24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 974

Kocaeli Gebze Sığırlık Yörük Türkmen Obası

Bir ay öncesine kadar ilimizde, hayvanları ve aileleri ile göçer şekilde yaşayan, yörük  vatandaşlarımızın Gebze’nin kuzeyindeki ormanlarda yaşadığını bilmiyordum. Gazeteci-Araştırmacı yazar Sn. İsmail Kahraman Beyin, Kent Konseyi Başkanı olarak, ilgilenmem gereken bir sorun alanı olarak aktarılan bilgiler ile durumdan haberdar oldum. Yedi yüzyıl öncesi Orhan Gazi zamanında gelip buralarda yaşamaya başlayan ataları gibi hayvancılıkla geçinen ve yerleşik düzene geçmeyen on sekiz haneydiler. Dört bine yakın haneye varan akrabaları ise Kandıra-Gebze-Karamürsel-Derince-İzmit’e göçmüşlerdi. Bunlar ise akrabalarına inat Denizli Göleti’nin kuzeyinde, orman içindeki muhtelif, 60-70 dönümlük meralarda kendi gelenekleri içinde yaşamaktaydılar.

1982 yılında bölgeden geçen kadastro çalışmaları, havadan yapıldığı için bunların varlığından haberdar olunmamış, bu vatandaşlarımızın buralardaki hukuki dayanakları olacak olan köy-yayla-mera gibi kendilerine verilmesi gereken tapu-belge imkanı bulamamışlardı. Devlet buraları orman alanı olarak ilan etmiş ve bu insanları dedelerinin-atalarının yaşadığı bu yerlerden çıkmalarını istiyor, derme çatma yaptıkları ağıl ve evciklere bile müsaade edilmiyordu.

Marmara Yörük Türkmen Federasyonları Başkanı Mehmet Özer beyi ve göçerlerden 3 kişiyle birlikte önce Kocaeli Valisi Sn. Ercan Topaca’yı ziyaret ile sıkıntılar hususunda bilgi sunduk. Konu ile çok özel ilgilenerek çözüm çalışmaları yapacağı sözünü verdi. İlgililere talimat ile bu vatandaşlara yardımcı olunmasını istedi. İlgi ve alakasına teşekkür ederiz. Daha sonra bu vatandaşlarımızın durumunu aktardığım Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu bu insanları bizzat yaşadığı yerlerde görmek istedi ve ziyaret ettik. Gebze Göletinden kuzeye, orman içinden giden toprak yolda 10-12 kilometre giderek sığırlık merasına vardık.

Yol boyu sığır ve küçükbaş hayvan gruplarının olduğu alanlardan geçtik. Buralarda ki iptidai-küçük kulübe kalıntıları ilgimizi ve hayretimizi çekecek özellikteydi. Meraya vardığımızda 150-200 kişilik kadınlı, erkekli güler yüzlü insanlılarla karşılaşmak, bazıları yerel kıyafetli kadın ve genç kızlarımızı görmek bizler için sorumluluk hatırlatan bir duygu, onlar için ise ilk defa meralarına gelen yöneticilerini ağırlamak mutluğunu yaşatmaktaydı. Günümüzün modern imkanlarının(elektrik-su-yol vs) olmadığı bu yerde vatandaşlarımız yaşadıkları haksızlıklara rağmen bizleri güler yüzle ve samimi ev sahibi anlayışı ile karşılayıp ağırladılar. Etli pilav-ayran-höşmerim tatlısı ikramı tamamlayan bir zenginlikti.

Konu hakkında bilgilendirilen Büyükşehir Belediye Başkanımız yakın tarihteki bir akşam iftarını burada yaparak daha da detaylı bilgilenmek ve çözüm için çalışma sözü ile ziyaretini tamamladı.

18.07.2013 tarihinde buradaki iftar kararlaştırıldı. Büyükşehir Belediyesinin verdiği bu iftara, yöreden ve ilçelerden gelmiş ailelerle birlikte 600’e yakın vatandaşımız iştirak etmiştir. Kurulan Yörük çadırları sığırlık merasına ayrı bir zenginlik ve güzellik katmıştı. Devletin hizmetini bu vesile ile yanlarında gören Yörük vatandaşlarımızın yüzleri gülmüştü. Jeneratörle de olsa elektrik, tankerlerle de olsa su, prefabrikte olsa tuvaletleri bir geceliğine Sığırlık merasına gelmişti. Daha da önemlisi Kocaeli’nin Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı, Gebze Kaymakamı ve birçok bürokrat yanlarında idi. Yani Devlet bu sefer onlara jandarma ve orman memurları ile gelmemişti. Sığır ve keçilerinin ağılları yaşamaya çalıştıkları evcikleri yıkılmayacak, kendilerine buradan gidin denilmeyecekti. Şehrin en üst yöneticileri onların ellerini sıkacak, dertlerini dinleyecek ve çözmeye çalışacaklardı. Gelen misafirlerin tamamına yakını Kocaeli’deki bu göçer vatandaşlarımızın varlığından habersizlerdi ve yaşadıkları karşısında hayretler içinde kalmışlardı.

Samimi bir yemek ortamı, sorunların mutlaka hukuki boyutu ile çözüleceği sözü, bu yaşantının kültürel boyutu ile muhafazası ve zenginleştirilmesi gerektiği kanaati herkes tarafından paylaşıldı.

Kocaeli Kent Konseyi Başkanı olarak, aktarılan bir sorunun Yörükler Derneği Başkanı Mehmet Özer Bey ve yönetiminin aracılığı ile ilgililerin bilgilendirilmesi ve çözüm çalışmalarını başlanması bizler içinde derin bir mutluluk, sorumluluğunu yapma duygusu sağlamıştı.

Sığırlık merasının adı bunda sonra Kocaeli-Gebze Sığırlık Yörük Obası olmuştur. Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun hediyesi olan kıl Yörük çadırları, ilgili ve meraklı hemşerilerimiz için orada bir müddet kurulu kalacaktır. Buradaki Yörük ailelerimiz kendi imkanlarınca ev sahipliğiyle ve zengin tertemiz doğal güzellikleriyle sizleri bekler. Bu çalışma ve bilgilenme dileriz ki kendi ürettikleri ürünlerin değerlendirilmesinde de yeni imkanlar sağlar.

Kocaeli’mizin farklı ve özgün bu Yörük kültürü temenni ederiz ki yeni çalışmalarla zenginleştirilerek yaşatılır. Bu hususun yöneticilerimiz ve bizler için önemli bir görev olduğu bilinciyle konuyu siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim.

Nasıl Bir Zihniyet?

0

Türkiye’de bir müddettir bazıları birbirimizden ne kadar “farklı” olduğumuzu bizlere öğretmeye çalışıyor. Türk Milleti dediğimiz bütünün aslında bir bütün olmadığı, “farklılıklar”dan oluştuğu ve bu farklılıkların yok sayılmasının, kimliklerin yok sayılması anlamına geleceği vurgulanıyor. Bu millete “Türk Milleti” demek de bu farklılıkların yok sayılması anlamına geliyormuş.

Bu söylemin Batı kanadını anlamak mümkün. Zira parçalara ayrılmış bölgelerin kaynaklarını kullanmak bütünden daha kolaydır ve bu nedenle Batı uzunca bir zamandır bu coğrafyadaki alt kimlikler üzerinde ciddî çalışmalar yapmaktadır.

Nitekim bu çalışmalar neticesinde, bu coğrafyanın zenginliği olan birçok “farklılık”,zenginlikten ziyade bölünme sürecini tetikleyen unsurlar olarak işlev görmeye başlamıştır. Öyle ki etnik kimlikle başlayan sürecin son olarak mezhep kimliklerinin öne çıkarılması ile devam ettiği görülmektedir.

Bu teşvik Batı kavramlarıyla kendimizi anlamaya çalışan bazı “aydınlar” (!) tarafından yapıldığında da şahsen bunu yadırgamıyorum. Normaldir. Zira kavramlar ait oldukları zihniyeti de beraberinde taşır.

Ancak anlamadığım, bu teşviğin bazı “dindarlar” tarafından da desteklenmesi!

Bu durum hakikaten şaşırtıcı, çünkü İslam, tüm farklılıkları imandan kaynaklanan “kardeşlik” bağı (Hucurat, 10) ile tek bir çatı altında toplamayı hedeflemiş bir dindir. Bunu anlayanlarla da bu hedef başarılmıştır.

Bu hedef başarılırken insanların farklılıklarının Allah’ın bir ayeti olduğu (Hucurat, 13) inkar edilmemiştir. Ancak bu farklılıklar bir amaç doğrultusunda bir araya geldiği için artık kardeşlik bağı alt kimliklerden daha önemli bir üst kimlik olmuştur.

Böyle olunca da Farisî Selman Arap kardeşleriyle hemhal olmuş, onlarla bir millet olmayı kimlik tehdidi olarak görmemiştir. Onun farklı tecrübesini ortak amaç için ortaya koyması, bir savaşın kaderini belirlemiştir.

İşte bütünleşme budur.

İşte bu millet de bunu bin yıldan fazla bir zamandır başarmıştır.

Hem de öyle başarmıştır ki ismi bir ırkın değil bir dinin mensuplarını ifade eder hale gelmiştir. O nedenle mesela hala Balkanlar’da “elhamdülillah Müslümanım” anlamında “elhamdülillah Türk’üm” sözünü duyarsınız… (İlk makalemizde Türk algısının bu boyutuna tarihi açıdan yer vermiştik.)

Bayrağının rengi o dinin en büyük değerlerinden şehitliği, ay’ı dinin kendisini ve yıldızı da yüce Peygamberi’ni (S.A.V.) ona bakanların zihinlerine nakşetmek üzere şekillendirilmiştir.

Peki, bugün bazı dindarların bayrak kavramına, dünya literatüründe eşi benzeri bulunmayan tanımlamalar önerecek kadar Türk kelimesinden rahatsız olmaları nasıl bir zihniyetin yansımasıdır?

Böyle bir zihniyet neye hizmet eder?

Bilemiyorum…

Ama bildiğim bir şey var ki bu milleti ırkçılıkla suçlamak büyük bir iftiradır.

İftira da en büyük kul haklarından biridir.

İslam kardeşliğiyle ve kader birliğiyle yoğrulmuş bu birliği parçalara ayırarak “hak”tan bahsetmek ise Allah-ü Teala’nın ipine sımsıkı sarılma emrine (Al-i İmran, 103) açık bir muhalefettir. Kur’an’da bu muhalefetin feci sonuçlarına dair örnekler pek çoktur.

Bu milletin bir ferdi olarak yapılan iftiralara dair hakkımı helal etmiyor, Allah’ın emrine muhalefetten doğacak felaketlerden de Rabbime sığınıyorum…

Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümlesini hayırlısıyla ıslah eylesin…

Kocaeli Fatihi ve Kandıralılar İftarı

Kandıra ve Kandıralılarla ilgili söz açıldığında hemen bir tekerleme akla gelir. “Kandıralı sen de dur” aslında Kandıra deyince biraz durup düşünmek ve tarihe geçmişe yolculuğa çıkmak özellikle Marmara Bölgesi’nin Osmanlılar tarafından fethinde Kandıra Bölgesi’nin üstlendiği rolü ve Kandıra’nın adının nereden geldiğini düşünmek için, “Kandıra deyince durup düşünmek gerekiyor” sözünü söylemek gerekir.

