24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 3, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 973

Tasavvufi Terimler – 8 Edep (Adap)

0

Unutmamak gerekir ki Devleti Ali Osmanî edep temeli üzere kurulmuştur.

Edep aklın tercümanıdır.

İnsanlar edebi kadar akıllı,

Aklı kadar şerefli,

Şerefi kadar kıymetlidir.

Arifler önce usul sonra vusul demişlerdir.

Usulüne uygun hareket edersen hedefine varırsın

Yoksa yolda kalırsın.

Abdullah b. Mübarek

“Biz ilimden çok edebe muhtacız.

Hak yolunun girenlerin ana sermayesi edeptir” buyurmuştur.

Tasavvufta yol almak edeple olur.

Edep her şeyi yerli yerinde ve gereğince yapmaktır.

Edebin birkaç basamağı vardır.

Onları kısaca izah etmeye çalışalım.

1. Basamak: İnsanları elinle, dilinle, ağız ve beden kokunla rahatsız etmemektir.

Elinle lüzumsuz davranışlarda bulunma

Dilinle kaba kırıcı olma, argo ve müstehcen konuşma

Soğan sarımsak yiyip ağzı ve nefesi kokar bir şekilde toplum içerisine girme.

Ayrıca ağır kokular sürünecekte topluma girme

Terini sırtında kurutma

 Üşenme sıkça çamaşır değiştir.

Ter kokunu millete çektirme.

Milletin burun direğini sızlatma.

Konuşurken nefesin muhatabın yüzünü ısıtmasın

2. Basamak: Başkalarını hor ve hakir görme.

Zengin ve muktedir insanların önünde eğilme.

İnsanlara yaranmaya çalışma.

Başkalarından dünyevi çıkar bekleme

3. Basamak: Kötülüğü ve kötü insanları örnek alma.

Herkesin kötülüğü kendine zarar verir.

Başkalarının ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışma.

Kusurunu da hoş görerek ilgisiz kalma.

Lisanî münasiple vazgeçirmeye çalış.

4. Basamak: Dünyaya aşırı derecede meyletme.

Helâlı haramı bir birine karıştırma

Allah (cc) sevgisinin bütün sevgilerin üzerinde olduğunu bil.

Seven sevdiğini kıracak, üzecek ve kızdıracak bir iş yapmamaya çalışır.

En azından üzmeyi ve kırmayı alışkanlık haline getirmez

Edep kalpte, sözde ve fiilde olur.

Ayrıca Allah(cc) a

Peygamber(sav)e

Kuran- ı Kerim’e

Din âlimlerine ve mutasavvıflara yani sadati kiramlara karşıda edep önemlidir.

Allah(cc) karşı edep emir ve yasaklarının yanında ince ayrıntılarına kadar dini meselelere riayet etmekle olur.

En azından Allah lafzını duyunca (cc) celle celaluhu diyor rmusun?

Peygambere karşı edep yaşantısını benimsemek

Sünnetlerine dikkat etmek ismi anılınca salâvat getirmekle olur.

Peygamberi(sav) in sofra adabına dikkat edilse insanlar obez olur mu?

Kurana karşı edep öğrenmek, okumak, anlamak ve yaşamakla olur.

Unutmamak gerekir ki Devleti Ali Osmanî edep temeli üzere kurulmuştur

Altı asır insanlığa adalet ve medeniyet götürmüştür

Edep nezaket, zarafet ve letafettir.

Müslüman’a ve sufiye yakışanda budur.

Unutmayalım ki yaşadığımız sıkıntıların birçoğu edep noksanlığı yüzümdendir

Günahsız yarınlarda buluşmak temennisiyle…

Neden Anayasa

Ülkenin en önemli konusu Anayasa imiş gibi Meclis Başkanı yeniden seçilir seçilmez Anayasa’nın peşine düşmüştür.

Peki, Size soruyorum;

Şu aşamada en önemli meselemiz Anayasa mı?

İslam Dünyası’nın içine düş(ürül)düğü durum ortada iken, etrafımız kan gölüne dönmüş iken, Türk Dünyası Irak’ta ve Çin’de katliamlarla sarsılırken, biz Anayasa mı düşünelim? Herşeyimizi bırakalım ve bütün enerjimizi Anayasa’ya mı harcayalım?

Dolar bu kadar fırlamışken, bunun çok ciddi tehlikeleri ortada iken, ekonominin Merkez Bankası’nın bastırması ve teyakkuzu ile ayakta durmaya çalışırken, işi gücü bırakıp ille de Anayasa mı diyelim? Meclis Başkanının bu aceleciliği ne için?

Başbakan’ın hiç olmazsa anlaştığımız 48 maddeyi bir haftada çıkaralım tez canlılığının altında yatan nedir?

Anayasa’da bu anlaşılan maddeler de değişirse bütün işlerimiz ve yukarıda saydığımız bütün meseleler halledilecek mi? Bu sorulara vereceğiniz cevap, hayır hiç bir şey hallolmaz olacağına göre, şimdi esas can alıcı soruyu soruyorum; Peki, neden Anayasa, neden, neden?

Bu sorunun cevabını ben size vereyim: Ülkemizin ve devletimizin Milli-Üniter(tekil) yapısının bozulması için kalan son kale Anayasa da onun için. Başbakan’ı getiren güçler, Anayasa konusunda kendilerine verilen sürede istedikleri değişim olmadığı için zaten kendisini istememişlerdi.

Elbette, istememenin tek nedeni bu değil, ama, en önemli nedeni budur. Işte, şimdi, bu istememenin bir an evvel giderilip yeniden istenen duruma gelebilmek için bu Anayasa’nın değişmesi gerekmektedir. Bugüne kadar MHP ve CHP’nin içerisindeki hassas güçlerin direnciyle karşılaşan iktidar, Anayasa değişimini, egemen güçlerin istediği gibi değiştirmeyi başaramadılar.

Teröristbaşının hapisten bir yolunu bulup çıkarmanın çarelerinin arandığı şu ortamda, Anayasa’yı düşünmek, Anayasa ile uğraşmak boşuna emek harcamak demek değil midir?

Ama, hayır ille de Anayasa?

