27.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 971

Türk Tarihinde Ağustos Ayı (Birinci Bölüm: 01 – 08 Ağustos)

0

 

Bu ay adını, Roma İmparatoru Avgustus’tan almıştır. Jül Sezar’ın yeğeni olan Oktavyüs,
İmparator olduktan sonra Avgustus adını aldı.
Günümüzde kullanılan takvimde 8. ay olan Ağustos, Roma takviminde 6. aydı. Bu sebeple
Sextilis adı ile anılırdı.
Bu isim de diğer birçok ay ismi gibi Süryanice’den Türkçe’ye geçmiştir. Türk tarihinde Ağustos
ayı, Zaferler ayı olarak bilinir.
Ülkemizde Ağustos, sıcakların en fazla olduğu aydır. Ağustos’ta suya girsem, balta kesmez buz olur.
Deyişi, gerçekleşme ihtimali çok zayıf olan bir büyük talihsizliği ifade eder.
Ağustos ayı, iklim özellikleri itibariyle edebiyatçılarımıza ilham kaynağı olmuştur.
Günlerin en uzun, gecelerin en kısa olduğu aydır.

 

01 Ağustos 0732: Göktürk Hâkanı Bilge Kağan, 48 yaşında ölen bir yaş küçük kardeşi Kültiğin için bengü taş denilen kitabeyi, komşu devlet adamlarının da katıldığı büyük bir merasimle diktirdi.

01 Ağustos 1326: Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk pâdişâhı Osman Gazi Söğüt’te vefât etti. Doğumu: 1258. Ertuğrul Gazi’nin oğludur. 1281 yılında pâdişah oldu. Kurduğu devleti Yirmi yedi yıl yönetti. Kabri, Bursa’da Osman Gazi Türbesi’ndedir.

01 Ağustos 1327: Osmanlı Devleti’nin tarihteki ilk barış sözleşmesi imzalandı. İzmit şehrini kuşatan Orhan Gazi, Bizans imparatoru Andronikos Paleoğolos  ile  anlaşarak, vergi almak suretiyle kuşatmayı kaldırdı.

01 Ağustos 1571: Sultan 2. Selim Han döneminde Kıbrıs’ın fethi tamamlandı. Kıbrıs, Yavuz Sultan Selim Han döneminde, 17 Eylül 1517 tarihinde yapılan anlaşma ile Osmanlı Devleti’ne her yıl 8.000 altın vergi veriyordu.. Bu sistem, 52 yıl 6 ay devam etti.

01 Ağustos 1840: Türkçe olarak hazırlanan yarı resmî ilk gazete olan Ceride-i Havâdis yayınlanmaya başladı.

01 Ağustos 1868: Fransız hükümetinin tavsiyesi üzerine, sonraki yıllarda adı;  Kandilli Rasathânesi olarak değiştirilen tesis kuruldu.

0l Ağustos 1919: Erzurum Kongresi Heyeti, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’a bir muhtıra gönderdi.

01 Ağustos 1944: Türkiye, Müttefiklerle münasebetlerini düzeltmek için Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesti.

01 Ağustos 1950: Türkiye, NATO‘ya üye olmak için resmen başvurdu.

01 Ağustos 1993: PKK, Batman’ın Sason ve Hakkâri’nin Çukurca ilçelerinde yaptığı saldırılarda 17 eri öldürdü.

01 Ağustos 2007: Tunceli’de PKK teröristleri ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki çatışmada 3 askerimiz şehit oldu, 5 PKK teröristi öldü.

02 Ağustos 1277: Anadolu Selçukluları tarihinde bir döneme damgasını vuran devlet adamı Muînüddin Süleyman Pervâne, İlhanlı Devleti hükümdarı Abaka Han’ın emriyle idam edildi.

02 Ağustos 1532: Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Üçüncü Macaristan Seferi sırasında Kanije Kalesi, Osmanlı Devleti’nin kontrolüne girdi. Ancak bu fetih kalıcı değildi. Zigetvar (Szigetvar) Kalesi alındıktan sonra, Kanije kalesi, eski önemini kaybetti. Habsburg Kralı’na devredildi.

02 Ağustos 1534: Barbaros Hayreddin paşa, Tunus Seferi‘ne çıktı. Seferin 21. gününde, 22 Ağustos 1534 tarihinde Tunus fethedildi.

02 Ağustos 1861: Azerbaycanlı Türk yazarı Gutgaşınlı İsmail Bey, Azerbaycan’ın Oğuz şehrinde vefat etti. Doğduğu şehrin adı sonradan Oğuz olarak değiştirildi.

02 Ağustos 1903:  Makedonya’da 30.000 civârında Bulgar Çeteci, Türk yönetimine karşı ayaklanma başlattı.

02 Ağustos 1908: İstanbul’da, günlük Tanin Gazetesi yayınlanmaya başladı. Çıkaranlar; Hüseyin Câhit (Yalçın), Tevfik Fikret ve Hüseyin Kâzım Kadri idi.

02 Ağustos 1914: Birinci Dünya Savaşı sebebiyle Osmanlı Devleti’nde seferberlik ilân edildi.

02 Ağustos 1926: Türk bandıralı Bozkurt Gemisi ile Fransa’ya ait Lotus Gemisi Ege Denizi’nde çarpıştı.

02 Ağustos 1953: Yeşilköy Havaalanı hizmete açıldı. Alan, o dönemin parasıyla 22.000.000 liraya mal olmuştu.

02 Ağustos 1984: Azerbaycan millî müziğinin gelişmesinde önemli rol üstlenen bestekâr ve orkestra şefi Niyazi Tagizâde Bakû’de, 77 yaşında vefat etti. Doğumu: Tiflis, 20 Ağustos 1912.

03 Ağustos 1511: Sultan İkinci Beyazıd Han, taht için harekete geçen  oğlu Şehzâde Selim‘i  Uğraşdere bölgesinde yenilgiye uğrattı. Sultan, 24 Nisan 1512’de, Yeniçerilerin ısrarı üzerine tahttan feragat edince, Şehzâde Selim  tahta oturduktan sonra, kazandığı zaferlerle,  Yavuz Sultan Selim Han olarak isim yaptı.

03 Ağustos 1595: Avusturya Prensi Mensfeld komutasındaki Alman, Macar, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80.000 kişilik ordu, Estergon Kalesi‘ni kuşattı.  Kale, 28 gün sonra, 30 Ağustos 1595’te düştü, düşman eline geçti.

03 Ağustos 1725: Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde, Köprülü-zâde Abdullah Paşa yönetimindeki Osmanlı Ordusu, bir Türk şehri olan  Tebriz‘i târihte ikinci defa fethetti. Birinci fetih, 23 Eylül 1585 târihinde Özdemiroğlu Osman Paşa tarafından gerçekleştirilmiş, 21 Ekim 1603 târihinde İran hükümdârı Şah Abbas  geri almıştı. 1725 fethinden sora şehir 5 yıl Türk hâkimiyetinde kaldı. 1730 yılında Türk asıllı Nâdir Şah, şehri ele geçirdi. Tebriz, 4 Aralık 1731 târihinde Hekimoğlu Ali Paşa tarafından  yeniden Osmanlıların hâkimiyetine alındı.

03 Ağustos 1914: Birinci Dünya Savaşı başlayınca İngilizler Osmanlı Devleti’nin siparişi üzerine imal edilen Sultan Osman 1 ve Reşadiye adlı savaş gemilerini teslim etmeyeceklerini bildirdiler.

03 Ağustos 1924: Üzerinde Türkiye Cumhuriyet yazısı bulunan madenî 10 kuruşluk paralar tedavüle çıktı. Bunlar, Cumhuriyet döneminin ilk madenî paralarıydı.

03 Ağustos 2002: Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Ağustos 2002 Perşembe günü 5,5 saat, 2 Ağustos Cuma günü 16,5 saat süren müzâkerelerden sonra 3 Ağustos Cumartesi gününün ilk saatlerinde, Avrupa Birliği’ne Uyum Kanunları’nı kabul etti.

03 Ağustos 2007: Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan‘ın Aksu Bölgesi’nin Kuçar, Toksu ve Şahvar nâhiyelerinde; ‘Millî bölücülerin yer altı askerî eğitim kampları keşfedildi.’  Bahanesiyle bu nâhiyelerde huzur bozucu ve saldırgan bir tarzda genel aramalar yaptı ve suçsuz insanları tevkif eti. Tevkif edilenler arasında çok yaşlı erkekler ve kadınlar da bulunuyor.

03 Ağustos 2007: Gürcüstan Cumhurbaşkanı, Ahıskalı Türklerin vatanlarına dönüşüne imkân veren kararnâmeyi imzaladı.

04 Ağustos 1569: Osmanlı Ordusu, Astrahan Seferi için yola çıktı. Seferin amaçları arasında, Astrahan kalesi’ni Ruslardan geri almak ve Don nehri ile İdil Nahri arasında kanal açmak projesi vardı. Kale kuşatıldı ise de hava şartları sebebiyle kaldırıldı. Kanal projesinden de vazgeçildi.

04 Ağustos 1578: Osmanlı Ordusu, Portekiz’le yaptığı  Vâdi’s Seyl  Savaşı’nı kazandı.

04 Ağustos 1791: Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında Ziştovi Antlaşması imzalandı. Antlaşma ile daha önce iki ülke arasında imzalanan antlaşmaların yürürlükte kalması kabul edildi, Avusturya, işgal ettiği toprakları terk etti. Avusturya, ayrıca devam etmekte olan Osmanlı Rusya Savaşı’nda Rusya’ya yardım etmemeyi kabullendi.

