17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 975

Gazeteciliğin Neresindeyiz?

Türkiye’de 10 Ocak ve 24 Temmuz tarihleri basın hayatımız için önem arzeder. Mesaj olarak biri “Gazeteciler Günü” ötekisi ise “Türk Basınından Sansürün Kaldırılışının Yıldönümü”dür. Bu özel günlerde klasik açıklamalar yapılır ve merasimler gerçekleştirilir. Tümü de ülkenin şartları itibariyle midir nedir tekrardan öteye gitmez; topluma, fikir hayatımıza ve düşün emekçilerine pek yansımaz. Kokteyl verilir, birkaç medyatik kişi ve kuruluş açıklamalar yapar, haber yazılı ve sözlü basında az da olsa yer alır. Belki bu sene de öyle olacak. Türkiye’de bir dönüşüm ve değişim olurken sektörde böyle bir beklenti bile yok.

Geçen mahalledeki marketten gazetemi alırken, bir tomar gazete de köşeye atılmıştı. Sordum ilgilisine, dedi ki “Abi dağıtım şirketinden bıraktılar. (Bedava dağıtabilirsin) dediler. Bir haftadır her gün 20 kadar gazeteden birer adet öylece bırakıp gidiyorlar. Denetim mi ne varmış?! İstersen alabilirsin!”

Aldım tabi. Eve getirdim. Okumaya başladım 20 gazeteyi. İçim cız etti. Tümüne yakını da sağ görüşlü, milliyetçi, muhafazakar gazeteler. Bir iki tane de magazin, asparagas, sol gazetecilik örneği verenlerden. Çoğu 8, bazıları 12 ve 16 sahife yayınlanıyor. Fiyatları ise 25 kuruş genelde. Aynı patronun, aynı adreste birkaç gazetesi de yok değil.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

Bir zamanlar gazetelerden bazıları Türk fikir hayatına, siyasetine, topluma yön verirdi. Hikmet Feridun Es ile bütün dünyayı gezmişdik o günün şartlarına rağmen. Murat Sertoğlu bir tiryalik verirdi yazılarıyla. Burhan Felek, Kadircan Kaflı birer kültür abidesiydi. Reşat Ekrem Koçu, Ziya Şakir, Feridun Fazıl Tülbentçi tarihi sevdirdiler. Peyami Safa görüşü ne olursa olsun hangi gazeteye gitse 60-70 bin tiraj aldırıyordu. Yaşar Kemal ve Fikret Otyam röportajlarıyla olay oluyordu. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin hem düşündürüyor, hem güldürüyordu. Yenilik içindeki medya gerek teknolojik ve gerekse içerik bakımından iddialıydı. Ünlü ve “doğrucu davut” yazarlar üzerine üzerine giderdi her şeyin. Foto muhabirleri ödül alan ustalardı. O yıllarda naylon gazeteler yok muydu? Bütün Türkiye’de vardı. Hala da var. Onlar kendilerini biliyor. Ancak kötü yönetimle gazetelerini sıkıntıya sokan sahipleri veya mirasçıları büyük bir sorumluluk içindeler.

Keşke İstanbul’da böylesi türde yayınlanan gazeteler, neşredildiği yerin iddialı bir medyası olsa, ilçe halkı o’nu takip edebilse. Bu tür gazetecilik özellikle gelişmiş ülkelerde mevcuttur. Hele hele ABD ve Japonya’da. Batıda Düsseldorflu hiç bir zaman Köln gazetesi okumaz, Marsilyalı Lyon medyasına güvenmez. Venedikli de böyle, Granadalı da vs.

1960 EŞİTTİR 2013’E YAKIN MI?

Adapazarı’nda denetime giden Basın İlan Kurumu Müfettişinin bir mahalli medya sahibi tarafından öldürülmesi olayı sonrası belki makul, çağdaş, faydalı düzenlemeleri yeniden gündeme getirir diye beklendi ama nafileydi. Olmadı, bu sektör aynen devam ediyor. 1960’lı yıllarda Türkiye’nin nüfusu 27 milyondu, okuma yazma oranı yeterli değildi. Gazeteler taşraya üç gün sonra giderdi. Tirajı ise 3.5 milyon falandı tümünün. Bugün 80 milyon olmuş ülkemiz, okuma yazmada çıta yüksek, her saat yeni baskı yapabilecek bir teknoloji var, ama naylonlar dahil gazetelerin  toplam tirajı ancak 4.5 milyon kadar.

“-Efendim gazeteler, dergiler, ansiklopediler, kitaplar artık satmıyor: bilgisayar, televizyon, cep telefonları ve internet ile dijital yayıncılık bizi etkiledi” diyorlar. Peki ABD ve Japonya’da bunlar yok mu da bir gazete 14 milyon basıyor Tokyo’da, bir kitap 2 milyon basıyor Newyork’ta. Aynı anda da bütün batılı merkezlerde okuyucuya sunulabiliyor. Süper güçlerin yayınları da, tirajları da süper oluyor.

Yıllar önce halen Milli Eğitim Bakanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Nabi Avcı ile sohbet ederken bir espri patlattı aynı konuda “Batılı insanlar metrolarda elinde kitap, onunla meşgul, bizde metro yok da ondan okumuyor insanlar!” demişti latifeyle. Şimdi metrolarımız da mevcut, genç kızlarımız sağolsun hemcinsleri hamile ve çocuklu kadına bile yer vermiyor, elindeki cep telefonuyla cetleşiyor, yahut erkek arkadaşı ile muhabbet ediyor. Kitap okuma hak getire. Her ne ise.

MEDYA KENDİNE YETERLİ HALE GELMELİ

Gazeteciliğin neresindeyiz diye düşünmek mecburiyetde değil miyiz Allah aşkına? Gazetelerde ve meslek kuruluşlarında hala tekelcilik var, merkezi yönetim hakim. Aynı isim ve resimler kendilerini adeta “vazgeçilmez” yapıyorlar. Ancak bir Amerikan sözü var ki çoğu şeyi anlatır :” Mezarlıklar kendini beğenmiş vazgeçilmezlerle doludur!.” Kimse vazgeçilmez değildir.

Türkiye’de Özal Hükümetleri zamanında gazetecilerin basın kartı ayrıcalıkları ve öncelikleri kaybolur, gazeteler sendikalardan arınırken hem meslek kuruluşlarının, hem de sendikaların gıkı çıkmadı. Henüz yeni birkaç başörtülü gazeteci cemiyete üye olabildi. Artık yönetime de nötr bir sağcı alıyorlar denge için. Benim üyeliğimi hatırlıyorum(1972), referanslarım Seraceddin Zıddıoğlu ve Vasfiye Özkoçak’tı. Her ikisi de Milliyet’te çalışıyordu, ben ise gerici diye sınıflandırmaya sokulan Tercüman’da çalışıyordum. Onun için Babıali’de Sabah, Bugün, İttihat ve Sebil gazetelerinde çalışırken müracaat bile edememiştim. Mümkünü yoktu çünkü. Hatta Babıali’de Sabah’ın yazarlarından Mustafa Nezihi Polat bir grup ideolojik militanın saldırısıyla yaralanmış, Gazeteciler Cemiyeti kınamamıştı bile Foto Muhabirimiz Aydın Ünsal’ın ilgilenmesine rağmen.

İKİ BUÇUK GAZETE

Bugün gazeteler para kazanmıyor. Maalesef müteşebbislerin kullandığı bir hale getirildi. Sözkonusu holdingin lokomotifi gibi görev yapıyor. Öteki sektörlerin katarlarını da taşıyor. Bundan kurtulmak için de medyanın kendi kendine yeter hale gelmesi gerekecek. Mesela Başbakan Turgut Özal 200 kadar gazeteciyi yurtdışına dil öğrenmeye devletin imkanıyla gönderirken bir sohbetimizde şöyle demişti “Onlar aynı zamanda gazeteciliği de öğrenecek. Batıda gazetecilik nasıl oluyor?. Gazeteci nasıl olmalı görecekler.” Zaten birara da “Türkiye’de 2 buçuk gazete kalacak”, “2 buçuk parti kalacak” derken de neyi kastettiği bugün daha iyi anlaşılıyor.

Gazeteler günümüzde belli görüşleri içeriyor. Ötekilere yer vermiyor, hayat hakkı tanınmıyor. Bir yönetici, aynı çizgide olmak kaydıyla biri eskiyince ancak “el vererek” göreve getiriliyor. Aksi mümkün değil. Sendikasızlaşmanın keyfini patronlar sürüyor, çalışanlar bu hazzı henüz tatmadı. Peki Gazeteci Cemiyetleri görevlerini yapıyor mu? Etkinliklerine uluslararası sermayenin ve kuruluşların sponsor olması acaba neyi dillendiriyor dersiniz? Hep aynı isimlerden oluşan Basın Kartı Komisyonu neden muhafazakar hanım ve erkek gazetecilerin sarı basın kartı almasını geciktiriyor derseniz?