Yusuf HALLAÇOĞLU Hoca, basına yansıyan beyanatında terçristbaşının çıkarılma çalışmaları yapıldığını, kısa sürede çıkarılabileceğini söylerken, her konuda, herkese, herşeyi söyleyen Başbakan  bu konuda gıkını çıkarmamaktadır. Galiba, Kasımpaşalılık ve yiğitlik bu konuda geçerli olmamaktadır.

MHP ce CHP’nin hassas kadroları Anayasa değişikliği konusunda bugüne kadar sürdürdükleri mücadeleyi daha da artırarak sürdürmelidirler. Gerekirse, Meclisten ayrılma pahasına da olsa, Anayasa’nın daha önce defalarca söylediğimiz maddelerinin, yani Milli ve Üniter yapıyı bozacak maddelerinin değişmemesi için sonuna kadar mücadelelerine devam etmelidirler.

Ülkenin çözülmemesinin son adımı Anayasa’nın değişmemesidir. Yoksa, mevcut iktidar bugüne kadar yaptıklarıyla zaten kuruluş ilke ve felsefenin temelini oluşturan Milli ve Üniter yapıyı değiştime konusunda ciddi bir mesafe kat etmiştir. Ama, bütün yapılanların son noktası ANAYASA’dır. Bugüne kadar yapılanlar, yeni bir iktidarla zor da olsa değiştirilebilir, ama, Anayasa değişirse, o zaman her iktidarın bu değişimi eski haline getirmesi sayı anlamında mümkün olamayabilir. Bu nedenle, mevcut meclis sayısı açısından Milli hassasiyeti yüksek olanlara büyük görevler düşmektedir.

Bu arada, bir konuyu daha hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Devletimizin Milli ve Üniter yapısını değiştirmek sadece MHP ve CHP’deki hassas güçlere düşmemektedir.

Peki, başka kime düşer dediğinizi duyuyorum.

Mecliste ve Meclis dışında, AKP’de de Milli ve Üniter yapının değişmesini istemeyen kadroların var olduklarını göstermeleri için zamanın bu zaman olduğunu düşünüyorum. Bu kadrolar, bugüne kadar yaşananlarda kendilerini haklı çıkaracak bir takım argümanlar ileri sürmüş ve gerçekten öyle düşünmüş olabilirler. Ama, devletin temel yapısının değişimi konusunda gösterecekleri tavır tarihi bir tavırdır ve sorumluluğu da tarihidir.

23 Nisan 1920’de  kurulan Birinci Mecliste de büyük kavgalar oldu ve birbirlerine en büyük ve ağır suçlamalarla yapılan hararetli tartışmalar oldu. Ama, nihai noktada ve daima SÖZ KONUSU VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR demeyi bildikleri için bu ülkede Müslüman Türk kimliğimizle hala ve herşeye rağmen yaşamaya şimdilik devam ediyoruz.

 

Adaletin Bu mu Dünya

Bir millet ancak adaletle medenileşir, ebedileşir. Adalet bulunmayan yerde gerilik, kötülük zulüm ve huzursuzluk vardır. Bir memlekette adalet kurumları sağlam kaldıkça diğer kurumların ciddi suretle bozulmalarına imkan yoktur.

Eğer bir memleket halkı adalete inanmaz hale gelirse, adalet kurumlarının halkın itimadını sarsacak işler yaptığı görülürse o rejim çürümüş demektir. Anarşi ve terör baş gösterir. Herkes hakkını kendi aramaya kalkarsa o rejim batar.

Bu gün adalet mefhumunun en yüksek ifade vesilesi adliye olmuştur. Dünyada adalet kadar ilahi hiçbir erdem yoktur. Adalet hava gibidir. Onsuz yaşanmaz. Adli kudret kadar vatandaşlar üzerinde doğrudan doğruya etkili olan hiçbir kuvvet yoktur. Bu kudreti elinde bulunduranların metin, zeki, anlayışlı alçak gönüllü, kudretli ve uyanık olmaları gerekmektedir.

Hâkimlik mesleği kadar dünya da hiçbir meslek yoktur ki kutsi ve ilahi olsun Dünyada adliyeciler kadar milletin ızdıraplarını damla damla içine doldurmuş, o acıları yudum yudum içmiş kim vardır? İşte bunun için hâkim olmak Allaha yaklaşmaktır.

Bu gün Türkiye, bir hukuk, hak ve adalet devleti haline gelme gayreti içerisindedir. Cumhuriyet Türkiyesinin yoksulluk içinde bulunan adalet kurumlarının tam bir huzur ve bağımsızlık içinde çalışması adli kudreti elinde tutanların, şahısların da görülen kusurların ortadan kaldırılması antidemokratik olan adli mevzuatın ıslah edilmesi ve adliyelerin yeterli bina ve personel ve araç gereç bakımından çağın gerektirdiği şekilde donatılması halinde Türk hâkimleri, adli ve bi-taraf kararlar vereceklerdir.

Zenginliğin, barışın ve sosyal adaletin hüküm sürdüğü bir dün yaratma isteği yine her zaman ki kadar soylu ve her zaman ki kadar geniş biçimde paylaşılan bir istektir. Fakat böyle bir dünya eski temeller üzerinde yükselemez.

 

Din Davasının Milliyetsizleştirilmesi – I

Bu toprakların İslâm’la ve Türklükle mayalanmasında Gazi Dervişlerin bin senelik emeği var. “Pîr-i Türkistan” Hoca Ahmet Yesevî‘nin talebeleri Alp Erenler, Hünkâr Hacı Bektaş Velîler, Sarı Saltuklar, Geyikli Babalar, Güvenç Abdallar, Barak Babalar, Hacı Bayram Velîler, Somuncu Babalar; sadece Anadolu’nun değil Rumeli’nin de medeniyetimize dâhil olmasında rol oynadılar.

Selçuklu gibi Osmanlı‘nın kuruluşunda da Âhiyân-ı Rûm (Anadolu’un meslek ahlâklı cesur esnafları), Abdalân-ı Rûm (Anadolu’nun derin dervişleri), Bacıyân-ı Rûm (Anadolu’nun genç kız ve kadınları) ve Fetayân-ı Rûm (Anadolu delikanlıları) örgütleri sahne alır. Pirleri Âhi Evran‘dır. Hem Ankara‘da 7 asır önceki ‘ilk cumhuriyet‘imizi kuran onlardır hem de kardeşlik ve dayanışmanın Türk yiğitliği / İslâm ermişliğiyle buluşturarak bu üçlü sacayağıyla Bizans ateşine gem vuranlardır onlar.