04 Ağustos 1875:  Azerbaycan’ın ilk Türkçe gazetesi olan Ekinci Gazetesi yayın hayatına girdi.

 

04 Ağustos 1918: İngiltere, 1500 kişilik bir askerî güç ile Bakü‘ye girdi.

04 Ağustos 1922: İttihat ve Terakki Partisi’nin üç paşasından biri olan Enver Paşa Türkistan’da şehit oldu. Doğumu: İstanbul, 22 Kasım 1881.

04 Ağustos 1988: Edebiyat tarihçisi Fevziye Abdullah Tansel İstanbul’da 76 yaşında vefât etti. Doğumu: Elazığ, 23 Şubat 1912.

04 Ağustos 2006: Ilısu Barajı‘nın temeli atıldı.

05 Ağustos 1551: Namlı Türk denizcilerinden Turgut reis, Andrea Doria’nın donanmasını, Napoli açıklarındaki Ponza açık denizinde mağlup ederek Ponza Zaferi‘ni kazandı. Böylece şöhretini doruğa çıkardı. Andrea Dorya, yenilgiden sonra Sardunya Adası’na kaçtı.

05 Eylül 1716: Osmanlı ordusu, Petervaradin Savaşı‘nda Avusturya ordusu’na yenildi. Korfo Adası ile ilgili anlaşmazlık sebebiyle çıkan savaş, Macaristan’daki Petervaradin’de yapıldı. Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminin sadrazamı Silahtar Ali Paşa, büyük bir kuvvetle Avusturyalıların üzerine yürümüştü. Önce bâzı başarılar elde ettiyse de Osmanlı ordusunda kısa bir süre sonra çözülmeler başladı. Serdar-ı Ekrem Ali Paşa son bir hücum için hazırlık yaparken, düşmanın âni bir saldırısına mâruz kaldı ve alnından bir kurşunla vurularak şehit oldu, ordu dağıldı.

05 Ağustos 1923: İngilizler Musul’da katliam yaptılar. İngiliz paralı askerleri, Musul çarşısında kavga çıkarttılar. Kavga şiddetlenince silâhlarını ateşleyerek 2 Türk’ün ölümüne, 18’inin de yaralanmasına sebebiyet verdiler.

05 Ağustos 1942: Başkırd Türklerinden ceditçi düşünür ve yazar Ziyaeddin Kemâlî Rusya’nın Samara bölgesinde öldürüldü. Doğumu:  Başkırdistan’ın başşehri Ufa’ya bağlı Telaş (Kileş) Köyü, 9 Aralık 1873.

05 Ağustos 1979: Günümüzde; yayını, Prof. Dr. Turan Yazgan’ın başkanı olduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından devam ettirilen Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi yayınlanmaya başlandı.

05 Ağustos 1987:  Kırım Türkleri, Moskova’da Rusya tarihinin en büyük mitingini düzenlediler.

06 Ağustos 1243: Anadolu Selçuklu Devleti sultanlarından İkinci Keyhüsrev, Moğollar tarafından katledildi.  Doğum yeri ve târihi kayıtlara intikal etmemiştir.

06 Ağustos 1571:  Magosa fethedildi. Kuşatma, 1 Ağustos günü başlatılmıştı.

06 Ağustos 1696: Rus Çarı Deli Petro, Osmanlı Devleti’nin elindeki Azak Kalesi‘ni teslim aldı.

06 Ağustos 1964: Rumlar Kıbrıs Türklerine karşı saldırıya geçtiler. Tilligra, Mansura ve Koççira bölgelerinden kaçan Türkler, Erenköy’e sığındı. Buradaki Türkler, büyük direnişe başladı. Direniş 8 Ağustos’a kadar devam etti. Türk uçakları, Erenköy’deki Rum birliklerine ikaz bombaları attı. Rumlar, gerçek bombaların atılmasından korkarak 11 Temmuz 1964 târihinde ateşkes talebinde bulundular.

06 Ağustos 1982: Eski bakanlardan ve yazar Samet Ağaoğlu İstanbul’da vefat etti. Doğumu: Karabağ – Azerbaycan 1909.

07 Ağustos 1602: Sultan Üçüncü Mehmed Han döneminde İstolni ve Belgrad Kalesi (İkinci defa) düşmandan geri alındı.

07 Ağustos 1919: Erzurum Kongresi sona erdi.

07 Ağustos 1944: Ali Han Töre Başkanlığı’nda Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu.

07 Ağustos 1982:  Ermeni Asala terör örgütü Türkiye’de ilk defa eylem yaptı. Esenboğa Hava Alanı’nda  düzenlenen eylemde yolcu ve uğurlamaya gelen yakınlarından sekiz kişi hayatını kaybetti, 72 kişi yaralandı.

08 Ağustos 1521: Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Belgrad Kalesi fethedildi. Kalenin iç kısımları da 29 Ağustos’ta alınarak fetih tamamlandı.

08 Ağustos 1526: Kanuni Sultan Süleyman Han’ın, Mohaç   Seferi olarak anılan  Üçüncü Sefer-i Hümâyun sırasında, İllok Kalesi fethedildi.

08 Ağustos 1635: Sultan Dördüncü Murat Han, günümüzdeki Ermenistan’ın başşehri Revan‘ı fethetti. Sultan, Revan Seferi  için 10 Mart 1635 târihinde İstanbul’dan hareket etmişti.

08 Ağustos 1648: Osmanlı pâdişahlarının on sekizincisi  Sultan İbrâhim Han, tahttan indirildi. Sultan 10 gün sonra da şehit edildi.

08 Ağustos 2006: Çin işgali altındaki Doğu Türkistan‘da  Aksu iline bağlı Shayar ilçesinde, okulların yaz tâtilinde olmasından yararlanarak evlerinde çocuklara Kur’an-ı Kerim okumayı öğreten öğretmen ve öğrencileri tevkif edilerek gözetim altına alındı.

(DEVAM EDECEK)

 

 

Türk Aydınlar Ocakları Kosova’da (3)

Balkanlardaki Türk nüfusu 100 yıl içerisinde uygulanan soykırım sonucunda hayli azalmış ve Kosova’da bu sayı 50-60. Binlere “medenî batı!” tarafından düşürülmüştür.

5 Yüzyıl gibi azımsanmayacak bir süre Türklerle iç içe yaşamanın getirdiği kültür etkileşiminin sonucunda, Balkanlarda yaşayan topluluklarda Avrupa’ya has bencil özellikleri görmemekteyiz. Balkan toplumlarında genelde sıcakkanlı ve daha insancıl özellikleri rahatlıkla görmekteyiz. Kosova’ya yaptığımız bu ziyarette de bu hasletlerini gördük.

Kavimler göçüyle birlikte milattan önce 3.yüzyıldan itibaren Avrupa içlerine doğru düzenli olarak Türk boyları Uzlar, Peçenekler ve Hunlar’ın ilerleyişine bu günkü Kosova’da şahit olmuştur. Bu dönemde yurt edinilen bu yerler Osmanlı Devletinin ortaya çıkmasıyla 13.yüzyıldan itibaren Türkler tarafından vatan edinilmeye başlanmış ve 1389 tarihinde 1.Murat tarafından gerçekleştirilen Kosova Meydan Muharebesiyle beş asırdan fazla  bir zaman dilimi içinde buralar Türk hakimiyetine geçmiştir. Vatan edinmenin bir gereği olarak Osmanlı iskân politikası neticesinde Anadolu’dan getirilen Türk aileler buralara yerleştirilmiştir. İşte bu ailelerden biri olan YILDIRIM ailesi reisi Ali Rıza YILDIRIM beyefendi Kosova ziyaretimizde ÖZKURT ailesini evlerinde bizi misafir etme nezaketinde bulundular. Misafirperverliklerini izahta hiç sıkıntı çekmemekteyim. Zira kısaca “Türk misafirperverliği” örneğini sergilediler demem pek çok şeyi izaha yeter.

Ali Rıza YILDIRIM beyefendi’nin babası Bekir bey, 1.Dünya Savaşı gazilerindendir. Balkanlarda İngiliz, Fransız ve Rus’ların tezgahladığı fitne kazanının başlatıldığı yıllarda dünyaya gelmiş, çocukluğunun ve gençliğinin güzel günlerini yaşamadan kendisini bir hengame içinde bulmuştur.    Kosova 1912 yılındaki 1.Balkan Savaşı ile elimizden çıkmasına karşılık, Ali Rıza YILDIRIM Beyefendi’nin 1895 doğumlu Rahmetli babası Prizren’li Bekir İsmali 18 yaşında olmasına rağmen 1. Dünya Savaşı başlayınca milli şuur içinde Anadolu’ya bin bir zahmetlerle gelerek savaşta bulunan Osmanlı Ordusuna katılmıştır.

Ordu Bekir Beyi ilk önce Kafkas Cephesine gönderil. Kafkas Cephesinde düşmanla savaşırken, diğer taraftan ondan daha çetin olan soğuklara direnmiş.

Kafkas cephesinden sonra da Çanakkale’ye sevk edilmiş. Burada da göğüs, göğse savaşmış. Savaş döneminde düşmanla işbirliği yapan Osmanlı vatandaşlarının ve Hamidiye (!) alaylarında halkın ensesinde boza pişirenlerin varlığı karşısında, Bekir beyin ailesinden aldığı İslam ahlakı yanında Türklük gurur ve şuurunu kelimelerle izah etmemiz mümkün değildir.

