsa; bir tek çocuk bile geri kalırsa bu yazdığım şeylerin hepsini yerine getireceğim ve Alemlere ibret olarak bırakacağım. Meyyafarikin’den itibaren Konstantiniyye’ye kadar hiçbir yerde durmayacağım.”(3)

Bizans imparatoru mektubu alınca derhal Müslüman esirleri serbest bıraktı. Ayrıca da Sultan Sencer’e çok kıymetli hediyeler göndererek gönlünü kazanmaya çalıştı.

Sultan Sencer 91 yaşında 29 Nisan 1157 yılında vefat etti. Merv’de kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

HAYAT YAYINEVİ.

1-3-Türk Sultanları-Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2005-S.369-372 Arası

2-M. Asım KÖKSAL – İslam Tarihi -Şamil Yayınevi. 1981. İst. Cilt.7- S.47

2-Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ (Müşavir)-Heyet-Doğuştan Günümüze İslam Tarihi – Çağ Yayınevi. İst. 1986- Cilt 1-S.503

 

 

Uyan Türkiyem

 

Taksim meydanında, duran bir adam.

Nereye baktığı belli değil.

Ama bütün Türkiye ona bakıyor,

Sanki, hipnotize edilmiş gibi,

Sanki, birileri milleti cambaza baktırıyor.

Taksim meydanında duran adam, hiç konuşmadan, nereye baktığı belli değilken ve Türk milleti’de durmuş ona bakarken;

-Ankara’da TBMM de bir gece yarısı operasyonu ile Petrol kanunu geçirildi, yeni çıkan kanunla topraklarımızda TPAO’ nun tekeli, sona erdirildi ve Türk topraklarında, çok uluslu şirketlere petrol arama yetki ve izni verildi.

-Biz Taksim’de nereye baktığı belli olmayan duran adamı pür dikkat seyrederken;

Güneydoğuda, PKK kendi polis teşkilatını kurmuş, Cizre’de, Hakkari’de  Diyarbakır’da yol kontrolleri yapıyordu.

-Biz millet olarak cambaza bak misali duran adama baktırılırken;

Diyarbakır’da,  Kürt kurultayı toplanmış, Kürdistanın geleceğini ve özerkliğini tartışıyorlardı. Bu toplantıda, Kırkpınar yağlı güreşlerinde okunan 10. Yıl marşı ve Bayrak töreninde ayağa kalkmayan devlet ricali, PKK marşı! Okunurken, başta başbakan yardımcısı olmak üzere ayağa kalkıp selam duruyorlardı.

-Biz Taksim meydanında duran adamı seyrederken;

Ermeni savcı Türk topraklarından toprak talebinde bulunuyor lâkin, ne ulusal basın ne Türk medyası bundan bahsediyordu.

-Biz gezi parkında toplanmaya, direnmeye devam ediyoruz ve bu direnme 5 cana, onlarca yaralıya, milyarlarca kamu malının heba olmasına mal oldu ve olmaya devam ediyor. Dolar mayıs ayında 1810 lira iken bu gün 1950 lere tavan yaptı. Mayıs ayından bu güne kadar 6,5 milyar dolar yurt dışına sıcak para çıkışı oldu.

Türk milletinin aleyhine sergilenen senaryolar bitmek bilmeden hala devam ediyor. Meclisten el çabukluğu ile öyle kanunlar, öyle torba yasalar geçiriliyor ki bazen iktidar milletvekilleri dahi yorgunluktan olsa gerek verdikleri kanun teklifinin aleyhinde oy kullanıp enderde olsa muhalefet milletvekillerine yardım ediyorlar.

Hele son günlerde öyle bir paket hazırlanıyor ki efendim tabir caizse tam evlere şenlik. Hazırlanmakta olan  4.yargı paketiyle İmralı canisi’ni nasıl kurtarırız onun telaşı içindeler. Belki bu katilin kurtulmasını iktidar da istemiyor lâkin, bir taraftan Kandil, diğer taraftan İmralı sıkıştırdıkça sıkıştırıyor.

Son söz; sahi şimdi bu işten kim kârlı çıktı?

 

 

14 Temmuz 1959 Irak’ta Türk Katliamı

 

O gün, ihtilâlin birinci yıldönümü kutlama şenlikleri yapılacaktı. Törenin başlangıcından hemen sonra, Türkler aleyhine atılan slogan sebebiyle şenlik, bir protesto mitinge dönüştü.  Kısa bir süre sonra da cumhuriyetin birinci yıldönümünü kutlamaya gelen silâhsız Türk erkeklerinin, çocuk ve kadınlarının katliamı başladı.

14 Temmuz 1959, Irak Türkleri için katran karası günlerden biridir. İlki değildi, sonuncusu da olmadı.

Türk tarihinde bazı kelimeler tek başına, hikâyesi ciltlere sığmayacak büyük zulümleri hatırlatır: Sürgün denilince Kırım, katliam denilince Kerkük akla gelir.