Sonrasındaki 6 asır boyunca da hamiyet hissiyle her savaşın ya hutbe-mevize ya da – az çok- cephe kısmında yer aldılar. Olmadı, isyan hareketlerinin önünde gittiler. Doğru yada yanlış, bizim tarihimizdeki isyanlar hep dinî karakterlidir; daha doğrusu öyle idi.

E şimdi noooldi? 1.Din adamlarının hamiyet duygusu kayboldu. Hamiyet-i diniye; yer yer varmış gibi, hamiyet-i milliye ise kırklara karışmış gibi.. 2.Din adamları pısırıklaştı, sünepeleşti, korkaklaştı. Mücadele âyetleri, cesaret hadisleri okudular ama tavuk gibiydiler. Cami-mescit dışında hep sustular, pustular. Açıktan hiç konuşamadılar ancak dedikodu mahiyetinde arkadan lakırdı ve gıybet hariç.. 3.Din adamlarımız haymatloslaştı, milliyetsizleştirildi. Türk Milleti, vatan, bayrak, cumhuriyet dendiğinde hep tuvaletteymiş gibi ıkınıp sıkındılar. Milliyeti Ajda Pekkan‘ın “Bir Günah Gibi”si gibi algıladılar.

Nassii? Yani bu iş nasıl oldu? 1-Son iki asırdır cehaleti meşhur olan Türkistan ulemasının cibilliyeti muhtelif tariklerle eş zamanlı olarak Türkiye’ye de geldi. 2-Cumhuriyeti kuran kadroya din-iman deyu yapılan muhalefet, iktidar olabilmek için onların milliyetçiliğini tekfir ederek aşma cihetine gitti. 3-Zekât-fitre parasıyla okuyan, İmam-Hatiplerde ve Kuran Kurslarında dayakla-kötekle yetiştirilen, sonrasında da okuma-üflemenin taban fiyatlarına bağlı ve hem devlet tarafından maaşlı hem de devlete sövmeye meraklı bir yaman çelişkiye soğan doğrandı.

Cemil Meriç der ki: “Kendi milliyetinin kültürünü, medeniyetini inkâr ve ihtikâr eden medeniyetinden sâkıt olur. Onun adına konuşma hakkını kaybeder.” Seccadesi uzayda içi boş gezen, namaz ve kıraat yorgunu bu nesli ve meslek örgütünü tek tribün sloganları milliyetsizlik olduğu halde tekrar bu millete ve bu mübarek topraklara kazandırmak zorundayız.

İşbu sebepten ilk mektep derslerine (Bkz: Ali, topu at! Dikkat!) başlıyoruz:

Adı; kendisini, soyadı; ailesini, boyu-köyü; sülalesini – kabilesini, kasabası-kenti; kültür dairesini, ülkesi-milleti; medeniyetini, dini; ümmetini, gezegeni ise insaniyetini açıklar. Bu dairevî sarmal baştan sona geldiğinde tur tamamlanmış olur. Aradan herhangi birini çıkaransa doğal düzeni bozmuş olur, aynen tabiatı tahrip gibi. Neymiş; aşk ile bir daha: Bir Günah Gibi..

Öbür dinlere kameramızı çevirmiyoruz; elde bir. Belki arkası gelir, belki arka sıradakiler gaza gelir.

Kalbim Kırık

Bir bahardım şimdi güzüm,
Gaflet gecem ve gündüzüm,
Neden hiç kızarmaz yüzüm.
Kibrim fazla yok vakarım?
Ar duymayan bir sakarım.

Nefis çok toy sarpa yollar,
Şeytan sinmiş fırsat kollar,
Günah her gün ecri sollar.
Hala gafletle bakarım,
Bir şaşkınım çok sakarım.

Hep konuştu dilim boşa,
Amellerim gitmez hoşa,
Sona geldim koşa koşa.
Bu dünyaya mıh çakarım,
İş bilmeyen bir sakarım.

Haz alamam hularımdan,
Şerler tutmuş fularımdan,
Kimse içmez sularımdan.
Boz bulanık bir akarım,
Boynu bükük bir sakarım.

Ömür bitti düştüm derde,
Kapanırken bu son perde,
Işık lazım lamba nerde?
Yol karanlık ne yakarım?
Hem amayım hem sakarım.

Utanıyorum kendimden,
Yaş taşıyor göz bendimden,
Habibullah efendimden.
Müjde uman günahkarım,
Kalbim kırık ve sakarım.

“Şuursuz Milliyetseverlik”

Başbakan RTE, Gezi Olayları’na katılanlar için “Geldiler, geçtiler, gittiler” deyimini kullandı. Tıpkı Cumhuriyet Mitingleri gibi…

Bunun böyle olacağı belliydi. Defalarca söyledim: “Gezi Olayları’na katılan insanlarımız milliyetsever, vatansever ve yurtsever olabilir. Ancak davranışlara bir şuursuzluk hakimdir ve samimi olarak muhalefet etmeye çalışan bu insanlarımızın bir stratejisi yoktur” diye… Ve müthiş tepki topladım.

Ancak Başbakan RTE‘nin “Geldiler, geçtiler, gittiler”  ifadesinden sonra çok haklı çıktığımı düşünüyorum. Gerçekten kendilerini milliyetsever, vatansever ve yurtsever olarak adlandırabileceğimiz samimi muhalefet yapan bu kitle, bir “sel” gibi gelip geçmiştir. Bana göre böylece muhalif bu kitlenin gazı alınmıştır.