 

Gazilik unvanına kavuşan Bekir Bey savaş sonunda Devlet tarafından İstanbul Sirkeci’de bir dükkan ile Fatih taraflarında bir ev verilmiş. Kendisine verilen yerde yedi yıl ticaretle uğraştıktan sonra Prizren’e giderek anne ve babasını İstanbul’a getirmeye karar vermiş ve ancak teklifi aile tarafından kabul görmeyince Prizen’de kalmaya karar vermiştir. Geri kalan yaşamını burada devam ettirmiş ve 1970 yılında çileli bir ömrün ardından 85 yaşında Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

 

Özetle; Yıldırım ailesi Türk Milletiyle ağlayan ve Türk Milletiyle gülen bir aile.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Türk dünyasına verdiği destek çerçevesinde Gazi Bekir beyin torunu Kezban YILDIRIM halen İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfında okuyan başarılı bir öğrencidir.

(!) “Şaki İbrahim Destanı” Ziya GÖKALP

Tasavvufi Terimler – 9 Tövbe

 

Tövbe insanı şeytanlaşmaktan,

Dua ise Firavunlaşmaktan korur.

İnsan hata yapabilen bir varlıktır.

Hata yapar ama hatada ısrar etmez.

Dedemiz Âdem’de bir hata yapmıştı.

Ceza olarak da Dünya’ya sürgün edilmişti.

Hatasının farkına vardı tövbe etti.

Allah(cc) O’nun tövbesini kabul etti.

Demek ki hata yapmak, günah işlemek

İnsanın genetiğinde vardır.

Hata ve günahta ısrar etmek ise Âdem’in genetiğinde yoktur.

Şeytanda bir hata yaptı, günah işledi.

Ceza olarak lanetlendi.

Ama pişman olmadı, tövbe etmedi

Israr etti, dikleşti

Demek ki şeytanın genetiğinde tövbe yok.

Günahta ısrar var.

Demek oluyor ki Âdem’le şeytanın genetik yapıları bir birine zıttır.

Âdem’in soyundan gelip de şeytanın genetiğine tabi olmak.

İnsanlar neden bu şeytani genetiğe heveslenirler anlamakta zor.

Evet, Müslümanlar hata yapacak

Ama hata denizinde yüzmeyecek

Hatasını fark ettiğinde yüzü kızaracak

Mahcup olacak, utanacak ben pişmanım keşke yapmasaydım diyecek.

Bilerek bilmeyerek yapmış olduğum bütün günahlara tövbe ediyorum.

Bir daha yapmamaya söz veriyorum diyecek ve sözünde duracak

Her hata ve günah kalpte bir leke, bilgisayardaki virüs gibidir

Virüsler çoğalınca kalp katılaşır.

Özelliğini ve hassasiyetini yitirir.

Bilgisayarda çöker.

Aslolan bilgisayarı bu duruma getirmemektir.

Şayet gelmişse yapılması gereken bilgisayarı yeniden formatlamaktır.

Kalbin formatı da tövbedir.

Tövbei Nasuh tur.

Tövbede Aslolan hangi hata yâda günahına tövbe ettiğini bilmektir.

Yoksa tövbe Ya Rabbi deyip de hiç bir yanlışından vaz geçmiyorsan bunun bir anlamı yok

Tövbe aynı zamanda uyanıklık ve bilinç durumu olmalıdır.

İnsanın hata yapan bir varlık olarak yaratılışı

Her gün her an hata yapması anlamına da gelmez.

Müslüman aynı zamanda iradesine sahip olan kişidir.

Peygamberimiz(sav) Buhari de geçen bir hadisinde

“Asıl muhacir (hicret eden) hata ve günahları terk edebilendir” buyurmuştur.

Müslümanlar birçok zaman tövbesinin kabul olup olmadığını merak ederler.

Tövbenin kabul yâda ret kriteri şudur

Aynı yâda benzer hata ve de günahları yapmıyorsan

Tövben kabul edilmiştir.

Hata ve günahlar aynen devam ediyorsa kabul edilmemiştir.

Burada Aslolan kara düzen tövbe değil

Neye ve niçin tövbe ettiğini bilmektir.

Birde bunlardan kurtarma arzu ve isteği olmalıdır.

Dilini yalandan

Midesini haramdan

Kalbini kin nefret haset vb manevi hastalıklardan

Temizleme arzusuyla tövbe ediyor

Bunları bir daha yapmıyorsan maksat hâsıl olmuş demektir.

Yoksa ben pişmanım de

Yalan, gıybet, iftira

Her türlü dedi kodu hile hurda devam ediyorsa

Onun bir anlamı yok

Bilinçsiz yapılan tövbede tövbe değildir.

Müslüman başkasına verdiği sözde durmaya nasıl dikkat ederse

Allah(cc) karşı verdiği sözde durmaya daha fazla dikkat etmelidir.

Verilen sözde durmamak

İnsanın insanlar karşısındaki değerini azaltıp

Onu üçkâğıtçı sahtekâr konumuna düşürdüğü gibi

Allah(cc) katındaki değerini de azaltır esfeli safiline düşürür.

Adam gibi tövbe edenin tövbesini Allah niçin kabul etmesin ki;

Allahın kullarına azap etmesi için bahaneye ihtiyaç mı var?

Hz Ali(ra) buyuruyor ki tövbenin altı özelliği vardır

1 –  Geçmiş günahlara pişmanlık duymak

2 – Zamanında kılınmayan namazlar ile tutulmayan oruçları iade etmek.

3 – Haksızlık yaptığı kimsenin hakkını vererek onunla helalleşmek.

4 – Bir daha o günaha dönmemeye karar vermek

5 – Nefsi günahla büyüttüğün gibi Allaha itaatle eritmek.

6 – Ona günahların tadını tattırdığın gibi itaatin hazzını da tattırmak.

Peygamberimiz(sav) bir hadisinde

“Allah(cc)ın kullarına merhameti bir annenin kundaktaki bebeğine şefkatinden daha fazladır” buyuruyor.

Her Müslüman bu konulara dikkat etmelidir.

Sufiler çok daha fazla dikkat etmelidir.

Allah (cc) affedicidir, affetmeyi ve affedeni sever.

Settarul uyupsun sen hataları setreyle

Affetmeyi seversin kullarını affeyle.

Duası ve tövbesi kabul olan kullardan olmak temennisiyle…

 

 

 

 

Bilmediğin Konuda Konuşma Sayın Başbakan

 

Sayın Başbakan, yaklaşık iki aydan beri, insanımızın, toplumumuzun birlikteliğini bozacak o kadar laflar etti ki, şimdi de yeni bir dalgaya ve yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyor.

Ne diyor Sayın Başbakan, ‘biz 36 etnik grup hep beraber bu ülkede yaşıyoruz… Şunlar, şunlar, şunlar, hep beraber yaşıyoruz,oyuna gelmeyelim…’

Sayın Başbakan, bardağı kırdığını anladığı için mi, yoksa başka bir nedenle mi böyle laflar ediyor şimdi bir de bizim gözümüzle bakalım.

Keşke, bardağı kırdığını anlamış ve mesajları almış olsa datoparlamaya yeniden dönse.

Ama nerdeeee.

Hemen her gün iftar sofralarında konuşuyor. Hem de, iftar sofrası anlayışımıza, kültürümüze uymayan sözler sarf ediyor ve bu sözlerin çoğunda büyük yanlışlar yapıyor.

Daha da kötüsü, ayrıştırıcı tavırlar sergiliyor.

Bakın, bunu nasıl yapıyor?

Bir kere, bu ülkede Türk Milleti etnik bir tarifin içerisinde olamaz.

Bu ülkenin kimliği Türk’tür. Burada yaşayan herkese, kökeni ne olursa olsun, Türk denir. Hem Anayasa böyle söyler, hem de kurucu irade böyle karar vermiştir.

Bunu nereden anlıyoruz.

Şuradan:

‘Türkiye cumhuriyeti devletini kuran halka, Türk Milleti denir.’

Tamam mı şimdi? Demek ki neymiş? Bu ülkede yaşayan herkese Türk denirmiş.

Bakın, Türk Milleti kavramının ırki, tarihsel ve sosyolojik tanımı, izahı ve kabulü başka bir şeydir, toplumun bütününün tarifi başka bir şeydir. Tıpkı, Almanya’da yaşayanlara ve vatandaşlara kökeni ne olursa olsun Alman dendiği gibi. Ya da Rus, İngiliz, Fransız dendiği gibi.

Fransa, 1789’da Fransız birliğini sağladığı tarihte Fransızca konuşan sayısı %12 idi. Almanya birliğini sağladığı 1870 tarihinde Almanca konuşan sayısı, % 17 idi. İtalya, krallık dönemi eyalet sisteminden milli devlete dönüştüğü zaman, İtalyanca konuşan sayısı % 4 idi.

Bugün, bu ülkede, Türkçe konuşan sayısı yüzde yüze yakındır ve Ana dili Türkçe olan sayısı ise % 90’dan fazladır. Ali Tayyar ÖNDER Bey’in Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı gerçek bilgilerle yazılmış kitabını okumak bile yeterlidir.

Demek ki, Türk adını ve kimliğini eşitler arasında bir parça gibi görerek kullanmak, kardeşlik yutturmacasına yaramıyor, tam aksine, bölmeye, parçalamaya zemin hazırlıyor.

