29.6 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 970

Manav Kültürü ve Taşköprü’de iftar

 

Gebze, kültürlerin harman olduğu bölge. Türkiye’nin bir çok bölgesinden insanlarımız kültürlerini yaşatmak için dernekler kuruyor. Ancak Gebze’nin yerli nüfusu Manav-Türkmen köyleri ve Sığırlık merası Yörükleri hep unutuldu. Gebze’nin 700-800 yıldan beri yerli nüfusu olan manavlar ve Yörüklerle ilgili iftar kültürü çerçevesinde araştırma çalışmalarımız sürüyor.

Manavların tarihi ve Gebze’nin Taşköprü nahiyesiyle ilgili daha önce araştırma yazılarımız ve çeşitli derneklerin panel ve konferanslarında konuşmalar yaptım

TAŞKÖPRÜ İSHAKÇILAR’DA İFTAR

Kocaeli Taşköprülüler Derneği’nin davetiyle İshakçılar köyünde muhteşem bir iftar programına katıldık. Dernek Başkanı Yasin Sönmez ve başkan yardımcısı Fevzi Ergün bizlerle yakından ilgilendiler. 2 bin kişinin katıldığı iftar programına Büyükşehir Belediyesi üst düzey yöneticileri ve CHP İl Başkanı ekibiyle birlikte katıldı. İshakçılar CHP’nin önemli isimlerinden merhum Ömer Türkçakal’ın da memleketi. Türkçakal ailesi köyün merkezine muhteşem bir cami de yapmışlar.

İftara katılanlara Taşköprü ve Yörük Türkmen tarihiyle ilgili bir konuşma yapma imkanımız da oldu. Yörüklerin Orta Asya’dan getirdikleri Türkmen kültürünü Kandıra’dan Şile’ye kadar olan bölgede halen yaşattıklarını, Manavların kültürel gereklerini Taşköprü bölgesinde devam ettirdiklerini söyledim.

Manavlar, yaşantılarıyla gelenek ve görenekleri yemek kültürleriyle Orta Asya’da ki geleneklerini sürdürüyorlar. Havva Ergün adlı, hanımefendinin bizzat evinde hazırladığı Manavlara özel dartı, kabak çiçeği dolması, mancarlı börek ve manav ekmeğinden oluşan bir iftar sofrasında yemek kültürünü de tanıtma imkanımız oldu. Manavlar topraklarına ve köylerine halen sahipler ve sadıklar. Manav köyleri keşke tanıtılıp genç nesle anlatılabilse.

GEBZE TAŞKÖPRÜLÜLER DERNEĞİ’NİN MİSAFİRİYİZ

Gebze Taşköprülüler derneği Başkanı değerli dostumuz Nusret Özcan bey iftardan sonra bizleri köyüne davet ederek bölgeyi gezdirdi. Gerçekten çok güzel köyler. İzmit’ten gelen misafirleriyle birlikte üzüm asması altında, bölgede yetişen salatalık, ceviz ve diğer meyvelerden oluşan bir ziyafette çekildi. Çekirge sesleri ve gecenin sessizliği bu manav köylerini ayrı bir ruh ve heyecan katıyordu.

KUTLUCA’DA TARİHE VEFASIZLIK

Kutluca köyü bir zamanlar Gebze’ye bağlı Taşköprü nahiyesinin merkez köyü. İftar öncesi Kutluca köyüne uğrayarak araştırma yapıp belgesel çekimi yaptık. Taşköprü ipek yolunun da merkez noktası. Ankara-İstanbul arasında ilk asfaltın açıldığı yer. 1950 yılına kadar Ankara-İstanbul arasında ki yol Gebze Balçık köyünden Taşköprü bölgesine geçerek İzmit’e iniyordu. Bizde tarihi bu eski yolu takip ederek Kutluca köyünde önemli araştırmalar yaptık.

Kutluca köyünde kurtuluş savaşında İstanbul’da ki Kuvai-Milliye ile Anadolu arasında telgraf irtibatı Kutluca’da ki Telgraf haneden yapılıyordu. Köyde telgraf hanede resmi görev yapan telgrafçı Ali’nin torunu Engin Öztürk, bizleri karşılıyor. Köyün muhtarı olduğunu söyleyen Öztürk, telgraf hanenin yakın bir geçmişe kadar çalıştığını ancak ihmal ve ilgisizlikten yıkıldığını açıklarken, üzüntüsü gözlerinden okunuyordu.

Enkaz ve taş yığını haline gelmiş telgraf hane binasının enkazında belgesel çekimleri yapıp tarih ve kürlümüze karşı vefasızlığımızı da belgelemiş oyluyoruz. Belgeselde de söylediğimiz gibi buradan Kocaeli Valisi Ercan Topaca’yı, Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nu, kendisi de Taşköprü bölgesinden olan Bilim, Teknoloji ve Sanayi Bakanı Nihat Ergün’ü tarihi göreve davet ediyoruz. Kutluca’da ki bi Telgraf hane mutlaka korunmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalıdır.

Taşköprü’ye adını veren 1800 yıllık Taşköprü gerçekten görülmeye değer. Yakına kadar araç ve yaya trafiğine açık olan Köprü kısa bir süre önce araç trafiğine kapatılarak ikinci bir köprü yapılmış. Köprünün çökmesi önlenmiş. Ancak köprünün çevresi perişan ve yıkık vaziyette. Temennimiz bu bölgelere sahip çıkılıp korunmasıdır.