IRAK’TA TÜRK VARLIĞI

Bu günkü Irak topraklarında yaşayan Türkler, bölgenin 1320 yıllık sakinleridir, Türk’ler ilk defa, 674 yılında (Hicrî takvime göre 54 yılında) bölgeye geldiler,

İslâm halifelerinden Emevi Hükümdarı Muaviye, İslâmiyet’i yaymak ve devletinin sınırlarını genişletmek istiyordu. Kumandanı Ubeydullah bin Ziyad’ı, 20.000 kişilik bir ordu ile o dönemde, Mavera ün-nehr olarak anılan Aşağı Türkistan’a gönderdi. Bu bölge, kaba sınırları ile Semerkant ve Buhara şehirlerini içine alır, Aral Gölü’ne kadar uzanır Ceyhun Irmağı Havzası olarak da isimlendirilir. Bölgenin diğer önemli şehirleri; Toharistan, Gürcan, Soğd, Fergana ve Zahülistan’dır. Bölgede yoğunlukla Türkler yaşıyorlardı. O dönemde Türkler arasında dinî inanç olarak Zerdüştlük (Mecusilik) ve Şamanizm yaygındı,

Ubeydullah Bin Ziyad, Buhara şehrini kuşattı ise de, Türk’leri yenip şehre hâkim olamadı. Buhara Prensesi Hâtûn Han ile barış sözleşmesi imzaladı ve savaştaki kahramanlıklarına hayran kaldığı Türk’lerden 2.000 kişiyi yanına alarak bu günkü Basra şehrine döndü. Türkler, Basra’ya yerleştirildi. Bu 2.000 kişi, Irak’a ilk gelen Türklerdir.

İslâm Arap ordularının sonraki Türkistan seferleri dönüşlerinde de Irak’a getirilen Türkler oldu. Arap komutanlar, Türklerin savaşçı yönlerini görmüşler, ordularının Türklerden alınacak takviyelerle zaferden zafere koşacağına inanmışlardı. Türkler, yalnızca savaş alanlarındaki cengâverlikleriyle değil; çalışkan, mert, dürüst ve temiz, ayrıca komutanlarına ve devlet yöneticilerine olan sadakatleriyle de vazgeçilmez olduklarını göstermişlerdi. Düzgün bir vücut yapısına sahip olmaları dikkat çekiyordu. Arap kızlarıyla evlenip ırkî değişikliklere uğramaması ve karakterlerinin yerli kültürlerden etkilenip bozulmaması için, özel olarak inşa edilen yeni şehirlere yerleştirildi. Bu düzen, Selçukluların bölgeye gelmelerine kadar devam etti.

IRAK’TA TÜRK HÂKİMİYETİ Selçuklular, 23 Mayıs 1040 tarihinde Dandanakan Savaşı’nı kazandılar. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a gelişi ile Irak, fiilen Türk’lerin yönetimine girdi. Türkler bölgede artık nüfus itibariyle de üstünlük kurmuşlardı. Halife’nin dînî otoritesine saygı gösterdiler. İslâm’ın bayraktarlığı Selçuklular tarafından üstlenildi.

Selçukluların bölgedeki hâkimiyeti, Atabeylikleri ve Kıpçak Beylikleri de dâhil edilirse, 1258 yılına kadar devam etti. 1258 – 1344 yılları arası, İlhanlılar dönemidir. Karakoyunlulardan sonra, 1534 yılında Irak, Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti, Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Irak’a yerleştirildi.

Irak, 386 yıl boyunca bir Türk Yurdu olarak tarihinin en huzurlu, güvenli ve bayındır dönemini yaşadı.

634 yılından 1920 yılına kadar geçen zaman içerisinde Türkler Irak’ta ak günler yaşadılar. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 11 Ekim 1920 tarihinde, İngiliz politikasının gereği olarak Irak Krallığı, tarih sahnesindeki yerini aldı. Böylece Irak Türkleri için kara günler başlamış oldu.

KATRAN KARASI GÜNLER Türk tarihinde bazı kelimeler tek başına, hikâyesi ciltlere sığmayacak büyük zulümleri hatırlatır: Sürgün denilince Kırım, katliam denilince Kerkük akla gelir.

Irak Türklerinin talihsizlikleri 10 Mart 1917 tarihinde başlar. Bu tarihte İngilizler, Bağdat’ı işgal ettiler. 15 Ağustos 1917’de Kerkük’e girdiler. 8 Kasım 1918’de Ali İhsan Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Musul’dan çekilmek mecburiyetinde kaldı. Böylece Irak Türklerini koruyacak güçler bertaraf edilmişti. Katliamları önleyecek engeller artık yoktu.

İlk katliam 1920’de gerçekleştirildi.