Gelelim, şu 36 etnik grup var meselesine…

Almanya’da uydurma bilgilerle doldurulan bir kitap var ve orada bu sayıdan daha fazlası olduğu iddia edilen bir kitap bu.

Yani, Türkiye’de kırktan fazla etnik kimlik var ve Başbakanımız da(!) bu rakamları fırsat düştükçe kullanıyor ve geçen hafta sonu yine kullandı, yukarıda da açıkladığımız gibi, hem de güya toparlamak adına kullandı.

Sayın Başbakan, bu 36 etnik kimliği lütfen sayar mısınız? Bu kadar etnik kimlik kimlermiş ve adları nelermiş? Tarihleri neymiş, dilleri neymiş, duyguları neymiş?

Türk kimliğine bakışları neymiş, Müslümanlık kimliğine bakışları neymiş, Türk kimliğini nerede görüyorlarmış, Türk Ve Müslüman kimliklerinin iç içe geçmişliğine ne diyorlarmış?

Evet, Sayın Başbakan bu sorularıma cevap verir misiniz?

Ve-re-mez-si-niz. Çünkü, bu soruların cevabı yok veya hep Türk’e çıkar.

Zaten beni de duymuyorsunuz, elbette. Ben, kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla yapıyorum.

Ben yardımcı olayım…

Saymaya başlıyorum…

Azeri, Kırgız, Kazak, Tatar, Avşar, Çepni, Beydilli(Badıllı), Karakeçili, Özbek, Uygur, Noyan, Salur, Yörük, Karahacılı, Karakayalı, Kayı, Sarıkeçili, Batı Trakyalı,vs.vs. Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler.

Nasıl? Bunlar hep etnik kimlik değil mi? Almanlar böyle söylüyor çünkü.

Türk’ün doğrudan kendisi olan ve oba, oymak, boy, aşiret adları ile övünerek Türk’e en çok hizmet etme yarışında olan bu insanların önünde bu ironik duruma lütfen düşmeyin.

Kaldı ki, Alevi Türkmenliği konusu da hızla tartışılan ve ciddi kabul gören bir birleştirici konu olarak bugün ülkemiz gündeminde – basına çokça yansımasa da – yer almaktadır.

Güney-doğu’da çok ciddi bir Türklük uyanışı olmaya başladığını, alttan alta kaynaşmaya başladığını çok rahat bir şekilde söyleyebilirim.

Bu şartlar altında,hâlâ şu kadar etnik kimlik var gibi boş laflarla vakit geçirmeyelim. Emperyalizmin dayatmaya çalıştığı uydurma ve suni kimlikleri engellemeye bakalım.

 

 

 

Sevgi Eğitimi-17

 

Sevgi daha çok aldığımız gıda, yediğimiz yemek gibi algılanmaktadır. Yani yemeye herkesin ihtiyacı vardır. Ancak ne zaman yiyeceğini ve ne yemek istediğini herkes kendi belirler.

Nitekim sağlık tehdidi söz konusu olmadıkça, buna müdahale etmek insan hakkına müdahaledir ve suçtur. Sevgide böyle algılanınca bu hususta ki sorumluluk belirginsizleşir;

“Öyle ya ne bileyim kimin ne zaman, ne kadar sevgiye ihtiyacı olduğunu! …” derken dünyada bir çok açlıktan ölenlerin unutulduğu gibi, sevgisizlikten ruhları ölenler de, ta ki kendilerinden bir zarar gelene kadar unutulurlar.

Fakat sevgi teneffüs ettiğimiz hava, oksijen gibidir. Ona her an herkesin ihtiyacı vardır. Dolayısıyla hiç kimsenin, nasıl ki başkasının nefesini kesmeye hakkı yoksa,  diğer insanları sevgiden mahrum bırakma hakkı yoktur.

Birisinin sonucu biyolojik ölüm iken diğerinin sonucu ruhsal ölümdür ki; öyle bir insan bir daha kendine dahi fayda veremez (Ergen, 2009).

Duygusal öğrenmelerin gerçekleşmesinde ve davranışların oluşmasında sevgi çok önemli itici güçtür. İnsan için en önemli değer kendi varlığıdır.

 

Ancak, sevgi bu değeri bile aşan etkendir. Sevginin bu gücü şüphesiz eğitimde, erdemli davranışların kazandırılmasında etkili olacaktır. Böylesine üstün bir etkiye sahip sevginin doğru anlaşılması ve bir o kadar da gereğinin yapılması önem arz etmektedir.

“Sevgi nedir?” sorusuna cevap aranacaksa:

Sevgi, kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır.

Sevgi fark edilmedir.

Sevgi hoş görülmedir.

Sevgi paylaşmadır.

Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya çalışmadır.

Sevgi, şeffaf olmadır Sevgi ihtiyaçtır.

Maslow temel ihtiyaçlar hiyerarşi sıralamasında;

-fizyolojik ihtiyaçlar,

– kendini güvende hissetme ihtiyacı,

– ait olma ve sevgi ihtiyacı,

-saygınlık statü ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı,

Olarak sıralamaktadır.

Ait olma ve sevgi ihtiyacı çocuğun, okul ortamında sınıf tarafından benimsendiğini hissetmesi, öğretmeni ve arkadaşları tarafından, ailede ise ana, baba ve kardeşleri tarafından sevildiğini bilmesi durumunda doyurulabilmektedir.

Sevgi eğitimi, doğum öncesinde başlayıp hayat boyu devam etmesi gereken süreçtir.

Kişinin kendisiyle barışık olması, sevgi eğitiminin kişilik gelişiminin tamamlanmasına kadar verilmesine bağlıdır. Hayata anlam veren sevgidir. Fizyolojik ihtiyaçların insanın bedenini doyurduğunu kabul edecek olursak, sevgi de insanı doyurmaktadır (Erdoğan, 2007).

Çocukların, kendileriyle gurur duymalarını sağlamak gerekir. Oysa ki bir çok yetişkin kendilerinin çocuklarıyla gurur duymasını daha fazla önemser, bu da çocuğu dıştan denetimli güç geliştirmeye yöneltir.

Tabi ki ebeveynlerin çocuklarıyla gurur duyması önemlidir. Ancak, çocuğun kendisiyle gurur duyması, olumlu benlik, özsaygı ve özgüven geliştirmesinde önemli rol oynar. Çocuğun kendi problemlerini çözme hakimiyeti içinde olması kendisiyle gurur duyması için iyi bir nedendir.

Çocuğun kendini beğenmesi, kendinden memnun olması önemlidir. Bununla birlikte çocuk, başkaları tarafından onaylanmak, övülmek, bir gruba ait olduğunu hissetmek de ister. Başarılı ebeveynler çocuklarında kendine güveni ve saygıyı geliştirmiş ebeveynlerdir.

Etiketlenen, başkaları ile karşılaştırılan, çok suçlanan, az övülen çocuklar kendilerine saygı duymayı öğrenemezler. Kendilerine güvenleri gelişmez, kendilerini değersiz hissederler. Bu da onların yaşam başarısızlıklarını pekiştirir.

Şımarık, bencil, bağımlı, içi kin dolu, asi, hırçın, güvensiz,  “mutsuz” ya da çevresiyle ve kendisiyle barışık, uyumlu, paylaşımcı, sevgi dolu,  dikkatli, kendine ve çevresine güvenen, “mutlu.”

Doğadaki çiçekler kadar çeşitli renklerdeki  bu çocuklarımızı biz yetiştiriyoruz. Hepsi bizim çocuklarımız, hepsinin sevgiye gereksinimi var, hepsi sevilmeyi hak ediyor. Hak etmedikleri tek şey duygusal, fiziksel ve zihinsel emniyetlerinin sağlanmaması(Tuğrul, 2005, s.15).

 

 

Barış Çıkmaz, Esed Gitmez, Türkiye Uçmaz

0

 

Türkiye, iki yıl önce girdiği Suriye ve bir yıl önce girdiği PKK bataklığından çıkmaya uğraşıyor. Bir taraftan da içeride vatandaşı vatandaşa, komşuyu komşusuna boğazlatmaya çalışıyoruz. “Komşu ülkelerle sıfır sorun” diye yola çıktık, ama ne içeride, ne dışarıda sorunları bitirdik. Tam aksine dışarıda sorunlu olmadığımız komşumuz kalmadı, içeride ise vatandaşımız içinden çıkılmaz bir sorunlar sarmalı içinde bıraktık. Sizin anlayacağınız ne yurtta sulh, ne cihanda sulh var.

Milletin hissiyatını ve gururunu, ordunun mücadelesini ve onurunu bir yana bırakarak, “analar ağlamasın” sloganıyla İmralı’daki Teröristbaşı ile masaya oturduk. İmralı ile PKK ve Avrupa merkezleri arasında aylardır özel ulaklar vasıtasıyla mesaj ve mektup trafiği yaşanıyor. Güya Temmuza kadar sınırlarımız içindeki PKK militanları sınır dışına çekilecekti. Görünüşte silahlar sustu, ancak yüzde 15 PKK militanı -onlar da hasta, yaşlı ve kadınlar-   yurt dışına çıktı. Tam aksine dağa çıkıp PKK’ya katılan gençlerin sayısı arttı.