TÜRK DİLİ’NE SAHİP ÇIKMAK

Medyada haber aramak da artık mikroskop gerektiriyor. Haberi her yayın organı kendine göre şekillendirince böyle bir ortam yaratılmış oluyor ister istemez. Mısır Darbesini hiç görmeyen gazete olur mu Allah aşkına? Sonra gezi parkı eylemlerini! Ne dersiniz? Bu konuda ideolojik davranılıyor. Aynı “Balkan” kelimesini kullanmamadaki ısrar gibi. Balkan ülkeleri demek Arnavutluk, Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya, Karadağ, Kosova, Slovenya, Yunanistan akla gelir. NATO ve Avrupa Birliği bu ülkeler için “Güney Doğu Avrupa Ülkeleri” diye hatırlatıyor ve diplomatik bir dil haline getiriyor, “Balkan” kelimesini kesinlikle kullanmıyor!. Çünkü Balkan Osmanlı Cihan Devleti’ni, Türklüğü, İslamı çağrıştırıyor. O nedenle kullanmama bir politikası haline geliyor. İslamafobia’yı yerleştirmek istiyor. Ancak gel gelelim medyamız da öyle. Peyami Safa’nın “mahut medya” dediği belirli yayın organları bu konuda ısrarcı. Hatta Basın Hayatı Dergisi bile öyle. TRT de. Yayınlarında Balkan Yayıncılar Birliği ismini kullanmıyor, NATO ve AB ağzı ile kullanıyor. Maalesef İTO’da.

Medya kimden gelirse gelsin şiddetle mücadele etmeli ve insan hakları konusunda katkıda bulunmalı. Kültür sahifleri tam bir Necip Fazıl’ın deyişiyle “aceze basın” örneği gibi. 1960’lı yıllarda yöneticiler sevmediklerini spor servisine gönderirdi. Galiba şimdi de kültür ve sanat sahifesine sallanıyor. Türkçe cetleşmelerle gittikçe yozlaşıyor, çözülüyor. Gazetelerin kültür ve sanat yönetimleri Türk Dili’ne sahip çıkabilecek durumda olmalıyken sahipsiz ve öksüz muamelesi yapılıyor. Gönüllü insanların fedakarlığıyla yürür hale getiriliyor.

HALKIN TERCİHLERİNİ ÖNE ÇIKARMAK

Gazete eklerine bakıyorum, reklam karşılığı verilen ilanları anımsatıyor bana. Kitap ekleri keşke okumayı sevdirmeyi amaçlasa. Medya yeni bir şey üretemeyip, çok yönlü analiz yapamayınca bir eskinin arkasına sığınarak kendini öne çıkarıyor. Büyük Doğu ilavesi bana göre böyle bir şey.

Medyadaki tartışmaları Peyami Safa-Nazım Hikmet çıtasını geçemedi. Kayıkçı kavgasına dönüştü. Gazeteciler birbirinin eksiğini arıyor. Medyada teknik gelişme hızlı. Ancak buna mümasil muhteva yeterli değil. Keşke olsa. Medya halkın tercihlerini öne çıkarmalı, gelişen ve değişen Türkiye’ye de bu yakışır. Ruhsal ve etik bir gelişme olarak medya ve çalışanlarının dayanışması zaruridir. Olmaz ise “naylon medya” olmaya sıraya girilir. Buna da sadece üzülürüz.

Tüketiciler Derneği Genel Başkanı Aydın Ağaoğlu ile Tüketicilerin Hakları’nı konuştuk.

 

Mehmet Şadi Polat: Uzun ve yorucu bir mücâdele döneminden sonra kredi kartı ücretlerini iptal ettirdiniz. Beklentilerinizin tamamını elde edebildiniz mi?

Aydın Ağaoğlu: Evet kart aidatını geri aldım ama beklentilerimi elde edebildim mi? Buna evet diyebilmem ne yazık ki mümkün değil. Üstelik şu anda TBMM de komisyonda bulunan yeni kanun tasarısında tüketici mağduriyetlerini önlemeye yönelik unsurların yanında önemli eksiklikler de bulunuyor. Elbette bunların en başında kredi kart aidatları ve bankaların Hesap İşletim Ücreti, Dosya Masrafı ve muhtelif isimler ile müşterilerine haber bile vermeden tahsil ettiği ücretlerle ilgili bölüm. Sözleşmede hiç yer almayan veya sözleşmede yer almasına rağmen haksız şart niteliğinde olan hükümlere dayanarak tüketiciden bu nev’i ücretleri tahsil eden bankalara karşı bir önlem alınmıyor. Tasarıya göre bankalar aidatı olmayan, yalın bir kredi kartı çıkarmak mecburiyetinde olacaklar ama halen milyonlarca tüketicinin cebinde bulunan 56 milyon kredi kartının ücretsiz olacağına, yani yalın kart haline geleceğine dair bir düzenleme bulunmuyor. Bu önemli bir eksikliktir. Kanuna hüküm eklenerek kullanımda bulunan yani mevcut bütün kredi kartlarının aidatsız hale geleceği açıkça ifade edilmelidir. Ben bir bankanın kart ücretini iptal ettirdiğimde, kartın süresi dolmadığı halde kartımı kullanıma kapattığından üç yıl hukuk mücadelesi sonunda bankayı Yargıtay onayıyla sadece bin lira tazminata mahkûm ettirebildim. Şüphesiz bu tazminat miktarı masraflarımı bile karşılamıyordu. 

Polat: Daha önce ödenen kart ücretleri geri alınabiliyor mu? Alınabiliyorsa nasıl, alınamıyorsa niçin?

Ağaoğlu: Bankalara karşı Tüketici Hakem Heyetlerine başvurarak hakkını arayan tüketiciler büyük çoğunlukla ödedikleri ücretleri geri alabiliyorlar. Fakat nadiren de olsa bazı kararlar da tüketici aleyhine çıkabiliyordu. Üstelik Yargıtay’ın görüşüne göre bu ücretler 10 yıl geriye dönük tahsil edilebiliyor. Çünkü bankalar kredi kartı dağıtırken müşterilerine aidattan bahsetmemiş, faizsiz taksit, alışveriş puanı, faizsiz ödeme erteleme gibi avantajları da bulunmuyordu bu kartların. Daha sonra bankalar tatlı kazanç ve rekabetin de zorlamasıyla kart kullanıcılarına bu tür avantajlar sunarak daha çok harcama yapmalarını teşvik ettiler. Böylelikle bir taşla birden çok kuş vuruyorlardı adeta. Hem daha çok komisyon geliri elde ediyorlar, hem de satıcılar cirolarını artıyorlardı. Oysa tüketiciler bütçelerinin üzerinde yaptıkları harcamalar sebebiyle borç batağına gömülüyorlardı.

Polat: Bankaların aldığı dosya masraflarının hukukî bir dayanağı var mı?

Ağaoğlu: Bankalar borç para verir, karşılığında da ilan ettikleri faizi alabilirler. Dolayısıyla kredi esnasında alınması mecburî muhtelif vergi, ekspertiz* ücreti, DASK* gibi kanunî unsurlar dışında kendilerinin icat ettiği bedellerin tüketicilerden alınması kanunî değildir. Zaten Yargıtay da bir kararında; “Hemen belirtmek gerekir ki, davalı banka, sadece kredinin verilmesi için mecburî olan masrafları tüketiciden isteyebilir. Kredi verilmesi için gereken mecburî masrafların neler olduğu konusunda ispat yükü ise davalı bankaya aittir. Aksi halde, diğer ücret ve masraflar başlığı altında maktuen* belirlenen bir miktarın tüketiciden alınacağına dair hükmün yukarıda açıklanan kanun ve yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğunun kabulü gerekir.” diyerek, Dosya Masrafı adı altında tahsil edilen ücretin hukuksuzluğunu ve haksızlığını açıkça ifade etmiştir.

Polat: Daha önce ödenen dosya masrafları geri alınabilir mi?  Alınabiliyorsa nasıl, alınamıyorsa niçin? 

Ağaoğlu: Hukuki dayanaktan mahrum ücretlerin “Dosya Masrafı” başlığı altında tüketiciden alınması kanunî olmadığından tüketiciler hukuk yolu ile bu ücretleri geri alabilmektedir. Burada zaman aşımı süresi on yıldır. Yani tüketici üzerinden on yıl geçene kadar dosya masraflarını geri isteme hakkına sahiptirler. Ancak tüketicilerin büyük bölümünün hak arama yolları ve yöntemini bilmemesinden ötürü önemli bir kısmı bu ücretlerin geri alınması için mücadele etmemiş, edememiştir. Buna rağmen 2012 yılında tüketici Hakem Heyetlerine yapılmış 446.054 başvurunun % 59’u bankalarla ilgili olmuştur. Ülkemiz tüketicisinin finans bilgi düzeyi okur, yazarlık seviyesinde bile değildir. Şu anda basit faiz ile reel faiz arasındaki farkı bilmemektedir tüketicilerin önemli bölümü. Üstelik bankaları adeta devlet gibi güvenilir ve güçlü olarak düşündüklerinden onlarla mücadeleye cesaretleri de yoktur aslında.