Irak, İngiliz askerlerinin işgali altındaydı. Arnold Wilson, sert bir genel vali idi. Yönetimde kendilerine hiçbir görev verilmeyen Türkler, durumdan hoşnut değildi. Yönetimin Irak’a bırakılacağı söylentileri tedirginliği artırıyordu. Bu ortam içerisinde. Haziran 1920’de Rumeyse şehrinde başlayan protesto hareketleri, 4 Temmuz 1920’de genel bir ayaklanma hareketine dönüştü. Ağustos sonlarına gelindiğinde İngiliz askerî birlikleri, eğitimsiz ve silâhsız direnişçileri kontrol altına aldı. Halk, Karaçuk Dağı eteklerine sığındı. Üç ay devam eden pasif savunma sırasında çok kişi öldü. Telafer şehri bombalandı, erzak ambarları yakıldı. Teslim olan halkın pek çoğu tutuklandı. Birçoğuna işkence yapıldı, bir kısmı öldürüldü. Geri kalanlar da sürgün edildi. Türkmenler bu olayda 8420 şehit verdiler.

Bu olay, Irak tarihine Kaça Kaç Yılı olarak geçti. Kaça Kaç Yılı, Telafer Türklerinin şanlı bir kahramanlık destanıdır. Ayaklanma sebebiyle Wilson görevden alındı.

5 Ağustos 1923 – Musul’da İngiliz Katliamı

İngiliz paralı askerleri, Musul çarşısında kavga çıkarttılar. Kavga şiddetlenince silâhlarını ateşleyerek 2 Türk’ün ölümüne, 18’inin de yaralanmasına sebebiyet verdiler.

4 Mayıs 1924 Arife Günü – Levy Katliamı

Şehirde asayişi temin ile görevli Asurî askerler, Kerkük’ün Eskiyaka Mahallesi’ndeki Büyükpazar adlı çarşıda, satıcılardan biri ile tartışırlar. Tartışma, sonra kavgaya dönüştü. Askerlerden biri yaralanınca, kışlalarına geldiler, yanlarına silâhlarnı ve çok sayıda asker arkadaşlarını alarak tekrar olay yerine döndüler. Sivil halkın üzerine rast gele ateş açarak suçsuz insanları öldürdüler. Aynı zamanda dükkânlar yağmalandı, evler ateşe verildi. Bu olayda Türkler, 200 ölü verdiler. Yaralı sayısı ise 54’tür.

Bağımsız Irak – Haziran 1930

İngiltere, işgali altında tuttuğu Irak’a, bağımsızlık hakkı tanıdı. Fakat bölgeden tamamen çekilmedi. Irak’ın dış politikasında söz sahibi olma hakkını korudu. Savaş durumunda Irak; toprakları ve limanları ile, stratejik tesisleriyle İngiltere’nin emrinde olacaktı. Çok gülünç olan bu sözde bağımsızlıktan sonra yönetim, Türkler üzerindeki baskılarını artırdı. Artırılan baskıların en önemlisi dil konusunda idi. 1925 yılında resmî dil olarak Arapça ve Türkçe kabul edilmiş iken, 1933 yılında, yalnızca Arapça’nın kullanılabileceği ilân edildi. Her vesile ile Türk’lere Araplık şuuru aşılanmaya çalışılıyor, Türkler direndikçe baskılar artırılıyordu. Kerkük şehir merkezindeki okullar hariç olmak üzere Türkçe öğretimi yasaklandı. 1937 yılında Kerkük’teki okullar da yasak kapsamına alındı. Türk asıllı memurlar, Türk bölgelerinin dışına tâyin edildi. İşbaşı yapmayanlar memurluktan atıldı. Türk bölgelerinde, Türk düşmanı Arap kökenli memurlar görevlendirildi. Türk’lerin kurduğu yardımlaşma dernekleri kapatıldı. Irak Türkleri için karanlık günlerle dolu, hangi felâketlere gebe olduğu bilinmeyen yeni bir dönem başlatılmıştı.

Gâvurbağı Katliamı – 12 Temmuz 1946

Kerkük’te bulunan petrol şirketinde çalışan ve çoğunluğu Türk olan işçiler; ücret ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi için şirket yöneticilerine başvurdular. İstekleri kabul edilmeyince, dilekçelerini gazetelerde yayınlattılar. Yine sonuç alamayınca, l Temmuz 1946 târihinde, Gâvurbaği denilen yerde, protesto toplantısı düzenlediler. 4 Temmuz günü polis, göstericilerin elebaşlarını tutukladı. Buna rağmen gösteriler devam ediyordu. 12 Temmuz günü meydanı terk etmeyenlere ateş açıldı. İçlerinde bir kadın ve bir çocuğun bulunduğu 20 kişi öldürüldü.