TSK bazı karakollarını kapattı, bir anlamda geri çekildi. Askerimizin çekildiği yerlerde kalaşnikoflu, bombalı PKK militanları yayla şenlikleri yapmaya başladı, şehitlikler ihdas ediyor. Komutanlarımızı taşıyan helikoptere ateş açılıyor, ilçe il merkezlerimizde karakollarımıza ve polisimize silahlı, molotof kokteylli saldırılar yapılıyor. Resmi bina inşaatlarında görevli iş makinaları yakılıyor, işçilerimiz kaçırılıyor. İlçelerde özel güvenlik birimleri oluşturuluyor. Kürtçülükten hüküm giymiş merhum bir politikacının adı (Şerafettin Elçi), bir havalimanına veriliyor.

BDP milletvekilleri açık açık Güneydoğu’daki topraklarımıza “Kürdistan” diyorlar, “demokratik özerklik” istiyorlar. Açıkça “Türkiye’nin üç tarafı deniz, üç tarafı da Kürdistan” deme cesaretini gösteriyorlar.  Bunun adı “Barış süreci” ve bu süreç muktedirlere ve onların danışmanlarına göre çok sağlıklı devam ediyor. Bütün bu olanlar onları hiç rahatsız etmiyor. Adamlar daha ne yapsınlar, ne desinler, adım adım dört parçalı Kürdistan hayallerini gerçekleştirme yolunda azimle ilerliyorlar.

“Komşu ülkelerle sıfır sorun” politikası izlemek üzere yola çıkan iktidar son üç dört yılda sorunumuz olmayan komşu bırakmadı. Ermenistan’la barış yapacağız derken ağzımıza yüzümüze bulaştırdık, barış yapamadığımız gibi can kardeşimiz Azerbaycan’la da aramız açıldı. Amerika’nın İran karşıtı politikalarını destekledik, onları da karşımıza aldık. Bu yetmedi, bir de Batılıların patriot füze kalkanlarını İran’a karşı İsrail’i korumak üzere topraklarımıza konuşlandırdık.

Uluslararası sularda Marmara gemisine saldırarak dokuz vatandaşımızı şehit eden İsrail’e “Van münit” tafrası yaptıktan sonra tekrar dost olduk. Irak’ın toprak bütünlüğünün yok edilmesine, burnumuzun ucunda, Kuzey Irak’ta bir Kürdistan özerk bölgesinin kurulmasına göz yumduk. Lideriyle yöneticilerimiz kanka oldu. Ama, bu arada üç parçalı bir ülkeye dönüşen yeni Irak yönetimi ile aramız açıldı. Mısır’daki son yönetim değişikliğine de burnumuzu sokup taraf olunca, hem yeni Mısır yönetimini karşımıza aldık, hem de onları destekleyen Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ABD ve AB’yi karşımıza aldık.

Gelelim en uzun sınırımız olan (800 km) Suriye ile ilişkilerimize. Esed’i uzaklaştırıp, kendi kafamıza göre bir yönetimi iş başına getirerek Suriye’yi de yönetmek istedik. Yıllarca Başbakanımızın aile dostu olan “Esad”, bir anda can düşmanı “Esed” oluverdi ve başladık onunla mücadeleye. Din kardeşimiz olan Suriyelileri Sünni ve Şii diye ayırıp birbirine kırdıran vahşi bir iç savaşın tarafı olduk. Bu savaştan kaçan beş yüz bin Suriyeliyi topraklarımıza yerleştirdik. Kendilerine Özgür Suriye Ordusu adı veren muhalif güçleri açıkça destekledik.

ABD ve AB ülkeleri de müdahale eder, Esed iki ayda gider zannettik, yanılttık. Onlar çekimser kaldığı gibi, Rusya ve İran açıkça Esed’i desteklediler. Esed de bizim yumuşak karnımız olan Kürt kartını kullandı. PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan PYD güçlerini destekledi ve nur topu gibi bir Kürt devleti (Batı Kürdistan) doğdu.  Özgür Suriye Ordusu da Esed güçleri karşısında her gün geriliyor. Anlaşılıyor ki, Esed gitmeyecek.

Ama biz dışta son birkaç yılda bu kadar sorunu başımıza sarma başarısını göstermişken, bir de diğer taraftan iç barışımızı bozmak için elimizden geleni yapıyoruz. Masum bir çevre eylemi olarak başlayan Gezi Parkı eylemlerini yanlış söylemler ve sert müdahalelerle bir anarşik harekete dönüştürdük. Beş insanımız hiç yoktan öldü, on iki insanımız gözünü kaybetti, yüzlerce insan yaralandı, yüzlercesi de gözaltına alındı ve bunların çoğu tutuklandı.  Marjinal örgütlerin arzı endam etmesini sağladık. Onlar da bir çok yere ve araca zararlar verdiler. Taraftarlarımızı evde zor tuttuğumuzu söyledik, eli sopalı ve palalı kişiler ortalara düştü, önüne gelenlere saldırdı. Yalan haberlerle dindarlar eylemcilere karşı kışkırtıldı. Sünni-Alevi ayırımı hızlandırıldı.En son, komşular komşularının üzerine kışkırtıldı. Ülkenin tek muktedir gücü, taraftarlarına “tencere tava çalanları savcılığa şikayet edin” diyerek bu konuda son noktayı koydu. Sizin anlayacağınız ne yurtta sulh kaldı, ne de cihanda sulh.

Açıkça söylüyorum, bu kafayla gidersek, PKK ile flört sürecinden barışmarış çıkmaz. Suriyeli muhalifleri desteklemekle de Esed’i göndermek mümkün olmaz. Kendi iç barışını sağlayamamış, vatandaşlarını birbirine düşman eden zihniyetin egemen olduğu bir Türkiye’den dünyanın süper güçleri ufkuna uçması beklenemez. Şu anda milletçe PKK terörünü bitirmiş, komşularıyla sorunlarını en aza indirgemiş, AB yolunda ve ekonomide en cesur adımları atmış on bir yıl öncesinin çok eleştirilen 57. Hükümetini arar duruma geldik.

 

 

Tef Gibi Germeyin, Türkiye’ye de Size de Yazık Olur

 

Mübarek Ramazan ayındayız. Oruç tutanlarımız uhrevi bir havada. Okullar, üniversiteler tatilde. Ligler tatil. Mevsim yaz, insanlarımızın bir kısmı yurtiçi ve yurtdışı tatil beldelerinde. TBMM tatilde, salı günleri lider vaazlarıyla topluma taşınan öfke ve gerilim şimdilik devre dışı. Adli tatil başladı, istisnalar dışında hukuki çekişmeler buzdolabında.

 

Bütün bunlara rağmen Bülent Arınç‘ın tabiriyle “herkesin tef gibi gerildiği” bir toplum durumundayız.

 

Hakikaten başta Başbakan Erdoğan olmak üzere toplum tef gibi gergin.

 

DIŞ GÜÇLER VE FAİZ LOBİSİ: Gezi Parkı Olaylarından sonra tavana vuran gerilim esasen yatışma noktasına gelmekte iken, Başbakan her gün Gezi Olayları üzerine sert yorumlar yaparak gerilimi yüksekte tutmaya çalışmakta. Mısır’daki olaylar da Başbakan Erdoğan üzerinde psikolojik bir travma yaratmış gibi gözükmekte. Zaman zaman Gezi Parkı Olaylarıyla benzerlikler kurup “Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen dış güçlere”, “faiz lobisine” yalınkılıç saldırmakta.

 

Türkiye’nin en büyük holdingi olan Koç Grubuna bağlı TÜPRAŞ’a ve üç şirkete polisler nezaretinde yapılan “vergi denetimi” sonrasında, Koç Holding hisselerinin değerinde büyük düşüş oluyor. Bu baskın denetim, ‘Gezi Parkı eylemlerinde Divan Oteli’ni eylemcilere açtığı’ gerekçesiyle Başbakan’ın hedef gösterdiği, “Teröre destek veren, otelini eylemcilere açanlar bunun hesabını verecek” sözleriyle birlikte değerlendirildiği içindir ki hisse değerlerinde böyle düşme oldu. Rahmi Koç‘un oniki sene önce söylediği “Tayyip Erdoğan’ın bir milyar doları var” sözlerinden sonra yaşanan bu ikinci gerilim nasıl atlatılacak bilemiyorum. Doğan Grubunun hizaya sokulması tecrübesinden sonra, Koç Grubuna yapılan bu gözdağı ile “dokunan yanar” korkusu yaygınlaştırılmakta.

 

Biz ise daha önceleri “kendi dönemlerinde en büyük yabancı sermaye girişi sağlandığı” için övünen Başbakan’a karşı bu güçlerin neden aleyhe döndüklerini anlamakta güçlük çekmekteyiz. Üstelik bankalar en yüksek kârları bu dönemde etmişken.. Başbakan “faiz lobisine” karşı bu çıkışları yaparken, Merkez Bankası konjonktür gereği faizleri yükseltmek zorunda kaldı. Bu durumu yenilgi olarak yorumlayan AKP’liler de gerilmekte.

 

KEŞKE RAMAZAN AYINDA BİR NEFS MUHASEBESİ YAPSA İDİ: Dünyada benzerinin olmadığını düşündüğüm bir Başbakanlık tarzı ile karşı karşıyayız. Bu kadar çok konuşan başka bir Başbakan olduğunu sanmıyorum.