Her yapılan işin muhakkak bir stratejisi olmalıdır. Strateji sözlük anlamına göre “Önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yol”dur. Yine başka bir ifade ile strateji;benimsenen politikalardan azami verim almak amacıyla; politik, ekonomik, psikolojik güçleri bir arada kullanma sanatını destekleyen bir bilim dalıdır. Strateji; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel alanlarla ilgili mücadelede; diplomatik baskı, ekonomik sızma, yardım, boykot, ambargo, kültürel nüfuz, yıkıcı faaliyet, askeri tehdit gibi vasıtalarla; kullanılan hasım tarafın manevralarını boşa çıkarmak ve tarafların reaksiyonlarını hesaplayarak süreci düzenlemek ile ortaya konulur.

Gezi Olayları’na katılan insanların büyük bir çoğunluğu samimidir. Ancak izlediğimiz kadar ile olaylar, daha sonra marjinal gruplar ile dış güçlerin kontrolüne girerek amacından sapmış ve boyut değiştirmiştir. Böylece kimin kontrolünde olduğu belli olmayan marjinal gruplar ve dış güçler ile Başbakan RTE’nin, kendiliğinden doğan mukavemet olarak tarif edebileceğimiz doğal muhalefetin boşa çıkarılmasından fayda sağlama stratejileri, bugün itibarı ile başarılı olmuştur.

Kara propagandanın, halka konuşturduğu en büyük söylem ve oluşturduğu algı  “AKP ve RTE’nin alternatifsiz olduğu” ve “muhalefet partileri ve onların mevcut liderleri ile bu işin yürümeyeceği”dir.

Taksiye bindiğinizde, berbere gittiğinizde, bir yerde oturup çay içtiğinizde; hep benzer sözleri duyarsınız… Aynı şeyler Gezi Olayları’na katılanlara da sorulduğunda, içerik olarak benzer cevaplar verilmiştir.

Günümüzde Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların müsebbibi kimdir diye sorsanız neredeyse toplumun çoğunluğundan “muhalefet ve muhalefet liderleri”dir cevabını alacaksınız. Bu bir kara mizahtır!

Bu şunu gösteriyor ki; toplumun genelinde psikolojik yöntemler kullanılmak sureti ile bir algı yaratılmıştır. İşte onun için Başbakan RTE, kendi stratejisinden sonuç alıyor ve çok rahatlıkla “geldiler, geçtiler, gittiler” diyebiliyor.

Türkiye’nin ezici bir çoğunluğunun milliyetsever, vatansever, yurtsever olduğundan hiç kuşkum yok. Ancak bu şuurlu ve stratejik bir çalışmaya dönüşen sevgi ve bağlılık değildir. Hasım güçler; bunu bildikleri için sıkıştıklarında Atatürk’ü, Türk Bayrağını, Türk olgusunu ve hatta Üç Hilalli bayrakları kullanmaya, milli duygu ve düşünceleri istismar etmeye kalkmaktadır. Daha önce yazdım, Türklükle problemi olan cemaatin Türkçe Olimpiyatı yapması, Türk Okulları açması, RTE’nin evlere Türk Bayraklarının asılmasını istemesi, marjinal sol grupların “katil devlet hesap verecek” sloganları ile yürürken  Atatürk posterleri ve Türk bayrakları taşıması, bunların en belirgin örneğidir. Halbuki bugün Güneydoğu’nun neredeyse pkk’ya teslim edildiğini konuştuğumuz günleri yaşıyoruz.

Şimdi yapılacak iş; insanlarımızın tamamına yakınının sahip olduğu bu temiz milliyetseverlik, vatanseverlik ve yurtseverlik olarak tanımlayabileceğimiz duygu ve düşüncelerini; şuurlu hale getirerek bir stratejiye oturtmaktır.

Bu nedenle yapılacak işlerin birincisi, demokratik sistemde seçimle gelen seçimle gidecektir prensibi gereği iktidar partisinin alternatifinin muhalefet partileri olduğuna halkı inandırmaktır. İkincisi, muhalefet mutlaka bir partiyi tek başına iktidara getirmek için yapılmalıdır. Üçüncüsü, bunlar için her türlü kara propagandaya boyun eğmeksizin bir lider etrafında toplanılmalıdır. Dördüncüsü, yapılacak bütün işler, bu şekilde siyasete kanalize edilmeli ve seçimlerde sonuç alınmalıdır.

Yoksa yapılan bütün iyi niyetli girişimlere rağmen, çabalar güdük kalacak ve dış güçler ile yerli işbirlikçilerin desteklediği iktidar, iş başında kalmaya devam edecektir. Bakın ben size tavsiye ettiğimi uyguluyorum ve bu iktidarın alternatifi olarak gördüğüm Devlet Bahçeli ve MHP’yi; büyük bir sabır, inanç ve disiplinle destekliyorum. Çünkü düzenli damlayan bir su zerresinin taş gibi bir mermeri parçaladığını biliyorum. Gelin benim dediğimi beğenmiyorsanız sizde bir teklifte bulunun. Eğer sizinkisi akla yatkınsa onu uygulayalım. Ama yeter ki şuurlu yani bilinçli ve birlikte hareket edelim ve de bir stratejimiz olsun. Biz inarız ki “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” Aksi halde sahip olduğumuz şuursuzluk ve strateji yokluğu nedeni ile bugün olduğu gibi daima tuzağa düşer ve netice alamayız.

Dilipak’ın Komplo Teorisi ve Özeleştirisi

Yeni Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak geçen hafta dört yazı ile hem iktidarda olanları eleştiren ve hem de “bizden” kabul ettiği bu ekibin zafiyetlerinin de kullanılacağı müthiş bir komplo teorisinden bahsetti.

1AKP ve ona destek veren cemaat, tarikat ve sivil toplum kuruluşlarında gördüğü zafiyetleri Dilipak yazılarında özetle şöyle ifade ediyor:

•a-     “En zayıf yanımız kadın, para ve koltuk merakı” diyor Dilipak. ‘Siyasette, bürokraside ve iş dünyasında kadın konusunun çok iş yaptığını’ ve ‘piyasaya kadın yetişmediğini’ ifade ediyor.

Tabii kadın ve kaset meselesi bir arada yürüyor. “Arada bir birini deşifre edip, medyanın önüne atıp linç ederler, sonra da onu ötekilere gösterip kurbanları ile pazarlık ederler.. İktidardakiler her zaman bu yöntemle tehdit ve şantajla baskı altında tutulmaya çalışılır.. İstihbarat örgütleri de bu işin içinde.. Bazen yıllarca bekletirler, gün gelir pazarlığa otururlar.