Polat: Yeni Tüketici Kanunu’nda olumlu bulduğunuz ve önemli gördüğünüz 5 madde nelerdir?

Ağaoğlu: Yeni Kanun Tasarısının çok yararlı, tüketici lehine adeta devrim gibi hükümleri de bulunuyor.

a) Eski kanunda ayıplı ürün ve hizmet için 30 gün olan cayma süresi 6 aya çıkarılıyor ve garanti süresi içinde bir daha arızalandığı takdirde seçimlik hakları doğmuş olacak. Yani ürünü iade edebilecek.

b) Ön ödemeli mesken satışlarında, yapı ruhsatı alınmadan satış yapılamayacak ve satış sözleşmesi noterde düzenlenip, tapuya da kayıt edilecek. Ayrıca 14 gün zarfında da tamamen cayma hakkı bulunuyor.

c) Tüketici Kredisi, kapıdan ve mesafeli satış, devre tatil ve devre mülk işlemlerinde 14 günlük cayma hakkı getiriliyor.

d) Aboneliklerin sonlandırılması kolaylaştırılıyor.

e) Taksitli satışlarda da 7 gün zarfında cayma hakkı getiriliyor.

Polat: Olumsuz bulduğunuz ve önemli gördüğünüz 5 maddeyi de belirtir misiniz?

Ağaoğlu: Yeni kanun tasarısında tüketici mağduriyetlerini önlemeye yönelik unsurların yanında önemli eksiklikler de bulunuyor.

a) 2012 yılında neredeyse bütün Tüketici Hakem Heyetleri bankalarla ilgili şikâyetler yüzünden adeta tıkandı ve bankacılık dışındaki şikâyetlere yeterince eğilemediler. Geçen yıl Hakem Heyetlerine gelen 446.054 başvurunun 263.428’i yani yaklaşık % 59’u bankacılık işlemleriyle ilgiliydi. O sebeple yeni kanunda bununla ilgili mutlaka çözüm unsurları yer almalıdır. Gündemdeki kanun tasarısında bankaların aidatı olmayan, yalın kredi kartı da çıkartmaları, diğer bankacılık işlemleriyle ilgili ücretleri de BDDK’nın belirlemesi ve Gümrük Ticaret Bakanlığı’na da bildirmesi ön görülmektedir.

Sözleşmede hiç yer almayan ya da sözleşmede yer almasına rağmen haksız şart niteliğinde olan şartlara dayanarak tüketiciden ücretleri tahsil eden bankalara bir önlem alınmıyor. Halen milyonlarca tüketicinin cebinde bulunan 56 milyon kredi kartının ücretsiz olacağına, yani yalın kart haline geleceğine dair bir düzenleme de bulunmuyor. Tüketici kredilerinde 14 gün içinde şartsız cayma hakkı veriliyor ancak bu tarihten sonra cayıldığında erken ödeme cezası geliyor.(ilk bir yıl içinde cayarsa % 0,5 sonrasında % 1),

b) Tüzel kişiler kamunun korumasından yararlanamayacak. Böylelikle kamu kurumları, dernek, vakıf, okul, belediye, gibi kurumlar tüketici kanununa göre hak arama imkânından mahrum kalacak.

c)  EPDK, BDDK, BTK* gibi üst kuruluşları çalıştırmaya dönük hükümler eksik bırakılmış.

d) Garanti süresinden sonra kullanım ömrü boyunca yedek parça ve servis hizmeti sunulmasına yönelik ifadeye rağmen, bunu yerine getirmeyen veya azami tamir süresini aşan servislere açık bir yaptırım bulunmuyor. Üründeki gizli ayıpla ilgili de bir süre belirtilmemiş. Meselâ; kullanım ömrü 10 yıl olan buzdolabında 9 yıl sonra gizli ayıp ortaya çıkarsa tüketici bedel iadesi veya ürünün yenisiyle değiştirilmesini talep edebilir mi? açıklık yok.

e) Tüketici Hakem Heyetlerinin talebine rağmen belge ve bilgi vermeyen tarafa karşı da Kanun bir yaptırım öngörmüyor. En önemlisi “Tüketicinin Tam Tazmini” yok, ben bu kanuna uymayacağım diyen ve sadece bu tavır sebebiyle tüketiciyi hırpalayan satıcının bunu tazmin etmesini otomatiğe bağlayan ve hakem heyetlerine bu yetkiyi veren hükümlere yer verilmemesi büyük eksiklik.

Polat: Tüketiciler Derneği Genel Başkanı olarak gerekli gördüğünüz ve fakat kanunda yer almayan hususlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Ağaoğlu: Yukarıda saydığımız eksikliklerin TBMM görüşmeleri esnasında giderilmesi ve tüketici hak istismarına yol açanlara mutlaka tazminat ödettirilmesi gereklidir. Günümüzde toplumun malına, parasına, sağlığına göz diken, hukuka aykırı şekilde bunları istismar edenleri idama mahkûm edip, meydanlarda sallandıramayacağımıza göre, tazminat müessesesi caydırıcı tazminat ve yaptırımlarla önleyici unsur haline getirilmelidir.

Polat: Tüketici, aldığı ürünün (üretim kusuru olmamasına rağmen) beklentilerine cevap vermediğini anladığında hangi hakları nasıl kullanabilir?

Ağaoğlu: Satın alınan ürün ya da hizmet mevcut kanuna göre ilk 30 günde ayıplı çıktığında tüketicilerin dört seçimlik hakkı vardı. Bedel iadesi, yenisiyle değişim, ücretsiz onarım veya ayıp oranında makul bir bedel indirimi. Yeni kanun tasarısında bu süre altı aya çıkıyor ve bu süreden sonra garanti süresinde olmak üzere bir defa daha arıza gösterirse tüketici seçimlik haklarına dönebiliyor. Burada önemli husus şudur: Seçim hakkı tüketiciye bırakılmış olup, satıcı tüketicinin talebine uymak mecburiyetindedir. Bunu bilmeyen tüketicilere servis yetkililerince “Değişim kararı alındı, yeni cihaz bekleniyor.” denilerek, zorla yenisiyle değişim hakkı sunuluyor. Oysa, tüketici bedel iadesi talebinde de bulunabilir. Satıcı tüketicinin talebine uymadığı takdirde tüketici; ikamet adresinin bağlı bulunduğu Kaymakamlık binalarında bulunan “Tüketici Sorunları Hakem Heyetlerine” dilekçesi ve evraklarıyla başvurup hakkını arayabilir. Şu anda 1.191,52 TL’ye kadar olan uyuşmazlıklarda heyet kararları mahkeme kararları niteliğinde ve bağlayıcıdır. 3.110,58 TL’ye kadar olan uyuşmazlıklarda da mahkemeye (Tüketici Mahkemesine) verilmek üzere delil niteliğinde rapor  hazırlanır ve işlemler ücretsizdir. 3.110,58 TL’nin üzerindeki  uyuşmazlıklarda Ticaret İl Müdürlüklerinde bulunan İl Tüketici Hakem Heyetlerine” başvurulabilir.

1.191,52 TL altındaki Heyet kararını beğenmeyen taraf 15 gün zarfında Tüketici Mahkemesi’ne itirazda bulunabilir. Bu meblağın üstündeki kararların yaptırım gücü olmadığından itiraz etmenin manası bulunmamaktadır. Tüketici Sorunları Hakem heyetleri İllerde Ticaret İl Müdürlükleri, ilçelerde kaymakamlık bünyesinde olup, hiç bir ücret almadan başvuruları azami üç ayda değerlendirmek mecburiyetindedir. Meblağ 1.191.52 TL’sının üzerindeyse, doğrudan doğruya en yakın Tüketici Mahkemesi’nde dava da açabilmektedir. Yeni kanuna göre ise, 2000 liraya kadar ilçe Hakem Heyeti, 3000 liraya kadarsa İl Hakem Heyeti kararları mahkeme kararı gibi bağlayıcı olacaktır.

Polat: Cep telefonları ile ilgili olarak abonelere yöneltilen haksız uygulamalar konusunda bilgi verir misiniz?

Ağaoğlu: Tüketicilerimizin günden güne bilinçlenmesi neticesinde ayıplı mal ve hizmet şikâyetlerinde azalma görülürken, teknolojik gelişmeye ve abone sayısındaki artışa bağlı olarak cep telefonu, internet, uydu, televizyon hizmeti gibi elektronik haberleşme sektöründen gelen şikâyetlerin de arttığı görülmüştür. Bu sektörde düzenleyici kuruluş olan BTK Tüketici Hakları Daire Başkanlığı’nın son zamanlarda yaptığı düzenlemelerle tüketici şikâyetlerinin azalacağı düşüncesindeyiz.

Polat: Elektrikte kayıp-kaçak bedellerinin diğer abonelere yüklenmesi konusunda çalışmalarınız var mı, ne safhada?

