27.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 972

‘Biber gazına mâruz kalan kişinin orucu bozulmaz’

Hocam, ‘Hizmet ehlinin emeklisi olmaz.’ Denilir. Hayırlara vesile olması niyazı ile idrak etmekte olduğumuz Ramazan ayını vesile ederek sizinle; Ramazan ve oruç sohbeti yapalım istedik. Hayatımızın bütün günlerini değilse bile çok büyük bir bölümünü ramazan huzuru ve mutlulukları içerisinde yaşamamız mümkün. Bunun şifrelerini birlikte çözmeye çalışalım.

 

Ramazan’dan başlayalım. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen ve değerine vurgu yapılan yegâne ayın, Ramazan ayı olduğu biliniyor. Ramazan ayını değerli kılan sebepler nelerdir?

Necati Dönmez: Ramazan ayını değerli kılan husus her şeyden önce Kuran-ı Kerim’in ramazan ayında indirilmeye başlanmasıdır. Cenab-ı Allah’ın affına mazhar olabilmesi için kullarına bu aya mahsus imkânlar tanıması, Ramazan ayının değerini artırır. Ramazan ayı, Allah Taala’nın bize sunduğu fırsatlardan yararlanabileceğimiz bir zaman dilimidir. Aynı zamanda saatlerce aç ve susuz kalmamız açların ve susuzların halini bizlere hatırladır. Böylece kendimize gelmemizi ve şükrümüzü artırır. Mâlum: Şükürler nimeti artırır.

-İslamiyet’ten önceki dinlerde ve hatta inanç kültürlerinde de oruç vardı. Fakat oruç, asıl değerine İslamiyet ile kavuştu. Orucun farz olan diğer ibâdetlerden farklı yönleri, özellikleri var. O özellikleri özetler misiniz?

 

Dönmez: Oruç İslam’dan önceki milletlere de farz kılındı. Son din olan İslam’da kemal derecesine ulaşarak inanan insan için senede bir ay farz kılınmış, insanlığa armağan edilmiştir. Hazret-i Peygamberin ifadesine göre oruç sırf Allah için tutulur. Diğer ibadetlerde az çok gösteriş vardır ama oruç riyasız bir ibadettir. Onun için Yüce Allah bir hadis-i kudside; ‘Oruç benim içindir onun mükâfatını ben vereceğim.’ Demiştir.

 

Oruç hakkında efrâdını câmi, ağyarını mâni bilgi lütfeder misiniz?

 

Dönmez: Oruç; insanı günahlardan temizleyen bir ibâdettir. İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak demektir. İmsak vakti, başka bir deyişle oruç yasaklarının başlama vakti, tan yerinin ağarmasıdır. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip, orucun başladığı vakittir. İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte akşam namazının vakti girmiş olur.

 

Akıllı, buluğ çağına erişmiş Müslüman’ın Ramazan orucunu tutması farzdır. Ancak oruç tutamayacak kadar hasta olanlar ile yolculukta bulunanlar oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileştiklerinden, yolcular da memleketlerine döndükten sonra tutmadıkları oruçları kaza ederler. Hasta olan kişinin iyileşme ihtimali yoksa tutmadığı her gün için bir fidye verir; yani bir fakiri bir gün doyurur. Hayız ve nifas halindeki kadınlar, bu günlerinde oruç tutmayıp daha sonra gününe gün kaza ederler.

 

Ramazan orucunu kasten ve isteyerek bozan kişi, bozduğu orucu kaza eder ve keffaret öder. Orucun keffareti, iki ay üst üste oruç tutmak, buna gücü yetmezse 60 fakiri doyurmaktır.

 

Adak oruçların tutulması ile bozulan nafile oruçların kaza edilmesi vaciptir. Bunların dışında kalan ve mekruh olmayan oruçlar ise nafile oruçlardır.

 

Ramazan Bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört gününde oruç tutmak mekruhtur. Muharrem ayının sâdece onuncu gününde, yalnız Cuma veya cumartesi günlerinde oruç tutmak, yılın tamamını oruçlu geçirmek ve akşam iftar etmeksizin oruç tutmak da mekruhtur.

 

-Orucu bozan hareketler hemen herkes tarafından biliniyor. Orucu bozmayan hareketler hakkında tereddütler var. Örnekleriyle birlikte bilgi verir misiniz?

 

Dönmez: Kişi, orucu bozan hareketleri; oruçlu olduğu unutularak yaparsa orucu bozulmaz. Bir de hatâ ve ihmal ile orucun bozulması söz konusudur. Meselâ: Abdest alırken istemeden boğazından su gitmesi, sahur vaktinin sona erdiğini veya iftar vaktinin girdiğini zannederek yemek yemesi gibi… Bu durumda, oruca devam edilir. Fakat ramazandan sonra bir güç oruç tutması gerekir. Göz ve kulak damlası orucu bozmaz. Burun damlası bozar. Astımlıların ağızlarına sıktığı sprey orucu bozmaz.

 

-Biber gazına mâruz kalan kişinin orucu bozulur mu?

 

Dönmez: Bozulmaz. Fakat İslam’da ulûl emre itaat söz konusudur. İyi bir Müslüman’ın, biber gazına mâruz kalacak hareketlerden uzak durması gerekir. Biber gazı uygulaması yapan yöneticilerin de, halkı biber gazına mâruz kalmaya mecbur edecek davranışlarda bulunmaması arzu edilir. Belli olaylarla ilgili olarak değil, çok genel olarak söylüyorum: Halkın haklı isteklerini dikkate almak, yöneticilerin görevidir. İslam şiddet dini değil, barış ve huzur dinidir. Taraflar, barış ve huzuru bozacak hareketlerden kaçınmak mecburiyetindedir.

-Ramazan oruçlarımızı tuttuk ve Ramazan Bayramı’na eriştik. Ramazan Bayramı’nın sebeplerinden söz eder misiniz? Neden bayram yapılıyor?

 

Dönmez: Oruçlarımızı en iyi şekilde tutarak bayrama ulaşınca sevinçlerimiz artar. Dolayısıyla hem kendimiz, tuttuğumuz oruçların mükâfatı olarak bayram yaparız hem de yakınlarımızı ziyaret ederek tebrikleşip onların gönüllerinizi alırız.

– İyi bir Müslüman, Ramazan Bayramı süresince neler yapmalı?

 

Dönmez: İyi bir Müslüman ramazan bayramı süresince anasını babasını ve de yakınlarını ziyaret ederek onların gönüllerini alması gerekir. Bayramlarda seyahate çıkılmamalıdır. Dostlarını ziyaret etmek suretiyle hem kendini hem de yakın dostlarını sevindirmelidir.

-Ramazan ve Kurban bayramlarını, tâtil ve seyahat fırsatı olarak görenlere söylenecek sözleriniz ve tavsiyeleriniz de olmalı…

 

Dönmez: Kurban ve Ramazan Bayramlarını Bayram gibi kutlamalı, tatilini ve seyahatini başka zamanlara bırakmalıdır. Bayramların özüne uygun yaşanmalıdır ve herkes sevindirilmelidir.

-Ramazan, bolluk ve bereket ayıdır. Çünkü insanlar, diğer zamanlara nazaran daha cömert olabiliyorlar. Cömertlik ve cimrilik kavramları üzerine bilgi lütfeder misiniz?

Dönmez: Ramazan bolluk ve bereket ayı. Çünkü bu günlerde insanlar diğer günlere göre kalpleri daha merhametli ve cömert olur. Çünkü Rabbimiz; ‘Cennetin cömertler ve yumuşak başlı insanlar tarafından doldurulacağını’ haber vermiştir cömertlik yani paylaşım övülmüş, cimrilik ise yerilmiş ve kınanmıştır.   Bu ayda kalpler daha ince, duygular daha zariftir.

-Bayram, dargınların barıştığı günler olarak biliniyor. Dargınlıkların bir kısmı; haset, dedikodu, gıybet… gibi kötü alışkanlıklar ve benzeri sebeplerden kaynaklanıyor.