 

Hiç olmazsa Ramazan ayında kendisiyle baş başa kalmasını ve bir nefs muhasebesi yapmasını ümit ettiğim Başbakan her gün bir iftar vesilesiyle konuşmaya devam ediyor. Bu konuşmaları da onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyor. Erdoğan, gerçi çok enerjik ve son derece usta bir hatip. Ama toplum da, kendisi de yoruluyor.

 

“Tencere tava çalan komşuları şikâyet edin.” “Yargıda onlar mücadele etsin. Yıllarca biz mücadele ettik şimdi onlar mücadele etsin” gibi, biz ve onlar ayrımıyla ettiği laflar hiç hayırlı sözler sayılmaz. Keşke yakın çevresi “Ya hayırlı söz söyle, ya da sus” özdeyişini hatırlatabilse.  Ayrıca hepimizin Başbakanı olduğunu göstererek hem kendisini ve hem de insanları rahatlatabilse.

 

EKONOMİK DURUM: Zaten ekonomide durum sıkıntılı. Dünyada para bolluğu döneminin sona ereceğine dair işaretler büyüme hızımızı düşürmüş durumda. İleride daha sıkıntılı bir dönemin geleceği beklentisi bizi germekte.

 

PKK İLE YÜRÜTÜLEN SÜREÇ TÜRK MİLLETİNİ GERİYOR: PKK ile yürütülen sürece destek veren Zaman Gazetesi yazarı Ekrem Dumanlı‘nın yazdığı gibi kaygı verici bir durum var. “Şu anki fotoğraf gayet net: PKK barış adına adım atmıyor; tam aksine büyük bir çatışmaya hazırlandığına dair görüntü veriyor sürekli. Nerdeyse Türkiye’ye tehdit savurmayan ‘PKK kurmayı’ kalmadı. Yeni KCK stratejilerinde açıkça görülüyor ki örgüt, taraftarına sokağa dökülmeyi emrediyor. Bunlardan kaygı duyduğunuzu söylediğinizde bazı pembe dizi senaristleri her şeyin çok iyi gittiğini, endişeye mahal olmadığını vs. söylüyor. Aklı başında her insan bu tozpembe yorum karşısında şu soruyu sormaz mı: Madem her şey bu kadar kontrol altındadır, bu ürkütücü manzaranın sorumlusu kimdir?

 

Bu kaygıları paylaşan halk kitleleri, her gün TV açık oturumlarında PKK yandaşlarının küstah ve meydan okuyucu ifadelerini dinlemekten gerilmekte.

 

Ayrılıkçı Kürtlerin sembol isimlerinden birinin adını Şırnak Havalimanına veren Başbakanın bu kararı ve açılışta yaptığı konuşmalar ülke genelinde gerilimi yükseltmekte. “Sabiha Gökçen Havalimanı“nın adının değiştirilmesini tartışan yandaşlara, bazı “münafıklar”ın  “oldu olacak ‘Abdullah Öcalan Havaalanı’ adı verilsin de herkesin safı iyice belli olsun” sözüne verilecek cevap bulunamamakta.

 

Bu gidişatın sonunda Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifade ettiği akıbeti gören millet gerilmesin de ne yapsın? “Sonunda Türk Milletinin büyük bir bölümü ülkenin ve milletin bölünme noktasına geldiğini gördüğü an arkalarında en çok % 6 destek olan PKK’lılar ile nihai bir hesaplaşma içine gireceklerdir.

 

Sonbahardan sonrası ENDİŞE verici: Sonbahardan itibaren Ramazan ve tatil döneminin bitmesiyle bu gerilmiş toplumun ne türlü hareketlenmelere gidebileceğini tahmin etmek zor. Hele hele seçim atmosferinde daha da gerilimin yükselebileceğini düşünürsek endişe duymamak mümkün değil.

 

Başbakana düşen “biz ve onlar” diye konuşmayı bırakması, onlar dediği kitleye teröristbaşı ve PKK’lılara gösterdiği güven ve hoşgörü kadar güven ve hoşgörü göstermesidir.

 

Yoksa ülkeyi “Tahrir ve Adeviye Meydanlarında toplananlar” gibi ikiye ayırıcı söz ve politikaların altından kalkmamız mümkün olamayabilir.

 

 

Kaliteli Yaşamda Sinerji Ortaklığının Önemi

Sinerji, katılımcıların tamamının birlikte gönüllü ve coşkulu olarak eylemde bulunmaları halindeki toplam getirinin, birer birer müstakilen eylemde bulundukları getirinin toplamından daha yüksek olması halidir. Bir iş yerinde 10 kişi çalışıyorsa birbirinden bağımsız ve kendi başlarına her işçi günde 100 TL lik getiri sağlıyorsa toplam getiri 1000 tl.dır. Burada sinerjiden bahsedilemez. Eğer, takım arasındaki pozitif iletişim, sevgi, saygı, dayanışma, paylaşma, anlama, dinleme, güç verme, empati yapma, değer verme, tatlı dil ve nezaketle muamelede bulunma gibi, yüksek kaliteli eylemlerin hep birlikte harekete geçirilmesi ile, toplam getirinin 1000tl.nın çok daha fazla üzerine çıkması sinerji ortaklığının eseridir. 1000tl.nin ne kadar fazlasına çıkalabilinirse, sinerjik ortaklığın gücü de o derecede yüksektir.

Sinerjik ortaklık için işbirliğine, takım ruhuna, grup etkinliğine ve dinamizmine, duyarlılığa, üyelerin birbirlerini karşılıksız sevmelerine büyük bir ihtiyaç vardır. Geleneksel kültürümüzde hep kullandığımız güzel sözlerden, “bir elin nesi var, iki elin sesi var”, “imece çalışması”, “toplu çamaşır yıkanması”, “toplu ekmek pişirilmesi”, “toplu tarla, bağ ve bahçe çalışmaları”, “İnatçı iki eşeğin yemlerine yetişememeleri halinde anlaşarak birlikte hareket edip önce birisini yemini sonra diğerinin yemini yemeleri”, “ustaların zor işlerde işbirliği yapmaları” esasında sinerjik ortaklığa işaret etmektedir.

Sinerjik ortaklığın en çok görüldüğü ve uygulama alanı bulduğu yerler; spor takımları, müzik grupları, sanat grupları, gençlik grupları, köylü çalışmaları, hobi grupları, çalışma takımları, eğlence grupları vb. gruplardır. Ancak, karı-koca, anne-kız, baba-oğul, patron-işçi, iki arkadaş, iki meslektaş, iki komşu, iki yolcu vb. gibi ikili ilişkilerde de başarılı bir şekilde kullanılabilmektedir.

Sinerjinin özü, kazan-kazan sistemine dayanmaktadır. Yani her iki tarafın da, her türlü kaliteli yaşam hırsızlarından arınmış olarak, kaliteli yaşam unsurları istikametinde yoğun bir işbirliğine girmeleri, birbirlerine üstün değer vermeleri, birbirlerini hakkıyla dinlemeleri yöntemiyle,  iki tarafın da kazançlı çıkması halidir. Sinerjik ortaklıkta asla ve asla kaybet-kazan, kazan-kaybet ve kaybet-kaybet sistemi geçerli değildir.

Halbuki, saydığımız ikili ilişkilerde (özellikle satıcı-alıcı, üretim-pazarlama, ar-ge-finans bölümlerinde) sistem genellikle kazan-kaybet üzerine kurulmuştur. Yani herkes kendi safının daha karlı çıkması için kırk takla atmaktadır. Bölüşülmesi gereken pasta miktarı aynı ise, birinin kazanması diğerinin kaybetmesine sebep olacaktır. Sinerjik ortaklıkta ise, pastanın nasıl bölüşüleceğinden ziyade, pastanın öncelikle büyütülmesi ve her iki tarafa da daha fazla kazanç sağlanması önem taşımaktadır.

Bir anne küçük çocuğunu bir yerlere bırakıp bir toplantıya veya güne gitmesi gerekiyorsa, kendi zevki (kazan) uğruna çocuğa yüksek kaliteli yalanlar uydurarak (kaybet) uzlaşmayı sağladığını zannetmesi, çok üzüntü verici bir durumdur. Eğer çocuk anne gelinceye kadar mutlu bir ortamda vakit geçiremeyecek ise, anne açısından kazanma, çocuk açısından da kaybetme ilkesi işlemiş durumdadır. Aslında uzun vadede anne de kaybedecektir. Zira çocuk onu bir yerlere kaydedecek, zamanını yakaladığında annesinden intikamını daha acı bir şekilde alacaktır.

Bir patron aldığı yüklü siparişleri yetiştirmek uğruna, çalışanlarının canını çıkarıncaya kadar çalıştırması, onların özellerine değer vermemesi, motivasyon unsurlarını çalıştırmaması, yine karşımıza kazan-kaybet sistemini çıkaracaktır. Halbuki patron fazla gelirden çalışanlara ilave pay vereceğini, yoğunluk sonrası ek tatil uygulamaları yapacağını söyleseydi ve çalışanların gönül güçlerini, coşku ve heyecanlarını pik yaptırsaydı; her iki taraf da kazançlı çıkmış ve sinerjik ortaklık başarı ile uygulanmış olacaktı.

Karı-koca arasında sevgi sunumu, saygı gösterilmesi, değer verilmesi, iş yükünün adaletli dağıtılması, yuvaya kaliteli emek verilmesi ve zaman ayrılması gibi kaliteli eylemler; birbirlerini kaliteli bir şekilde dinleyerek, birbirlerine katkı vererek ve yuvayı daha mutlu bir hale getirmek amacıyla yapılabilirse, sinerjik ortaklık işe yaradı demektir.