“Bazen ‘dehşet dengesi‘ oluşturur bu kasetler, belgeler..  ‘Deme-derim’ noktasına gelirsiniz.. Kaset alır, kaset satarsanız..” (Dilipak, “Keşke Erdoğan partisini, kabinesini ve belediyeleri uyarsa” dediğine göre, demek ki kaset piyasası sadece Baykal’ın ve MHP’li yöneticilerin kasetlerinden ibaret değil. İktidardakilerin kasetleri de varsa acaba açıklanmaları ne karşılığında önlenebildi?RS)

•b-     Dilipak, bazı belediyeler ve bakanlıklardaki rüşvetler, haksız ihaleler gibi yollarla, çok ve haram para kazanan muktedirlerin başına gelenleri şöyle sıralıyor: “Paranızı yurtdışına çıkarmak ya da dışarıdaki paranızı getirmek için birilerine ihtiyacınız var. Paranız çoksa, Amerikalı yahut Alman, İngiliz ortağım olsun istersiniz. Olmasın değil de, korunmak için birilerine yaslanma gereği duyduğunuz da elinizi verdiğinizde kolunuzu kurtarmanız zor.

•c-      Dilipak’ın diğer önemli tespiti de, makam ve güç kullanımındaki adaletsizlik. “Birtakım grupların bürokraside mevzi kazanma gayretleri yüzünden görüntü hiç de iç açıcı değil.. Şu tarikat, hemşericilik yüzünden koltuk kapma olayına artık bir ‘dur’ desek!” diyen Dilipak, işin ehline verilmediğini, ihaleyi hak edenin almadığını, hemşericilik, din, mezhep, tarikat milliyetçiliği ve partizanlık yapıldığını görerek bu zafiyetlere son verilmesi gerektiğini söylüyor.

Böylece “bunlar önce mücahitti, sonra müteahhit oldular. Şimdi de her şeye müsait oldular” sözündeki müsait olunan şeylerden örnekler veriyor.

*****

2- KOMPLO TEORİSİ: A. Dilipak’ın aktardığı komplo planına göre yakında dehşetengiz gelişmeler olacak:

•a-     Ağustos ortalarından itibaren nokta hedeflere saldıracaklar. Bir yandan da kaset savaşları, yolsuzluk dosyaları gelecek gündeme. Bakarsınız MOSSAD, MUHABERAT bir şekilde servis eder bu bilgileri. İnternet üzerinden yayınlarlar.

AK Parti’den 50 kadar milletvekilini koparmayı planlıyorlar. Cemaate yakın çevreleri de yanlarına alıp bir CHP-MHP-yeni oluşum koalisyonu kuracaklar. AK Parti’yi muhalefete itecekler. Daha sonra da ikinci bir hamle ile bir o kadar daha milletvekilini, tehditle, şantajla, menfaat temin ederek yanlarına alacaklar.”

Dilipak, Eylülden itibaren öğrenci eylemleri, Marksist grupların sokak hareketleri, Tuncelililer ve Nusayrilerin provokasyonu, Gezi Grubu ve Ergenekon’un aktif unsurlarının devreye sokulmasıyla ve piyasanın manipüle edilmesi, Suriye Meselesinin kaşınması, çözüm sürecine karşı Kürt grupların eylemleri ile yaratılacak bir kargaşa ortamıyla hükümetin düşürülmeye çalışılacağını anlatıyor.

Buna karşılık hükümetten 28 Şubat sürecinde yeni dalgalar, Gezi Meselesinin medya ve finans ayağının üzerine gitmesi gibi hamleler bekliyor.

•b-     “İki gündür o uçkur ve rüşvet hikâyelerini boşuna yazmadım. AK Parti bir yandan gelecek yerel seçimler için yenilenecek adaylar konusunda titiz bir çalışma başlatmalı, bir yandan da seçim sathı mailini beklemeden kabinesini revize etmeli. Tehdit ve şantaja açık adamları da çağırıp, oyuna gelmemeleri konusunda uyarılmaları gerek.

Keşke Erdoğan parti teşkilatındaki isimleri de bir kez daha gözden geçirse, ne iyi eder. O koltuğa oturunca, o mührü alınca insanlara bir haller oluyor!

Duyuyorum, şimdiden birileri yeni oluşuma yanaşma derdinde. Kimileri kendi aralarında bakanlıkları paylaşmaya başlamış bile. Başbakan adaylarını yazmışlar.”

*****

Abdurrahman Dilipak’tan bu kadar geniş alıntı yapmamın sebebi, AKP yandaşı ve Başbakan’ın âkil heyetine seçtiği bir yazarın, muktedirlerde herkesin gördüğü ve fakat yazamadığı zafiyetleri yazabilmiş olması. Komplo teorisi kısmını ise iktidara yakın olanların içinde bulunduğu ruh halini göstermesi bakımından önemli buldum.

AKP’nin Mısır darbesini kendisine yapılmış gibi bir psikoloji içinde değerlendirmesi ve en küçük bir toplumsal hareketi “iktidarı düşürme suçu” olarak nitelendirmesi bu korku ve vehim halini kısmen gösteriyordu. Fakat Dilipak’ın anlattığı komplo teorisi bu halin boyutunu iyice açıklığa kavuşturmakta.

Dilipak’ın bu yazılarında esas değerli bulduğum kısımlar ise içeriden biri olarak AKP ve yandaşları adına yaptığı aşağıdaki özeleştiriler. Bunlara benim ilave edebileceğim bir husus yok.

*****

3- DİLİPAK’IN AKP VE YANDAŞLARI ADINA ÖZELEŞTİRİSİ:

Aşağıdaki tespitleri okuyan birileri bana kızmasın. Bu cümleler de benim değil Dilipak’ın:

Bu iktidar döneminde zengin olan birtakım insanlar, sahip oldukları, kazandıkları paraları nasıl kazandılar ve nerede harcıyorlar bakmak gerek.

Bunlar kazandıkları paraları, kendilerine haklı ya da haksız şekilde kazandıranlardan daha çok seviyor olabilirler ve yarın servetlerini korumak için kendine bu imkânı sağlayanların aleyhine, başkaları ile işbirliği yapabilirler.