Hasetlik duygusu, fıtrattan kaynaklanan değil, sonradan edinilen duygudur. Pek çok insan, hasetliği kendine yakıştırmaz, reddeder. Fakat ne kadar reddederse etsin, bilinmekte ve görülmektedir ki… bu kötü alışkanlıklar o insanda mevcuttur. Bunun sebebini; bu kavramları bilmemesine bağlayabiliriz. O halde konuya, bu duygunun târifinden girmek gerek.

Hasetlik nedir?

 

Dönmez: Bayramlar barışı simgeler. Barışta huzuru sükûnu ve toplumun güven içinde yarınlara bakmasını sağlar. Bir ailede huzur varsa o aile kazançlıdır. Dolayısıyla toplum kazançlıdır. Peygamberimiz, Müslümanların birbirleriyle ancak üç gün dargın durabileceklerini söylemiştir. Üç günden sonrası kabul edilmez.

 

Haset kelimesinin karşılığı; ‘Çekememezliktir. Bende yok, onda niye var?’ Düşüncesi, hasetliktir. Müslüman; ‘Onda var, bende yok. Çalışırsam bende de olur‘ Diye düşünmeli.

 

Peygamber Efendimiz; ‘Hased ateştir. Ateş nasıl odunu yakarsa haset de insanı yiyip bitirir. Duygularını köreltir.’ der. Kıskançlık, dedikodu, gıybet gibi kötü duygular insanlar arasındaki ilişkileri güzellikten çirkinliğe dönüştürür. Ferîdüddîn Attar der ki ‘Dört şeyi dört şeyden temizle; 1-Dilini gıybetten, 2- Kalbini kıskançlıktan, 3- Mideni haram lokmadan, 5- Davranışlarını riyadan.’ Bu güzel sözleri kendine rehber edinen insanın hem kendisi huzurlu olur hem de etrafı. Her insanda hased ve kıskançlık duyguları az çok mevcuttur. İşte bu duyguları bastırabilen ve kendisini eğiten insan güzel insandır.

 

Gıybet ise; ‘Bir kimseden, onun bulunmadığı bir yerde, duyduğunda hoşuna gitmeyecek, üzülecek sözlerle bahsetmek’ Demektir. İslam âlimleri gıybeti büyük günahlar arasında saymışlardır.  Söylenenler doğru olsa bile, duyduğunda ilgili kişiyi üzecek ise, o sözler gıybettir. Zâten söylenenler doğru değilse, o ‘iftira’ olur ki o daha büyük günahtır. En hafifinden, İsim vererek; ‘O kişi sözünde durmaz, ona güvenilmez veya anlayışı biraz kıttır…’ şeklinde sözler söylemek gıybettir. Bir insanın hatâları, o insanın bulunmadığı yerde değil, mutlaka ikili görüşme sırasında kendisine söylenmelidir. Gıybet yapmak gibi, gıybetle ilgili konuşmaları, söze karışmadan dinlemek de günahtır. Gıybet edilmesi önlenmelidir. Önlenemiyorsa, hoşnutsuzluğun belli edilmesi için o ortamdan uzaklaşmak gerekir. Kötü huyları bulunduğu bilinen bir insan hakkında bilgi edinmek isteyenlere; o kişi hakkında: ‘Yeterli ölçüde tanımıyorum. Dikkatli olmanızda fayda var.’ Denilmesi uygun olur. Size soran kişi ne demek istediğinizi anlayacaktır. Anlamıyorsa, kendi kabahatidir. Kendisine soru sorulan kişi, görevini en mükemmel şekliyle yapmış demektir.

-Bu kötü duygulardan kurtulmak için tavsiyeleriniz var mı?

 

Dönmez: Bu kötü duygulardan kurtulmak için insan adeta kendisiyle savaş vermelidir. Bu savaşı kazananların hem kendisi, hem de çevresindeki insanlar kârlıdır.

-Kıskançlık duygusunun yol açtığı felâketlerden de söz edelim. Mesela kin ve intikam… Bu duyguları da târif ve tahlil eder misiniz?

 

Dönmez: Kıskançlık duygusu az çok her insanda bulunabilir. Bu duygunun aşırılığı insana bazen felaket getirir. Onun için Peygamberimiz her şeyin ortası daha hayırlıdır demiştir. İnsan kıskançlık duygularını orta seviyede tutarsa barış kolay sağlanır.

 

Kıskançlık duygusu iki şekilde tezâhür eder. Birincisi: Kendisine ait bir varlığa, başkalarının gösterdiği ilgiden rahatsız olmak. İkincisi: Bir kişinin sâhibi olduğu değerleri hak etmediğini düşünmek. Birincisi, zararsız kıskançlıktır ve çâresi vardır. İkincisi zararlıdır, ‘haset‘ olarak da adlandırılır.

-Anadolu’muzda bir halk deyimi vardır:  ‘Yatsıya kadar Müslüman…’ Bunu genişletirsek, “Ramazan Müslümanı” diye bir kavram oluşur. Bu hususta da söyleyecekleriniz vardır mutlaka…

 

Dönmez:Yatsıya kadar Müslüman‘ sözü, kişinin; belli zamanlarda Müslüman’ca davranması, sonrasında hassasiyetleri bir kenara bırakıp nefsinin isteklerine göre hareket etmesidir. İnsan ya inanır veya inanmaz. İnanan insanın inancı süreklilik arzetmelidir. Zoru ve menfaati görünce yön değiştirmemelidir. Ramazandaki İslamî hassasiyetlerimizin, bütün hayatımız boyunca devam etmesinden hem biz, hem de toplumumuz fayda görür. 

-Halk arasında yanlış bir algılama ile;  fitre gibi, sadaka ve zekâtın da yalnızca Ramazan ayında verilebileceği zannediliyor. Konuya açıklık getirecek açıklamalarınızdan önce; fitre, fidye, sadaka ve zekât kavramlarının târiflerini verir misiniz?

 

Dönmez: ‘Sadaka-i fıtır’ olarak da anılan fitre: Dinen zengin sayılan Müslümanların Ramazan ayı sonuna erişmeleri sebebiyle vermesi vâcip olan sadakadır. En geç bayram namazından önce verilmelidir.

 

Fidye: Oruç ve hac ibâdetlerinin, ihtiyarlık ve şifa ümidi olmayan hastalık sebebiyle zamanında ve daha sonra yapılamaması halinde verilmesi vâcib olan para veya yiyecek demektir.

 

Sadaka: Cenab-ı Allah’ın rızâsını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme, iyilik ve ihsanda bulunulmasıdır. Her zaman verilebilir.

 

Zekât: İslam’ın beş temel şartından biridir. Bir Müslüman’ın borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisap miktarı mala sâhip olması ve bu fazlalığı elde etmesinin üzerinden bir yıl geçmiş olması hâlinde 40’ta 1 ölçüsünde verilir. Ramazan ayı dışında da verilebilir.

 

Bu kavramların her biri, çok geniş konulardır. Burada, özetin özeti bilgiler verilmiştir. Daha geniş bilgiler için ilmihal kitaplarına, konu ile ilgili eserlere bakılmalı, konunun uzmanlarına danışılmalıdır.

 

Halk arasında zekâtın ramazan ayında verilmesi gerektiği kanaati yaygındır. Diğer aylarda da verilir. Ramazanda verilmesinin sebebi, fakirlerin oruçlarını yokluklardan uzak, huzur içerisinde tutabilmelerine veya bayramdan önce ihtiyaçlarını karşılayıp bayramı sevinç ve huzurla kutlamalarına imkân sağlamak içindir.

Bütün bu bilgiler ve yapılması emredilen hareketler; Allahın insanlara toplum barışını sağlanması için lütfettiği bilgilerdir. Bu bilgilerin ışığında toplum kendini bulur. Derler ki birbirleriyle iyi geçinen aynı milletin fertleri huzurlu ve mensubu bulunduğu devlet ve millet güçlü olur.

-Hocam, bu röportajın son sorusu şöyle: Kur’ân nasıl bir kitap?