Büyük Katliam – 14 Temmuz 1959

14 Temmuz 1958’de Irak Silâhlı Kuvvetleri, General Abdülkerim Kasım ve Yarbay Abdüsselâm Ârif komutasında ihtilâl yaptı. Başbakan Nuri Sait ve yönetimin diğer önde gelenleri öldürüldü. Cumhuriyet ilân edildi. Kasım’ı Kurusçov yönetimindeki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Ârifi ise Cemâl Abdülnâsır yönetimindeki Mısır Devleti destekliyordu. İhtilâlin üçüncü ayında Abdüsselâm Ârif, tevkif edilerek yönetimden uzaklaştırıldı. Irak, tamamen ve iyice Moskova’ya bağımlı hâle geldi. Öteden beri Türkleri ezmeye çalışan Molla Mustafa Barzanî taraftarları, Moskova’nın onayını alarak Irak’ta bir Kürt Devleti kurma çalışmalarını başlattılar. Onlar, “Irak ‘ta Türk’lere hayat hakkı yoktur. ” Diyorlardı. Türkler için öncekilerden daha karanlık olacağı anlaşılan yeni bir dönem başlamıştı.

Daha büyük faciaların öncüsü olan olaylarla dolu günler yaşanıyordu. Kürtler, Kerkük’te plânlı taşkınlıklar düzenliyorlardı. Türk’lere ait Beşir Gazetesi kapatıldı. Yazı işleri müdürü, sahibi ve başyazarı tutuklandı ve sürgün edildi. Kerkük Belediye Başkanlığı’na Moskova’da eğitim gören bir komutan getirildi. Türkler arasında sevilen-sivrilen pek çok kişi tutuklandı. Daha sonra Türkçe konuşmak bile tutuklama sebebi hâline getirildi. Kürt militanlar, Türklerin yoğun olduğu bölgelere yerleştirildi.

Yaşanan acı olaylarla, katrandan daha kara 14 Temmuz 1959’a gelindi.

:

O gün, ihtilâlin birinci yıldönümü kutlama şenlikleri yapılacaktı. Törenin başlangıcından hemen sonra, Türkler aleyhine atılan slogan sebebiyle şenlik, bir protesto mitingi görünümüne büründü. Kısa bir süre sonra da miting, cumhuriyetin birinci yıldönümünü kutlamaya gelen silâhsız Türk erkeklerinin, çocuk ve kadınlarının katliamına dönüştü.

Katliam, 3 gün 3 gece sürdü. Evlerine kapanan Türkler, silâhlı askerler marifetiyle toplanarak Kerkük Garnizonu’na götürüldü. Garnizondaki sözde halk mahkemeleri, beş-on dakika süren yargılamalardan sonra idam kararı veriyor; karar, anında infaz ediliyordu. Evlerinden çıkmak istemeyenler, azıcık direnenler ise hemen oracıkta, süngü ve dipçik darbeleriyle öldürülüyorlardı. Türklere ait insansız evler ve dükkânlar önce yağmalanıyor, sonra da ateşe veriliyordu.

İnsanlık târihinin yaşadığı en büyük ve en fecî katliam olayı; Ankara, Londra, Şam, Kahire ve Beyrut radyolarından yayınlanan bildirilerle kınandı. Bunun üzerine Bağdat yönetimi olaya el koydu. Bilanço: yüzlerce şehit, binlerce yaralı ve kayıpla kapatılmıştı. Tespit edilebilen şehitlerin adları şunlardı: Tabip Yarbay İhsan Hayrullah, Albay Ata Hayrullah, Kasım Neftçi, Selâhaddin ve Mehmet Avcı, Cahid Fahreddin, Osman Hıdır, Emel – Cihat ve Nihat Fuat, Nureddin Aziz, Abdullah Bayatlı, İbrahim Ramazan, Abdülhâlik İsmail, Hasip Ali, Cuma Kanber, Kâzım Abbas Bektaş, Şâkir Zeynel, Hacı Necim, Enver Abbas, Adil Abdülhâmit, İzzet Çaycı, Fethullah Yunus, Kemal Abdülsamet ve Gani Nakip.

14 Temmuz 1959 tarihindeki katliam büyüktü fakat son değildi.

6 Mart 1961 – İş Adamına Suikast

Irak Türklerinin sevilen-sayılan önderlerini öldürmek Iraklı Kürt ve Arap militanlarına yetmiyordu. İş adamlarını da öldürmelilerdi… ki, Türkleri ekonomik yönden zayıflatabilsinler.

6 Mart 1961 tarihinde, kum ocağından yüklediği malı, kamyonu ile inşaat mahalline götürmekte
olan Salâh Kayacı, pusuya düşürülerek otomatik silâhla öldürüldü.