Kandıralılar Derneği’nin önceki akşam İzmit Otel Asya’da düzenlediği iftar yemeğine katılarak bir konuşma yaptım. Yemeğe, eski Bakanlardan Erol Köse, Türkiye’nin tanınmış mevlithanlarından Kandıralı Amir Ateş ve çok sayıda yetkili ve yönetici katıldı. Değerli gönül dostu ve kültür adamı Ahsen Okyar’ın sunumuyla gerçekleşen iftar yemeğinde adeta bir kültür şöleni yaşandı. Amir Ateş, gönüllerin pasını silerken Erol Köse’nin Amir Ateş’in peygamberimizin sembolü olan gonca gülü hatırlatarak peygamberimize ithafen bestelediği “bir kırmızı gonca güle benzer yanağın” şarkısını sazlar eşliğinde söylemesi salonda büyük ilgi uyandırdı. 

AMİR ATEŞ’E KOCAELİ’NİN VEFASIZLIĞI

Amir ateş, Kocaeli’nin Kandıra ilçesinden. Her hangi birisi değil. Yaptığı Uluslar arası bestelerle mevlithanlığı, ezanımızı değişik makamlarda okuması, ilmi  ve manevi kültürümüze hizmetleriyle sadece Kandıra’nın değil Türkiye’nin gururu. Ancak Amir Ateş’in Kocaeli Kandıralı olduğunu acaba kaç kişi biliyor. Belediyelerimiz Kültür programları organize ediyorlar. Neden Amir Ateş’i davet etmezler. Üsküdar musiki cemiyeti başkanı büyük kültür adamı Amir Ateş’e Kocaeli Büyükşehir Belediyemiz son yıllarda sahip çıkarak kültür danışmanlığı payihası verdi. Yetmiyor… Bütün belediyelerimiz Amir Ateş’i kendi ilçelerine davet ederek halkla buluşturmalılar.

KANDIRA DEYİNCE DURUP DÜŞÜNMEK GEREKİYOR

Evet Kandıra kültür tarihimizin önemli kilometre taşıdır. Kandıra Türkiye’nin en çok köyüne sahip ilçelerin başında gelmekte. Kocaeli fatihi Akçakoca gazi Kandıra’nın Babadağı tepesinde Türbesi ziyaretçilerin duasını bekliyor. Başta Kocaeli olmak üzere  Sakarya’nın Kocaali ve Düzce’nin Akçakoca ilçelerine adını veren, Marmara Bölgesini ebedi Türk yurdu yapan Akçakoca Gazi Kandıra’nın Lokmanlı köyüne karargahını kurar, bölgeyi fetheder, Kandıra bölgesinde vefat eder. Kandıra’nın fethinde oluk oluk asker kanı akar. Askerler “kan dur” diye bağırır, feryat eder ve Kandıra’nın adının “Kan-dur” dan geldiği yazılıp çizilmiştir.

Kandıra köyleriyle Osmanlı Devleti’ni büyük lojistik hizmet yapar. Kandıra köylerinin her birinin adı birer Alperen Gazi’ye aittir. Kocaeli’nin Gebze’den sonra en eski tarihi ilçesi olan Kandıra, bugün hak ettiği yerde değildir. Kandıra’nın nerede olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Kandıra deyince aslında deniz ve sahil akla gelir. Kandıra’da köy ve tarih turizmi başlatmalı, yetişen çocuklarımıza köy kültürünü öğretmek için Kandıra köylerine götürmeliyiz. İftar yemeğinde yaptığım kısa konuşmada yukarıda sizlerle paylaştığım düşüncelerimi iftara katılanlarla paylaştım. Yaptığım kısa konuşma da Kandıra’nın kültür ve medeniyet tarihimizde ki yerine işaret ettim. Kandıra’yı gerçekten gezip görüp anlamak gerekiyor. Kandıralılar iftarında uzun süredir görüşemediğimiz dostlarla da hasret giderdik. Dernek Başkanı ve iftar programını organize edenlere teşekkür ediyorum.

HÜR SÖZ GAZETESİ BİNASINDA TARİHİ YAŞADIM

Kandıralılar iftarının verildiği Otel Asya Binasının yanında ki bir zamanlar Hür Söz gazetesinin yani gazetemiz Gebze’nin iki yıl basıldığı bina Otel olmuş. Otel olan bu binada Hür Söz Gazetesi uzun yıllar Kocaeli basınına hizmet etti. İki yıl gazetemiz bu binada basıldı. Binanın önünde durarak geçmişi düşündüm. Anadolu Gazeteciliğinin babası sayılan Selahattin Telser amcayı hatırlayıp ruhuna Fatiha okudum. Gazetemizin basıldığı matbaa entertip dizgi makinelerinin kurşun kokularını hatırlayıp klişe hane de siyah-beyaz fotoğraflardan bastığımız klişeleri hatırladım. Kandıralılar iftarında gazetemizin basıldığı Hür Söz Gazetesi binasının Otel haline gelmesi içimi sızlattı. Keşke Hür Söz gazetesi hizmetlerine devam edebilseydi. Geçmişi unutmamak hatırlamak gerekiyor. Gazetemizin bugünlere gelmesinde büyük emeği olanlardan ahrete intikal edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara da sağlık ve hayırlı uzun ömürler diliyorum.

Fatih Sultan Mehmed’in ve Hz. Peygamberimizin İran Hükümdarlarına Mektupları

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğunu, daha sonra Amasra İsfendiyar Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu yıkması, Hristiyan devletlerine karşı üstünlük kurup, İslam aleminde takdir kazanması, Doğu’da ki Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı telaşlandırmaya başlamıştı. 

Uzun Hasan Akkoyunlu hanedanı ve hükümdarı Kara Yulug’un torunudur. Kardeşi Cihangir’in ölümü üzerine hükümdarlığı ele almış, Akkoyunlu devletini yalnız Anadolu tarafında değil, Irak, Azerbaycan ve İran taraflarına doğru da büyütmeye çalışmıştır. İşe önce en yakın topraklardan başlayıp, son Eyyubi devletini ortadan kaldırdı. Gürcistan’a yaptığı seferlerle, altı kale zaptetti. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah ile savaşa tutuşup mağlup etti. Sultan Fatih’e biri Cihan Şah’ın danışmanının  olmak üzere üç başla, zafername yolladı ve Akkoyun’lu hanedanının yükselmesi ve genişlemesi için dua etmesini istedi. Uzun Hasan ayrıca, savaş halinde olduğu Timur İmparatoru Ebu Said’de de daha bir gururla, Cihan Şah’ın başını gönderdi. Ebu Said’in ülkesini kendi topraklarına katmayı düşünüyordu. Onunla yaptığı savaşta bozguna uğrattı ve kestiği başını bir zafername ile Mısır sultanına yolladı ve ona;

” Bu diyarın Serdarlar’ı şecaatim sırlarını gördüler, fırsat elverirse bu nöbet isterim ki cüret ve celadetim Hüdavendigara ( Osmanlı padişahı ) gösterin” demişti.(1)

Daha sonra kuvvet ve nüfuzunu Horasan’a kadar uzatmak istedi. Horasan hükümdarı Osmanlı müttefiki olan Hüseyin Baykara’yı tahtından ayırmaya çalıştı. 

Başarıları Uzun Hasan’ı çılgınca bir güvene sürüklüyor, gurura kapılıp kendisini büyük Asya İmparatoru olarak görmeye başlıyordu. Osmanlı padişahı ile artık savaşabileceği hayallerine kapılıyordu. Sultan Fatih’i öfkelendirmek için, kendisine sığınan Kastamonu Bey’i ve Karaman Bey’ini sarayında korumaya başladı. Hatta daha da ileri giderek, Osmanlı hudutlarını geçip taarruzlar da bulunarak,  Koyulhisar’ı da işgal etmeye kalkıştı. 

Ayrıca kendi nefsine fazla güvenen, gurura kapılan Uzun Hasan, Sultan Fatih’e gönderdiği mektubunda Sultan unvanı yerine Mehmet Bey diye hitap ediyordu. Bir başka mektubunda da daha ileri giderek şöyle diyordu:

Bütün Fars iklimini feth ile düşmanlarını hezimete uğrattığını ve Şiraz’ı payitaht edindiğini açıkladıktan sonra Hüseyin Baykara’nın kendisini metbu tanımakta olduğuna değinip, ülkesinde de hutbelerde sadece kendi adının anıldığını ve sikkelerde kendi isminin basıldığını belirterek ve artık korkacak bir düşmanı kalmadığını da sözlerine ekleyerek, sahip olduğu devletlerle güç derecesini belirtip, Kapadokya ve Trabzon’u istiyordu. “

Bu mektup Sultan Fatih’i çok kızdırdı. Uzun Hasan’a tahkir edici mektup gönderdi ve  mektubunda şöyle dedi: 

” Ben, Sultan Bayezıt oğlu Mehmet oğlu, Murad oğlu Sultan Mehmed’im. Sen, Acem ülkesinin başbuğu büyük Han, Hasan Hansın. Bilesin ki, kişi devletine mağrur olup haddini aşarsa artık insafsızlar arasına katılarak fren tanımaz ve bunun sonunda devletini ve ülkesini kaybeder. Senin kafanın içini şeytanca vesveseler kaplamıştır. Aklını başına topla. Bil ki bizim memleketimiz İslam yurdudur. Dedelerimizden beri devletimizin çerağı, küfür ehlinin yüreği yağı ile aydınlanmıştır. Sen eğer Müslümanlara karşı kötü amaçlar besliyorsan, sen ve sana yardım edenler iman düşmanlarıdırlar. Bütün devlet ve şeriat düşmanlarını yok etmek için atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanmıştır. Bilmedim yahut da gafil idim demeyesin. Senin bu taraflara gelmene lüzum yoktur. Şevval ayında muzaffer askerlerim Allah’ın izni ile benimle beraber senin üzerine yürüyeceklerdir. Allah ben kulunu sebep kılarak senin zulmünü mazlumlar üzerinden götürecektir. Senin adını ve şanını yok edeceğim. Fazla söze lüzum yoktur. Benim mektubuma cevap gönderesin. Bana hayır dileyenlere selam olsun.”(2) 

Bir taraftan da Akkoyunlu Hükümdarı Papa’ya, Avrupa devletlerine elçiler yollayıp, Rumeli sizin, Anadolu da benim diye haberler gönderiyor, Osmanlı devletine karşı hasmane tavırlarını artırıyordu. Venedikliler ile ittifak içine girerek, Kıbrıs Kralı ve Rodos şövalyelerine mektuplar yazıyordu. Uzun Hasan mektubunda:

Osmanlıların, Karamanlılara tecavüz ettiklerini, bu tecavüz karşısında Karamanlıların kendisine şikayet ve müracaatta bulunduklarını, Gürcistan’a sefer ettiğinden Karaman’ın yardımına koşamadığını, Zeynel Bey komutasına verdiği otuz bin atlıyı bu işe tahsis ettiğini, Rodos ve Kıbrıs’ın da aynı davaya yardım etmelerinin lüzumlu bulunduğunu, Osmanlı ordusunun ezilmesinin icap ettiğini, zira Osmanlı tecavüzünün Kıbrıs ve Rodos’u da kötü duruma düşüreceğini ” bildirmekteydi.  

Osmanlıları tek başına mağlup edemeyeceğini bildiğinden, ilişkiye geçtiği haçlı devletlerinden asker, ateşli silahlar, top ve top dökecek ustalar istemeye başladı.

Fatih Sultan Mehmet’te, Uzun Hasan’ın Osmanlı devleti aleyhine giriştiği bu faaliyetlerine karşı, tedbirler almaya başladı. Anadolu da Türk birliğini gerçekleştirmeyi devletin istikbali bakımından lüzumlu olduğunu gören Fatih, Doğudaki bu güçlü rakip ve hasmına karşı teşkilat ve teknik olarak ordunun hazırlanmasını emretti. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’da emniyet tedbirlerini arttırdı. Rumeli’nin Muhafazası, Şehzade Cem Sultan’a verildi. Mısır Memlukluları ile antlaşma yapıldı. Karaman ve Çandar Beyleri de Osmanlıya destek vereceklerini söylediler. 