 

Dönmez: Kur’an, herkesin aklı ölçüsünde istifade ettiği bir kitaptır. O, herşeyden önce insanı hedef alır ve insanı eğitir ve ahlakını düzene sokar. Böylece insanın hem kendisinin hem de vermiş olduğu bilgilerle insanların arasındaki dengeyi sağlar. Kur’an-ı Kerim’den öğrenilen bilgiler insanın davranışlarını güzele yönlendirerek sosyal düzeni sağlar. Kuran-ı Kerim topluma şahsiyet kazandırır. Kendi toplumunu diğer toplumlardan farklı kılar. Yine Kur’an sosyal dayanışmayı ve birlik duygusunu sağlar. Yine Kur’an, insanın sosyal kişiliğinin oluşmasını sağlar. Buna sosyalleşme ve toplum insanı diyebiliriz. Kuran bize dostluğu sevgiyi ve saygının önemini açıklar.

Derler ki ‘Dostluğun kaybolduğu yerde toplum, sevgi ve saygının kaybolduğu yerde nesiller yozlaşır. Yozlaşan nesiller, milletlerin yok olmasına sebebiyet verir.’

 

 

NECATİ  DÖNMEZ:

27 Temmuz 1944 tarihinde Bolu’ya bağlı Göynük İlçesinin Kaşıkçışeyhler köyünde dünyaya gelmiştir. İlköğretimini köyde tamamlayıp orta ve lise ve yüksekokul eğitimini İstanbul tamamlamıştır. ‘Dolmabahçe Camii‘ olarak da bilinen Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii imamlığından emekli din görevlisidir.

 

 

 

Küllük’ün Küle Bulaşması

 

İstanbul’a ilk gelişim daha sekiz yaşında1953 yılında oldu. İlk mektepte okuyorum. Kilis Kartalbey İlkokulu’nda başöğretmenimiz Kemal Devrimci birkaç sahifelik minik bir defter şeklindeki öğrenci kimliğini imzalayınca iskontolu biletle Gaziantep Narlıca Tren İstasyonu’ndan Haydarpaşa’ya ailemle birlikte üç gün iki gecede vardık.

İstanbul’da akrabalarımız vardı. Eyüp’te, Kadırga’da, Çemberlitaş’ta, Kısıklı’da, Beşiktaş Akaretler’de onların yanında konuk olurduk. Nereye gidersek gidelim Beyazıd’dan geçmek durumunda kalır, tramvaylara binerdik. Beyazıd tramvayların ilk durağıydı. Meydanda fiskıyeli bir havuz vardı. Etrafta bol güvercin olurdu. Onlara yem satın alır atardık. Ailemle birlikte İstanbul’u gezmekten de geri kalmazdık. İstanbul’un Fethi’nin 500. Yıldönümü etkinlikleri yapıldı o yıl. Şenlikler başlamıştı. Her taraf aşırı kalabalıktı. Beyazıt Meydanı’nda babam beni omzuna alarak gösteri yapan Mehter Takımı’nı izlettirdi. Aman ne hoşuma gitmişti, keyiflenmiştim. İlk defa mehter görmüş, babamın omuzundan hiç inmek istememiştim.

ÜÇ KIRAATHANE

Yorulunca Beyazıd Camii’nin her iki yanındaki çay bahçelerinde otururduk. Babam sigarasını içer, ben ise Çamlıca gazozunu yudumlardım. Yine meydanda Marmara Sineması’nın yanındaki kahvede de oturup dinlendiğimizi hatırlıyorum. Bir de babamın “Buralarda hep ünlü alim kişiler gelir oturur, çoğu meşhurdur. Şu karşısı üniversite, hocaları da buraya gelirler.” dediğini. Sonra bir şeyi de ihmal etmezdi “İnşallah sen de oku, bu üniversiteye gir, bu hocaların talebesi ol.” Çoğu şık insanlardı babamın işaret ettiği kişilerin; gıcır gıcır elbiseli, temiz gömlekli, kravatlı, ayakkabıları boyalı, yüzleri tıraşlı.

Her sene tatil için İstanbul’a geliyorduk orta mektep yıllarına kadar. Tramvayların numarasını öğrenmiştim. Misafir olduğumuz eve rahatlıkla tek başıma Beyazıd’dan gidip gelebiliyordum. Ancak babam ile birlikte oturduğumuz o kahvelere tek başıma hiç oturmadım. Taki 1960’lı yıllarda Vefa Lisesine kaydolana kadar. Fakat Beyazıd Camii’nin iki yanındaki kahveler eskisi gibi kalabalıklar taşımıyordu. Oturanlar ise daha çok taşradan gelmiş insanlardı. Giysileri fukaralığa yakın kimseler olduğunu kopya veriyordu. Babam iş aramak için bunların İstanbul’a geldiğini belirtmişti. İsimlerini de öğrenmiştim bu iki kıraathanenin Çınaraltı ve Küllük. Ya ötekisi? O’nun adı Marmara Kıraathanesi idi. Daha sonra burasına da hem Marmara, hem Küllük kıraathanesi dendiğini gördüm.

HİPPİLERİNDE HOCASI

Okulumuza ve daha sonra üniversitemize yakın olduğu için hem sinemasına, hem kıraathanesine gidiyordum. O zaman için isimlerini öğrendiğim, yazılarını okuduğum insanları burada görüyordum. Necip Fazıl, Ali İhsan Yurt, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Erol Güngör, Mehmet Şevket Eygi, Vecdi Bürün, Nizamettin Nazif, Ziya Nur Aksun, Ziya Uygur,Sinan Omur, Muhittin Nalbantoğlu, Üstün İnanç’ı hatırlıyorum.Bazan da “Bak şu karşı masada oturan falan” dediklerinde “Ya öyle mi?. ” diye taaccüp ediyor, hayretler içinde kalıyordum böyle bir tesadüfü tanışmaktan. Mutlu oluyordum. Çok da sivil polis geldiklerini anlatırlardı. Dolayısıyla tedirginlik de olmaz değildi. En kalabalık, iri yarı olan ve kendine has kıyafetler giyen Hacı Muzafer Ozak’ın masası olurdu. Çoğu da hippi turistlerdi bu masanın müdavimleri. İngilizce konuşurlardı, Hoca onlara islamiyeti anlatırmış. Birara Ozak Hoca Marmara’da görünmemiş ötekilerin anlattığına göre, hippilerin daveti ile Amerika’ya gitmiş. Bir kilisede islamiyeti anlatmış. Rahibin biri “Muzaffer hoca, kilisemizde bize islamı anlattınız. Peki biz sizin camilerinizde hristiyanlığı ne zaman anlatacağız?” diye sormuş. Muzaffer Hoca’nın verdiği cevabı duyunca bayıldım, bittim bu Hacı Ozak’a. Demiş ki “Biz Hazreti İsa’yı hak peygamber olarak bilir ve sayarız. Siz de ne zaman Hazreti Muhammed’in hak ve son peygamber olarak tanırsanız camilerimizin kapısı sizlere açıktır. Neden olmasın?”

MARMARA KIRAATHANESİ

Artık hiç bir sohbetini kaçırmadığım Hacı Muzaffer Ozak hocam olmuştu. Üniversite yıllarımda Marmara Kıraathanesi benim ikinci mektebim, akademim, gazetem, dergim, yorum kaynağım, bilgi merkezim, tartışmaların nasıl olacağını öğrendiğim akademim, sukuneti ve harareti gerektiği kadar muhafaza etmenin belletildiği yol, muhit edindiğim bir sosyete, ilk defa duyduğum tarih, siyaset, aktüalite, kültür, sanat, medeniyet, fikir  alışverişinin yapıldığı bir yeni gün, dinleme, konuşma, sabır, birlikte olma özelliklerinin kuşatıldığı mekan, tanış ve biliş olmanın kesiştiği yerdi. Ama sessizdim, ama hep dinleyiciydim. Mensubu olduğum ekoldeki ağabeylerim zaman zaman bana kızsalarda Marmara’nın hem sinemasına , hem kıraathanesine kaçamak yapıyordum. İyiki de yapmışım. Fransız Catrine Deneve ‘nın baş rol oynadığı Chesbourg’un Şemsiyeleri keşke yeniden vizyona girse.