9 Ocak 1962 – Şehitlik Şerbeti İle Açılan İftar

İş adamlarına yönelik saldırılar devam ediyordu. Bir Ramazan gününün akşamında Salâh Terzi ve iki arkadaşı, dükkânında iftar açarlarken saldırıya uğradılar. İbrahim Hamza, olay yerinde öldü. Salâh Terzi ağır, Kemal ismindeki arkadaşı hafif yaralandılar. Kemal evine gitti.Salâh hastaneye kaldırıldı. Kan vermek isteyen Türkler, hastaneye alınmadılar. Ertesi gün Salâh Terzi, kasıtlı ihmalden öldü. Ölülerin cesetleri ailelerine verilmedi. Çıkan olayda 120 Türk tutuklandı ve sürgüne gönderildi.

İhtilâller Dönemi

8 Şubat 1963 tarihinde Arap Sosyalist Baas Partisi, bir ihtilâl yaptı. General Abdülkerim Kasım’ı devirdi ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte öldürdü. Partililer arasında görüş ayrılıkları olunca, 18 Kasım 1963’te Devlet Başkanı Abdüsselâm Arif, muhaliflerini bertaraf etti. Kendisi de 16 Nisan 1966’da suikast kokulu bir helikopter kazasında bertaraf edildi. Kardeşi Abdurrahman Arif yönetime hâkim oldu. Birkaç ay sonra o da bertaraf edildi. 17 Temmuz 1968’de El Bekr, 30 Temmuz 1968 tarihinde Saddam Hüseyin, yönetimi ele geçirdiler.

Saddam döneminde katliamlar, eskileri aratmayacak şekilde devam etti.

7 Temmuz 1970 – Sebepsiz Cinayet

Iraklı militanlar, polis ve askerin de desteğini alarak Türklere zulmetmeyi, en ufak bir direnişte onları öldürmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdi. Bu alışkanlıklarının sonucu olarak Iraklı 5 polis ve 2 asker, sebepsiz yere bir dükkânı makineli tüfeklerle taradılar. Babasının saat tamirciliği yaptığı dükkânda oturmakta olan 18 yaşındaki Mehmet Fatih Saatçi öldürüldü.

16 Ocak 1980 – Darağacında Sallanan Bayraklar

Irak Türklerinin önde gelen isimlerinden Albay Abdullah Abdurrahman, Ziraat Mühendisliği tahsilini Ankara’da tamamladıktan sonra Bağdat Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Doç. Dr . Necdet Koçak ve Irak Türklerinin çok sevdikleri Âdil Şeref, Türkiye lehine casusluk yaptıkları iddiasıyla göstermelik bir mahkeme ile idama mahkûm edildiler. Cezalar hemen infaz edildi. Cesetleri ailelerine verilmeyip bilinmeyen bir yere gömüldü. Aynı dâvâda idam cezasına çarptırılan Dr. Rıza Demirci’nin ölüm haberi, yıllar sonra Irak resmî makamları tarafından ailesine bildirildi. Irak Türklerinin bu mümtaz evlâdının nerede ve nasıl şehit edildiği, nereye gömüldüğü bir sır gibi saklandı.

28 Mart 1991 – Altınköprü Katliamı

Altınköprü, Kerkük – Erbil kara ve demiryolu üzerinde bulunan bir Türk şehridir. Körfez Krizi’nden sonra Irak’ta ayaklanmalar baş gösterdi, Kürt peşmergeler Kerkük’te tapu ve nüfus idarelerini yaktılar. Evler ve işyerleri yağmalandı. Resmî güçler, 10 gün sonra duruma müdahale ettiler. Irak’lı askerlerin güya peşmergelere açtığı ateşle Tuzhurmatu ve Tazehurmatı isimli yerleşim bölgelerinde çok sayıda Türk, hayatını kaybetti. Yüzlerce kişi yaralandı. Paniğe kapılan halk, Altınköprü üzerinden Erbil’e kaçmaya başladı. Ordu birlikleri de arkalarından Altınköprü şehrine girdi. Sokaklarda bulunan herkese ateş ettiler. Evler top ateşine tutuldu. Yakalanan herkes tutuklanıp götürüldü. Götürülenlerin cesetleri, olaydan 20 gün sonra bir çukurda üst üste yığılmış olarak bulundu. İçlerinde 15 yaşında çocuklar, 70 yaşında ihtiyarlar ve iki gözü de doğuştan âmâ olan çok yaşlı iki insan vardı. Kara bilanço: 83 ölü 200’den fazla yaralı ve yüzlerce kayıp…

Bağdat yönetimi Türklere, ‘Akrabalarının Kürtler tarafından açılan ateşle öldükleri’ ne dair yemin etmeleri hâlinde, ölenlerin şehit ilân edileceğini söyledi. Kabul görmeyince, baskılar yapıldı.