Anadolu da, Akkoyunlu saldırılarına karşı büyük kahramanlık gösteren Şehzade Mustafa’ya, Fatih Sultan Mehmet, çabasını ve cesaretini arttırmak için bir mektup gönderdi. Fatih, Oğluna şöyle diyordu:

” Kahraman ve mutlu oğlum! Şanımın aydınlık yansıması olan sen, şunu bil ki idam edilmeyi hak eden Uzun Hasan bize hakaret ve tehdit dolu haberler yollamıştır. Bu deliye karşı nefretten başka bir cevap vermekten kaçındık. Dehşet verici biçimde sessizliğimizi koruyarak bu tilkinin tavşan olmasını sağladık. Şimdi savaşan aslanlarımızla onun üzerine gidiyoruz. Bizi beklerken düşmanın komutanlarını yen. Şu anda ordularımızın başkomutanı sensin.”(3)

Sultan Fatih, ayrıca Akkoyunlulara karşı yapılacak seferin gerekçelerini belirten birer mektubu,  İslam devletlerine, beyliklere gönderdi. Fatih bu mektubunda:

Uzun Hasan’ın Osmanlı sınırlarına tecavüz ettiğini, adalet yolundan ayrılarak halkın mal ve canına el uzattığını, dindarlık ve Müslümanlık tasladığı halde Müslümanlara fenalık ettiğini, bundan ötürü onların kökünü kazımak üzere baharda harekete geçeceğini, Uzun Hasan hikayesi sona erinceye ve memleket onun çirkin işlerinden temizleninceye kadar başka bir işle meşgul olmayacağını ” bildiriyordu.

Bu gelişmeler sonucunda Fatih, vezirlerini toplayıp harp kararını görüşerek ve danışarak savaş kararını aldı. Girişilecek savaşın hareket ve şekli ve harekete geçilinceye kadar yapılacak işler görüşüldü. Akkoyunlu ülkesine sefere çıkmadan önce, Akıncı kuvvetler gönderilerek akınlar yapılmasına karar verildi. Ayrıca, bağlı Prenslere, Anadolu ve Rumeli Beylerine, eyalet ve sancak beylerine, harbe hazırlanmaları için haber gönderildi. Ordunun toplanma yeri olarak da, Bursa- Yenişehir gösterildi.           

Şehzade Mustafa Konya da Beylerbeyi idi. Yanında Lalası Gedik Ahmet Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Davut Paşa bulunuyordu. Akkoyunlu İstilasını durdurmak için Konya dan hareket etti. Akkoyunlu ordusu Uzun Hasan’ın oğlu Yusufça Mirza komutasında, Orta Anadolu topraklarında ilerliyordu. Hedefi doğrudan Konya idi. İki ordu Beyşehir Gölü yakınlarında Kireli mevkiinde karşılaştılar. Şehzade Mustafa’nın başarılı ve taktik savaşı ile Akkoyunlu ordusu perişan oldu. 18 ağustos 1472 tarihindeki bu savaşta Yusufça Mirza ve üst bey ve komutanlar esir düştü.

Şehzade Mustafa kazandığı bu zaferi babası Fatih’e bir mektup yazarak bildirdi. Mektubunda şöyle diyordu:

Dergah-i fetih karin, ve barigah-i zafer zamin türabına arz-ı bende-i kemteriin budur ki:

Haliyen fermanı şerif vürudundan sonra müstahaki darü resn olan Uzun Hasan, demmerallahünün akarib şiarından ibni ammi Yusuf-i bedbaht bir iki karındaşlariyle ve nice benam Şark beyleriyle Karamanı bihanümanın evladından Pir Ahmet ve Kasımın önlerine düşüp Kayseriden beru ubur ettiklerinde bu bendeleri dahi mahmiye-i Konya önünde yoklama edup hazır bulunan leşkeri zafer eseriyle müdafaalarına müteveccih olup Anadolu Beylerbeyisi Lalam Gedik Ahmet Paşa sağ koluma ve Rum Beylerbeyisi Mehmet Paşa bendeleri sol kolumda durup mah-ı Rebiülevvelin on dördü vaki olan şenbih  (pazar) günü müsademei sıffin vaki olup kuşluktan ikindiye değin cenk ve cidal ve harb ve kital olduktan sonra badel asır düşmanın bahtı güneşi guruba erişub ve Serdar-i serbedari olan Yusuf-i mezkurdan karındaşları Zeynel ve Ömer ve Muzaffer ile dil tutulub ve sair ümerası Mehmet Bakır ve gayrı namdarları hak-i mezellete düşüp ve başları kesilub hasrüddünyaü velahire makulesinden oldular. Ve bakiyetüssüyüf vadi-i mahuftan girizan olanların ekseri tih-i mehlekeden baş kurtarmayub helak oldular. Ve bu cümle fütuhat saadetlü Padişah-i alempenahın hayır duaları berekatında olp ümiddir ki başbuğları olan Uzun Hasan dahi siyaset-i guzattan keşte ve serkeşte bikurü  kefen tih-i felakete düşüb laşesi ta’me-i murü mar ola, inşallahütaala. Ve bu müjde ile Çaşnigirbaşı Mahmut kulları gönderilub akabince Mirahur Keyvan bendeleri bilcümle baş ve dillerle süm-ü saadetmendlerine yüz sürüyü erişmek üzeredir. Baki ferman dergah-i muallanındır. Bende-i biriya: Mustafa”.(4)

Fatih Sultan Mehmet 11 Nisan 1473 yılında, büyük bir ordu ile Üsküdar’dan hareket ederek İznik yoluyla Yenişehir’e geldi. Sonra ordu Beypazarı’na geldiği zaman, Karaman valisi Şehzade Mustafa,  Kazova’ya gelince de, Amasya valisi Şehzade Bayezıd ordusu ile babasına katıldı. Osmanlı ordusunda Rum, Sırp, Arnavut ve Eflaklılardan oluşan Hıristiyan askerlerde vardı. Padişah Sivas’a geldiği zaman, ordusuna yeni tertip ve düzen verdi. Gidilecek arazi sarp ve dağlıktı. Günlerce ilerlenip yol alındı. Ancak Uzun Hasan ve ordusundan haber yoktu. Fatih bunun üzerine Uzun Hasan’a ağır ve tahrik edici yeni bir mektup daha gönderdi.

Hz. Peygamberimiz de 628-629 yılında İran hükümdarına İslam’a davet için bir mektup göndermişti. Bu mektupta Hz. Peygamberimiz İran Kisra’sına şöyle diyordu:

“Bismillahirrahmanirrahim,

Allah Resulü Muhammed’den, İranlıların büyüğü Kisra’ya: Selam, hakikat yolunu izleyip Allah’a ve Resulüne iman edenlerin ve Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun bir ve ortaksız olduğuna ve Muhammed’in onun kulu ve Resulü olduğuna şehadet edenlerin üzerine olsun! Seni İslam’ı kabule çağırıyorum. Zira Ben, Allah’ın, canlı olan herkesi uyarmak ve ilahi kelamın kafirlere karşı hükmünü tamamlaması için tüm insanlara gönderdiği elçisiyim. Şimdi İslam’a teslim ol ve feraha er. Ama eğer reddedersen, o zaman, Mecusilerin günahları da senin üzerine olacaktır.” (5)

O zamanlarda İran’da Sasani sülalesi vardı. İran hükümdarı da (Kisra’sıda) II. Hüsrev Pervizdi. İran’ın baş şehri Medayin şehri idi. O tarihte İranlılar Mecusilik denilen ateşe tapma mezhebindeydi. Ateşperestlik mezhebi milattan tahminen altı asır önce Zerdüşt adında bir filozof tarafından ortaya konmuştu. Zerdüşt mezhebinde iki tanrı vardı Hürmüz ve Ehriment. Hürmüz hayır tanrısı, Ehriment şer tanrısıydı. Ateş her şeyi temizlediği için Hürmüzün temsilcisiydi. Ateşe tapmak buradan ileri geliyordu. Mecusiler ateş yandığı müddetçe hayır ilahının şer ilahına galip geleceğine inandıkları için, ateşin hiç sönmeden yakılmasının lazım olduğuna inanıyorlardı.

İran Kisrası çok mağrur, kendini beğenmiş, sert bir hükümdardı. İhtişam ve debdebeyi seven biriydi.

Hz. Peygamberimiz İran Kisra’sına İslam’a davet için mektubunu azhaptan Abdullah Bin Huzafe ile göndermişti. Huzafe mektubu Medayin şehrinde Kisra’ya verdi. Kisra Hüsrev mektubu alınca katibine okuttu. İran Kisra’sına gönderilen mektupta Peygamberimizin adı İran hükümdarının adından evvel yazılmıştı. İran hükümdarlarına yazılan mektuplarda Kisra’ların adı ile başlanması İran’da adetti. Kendini kudretli gören İran Kisra’sı Hz. Muhammed’in adının kendi adından önce yazılmasına ve kendisini İslam!a davet etmesine kızdı, hiddetlenerek mektubu parçalayıp yere attı. Elçiyi de sınır dışı etti.

Ayrıca Yemen’deki valisi Bazan’a da Hz. Peygamberin ölü ve diri ele geçirilip gönderilmesini istedi. Vali Kisra’nın emrini alınca Hz. Muhammed’in yakalanması için Medine’ye iki adam gönderdi.

Peygamberimizin elçisi Abdullah Bin Huzafe gelip gördüklerini, duyduklarını Peygamberimize anlattı. Hz. Peygamberimiz de Kisra’nın ülkesi ileride parça parça olacak dedi. Çok geçmeden de peygamberimizin beyanı yerine geldi.

Peygamberimizi yakalamakla görevli valinin iki adamına peygamberimiz iyi davrandı, ikramlarda bulundu, onları İslam’a davet ederek İran hükümdarının başına çok kısa bir zaman içerisinde oluşacak kötü bir olay yaklaştığını söyledi. Vali Baza’nın da Müslüman olmasını adamlarına söyledi.

Sonra da Kisra Hüsrev’in öldürüldüğü haberi geldi. Kisra 27 Şubat 628’de kendi öz oğlu Şireveyh (Şiruye) tarafından öldürülmüştü. Babasını katleden Şiruye tahta geçti. Vali Bazan’a mektup göndererek Hz. Muhammed’e bir şey yapılmamasını söyledi.

Bu gelişmeler üzerine Vali Bazan ve çevresindekiler Müslümanlığı kabul etti.Bazan, Peygamberimizin Yemen’de ilk valisi oldu.

Hz. Ömer zamanında İran fethedilmiş, fetihle birlikte Kisra’nın imparatorluğu parçalanarak son bulmuş oldu. Sasani sülalesi yok oldu. Bütün İran toprakları Müslümanların eline geçti.

Fatih sultan Mehmed Han’ın Uzun Hasan’a yazdığı mektuba dönelim. Fatih’in Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a ağır ve tahrik eden mektubunda şunları söylüyordu.