KÖYLER EMLAKÇI İŞGALİNDE

Kandıra’dan Şile’ye kadar yüzlerce manav-Türkmen köprü bulunuyor. Üçüncü Boğaz köprüsü yolunun bölgeden geçme ihtimali üzerine arsa ve arazi rantçıları bölgeye üşüşmüşler. Adım başı emlakçılar ve arsa ofisleri. Deyim yerindeyse köyler haraç mezat satılıyor. Sevindikli köyü muhtarı sadece kendi köylerinde 15 den fazla İstanbullu emlakçının olduğuna dikkat çekerek arazilerin satma değil varisleri tarafından toparlanarak parçalanmasının önlenmesini savunuyor.

Yörük çadırında ki iftardan sonra şimdi de Manav köylerinde açtığımız iftar yemeklerinden sadece yemek konusu değil, kültürümüzü anlatma imkanımız oldu. Gerçekten bölgeleri çok iyi araştırıp manav kültürünün yaşatılması için manav köylerine büyük önem verilmesi gerekiyor. Sizleri Taşköprü köylerine davet ediyor, köylere kültür ve turizm gezileri organize edilmesini istiyorum.

 

%

İleri Demokraside İlerlerken!

 

Aydınlar Ocağı her Ramazan’da olduğu gibi Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan üyeleri için dün mevlid okuttu. Rahmetli üyelerimizi ve hocalarımızı, unutmamak ve unutturmamak daima hizmetlerini anmak, biz yaşayanların görevi olmalıdır. İsim listesi şimdi tam sayfaya dayanmış durumdadır. Liste; Prof.Dr.İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Prof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Sait Bilgiç, Fethi  Gemuhluoğlu, Prof.Dr.Ayhan Songar, Prof.Dr.Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof.Faruk Kadri Timurtaş, Prof.Dr.Tahsin Banguoğlu, Enver Yakupoğlu, Prof.Dr.Mehmet Kaplan, Prof.Dr.Erol Güngör, Prof.Dr.Mehmet Eröz, Prof.Dr. Recep Doksat ile başlamakta; bu yıl kaybettiğimiz Altan Deliorman, Prof.Dr. Turan Yazgan, Prof.Dr.Oktay Aslanapa ve Mustafa Öncel ile son bulmaktadır. İlgilenip mevlüde katılanlara ve haber olarak yayınlayan Yenicağ’a teşekkür ederiz.

Eserleri ve hizmetleri ile iz bırakmış, fikir dünyamızı oluşturmuş, Prof.Dr.Necmettin Hacıeminoğlu, Prof.Dr.Ali İhsan Gencer, Prof.Dr.Asaf Ataseven, Ergun Göze, İsa Yusuf Alptekin, Yusuf Türel, Prof.Dr.Hakkı Dursun Yıldız, Dr.Özcan Bolcan, Prof.Dr.Faruk Sümer, Prof.Dr.Amiran Kurtkan Bilgiseven, Prof.Dr.Sabahattin Zaim ve Refet Körüklü unutulabilir mi? Bu isimlerin çoğunun bugünlere de ışık tutan nice eserleri ve kitapları bugün maalesef kitapçı dükkanlarının raflarında yoktur. Bu durum üzücü ve düşündürücüdür. Her bir neslin bu yayınlarla büyümelerine hala ihtiyaç vardır. Bu rahmetli dostlarımız ve hocalarımızı bir bakıma şanslı kabul edebiliriz. Hiç olmazsa bunlar Türk kimliğini reddeden, Milli Mücadeleyi kabul etmeyen, Sevr şartlarını geri getirmeye çalışan, ırkçı terör örgütü ile mücadele değil; müzakere yapan, demokratikleşme, açılım ve çözüm süreci adı altında milli devlet ve üniter yapıyı açıkça tahrip edenlere tanık olmadılar. PKK’yi ve terörü devre dışı bırakacak sözde formüller üzerinde duranlar, Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt yönetimini elleriyle kuranlar, tam tersine PKK ile ortak çalışma durumunda bırakıldılar. PKK’nın Suriye kolu PYD ile pazarlık ve müzakere sürecini işlettiler. PYD liderinin Türkiye ziyaretinde “Hiçbir amacımızdan vazgeçmedik. Türk tarafı da düşüncelerimize katıldı” şeklindeki sözleri işin vehametini ortaya koydu. Suriye’nin Kuzeyinde PKK’nın devamı olan yönetimin özerkliğinin ülkemizce kabul edildiği basında yer alıyor. PKK’yı muhatap alıp meşrulaştıranlar bir ara Suriye muhaliflerini destekliyorlardı. Şimdi birden çark edip, PKK’nın Suriye kolunu desteklemelerindeki çelişki, El-Kaide’nin Büyükelçiliğimize Somali’de gerçekleştirdiği saldırının sebebi olmuştur. Askeri kışlasına hapsedenler, dağa taşa örgütün paçavralarının asılmasını seyrediyorlar. Dağa taşa “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılmasından rahatsız olan yöneticilerimiz bu paçavralar, çirkin ve küstah manzaralardan pek rahatsız gözükmüyorlar. Onlara göre, Türkiye demokratikleşiyor! Herhalde bunlar ileri demokrasinin gerekleri. İleri demokrasi için mahallelerde ihbar kutuları kurularak insanlar birbirleri ile çatıştırılacak. Spor müsabakalarında siyasi ve ideolojik tezahürat yapılmayacak, davul çalınmayacak. Zurnaya şimdilik ses yok. İnsanlar birbirini ihbar edecek. Herhalde birbiri ile çatışacak ve uğraşacaklar sayesinde birlik, beraberlik ve bütünlük sağlanacak! Yazılı ve görüntülü basının büyük bir bölümü bu komediyi sadece seyrediyor.