16 Ekim 1995 – Hürriyet Meşalesi Türkmen Kızı Zehra

Bağdat yönetiminin Türklere uyguladığı politikanın değişmez hedefi, Türkleri; topluca yaşadıkları bölgelerden sürüp, sürgün yerlerinde azınlık durumuna düşürmekti. Parçala, böl ve yönet ve/veya yut taktiği uygulanıyordu. Hedefe ulaşmak için makul bir gerekçeye dayanmak ihtiyacı hissedilmiyordu,

Kerkük’ün banliyösü olan Tisin halkından Ali Feyzullah Bektaş, bir gün polis karakoluna çağrılır. Eline bir kâğıt tutuşturulur, 24 saat içerisinde Kerkük’ü terk etmesi emredilir, Verilen mühlet dolduğunda zorbalar kapıya dayanırlar. Emri silâh zoruyla uygulamak isterler. Kapıyı açan 14 yaşındaki Zehra Bektaş, gelenlere, emre uymayacaklarını söyler. Polislerin ellerinden kurtularak kaçar ve önceden hazırladığı bir bidon gaz yağını başından aşağı boşaltarak kibriti çakar ve kendisini ateşe verir. Küçük Zehra, hürriyet meşalesi gibi yanarken şu sözleri haykırır:

Ben Kerkük’ün kızıyım. Bu şehirden asla gitmeyeceğim. Bize yapılan zulümleri protesto etmek, Türklere hürriyet yolunu açmak ve Türk ismini yüceltmek için kendimi yakıyorum.

Asil Türk kızı küçük Zehra, dediğini yaptı: Kerkük’ü terk etmedi. Aziz naaşı, canından çok sevdiği Kerkük toprağına gömüldü. Zorbalar, cenaze namazından hemen sonra, acılı babayı evinden alıp götürdüler. Bir daha kimse kendisinden haber alamadı.

*   *   *

Irak Türklerinin kara günleri, yukarıdakilerden ibaret değil. Bir veya iki kişinin   şehit edildiği

olayların sayısı yüzleri buluyor. İşte bunlardan bazıları:

 

2 Şubat 1962………… : Selâhaddin Mustafa Terzi şehit edildi.

1  Temmuz 1968 . . . . : Yasin Kasap Erbil’de şehit edildi.

2  Ocak 1969 ….. : Çavuş Fazıl Düdüklü idam edildi

6 Kasım 1971………… : Sanatkâr Hüseyin Demirci şehit edildi.

6 Temmuz 1980 . . … : Öğretmen Mehmet Korkmaz ve üç arkadaşı şehit edildi.

17 Şubat 1985 ……….: Mahir Oktay idam edildi.
20 Şubat 1986………. : Yarbay Şükrü şehit edildi.

22 Mart 1991……….. : Tarık Fuat Bayraktar Kerkük’te şehit edildi.

7 Ocak 1994………… : Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerinden Ali Ömer Debbağ şehit edildi.

15 Haziran 1994 ….: Tahsin Rüştü Saraçoğlu şehit edildi.

2 Eylül 1996…………: Irak Türkmen Cephesi üyesi 34 kişi  Bağdat zindanlarına    konuldu.

27 Temmuz 1997 .. .. : Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerinden Ali Yayçılı ve Ahmed Nureddîn idam edildi.

 

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), nükleer ve biyolojik silâhlar bulundurduğu ve Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in bu silâhların kontrolüne ve imhâsına izin vermediği gerekçesiyle Irak’ı, 24 Şubat 2003 târihinde işgal harekâtını başlattı.

ABD’nin ikinci Irak harekâtına yol açan olayların  kronolojik geçmişi şöyle:

* 2 Ağustos 1990:  Irak Kuveyt’i işgal eti.

* 17 Ocak – 28 Şubat 1991: ABD liderliğindeki koalisyon,  Çöl Fırtınası adı verilen operasyonu   düzenledi. Irak yönetimi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT)’nin kararlarını kabul eti ve  çatışmalar sona erdi.

* 5 Ağustos 1998:  Irak, silah denetçileri ve Atom Enerjisi Ajansı  işbirliğini askıya aldı ve denetimleri yasakladı.

* 16-19 Aralık 1998:  Irak’a yönelik Çöl Tilkisi operasyonunda 73 kişi öldü. 500’den fazla füze  atıldı.

* 16 Ocak 2002:  George Bush, Saddam Hüseyin’in BMT denetçilerinin Irak’a dönüşünü kabul  etmesi gerektiğini, aksi takdirde ABD’nin zamanı geldiğinde harekete geçeceğini  söyledi.

* 8 Kasım 2002:  Güvenlik Konseyi, Irak’ın silahsızlandırılmasını isteyen 1441 sayılı kararı aldı.

* 27 Kasım 2002:  BMT denetçileri Bağdat’a döndü. Denetimler yeniden başladı.

* 16 Mart 2003:  Azor Zirvesi’nde diplomasiye 24 saat süre verildi.

* 18 Mart 2003:  BMT silâh denetçileri Irak’ı terk etti.