” Bundan önce annenin ricası ile pençe-i gazabımdan kurtulmuştun. Biz de seni ıslah olmuş kabul ederek affetmiştik. Halbuki senin gibi imansızın benim zamanımda saltanat davasında bulunması haramdır. Senin kendin gibi birkaçına şiddet yoluyla galip gelmene, kendi topraklarında gösterdiğin gurur ve azametine hatta bütün kudret ve şevketine bizim müsaade etmemiz sebep oldu. Buna rağmen gururlanarak ve kendinden geçerek, adaletli iradem altında rahat yaşayan Tokat’a ve sonra da Karaman ülkesine askerlerini göndererek ahaliye zulmettiğin, birtakım şiddetlere başvurduğun ve rezaletlere sebep olduğun malumumuzdur. Onun için cezanı vermek üzere bu yılın baharında harekete karar verdik. Seni affetmeyi kesinlikle düşünmüyoruz. Beyhude zahmet çekme. Sen vilayet yakmayı padişahlık mı zannettin? Çekinmeden, korkmadan topraklarımıza tecavüz ettiğin için kılıcımız senin göğsünde kana bulanmalıdır. Er isen meydana gel. Kadın gibi delikten deliğe girme. Hazırlıklarını yap. Haber verilmedi deme. Zira ki vücud-u habisin arza-i telefdür ve bu babda özür ve bahane bertaraftur.”(6)

Koyulhisar ve Şebinkarahisar taraflarına akınlar yapan Padişah ve ordusu, Erzincan’a gelince, Uzun Hasan’ın beş bin kişilik bir ordusu ile karşılaştı. Bunlar mağlup edilip esir alındı. Tercan taraflarına gelindiğinde, Osmanlı ordusu ile Akkoyunlu ordusunun öncü kuvvetleri arasında ilk temas sağlandı. Osmanlı öncü kuvvet komutanı Murad Paşa, Akkoyunluların pusu kurması sonucu çarpışarak öldü. Murad paşanın yenilmesinden sonra, gece alem yapıp sevinen Uzun Hasan, alınan esirlerden Turanzade Ömer Bey’e:

“Hay hay Ömer Bey, Osmanoğlu’nun kolunu kanadını kırdım. Seçkin askerlerini öldürdüm. Şimdiden sonra Rum tahtının benim saltanatımın ikametgah kasrı olması mukarrerdir. “ deyince, Ömer Bey şu cevabı verdi: 

” Hey Hanım, Hey hanım. Deryadan bir damla alınmakla cüşu hurusa noksanlık gelir mi? padişahımızın benim gibi ve Murad gibi, yüz bin bendesi vardır. Ne ola ki, Dergahı penah kullarından bir kaçı eksilmekle onun gönüllerinin aynasına bir toz kona veya namus şişesine ta’n taşı dokuna. Onun bahtı Allah vergisidir ve devleti her şeyin anasıdır. “ (7)

İlk Osmanlı saldırısı başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çarpışmada birçok paşa ve bey şehit ve tutsak düştü. Bir an kaygılanan Fatih Sultan, cesaretini kazandıran bir rüya gördü. Rüyasında, Uzun Hasan’la tek tek dövüşüyor, Akkoyunlu sultanının göğsüne şiddetli darbeler vuruyordu. 

Osmanlı ordusu ve Akkoyunlu ordusu, Otlukbeli topraklarında karşılaştı. iki ordu savaş düzeni aldı. 11 Ağustos 1473 tarihinde yapılan savaşta Osmanlı ordusu, ateşli silahlar ve top, tüfek atışları ve şehzade Mustafa’nın üstün gayretleri sonunda, Akkoyunlu hükümdarı mağlup oldu. Fatih, o zamana kadar yalnız kuşatmalarda kullandığı ve sesinden atları ürkütmek için sahraya getirdiği top silahını, ilk defa taktik silah olarak bu savaşta kullandı. Bu silahlar Uzun Hasan’ın mağlup olmasında önemli rol oynadı. Osmanlı ordusunun askeri güç ve teşkilatçılığı, ateşli silahlardaki üstünlüğü ortaya konmuştu. Çok sayıda Akkoyunlu devlet adamı, bey, kumandan ve askerler esir alındı. Ordusu kuşatılan ve perişan olan Uzun Hasan, hem ölen oğluna, hem de yenilgisine ağlayarak, savaş alanından kaçtı. Esir alınan Akkoyunlu alimlerine saygı gösterilip serbest bırakıldı.

Zaferi kazanan Fatih, Uzun Hasan ve kuvvetlerini takip ettirmediği gibi, Türk ve Müslüman olan Akkoyunlu ülkesinin tahrip edilmesinin doğru olmadığını söyledi. Nedenini soran İbrahim Paşaya :

“Uzun Hasan denilen caninin canını yakmak muktezayı gayret-i saltanattı. Yerine geldi. Hanedanını yıkmak mürüvvet değil. Oğlu Serkeş’in başını kesip, ol ateşle ciğerin döğündürmek yeter. Seylab-ı şimşir-i ab-darla ocağın söndürmek hacet değil. Kendisine yapılanlar çok bile oldu. Selatin-i izamı ehl-i İslam’ın hanedan-ı kadimin yıkmaya ikdam eyü değildir.

Bana kalsa saltanatım için bu kadar fazlasına bile gitmezdim. Ancak o buna sebep oldu. Maksadımız kendisini tedip etmekti. Bu fazlasıyla olmuştur. İntikam alacağım diye onun arkasından, birçok yerleri harap etmek, mahvetmek demektir. Bu ise günaha girmekten başka bir işe yaramaz. Aynı zamanda batıda Hristiyanlara karşı girişmiş olduğumuz işlerin geri kalmasına sebep olur. “ diye cevap verdi.(8)

Fatih sultan, elde ettiği zaferi Mısır, Asya ve Avrupa devletlerine birer mektup göndererek bildirdi. Horasan Hükümdarı Hüseyin Baykara’ya da gönderdiği fetihnamesinde şöyle diyordu: 

” Şimdi anlaşıldı ki, Uzun Hasan’ın ahd ve peymanı dilinde olup ef’alinde yokmuş; Çünkü diyar-ı İslam’a taarruz için gayr-ı müslimlerle mektuplaşıp onları tahrik etmiştir “ (9) 

Padişah savaş alanında üç gün kaldı ve yedi gün şehit düşenler için dualar okuttu, kurbanlar kestirdi. Doğu da bu zaferle, Anadolu birliğini tesis etmiş oldu. Daha sonra da ordusu ile İstanbul’a döndü.              

1-5-Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet-İskit Yay.1958-Cilt.1-S.556-558-559

2-Osmanlı Tarihi-Joseph von Hammer-Çev.Mehmet Ata-M. Eğt.Bak.Yay.-İst.1997-C.1-S244

2-Panoroma Osmanlı-Muzaffer Taşyürek-Birey Yay.-İst.2009-S.54-55

2-3-Osmanlı tarihi-Alphonse de Lamartine-Heyet-Sabah Yay.-İst.1991-C.1-S.304

4-Fatih Sultan Mehmet-Reşat Ekrem Koçu-Kervan Yay.1973-S.219

5-M. Asım Köksal- İslam Tarihi-Şamil Yayınevi-İst. 1981-C.7- S.62

5-Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız (Müşavir)-Heyet-Doğuştan Günümüze İslam Tarihi-Çağ Yayınevi.İst. 1986- C.1- S.504-506

6-Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmet’in Siyasi ve Askeri Faliyeti-Dr.Selahattin Tansel-Türk Tarih Kurumu Yay.-1985-S.310-311

6-Şah-ı Cihan-Fatih Sultan Mehmet Han-Ahmet Coşkun-Babıali Kültür Yay.İst.2008-S.136

7-8-Osmanlının Genç Dehası-F.S. Mehmet-Hüseyin Tekinoğlu-Neden Y.-İst.2009-S.179-182

7-8-Osmanlı-Çadırdan Saraya-Saraydan Sürgüne-Nazım Tektaş-Yeni Şafak Yay.-S.137

9-Cihan Hakimiyetine Giden Yol-Mustafa Turan-Cihan Yay.-İst.2009-S140

 

HAYAT YAYINEVİ.

Diyanet İşleri Başkanlığı Emekli Başmüfettişi Türk İnkılap Tarihi Uzmanı Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile Cami, Namaz ve Cuma Namazı Konularını Konuştuk

 

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Cami ile ilgili genel bir değerlendirmenizle sohbetimize başlayabilir miyiz?

Dr. Abdülkadir Sezgin: Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.) Efendimizin 622 yılında, günümüzde ‘Medine‘ olarak anılan, o dönemdeki isimlendirmesiyle Yesrib Kasabası’na hicreti sırasında Kuba Köyü’nde yapılan ilk cami Kuba Mescidi’dir.

Kuba Mescidi, Hz. Peygamber’in hicret sırasında yaptığı ve içinde ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilmiş ilk mescididir.

Çetinoğlu:Mescitkelimesinin anlamı nedir?

Sezgin: Mescit, secde edilen yer anlamındadır.

Çetinoğlu: Hicretin gerçekleşmesinden sonra, Medine’de mescit yapıldı

Sezgin: Medine’de Hz. Peygamberin evinin yanına yapılan caminin adı; ‘Mescid-i Nebi‘dir. Halen Medine’de, ‘Ravza-i Nebi‘ olarak bilinen Hz. Peygamberin Türbesi de bulunan Caminin adı da ‘Mescid-i Nebi‘dir.  ‘Mescid-i Nebevi‘ olarak da anılır. Ayrıca Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’da önemli ve ilk mescitlerden biridir.

Çetinoğlu:Mescitkelimesi Kur’an-ı kerim’de geçiyor

Sezgin:Mescid‘ kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 22 yerde, bu kelimenin çoğulu olan ‘mesâcid‘ kelimesi de toplam 6 âyette geçer. Mescid kelimesinin türediği kök olan ‘secde’ ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 92 yerde kullanılır.

Allah’ın mescitlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe îmân eden ve namazı kılan ve zekât veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların böylece hidayete erenlerden olması umulur.’ (Tevbe,18).

Kur’an’da, Kâbe’nin olduğu mekân ile Kudüs’deki Mescid’in adı da geçer:

Nereden sefere çıkarsan, namazda yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Bu yöneliş emri Rabbinden gelen gerçek bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.’ (Bakara,149).

Bir kısım âyetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) Yücedir.  Gerçekten O, işitendir, görendir.’ (İsra,1).

Çetinoğlu:Camikelimesi?

Sezgin:Cami‘ kelimesi de Arapçadır. ‘Toplanma, bir araya gelme‘ anlamındaki ‘Cem‘ kökünden gelir. ‘Cami‘, ‘Toplayan, bir araya getiren yer, toplanma yeri‘ demektir.

Mescid anlamında Cami kelimesinin hangi tarihte kullanılmaya başladığı bilinmese de, ‘cami‘ birlikte ibâdet edilen mekân anlamında kullanılagelmiştir.

Cami kelimesinin kullanılmaya başlanılmasından sonra, birlikte ibâdet edilen küçük yapılara veya bazı kurum ve kuruluşlarda ibâdet için ayrılmış mekânlara ‘mescit‘, büyüklerine ‘cami‘ denilmeye başlanılmıştır.

Türk Kültüründe mescid; caminin küçük olanlarına verilen isim haline gelmiştir.

Batı dillerindeki  ‘mosque / mosk‘ kelimesi, Endülüs’te gelişmiş olan İslam medeniyetinin bakiyesi olarak İspanyolca ‘mezquita‘ kelimesinden geçmiş. Bu kelime de Arapça ‘mescid‘ kelimesinden…

Çetinoğlu: Bir denamazgâh var

Sezgin: Eskiden şehirlerde ve askerî bölgelerde, birlikte ibâdet etmeye yarayan açık alanlar vardı. Bu yerlere ‘namazgâh‘ denirdi. Bu namazgâhlardan bazılarının yerine cami yapılmış olup, ‘Namazgâh Camisi‘ olarak adlandırılmışlardır.

Câmi sözcüğü, aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın 99 isminden birisidir. Bu anlamda ‘Câmiistediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan‘ güç ve kudretin sahibi Cenab-ı Hak demektir.