Gazetecilik mesleğine intisap edince bütün bunların öyle bir faydasını gördüm ki, bir akademi daha bitirmiş gibiydim. Bunları biraz da Mehmet Niyazi Özdemir’in Dahiler ve Deliler’ini okuduktan sonra farkettim. Ahmet Güner Elgin Ustamızın yazdıkları ve anlattıklarıyla pekiştirdim. Arkadaşlarımızın çektiği TRT belgeseli tümünü gün yüzüne çıkardı. Dr. Necmettin Turinay ile öyle değerlendirmeler yapıyorduk ki bir şanslı nesil olduğumuzu anladık.

BABİALİ YAŞIYOR MU?

Bütün bunlar Basın İlan Kurumu ile ESKADER’in ortak bir etkinliği olan “Dünden Bugüne Babıali” konulu panel dolayısıyla hatırıma geldi. Engin Köklüçınar yönetti paneli, bendeniz, Gürbüz Azak, Üstün İnanç, Ethem Çalışkan, Ergun Hiçyılmaz görüşlerimizi açıkladık eski Düyunu Umumiye binası İstanbul Erkek Lisesi’nde. 24 Temmuz Basın Bayramı dolayısıyla gerçekleşetirilen etkinlikte proğramın adı Babıali Yaşıyor’du. Daha doğrusu kamusal cerrahi müdahelelerle diri tutulmaya çalışılıyordu senede bir gün. Gelgelelim Marmara Kıraathanesi yoktu artık, Küllük yoktu, Çınaraltı yoktu, dolayısıyla Babıali de yoktu artık. Babıali’de turizm vardı, turist vardı, tramvay vardı, tarih vardı sadece.

Benim bir başka proğramım daha vardı. Konuşmamı erken yaptım. Dedim ki, üç beş anektod anlattıktan sonra; Türk Dili’ne sahip çıkılmalıdır. Yozlaşmayamani olunmalıdır. Bir de örnek verdim.

Türk medyası NATO ve AB diliyle Güneydoğu Avrupa Ülkeleri dememeli, Balkan denir tek kelime ile. Naylon basın eğer yayınını ya yayımlandığı bölge gazetesi, yahut bir uzmanlık dalı (turizm, ekonomi, şehir haberleri, tarih, spor)biçiminde gerçekleşdirirse yine aynı ilanı alır ve üstelik daha itibarlı olur. Böyle gitmesi mümkün değil. Üstelik günümüzde medya patronları gazetelerini lokomotif olarak kullanıyor, vagonlarını holdingin öteki sektörlerine(otomotiv, inşaat, tekstil, turizm. vs)  hizmet için hazır tutuyor. Yaklaşık aynı nüfusa sahip olduğumuz Japonya’da tek bir gazete 14 milyon satarken, bu rakam Türkiye’de bütün gazeteler için 4.5 milyon maalesef!.  1960’lı yıllarda ise nüfusumuz 27 milyon iken, gazete satışları 3.5 milyondu. ABD’de bir kitap genelde 2-3 milyon basıyor, bizde ise sadece bin adet! Orada da bilgisayar var, internet var, dijital yayıncılık var, metro var, ama okuyucu yayınına sahip çıkıyor. İhtiyaç hissediyor. Sendikacılık, artık sol görüşlü patron ve gazetelerde bile hak getire.

MİLLİYET VE TERCÜMAN İLE SABAH’TAN ÜÇ DERS

Fikir çıtası etekleri havalandırıyor. Yıllar önce birlikte gazeteci arkadaşlarla Cağaloğlu’ndan Kadıköy Vapuru için Babıali yokuşundan Eminönü’ne iniyorduk. Sirkeci’de bir kavgaya şahit olduk. Adamın biri elindeki bıçakla karşısındakine vurup duruyor, insanlar da seyrediyordu!. Asfalt kan revan içinde kaldı. Milliyet’in foto muhabiri hemen deklanşörüne bastı, resimlerini çekti, koşarak yeniden gazetesine döndü. Ancak ikinci gün haber Milliyet’te yer almamıştı. Arkadaşımız teşekkür beklerken zılgıt yemiş. Müteveffa Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi arkadaşımıza demiş ki “Sabahleyin okuyucumuz eline gazetesini aldığında ona hayatın güzel olduğunu anlatan haber ve resimler vermemiz gerekirken, kan revan içinde bir haber vermemiz hiç de hoş olmaz. İnsanların nefretini tahrik etmememiz gerek.” Güzel bir dersti herkes için.

Tercüman’da yahudi ortak olduğu için Sahibi Kemal Ilıcak ve Saadettin Çulcu merhumlar bu kelimenin yayınlanmasını yasaklamıştı. Yerine “musevi” yazılmasını şart koşmuşlardı. İstanbul Festivali çerçevesindeki bir etkinlikte Yehudi Menuhin’u görünce Müsahhih rahmetli Dr. Fahri Türkbeyler adamın ismini çizerek hemen “musevi “yapmıştı. Olay duyulunca gazete itibar kaybetmişti. Aynı İnci ilavesinde yayınlanan ramazan sofrasında şarap damıtılmış etli pilav yemeği tarifi gibi.

Sabah’ta çalışıyordum(1967) Kosigin Türkiye’ye gelmişti. MTTB’li bir grup genç protesto ettiler. Zaptiye Ahmet de Kosigin’e Ayasofya’nın önünde “Komünistler Moskova’ya” diye bağırmışıtı. Apar toparyakalayıp götürdüler. Aydın Ünsal resimlerini çekti, ben haberini yazdım. Film banyo olacağı için Anadolu baskısına resim yetişemeyecekti. Arşivden arandı bulunamadı. Sorumlu Mehmet Can’ın da gelmesi beklendi. Yemekte imiş. Geldi. Kosigin’in fotoğrafını arşivde bulamadığmızı söyleyince cevabı İletişim Fakültelerinde okunacak kadar dikkat çekiciydi “Kosigin’i arşivde bulamazsınız. Ben ne kadar komünist varsa hepsini yaktım!” Bu bir aceze basın örneğiydi esasında.

ESKADER KÜLLÜK OLABİLİR, MARMARATÖR YETİŞTİREBİLİR Mİ?

Tirajı artırmak isteyen bir medya promosyon ile öne çıkmak ister. Ekini Büyük Doğu dergisi ile verirken, aynı bu muhafazakar gazete “domuz” oyuncuklarının çok güzel olduğu haberini manşetten vermede bir mahsur görmez. Oldu mu yani?

Toplumun tercihlerine medya ters düşmemeli. Değerlerini aşağılamamalı. Toplumda ruhsal gelişmenin önünü tıkamamalıdır. Peki neden böyle?

Artık Çınaraltılar yok da ondan. Küllük de yok, Marmara da. Marmaratörlerin çocukları bugün iktidarda, bürokraside, iş hayatında zirvedeler. Gelgelelim bu gidişle torunlar kaybolabilecek bir nesil emareleri göstermiyor da nedir bu örnekler?!. Dileyen bir kitle iletişim araçına binip, İstanbul’da seyahat etsin de hanyayı konyayı bir görsün. Gökdelenler bakalım yeni kuşakları kurtaracak ve kuşatacak mı? Yoksa kaybedilen Babıali Yaşıyor’u hayata mı geçirmeliyiz? Galiba bu umud veriyor ESKADER imkansızlığı içinde.

 

 

 

Eşbaşkanlık!..

 

Ne diyordu Başbakan Erdoğan;

“Biz, Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanıyız!”

Kısaca BOP diye kodlanan bu projeneydi?

Küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda, Ortadoğu ülkelerinin siyasal düzenlerini değiştirmek ve zengin petrol kaynaklarına el koymak!

ABD Dışişleri eski bakanı Condoleezza Rice ne diyordu? “Ortadoğu’nun haritasını değiştirme zamanı geldi!”

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti dahil, kimse sormadı; “Neden, nasıl, ne hakla?” diye!

Küresel dev şirketler, özellikle petrol, silah ve ilaç tekeleri, otomotiv sektörünün büyükleri, “Güçlü Ulus Devletler” istemiyorlar!

Küçük küçük devletler ve  başlarına da kendileriyle her konuda işbirliği yapacak yöneticiler olsun istiyorlar.