ABD’nin Irak operasyonunun dünyadaki etkileri:                                                                                                         Dünya kamuoyu, operasyonu destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak âdetâ ikiye böldü:                                         Destekleyenler: İngiltere, İspanya, Arnavutluk, Bulgaristan,Çek Cumhuriyeti, Güney Kore, Polonya, Romanya, Slovakya Litvanya, Letonya, Kuveyt, Japonya, İsrail, Filipinler, Avustralya, İtalya.                                                                                           Karşı çıkan ülkeler: Almanya, Belçika, Brezilya, Çin,Endonezya, Fransa, Hindistan, İran, kanada, Kuzey Kore, Küba, Libya, Lübnan, Malezya, Meksika, Mısır, Pakistan, Rusya, Suriye, Suudi Arabistan Ürdün ve Vietnam.

OLAYIN YORUMU Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Bush Cuntası, Irak operasyonu ile şu mesajı vermeyi amaçlıyor gibiydi: “ABD dünyanın en güçlü ülkesidir. Biz, istediğimiz coğrafya parçasını, kendi endişelerimize göre hareket ederek, çıkarlarımıza göre şekillendiririz.” Dünya kamuoyu bir kere daha gördü: ABD’nin evhama dayalı millî güvenlik endişeleri; milletlerarası anlaşmalar, yükümlülükler ve hukuk standartlarının önündedir. Birleşmiş Milletler kararı, ülkelerin bölünmezliği, sınırların değişmezliği prensiplerinin hepsi, ABD çıkarları ile çelişmediği sürece saygı ile hatırlanır. Aksi takdirde, hiçbirinin kıymet-i harbiyesi yoktur.

9 Nisan 2003 târihinde Bağdat’ın düşmesi ile, harekâtın 21. gününde ABD Irak işgalini tamamladı.

Irak Türkleri için katran karası günler, öncekiler gibi devam etti. ABD’li işgal askerlerinin engel olmaması, belki de gizli desteği ile Barzani ve Talabani’ye bağlı Kürt çapulcular tarafından Türkler öldürüldü, evleri yağmalandı, yakıldı. Irak’taki Türk varlığının belgeleri; tapu ve nüfus dâireleri talan edilerek yok edildi.

Irak’ta Türk katliamı devam ediyor. Katliama karşı dünya kör: Görmüyor. Dünya sağır: duymuyor. Normaldir.

Ya Türkiye… O da mı kör ve sağır?

 

 

Olsun Yar

 

Zenginliğin,paran pulun olsada,                                                                 
Bu şaşaa neye,neye ki yarar.
Çünkü ömür hiçte uzun değilmiş,
Özün güzel, özün güzel olsun yar.

Görkemli olsa da tahtın,sarayın,                                                                      
Neye yarar, Azrail yanında var.
Dağlar gibi yüceyim de deme hiç,                                                                 
Sözün güzel,sözün güzel olsun yar.

Bak onlarda ona buna çatardı,
Şimdi yoklar arayın bulunmazlar.
Böbürlenip, kibirlenme ey adem,
Kalbin güzel,kalbin güzel olsun yar.

Sanma ki bu bahar,bu yaz daimdir,
Sonbahardan sonra bilirsin kış var.
İnsanlık yerlerde,adamlık mahsun,
Adam gibi adam olmak zormuş yar.

Gidişat hoş değil,insanlık ölmüş,
Bülbülünde güle ahdi zar-ı var.
Şu alemi yaradan YARADANA,
Şükredip,sabredip yar olmalı yar…

 

 

 

 

Türkiye’yi Bu Hale Getirenler !

 

Türkiye’yi içinde bulunduğumuz hale AKP iktidarı ve RTE getirmedi. AKP ve RTE iktidarı sadece bir sonuç… Bundan evveli var ve biz bu süreç ile sürecin içinde aktif rol oynayanları iyi bilmeliyiz.

İlk önce Türkiye ne halde? Sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor. Kanaatimce, Türkiye; küresel güçlerin eline geçmiş kırılgan ekonomisi ve felçli bir hasta haline getirilmiş duyarsız halkı ile bölücüler tarafından parçalanmak üzeredir.

AKP sözcüsü Hüseyin Çelik, altı aydır evlerimize gelmeyen şehit cenazelerini çözüm projesinin başarısına bağlıyor. Sen gider memleketin üçte birini verirsen, elbette adam kendini ateşe atmaz. Unutmamalıyız ki; şehitler, Türkiye bölünmesin ve parçalanmasın diye toprağın kara bağrına düştüler… Bilin ki; yine hiç çekinmeden düşeriz.

Kuzey Kürdistan lafından, ABD Büyükelçisinin son gezisinden, pkk’nın polislerinden, akil adamların raporundan, İmralı Canisi’nin tehtidlerinden, BDP’nin taleplerinden ve MİT’çi Mehmet Eymür’ün “Bölünme endişesi taşıyorum…” sözlerinden anlıyorum ki; AKP, memleketin bir bölümünü terketmeyi, bize “çözüm başarısı” olarak pazarlıyor.