Ağaoğlu: Elektrikte kayıp, kaçak bedeli ne yazık ki yeni kanun kapsamına da girmedi. Bu konudaki mücadelemiz devam edecektir. Şu anda sadece sayaç değişikliğinde tüketicilerden tahsil edilen sayaç bedelinin alınmayacağı şeklinde Enerji Bakanı tarafından yapılan açıklama tüketici açısından sevindirici ve umutlandırıcı bir gelişme olmuştur.

Polat: Tüketici hakları konusundaki hassasiyetinizden ve bize verdiğiniz bu bilgilerden dolayı teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ağaoğlu: Derneğimizin faaliyetleriyle ilgili ve tüketicileri aydınlatmaya yönelik açıklama fırsatı verdiğiniz için, ben de teşekkür ederim.

————————————-

* ekspertiz: Uzman incelemesi 

* EPDK: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu

* BDDK: Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu

* BTK: Bilgi Teknolojileri ve Düzenleme Kurumu

* DASK: Doğal Afet Düzenleme Kurumu

* maktuen: keşif özetlerinde bütün olarak değerlendirilen bir iş için ödenecek tutarın birimi.- Ölçülüp             tartmadan, kesin olarak, kati. – Ölçü ve tartı ile satılmayan

AYDIN AĞAOĞLU

Aslen Kilis’li olan Aydın Ağaoğlu, 1951 yılında Ankara’da doğdu. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümünü bitirdi. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında kurucu ve yönetim kurulu üyeliği yaptı ve yapmaya devam etmektedir.

Halen Görsel Plastik Ambalaj San. ve Tic. A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı yürüten Ağaoğlu aynı zamanda Yömser Ambalaj San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin de Yönetim Kurulu üyeliği ve İSO üyesi olarak görev yapmakta.

Oruç Mevzuu

0

Kasten yiyip içmek ve oruca aykırı işler yapmak orucu bozar. Bu işlerin bir kısmı hem yalnız kazayı ve bir kısmı da  hem kazayı, hem de  keffareti gerektirir. Unutarak  bir şey yemek  ve içmek orucu bozmaz. Bu hususta farz, vacib ve nafile oruçlar arasında bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler Allah tarafından bağışlanmıştır. 
Yanılarak yemek yiyen bir oruçluya rastlanınca, bakılır: Eğer oruç tutmaya güçlü görülüyorsa ona oruçlu olduğunu hatırlatmamak, tercih edilen görüşe göre, harama yakın mekruhtur. Fakat çok yaşlı ve zayıf kimse olunca, diğer ibadetleri sağlam yapabilmesi için, ona hatırlatılmaz. Uykuya dalmış bir kimseyi, vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir görevdir. Uyuyan özürlü sayılır; fakat uyandırmayan özürlü sayılmayacağı için günah işlemiş olur.
Uyku halinde birşey yiyip içmek orucu bozar. Bu yanılma işi gibi sayılmaz. Oruçlu olduğu halde yemek yiyen kimseye Sen oruçlusun”  denildiği halde, hiç aldırış etmeyerek yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir. Hata yoluyla yiyip içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu olduğunu bildiği halde bir kimse, kasıt olmaksızın hata ile birşey yiyip içse, abdest alırken boğazından aşağıya su kaçsa veya ağzına yağmur ve kar taneleri düşüp miğdesine doğru gitse orucu bozulur ve kaza gerekir. Fakat oruçlu olduğu hatırında yoksa bunlardan dolayı orucu bozulmaz.
Ağıza su verip çalkaladıktan sonra ağızda kalan yaşlığın tükürükle beraber yutulması orucu bozmaz. Baş kısmından buruna inen akıntıyı kasten içeri çekip yutmak da orucu bozmaz.
Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa bakılır: Eğer az olur da içeriye geçmezse, orucu bozmaz. Çünkü adet gereği bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyulur bir halde veya kanla tükürük eşit bulunursa yutulunca oruç bozulur. Çıkarılan diş için de bu haller geçerlidir.
Yukarıda görüldüğü gibi İslam ve Fıkıh alimlerimiz Orucun inceliklerini gayet güzel ortaya koymuşlar,uygulaması ise biz Müslümanlara kalıyor. Ancak  İslamın diğer şartlarını da  ortaya koyduğumuzda, bazen bilinçsizlik, bazen inançsızlık sebebiyle  sokaklarda birçok insanın  Ramazan ayında İslama aykırı hareket ve davranışlar sergilemesi, bizleri etkilemez ama  çocuklarımızı oldukça etkiliyor.

İslamın şartı beş, ancak  Oruç yok, Namaz yok, para olmayınca Hac da yok, Zekat yok, arasıra belki birinden duyarsa Kelime-i Şahadet getirmekle Müslüman olunuyor, bu durum çok acı gerçeklerimiz. İnancımızın sacayakları  sağlam olmayınca, Allah’tan korkmayan insanlar  her kötülüğü yapabiliyor. Atalarımızın toptan Müslüman olması, bizleri hazıra kondurdu. Gördüğüm kadarıyla şekil Müslümanlığı  çok daha ağır basıyor.

Neslimiz, İslamı  kaynağından(Kuran-ı Kerimden  ve Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyesini  iyi yorumlayan aydın alimlerden) özen göstererek  yeniden okuyup, anlayarak  İslamı yaşamaya  çalışmalıdırlar. Gerçek İslam kaidelerini  bilen ve uygulayan insanlar kimseye zarar vermezler. Dolayısı ile  Cenneti dünyamızda, çevremizde de yaşamış oluruz. Herkese hayırlı Ramazanlar dilerim.

 

 

“Mağrur olma Padişahım, senden büyük ALLAH var!”

Osmanlı’da, muhtemelen Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren gelenekselleşen,cülus törenlerinde ve Cuma selamlığında padişaha etrafındaki devlet erkanın söylediği bir sözdür yazımın başlığı.

İktidar gücünü elinde bulundurmak insan nefsi için en önemli sınavlardan biridir. Çünkü bu güç insanı kibre ve adaletsizliğe sürükleyebilecek faktörlerin başında gelir.

İşte ecdadımızın gelenekselleşmiş bu güzel sözü, iktidar sahiplerine ölümlü olduklarının hatırlatılması ve hesap verecekleri makamla ilgili ikaz edilmeleri açısından son derece önemlidir.

Ecdadımız kendi iktidarlarının temelini fütuhat siyasetine dayandırmıştır. Yani kendilerini Allah’ın yeryüzündeki kılıcı olarak tanımlamış ve yayılmacı siyasetini İslam’daki cihad ülküsüne bağlamıştır.

Adaletin de yönetimi devam ettiren temel mekanizma olmasına dikkat etmeye çalışmışlardır.

İslam adına yapılan her şeyin maddî – manevî sorumluluğu da büyüktür. Çünkü dinin koruyucusu Yüce Allah’tır.

Dolayısıyla Allah adına bir şeyler yapmaya kalkıp bunu istismar ederseniz, yaptığınızın cezasının Allah tarafından çok kötü bir şekilde kesileceğini dinimiz açıkça ortaya koymaktadır.

Öyle görünüyor ki iktidar sahibi dedelerimiz, adaletten ayrılmamak ve Allah’ın gazabını üzerlerine çekmemek için “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” sözünün her daim kendilerine hatırlatılmasını istemiştir.

Böyle bir geleneğin mensuplarının da günümüzde bu sözü sık sık hatırlamalarında fayda olduğu kanısındayım.

Özellikle de makam ve iktidar sahibi olan kişilerin.

Hele ki bu kişiler kendilerini İslamî argümanlarla açıklıyorlarsa bu sözü hayatlarına daha da etkili biçimde geçirmeleri beklenir.

Dolayısıyla İslam’ın temel ilkesi adaletten de şaşmamaları gerekir.

Zor durumda kalınca Allah’ın adını ananların,Allah’ın yarattığı her kula eşit mesafede olup onları ötekileştirmemeleri gerekir.

Ayrıca büyüklenmenin “Allah”tan başka kimsenin haddi olmayacağını bilmeleri ve bunu unutup kibre kapılanların hazin sonlarının ne olduğunu hatırlamaları gerekir.

Yani “ne oldum değil ne olacağım” demeyi unutmamaları gerekir ki kibir kendilerini helak etmesin…

Saygılarımla…

Türkiye Bir Açmazda, Büyük Aktörler Nerede

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir açmazın içerisinde sürüklenip durmakta, ama, maalesef, bu açmazın çözümünden sorumlu kadrolar, bırakın açmazı açmayı, düzeltmeyi, adeta, açmazlığı daha da artırma gayretindeler.

Bu yönetim anlayışı ile ve bu yönetim biçimi ile açmazdan, açmazlardan kurtulmak mümkün değildir.

Neden?

Çünkü, toparlayıcı, birleştirici anlayışı ülkemiz kaybetmiştir.

Ülkemizde, ku-tup-laş-ma diz boyudur.

Bu yapı, bu düzen, bir an evvel, yerini birleşmeye, toparlanmaya bırakmazsa Allah korusun açmazımız çözümsüz hale gelebilir.