“Arap Baharı” denilen kargaşalar bunun içindi.

Güçlü bir ULUS DEVLET olmasını önlemeleri gereken ülkelerden Irak, Suriye, İran ve Türkiye’yi küçültmek ve küresel düzenle uyumlu bir “tampon devlet” kurarak, Ortadoğu petrollerini kontrol altına almak gerekiyordu.

Bunun planları 1918’de ABD Başkanı Wilson zamanında yapılmıştı!

Bölünmüş Türkiye haritaları NATO karargahlarında bile masaya çıkarılıyordu. Bu haritalara tepki gösteren ve ABD emperyalizmi ile işbirliği yapılmasına karşı çıkan Türk subaylarının başına bu nedenle çuvallar geçirildi, CİA ve Pentagon uzmanlarının dijital ortamda hazırladıkları sahte belgeler, bir kısmı ajan bazıları terör suçlusu olan gizli ve açık tanıklarla Türk ordusunun onurlu üst düzey subayları bu nedenle cezaevlerine tıkıldı.

Ve ardından,  PKK terörüne son vermek gerekçesiyle “Açılım Planı” yürürlüğe kondu! Anayasa değişikliği bu nedenle isteniyor!

Barzani ve PKK yöneticileri, Türkiye’nin güneydoğusunu “Kuzey Kürdistan” olarak tanımlıyor!

Bu nedenledir ki, komşumuz Irak’ın Müslüman halkı camilerde bile katledilirken AKP iktidarı sesini bile çıkaramadı!

Irak’ı bombalayan ABD uçaklarının İncirlik Üssü’nden kalktıklarını ve yüzlerce sorti yaptığını eski Savunma Bakanı Vecdi Gönül açıkladı. Şimdi kızakta!

Bu nedenledir ki, komşumuz Suriye’ye düşman ve saldırgan bir tutum izlendi. Emperyalistlerin para ve silah desteği verdiği muhaliflere kucak açıldı.

Peki sonuç?

Suriye’nin kuzeyinde, “ayrılıkçı Kürt örgütü PYD” hakim oldu.

Bugün, “Açılım Planı” çerçevesinde, Erbil’de “Kürt Ulusal Konferansı” düzenleniyor!

Kimler katılıyor bu konferansa? Irak, Suriye, İran ve Türkiye’li Kürtler.

Ne amaçlanıyor?

Apo’nun“Demokratik Konfederalizm” diye tanımladığı, dört ülkedeki Kürt toplumunun önce “Özerk Yönetimlere” sonra da ortak bir federasyon çatısı altında bütünleşmesi!

Bu süreç, Kürt halkına da “insanca bir yaşam” olanağı getirmeyecek. Dört ulus devlet küçültülüp güçsüz ve küresel düzenin egemenlerine

bağımlı “devletçikler” olacak. Kürt halkı da bu kez küresel düzen ve işbirlikçileri eliyle sömürülecek!

Belki bu kirli amaç uğruna komşularımızla kirli bir savaşa sürükleneceğiz.

İşin acı gerçeği işte bu.

Yurttaşlarımız uyanıncaya ve “eşbaşkanlık nedir?” sorusunun yanıtını buluncaya kadar bu küresel oyundan kurtuluş yok!

Allah sonumuzu hayır etsin…

 

 

Dr. Sadık Ahmet ve Batı Trakya Açık Hapishanesi

 

Sözde barış sürecinin terör örgütüne yaradığı gün ışığına çıkmıştır. Barışla değil, insan öldürmekle uğraşmış olan örgüt, eleman kaydını hızlandırmış ve iktidara tehditlerde bile bulunmuştur.

Suriye’nin kuzeyinde bölücü ve ırkçı terör örgütünün bölgesel özerklik talebi vardır. Güneydoğu’da ülkeyi yönetenlerin yanlış politikaları ile örgüte yeni mesafeler kazandırılmıştır. Hayal aleminde yüzen tecrübesiz politikacılar sayesinde Ortadoğu politikamız çökertilmiştir. Biz dahil birçok Ortadoğu ülkesi aksi iddialara rağmen, İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyoruz. “Stratejik Derinlik” anlayışı kayalara toslamıştır. Bütün bu olumsuzluklar sürerken biz ülke dışında önemli bir hizmete koştuk.

Batı Trakya Türk’ünün demokrasi ve insan hakları savunucusu, mücadele ve dava adamı rahmetli Dr.Sadık Ahmet 18. Ölüm yıldönümünde kabri başında yüzlerce Türk tarafından rahmet ve saygıyla anıldı. Başta TBMM Başkan Vekili Sayın Meral Akşener olmak üzere, TBMM’nin muhalefeti ve iktidarıyla törene sahip çıkışı takdire şayandı. Geçen yıllar Sadık Ahmet’e olan sevgiyi ve bağlılığı hiç azaltmamıştır. O, sadece Batı Trakya’nın değil; Türk Dünyası’nın da şeref ve gurur duyulan ismidir. Sadık Ahmet, Batı Trakya davasına hizmet eden Mehmet Hilmi ve Osman Nuri Fettahoğlu‘nun bir devamı idi. Batı Trakya Türkleriyle görüştükçe;O’nun ne kadar önemli bir kayıp olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Batı Trakya Türk’üne bir AB üyesi olan Yunanistan’da uygulanan fanatik ve ırkçı politika anlatmakla bitmez. Türklere devlet dairelerinde iş verilmez. Evlerini tamir dahi edemez, ehliyet ve tapu alamazlar. Dernek ve kuruluş isimlerinden Türk kelimesi yasaklanmıştır. Gümülcine Türk Gençler Birliği‘nin tabelası sökülmüş, Sadık Ahmet’in partisinin ışıklı tabelası kırılmıştır. AİHM’nin Türk ismi ile ilgili yasakları kaldırıcı kararları uygulanmamaktadır. Otellerin önüne Türk müşterilere rağmen, çoğu yerde Türk bayrağı asılmaz. Türk vakıflarına el konulmaktadır. Maksatlı istimlâkler yapılmaktadır. Yeni imam yasası getirilmiştir. Türk çocuklarının Yunanca din dersi görmeleri ve Yunan okullarına gönderilmeleri konularında zorlama vardır. MEB öğretmen taleplerini göz ardı etmektedir. Türk üniversite kontenjanlarında da zorluklar çıkarılmaktadır.

Mütekabiliyet dışlanır ve Türkiye’de dini azınlıklara akıl almaz imkânlar ve imtiyazlar tanınırken; Batı Trakya bir açık hapishanedir. Soydaşlarımız tarım yapamaz ve tütün üretemez hale getirilmektedir. Yunan valilerince tayin edilmiş işbirlikçi sözde müftülerce seçilmiş müftüler engellenmektedir. Bu sıra birde dini hayat ve hizmetler Türkiye’den gelen cemaatlerce paylaşılmaya çalışılır. Taraftar toplamak için burs dağıtma yolu seçilir ve etrafa adeta para saçılır.

Yeni bir uygulama ile göç eden Batı Trakyalı Türklerin evleri için vergi konur. Bu vergi 2015 yılı sonuna kadar ödenmezse, Türkler bu defa evin değeri kadar vergi ödemeye zorlanacaklardır.

Soydaşlarımız Yunan vatandaşlığını ne reddediyorlar; ne de askerlik yapmayı… Yunan asker ve polisine ne silah sıktılar ve ne de ayrı bir devlet kurma peşindeler. Ancak 21. Yüzyılda akıl almaz işkencelerle karşı karşıyadırlar. Sözde demokrasi ve insan hakları savunucuları hep Türk Dünyasının sorunlarını dışlarlar ve bunlarla ilgilenmek işlerine gelmez.

Rahmetli Sadık Ahmet’i anma törenleri daha iyi düzenlenmelidir. Rahmetli buna fazlasıyla layıktır. Artık Batı Trakya sorununu ve Sadık Ahmet’i tanıtıcı ve bilgilendirici bir kitapçık yayınlanmalıdır. Genç nesillere iyi rehberlik yapılmalıdır. KKTC’deki gibi yakın geçmişten habersiz nesiller yetiştirilmesinin faturası büyük olacaktır. Mezarı başında onlarca konuşma meraklısı vardı ama bir yazılı metin yoktu. Konuşma yarışına girenler, kendilerine oynayanlar, hatır gönül ve misafirde dinlemediler. Mezar başında ayak oyunları yapılmamalıdır.