Çetinoğlu: Cenab-ı Allah’ın 99 ismi arasındaCami‘ kelimesi geçiyor…

Sezgin: Özellikle Türkler tarafından kullanılan ‘Cami‘ kelimesi bu anlam dikkate alınarak, ‘Allah için toplanılan‘, ‘Allah’ın huzurunda toplanılan yer‘ anlamındadır.

Çetinoğlu: Hadis-i Şerif’lerde daha çokmescitkelimesi geçiyor

Sezgin: Evet! Hz. Peygamber’in hadislerinde Mescid kelimesine çokça rastlanılır:

1-‘Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitlerdir.’ (Müslim, Mesâcid 288, hadis numarası: 671)

2-‘Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden kim bir namaz vaktine ulaşınca, nerede olursa namazını kılsın.’ (Nesâî, Mesâcid 42, hadis numarası: 2, 56)

Çetinoğlu: Hocam, ‘Namaz hakkında da bilgi verir misiniz?

Sezgin: İslâm’da Allah’a imândan sonra ilk farz kılınan ibâdet, namazdır. İkinci vahiy ile el-Müddessir Suresinin ilk ayetlerinin indirilmesinden sonra, Mekke’nin üst yanında bir vâdide Cebrail,  Hz. Peygamber’e gösterip öğretmek için abdest almış, peşinden Hz. Muhammed de Cebrail’den gördüğü şekilde abdest almıştır.

Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e namaz kıldırmış ve namaz kılmayı öğretmiştir. (İbn Hişâm, 1/260-261; Tecrid Tercemesi, 2/231, (Hadis numarası: 227’nin açıklaması); Tâhir Olgun, İbâdet Târihi, 28, İstanbul, 1946)

Eve dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı eşi Hz. Hatice’ye öğretmiş, o da abdest almış ve ikisi birlikte cemâatle namaz kılmışlardır.

Hz. Peygamber’e ilk imân eden ve O’nunla birlikte ilk defa namaz kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd ve Peygamberimizin amcasının oğlu Hz. Ali oldular.

Çetinoğlu: İlk Cuma namazı ne zaman kılındı?

Sezgin: Allah Rasûlü Efendimiz, Rabb’inin emri üzerine, arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.a)’le beraber Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Kuba Köyü’ne geldiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Amr b. Avf oğullarında on dört gün ikamet etti. Bu esnada onlarla beraber Kûba Mescidi’ni inşa ettiler.

Medine’de yapılan ilk mescit bu oldu. İlk Cuma namazı da burada farz kılındı. Ensar’dan, Said b. Zürare’nin evinde iki rekât namaz kılarken, Allah (c.c) da, Nebisi Hz. Muhammed’e Cibril’i göndererek Cuma namazının farz olduğunu bildirdi. Böylelikle Cuma namazı Ümmet-i Muhammed’e farz oldu.

Rânuna mevkiine geldiklerinde Cuma namazı vakti girdi. Efendimiz Rânûna Vadisi’nin ortasındaki Cuma Mescidi’nin yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı. Bu, Peygamber Efendimizin Medine’de kıldığı ilk Cuma namazıydı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz burada arka arkaya iki hutbe okudu.

Çetinoğlu: Kur’an’da Cuma namazı ile ilgili âyetlerden söz eder misiniz?

Sezgin:Ey iman edenler! Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya) gidin; alışverişi bırakın. Bu (hutbe dinlemek ve namaz kılmak), sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.’ (Cuma:9)

Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.’ (Cuma, 10)

Bu ayette geçen, ‘Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya) gidin‘ İlâhi emri, ‘Cuma namazı kılınabilmesi için çalışmanın helal olmadığı ve Cuma namazı kılınacak kadar sürenin tatil olduğu‘ şeklinde kabul edilmiştir.

Bunun dışında ‘Müslümanların tatili‘ denilebilecek bir zaman yoktur. İslam gücü yettiğince hayat boyu çalışmayı emrediyor, hükmüne varılmıştır.

Çetinoğlu: Cumartesi Yahudilerin, Pazar Hıristiyanların, Cuma günü de Müslümanların tatili olsunDiyenler vardı…

Sezgin: Bu sözün İslam kültür ve tarihi açısından anlamı yoktur. Halkın ifadesiyle, ‘Gavurun var, bizim de olsun‘ mantığı ile teklif  ‘Cuma tatili‘ anlamsız ve boş bir gayrettir.

Çetinoğlu: Cuma namazının ezanı minâreden okunmuyor

Sezgin: Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirlerinde Cuma namazı vaktinde ezan dışarıda okunmaz, hatip minbere çıkınca okunurdu. Bu gün bu ezana  ‘iç ezan‘ diyoruz.

 

Hz. Osman zamanında Medine’nin nüfusundaki artış ve ümmetin diğer namazlarda olduğu gibi, namaza dâvet anlamında mescit dışında da okunmaya başlandığını biliyoruz. Bu uygulama bütün İslam dünyasında ‘icmâ-ı ümmet‘ hâline gelmiş ve ortak olarak uygulanmaktadır.

Osmanlı döneminde bu hususa esprili bir anlatımla, ‘Cuma namazı dış ezanla avâma, iç ezanla havâsa farz olur.’ denilirdi.

Çetinoğlu: Cuma salâsının okunması ihtiyarî midir?

Sezgin: Cuma günleri, daha çok Arap şairlerin Hz. Peygamber hakkında yazdıkları mersiyeler, günün Cuma olduğunu ve cuma namazını için hazırlık yapılmasının sağlanması amacıyla minarelerden okunmasına ‘Cuma salâsı‘ denildi.

Osmanlı döneminde Cuma salâsında, benzer Naat veya kaside okunduğu olmuşsa da daha sonraları, ülke genelinde ortak sembol olmak üzere Cuma salası olarak Hz. Peygambere ‘Salât ü Selam‘ adı verilen ‘Essalâtü Vesselamü aleyke Yâ Rasûlallah‘ diye başlayan salâ okunmaya başlanmıştır. Bu gelenek hâlen ülkemizde, Cuma namazından yaklaşık bir saat önce makamla minarelerden okunmaktadır.

Çetinoğlu: Cuma namazının farz olması şartları nelerdir?

Sezgin: Diğer namazların farz olması için aranan şartlara ilâveten cuma namazının bir kimseye farz olabilmesi için aşağıdaki şartlar gerekir:

1- Erkek olmak; cuma namazı kadına farz değildir, kılarsa sahih olur ve artık o günün öğle namazını kılmaz.

2- Hür olmak.

3- Cuma kılınan yerde ikamet eder olmak.

4-  Mâzeret sahibi olmamak:

Çetinoğlu: Mâzeret sebebiyle cuma namazı farz olmayanlar kimlerdir?

Sezgin: Şöylece sıralanabilir:

1- Cumaya gittiği takdirde zarar görecek hastaya,

2- Kendisini cumaya götürecek kimsesi olmayan kör ve kötürüme, özürlüye,

3- Bitkin hâle gelmiş yaşlı kişilere,

4- Tehlikeli sıcak ve soğuktan korkan kimseye,

5- Çok yağmur ve çamur bulunduğunda,

6- Haksız olarak yakalanıp hapsedilmekten korkan kimseye,

7- Gittiği takdirde mal, can veya namusun zâyi olmasından korkan kimselere

Cuma farz değildir. Bunlardan mükellefiyetleri düşer, sorumlu tutulmazlar).

Çetinoğlu: Cuma namazının sıhhatinin şartları nelerdir?

Sezgin: Onları da şöylece sıralamak mümkündür:

1- Cuma kılınacak yer, şehir veya şehir hükmünde olan yer olacak. Şehir, en büyük camii cuma ile mükellef olanları alamayacak kadar nüfusu olan yerdir. Bir idârecisi ve bir de hâkimi olan yer diye de tavsif edilmiştir. Daha uzaktakiler şehir dışında sayılırlar. Ayrıca, bir içtihada göre devletin şehir saydığı yer şehir kabul edilir.

2- İmam, devlet başkanı veya onun vekâlet ve / veya izin verdiği kimse olacak.

3- Camide cuma kılınmasına devlet izin verecek. (Devlet başkanının izni cami yapılırken ve ilk hutbe okunurken istenir). Bu izin bundan sonrası için de geçerli olur.

4- Öğle vaktinde kılınacak.

5- Hutbe okunacak.

6- Cami herkese açık olacak.

7- Cemaat ile kılınacak.

Yukarıdaki şartların bazı maddelerinde ehli Sünnet mezhepleri arasında farklılık varsa da genel esaslarda ciddî bir ihtilaf yoktur. Bunlar daha çok, cemaatin kaç kişi olacağı, bir şehirde bir yerde Cuma kılınması gibi hususlardadır.

Çetinoğlu: Cami yapılacak yere ve cuma hutbesi okuyacak kişiye izin verme yetkisi kime aittir?

 

Sezgin: Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılmış camilerin tamamına cami yapılmadan önce, beş vakit ve Cuma kılınmak üzere devlet başkanı olan padişah tarafından ‘cami yapma izni’ verilmiştir. Caminin tamamlanmasından sonra da hutbe okuyacak hatibi için hayat boyu geçerli yetki verilmiştir.

Ahmet Hamdi Akseki’nin 1957 yılında basılan ‘İslam Dini‘ isimli eserinin 172. sayfasında belirttiğine göre; Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı bu konudaki bir izin talebine 6.2.1933 tarihinde köylerde de Cuma kılınabileceğine yazılı olarak izin vermiştir

Bu izinden sonra Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK arasında yapılmış bir görüşmeye dayanılarak, 16 Şubat 1934 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yazılarak, Cumhurbaşkanı’nın imzası alınan bir yazı ile devlet başkanına ait olan, ‘nereye cami yapılacağı ve kimin hutbe okuyacağına dair‘ ‘Cuma Beratı‘ denilen izin verme yetkisi Vilayet ve Kaza müftülerine devredilmiştir.

Hâlen çerçeveli bir levha olarak, bütün camilerde bulunan’Cuma Beratı‘ olarak anılan bu izin belgesi, caminin bağlı olduğu il ve ilçe Müftüsünce imzalanmaktadır.

Bu belgenin aslı tarafımdan yüksek lisans çalışmam sırasında, Cumhurbaşkanlığı arşivi il ve ilçe müftülüklerinin arşivlerinde yapılan araştırmalarda aslı veya suretine rastlanılmamıştır. Meslekteki büyüklerimize ait beyanlar ise, 1965 yılında Kocatepe Camii yanındaki binaya taşınırken, ‘Başkanlık ulemâsından yetkili bazılarının ‘yeni binaya eski evrak yakışmaz‘ diyerek, mevcut Başkanlık arşivindeki evrakın SEKA’ya kâğıt yapılmak üzere gönderildiklerini anlatmışlardır.

Çetinoğlu: Meraklılarının sorduğu bir soru var: Osmanlı saraylarının içinde niçin cami yok?

Sezgin: Evet! İçinde çok büyük mekânlar, salonlar, hatta tiyatro bile bulunan Osmanlı sarayında Cuma namazı kılınacak caminin niçin bulunmadığı sorusu zaman zaman sorulur.

Cuma namazının kılındığı ve Cuma hutbesinin okunduğu yerin kapısı herkese açık olacak. Böyle olmaz da gelmek isteyenlerden içeri giremeyecek yerlerde kılınan Cuma namazı sağlıklı olmaz, geçersiz sayılır. ‘Halkın serbestçe giremediği, avlularla, surlarla çevrili, girilmesi için özel izin gerektiren yerlerde Cuma kılınamaz‘ kuralı gereği, Osmanlı Saraylarında Cuma namazı kılınabilecek cami yapılmamıştır.