Peki, toparlanma, birleşme işareti görüyor musunuz diye soracak olursanız?

Bu soruya, çok açıklıkla cevap verebilirim: HAYIR!

Birleştirme ile görevli kişiler, gruplar, kadrolar ayrışma ile görevli gibi hareket etmektedirler.

Emperyalizm, ülkemizde çok yönlü hareket etmekte ve bütün aktörleri bir kukla gibi oynamaktadır ve oynatmaktadır.

Bu ülkenin en büyük ekonomik aktörleri, sanki, ülkemiz MİLLİ ve ÜNİTER(TEKİL) bir devlet değilmiş gibi davranmakta ve bu davranışı konusunda hiçbir rahatsızlık duymamaktadır.

Örnek mi?

Ülkemizin, adı koca koca harflerle yazılan anlı, şanlı ekonomik aktörleri, Başbakan’ın emrinde gibi hareket etmekte, barış süreci diye yutturulmaya çalışılan düzeni kabul etmiş görünmektedirler. Hatta bunların hemen hemen tamamı, akil adamlar adı verilen, tayin edilmiş ucubeliğin içerisinde yer almış bulunmaktadırlar.

Bu ülkenin, MİLLÎ ve ÜNİTER yapısı ortadan kaldırıldı da bizim mi haberimiz yok?

Türk Milletinin sırtından sermaye sahibi olanlar, Türk Milletinin kan emekleriyle büyüyüp şişenler bu ülkede Anayasa değişmeden değişmiş gibi yapmaktan neden çekinmezler?

Ne olduğu belirsiz bir ortam, geleceği belirsiz bir süreç uğruna, Anayasa’yı ve Türk Milletini, yani, Millî ve Üniter devleti feda etmeyi neden ve nasıl göze alabilmektedirler?

Siz, böyle bir ortamın kurulmasını yurt içinde planlanmış bir kurgu olarak mı görüyorsunuz?

Öyle görüyorsanız yanlış görüyorsunuz demektir.

Böyle bir planı ülke içerisinde yapacak bir güç olsa idi, bu aktörler, daha önceleri de böyle bir ortak hareket içerisinde olmaz mı idi?

Bugün yaşananların büyük bir kısmı, Anayasaya aykırıdır.

Yani, bu ülkenin önemli aktörleri Anayasal suç işlemekte, hatta bu suçu işlemekten çekinmemektedirler. Hatta bu suçu işlemek için sıraya girmiş bulunmaktadırlar.

Neden hiç birisinin bu ülkedeki ŞEHİTLER umurlarında değildir?

Neden hiç birisi bu ülkenin Millî yapısının korunması gerektir gibi bir ifadenin sahibi değillerdir?

Bu aktörlerin hepsi nasıl böyle bir ortamın içerisinde ve böyle bir ortaklığın içerisinde yer alabiliyorlar?

İktidarlara karşı, sadece Muhalefet partileri mi muhalefet eder?

Açık rejimli ülkelerde, parlamenter rejim ile yönetilen ülkelerde, baskı unsurları sadece partiler midir?

Ne güzel düzen değil mi?

Bu kadar büyük, güçlü aktörler adeta prangalanmış gibi davranacak, hareket edecek ve bizler de bu gerçekleri görmezden gelip muhalefet partilerinden şikâyet edeceğiz…

Yok öyle değil, yok o kadar değil…

Muhalefet partilerinin sözcülüğünü yapmak için bunları söylemiyorum, elbette. Böyle bir görevim de yok, böyle bir anlayışım da yok. Yeri geldiğinde, bu grupların temsilcilerini de eleştiririz. Ama, böylesine büyük açmazlardan kurtulmak için, bütün baskı unsurlarının harekete geçmesi gerektir.

Şöyle diyebilirsiniz…

Bu aktörlerin hiçbir şikâyetleri yok ve her şeyin, tıpkı iktidardakilerin söylediği gibi güllük-gülistanlık olduğunu düşünüyorlar.

Ben de derim ki…

Hadi canım sende…

Her şeyi bir tarafa bırakalım.

Bu ülkede kutuplaşma, ayrışma, maalesef gözle görülür bir hale gelmedi mi? Bu kutuplaşmada, bu ayrışmada Başbakan’ın çok büyük rolü yok mu?

Bu aktörler bunu da mı görmüyorlar?

Hadi bu kutuplaşma, bu ayrışma umurlarında değil diye düşünelim, peki, ekonomik tabirlerle konuşacak olursak, bu ülkenin borç batağına saplandığını ve bu borç sarmalından kurtulmanın artık çok zor olduğunu da mı görmüyorlar?

Bakın…

Herkes, her şeyi görüyor, ama, diyetle kazanılanlar, diyeti ödeyenler tarafından bir gün geri istenir. O zaman geldiğinde de bunu ödememeyi göze alamazsınız.

Bu gerçek, herkes, her kesim için geçerlidir.

Ülkemizde yaşananlar bu gerçeğin ta kendisidir.

“Our Boys – Bizim Çocuklar…”

İktidarın Pravdalarından biri olan Yeni Şafak gazetesi’nin 05 Temmuz 2013 günlü sekiz sütuna manşeti “4 Temmuz Utanç Günü” altında da “Dünya, Mısır’ın demokratik seçimlerle iktidara gelen ilk cumhurbaşkanının ordu darbesiyle indirilmesine tepki göstermedi. ABD Başkanı Obama açıklamasında “darbe” ifadesini dahi kullanmadı. Demokrasinin kalesi AB “taraf değiliz” demekle yetindi. İsrail ise cuntayı alkışladı” diye çıktı. Yeni Şafakçıların bu kadar tepki göstererek şaşırmasına doğrusu ben şaşırdım! Bunlara sormak lazım; bunun böyle olduğunu veya olacağını bilmiyor muydunuz?

Dış güçlerin desteği ve organizasyonu ile gelirseniz ve iktidarın keyfini onların sağladığı destekle sürdürürseniz yine onların kararı ile de gidersiniz. Bu doğal bir süreçtir. Garipsenecek ve yadırganacak ne var?

Türkiye’deki askeri darbelerde daima “Ergenekon” veya benzeri bir adla tanımlanan gizli örgütler arayanlar, niçin bu darbelerin arkasında ABD, İngiltere, Almanya, AB, Rusya, İsrail gibi devletlerin olduğunu söylemiyor veya söyleyemiyor?

Şu bir gerçek ki; Türk Ordusu ABD ve İngiltere olmadan vede diğer dış güçlerin sessiz kalacağının garantisini almadan darbe yapamaz. Bu güne kadar yapılmış bütün askeri darbelerin arkasında saydığımız bu devletlerin açık veya kapalı desteği vardır. Bu herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.

Kanaatimce; 2003’ten bu yana AKP ve RTE’ye karşı darbe yapılmamışsa bu devletlerin desteği alınamamış olduğu için yapılamamıştır. Ve bu dönemdeki darbe; ABD, İngiltere, İsrail ve diğerlerini arkasına alan AKP ve RTE tarafından, Türk Ordusuna ve devletine karşı sivil bir görünümle yapılmıştır.

AKP’nin, ABD tarafından kurdurulduğu ve hatta parti tüzüğünün onlar tarafından yazıldığı, gazeteci Arslan Bulut tarafından defalarca belgeleri ile yazılmak sureti ile ortaya konulmuştur.

Yine Necati Doğru,05 Temmuz 2013 tarihli Sözcü gazetesindeki köşesinde “Darbeci de inançlı, darbe yiyende imanlı. En ibretlik darbe oldu. Darbeci de Amerikancı… Darbe yiyende… Darbeci de ABD’de eğitildi. Darbe yiyen de ABD’den destek gördü. ABD’nin dostu oldu…” diyerek, Mısır’da Mursi’nin gidişini çok iyi bir ifade ile anlatmış.

Devamla söyleyelim; iktidarın Pravda’sı olan Yeni Şafak dert yanıyorve “Obama, ABD kanunlarına göre yaptırım uygulaması gerekirken “Mısır Ordusu’nu kısa sürede otoriteyi, sivil hükümete geri verme yolunda, hızlı ve sorumlu şekilde hareket etmeye çağırıyorum”…”demesine anlam veremiyor.

Günaydın beyler! Siz ABD’den ne bekliyordunuz? Aynı gazetede,aynı gün Ali Bayramoğlu Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi’nin sözleri ile 1961 Anayasa’sının başlangıcında yer alan ifadeleri karşılaştırarak benzerliklere işaret ediyor. Ancak benzerlik sadece ifadelerde değildir. ABD, kurulmasına katkı sağladığı Demokrat Partiyi yine organizasyonuna kendisininde dahil olduğu 27 Mayıs’ta ihtilal ile devirmiş vede milli güçlerin direnişine rağmen müttefikleri ile birlikte Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı astırmış ve Türk Milletinin içine son dönemdeki en büyük nifaklardan birini sokmayı başarmıştır. Keza aynı şeyleri Adalet Partisi’nin muhatap olduğu 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri içinde söyleyebiliriz.