Bugünlerde olup bitenleri gördükçe, ülkenin nereden nereye getirildiğini düşündükçe, kamu oyunun önemli bir bölümünün nasıl aldatıldığını gördükçe, geçmiş bütün Cumhuriyet Hükümetlerine, rey vermiş olalım veya olmayalım; daha fazla saygı duyar olduk. Sandık; meslek haysiyetine sahip namuslu basın tarafından halkın aydınlatılabildiği ve reyini bilinçli bir şekilde kullanabildiği bir ortamda demokrasinin namusudur. Aksi halde, sandık gerçekleri örten bir tahta kutudur.

 

 

Dikkat Be Dostlar!

0

 

Dikkat! Her fiilimiz şekillenecek! Dikkat! Her yaptığımız somutlaşacak! Dikkat! Her hareketimiz müşahhaslaşacak! Kısaca her ettiğimiz cisimlenmiş olarak karşımıza çıkacak! Evet iyi bilelim ki, her eylemimiz görünür bir hâl alacak! Evet iyi anlayalım ki, her eylemimiz elle tutulur, somut bir duruma dönüşecek!

Dikkat!Allah her şeyden bir şey yaratıyor. Dikkat! Allah bir şeyden çok şey yaratıyor. Dikkat! Allah bir şeyden her şey yaratıyor. Bir şeyden  herşey yaratmanın da örneğini insanoğlu gösterdi. “Vahid-i Kıyasî” yani her şeyi anlamada ölçü ve ölçek olan insan, bunun da anlaşılmasını kolaylaştırdı.

Çünkü insan “Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara: 31) âyeti kerîmesine mazhar olmuştu. Yani insanoğlunun özüne Kıyamet’e kadar ortaya koyacağı her türlü buluş, biliş, yapış ve kabiliyet konmuştu. Ve bunları Âdemoğlu zamanı geldikçe bir bir ortaya koyuyor. Bunlardan biri de Bilgisayar’ı icat etmesidir.

Bilgisayar, Yüce Allah’ın bir şeyden her şeyi yaratmasını anlamamıza bir bakıma pencere açan bir buluş. Çünkü Bilgisayar bir ve sıfır rakamlarının bin bir yazı ve şekle girmesinden başka bir şey değil.

Dikkat! Konuşmalarımız var ya! Hani şu konuştuklarımız. İşte onlar bile somutlaştırılacak. Keyfiyet ve içeriklerine göre şekillenecek, vücutlanacak, bedenlenecek, içeriğine uygun bir kılıfla, âdeta ete kemiğe bürünecekler. Karşımızda yer alacaklar.

Zaten madde, yoğunlaşmış mânadır. Zaten madde, kesifleşmiş mânadan başka bir şey değildir. Düşünecek olursak mânamıza göre çehremiz farklı bir görünüm almıyor mu? Aynı yüz, değişik ruh hâllerimize göre farklı yüz hatları göstermiyor mu?

Aynı gözler mânamıza göre başka başka bakış sergilemiyorlar mı? Sevecen bir bakışla, öfkeli bir nazarın görüntüsü ne kadar farklıdır birbirinden. Düşünen bir yüz, kederli bir çehre ya da gülen bir yüzün, yüz hatları aynı mı?

Demek ki, görünüşleri mâna şekillendiriyor. Maddeye anlam; biçim veriyor. Buna en somut örnek hayvanlar âlemidir. Gerçekten her hayvan, bir karakterin ete, kemiğe bürünmüş şeklidir. Bir bakıma Tilki kurnazlığın; Yılan soğukluğun, Akrep sokuculuğun, Arslan kuvvetin, Eşek şehvetin şekil ve biçimleri değil midir?

Evet güzel konuşmalardan, güzel hareketlerden güzel ve hoş şekillenmeler oluşturulacak. Tabii ki çirkin konuşmalardan ve çirkin hareketlerden ise çirkinlikler zuhur edecektir.

Nitekim konuşmamız çok zaman, ânında somutlaşıyor, ânında maddeleşiyor. Teşekkür lâfını eder etmez, karşımızdaki çehrede memnuniyet çizgileri belirmiyor mu? Kötü söz işitenın, yüz hatları, birden gerilmiyor mu? Maddî kalp atışları, manevî sevinç belirtileri değil mi? Manevî sevgimiz, maddî hediyeler ve armağanlar şeklinde kendini göstermiyor mu?

Mesela zikir, Allah’a ait bir mânanın tekrarıdır. Mâna ses olarak kulağımızda yankılanarak âdeta kendine has maddî bir görünüm kazanmış demektir. Böylece  düşünülen mâna, “Zikir” denen ses şeklinde ortaya çıkmış bulunuyor.