Küçük, mescit şeklindeki yapılar ise, ikamet edenlerle çalışanların günlük namazlarını kılabilmeleri için yapılmıştır.

Bir de Osmanlı Sultanları, halkın içine girmeyi, onları dinleyerek halkın ihtiyaçlarını ve taleplerini almayı çok önemserlerdi. Onun için her Cuma günü resmî tören düzenlenerek yapılan Cuma Selamlığı giderek büyük bir camide halkla birlikte namaz kılmak ve cemaate iştirak eden halktan, isteyen herkesle görüşme, dilekçe kabul etme faaliyetleri sebebiyle de saraya cami yapılsa, belki bu işten vazgeçileceği endişesini de zikretmek lazımdır.

Çetinoğlu: Her camide bulunan; kürsü, minber ve mihrap hakkında da bilgi lütfeder misiniz Hocam?

Sezgin: Caminin ana giriş kapısından girildiğinde sağ karşıda minber vardır. Bu kelime, ‘Mimber‘ şeklinde de söylenir. Minber, Hz. Peygamber’in ilk yaptığı Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebi’de de vardı. İlk önce bir Hurma kütüğü konulmuştu. Hz. Peygamber, bu kütüğün üstünde hutbe okurdu. Kısa bir süre sonra bu kütük kaldırıldı ve üç basamaklı bir minber yapıldı.

Bektaşi Dergâhları başta olmak üzere bu üç basamaklı minber sembolik anlamı sebebiyle muhafaza edilir. Bektaşiler bu sembolik minbere ‘Taht-ı Muhammed‘ adını verirler. ‘Allah’ın Nuru’nu temsil ettiği kabul edilen ‘çerağlar / çıra, mum ve / veya benzeri aydınlatıcılar bu tahtın üstüne konulur.

Toplantıya katılanlar, Taht-ı Muhammed’den parlayan ilahî ışıkla aydınmış olur.

Camide Minber Hz. Peygamberin aynı zamanda devlet başkanı olmasından sebep, devleti temsil eder. Devlete ait işler ciddî ve resmî işlerdir. Bu sebeple hutbe ‘resmî devlet metni‘  olarak devleti kuran iradenin diliyle okunur.

Karahanlı, Selçuklu, Akkoyunlu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin özü aynı şekilde Türk’tür; dili Türkçedir.

Çetinoğlu: Günümüzde bazı yerlerde Kürtçe Hutbe okunmasını isteyenler var

Sezgin: Afedersiniz Kürtçe ne zaman devlet dili olmuştu? Kürtçe denilen dilde ‘Kürt‘ ve ‘Kürtçe‘ kelimeleri var mıdır? Varsa  ‘Kürtçe biliyor musunuz?’ diye sorulmuyor da niçin ‘Kırmançca biliyor musunuz?’ diye sorulur. Gorani ve Sorani bölgelerinde de soru aynı şekildedir.

Bu sorular ‘ben Kürdüm‘ diyenleri aşağılamak veya Kürt’ü, ve / veya Kürtlüğü inkâr anlamına da soruluyor değil. Bir parça Kırmanç dili veya şivesi öğrenmiş, Gorani ve Sorani bölgelerinde ilmî araştırma yapmış biri olarak merakımı gidermek için soruyorum.

Çetinoğlu: Camideki iç mekânlardan söz ediyorduk

Sezgin: Caminin ana girişine göre karşıda ve sol tarafta bulunan ve halkın aydınlatılması maksadına yönelik konuşma yapılması için konulmuş kürsünün halkı temsil ettiği kabul edilir. Aydınlatılması gereken en önemli kesim halk olduğu için kendiliğinden böyle bir kabul ortaya çıkmış olabilir.

Kürsü, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ‘din nasihattir‘ hadisleri gereği nasihat makamıdır. Kürsü de halkın kolayca anlayacağı bir dil ile konunun anlaşılması için hikâye, darb-ı mesel, şiir, fıkra gibi şeylerden de yararlanılabilir.

Çetinoğlu: Sonuncu ve en önemli bölüm: Mihrab

Sezgin: Caminin ana giriş kapısına göre tam karşıdaki duvarın ortasında ise, halkla devleti birleştiren ve herkesi ‘Hak Divanı’ında buluşturan Mihrab vardır.

Mihrabta namazı kıldıracak imam bulunur. Bu makamda bulunmak ‘Hak Divanı‘ diye de anlatılan, ‘Allah’ın huzurunda olmanın vakar ve ciddiyeti‘ vardır. Bu sebeple de herkesi Yüce yaratanın huzurunda, O’nun rahmetine nail olmaya dâvet yapılır. Peşinden namazı kıldıracak olan imam niyet eder: ‘Niyet ettim, Allah rızası için …… Namazının farzını kılmaya ve imam oldum bana tabi olanlara (uyanlara)‘ Der.

Mihrap, siyasetin asla olamayacağı, tam bir tarafsızlık gerektiren, Allah’la baş başa olmanın idrak noktasıdır.

Cemaat, eskiden imama uyarken,  ‘Durdum Divana (Hak divanı kastedilir) uydum hazır olan imama‘ derdi. Bu ifâde yukarıda anlatılanlarla uyum ve âhenk içinde olmayı da ifâde ederdi.

Üzülerek ifade etmeliyiz ki, bu makamların özelliklerini koruyamazsak, dini koruyamamış hâle düşeriz.

Allah dinini ve Kitabını kıyamete kadar koruyacaktır. Bunda şüphe yok, ama hangi coğrafyada, hangi milletin gönlünde koruyacağını ise, sadece O biliyor.

Biz ise, bu topraklarda, milletimizin elinde ve gönlünde asırlardır duran İslam’ın sancaktarlığı da dâhil, bütün değerlerimizi kıyamete kadar muhafaza edelim istiyoruz.

Çetinoğlu: Hocam çok teşekkür ederim. Bir başka sohbetimizde, camilerdeki yıldızlı işâretleri ve bunların temsil ettiği değerleri, çiçek resimlerini ve anlamlarını konuşuruz inşallah.

Sezgin: İnşallah…

 

 

 

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN

1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi.

 

1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyanet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı. Kasım 2011 de emekli oldu..

 

İstanbul – Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı.

 

Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii adıyla bir cami yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede açılan ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı.

 

Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi ilahiyat Fakültesinde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi‘ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü‘ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı.

 

Yaklaşık 300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üüniversitesi İahiyat Fakültesinde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyanet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı.

 

1978 yılında, Seyyid Ahmet Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, halen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.

 

1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.

 

1992-95 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı.

 

Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise‘nin açılışını sağladı.

 

Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı..

 

Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

 

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde, Cumhuriyet Döneminde Dini Hayatın Meselelerinin Tarihi Kökenleri tezi ile Yüksek lisans yaparak  ‘Bilim Uzmanı’ oldu.

 

On ilde, yaklaşık on bin Alevi denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevi köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevilik – Bektaşilik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma‘ konulu tezi ile de  ‘Bilim doktoru‘ oldu.

 

Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır.

 

Evli, 3 çocuk ve 5 torun sahibidir.

 

 

 

Türk Aydınlar Ocakları Kosova’da (2)

 

Bir önceki yazımızda; 29-Mayıs/ 03-Haziran 2013 tarihleri arasında Kosova Aydınlar Ocağı’nın düzenlemiş bulunduğu şura toplantısına Türkiye’den Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın başkanlığındaki 200 Türk Aydın’ın iştiraki ettiğini belirtmiştik.

Kosova ziyaretimiz nedeniyle bir takım görgü ve tespitlerimizi sizlerle ve özellikle Kosova Türk ve Arnavut topluluğuyla paylaşmak istiyorum.

İnsanın bulunduğu mekânını bir akvaryum veya fanusa benzetirsek bunun içinde bulunanlar etrafını iyi tahlil edemezler. Buna mekân körlüğü diyebiliriz. Bizim bu tespitimizi 1550’li yıllarda yaşamış divan şairlerimizden Hayâlî Bey bir beytinde;

“Cihân-ârâcihâniçindedür arayıbilmezler                                                                                                       O mâhîler ki deryâiçredürderyâyı bilmezler.”

Söyleyerek veciz bir şekilde ifade etmiştir.

Öyle ki doğup büyüdüğüm memleketimi her ziyaretimde, orada yaşamadığım için eksik ve fazlalıklarını her gittiğimde gözleyebilmekteyim. Kosova ziyaretimizde öyle bir şey.

Kosova Cumhuriyeti hakkındaki tespit ve kanaatlerimizi belirtmemize sebep 1.900.000 nüfuslu bu küçük Devletin Türk Aydını ve Türkiye açısından gösterdiği önemindendir. Bu önem Kosova Cumhuriyetinde yaşayan topluluklardan biride Türk toplumudur. Türk nüfusunun 60.000kadar olduğu ifade edilmiştir. Ancak Türkiye’ye Balkan Soykırımı nedeniyle göçen en az yaklaşık 2Milyon Kosova kökenli Türk olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bu sayı ise Kosova’nın bu günkü nüfusundan fazladır. Bu nedenle ilgi alanımızdadır.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Kosova Cumhuriyeti ile tarihi ve kültürel bağların yanında ve bundan ziyade gönül bağımızın daha ağır basması ön planda yer almasıdır.

Ülkelerin nüfus ve yapısıyla gelişim potansiyeli arasında çok sıkı bir illiyet bağı vardır. Bu açıdan baktığımızda Kosova Cumhuriyeti’nin nüfusu ve yapısı bu gün için ekonomik cazibe merkezi olmaktan onu uzak görülmektedir.

 

 

Kuzey yarım kürenin 42,6394 (42°38’21.840″N) kuzey enlemi ve 21,0961 (21°5’45.960″E) doğu boylamda yer alan Kosova Cumhuriyeti 10.912 km2lik alana sahip büyük bir kısmı dağlık olan ülkenin, Kuzeybatısında Karadağ, kuzey ve doğusunda Sırbistan, güneyinde Makedonya ve güneybatısında Arnavutluk bulunmaktadır. BaşkentiPriştine’dir.

Balkan Yarımadasının kuzeybatısında yer alan Kosova’nın kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları ise sıcak ve kuraktır.

Bol kar yağışlı dağlık ve dik yamaçlara sahip olması nedeniyle alt yapısını tamamladığında Kosova kış turizmi için gelecek vaat eden bir ülkedir.

Ancak, arazi yapısı ve karasal iklimi açık tarıma fazla elverişli olmaması ülke ekonomisine olumsuz etki eden başlıca diğer faktörler arasındadır. Bunun yanında sera tarımı için şartları uygundur. Arazinin olumsuzluklarına karşılık küçük ve büyük baş hayvancılığının teşvikiyle et ve süt ürünlerinde söz sahibi olabilir.

Kosova’nın ekonomik yönden canlanabilmesinin siyasi ve kültürel alt yapısının sağlamlaştırılmasına bağlıdır.

Bunları şöyle sıralayabiliriz.