Ancak iktidar ve iktidar yandaşları bunu bilseler bile bu güne kadar diğerlerinin yaptığı gibi kulu kölesi oldukları ABD ve diğer dış güçler nedeniyle bunu açık edemez ve aksine Türk Milletinin içinde masum ve mağdur bir görüntü ile hayali düşmanlıklar yaratmaya çalışırlar.

Türkiye’de meydana gelen; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan palavrası gibi askeri darbelerin hepsinin; ABD, İngiltere, AB, İsrail ve Rusya gibi devletlerin piyonu halindeki güçler tarafından ki; bunlar içinde yüksek rütbeli askerlerde vardır, bugün Mısır örneğinde olduğu gibi yapıldığı aşikardır.Bunlara uygun zemin oluşturmak ve bahaneler yaratmak ise işin başka bir yönüdür.

Türkiye’de meseleye en doğru teşhisi koyan ve AKP’yi uyaranların başında MHP lideri Devlet Bahçeli gelmektedir. Bahçeli “Mısır’da yaşanan olumsuz gelişmelerin ve maliyeti oldukça fazla olan tecrübelerin bilhassa AKP hükümeti tarafından iyi okunması, dersler çıkarılması ve yorumlanması çok mühimdir” diyerek işin özüne temas etmektir.

AKP ve RTE; bunca yıldan sonra bir nebzede olsa memleketine hizmet etmek istiyorsa, bağımsız ve onurlu aynı zamanda da gerçekçi iç ve dış politika izlemek zorundadır.Yoksa Mısır’ın acı tablosu önümüzde durmaktadır.

İsmet İnönü 12 Temmuz 1947’de Türkiye çok partili siyasi yaşama geçince “… Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır… Büyük vatandaş kitlesi ise iktidarın şu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir.” demiştir.Devamla, 14 Mayıs 1950’de CHP’nin seçimi kaybetmesi üzerine de “Cumhuriyetin ilanından beri memlekette yapılmış ne iş varsa, hatta karşımızdakilerin yaptıklarının bile hesabını vermek istiyoruz. Zaman tanımaksızın kimin ne isnadı ve iftirası varsa hemen tahkikat açılmasını umumi efkar önünde talep ettik” deyişi demokratik nizamın bu günde değişmez ölçülerindendir.

AKP; “ourboys”  dediğimiz bizim çocuklara karşı dik durmak ve asla kabul edilemeyecek  bir şekilde,Mursi’nin maruz kaldığı durum gibi bir ihtimalle Türkiye’yi karşı karşıya bırakmak istemiyorsa, İsmet İnönü’nün ne anlatmak istediğine ve bilge lider Bahçeli’nin de uyarılarına kulak vermelidir.

Tasavvufi Terimler – 7 Tezkiye

0

Tasavvuf İslami eylem ve söylemde öze dönüş harekâtıdır.

Tezkiye ise cilalama ve parlatma olayıdır.

Müslümanlar bile bile haram yemez, günah işlemezler.

Farzları, vacipleri sünnetleri yaparlar

Mekruhlardan, şüphelilerden müfsitlerden uzak dururlar.

Bunlar her Müslüman’ın yaptığı yâda yapması gereken işlerdir

Ama insanlar zaman zaman farkında olmadan yanlışlar hatalar yaparlar.

Günah işleyebilirler

Peygamberimiz (sav) bir hadisinde neden günde yetmişten fazla

Tövbe – istiğfar ettiğini bildiriyor.

Peygamberde olsa insandır.

Farkına varmadan hata yapabilir.

Günümüz Müslüman’ı haydi haydi hata yapar

Ama bile bile ve de devamlı değil.

Bu hatalar bazen küçücük olur, bazen de büyük olurlar

İşte sufiler yani tasavvuf ehli olanlar

Mevlana ve Yunus un yoldaşı olanlar

Bu hatalar için çokça istiğfar ederler

Tozun yağmurla çamura dönüşmesinden önce

Toza üflerler

Dolayısıyla tozlar kire, kirler lekeye dönüşmez

Kalıcı hale gelmez.

Hacı Bektaşi Veli (ks) bir sözünde

“İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” buyuruyor.

Sufilikte ilim ile olursa güzel olur.

Neyin hata, neyin yanlış olduğunu bilemezsen

Hem istiğfar edersin hem de aynı hata ve hatalara devam edersin.

Bununda bir anlamı olmaz.

Tasavvufta çokça sevap işlemektense

Küçücükte olsa günahlardan uzak durmak daha önemlidir.

Çünkü günahlar kalbi bozar, karartır.

Allah(cc) dostlarından birisi şöyle buyuruyor

“Bin liralık sadaka vermektense, bir kuruşluk günahtan uzak durmak daha doğrudur”

Benin çocukluğum dönemlerinde bakırcı ustaları vardı

Anadolu’da köy köy dolaşarak bakırları körükle kalaylayıp parlatırlardı..

Şu mübarek ramazan ayı vesilesiyle Müslümanlar ve sufiler

İstiğfarla kalplerini parlatmalıdırlar.

Eğer dünyada bu parlatma istiğfarla yapılmazsa

Korkarım ahrette körükle yapılır.

Böyle bir durumla karşılaşmamak için

Bakınız Hacı Bektaşi Veli ne buyuruyor

“Oturduğun yeri pak, kazandığın lokmayı hak et”

“Doğruluk dost kapısıdır”

“Kuran senin içinde olup sen O’nun dışında kalmayasın”

Cineydi Bağdadi (ks) da bir sözünde sufiyi şöyle tarif ediyor

“Sufi yer gibidir,

Kötü olan her şey onun üzerine atılır ama ondan güzel olandan başka bir şey çıkmaz”

Derviş Yunus’un bir beytiyle bağlayalım

“Elif eyledik ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı severiz

Yaratandan ötürü”

Yalnız bunun birkaç istisnası vardır.

Darbe yaparak halkın iradesine ipotek koymaya çalışan ve halkına zulmeden

Firavun zihniyetli insanları sevmeyiz.

Aslında biz hiçbir zalimi sevip hoş görmeyiz.

Çünkü bunlar büyük günahlardandır.

Atsız’ın Mektupları

Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal’ın kızı Âdile Ayda’nın; ‘Yüzyıllar geçtikten sonra bile ilham kaynağı olacak bir millî şuur âbidesi‘ olarak nitelendirdiği Hüseyin Nihal Atsız, kendisine mektup yazan herkese, mutlaka cevap yazmayı prensip edinmiş bir insandır. Hayatı boyunca yüzlerce mektup yazmıştır.

Tecrübeli gazeteci ve araştırmacı yazar Yücel Hacaloğlu, 57 yıl boyunca; elindeki dedektör, gönlüğündeki sâbır ve hayalindeki zenginliğe ulaşma ümidi ile yer altında servet arayan mâdenciler gibi çalışarak Atsız ile ilgili bilgi ve belge toplamaktadır. Topladığı belgelerin çok önemli bir bölümünü; ATSIZ’IN MEKTUPLARI adı ile kitaplaştırdı.

Birinci baskısı, 2001 yılında Merhum Altan Deliorman’ın sâhibi olduğu ORKUN YAYINLARI arasında çıkan kitabın ikinci baskısı, 2013 yılında, 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 440 sayfa hacimli olarak ÖTÜKEN NEŞRİYAT tarafından yayınlandı.

Kitapta Atsız Ata’nın 33 ayrı kişiye yazdığı 267 adet mektup yer alıyor. En çok sayıda mektup, 58 adet ile Hasan Oraltay’a yazılmıştır. İkinci sırada 34 mektup ile Yücel Hacaloğlu yer alıyor. Üçüncü sırada 29 mektup ile Âdile Ayda, dördüncü sırada 24 mektupla,’Şaman‘ olarak da anılan İsmail Hakkı Gökhun var. 19 kişiye de 1’er adet mektup yazılmış. Hacaloğlu; dip notlarda, mektup yazılan ve mektupta adı geçen kişilerden bâzıları hakkında da kısa bilgiler veriyor.

Mektuplarda; düşündüren, tebessüm ettiren, hayrete düşüren satırlar birbiri ardına sıralanıyor. İlgili dönemlerde, Türkiye’nin kaderini şekillendiren insanların, mektubun yazıldığı zaman diliminde ancak 1-2 kişi tarafından bilinen zaaf ve meziyetleri hakkında bilgi edinmek mümkün. Anlaşılıyor ki Atsız, şahıslar hakkında doğruluğu sonradan tescil edilen değerlendirmeleri isâbetle yapabilen mükemmel bir gözlemcidir.

Aynı zamanda katı disiplinli bir insan olduğu görülüyor. Aynı kişiye, ‘Azizim Hacaloğlu‘, ‘Azizim H. Oraltay Bey,’ ‘Kardeşim Muzaffer Amca, ‘Muhterem Âdile Ayda Hanım‘ şeklinde daima aynı kelimelerle hitap ediyor. Bütün mektuplarını ‘Tanrı Türk’ü Korusun‘ veya bu kelimelerin baş harflerinden oluşan ‘TTK‘ kısaltmasıyla bitiriyor, her mektubunu ‘Atsız’ olarak imzalıyor.