Şüphesiz “Varlık” tümüyle Allah’ındır. Yani varlık; Allah isimlerinin; aşikâre çıkma mahallidir. Yine varlık, bu isimlerin mânalarının tecellîsidir. Görünür, tutulur bir hâl almış şekillenmeleridir. Evet varlıktaki sayısız “Şey”ler hep O’nun çeşitli isim ve mânalarının sanki yoğunlaşmış hâlidir.

969

Güzel, iyi ve doğru her fiil ve hareketlerimizden, bizim için mânen çalışıp, uğraşacak varlıklar ortaya konacak. Sanki kumandan hükmünde olan bizler, emrimiz altında olacak, lehimize hareket edecek sayısız, mânevî askerlere sahip kılınacağız. Âdeta mânevî ordularla mücehhez kılınacak, mânen donanmış olacağız. Menfî / olumsuz manevî düşman ordularına karşı mânevî ordularla techîz edileceğiz.

Nitekim bunun böyle olduğunu ispat için, ilimler harıl harıl çalışıyor. Artık ilim, seslerin ve hattâ görüntülerin bile yok olmadıklarını düşünüyor. Uzayda seyyal, seyyar ve akıcı hâlde dolaşan ses ve görüntüler var. Varlıklarından artık şüphe edilmiyen seslerin, görüntülerin peşine düştü insanlık.

Kaldı ki, Bilgisayar’ın bulunuşu, Bilgisayar’ın icadı. Günden güne gelişmesi. Sanal bir depo, sanal bir ambar vazifesi görmesi ve göstermesi. Bütün bu anlattıklarımızı gündemde tutuyor. Ciddî ciddî düşündürüyor. Velhasıl uzaydaki bin bir çeşit görüntü ve seslerin peşine düşmüş bulunuyor insanlık.

Bütün bunlar, aynı zamanda inandıklarımızın ne kadar inandırıcı olduklarını da bir başka türlü ispat etmiş oluyor. Artık Levh-i Mahfuz hakkında, artık hafızamız hakkında, artık belleğimiz hakkında, acabalar gelemiyecek zihnimize. Ve artık zihnimiz üstünde şek ve şüphe bulutları gezemiyecek bundan böyle.

Her ortamın sakinleri var. Her ortamda yaşıyanlar mevcut. Hava, su, toprak birer ortam olduğu gibi. Buralarda, oralara mahsus yaratıklar bulunduğu gibi. Ses de bir ortam. Işık da bir ortam. Toz da bir ortam. Taş da bir ortam. Ateş de bir ortam.

Nasıl ki ateş ortamının, ateşe has canlıları var. Nasıl ki buz ortamının buza özel hayvancıkları var. Nasıl ki toz ortamının toza göre minicik mikro organizmaları var. Aynen bunlar gibi tabiatiyle ses ortamının, ışık ortamının belki düşünce, hayal ve tasavvur ve tasarım ortamlarının da kendilerine mahsus özel yaratıkları bulunuyor. Ya da yaratılıyor  her an, an be an.

Çünkü Allah, her an, her şeyle ilgileniyor. Çünkü Allah her an, her durumun gereğini yapıyor. Tabii mecbur olduğu için değil. Şüphesiz zorunlu olduğu için değil. Elbette isterse ve istediği için, habire yaratıyor da yaratıyor.

Kâinatta her an her isim, yani Allah’ın her ismi, iş üstünde be dostlar! Evrende her saniye, her isim görev başında be dostlar. Her an, her saniye her durumda saat gibi tıkır tıkır çalışıyor, çalıştırılıyor kâinat ve içindekiler be dostlar!

Öyleyse bize durmak yaraşmaz be dostlar! Madem ki her şey somutlaştırılıyor. Hiçbir şey boşa gitmiyor. Hiçten gelip hiçe gitmiyor. Sahipsiz olup sahipsiz kalmıyor. Başıboş sayılıp başıboş bırakılmıyor. Pür dikkat içinde, pür dikkat olmak yaraşır bizlere be dostlar!

Boş durmayan kâinatta bir şeylere sarılmak yaraşır be dostlar! Zaten insan olan insana da bu yakışır be dostlar!

Öyleyse gerçeklere dost olun be dostlar!Gerçeklere kulak tıkamayın be dostlar!

Öyleyse gözünüzü dört açın be dostlar!

Öyleyse dost kalın.

Hoşça kalın be dostlar!

970- 971

 

 

Ramazan’da İslam Coğrafyası

0

 

Şefkat ve merhamet duygularının en yoğun yaşanması gereken Ramazan Ayı’ndayız.

Ramazan Ayı’nın 9. günü; Muş’un Bulanık ilçesinde ot yüzünden çıkan çatışmada 7 kişi öldü, 9 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 13. günü; Irak’ın başkenti Bağdat’ta Şii esnafın çoğunlukta bulunduğu değişik mekânlara yapılan bombalı saldırılarda 60 kişi öldü, 190 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 16. günü; Erzurum’un Tekman ilçesinde köpek meselesinden çıkan kavgada 12 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 16. günü; Pakistan’ın Sukkar kentinde bulunan Ordu İstihbarat Servis Binası’na düzenlenen intihar saldırısında 8 kişi öldü, 38 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 16. gününe kadar Suriye’de rejim güçleri ile muhalifler arasında çıkan çatışmalarda 1262 kişi hayatını kaybetti.