1)    Etnik temelde Arnavut milliyetçiliğinin ön plandan çıkartılması,

2)    Kosovalılık şuurunun geliştirilerek birlikte yaşamanın gereklerinin öne alınması,

3)    Tarım ve sanayi alanında ara iş gücü eğitime ağırlık verilmesi,

4)    Turizm yatırımları arasına kültür turizmi için alt yapının gerçekleştirilmesi,

5)    Priştine hava alanının genişletilmesi ve en az birkaç tane daha hava alanı açılması,

6)    Ucuz iş gücü olan ülkenin, bu potansiyelinden yararlanarak yabancı yatırımcılara güven ortamı sağlayıp,teşvik edilmesi,

7)    Termal kaynaklarının ıslah edilerek, sanayiye yararlı hale getirilmesi,

8)    Mevcut potansiyellerini değerlendirip, hidro elektrik imkânlarından yararlanması,

9)    Kooperatifçiliğin bilimsel temeller üzerinde geliştirilerek küçük işletme ve sanayide lokomotif görevi sağlamasının önünün açılması,

10)  Prizren gibi eski şehirlerin mimari dokusunun muhafazasına çalışılması,

İlk tespitlerimiz arasında sayabiliriz. Şu anda hava yolu ulaşımı başkent Priştine hava alanından karşılanmaktadır. Bu hava alanı küçük ve yeterli donanıma sahip değildir. Kosova Cumhuriyet’inin ikinci büyük vilayet Prizren’e daha büyük ve donanımlı bir hava alanı yapıldığında hem Kosova’nın ve hem de irili ufaklı Balkan ülkelerinin birçok ihtiyacına cevap verecektir. Amaca uygun böyle bir havaalanı için devlet garantisinde dış kaynaklardan yararlanılabilinir.

 

 

 

Ramazanda Devam Eden Yanlışlar

 

Mübarek Ramazan ayında ibadet ve yapılan hayırların dışında iyi bir durum muhakemesinin de yapılmasına ihtiyaç vardır. Doğrularımızı ve yanlışlarımızı dıştan gözlemleyerek hatadan dönmenin fazilet olduğu anlaşılmalıdır. Bu Ramazan’da da ülkemizin ufkunda beliren kara bulutlar dağılmış değildir. Her geçen gün ülkemiz birşeyler kaybediyor. 2002’den bugüne Türkiye nereden nereye getirildi sorusunun cevabı aranmalıdır. Ramazan birlik ve beraberlikleri güçlendiren, dayanışmayı arttıran, manevi gücün tazelendiği, sorunlarla boğuşabilecek moral ve enerjinin adeta depolandığı bir ay olmalıdır.

Maalesef ülkemizde uygulanan etnikçi politikaların ve parçacı bakış tarzının birlik ve beraberliğimizi yıpratmadığı söylenemez. Milli kimlik düşmanlığı yapanlar, insanlarımızı birbirine ötekileştirici ve soğutucu politikalar uygulayanlar, etnik taassuba teslim olanlar, yanlışlarını görmezden gelerek Ramazan ve Bayramlarda birden kardeşlikten, birlik ve bütünlükten bahsetmektedirler. Bu Ramazanda bazı siyasilerin siyasi terbiye noksanlığı verdikleri beyanatlarda ve yaptıkları suçlamalarda ortaya çıkıyor. Hakarete varan kamplaştırıcı tavırlar Ramazan’a rağmen devam ediyor. Bunun en çirkin örneğini iktidar partisinin sözcüsü H.Çelik vermiştir.

Türkiye gerçekten çelişkiler ülkesidir. Bir taraftan PKK ile pazarlıklar yapacak, terörle mücadele yerine müzakereyi tercih edecek, Devletin varlığını ve egemenliğini zayıflatacak, askeri kışlasına hapsedecek ve operasyon izni vermeyeceksiniz, devletten yana olanların ve korucuların saldırıya uğramasına sebep olacaksınız; diğer taraftan şehit ailelerine iftarlar verip bayrak, vatan ve terörle mücadeleden bahsedeceksiniz. Bu yanlışlarla şehitlerin ruhunun rencide edilmediği söz konusu olabilir mi? Askeri darbelere karşı olacaksınız, ancak dıştan kumandalı reform adı altındaki sivil darbelere, yasa değişikliklerine ve uygulamalara yeşil ışık yakacaksınız. Terörle mücadeledeki yanlışlar ve örgüte anlaşılmaz şekilde verilen tavizler, şehit analarını asıl ağlatan hususlar olmuştur.

** *

İslamın en iyi uygulandığı ülke gerçekten Türkiye’dir. Rahmetli Ayhan Songar Hoca, Kahire’ye yaptığı bir gezideki hatırasını anlatmıştı. Rahmetli Hoca ve eşleri Kahire’de bir camide vakit namazlarını kılarlar. Dışarıda bekleyen turistler müezzine para vererek ikinci defa ezan okuttururlar. Bu durum Hoca’yı şaşırtır ve Türkiye’de böyle bir şeyin olamayacağını düşündürür.

Yemen’de bir Türk köyü olan “Beyt-el Türki”üzerine bir araştırma yapan, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Mehmet Karataş ilginç durumlarla karşılaşmıştır. Köy 400 yıl önce Osmanlı’nın bölgeye gitmesi ile kurulmuştur. Köy odasına benzeyen Divan adlı mekânı meslektaşımız ziyaret eder. Duvarlarda Osmanlı Padişahlarının resimlerini ve Atatürk’ün üniformalı resmi yer almaktadır. Başbakan ve Cumhurbaşkanlarımızın resimleri de duvarda asılıdır. Köyde yaşayanlar Türkçe bilmeseler de Türk olduklarının farkındadırlar. Başkaları da kendilerini Türk olarak isimlendirmektedir.

Demek ki, kimlik kültüreldir sadece dile dayanmaz, yaşama tarzı ile ilgilidir. Köydekiler 30-40 yıl öncesine kadar dışardan evlenme yapmamışlar. Toplu düğünler ve Anadolu’daki geleneklerin çoğu burada uygulanıyor. Temizliğe riayette aynı şekilde sürdürülüyor. Sana şehrinin en önemli camiinde tuvalete çıplak ayakları ile girip çıkanların daha sonra abdest alıp camiye girmeleri Sayın Karataş’ı hayli düşündürmüştür.

 

 

Ekonomiden Anlamayanların Hikayesi!

 

Geçtiğimiz hafta Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)’nın eski Müşteşarı ve Türk siyasetinin tanınmış siması İlhan Kesici bana da bir telefon mesajı ile CNN Türk televizyonunda Enver Aysever’le “Aykırı Sorular” programına katılacağının haberini verdi. Sonra ne olduysa programa çıkarılmadı. Bu seferde üzüntülerini ifade eden bir mesaj gönderdi. İlhan Kesici niye televizyona çıkarılmadı?

Kendisi bu soruya bir gazetede ekonomi ile ilgili açıklamalar yaparak bir bakıma cevap vermiş oldu. Bu açıklamada dikkat çekici başlıklar şunlar; 1923 ile AKP’nin hükümeti devraldığı 2002 yılına kadar Türkiye’nin yıllık ortalama büyüme hızı 4.7 imiş ve 2003 – 2013 yılları arasında bu ortalama 4.97 olmuş. Yani AKP hükümeti döneminde büyüme hızı, 80 yıllık geçmişle aynı düzeyde seyretmiş.

Yine ABD’deki tedbirlere göre dolarların bir bölümü ABD’ye dönecekmiş. O zaman daha başarısız olacakmışız… Kötü gidişat beraberinde hayat pahalılığı, işsizlik ve ekonominin iflasını getirecekmiş. Türkiye, giderek kötüleşen bir ekonomik mecraya doğru sürükleniyormuş ve bizi büyük sıkıntılar bekliyormuş. Vallahi onun söylediklerini tekrar ettim. Başka bir şey eklemedim…

Gerçi ekonominin vahim tablosu içinAKP’li eski bakan ve iktisatçı Doç. Dr. Abdullatif Şener Aralık 2010’da “Türkiye’nin ekonomik  tablosu 1994 ve 2001 krizlerinden çok daha kötüdür. AKP yaptığı borçlanmayı kamuoyundan saklıyor. 80 küsur yılda yapılan borçlanmadan daha fazlasını yaptılar. Duble yolların dışında yapılan tek bir yatırım yoktur ki; duble yolun maliyetide yapılan borçlanmanın yüzde beşi bile değildir.  O halde sormak lazım, nereye gitmiştir o yüzmilyarca dolar” demiştir. Her halde o da benim gibi ekonomiyi bilmeyenlerden! Bir de üstüne üstlük Maliye Bakanlığı bile yapmıştı…

ABD doları geçtiğimiz günlerde Türk lirası karşısında rekorlar kırıp 1,9739 TL’ye çıkarak değer kazandı. Bunun üzerine T.C. Merkez Bankası’da doların ateşini düşürmek için 2.2 milyar dolar satış yaptı. Bu artışlar bize gösteriyor ki; dolar kısa zamanda 2 TL’nin üzerine çıkacak. Acaba birileri Türk ekonomisini aba altından sopa göstererek tehdit mi ediyor? Gezi Olayları’nı birde bu açıdan yorumlamak mı lazım?

Şimdi gelelim Mısır ve PKK isyanı ile ilgili gelişmelerin ekonomi ile ilgili bağlantısına.

Mısır’daki gelişmeler karşısında; ABD, AB ve diğer güçler bir suskunluk içindeyken niye AKP hükümeti kendini bu kadar yırtıyor? Sanki darbe Mısır’da değilde Türkiye’de olmuş gibi! Yoksa AKP ve destekçileri  Mısır’da bir şey mi kaybettiler?  Daha açıkçası Mısır’da parasını kaptıran mı var? Bu Türk ekonomisinimi etkileyecek?

Bu sorulara cevap bulmak için Türkiye ve Mısır arasındaki ticari ilişkiler, muhakkakbu nedenle masaya yatırılmalıdır. Kimlerin Mısır’da yatırımları vardır? Türkiye’nin Mısır’la arasındaki ithalatı ve ihracatı hangi kalemlerdir ve bu ticareti kimler yapmaktadır? Mısır’daki bu darbe birilerinin paralarına soğanmı doğramış veya böyle bir ihtimalmi doğurmuştur? Bu hususlar mutlaka mercek altına alınmalı ve kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Ekonomi ile iç isyanlar arasında doğrudan bir bağ vardır. Türkiye’yi ele geçirmek veya zayıflatmak isteyen dış güçler, yurt içindeki işbirlikçilerinin isyanlarını güçlü hale getirmek ve sonuç almak için, ekonomiye saldırarak onu zayıflatırlar. Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nda meydana gelen iç isyanlar araştırıldığında; aynı dönemde devletin aşırı borçlandırılarak dışa bağımlı hale getirildiği ve tavizlerin kopartıldığı, bu suretle de devletin parçalandığı görülecektir.

Bu dönemde de Türk ekonomisi kırılganlığı artırılmak sureti ile zayıflatılmış, ekonomi özelleştirmeler eliyle güçsüzleştirilmiş, yabancı sermaye ülkeyi işgal etmiş, yabancılara toprak satışları azami düzeyde artmış ve Türk ekonomisi kendisini revize edecek yerli kaynaklardan yoksun bırakılmıştır.

Bu durumu TÜSİAD’ın  basındaki sözcülerinden biri olarak nitelendirilen Hürriyet Gazetesi yazarı Ege Cansen şöyle tarif etmektedir. “Silivri’nin engelleri temizlediği yolda ilerleyen iktidarın izlediği kürt siyasetinin amacı “”T.C. ulusal sınırlar içinde bulunan kürtlere bir tür bağımsızlık verip, barış içinde yan yana yaşamayı sağlamaktır”” şeklinde özetlenebilir. Bu amaç, 19. Yüzyıldan beri devam eden bu Batılı büyük devletlerin, dünya ve özellikle Osmanlı Devleti için öngördükleri siyasi yapılanmayla, uyumludur.”

Buradan bakarsak Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “Apo, prostat kanseri raporuyla bırakılacak” iddiasının, çözümün ikinci ve diğer aşamalarının, açılım konusundaki yeni taviz paketlerinin; İlhan Kesici’nin vurgu yaptığı bu kötüye giden ekonomi ile bir ilgisimi var?