Hacaloğlu, ‘İkinci Baskı İçin‘ başlıklı sunuş yazısında; Atsız ile ilgili çalışmalarının devam ettiğini belirtiyor. Bu sözleri ile 3. baskının yapılacağının ipuçlarını veriyor. Zoru başarmaya tâlip olan Yücel Hacaloğlu’na başarılar diliyoruz.

Kitapta ayrıca; ‘Hüseyin Nihal Atsız‘ başlığı altında hayat hikâyesinin kronolojisi, ‘yazı hayatında kullandığı isimler ve müstear (takma) isimler‘, ‘romanları‘, ‘hikâyeleri‘, ‘şiirleri‘, ‘diğer kitapları‘, ‘Türk (İnönü Ansiklopedisi’ne yazdığı maddeler‘, ‘dergilerdeki makaleleri‘ başlıklı 8 ayrı bölümden oluşan bilgi demetleri yer alıyor. 33 sayfalık bu bölümde de çok önemli bilgiler var. Kitabın son bölümünde ise; Atsız Ata’nın el yazısı ile yazdığı mektuplardan örnekler, Yücel Hacaloğlu ile Nihat Atsız’ı bir arada gösteren fotoğraflar ve dizin yer alıyor.

‘Atsız’ın Mektupları; bir döneme ışık tutan, Atsız’ın ruh yapısını, fikir dünyasını olduğu gibi yansıtan belgeler ve bilgiler ihtiva ediyor. Okuyucu Atsız Ata’nın; ülke ve millet, kültür ve ahlak söz konusu olduğunda elmas sertliğinde ve kıymetinde karaktere sâhip olmasına rağmen, özel hayatında fevkalade yumuşak, nâzik, sevecen, insancıl ve son derece samîmi, nüktedan hüviyetine vâkıf olma imkânını elde ediyor.

Yücel Hacaloğlu; kullandığı dil, gerçekleştirdiği sebat ve sabırla destekli çalışmaları ile fevkalade değerli bir ürün elde etmiş. Böylece tebrikleri de hak ediyor.   

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

Türkçülük akımına bayraktarlık etmiş olan fikir adamı, ideolog-yazar, millî şair ve eğitimci Hüseyin Nihal Atsız İstanbul’da 1905 yılında doğdu. 70 yaşında iken İstanbul’daki evinde  11 Aralık 1975 tarihinde kalp krizi sebebiyle uçmağa vardı. Ebedî istirahatgâhı İstanbul’da Karacaahmet Kabristanı’ndadır.  

Atsız Beğ’in babası Gümüşhane’nin Torul/Dorul kazasının Midi köyünün Çiftçi-oğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon’un Kadı-oğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehra Hanım’dır.

İlkokula 6 yaşında iken, Kadıköy’deki Fransız okulunda, Latin harfli öğretim ile başladı.  Bir müddet sonra, Kızıldenız’de bulunan Malatya Gambotu’nun süvarisi olan babasının yanına giden Hüseyin Nihal, Türk-İtalyan Savaşı’nın çıkması üzerine babasının Osmanlı Bahriye Nezareti’nden Süveyş’e sığınması emrini alması üzerine Süveyş’e gitti, bir müddet sonra da İstanbul’a geldi. 1922 tarihinde lise öğrenimini tamamladıktan sonra imtihanla Askerî Tıbbiye’ye girdi. 3. sınıfta iken, Arap asıllı öğretmenine selam vermediği için okuldan kaydı silindi.

1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydoldu ve buradan 1930 yılında mezun oldu. Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. M. Fuat Köprülü’nün isteği üzerine asistan olarak çalışmaya başladı. 

Bu görevde iken Atsız Mecmua‘yı,  toplam 17 sayı yayınladı. Yazar kadrosunda M. Fuad Köprülü, Zeki V. Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin bulunduğu dergi,  Cumhuriyet devri Türkçülüğü’nün öncüsü olmuştur. Kendisinin ilk yazıları da bu dergide yayınlandı.

Zeki Velidi Togan ile Reşit Galip arasındaki yazılı tartışma sırasında Reşit Galip’e, Hocası Togan’ın haklı olduğunu bildiren bir telgraf çekti. Reşit Galip, Millî Eğitim Bakanı olunca Atsız’ı üniversiteden uzaklaştırdı, Malatya Orta Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak tâyin etti.

Sürgün‘ şeklindeki bu tâyinler, ömrünün sonuna kadar devam etti. Buna rağmen, Atsız Mecmua, Orhun ve Orkun dergilerini yayınlamaya devam etti. 

Şubat ve Mart 1944 dönemine ait Orhun dergilerindende Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektuplarda, Sabahattin Ali ve arkadaşlarının Komünizm propagandası yaptığını açıklayarak, onları destekleyen dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i istifaya dâvet etti. 24 arkadaşı ile birlikte, aleyhlerine açılan ve ‘Türkçülük-Turancılık Dâvâsı’ olarak anılan  dâvâ sonunda hapse mahkûm edildi. 1,5 yıl hapis yattıktan sonra Temyiz Mahkemesi tarafından suçsuz bulundu. Bir müddet işsiz ve zor durumda kalan Atsız, sınıf arkadaşı Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine tâyin oldu. Cumhuriyet Gazetesi’nin aleyhine açtığı dâvâ sebebiyle öğretmenlikten alınarak Süleymaniye Kütüphânesi’nde memur olarak görevlendirildi. 1 Nisan 1969  tarihinde kendi isteği ile  emekli oldu.

Atsız hiç şüphesiz ki Türk Milliyetçiliği’nin Zıya Gökalp’ten sonraki en büyük ismi olmuştur. Fikirleri ile yaşayışını telif eden bir karaktere ve şahsiyete sahipti. İbnül-emin Mahmut Kemal İnal’ın tarifi ile Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan Atsız, ateşli ve keskin bir üsluba sahipti. Özel hayatında ise sâkin, kibar, mülayim, nüktedan ve şakacı idi. Kendisinden kaç yaş küçük olursa olsun herkese ‘beğ‘ diye hitap ederdi. Vakur davranışı ve tevazu içinde yaşayışı ile dimdik başı ve sağlam karakteri ile Atsız Beğ, Türk tarihinin derinliklerinden kopup gelen bir Türk Beyi idi.

Hayatında bir defa, o da ölüme karşı mağlup olmuştur. Mekânı cennettir inşallah!

YÜCEL HACALOĞLU

1936 yılında Rize İli’ne bağlı Fındıklı İlçesi’nin Çağlayan Köyü’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Kars Gazi İlkokulunda, liseyi Trabzon Lisesi’nde, yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tamamladı.

1957 yılında gazeteciliğe başladı. Yelken, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Düşünen Adam, Son Havadis, Egemenlik, Türk Yurdu, Türk Dünyası Araştırmaları, Sabah, Yeniyol gazete ve dergilerinde, yazı işleri müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği, fıkra yazarlığı ve başyazarlık yaptı. Trabzon’da yayınlanan Hâkimiyet ve Hizmet gazetelerinde sanat sayfaları düzenledi.

1962 yılında Adnan Menderes’in idam resimlerini ilk defa Yeni İstanbul gazetesinde yayımlandı. Üç ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye oldu.

1974’deki Kıbrıs Harekâtı’nda, on gazeteci ile birlikte esir düştü. On gün Limasol’da hücrede yattı. Daha sonra Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından kurtarıldı.

Başbakanlık Müşaviri (Başbakan Yardımcısı Alparslan Türkeş’in Basın Müşaviri) ve Turizm Bakanlığı’nda uzman olmak üzere muhtelif kamu görevleri ifa etti.

Türk Ocakları Genel Merkezi’nde Merkez Yönetim Kurulu üyeliği, Hars Heyeti üyeliği, Genel Sekreterlik (on yıl) ve Genel Başkan Yardımcılığı (dört yıl) görevlerinde bulundu. Türk Ocakları Genel Merkezi Danışma Kurulu üyesidir.

Trabzon’un fethinin 500. yıl dönümü dolayısıyla Trabzon Fetih Derneği’nin kuruluşunda faaliyet gösterdi. Radyo ve Televizyon Üst Kurulunda Danışman olarak çalıştı. 2001 yılında emekli oldu.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi ve Parlamento Muhabirleri Derneği üyesidir. Basın Şeref Kartı sahibi olup, evli ve üç çocuk sahibidir.

Şimdiye kadar, yayına hazırladığı eserler de dâhil olmak üzere seksenin üzerinde kitabı vardır.

Ramazan

21. Asrın başlarında 2013 Türkiyesindeyiz.

Bu yılda mübarek Ramazan bir Tanrı misafiri gibi geldi onun gelişini televizyonlarımız, gazetelerimiz duyurdular.