Ramazan Ayı’nın 17. günü; Tunus’ta insan hakları savunucusu Brahmi 14 kurşunla öldürüldü, Tunus karıştı.

Ramazan Ayı’nın 18. günü; Pakistan’ın kuzeyindeki Paraçinar’da pazar yerine yapılan saldırıda 39 kişi öldü, 70 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 19. günü; Diyarbakır’ın Bismil kazasında arazi anlaşmazlığı yüzünden iki aile arasında çıkan silahlı çatışmada 8 kişi öldü, 4 kişi yaralandı.

Ramazan Ayı’nın 19. günü; Libya’da Cuma günü muhalif lider Abdulsalem El Mismari suikaste kurban gitti, halk Müslüman kardeşleri protesto için sokaklara döküldü.

Ramazan Ayı’nın 20. günü; Somali’de Türk Büyükelçiliği’ne saldıran El Kaide bağlantılı militanlar bir polisimizi şehit edip, üç polisimizi yaraladılar.

Ramazan Ayı’nın 20. günü; Mısır’da, Sisi ve Mursi taraftarlarının çatışmasında ilk belirlemelere göre 200 kişi öldü, 4500 kişi yaralandı. Mursi taraftarları gıyabi cenaze namazı kılarlarken, Sisi taraftarları Tahrim Meydanı’nda sevinç gösterileri yaptılar.

İftar sofrasında ellerini açan Müslüman taraftarlar Allah’tan zafer istiyorlar, tekbirler eşliğinde birbirlerini boğazlıyorlar.

İnternet dünyası, testere ve bıçakla tekbir eşliğinde bir birlerinin boğazını kesen Müslüman müsveddelerinin vahşet görüntüleriyle dolu.

Bir buçuk milyar nüfusa sahip İslam coğrafyasında Ramazan Ayı olmasına rağmen, kan ve gözyaşı eksik değil.

Ramazandaki bu acı tablo, müminleri kötülüklerden ve nefsin azgın isteklerinden koruyan oruç ibadetinin de nasıl algılandığını yansıtmaktadır.

İslam coğrafyasında barış ve sevgi dininin sunduğu huzur ikliminden eser yok.

“Müminler kardeştir” ilkesi sanki hiç duyulmamış.

“Bir insanı öldüren, bir âlemi öldürmüş gibidir” diyen İlâhi mesaj, sanırsınız ki daha inmemiş.

Dini şekilde arayan ve İlâhi mesajın içeriğinden haberi olmayan cahil softaların dünyaya sunduğu görüntüler, gerçekten Sevgi Peygamberi’nin ruhunu incitir nitelikte.

Kan ve gözyaşının eksik olmadığı, fakirliğin ve geri kalmışlığın hâkim olduğu İslam dünyasında; “Aklını işletmeyen kavimlerin üzerine pislik yağdırırız” mesajı her haliyle tecelli etmiş.

Türbelerde hikmet bulan, hurafeleri ve masalları din sanan, din üzerinden siyaset ve ticaret devşiren, Allah’ı bırakıp küçük tanrılar peşinde koşan, ibadeti sarık ve sakalda gören, temiz bir vicdan oluşturamayan toplulukların üzerine rahmet ve hidayetin inmesi söz konusu olabilir mi?

Ve aşksız yobaz, işi gücü,

Namazla cennet takasında.

 

Tam dört asırdır Müslümanlık,

Cansız etiket markasında.

 

Kuran kalbi kör ezbercide,

Din, üfürükçü muskasında.

 

 

Bu Nasıl Bir Psikoloji?

 

Türk Milleti’nin başına bir yastık dayanmış, bastırdıkça bastırıyorlar. Nefessiz kalmak üzereyiz ama bu ortamda bile uykumuzdan taviz vermiyoruz.

Bu kadar uykuyu seven bir millete ancak “maşallah” denir!

Bir milletin, bu kadar çaresiz ve acz içinde bırakıldığını görmek yeryüzü tarihi için çok ibretlik bir örnektir. Gelecekte de Türk Milleti’nin içine düşürüldüğü bu durum, ciltler dolusu araştırma konusu yapılacaktır.

Malumunuz, şehitlik dini bir mertebedir. Eğer bir insan dini, namusu, şerefi, vatanı, özgürlüğü için savaşır ve ölürse şehit kabul edilir. Şehitlerin Allah katında ayrıcalıklı bir yeri olduğuna inanır ve iman ederiz. Şimdi nasıl olur da şehitlerimizi bir trafik kazasında öldü farz edebiliriz?

Eğer böyle olduğunu farz  edersek bundan sonra din, namus, şeref, vatan ve istiklal için ölecek adamı nereden buluruz?

Hepimiz vergi veriyoruz. Ya da devlet bir yolunu bulup, hepimizden vergi alıyor. Verginin amacı ortak ihtiyaçların giderilmesi için bir havuz ve kaynak yaratmak. Onun için hazinedeki kör kuruş için bile “saçı bitmemiş yetim hakkı” tabirini kullanıyoruz.