Mukaddeslerine ihanet edenler kime ihanet etmez ki! Korkarım AK Parti iktidarı döneminde zengin olan kimileri, yarın mamaları kesildiğinde hemen saf değiştirirler. Hep daha fazlasını isteyeceklerdir.

Ama bu iş böyle gitmez. Topyekûn bir toparlanmaya ihtiyacımız var. ‘İnni küntü minezzalimiyn’ (Şüphesiz ki ben zalimlerdenim) diye başlayın işe isterseniz. Biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmeyecek olursak, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.

Hz. Yunus bile, kavminin başına gelenlerle ilgili olarak “şüphesiz ki ben zalimlerdenim” derken, bizimkiler liderlerine, örgütlerine, şeyhlerine toz kondurmuyorlar.”

Medine’ye Varamayanlara ve Gül Kokusu Duyamayanlara…

Adına yaşamak dediğin bu soytarılığı tek celsede boşamak ve esarete başkaldırmak içindir bu damarlarımdaki kanı azat edişim.  Artık yalnız ve yanlış yaşıyorum. Artık her savaşın tellalı, her hainin cellâdı ve her kancık pusunun mirasçısıyım. Birer birer kazıyarak zamandan ve mekândan kemirgenleri, leş yiyicileri ve sürüngenleri ve sabahlara kadar geviş getirenleri; usu usul yıkılırken saltanatlar ve yer yarıldığında ve dürüldüğünde güneş, savrulduğunda dağlar, titreyişleriniz kalacak geriye sadece. Bir de feryadınız, çaresizliğiniz, çığlıklarınız ve korkulu suratlarınız. Ay ikiye, Kızıldeniz on ikiye bölündüğünde de ve bir sayha ile donup kaldığınızda da böyleydiniz siz.

Artık yalnız ve yanlış yaşıyorum. Kendi kendime, başıma buyruk ve sadece O’na kullukla yaşıyorum. Doymayan midelerinizden, dolmayan para keselerinizden ve azgınlığına gem vuramadığınız şehvetlerinizden, yıllar var ki biz babadan böyle gördük masallarıyla yetimi, öksüzü, yoksulu ve hastayı itelemelerinizden; gelgelelim dramatik sahneler içeren canlı yayınlarda, Timsah FM’de -dünyanın en duygusal kanalı- zerk edilen gözyaşı geçit törenlerinden tiksiniyorum artık.  İçki masalarında Atatürk, ihale pazarlıklarında Peygamber seviciliğinden, özgürlüğü açıklık; dindarlığı kapalılık derecesinde kutsamanın akılsızlığından ve yeryüzünde sadece yoksulun, yetimin ve öksüzün horlanmasından ve bu paraya ayarlı hassas düzenekli milyarlarca kimsesizler ordusu yaratan bu küresel çarkıfelekten nefret ediyorum.

Başkaldırıyorum… Artık başımı kaldırıyorum… 

Ey İbrahim! Devirdiğin putlar, Nemrutlar ve müşrik güruhlar; kimine uzay çağı kimine ahir zaman deminde marka marka, renk renk ve maske maske içimize sızıp muvahhid ruhlarımızı yakıyor. Milletinden bazıları Küresel Nemrutların zulüm maşası ve taşeron firması gibi dünyevi ayak işlerini yürütüyor.  Ey İbrahim! Nerdesin? Ateş, içine girecek yürek; dünya, kendinden kaçacak mümin arıyor.

Ey Nebi! Hani tamamlamak için gönderildiğin güzel ahlakın nerede? Sen ki yetimdin ve en çok yetimleri severdin, kollardın. Sen ki gariptin; en çok gariplere yardım ederdin ve İslam’ı garip, garibi de İslam’ın mihmandarı eyleyerek gariplere müjdeler getirdin. Sen ki doyurduğun yoksuldan daha ihtiyaç sahibiydin de hep şefkatinle mütebessim ve cömertliğinle en zengindin.

Müminlere karşı merhametli; ama zalimlere karşı şiddetli Ömer, iki günü birbirine eşit olmayacak kadar çalışkan; ama en çok sevdiklerinden infak edecek kadar Ebu Bekir nerede? Açık sınırının altında milyonlarca insan çalıştıranlar, Yaradan’ın “Mülk Allah’ındır.” ikazını sakal-başörtüsü cihadı aşkıyla kamufle edip milyon dolarlık malikanelerde ve arabalarda hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için didişenler ve yiyişenler, vicdani mastürbasyon adına her Ramazan iftar çadırlarında reklam yapanlar ve caka satanlar… Kaç yetimin başını okşadınız? Kaç yoksulu doyurdunuz ve kaç çıplak giydirdiniz?

Zekâtlarınızla, sadakalarınızla ve en çok Allah’a yakın olmak arzunuzla ve bir gün mutlaka O’na döndürüleceğinizin imanıyla kaç garip sofrasında aynı tastan en bereketli çorbalara ekmek bandırıp, yoksulluğu bölüştünüz.

Ey İman Edenler! İman ediniz. Fakirin zenginde, kısanın uzunda ve mazlumun zalimde olan hakkına iman ediniz. Din gününe ve mülkün sahibine, mülk verdiklerinin imtihanına ve azabına; vermediklerinin sabrına ve mükâfatına iman ediniz. Ramazan çadırlarında nefsinizin şıkırdamaları riyakârlığında ayağınıza çağırarak değil, yoksulu kenar mahallelerde, döküntü meskenlerde ve sokaklarda, banklarda ve Allah için seviniz; doyurunuz ve giydiriniz…

Ey Medine’ye varamayanlara ve gül kokusu duyamayanlar! İşte yetimler, yoksullar, garipler ve işte onların taranmamış saçları, endişeli yüzleri, virane gönülleri…  Mekke ve Medine sevdalıları! Otobüsün kalkıyor….