Türkiye’de milli kimliği dışlayıp onu etnik gruplardan biri gibi gören ve milliyetsiz bir Türkiye özleyen çarpık zihniyet mensuplarının yurtdışında coşup Türk Milletinden ve dış Türklerden bahsetmeleri gülünç kaçıyor.

 

 

Yedi Kişilik Örgüt…

Bir adam Ali Sarıçiçek… Elinde Türk bayrakları var. Polis aracının önünde yerden kalkmıyor. Mesleği; bayrak satıcılığı…

Gezi olayları ile ilgili olarak 6 Temmuz’da gözaltına alıp tutuklanan 8 şüpheliden biri…

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasına göre üzerine atılı suç “görevi yaptırmamak için direnme” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet”

Eşi Merhamet Sarıçiçek anlatıyor: “Eşim bayrakçı. Biz 30 – 40 seneden beri bayrakçılıkla geçimimizi sağlıyoruz. Şu çocuğuma sorsanız “”Okuyup öğretmen mi, doktor mu olacaksın diye””, “” Yok anne ben bayrakçı ya da posterci olacağım”” der. Biz günü birlik kazanan günü birlik  yiyen, azıcık aşımız kaygısız başımız olsun olan insanlarız.”

Sonra da ekliyor “Kazlıçeşme’de (AKP Mitingini kast ediyor) de benim eşim bayrak sattı. O zaman niye içeri almadınız, tutuklamadınız. O zaman örgüt kurmamış da, o zaman suç işlememiş de Taksim’de satarken mi suç işledi? Bu ne biçim adalet?” diye sorguluyor.

Ardından çocuklarını da sayarak “Tamam benim kocam örgüt kurdu. 7 kişiyiz biz, örgütüz” diye 5 çocuğunu gösteriyor.

Merhamet Sarıçiçek, kocasının okuma yazması olmadığını da belirtiyor.

Ve ben bu satırları yazarken garibim bayrakçı Ali Sarıçiçek serbest bırakılıyor.

Sormak lazım tutuklayan hangi akıl, serbest bırakan hangi akıl ve tabii ki hangi hukuk? Bir de serbest bırakılmada mahalle baskısının ne kadar rolü var?

Aziz Nesin yaşasaydı bu işe ne derdi diye bende merak ediyorum!

Yine kamuoyunda “Balyoz Davası” diye bilinen 361 sanıklı davanın, temyiz duruşmaları Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde başladı. Ne var bunda diyeceksiniz. Bana göre çok şey var. Gözümüz aydın, Daire Başkanı Ekrem Ertuğrul “adil yargılama” sözü verdi!

Buradan Türkiye’de adil yargılamalar yapılmadığı sonucunumu çıkarmak gerek? Peki Yargıtay 9. Ceza Daire Başkanı niye böyle demek ihtiyacı hissetti? Zaten yargılamaların adil yapılması gerekmiyor mu?gibi daha çoğaltılacak bir çok soru sorulabilir.

Bu iki örnekte, içinde bulunduğumuz durumu göstermesi bakımından ibretliktir.

Bir yandan bölücülükten hüküm giymiş bir adamın adının havaalanlarına verilmesi, diğer yandan pkk’lıların mezarlık açması ve yol kontrolleri yapması diğer yandan gariplerin ne idiğü belirsiz ithamlarla tutuklanması öte yandan hukuksuzlukların tavan yapması…

Bunlar hiç hayra alamet şeyler değildir. Unutmayın ki; “Adalet Mülkün Temelidir”.Yani memleketin, ülkenin, devletin bir arada yaşamanın, huzurun, güvenin ve toplumsal mutluluğun temeli adalettir demek istenir. Bu sözü her mahkemede ve adliyede görürsünüz. Ancak vatandaşın “hangi adalet”, “hangi mahkeme”, “hangi suç”, “hangi bir arada yaşama”, “hangi huzur”, “hangi güven” demeye ve yaşananlarısorgulamaya başladığını biliniz!

 

 

Ramazan ve İnfak (Zekat-Sadaka) – 2

5. Zekât, sadaka ve infak varlıklı insanların kibir ve gurura kapılarak zayıf ve güçsüzlere kötülük yapmalarına mani olurken, muhtaçların da varlıklı kimselere karşı kin ve hased gibi yanlış düşüncelere kapılmasını engeller. Böylece toplumun fertlerini birbirine sevgi ve kardeşlik duygularıyla bağlar, zengin-fakir kaynaşmasını temin ederek toplumsal huzuru sağlar. Bu yönüyle zekât, farklı seviyelerdeki insanlar arasında kurulan bir kardeşlik köprüsüdür.

Görüldüğü gibi zekât ve sadaka verenlerin kazancı, alanlardan daha büyüktür. En büyük kazanç ise ebedî huzur yurdu olan cennettir. Zira zekât, mü’minlerin cennete girmesine vesiledir. Kur’an-ı Kerim’de; Allah’ın kendisine ihsan ettiği servetin zekâtını veren mü’minlerin kurtuluşa ereceği ve Firdevs cennetlerine girecekleri haber verilmektedir. (Mü’minûn, 23/1-11)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kendisine gelerek; “Ey Allah’ın Resûlü! Bana bir ibadet tavsiye ediniz ki, ben onu yapınca cennete gireyim” diyen birisine; “Allah’a ibadet edersin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, farz olan (beş vakit) namazı kılar, farz olan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın. (Böyle yaparsan cennete gidersin)” buyurarak, zekât vermenin cennete girme sebebi olduğunu bildirmiştir. (Buharî, Zekât, 1; Müslim, İman, 4)

Zekât ve sadaka vermenin dünyevî ve uhrevî birçok faydası bulunduğu gibi; Allah’ın verdiği serveti cimrilik yaparak yoksul ve muhtaç kimselere vermemenin de vebali bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.” (Tevbe, 9/34-35)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şerifinde zekâtını vermeyenlerin ahirette karşılaşacakları acıklı durumu şöyle açıklamıştır:  “Allah Teâlâ bir kimseye mal verir o da, bunun zekâtını ödemezse, bu mal kıyamet günü oldukça zehirli büyük bir yılan halinde karşısına çıkarılır. Yanaklarının üzerinde (gazap ve zehirinin şiddetini gösteren) iki siyah nokta vardır. O gün bu azgın yılan, mal sahibinin boynuna dolanıp (ağzını kapatacak şekilde) adamın iki yanağından şiddetle ısırır ve  “Ben senin (dünyada çok sevdiğin) malınım, ben senin hazinenim” der. Resûlullah (s.a.s.) sözlerine delil olarak şu ayet-i kerimeyi okudu: “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Al-i İmran, 3/180) (Buharî, Zekât, 3; Tirmizî, Tefsir, 3/3012)

Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz, zekâtın toplumda ağır bir yük olarak görülmeye başlandığı ve zamanla tamamen ihmal edildiğinde, insanların başına bir kısım belaların geleceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Fiten, 38) Bir defasında da şöyle buyurmuştur: “Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her millet, mutlaka yağmurdan mahrum bırakılır ve hayvanları olmasa, onlara yağmur yağdırılmaz.” (İbn Mâce, Fiten, 22)

Yani zekât terkedildiğinde, toplumdan bereket kaldırılır. Yağan yağmur ve verilen rızıklar da ibadette beli bükülmüş kullar, masumlar ve hayvanlar hürmetine ihsan edilir. Zamanla toplum düzeni sarsılarak zenginle fakir arasında derin uçurumlar meydana gelir. Bu durum pek çok insanı kötülüklere sevkeder. Neticede ne zenginin ne de fakirin huzuru kalır. [KAYA, Murat , Ebedî Yol Haritası İslam, sh. 345]

Zekât, fitre ve diğer sadakalarımızla infak seferberliği içerisine girerek en yakınlarımızdan başlamak üzere çevremizdeki ve yeryüzündeki tüm biçare insanların imdadına koşmak, hem dinî, hem de insanî bir görevimizdir. Zira dinimiz, bütün mü’minleri kardeş ilan etmiş, onları tek bir vücut gibi kabul etmiş ve Müslümanların birbirlerinin dertleri ile ilgilenmelerini imanın gereği saymıştır.