Kamuda israf ve yolsuzluk tavan yapmış ve vatandaşın parası çarçur edilirken siz hangi sosyal adaletten bahsedebilirsiniz? İftar sofralarında Türk Milletinin parası ile oruç açmak mı sosyal adaletin göstergesidir?

Halkın vergileri ile çarkını döndüren devletin bankası Halkbank, hükümete yakın olduğu iddia edilen bir holdinge, 450 milyon dolar kredi açar. Ancak holding batar ve gösterilen teminat hazine arazisi çıkar. İş bununla kalsa iyi, Sayıştay’ın denetlemesi sonucu batan holdingin “823 milyon lirası Halkbank’a ait olmak üzere, bankalara olan toplam nakdi ve gayri nakdi riskinin 2 milyar 380 milyon liraya ulaştığı” tespit edilir.

Ne oldu? Gitti halkın parası… Bir de “kredi kartı kullanmayın” espirisi var ki; Türk halkı buna hıçkıra hıçkıra ağlaması gerekirken “Türkiye seninle gurur duyuyor”, “Analar senin gibi aslan doğurmadı” naraları atıyor. Hiç kimse “aklın 11 yıldır neredeydi?” diye sormuyor. Hem hanginize bankalar teminatsız ve kefilsiz kredi veriyor? Bu holding nasıl almış bunca parayı…

Urfa’nın Ceylanpınar İlçesi’nin karşısında, Suriye tarafında yer alan yerleşim birimini, pkk ele geçirdi ve bayrağını çekti. Sınır komşumuz artık pkk!.. Onca yıldır askerimizin, polisimizin, öğretmenimizin, hakimimizin, kaymakamımızın, savcımızın, işçimizin, korucumuzun, kadınımızın, erkeğimizin, bebeklerimizin kanına giren pkk artık sınır komşumuz!

Buna mukabil,AKP’nin önemli ismi Mehmet Ali Şahin, Anayasa’da Türklük tanımının, halk yapısını karşılamadığını söylüyor “Kürdü, Boşnağı ve Gürcüyü nasıl tanımlayacağız?” diye tuzak bir soru soruyor. Yine AKP MKYK Üyesi Prof. Dr. Yasin Aktay “Öcalan’ın sağlık ve yaşam koşullarıyla ilgili talepler normaldir, makuldür ve Öcalan geleceği iyi okuyor” gürüşünü açıklıyor. Sanki bdpkk konuşuyor! Bursa’ya geçiyoruz,CHP Bursa Milletvekili Sena Kaleli bölücülükten hapise girmiş bdp’li vekil Sabahat Tuncel’in elini havaya kaldırıyor. Bu yetmedi CHP’nin İstanbul Bağcılar İlçesi; iftar yemeğinin parasını AKP’li Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı’ya verdirmeye kalkıyor…

Bu gelişmelere; hükümet, asker, medya, diyanet, partiler, aydınlar vs. herkes razı olabilir. Ancak halkın bunları kabul etmesi ve sesini çıkarmaması anlaşılır bir şey değildir.

Size Türkiye’de yakın zamanda meydana gelmiş hadiselerden bazı notlar sundum. Bunlar böyle olurken Türk Milleti ne yapıyor diye insan ister istemez soruyor…

Bu nasıl bir psikoloji? Hem ferdi, hemde toplumsal açıdan cevabını vermek lazım. Anlamıyormuyuz? Yoksa anlıyoruz da anlamamakmı işimize geliyor? Cehaletmi yada bilgi kirliliğimi bizi bu duruma düşürüyor? Veya tavuklara gıdım gıdım dağıtılan yem gibi önümüze atılanlarla iktifamı ediyoruz? Halbuki hepimiz biliriz ki; bu gün yemlenen tavuklar, yarın kesilecektir.

Nasıl bir psikoloji içindeyiz, bunu iyi analiz etmeliyiz. Kur’an ayında, din kullanılarak ve Allah ile aldatılarak psikolojimizin daha da bozulmasına fırsat vermemeliyiz. Başımıza gelecek olanları bir türlü kabul edemeyen ve hatta reddeden ruh halinden bir an önce kurtulmalıyız. Küçük menfaatler için çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceklerini karartmamalıyız. Yoksa Allah ve gelecek nesiller bizden hesap sorar.

 

 

Alkışlarla Ortadoğu

0

 

Ortadoğu böyledir…

Önce Sezar’ı alkışlar. Sezar iktidardır; hatta kimilerine göre “tanrı”dır. İktidar kudreti, kudret Tanrı’yı anıştırdı Ortadoğu’da. Öyle ki, kader, takdir ve iktidarla beraber oldu adeta. Ve halk ile iktidar arasındaki ilişki bu nedenle Tanrı ile kul arasındaki ilişkiye denk bir hal aldı.

İktidarı Tanrı ile özdeş tutarak Tanrı’nın isimlerinde var olan rahmet, merhamet, şefkat, adalet gibi özellikler de tek bir odağa indirgenmiş oldu. Bir bakıma “kudret” diğerlerinden soyutlandı. Böylece, hayatı ve siyaseti Hak ve hukuk değil, iktidarın varlığı tayin etti. “Demokrasi” filan derseniz, onu da takdir eden iktidardı zaten.