Kaliteli Yaşamda Adaptasyon Yeteneği

İnsan hayatı tek düze değildir. Her an bilinen veya bilinmeyen, beklenen veya beklenmeyen, kontrolümüzde olan veya   olmayan birçok değişikliklerle karşı karşıya kalırız. Bizler bir çok eylemi önceden planlasak da, “insan kurar, kader güler” güzel sözünün gereği, çoğu zaman planladığımız eylem ve zamanlar bizim beklemediğimiz bir şekle dönüşüverir. Artık karşımızda yeni ve beklenmeyen bir durum vardır. Yeni durum bizim ona uymamızı isteyecek biz ise, muhtemelen direneceğiz. Çünkü hesapta olmayan bir durum ortaya çıkmış durumdadır ve muhtemelen de keyfimiz kaçmıştır.

Yeni ortaya çıkan durumların çoğu da olumsuz özelliktedir. Güzel olan durumlar olsa da, bunlar daha nadir olarak karşımıza çıkar.

1. Ailecek bu pazar pikniğe gitmek için çok güzel bir plan yaptınız. Her şeyler hazır, herkes mutlu ve istekli, piknikte geçireceği güzel ve kaliteli zamanları hayal ediyor. Ancak yolda beklenmeyen ve istenmeyen bir olumsuzluğun ortaya çıkması bütün planlarımızı alt üst ediyor. Arabanın arıza yapması, trafikte kazaya maruz kalınması, çocuğun elini kapıya kıstırması, hanımın elini kesmesi, trafikte bir özürle çözümlenebilecek aksaklığın karakollara taşınması, evde çakmağın unutulması, kasaptan alınan pirzolanın bozuk çıkması, kardeşlerin anlamsız bir kavgaya tutuşması, güvenlik nedeniyle çevirmede 4 saat alıkonulması, vb. gibi bir çok olumsuzluklarla karşılaşma ihtimalimiz vardır. 

2. Ailecek yurt dışı seyahate çıkıyorsunuz. Gittiğiniz ülkede pasaportunuzu, kimliğinizi veya paralarınızı çaldırdınız. Tatil zehir oldu.

3. Arkadaşınızla veya sevgilinizle buluşma yeri belirlediniz ve çok güzel bir program ayarladınız. Ancak arkadaşınız buluşma yerine bir türlü gelemiyor. Saatlerin geçmesine rağmen, telefonu da cevap vermiyor. Neden sonra arkadaşınızın telefonundan polis sizi arıyor ve arkadaşınızın kaza sonucu hastahane de ağır yaralı olduğunu söylüyor.

4. Fabrikanın satış temsilcileri sevinçle CEO’nun makamına gelip, bugüne kadar görülmemiş yoğunlukta bir sipariş aldıklarını heyecanla müjdeliyorlar. Temsilciler CEO tarafından tebrik edilip, ödüllendiriliyor. Ancak bir süre sonra ilgili firmadan bir mail geliyor. – Son aldığımız bilgilerin ışığında yaptığımız araştırmalar gereği sizinle çalışma imkanımız ortadan kalkmıştır. Özür dileriz.”

5. Her yıl normal sağlık kontrollerinizi yaptırıyorsunuz. Bilinçli ve yüksek düzeyde kaliteli bir hayat yaşamaya gayret eden birisiniz. Yine normal kontrollerinizi yaptırmaya gidiyorsunuz. Her yıl sağlam çıktığınız için, bu yıl da sağlam olacağınıza dair hiç kuşkunuz yok. Ancak hekiminiz, psikosomatik nedenlere bağlı sevimsiz bir hastalığın ilk bulgularına rastlıyor. 

6. İşten çok yorgun bir vaziyette eve geliyorsunuz. Eşim sofrayı hazırlamıştır, yemekten sonra bir de kahve yaptırayım, güzelce bir dinleneyim ve eşimle muhabbet edeyim diye düşünüyorsunuz. Ancak eve geldiğinizde evde kimse yok. Komşunuz eşinizin düşüp yaralandığını ve ambulansla hastaneye götürüldüğünü söylüyor.

7. Yaşlı babanızı aniden solunum yetmezliği sebebiyle, hastanenin aciline kaldırıyorsunuz. Müdahale edip ilk yardımı yapıyorlar ve eve gönderiliyorsunuz. Rahatladık derken gece tekrar rahatsızlanıyor ve yoğum bakıma alınıyor. Hemen de ölebilir, aylarca da yatabilir. Hangi duruma göre plan ve program yapacağız?

Örnekleri çoğaltabiliriz. Hayatımızın tamamını kontrol altında tutmaya imkanımız yok. Ancak alternatifli ve esnek düşünceler ve planlar hazırlayarak, her an her duruma hazırlıklı olarak, hazırladığımız planların da her an değişebileceğinin bilincinde olarak, esnek, dinamik ve yeni duruma adapte olabilecek bir uyum yeteneğini kendimizde geliştirmemiz gerekmektedir. 

İlk yapmamız gereken: Sevimsiz  yeni bir durumla karşılaştığımız zaman, asla ve asla; “Hay aksi şeytan”, “Allah kahretsin”, “Şimdi sırası mıydı”, “Bu da nereden çıktı”, “Bütün aksilikler de beni bulur zaten”, “İşte şimdi mahvolduk” vb. olumsuz ve negatif içerikli kısıtlayıcılara başvurulmamalıdır. Bu tür yaklaşımlar, problemi çözmek şöyle dursun, mevcut enerjimizi de alıp götürmekle birlikte, kendi kendimize panik yaratarak, ortamı kaosa döndürür. Genellikle de hata hata, aksilik  üstüne aksilik gelir. Ortada çözülmesi gereken bir kriz vardır ki, krizler krize girilerek çözülemez.

Peki, yapılması gereken nedir? Öncelikle planlarımızın gerçekleşmesi sürecinde bir sıkıntı yaşamamak için her türlü tedbiri almamız gerekir. Her şeye rağmen sevimsiz olayla karşılaşırsak, sakinlik ve sükuneti elden bırakmadan, “hayırdır inşallah”, “bunda da mutlaka bir hayır vardır”, “Sizin şer zannettiğiniz şeyde hayır vardır siz bilemezsiniz”, “bizim plan değişikliğe uğradı” vb. gibi güzel ve olumlu yaklaşımlarla, durumu yeniden değerlendirip, yeni durumun gereklerine en kısa zamanda isteyerek adapte olunmalıdır. Derhal yeni durumun taleplerine göre planlarımız, programlarımız ve hayallerimiz revize edilmeli; atalete, durgunluğa, yılgınlığa, pasifliğe, ümitsizliğe, karamsarlığa, düşmeden, sorun çözme yöntem ve tekniklerini kullanarak önümüzdeki problemleri usulünce çözmeliyiz. 