O halde; “Herhangi birinize ölüm gelip de, “Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (Münâfikûn, 63/10) ayetinde belirtilen bedbaht kimseler gibi hesap günü pişmanlık yaşamamak için, Allah’ın bizlere ihsan ettiği şeylerden, O’nun rızası doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine infakta bulunmalıyız.

Son Viraj

Bu hafta gelecek aylarda yapılması planlanan “Kürt Ulusal Konferansı” için hazırlık toplantısı yapıldı.  Erbil’de Mesut Barzani başkanlığında yapılan toplantıya Türkiye’den başta Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş olmak üzere 21 kişi davet edildi.

Bunun yanı sıra toplantıya Suriye, Irak ve İran’daki Kürt gruplardan da katılımcılar davet edildi.

Toplantının sonucunda Barzani’nin yaptığı açıklamaya bakıldığında daha önce sizlere bahsettiğim diğer Kürt konferanslarında olduğu gibi artık silahlı mücadelenin sona erdiği, yerine demokratik mücadelenin ve karşılıklı diyalogun ön plana çıkması gerektiği ve birlik beraberlik mesajları verildi.

Değerli okuyucular, tarihe bakıldığında yeni kurulan devletlerin önce silahlı bir mücadeleye girdiği bu mücadeleden sonra da taraflar arasında karşılıklı anlaşmalarla yeni bir devletin siyasi temellerinin atıldığı görülmektedir.

Ve görünen o ki ülkemiz ayrılıkçı Kürt hareketinde bir kez daha son viraja girmiş bulunmaktadır.  

Bunun arkasında da her zaman olduğu gibi yine tarih yatmaktadır.

Nasıl mı?

Bugün Büyük Ortadoğu Projesi adı altında kurulmak istenen Büyük Kürdistan devleti aslında I. Dünya Savaşı sonunda ABD Başkanı Wilson’ın açıkladığı prensiplerde hayat bulmuştur.

Bu prensiplerde nüfusu çoğunlukta olan bölgelerin bağımsızlıklarını ilan etmesi noktasına temas edilerek bu bağlamda Irak, Suriye , İran ve Türk topraklarından parçalar alınması ve böylelikle Büyük Kürdistan kurulması ön görülmüştür.

Yaklaşık yüzyıl önce ABD ve İngiliz siyasi çıkarlarına uygun olarak çizilen Kürdistan projesi,  Kurtuluş Savaşı ve akabinde yaşananlar sayesinde o gün uygulanamamıştır.

Anlaşılıyor ki aynı projenin uygulayıcıları, geçmişteki başarısızlıklarının sebeplerini iyi analiz ederek, bugün projeyi son virajı alma noktasına getirmişlerdir.

Bir “milletvekilinin”, “Türkiye’nin üç tarafı deniz, üç tarafı da Kürdistan’dır” şeklinde açıklama yapması bunun en açık örneklerinden biri değil mi?!

Devletlerin tarihi dönemeçler ve alınan virajlarla doludur. Her dönemeç ve virajlarda devletler ya ilerler ya da gerilerler.

Bakalım ülkemiz bu son virajın sonunda nerelere sürüklenecek!… 

Saygılarımla…  

Sevirem

Parçalanmak isteniyor Türkiyem
Şahlan delikanlım kalk artık uyan.
Etraf çakal doldu,dağlarsa hain,
Bende neyim deme,kendine güven.

Baksana hemşehrim bu ülke bizim,
Kars ,Hakkari,İzmir,Sinop benim ben
Bir çakılı bile kimseye vermem.
Satmam vatanımı,tavizde vermem.

Ben Osmanın türküsünü söylerem
”Bu akşam yıldızlar kararmış gibi”
O dağlarda yitenleri unutmam,
Altta yatan şehitlere söğdürtmem.

Hainler baştacı yapılmış bilin,
Ölen ölmüş,yiten yitmiş dedirtmem.
Ateş öze düşmüş vallahyanirem ,
Diş bilerem,sanmayınkiölirem.

Zamanı gelince hele görde bak,
Soracağım hesap birilerinden.
Gelin bir araya gardaşolak ki,
Bayrak olup dalgalanak göklerden.

Vatanımı bölenleri bilirem,
Kör değilem,yiyeni de görirem.
Ben Müslüman Türk’ün özüne gurban,
Diyen yürekleri candan sevirem.

Davasız Yargılama / Yargısız İnfaz…

5 sene önce bugün, 25 Temmuz 2008’de, duruşmada görevli mahkeme, Ergenekon Dâvâsı‘nın iddianâmesini kabul etti.

Ergenekon İddianâmesi’nde 47’si mevkuf, 86 sanığın suçları ve haklarında istenilen cezalar belirtiliyor. İddianâmede yer alan isimlerden bâzıları ile ilgili suçlamalar ve cezaları:

İlhan Selçuk, Veli Küçük, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perincek, M. Fikri Karadağ, Sevgi Erenerol, Muzaffer Tekin’e yöneltilen suçlamalar: Silahlı terör örgünü kurma ve yürütmek. Zorla hükümeti düşürmeye teşebbüs. TC hükümetine karşı silahlı isyana tahrik. Cezası: Ağırlaştırılmış müebbet.

Oktay Yıldırım: (Emekli Astsubay) Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba atılması, Mehmet Öztürk: (Emekli Astsubay) Evinde bomba bulundurmak. Fikret Emek: (Emekli Binbaşı) Evinde patlayıcı madde bulundurmak. Gazi Güder (Yüzbaşı iken istifa etti) Başkalarına ait şahsî bilgileri kaydetmek. Mehmet Demirtaş: Evinde bomba bulundurmak. Muzaffer Şenocak: (Asker). Bombalarla ilgili sanıklar: Aydın Yüksek (Eski polis memuru), Bekir Öztürk: (Kuva-yı Milliye Derneği Genel Başkanı), İsmail Yıldız: (Strateji Geliştirme Merkezi Başkanı) Evinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı ile ilgili bilgiler bulundu). Mete Yalazangil: (DYP Kadıköy İlçe Sekreteri) Akın Birdal suikastı ile ilgili. Zekeriya Öztürk: (Emekli Yüzbaşı) Danıştay baskını ile ilgili. Mehmet Yüce: (Eski Uzman Çavuş) Muzaffer Tekin’in ifâdesi üzerine gözaltına alındı. Kahraman Şahin: Kuya-yı Milliye Başkan Yardımcısı) Şahıslara takip ettiği iddia ediliyor. Erol Ölmez: Kuva-yı Milliye derneği Çaycısı) Telefon görüşmesi sebebiyle gözaltında. Erkut Ersoy: Ergenekon Teşkilatı’nınÖzel Büro Sorumlusu. Av. Kemal Kerinçsiz: Bâzı kişiler aleyhinde başlattığı kampanyalar sebebiyle suçlanıyor. Sâmi Hoştan: Veli Küçük ile bağlantısı sebebiyle göz altında. Kuya-yı Milliye Derneği Yöneticileri: Oğuz Alpaslan, Hüseyin Gazi Oğuz, Abdullah Arapoğlu. Vatan Bölükbaşı: (Türk İntikam Tugayı üyesi) Sikast planları hazırladığı iddia ediliyor. Orhan Tunç: (Emekli öğretim üyesi) İnternet sitesindeki yazıları sebebiyle gözaltında. Doç. Dr. Emin Gürses: Öğretim üyelerini fişlemekle suçlanıyor. Hüseyin Görüm: (Kuva-yı Milliye üyesi) Teşkilat elemanlarının nikâhlarını özel törene dönüştürmekten suçlu. Vedat Yenerer. (Gazeteci) İşyerinde çok sayıda kişi ile ilgili doküman bulundu.