Tek tanrılı dinlerin beşiği Ortadoğu. Her nasılsa, Eski Yunan’a alfabe, düşünme ve sanat ilhamını veren, üç İbrahimî dinin ortaya çıktığı bölgede gelenek böyle inşa edildi. Evet, Hz. Musa, Mısır’daki zulme karşı lider olarak çıktı. Misyonu, halkını zalim Firavun’un Mısır’ından “arz-ı mev’uda” kavuşturmak oldu. Halkı arkasına düştü önce; On Emir’i almak için dağa çıktığında halkını altın buzağıya taparken buldu.

Evet, Hıristiyanların “Tanrı’nın oğlu ve Tanrı” olarak algıladığı Hz. İsa yerleşik statükonun tamamına başkaldırdı. Sadece kendinden önceki yozlaştırılan geleneği değil, aynı zamanda dünyada değer olarak algılanan ne varsa, Yahudilikten yozlaşan ve Roma’yla kemikleşen ne varsa karşı çıktı. Ölüm gibi insanî bir gerçeği ve dünyaya ait olan şeyleri aştığı yazdığı İncil’lerde. Bir değil iki ihanete uğradı. Havarinin biri onu inkâr etti; diğeri Yahudilerin tahrik ettiği Romalı askerlere onu ihbar etti.

Evet, Hz. Muhammed, “güneşi sağ eline; ayı son eline verseler” inandıklarından vazgeçmedi. Ve onun ifadesiyle, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan”dı. Zulüm karşısında adaletin varlığını dünya ve ahiret dengesini kurarak O tebliğ etti. Ortadoğu’nun hem hakikat hem de adalet algısı, ancak hakikat ve adalete riayet eden liderler oldukça var oldu.

Onun öğretileri, Hıristiyanlıktaki gibi, her yanlışlığı ahirete, ya da “diğer dünyanın krallığına” havale etmek şeklinde olmadı. Hukuk ve davranış biçimleri üzerinde kendine gelenle yaşadıklarını birleştirdi ve Hak-hukuk’un bu dünya için de geçerli olduğunu anlattı. “Meddahları gördüğünüzde, yüzlerine serpin!” demişti. Asr-ı Saadet sonrasında meddahlar siyaseti yönetir oldu. Ebu Bekir sadakati, Ömer adaleti, Osman rikkati ve Ali ilim ve cesareti ile ün saldı. Ancak Ömer, “adalet” timsali olarak mazlumların en çok andığı halife oldu. İktidarı olmasına rağmen, adalet hissiyle yönetti.

Ortadoğu’nun değişmeyenleri

Ortadoğu’da değişen onca şey arasında, değişmeyen tek şey Ortadoğu insanının iktidarla olan ilişkisidir. Ortadoğu’da kimlik sadece iktidar üzerinden elde edilir. Toplumların kimliksizliği onları ancak bir yere yamanarak var olmayı zorunlu kılar. Doğal olarak ontolojik varlığına kendisi de inanmayan kitleler, ancak politik olarak varlıklarını sürdürebilirler. Bu nedenle, mesela Osmanlı’yı alkışlar önce; sonra Osmanlı’ya tarihe gömenleri. Sonrasında durulmaz elbette. Baasçıların peşine düşer Ortadoğu. Sonra siyasi İslamcılar girer devreye. Ve Ortadoğu’nun tarihi kurtarıcılardan kurtaran kurtarıcılar tarihi olur. O nedenle de “Mehdi” beklentisi her fetret döneminde etkin olmuştur. Napolyon’un dahi “Mehdi” olarak olarak alkışlanmış olması bu nedenledir.

Ve aslında asırlardır, gelenle gidenin ipleri aynı ellerdedir Ortadoğu’da. Asanla, asılanın iplerini aynı eller temin eder. Saddam’ı alkışlar. Sonra Saddam’ı deviren Conileri. Hüsnü Mübarek’i alkışlar, sonra onu kafese koyanları. Kaddafi’yi alkışlar önce; sonra onu öldürüp leş muamelesi yapanları. Suriye’de Esad’ı alkışlar, sonra Esad’ın kuyruğuna teneke bağlayanları.

Batı gibi görünen Doğu’da Sezar da öyle olmadı mı? Haşmet ve zaferle döndükten sonra hem de. Alkışladılar delicesine Sezar’ı. Sonra oğlu kadar Sezar’a yakın olup onu öldürenler arasında yer alan Brütüs’ü.Sonra Anthony devreye girer. Sezar’ın cesedini gösterir ve bir konuşma yapar ağlayarak.Onu da alkışlar Ortadoğu. Sonra Anthony’nin arkasına düşer ve Brütüs’e savaş açar.

Ortadoğu’da Tanrı korkusu söylemde, korkunun tanrılaşması eylemde hâkimdir. Roma İmparatorluğu Doğu Roma (Bizans) ve Batı Roma olarak ayrılmadan önce, Roma’nın topraklarının çoğunluğu Doğu’daydı. Maya öylesine güzel tuttu. Bir yandan Allah’ın evrenin yaratıcısı olduğuna inandı; öte yandan, devlet aygıtını yönetenler ağır bastı bölgede.