Yeni duruma geçmekte gecikir, hayal ettiğimiz eski planda ısrarı sürdürür, suçlu veya suçlular arar, mazeretler üretirsek, yeni duruma uyum ve adaptasyon yeteneğimizi olumsuz çalıştırdık demektir. Bu yaklaşım, çözüme değil, mevcut problemlerin amip gibi çoğalmasına hizmet edecektir.

Korku İmparatorluğu mu, Korkak İmparatorluk mu

Başlık son derece ilginç, elbette farkındayım.

Bu başlığın nedenlerini anlatacak ve hakkını vereceğim.

Ülkemizde, bir süreden şöyle bir inanış var: korku imparatorluğu oluşturuluyor.

Oysaki ben tam tersini söyleyeceğim: Ülkemizde korkak bir imparatorluk var.

Başbakan, bu milletten, bu halktan, bu toplumdan kor-ku-yor.

Başbakan, mezarlıkta ıslık çalanlar gibi, korkmadığını göstermek iççin, korkusuzmuş gibi davranıyor.

Başbakan’ın en yakınındaki yalaka takımı ve ülkedeki satılmış, sömürgeci kadrolar da bunu çok iyi biliyorlar ve sistemi bunun üzerine, yani, korkusuzmuş gibi davranma, gösterme üzerine kurmaya olağanüstü gayret sarf ediyorlar.

Şimdi bakın!

Birkaç çapulcu(!) yürüdü, birkaç kişi tencere tava, hep aynı hava(!) yaptı diye bu kadar

panik, bu kadar telaş, bu kadar sinir, bu kadar kavga, bu kadar ayrıştırma – ve hem de ülkeyi yönetme iddiasında bulunanlar için – neden acaba?

Bu birkaç çapulcu ve hep aynı havada tencere, tava çalan birkaç kişiye(!) bu kadar saldırı neden acaba?

Her şeyi göze alarak, daha düne kadar çok iyi ilişkiler içerisinde olduğu propagandası yapılan, görüşme süresi ile övünülen, karşılamaları ile gurur duyulan dünya ülkeleriyle bu kadar acımasızca kapışma gösterisi neyin ifadesi acaba?

Yüzde 50 oy aldığı İDDİA EDİLEN bir partinin, yüzde 13,5 oy almış bir partiye sığınması neden acaba, bu küçük(!!!!) partiyi taklit etmesi neden acaba? Örneğin; bayrağını terbiye boyutlarını aşarak kullanmak, 25 Mayısta Adana mitinginin yapıldığı saatte, Reyhanlı’da zoraki doldurma miting yapmaya çalışmak, 22 Haziran’da Erzurum mitinginden bir gün sonra, aynı yerde ve tamamen taklit miting yapmak gibi hareketler neden acaba?

Bakın, ülkenin bütün kadroları, ülkenin bütün konuşanları, karar vericileri hemen hemen tamamen elinizde olacak ve siz sürekli bir kavga, bir telaş ve bir panik halinde bulunacaksınız.

Bunun izahını kim yapabilir?

Ordu sessiz, ilk defa seyirci haline gelmiş. Dış destekle bu ortam oluşmuş.

Yargının durumu ortada.

Basın neredeyse tamamen kontrolünüze girmiş.

Dünya ülkeleri sürekli sizi över hale geldiğini pompalıyorsunuz.

Ülke ekonomisi, dünyanın en iyisi haline geldiğini sürekli iddia ediyorsunuz.

Yaptığınız hizmetlerin, inkâr edilemez boyutlarda olduğunu göğsünüz gere gere söylüyorsunuz.

Türk Milletini sömürerek şişmiş olan TÜSİAD üyeleri, rahatça ve Türk Milletini, şehitlerini, duygularını hiçe sayarak, sırf size destek için, hatta Fransa davetine bile katılmadan, Cizre’de halay çekip barış süreci yutturmacasına ortak oluyor.

Türkiye’nin en büyük STK’larından olan TOBB, akil adamlar ucubeliğine ortak oluyor ve size destek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Türkiye’nin esnaf kuruşlarının başı aynı ucubelikte yer almak için can atıyor.

Türkiye’nin en büyük sendikaları – TÜRKİYE KAMU-SEN HARİÇ – ele geçirilmiş ve pkk’ya teslimiyet demek olan barış süreci yutturmacasında görev almak için sıraya giriyor.

Basın, neredeyse tamamen kontrol altına alınmış. Birkaç tanesi hariç gazeteler, televizyonlar, yazarlar hep aynı davulu çalıyor. Yetmiyor, kıyıda, köşede kalan bazı gazete ve televizyonlar da kontrol altına alınıyor.

Peki, bütün bu gerçekler ortada iken, bu korku, bu panik, bu telaş, kendi insanıyla bu kavga hâlâ neden?

Bütün bu anlattıklarımı daha da somutlaştıran bir örnek vereceğim, bu örneği en sona sakladım. Çünkü, düşüncelerimin çok açık bir göstergesi.

Mersin’de ve bir kısmı da Adana’da yapılan 17. Akdeniz Oyunları tribünleri neden çok az seyirci ile yapıldı, neden açılışta ve sürekli olağanüstü güvenlik önlemleri alındı?

Neden, yandaş kişiler dışında seyirci almamak için özel gayret sarf edildi? Bakın bazı yerel gazetelerde, nasılsa gözden kaçan bir takım köşelerde bu haberler çok açık bir şekilde ortaya kondu ve bunun dışında, giden insanların anlattıklarından bu gerçekler gün gibi ortada.

Bakınız, açıkça söylüyorum:

Korku İmparatorluğu kurulmuyor, çaktırmadan, gizlemeye gayret ederek  KORKAK İMPARATORLUK kuralları işliyor.

Herkes, bir de bu gözle bakarsa, bana göre ülkemizin, insanımızın bir çok meselesi çözülecek, inanın.