Din ve iman gayretinin kurtardığı bu topraklarda dinimizin mukaddes bildiği bu mübarek ayın müminlerin kalbinde yeri çok büyüktür. Şu an da milyonlarca insan yüzlerce sene evvel sahraların ortasında doğan bir güneşi seyrediyor. Hıra dağından yükselen büyük kurtarıcının yüce peygamberin sesini dinliyor.

On binlerce minarelerde günün beş vaktinde göklere ilan edilen cemaatler toplayan, camiler dolduran ses onun sesidir. Minareler, şerefeler onun aşkıyla yanıyor. 

Kalplerimizin, gönüllerimizin saltanatı onundur. Dudaklarımız onu söyler avuçlarımız ona doğru açılır. Her yerde, her şeyde, her zaman o var. Bu susuzluklar onun için bu beklemeler onun içindir.

Ramazan günlerinde iftara yakın zamanlarda duaların dileklerin kabul olunduğu bekleyiş ve yalvarışlarla dolu o harikulade anlar ne hoştur.

Besmele ile başlayıp, Tanrıya şükürle biten nimetler, Allah’ın insanlara lütfettiği dünya nimetleri ne hoştur.

Sonra teravih namazları uzun ibadetler o tekrar tekrar Allah’ın huzurunda duruşlar o tekbirler rükûlar,  secdeler, yerle bir oluşlar o aslına dönmenin Allah’a kavuşmanın bütün yolları namazlar.

Namazda her hareket insanı Allah’a götürür.

“Öl ki dirilesin, köle ol ki azat olasın, unut ki hatırlanansın” diyordu Mevlana. Ramazanın her anı, her saniyesin de Yaradana kul olma kendini unutma nefsini öldürme var.

“Nefsin sana padişah sen de onun kuluysan kurtulamazsın kölelikten gerçek padişah da olsan” diyor Hacı Ahmet Er.

Bu kul oluşta sonsuz ve ebedi hürriyet var mekânlara, zamanlara, imkânlara sığmayan bir hürriyet.

Oruçlardan ve namazlardan sonra insan bambaşka bir âleme göçer. Bütün kesafetlerden sıyrılır ruh olur. Ramazan maddenin ruha teslim olduğu aydır. Ruhun vuslatına ruhun saltanatına mani olan engeller ısrarla, sabırla yıkılmıştır.

Yüce Peygamber nefisle mücadeleye ” Büyük Cihat” demiştir.  Bunu başarma ihtiraslarla mücadele etmek az şey midir?

Sabaha karşı uyanışları bir başkalık ve bir değişiklik milyonlarca insanın bir anda içten gelen bir emirle, tatlı uykularını isteye isteye, seve seve terk edişleri din ne büyük kuvvet İslamiyet ne büyük bir din onun yerini hiçbir şey dolduramaz.

Şafak söker müminler yine Allah’ın divanındadırlar açılan gök kapıları kalp kapıları mavi aydınlıkların içinde eriyen gizli niyazlar.

Gündüz açlığın verdiği sarhoşluklar, kuruyan dudaklar, coşan kalpler yaşaran gözler.

Ramazan Ey Allah’ın zamana akseden lütfu, Ey bizi Allah’a götüren günler 30 gün otuz bin defa kalplerimizin yıkandığı mübarek ay yine gel. 

Muhalif Bir ‘Meczup’tan Tavsiyeler

0

* Ev sahibi olmayanın yanında ev konusunu açmayınız.
* Zaafını bildiğiniz insanları zaafları üzerine gitmeyiniz.

* Çocuğu olmayanların yanında çocuk konusunu açmayınız.
* Zaaf sahibi olan insanların zaaflarını yüzlerine vurmayınız.

* Oruçlu olanın yanında oruçsuz olduğunuzu hissettirmeyiniz.
* Hayatta hep “Evet” diyenlerin yanında, siz “Hayır” dememeyi deneyiniz.

* Parası olmayan kişinin yanında veya onunla para konusunu konuşmayınız.
* Telefon numaranızı sık sık değiştirmeyiniz. Küçük hesaplarla uğraşmayınız.

* Randevularınıza muhakkak sadık kalınız ve toplantılarınıza vaktinde geliniz.

* Birlikte olduğunuz insanlar içinde, onların yüzüne karşı burnunuzla oynamayınız.

* Size değer verip e-posta gönderenlere, sadece bir kelime ile de olsa, ‘teşekkür’ ediniz.

* Oruçsuz olduğunu bildiğiniz birinin yanında oruçlu olduğunuzu mümkün ölçüde
belli etmeyiniz.

* Hangi kademede olursa olsun, size hizmet edenlere teşekkür ediniz ve onları
unutmayınız.

* Anne veya babası yeni vefat etmiş insanların yanında “anne-baba“dan
bahsetmeyiniz.

* İnsanların duymak istemediklerinden ve rahatsızlık duydukları konulardan
bahsetmeyiniz.

* Resmî eğitim almamış kimselerin yanında resmî eğitimli olduğunuzu
hissettirmeyiniz.

* ‘Kilolu’ veya ‘şişman’ olanların yanında “rejim yapma” ve “kilo verme” konusunu açmayınız.

* Resmî bir unvan sahibiyseniz, bu tür unvana sahip olmayanların yanında
unvanınızı kullanmayınız.

* Zaman zaman mezarlıkları ziyaret ediniz. Ölülerin canlılara verecekleri pek çok ders olduğunu unutmayınız.

* Şimdi benim yaptığım gibi, kendinizin yapmayacağı/yapamayacağı bir şeyi başkalarına nasihat olarak vermeyiniz.

* Kendisine şaka yapılmasından veya yanında başkalarına şaka yapılmasından
hoşlanmayanların yanında şaka yapmayınız.

* Üniversite sınavlarına girip sonucu öğrenen öğrencilere, kendileri söylemedikleri sürece başarılı olup olmadıklarını sormayınız.

* Misafir gittiğiniz evde, ev sahiplerinin hassasiyetlerini gözetiniz; kurallarını
anlamaya çalışıp, eşyalarını onların kullandıkları gibi kullanınız.

* İnternette sörf yaptığınız bir anda sizi ziyarete gelen insanlarla konuşurken, muhatabı unutup, sık sık ekrana bakma nezaketsizliği göstermeyiniz.

* İşsiz, iş arayan ve her türlü çalışma şartlarında çalışmaya razı olduğu halde iş bulamayan birinin yanında, kendinizin çalıştığı yerin çalışma şarlarının kötülüğü hakkında şikâyetçi olmayınız.

* Her türlü iş veya eylemde, kendinizden yaşça veya makamca büyük veya küçük
olsun, yakınınızdaki dost ve arkadaşlarınızla, muhakkak istişare ediniz. Bundan
hiçbir şey kaybetmez, aksine çok şey kazanabilirsiniz.

* Telefon açtığınız kişiye kendinizi tanıtarak konuşma başlayınız. Herkesin, sizin telefon numaranızı telefon hafızasında tutma mecburiyeti olmadığı gibi, sesinizi tanıma mecburiyetinin de olmadığını biliniz.

* Yemek yiyip sohbet ettiğiniz insanlar içinde, onlara karşı, parmak veya kürdanla dişlerinizi kurcalamayınız. Yemeklerden sonra kürdanı veya parmağınızı dudaklarınız ya da dişleriniz arasında gezdirerek, “gösteri” yapmayınız.

* Cep telefonu ile birisini aradığınızda ısrarla ve uzun uzun çaldırmayınız. Bir
müddet sonra tekrar arayınız, ancak bu defa da cevap verilmiyorsa, bir daha
aramamaya gayret ediniz. Hele hele, bir başka numara kullanarak ulaşmayı
hiç denemeyiniz.

* Eğer cep veya evinizin telefon numarasını değiştirdiyseniz, bunu dost ve arkadaşlarınıza hemen bildiriniz. Yoksa onlara saygısızlık etmiş olursunuz. Ancak, dost ve arkadaşı olmayanlar veya arkadaş ya da dost edinemeyenler için bu konuda her hangi bir şey söylemek anlamsızdır.

* Kader birliği yaparak, birlikte yola çıktığınız arkadaşlarınızla, yolculuk esnasında, ekibin başkanı ve yetki verilmiş tek otoritesi olsanız dahi, sık sık istişare etmekten kaçınmayınız. Böyle bir davranıştan hiç bir şey kaybetmeniz söz konusu olmayacağı gibi çok şey kazanacağınız muhakkaktır…

* Toplantılarda telefonlarınızı muhakkak sessiz ya da titreşim pozisyonuna alınız. Arayanı, toplantı sonunda siz arayınız ve bunu bir prensip ya da alışkanlık haline getiriniz. Toplantı esnasında, elinizle telefon ahizesini siper yaparak, mevcut insanları dikkate almayarak ve onların meraklı bakışları altında, masa altına eğilerek ve fısıltı halinde, konuşma nezaketsizliğini göstermeyiniz.

Âhh, ah…

Böyle yapılsa ne kaybedilir ki?