Bu soruların hepsinin cevaplanması lazım. Ancak ekonomiden anlamayan bir adam olarak şunu söyleyebilirim; öyle bir duvara toslayacağız ki, karnımızı doyuramayacağız, emekli aylıklarımızı ve maaşlarımızı alamayacağız, işsiz kalacağız. Yine baba ocaklarında toplanıp tarhanaya kaşık sallayıp, bahçeyi ekip, edindiğimiz sarıkızla da süt, peynir yapacağız. Ve de yeni baştan ekonomik kurtuluşun çarelerini arayacağız.

 

 

Mesele İslam Dünyası

 

Mısır’ın başına gelenler, çök üzücü, çok düşündürücü ve çok da ders vericidir.

Mısır, sıradan bir ülke değildir. İslam Dünyası’nın en önemli ülkelerinden birisidir.

Bugün, Mısır’ın içinde bulunduğu durum, İslam Dünyası açsından değerlendirilmelidir.

Ülkemizde bakıyorum, Mısır’da yaşananlar darbe mi değil mi sorusu ve cevabı içerisinde kaldı ve öyle bir dar çerçeveye oturtulmaya çalışılıyor.

Mursi taraftarı mı, olalım, yani, Müslüman Kardeşlerden yana mı olalım, yoksa, darbe yapanlarla mı saf tutalım.

Sanki, bizim açımızdan çok önemli imiş gibi. Diyelim ki, darbe dedik -ki zaten açık bir darbedir- yani Sisi karşıtı olduk. Bizim için ne değişir? Mursi’yi kurtarmış mı oluruz?

Ya da, darbe değil dedik, Sisi ile birlik mi olacağız?

Mursi’yi getiren güç, yeniden indiriyor ve hem de bir yıl dolmadan. Mısır iktidarı açısından söylenecek söz bu kadardır. Bu güç, Mursi’yi getirirken iyi idi de, götürünce mi kötü?

Demem o ki, Mısır meselesi çok büyük bir boyutu orta yere koymak ve büyük, tarihi bir tartışmayı açmak için kullanılmalıdır.

Nedir bu mesele?

İslam Dünyasının içinde bulunduğu durum ve Emperyalizmin, batı sömürgeciliğinin rolü ve gücü.

İşte, bizim, yani Müslümanların tartışacağı konu bu olmalıdır.

Arap Baharı yutturmacasının dünyayı sardığı günlerde ısrarla, bunun bir emperyalist oyun olduğunu vurguladık. Oysa, bir kesim, hatta büyük bir kesim, kendiliğinden olan bir gelişme falan gibi iddialarda bulunuyordu ve bu iddialarda ısrar ediyordu. Çok açık görülmektedir ki, Müslüman devletlerde bu yapı itibarı ile kendiliğinden bir demokrasiyi beklemek hayaldir. Rejimler, devlet anlayışları ve batılı emperyalist güçlerle idarecilerinin ilişkileri buna müsait değildir ve buna müsaade etmezler.

Müslüman milletler arasında Anadolu Türklüğü, rejim, çağdaş düzene uyum konusunda yaklaşık yüz elli yıldan beri çok ciddi mücadele vermiştir ve bugün Müslüman topluluk ve devletler arasında açık rejim ve çağdaş düzene uyum açısından en ileri olan Müslüman ülke Türkiye’dir.

Anadolu Türklüğü, Müslüman bir millet olarak, gerçekten ağır bedeller ödemiştir. 1876 yılında mutlak monarşinin çok az da olsa kırılması anlamında bir Teşkilat-ı Esasiye(Anayasa) oluşturmuş, ama sürdürememiştir. Bundan sonraki gelişmeler, rejim değişimi açısından gerçekten büyük mücadelelerle geçmiş ve sonunda Cumhuriyet, parlamenter sistem kurulmuştur.

Ancak, bu gelişme, hiçbir İslam Ülkesi açısından uygulanabilir bir örnek teşkil etmemiştir.

İslam ülkeleri, seçim, parlamento gibi bir takım kurumları zaman zaman kullanıyor olsalar bile, tek adam rejimi ağırlıkta ve hatta hepsinde öyledir. Bu durum ise, rejimin emperyalist güçlerin rahatça güdümüne girmeye müsait bir ortam oluşturmaktadır.

Şunu sorabiliriz?

Türkiye, -bütün sıkıntılara rağmen-açık rejim ile yönetiliyor olsa da, emperyalizmin güdümünde değil mi veya bu güdümden bağımsız mı?

Hayır!

Ama, aynı şey değildir.

Emperyalizmin, sömürgeciliğin bir kişi eliyle ülkeye el koyması başka, bir takım gizli eller yardımıyla ve mücadele ederek, açık davranma imkânı bulamadan, bir takım oyunlarla etki etmek başkadır.

İkincisinin engellenmesi, değişmesi, durdurulması, yok edilmesi için mücadele imkânı bulunabilir, kaldı ki mücadele de edilmelidir. Ama,monarşik rejimlerde halkın emperyalizmle mücadelesi imkânsızdır.

Bu nedenle, Mısır konusuna bu çerçeveden bakmak gerektir.

Yani, İslam ülkelerinin aydınları, ne pahasına olursa olsun, Anadolu Türklüğünün verdiği mücadeleyi vermelidir. Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş dönemini örnek almak, açık rejime geçişin adımları için yeterli olacaktır.Çünkü, Cumhuriyete geçiş bir günde olmamıştır. Bu geçişin bir alt yapısı toplumda oluşmuş ve oluşturulmuştur.

Bu yapılmazsa, İslam Dünyası’nın Hıristiyan ve Yahudi âlemi karşısındaki bugünkü yenilmişliği daha ağır bedeller ödemeye doğru hızla gitmektedir.

Ülkemizde de, konuyu bu açıdan ele almakta yarar vardır. Yoksa, hükümetin yaptığı gibi bir kayıkçı kavgasının peşinden gitmek bize ve mazlum Müslüman milletlere bir yarar sağlamaz.

Müslüman Kardeşlerden yana olalım da gerisi önemli değil gibi sığ, basit ve tarihsel, sosyolojik ve evrensel boyutu olmayan görüşler ileri sürmek bizim için pek anlam ifade etmemektedir.

Hoş, mevcut yöneticilerimizin, Millî Mücadeleye ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu iradesine pek sıcak bakmadıkları için Mısır ve İslam Dünyası’nda olan ve olabilecek gelişmeler konusunda derinlikli bir fikir üretmelerini beklemek de pek doğru değil galiba.

 

 

 

Ramazan ve İnfak (1)

Ayların sultanı Ramazan-ı şerif, Kur’an ve oruç ayı olmasının yanında aynı zamanda yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma ayıdır. Çünkü bu ayda tutulan oruç, insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir; açlık ve susuzluk çeken, çeşitli ihtiyaçlar içinde kıvranan fakir ve yoksulların halini anlamayı sağlar. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.), Ramazan ayında verilen sadakaların daha faziletli olduğunu haber vermiştir. (Tirmizî, Zekât, 28) Bundan dolayı mü’minler Ramazan ayında ihtiyaç sahibi din kardeşlerini daha fazla görüp gözetirler, sadakalarını artırırlar, daha fazla infak etmek için adeta birbirleriyle yarışırlar.

Allah Resûlü (s.a.s.), Ramazan ayında diğer ibadetleri gibi iyilik ve hayırlarını da artırır, elinde ne varsa yoksullara dağıtırdı. İbn-i Abbas (r.a.), “Esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy,5,6 Savm,7) sözleriyle O’nun cömertliğinin Ramazan’da zirve noktaya ulaştığını söylemiştir. Ashab-ı kiram da, Ramazan ayı yaklaştığında hazırlıklara başlarlar, muhtaçlara vermek üzere zekât ve sadakalarını ayırırlardı. Zekât, Ramazan’a mahsus bir ibadet olmamakla beraber, faziletinden dolayı bu ayda mallarının zekâtını vermeye gayret ederlerdi. 

Müslüman sahip olduğu mal, mülk ve servetin gerçek sahibinin Allahu Teâlâ olduğunu bilmeli ve O’nun emanet olarak verdiği bu servetten ihtiyaç sahiplerine infak etmelidir. Fakir, yetim ve yoksulları görüp gözetmeli, elindeki imkânlardan muhtaçlara infakta bulunmalıdır. Bu vasıflara ulaşanlar Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a karşı gelmekten sakınan (takva sahibi) mü’minlerin arasında zikredilmiştir. (Bakara, 2/2-3) İnfakın Allah katında büyük değeri bulunmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de genel olarak iyiliklerin sevabı bire on olarak gösterildiği halde, Allah yolunda yapılan infakın sevabının bire yedi yüz olduğu bildirilmiştir. (Bakara, 2/261) Ancak bu yardımın başa kakmadan ve gönül incitmeden yapılması gerekmektedir. (Bakara, 2/262-263)

İnfak, hem farz olan zekâtı hem de gönüllü olarak verilen sadaka ve yapılan her çeşit hayrı kapsamaktadır. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacıyla yapılan infak, insanın dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olduğu gibi topluma da birçok fayda sağlamaktadır. Zekât ve sadakanın ferdî ve toplumsal pek çok faydasından bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Zekât,  insanı bazı kalbî hastalık ve kötülüklerden arındırır, malın temizlenmesini temin eder. Zekât, zenginin zimmetinde bulunan muhtaç ve yoksulun hakkıdır. (Zâriyât, 51/19) Zekâtını veren kimse bu hakkı yerine getirmiş ve malını temizlemiş olur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al…” (Tevbe, 9/103)

2. Zekât ve sadaka, malı bereketlendirir ve çoğalmasını sağlar.  Kur’an-ı Kerim’de: “Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır” (Sebe, 34/39) buyurulmuştur. Zekât vermek, infakta bulunmak Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükrün bir ifadesidir.. Kişinin bu şekilde malını O’nun rızası doğrultusunda harcayarak şükrünü ifa etmesi malın artmasına sebep olur. Allahu Teâlâ; “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir” (İbrahim, 14/7) buyurarak, mü’minleri müjdelemektedir.

Yine bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey kulum, sen yoksullara sadaka ver ki, ben de sana vereyim.” (Müslim, Zekât, 11) Hz. Peygamber (s.a.s.) de meleklerin zekâtını verenlerin mallarının artırılması, vermeyenlerin de mallarının yok olması için Allah’a dua ettiklerini bildirmiştir.  (Buharî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 17)

3. Zekât ve sadaka, mal sahibinin gönlünü arıtır, kişiyi cimrilik ve hasislikten kurtarır. İnsanın kendisine ve çevresine zarar veren kötü huylardan birisi de cimriliktir. Zekât insanın bu sevilmeyen huydan kurtulmasını ve ahlâken yükselmesini sağlar.  Nitekim Cenâb-ı Hak, “Eli sıkı olma” (İsrâ, 17/29) buyurarak, mü’minleri cimrilikten sakındırmış, nefsinin cimriliğinden korunanların kurtuluşa ereceğini bildirmiştir. (Tegâbun, 64/16)

4. Zekât ve sadaka, insandaki mal biriktirme hırsını giderir, kişinin dünyaya meylini azaltır. Her şeyin fazlası zararlı olduğu gibi, mala karşı aşırı düşkünlük de zararlıdır. Çünkü bu durumdaki bir insan kazanç temin etmede helal-haram sınırlarını gözetemez; meşru yahut gayr-ı meşrû yollardan malını çoğaltmaya çalışır. İşte zekât ve sadaka sayesinde Müslüman, mülkün gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunun ve Allah’ın verdiği malı yine O’nun istediği şekilde sarfetmesi gerektiğinin şuuruna varır.

(Haftaya devam edecek)