İki arkadaş arasındaki ilişkilerde planlanan ve gerçekleştirilen her eylemde ve sonucunda her iki taraf da mutlu ve sevinçli olabiliyorsa, sinerjik ortaklık başarı ile uygulanabiliyor demektir. Fakat, eylem gününün sonunda birisinin kalbi kırık, ümitleri sönük, incinmiş, aşağılanmış ve değersizleştirilmiş olması veya öyle hissetmesi, kazan-kaybet sisteminin işlediğine delalet eder.

Sinerji ortaklığı için bir çok kaliteli unsurun bir araya gelmesi gerekir. İster ikili, ister grup halinde olsun, samimiyet, doğruluk, dürüstlük, kararlılık, coşku, heyecan, işbirliği, dinleme, anlama, paylaşma, katkı verme, örnek olma, kanaatkar olma, sabırlı olma gibi kaliteli insan olma unsurlarının hakkıyla işletilmesi ve yararlanılması gerekir. Kaliteli yaşamın ve kaliteli insan olmanın en büyük hırsızlarından olan, egoistlik, peşin hüküm (ön yargı), fırsatçılık, adaletsizlik, aşağılama, küçük düşürme, inatçılık, iddiacılık, aşırı hırslı olma, mükemmeliyetçilik, dengesizlik, karamsarlık, şüphecilik, gıybet, dedikodu, kin ve intikam duyguları, öfke, sinir, gerginlik, acımasız eleştiri, telaş, acelecilik vb. gibi faktörler, sinerjik ortaklığı iflas ettirmesi garanti zehirlerdir.

Yaratıcımız bize süper sistem bir vücut, akıl, beyin ve bilinçaltı vermiştir. İstediğimiz ve tercih ettiğimiz takdirde, mega sinerji ortaklığı yapma imkanımız vardır.   Kaliteli yaşam hırsızlarına esir olduğumuzda ise, sinerji ortaklığının bir entropiye, kargaşalığa, çatışmaya, geçimsizliğe, mutsuzluğa, hastalığa, başarısızlığa ve iflasa sebep olacağını asla unutmamalıyız

 

Şeytan Ney’in Neresinde?

0

 

İblis ya da şeytanı suçlar dururuz…
Bir nebze haklıyız da!
Kültürlerde farklı adları ve özellikleri var.
Latince’de “Diábolus, Diaboli”, İspanyolca’da “Diablo”, Yunanca’da “Diabolos”, “Karanlıkların Efendisi,” “Beelzebub” (Sineklerin Kralı), “Belial”, “Mephisto” ya da “Lucifer” (Işık Getiren), eski Türkçede “Yek” ya da “Albız.” Kabbala felsefesinde “Samael” olarak geçer. Şeytan ayrıca “Azazel” olarak da anılmıştır. İslam’da “İblis” olarak da bilinir.
İslam’da melekle şeytan arasında sarkaç olur insan; bazen ötesine de geçer. 
Varlığımızın niteliğini ortaya çıkarmaya vesile olur Şeytan.
Şeytan bizim için turnusol kâğıdıdır.
Kendine verilen izinle hareket eder.
Hani Şeytan deyince, irademizi evirip çevirip yanlış yönlendiren varlığı anlıyoruz.
Tabir yerindeyse, Şeytan’ın varlığı bizim insanlığımızı ortaya çıkarır.
Şeytanın aslında kalbimize sindiğini unutturmak için de her şerden onu sorumlu tutarız.
İnsan Ney’dir.
Şeytan Ney’in notalarındaki akordu bozar ve kalbî senfoni yerine, nefsî kakofonilere neden olur.
Ney’e şeytanın üflediğine bakarsanız, Ney’in şahı olmak istediğini düşünürüz.
Öte yandan… 
İblisin Şeytanlaşmasının insanın yaratılmasıyla meydana geldiğini unuturuz.
İblisin varlığı insandan önce, ama şeytanlaşması insandan sonradır.
Günlük hayatta İblise rahmet okutacak onca insan ve şey var ki!
Para var, pul var, makam var, nefsin hasetle, husumetle fitneyle oynaşması, yanlışlıkları var.
Hepsinin ötesinde sevgisizlikler var şeytanlığa götüren.
Şeytanın en çok sevdiği şey nefret sevgi olsa gerek.
Kendini dahi sevemeyen insanlara bakınca, sevgi fukaralığının tezahürleri ortaya çıkıyor.
Kendinden nefret insanlar o kadar çok ki!
Aynasından rahatsız insanlar öyle çok ki!
Sonuçta bu durum da haset, husumet, intikam hislerine yol açıyor.
Kendine yönelmesi gerekenler, başkalarına kilitleniyor. 
Ve Ney’in kalbi kirleniyor; kirlendikçe de başkalarını kirletmek istiyor. 
İblisin şeytanlaşmasında hikmetler var.
Bu hikmetin başında kibirlenme gelir belki.
Ama daha derine bakınca onu yoldan çıkaranın haset olduğu ortaya çıkar.
Ve belki de bu nedenle, İblis kendi marazını insana aktararak varlığını devam ettiriyor.
Ancak insan İblisin şeytanlaşmasındaki nedenden çok daha küçük nedenlerle de şeytanlaşıyor…
Şeytanın irade üzerinde mutlak kudreti varmış gibi ifade edilmesi yanlıştır.
Çünkü şeytan,  Hıristiyanlıktaki gibi, kendi başına ve menfi bir Tanrı değildir: “Şeytandan sana bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür ederler.  O zaman artık onlar, gerçekleri görenler haline gelirler (A’raf: 7/200-201).”
Ve bir hatırlatma daha: “Şeytanın hilesi çok zayıftır” (Nisa: 4/76).
Bir de derviş var…
Kelimelerin anlamları kayboldukça onların ifade ettikleri de kaybolur. 
O zaman, geride sadece bir anlam artığı kalır.
Derviş, dervişlik dışına çıkamadığı için derviş kalıyorsa buna dervişlik denmez. 
İmkân ve iradenin buluştuğu nokta önemli; safımızı tayin eden şey onlardır.
Eğer ki insan, şeytanlaşamadığı için melek kalıyorsa bu da anlamlı değildir. 
İradenin tecelli alanı ya yoktur, ya da irade yoktur.
Belki de şeytan birinci aynamız oldu insanlar olarak.
Bilincimizin denenmesi gerekiyordu. 
Onunla Aşk için kaybetmenin ne olduğunu öğrendik desek yanlış olur mu, bilmem.
Âdem, Havva için; Havva, Âdem için yoldan çıktı.
Yani Şeytan’ın Âdem’e secde etmemesi, Âdem’le Allah’ı paylaşmamak arzusundan oldu.
Ve Aşk’ınlığı orada başladı…
Şeytan’ın meleklerin hocası olduğunu Tevrat ifade ederken, aslında Tevrat editörlerinin kafa karışıklığını ortaya koyar.
Kur’an-ı Kerim’de böyle vurgulanan bir özelliği yoktur. 
Ama İsrailiyat medeniyet damarlarımıza işlemiş durumda.
Tevrat’a göre, “iyilik ve kötülük bilgisinin ağacından” insan yiyince, Tanrı “insan, bizden biri oldu,” der. Çünkü o bilgi tanrısaldır, ona mahsus bir mahrem alandır.
Öte yandan, bilmenin insanın günahkârlığına delalet ya da dayanak olduğu anlayışı öyle yerleşti.
“Şeytan, meleklerin hocası” oldu birden. 
“Bilmek” sapkınca bir eyleme dönüştü.
Kur’an-ı Kerim’deki haliyle ise, zaten hayır ve şerrin bilinmesi teşvik edilir. 
Kur’an-ı Kerim’in temel misyonu olarak da münker ve marufa dair bilgilenme ortaya çıkar.
Bilmekle gelen farkındalık aslında irademizin ve aslında bilincin kötülüğe direnmesini anlatır.
Bu anlamda İblis cinlerden olup meleklerden farklıdır: “Meleklere, Âdem’e secde edin demiştik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O cinlerden idi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı” (Kehf 50). Ve bu tarihçenin devamı gelir: “Allah şeytana sana emrettiğim vakit seni secde etmekten alıkoyan nedir? dedi.” İblis; ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu topraktan yarattın.” dedi.  Allah ise, “oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir.  Çık, çünkü sen aşağılıklardansın” dedi. Şeytan “bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver,” dedi.  Allah “haydi sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. (Araf 12-15).
Ve yine Tevrat editörlerinin yanlış yorumladığı bir şey daha var: “Aslında insanın zaten cennetten çıkması gerekiyordu.” Dahası, Tevrat’ın öncesine uzanan bir kadın algısı var. O da Lilith ile başlıyor. Rivayete göre, Likit Âdem’e üstünlük taslar ve kovulur. Daha itaatkâr olsun diye, Tanrı Havva’yı yaratır, ama nasılsa “kadın milletinin” genlerinde var olduğu sanılan bir damar bu sefer gene “fitne” çıkarır. 
Âdem’in cennetten çıkarılmasına O vesile olacaktır. Bu nedenle, Apokriflerin dilinde, ölümün nedeni olarak kadın ifade edilir. Dünya zordur… Zaten Tevrat’a göre Cennet Türkiye’nin güneydoğusunda olduğu için, cennetten çıkış, aşkın bir cennetten dünyaya değil, bereketli topraklardan çöle atılmak anlamına geliyordu.
İşte o Lilith zamanla bizim Leyla’mız olacaktır. Lilith hem gece hem ölümü ifade eder. Ve aslında Tevrat’ta yoktur. Yahudi folklorunda var. Lilith öyle bir korku unsuru olur ki, eski devirlerde çocukları sadece “Türkler geliyor!” diye değil, “seni Lilith’e veririm görürsün!” diye de korkuturlardı. 
Dahası, aslında, Cenneti gördükten sonra yeryüzüne zaten inmemiz, onu hak etmemiz gerekiyordu. Ondan dolayı idi bu iradi tasarım.  Meleğin melekliği Şeytanın Şeytanlığı insanda tecelli etmesi gerekiyordu. Kadını dünyadaki sıkıntıların ve ölümün nedeni gören Tevrat’ın aksine, Kur’an-ı Kerim Allah’ın yarattığı zamanın, İblisle parçalı tarihe dönüştüğünü anlatır. Bu nedenle, “tarih öncesi” dediğimiz dönem aslında, insanın dünya hayatına dair dönemdir. Öncesinde tarih zaten yoktur.
Dahası ilk halinde insan, Allah’ın iltifatına hak etmeden maruz kaldı. Sonrasında hak etmesi daha anlamlı olacaktı. Aşk böyledir. İnsanın şahitlik düzeyindeki varlığı, tecelliyle anlama ve idrak düzeyine inerken, sancıları artar ve onunla beraber de pişme süreci başlar. Tevrat’ta insanın “düşmesi,” Kur’an-ı Kerim’deki insanın cennetten çıkarılmasına denk bir anlamdadır. 
Peki, “af” tecelli ettiğine göre, dünyaya atılma nedendir? 
İnsanın dünyadaki varlığı bir kaç hasreti birden başlatır. 
Her güzel yer özleminde yaşadığımız da aslında odur.
Birinci hasretimiz Allah’ın lütfettiği şehadet makamıdır. 
Ruhen olan hasretin birinci kademesi Allah’ı doğrudan değil dolaylı olarak değil tezahürle algılamak.
Ve Cennetten ayrılmak ikinci kademe hasrettir. 
O alanda meleklerin de varlığı söz konusu idi. 
Ancak yine de insan onlarda üstündü.
Yani Vatandan sılaya başlarken yolculuk, Âdem ve Havva da ayrıca dünyada tadarlar hasretin yakıcılığını. Üçüncü hasret budur.
Ruhsal hasretten sonra, mahal ve hal hasreti ve sonrasında duygusal bir hasretin varlığı insanı dünya içinde hamlığını atmaya iter.
Sonraki hasret, Âdem ve Havva’nın çocuklarında başlar. 
Ve artık doğan her çocuk aslında hasretle doğmaya başlar. (Günahla değil!)
Her ceninin anneden ayrılması, insanın cennetten ayrılmasının temsilen ifadesi olacaktır. 
Hâsılı, dünya gurbet ve hasret mekânı olacaktır.
Sıla’ya dair her şey Cenneti anlatır. 
Anneyi anlatır, Aşkı anlatır, korunaklı ortamdaki bütüncül varlığımızı anlatır. 
Kendimizle bir olmayı anlatır.
Ve her sevgili aslında sılamız olarak içimizde doğuştan vardır. 
Arada vatanda kalırız, ama her daim sılada kalmamız ondan.
Hâsılı, takvim güneşten, aydan önce, hasretle başlar. 
Her doğum günü aslında hasretin başlangıcını kutlarız.
Sıla bir muttasıl vatandır. 
O nedenle vuslat dediğimiz, sonsuzluk çarpı ramak olarak yaşanır. 
Firkat asıl tarihtir.
An olur kendimize de hasret kalırız. 
Ve bu hasretler aslında diğer hasretlerin içimizde açtığı fay hatlarının zelzelesi olur. 
Sarsılmak…
Zellelerden bahsedenler vardır da, zelzeleleri unuturlar. 
Güya hafiftletirler ki, mutlak örnekler de heykel gibi dikilsin karşımızda.
Dikkat!
Ve hasretlerin bir kısmını duygusal yastık olarak ergenlik öncesi dönemde avutma çabalarımız olur. 
Freud anlamaz bunu, Lacan biraz yaklaşır.
Aradığımız aslında sılada bıraktığımız kendimizdir. 
Gurbetin bin türlü hali var. 
Ve Sılada kalan çocuk da cenin halini, cennetini arar hep.
Gurbette sıla görüntüleri olur bazı. 
Film gibi izleriz, bazen rüyada, bazen hallerimizde. 
Avunuruz bazı, ancak sonra daha alevlenir hasret.
Ve Hasreti aşmak arzusu belki bizi bazen meleğe, bazen Şeytana yaklaştırır. 
Ve aslında hasret onların aktivasyonu için lazımdır. Sancılıdır.
Her vatan toprağına dokunan dudak sılayla bir olmak arzusu olur. 
El içinde terleyen elde bir olmak arzusu, evimize kapanmalar benimizle bir.
Kendinden olduklarımızla, bizden olanlar arasında bir köprü gibi parça parça kalırız. 
Takvimler ve hasret arasında sılalaşır ömrümüz.
Masallarla başlayan hayatımız, kendi başına masal olana dek, gerçek sandığımız masalları kendimiz okumaya başlarız artık.
Ve birer anlatı olur takvimler, bir nokta, bir virgül ve arada ünlemler soru işaretleri yolda, sonrası üç noktadır.
Bir bir harflerimiz dağılır toprakta kendi elementlerine dönüşür. 
Masal olmuşuzdur sonrakilere. 
Yeni bir anlatı daha çıkar. 
Ok’unmak zamanı.
Hâsılı, yaşantılarımız sıla ile vatan arasında geçer…
Ne melek bilir sılayı, ne de şeytan. 
Ney’in yanışı, yakışı ondandır.