Ergenekon’un 1 numarası için isim belirtilmiyor, eşkali veriliyor: 60-65 yaşlarında sarı ve seyrek saçlı, göçmen tipli,  sert mizaçlı, bıyıksız, sakalsız. Çevresi kendisine ‘Komutanım‘ diye hitap ediyor.

Ergenekon sanıklarından; Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur ile Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün için ek iddianame hazırlandığı açıklandı.

OLAYIN YORUMU:

İddianâmeden şöyle bir sonuç çıkıyor: Ergenekoncular, askerleri hükümet darbesi yapmaya mecbur edecek bir ortam hazırlamakla suçlanıyorlar. Bu hazırlıklar, kanundaki; ‘…hükümeti görev yapmaktan alıkoymaya teşebbüs‘ suçu ile ilişkilendiriliyor.

Yabancı basın ise Ergenekon dâvâsını; ‘İslamî eğilimli hükümet ile aralarında emekli ordu mensuplarının da bulunduğu laik elitler arasındaki mücâdele‘ olarak isimlendiriyor.

İddianâmenin kabul edilmesi, sanıkların suçlu konumuna düşürüldükleri anlamını taşımıyor. Bu geçiş, duruşmalardan sonra mahkeme kararı ile olacak. Buna rağmen daha duruşmalar başlamadan televizyon ekranlarına çıkanlar, ortalığı toz dumana kattılar.

Dünyanın her yerinde, sanık olarak duruşmalarda yargılanmak, insan haysiyetini zedeler. Medenî ülkelerde, sanık veya sanıklar beraat ederse, zedelenen haysiyetlerin onarılması için temyiz yolları açıktır. Bizde bu yol kapalı. Kapalı olduğu için de dikkatli olmak gerekiyor. Fakat televizyon ekranlarına çıkanlarda bu dikkat yok.

Asıl dikkatli olması gerekenlerde ise, ‘dikkatli olmak‘ diye bir kavramdan eser yok… Sanıkların en ağır şekilde cezalandırılmasıyla memleketin kurtulacağını zannedip, gök gürültüsünü andıran tonlarda konuşuyorlar. Ne kadar yüksek sesle konuşurlarsa, o ölçüde haklı konuma yerleşeceklerini zannederek…

Bu isimlerin birçoğunun, değil hükümeti devirmek gibi çok ciddî, idamlık suç olan bir iş için bir araya gelmeleri; çay içmek için bir çayhânede karşı karşıya oturmaları, geyik yapmak için deniz kenarında bir bankta yan yana oturmaları bile mümkün değil. Bunun böyle olduğunu, ülkede olup bitenlerle uzaktan ilgilenenler bile biliyorlar. Sorumluların bilmemesi çok acı. Herkesi korku içinde yaşamaya mahkûm etmek ne büyük haksızlık, ne fecî bir adaletsizlik…

Bizler; ‘Bin suçlunun arasında, hangisi olduğu bilinmeyen bir suçsuzu mahkûm etmektense, suçluların tamamını serbest bırakmanın daha insancıl bir hareket…’ olduğunu söyleyen bir kültürün mensuplarıyız. Pek çok şey gibi kültürümüzün bu insanî yönü de unutulmuş, unutturulmuş ve yozlaşmış ise… Asıl felâketin bu olduğu bilinmelidir.

İddianâme, adı üstünde iddia yazısıdır. O kadar. İddianâmede yazılı olanların gerçek olup olmadığına mahkeme heyeti karar verecektir. İdam talebiyle yargılananların suçsuz bulunmaları sıkça rastlanan olaylardandır. Bu basit gerçeği bilmeyenler, kendilerini tanıtmak, tanınmış olanlar şöhretlerini pekiştirmek için ekran bülbülü kesilebilirler. Fakat sorumluluğunu müdrik televizyon yöneticilerinin böylelerini ekrana yaklaştırmamaları gerekir. Ancak çok ilkel toplumlarda, hak-hukuk kavramının bulunmadığı-bilinmediği totaliter rejimlerde dâvâsız yargılama veya yargısız infaz olabilir. Türkiye’nin böyle bir ülke olduğunu zannedenler veya Türkiye’yi dünyaya bu şekilde bir ülke olarak tanıtanlar, tanıtılmasına aracı olanlar… düşünmeli ve utanmalıdırlar.    

Milletlerin Var Olma Ülkü ve İdealleri

Dünya’da millilik vasfını kazanmış her toplumun bir milli ülküsü ve ideali vardır ve olması da gerekir. Bu var olma ülküsü ve idealinin anlamı ve oynadığı rol çok büyüktür. Yürütücü bir güç olduğu herkesin malûmudur. Bu bakımdan; milletleri yaşatan, ilerleten ve yükselten bu ideal ve ülküdür. Bu durumdan yoksun olan toplulukların, dünya milletleri arasında önemli bir yer tutmalarına imkân ve ihtimal yoktur.

Milletler,  kendi milli ideallerinin ardından gittiği zaman, tarihte büyük olaylar ve değişmeler olmuştur. Türk Milleti’nin de milli ülkü ve idealleri vardır ve bu idealler, geçmişte çok büyük değişmelere sebep olmuştur. Birkaç  Örnek verecek olursak; Kızıl Elma ideali, Türk Milleti için bir hedefin ve amacın simgesidir. Bu simge,bütün Türklerin bir bayrak altında toplanıp millet olma idealidir. İstanbul’un fethi ile çağ açıp çağ kapatmak, Malazgirt Meydan Savaşı ile Anadolu’nun kapılarını Türk Milleti’ne açmak birer milli ülküdür.

Bir başka örnek; Milli birlik duygusunu devamlı ve bir takım vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’nin bir milli ülküsüdür. Yunanlılar’ın da Megola  İdea ülküsü vardır. Bu ülkü, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğuna son verdiği günden beri devam eden bir ülküdür. Böylelikle, eskiden Bizans’a ait olan bütün toprakları yeniden ele geçirmek ve İstanbul başkent olmak üzere Helen İmparatorluğunu yeniden oluşturmaktır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Var olma ideal ve ülküsü, bir millette ne kadar kuvvetli olursa, o millet diğer milletlere nazaran her yönden üstün ve başarılı olur. Bu durum, yüzyıllar öncesinden beri milletleri daima meşgul etmiştir. Bir millet, üstün gelmek veya boyunduruğu altına almak istediği bir milletin öncelikle kültürünü ve milli idealini bozmaya ve daha sonra da ortadan kaldırmayı düşünür. Tarih, bu şekilde örneklerle doludur.  Dünya’da ileri teknolojiden de faydalanılarak, bir milletin başka bir millete kültür aşılaması ( kültür emperyalizmi-manevi sömürgecilik ) daha da kolaylaşmıştır.

 Türkiye gibi önemli bir coğrafyada yaşayan Türk Milleti de, bulunduğu jeopolitik durum sebebiyle bu tür saldırıların en büyük hedefi haline gelmiştir. Türk Milleti’nin kültürünü ve var olma mefkuresini veya ülküsünü oluşturan en önemli itici güçleri dil, din, ülkü birliği, örf ve adetler, gelenek ve görenekler, milli tarih şuuru gibi unsurlardır. İşte emperyalist düşünceli milletler, bu unsurları ortadan kaldırdıkları andan itibaren, Türklük ideali de ortadan kaldırılmış olacaktır. Türk Milleti’nin geçirmekte olduğu sıkıntı ve bunalımın ana kaynağı burada yatmaktadır. Yukarıda belirtilen bu unsurların sarsıntı geçirmesi, günümüzde ve gelecek için tehlike ve endişe oluşturmaktadır.

İşte bu gerçeklerden hareket ederek, Türk Milleti’nin var olma idealini sonsuza kadar ayakta tutmak, yaşatmak ve geliştirmek istiyor isek, Türk Milleti olarak topyekün aynı duygu ve düşünce etrafında kenetlenmek  gerekmektedir. Bu var olma ideali ve ülküsü yaşadıkça millet olarak ilerleyecek ve Dünya’daki lâyık olduğumuz yere   gelmek en büyük dileğimiz olacaktır.