Türk Milleti’nin, bunu kabul yerine vatan toprağı için her gün ölerek şehit olmayı tercih edeceğini düşünüyorum…

Ayrıca Anadolu Türklüğü, Doğu Türkistan’dan Avrupa ve Balkanlara, Ortadoğu’dan Kafkaslara her gün sınırları daralan bir çembere alınmakta ve baskılar artmaktadır. Irak’ta Türkmenlerin ve Doğu Türkistan’da Uygur Türklerinin artan katliamlara maruz kalmaya başlaması, bunun bir göstergesidir.

Yine nerede bir Türk yaşıyorsa, katledilmemiş ve asimile edilmemişse, o da Irak ve Doğu Türkistan’dakiler gibi diken üstündedir. Şimdi aynı tehlike çanları, Anadolu Türklüğü için çalmaktadır. Ancak Türk Milleti ve özellikle Türkiye’yi bu hale getiren takım bunun farkında değildir…

Marksist – Leninist ve sosyalist fikirli her türlü sol fraksiyonların, liberallerin, adına dini örgütlenmeler dediğim cemaat ve tarikatların, bir kısım laikçilerin, etnik mikro ırkçıların, bazı mezhepçilerin ve bölücülerin ortak düşmanı “TÜRK MİLLETİ”dir. Bu saydığım ve aklıma gelmeyen daha bir çok grubun,Türk Milletine karşı düşünceleri ve takiyeleri mevcut… Bunlar azınlıkta da olsalar, ezici çoğunluk olan Türk Milletinden ne yazık ki etkileri çok fazladır hatta ülkenin kontrolü ellerine geçmiştir.

Şimdi gelelim bu halimizin asıl müsebbiplerine… Kast ettiklerimiz, Atatürk’ün ölümünden sonra AKP iktidarına kadar geçen sürede Türkiye’yi yönetmiş olanlardır. Burada kusura bakmayın ama kimseyi ayırt etmiyorum. Herkesin az veya çok bu süreçte bir günahı var. Kim bunlar?

Yüksek makamları işgal etmiş ancak görevlerini yapmamış olanların başında; siyasetçi, bakan, milletvekili, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanı, generaller, Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay yöneticileri, rektörler, dekanlar, profesörler, bürokratlar, valiler, kaymakamlar, savcılar, hakimler, iş adamları, gazeteciler gibi vs. saymakla bitmez adam vardır.

Günümüzde bu tipler sızlanmakta, rakı – balık ya da mangal keyfi yaparken memleketin yüksek menfaatleri için ahkam kesmektedir. Duyuyorum, en klasik teklifleri de MHP – CHP birlikte seçime girsin diyedir… İşte buradan bir kez daha anlıyoruz ki; bunlar MHP ve CHP’yi birbirinden ayırt edemeyecek kadar bilgisiz, şuursuz ve çapsızdır.

Bu tipler yıllarca Atatürk’ün gölgesine sığınmış, makamları kapmış, yaşam boyu şahsi menfaatlerinin teminine uğraşmış , nefis yapmış, memleket için mücadeleden kaçmış ve aksine memleketin sırtına yük olmuş ve de bugünlerin zeminini hazırlamış; ülke ve memleket sevgileri ise eğlence masalarında “duygusallık”tan öteye gidememiş insanlardır. Halen de önlerini görememekte ve abuk sabuk tekliflerle ucuz eleştiriler yapmaktadırlar.

Ben onlara sadece şunu söyleyeyim. Aşağıda yazılı olanlar, takipçisi (!) oldukları Atatürk’ün sözleridir… Atatürk 04 Mart 1922 tarihinde Fransız gazeteci Madam Gauiles’e verdiği mülakatta “… Türk Milleti artık kandırılmak istemiyor… Biz Türk’üz, işte o kadar. İyi Müslüman olmak bizim için yeterlidir… Dost kazanmak, tam bağımsızlığımızı korumak, her şeyi Türk bakış açısından görmek.” diyerek olması gerekeni işaret etmiştir.

Ey Türkiye’yi bu hale getirenler! Hanginiz bu bakış açısı ile Türkiye’yi idare ettiniz? Ve kimler bugün Atatürk’ün bu hedeflerini seslendiriyor? Dün yanlış yaptınız bugün niye doğruları yapmıyorsunuz?

Türkiye’yi bu hale getirenler başta olmak üzere hepinize son bir şey söyleyeyim; Le Petit Parisien’in Anadolu muhabiri, Atatürk’ü 1922’de ziyaret eder. Kabul edildiği odada iki kılıç görür. Biri kırıktır ve üzerinde “Zulmün topu var, güllesi var, Kal’ası varsa” diğerinde ise “Hakk’ında bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır” diye yazılıdır… Biz inanırız ki; Türk Milleti, Hakk’ın bükülmez kolu, dönmez yüzüdür ve sizden bir medet gelmese bile Allah bize koşup yetişecektir, o bize yeter.