 

 

 

 

Uzun Vadeli Yatırım

0

 

Dinlerarası diyalog tartışmalarının Türkiye’de “çok yoğun” biçimde yaşandığı dönemlerde, bir papazın yol kenarında gelip geçene altın haç dağıttığını görmüşler. Tabii görenlerin (ve hatta belki de haç alanların) çok dikkatini çekmiş bu durum. Zira altın haçı papazdan alanlar Müslüman ve dolayısıyla alma sebepleri de dini değil, maddi.

Bunu papazın kendisine de sormuşlar.

Şöyle cevap vermiş: “Evet, bu haçı alanların bir kısmı onu altın olduğu için satacak, ama bir kısmı yine altın olduğu için ileride ihtiyaç halinde satmak üzere saklayacak. Evindeki sandığının dibine atacak. Zaman içinde de onu sandığın dibinde unutacak. Yıllar sonra torunları dedelerinin veya ninelerinin sandığında bir haç bulduklarında “acaba benim büyük dedelerim Hıristiyan mıydı?” sorusunu soracaklar. İşte bu bize yeter. Bizim işimiz burada başlıyor…”

Evet, dinlediğimiz zaman herhalde sizler gibi bizim de yüzümüzden “hadi canım!” ifadesi çok açık biçimde okunmuş olmalı ki, hikayeyi anlatan hocamız, papazın düşüncesini ispatlarcasına bu sefer başka bir hikaye anlattı:

Amerika’da bir aile çatı katı temizliği yaparken eşyalarının arasında ne olduğunu bilmedikleri bir nesne bulurlar. Bu nesnenin ne oluğunu araştırmaya başlarlar. Fakat bilen yoktur. Sonra (yanılmıyorsam Müslüman bir tanıdıkları) buldukları eşyanın bir “Kur’an rahlesi” olduğunu, Kur’an-ı Kerim okumak için kullanıldığını anlatır. Oldukça şaşırırlar ve bunun çatı katına nereden gelmiş olabileceğini araştırmaya başlarlar. Zira ailede Müslüman olan kimse yoktur. “Acaba büyük dedelerimiz Müslüman olabilir mi?” sorusuyla araştırmaya başlarlar ve Amerika’ya ilk gelen dedelerinin Müslüman olduğunu öğrenirler!

Bu bilgi üzerine İslamiyet’i araştırırlar ve neticede Müslümanlığı tercih ederler.

Öğrencilik yıllarımda birbirini farklı açılardan da olsa destekleyen bu iki hikayeyi dinlediğim zaman kendi kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: Millet ve ümmet olarak en son ne zaman “uzun vadeli planlar” yapmıştık?

En son ne zaman ulvi ideallerle ve günü kurtarmaktan ziyade güçlü bir gelecek inşa etmek hedefi peşinde mücadele vermiştik?

Ben hatırlamakta zorlanıyorum.

Ama şu bir gerçek ki güçlü olmak, uzun vadeli düşünmekle paralel gerçekleşir. Zira uzun vadeli düşünmek yılmadan, yorulmadan çalışmayı ve büyük düşünmeyi gerektirir.

Ayrıca çoğu kimsenin “detay” diye görüp dikkate almadığı şeyleri de değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü görüldüğü üzere bu detaylar hiç ummadığınız biçimde hayatınızı değiştirebilir.

Bunu yapanlar başarıyı elde ediyorlar, görüyoruz.

Yapamayanların hali ise zaten izahtan vareste…

Cenab-ı Hak basiretimizi arttırsın ve uzun vadeli planların piyonlarından değil kurucularından olmayı tez vakitte nasip eylesin…