Ortadoğu’da en az üç bin yıldır yönetilen ve yöneten arasındaki ilişki, “sürü-çoban” bağlamında anlatılır. Devletle halk arasındaki ilişki böyle tesis edildi. Ziraat-hayvancılık aşamasından kalan bu mecaz siyasi bir gerçekliği anlatır oldu. Eski Yunan’da “Kaos” (“Gaia”)kadındı. Doğa’yı temsil ediyordu. Sonra ” Tanrı” Zeus galebe çaldı, babasını öldürdü, doğaya da hâkim oldu.

Eski Yunan’da iyi kötü bir demokrasi vardı. Eski Roma’da bir Cumhuriyet.Eski Yunan’da sofistler sistemi yok ettiler. Eski Roma’da sofist hukukçular.Roma Ortadoğu’ya açıldıkça, Kartaca’dan, Mısır’dan, Kudüs’ten yeni şeyler öğrendi.

“Doğu”,  özellikle “Afrika” tecrübesi Roma’nın kendini algısında bir dönüm noktası oldu. Roma’nın kimliğini nerdeyse, “Afrika husumeti” oluşturdu başlangıçta.Yani Roma, Afrika neyse, tam tersi olmalıydı. Roma belagatte ileri gittikçe adalette geriledi. Önceden doğrudan söylenen sözler, sonradan dolambaçlı anlatılmaya başlandı.

Mısır’da kralın “Tanrı’nın oğlu” olarak bilindiğini öğrendi.  Yani kral “Tanrı” idi. Onlar vatandaş değil, tebaa da değil, “Tanrı”nın kulları gibi biliyorlardı kendilerini.Orada İmparator ve tebaası arasındaki gibi değil, Tanrı ve kulları arasındakine benzer bir ilişki vardı. Çünkü oluşturulan teolojik yapı temelde insanlar arası ilişkide kutsal metinlerdeki Tanrı ve insan ilişkisini model almıştı.Yani epistemolojisini oluşturamayan toplumsal yapıların teolojik olarak var olma çabası galip oldu.

Kartaca’dan nefret ederdi Romalı. Hatta Senato’da tartışmalar sırasında uyuyan meşhur senatörler vardı. Konu ne olursa olsun, “Kartaca’yı yakalım!” önerisi her zaman geçerliydi.Ancak farkına varmadan, hasımı olduğu şeyleri sevdi Roma.  Sevdikçe ondanlaştı.

Kudüs’ten de benzer şeyler öğrendi Roma. İsa’yı çarmıha gerdiren siyaset oradan geldi. Nietzsche’nin “köleliklerinden” dolayı kınadığı Yahudi siyasetiydi bu. Kartaca’dan Cleopatra’yı öğrendi Roma. Cleopatra kraliçeydi, “fettandı” ve Kartaca kadar “fethedilmesi gerekiyordu… Anthony’ye hükmeden bir yanı vardı Cleopatra’nın. Roma, pederşahi kafasında kendini “erkeklikle”, Kartaca ve Ortadoğu’yu “kadınlıkla” özdeşleştirdi.Ve Roma kadından korktuğu kadar korkardı Kartaca’dan.

Anthony Kartaca’yı fethetti, Cleopatra Anthony’yi.Cleopatra Romalı generalleri birbirine düşürmüştü;  Kumasını yok etmeyi bilmişti Anthony’nin gözünde.

Batı’da kalsa ne olurdu imparatorluk, bilmem. Ancak Roma’nın tanrılarının çoğu, Eski Yunan’dan, onların ki de Ortadoğu’dan ödünç alınmıştı.Roma Hıristiyan olup “kutsal” Roma olunca, artık tartışılmaz da olmuştu. Tanrı İsa’nın katili Roma, İseviliğin devleti olmuştu.

Doğu-Batı, siyah-beyaz, biz-ötekiler ve benzeri kavramlar aslında sadece Roma ve Kartaca arasındaki ilişkinin farklı uzantıları olarak gelişti tarihte.”Işık “Doğu”dan gelir”  Latince bir vecize. Işığın gölgesi düştükçe Roma’ya, Roma karaltılara karıştı.

Ve Roma’da insancıl bir rejim olmasını isteyen Cicero’nun kellesini kestiler. Yetmedi, kopmuş kellesinden dilini çıkarıp iğne batırdılar. Sonra da halka gösterdiler. Cicero konuştukça onu alkışlayan halk, onun kellesini koparanı da alkışladı. Kesik diline iğne batırınca alkışlar ikiye katlandı. Ortadoğu’da gelenek böyle gelişti.

Korku ve alkışla…

 

 

 

Dışişleri’nin Stratejik Rezaleti

 

Stratejik Derinlik;

Dışişleri Bakanımızın kitabının adı.

Öyle bir ad ki, iki kelimelik,ama, öyle büyük ve derin çağrışımlar yapıyor ki insanda… İlk duyduğunda, tamam diyorsun işte bu. Zaten böyle bir çağrışım yapması için konulmuş bir ad olduğunu gelişmelere bakınca daha açık bir şekilde görüyorsun.

Neden?

Çünkü, dış işlerimizin, dış ilişkilerimizin geldiği noktaya bakınca, bırakın stratejiyi, bırakın derinliği hiçbir stratejinin, planın ve derinliğin olmadığı, maalesef, emirlerle hareket eden, hatta emirleri bile anlamayan bir ilişki yumağına girdiğimizi görüyoruz.

Libya’ya NATO müdahalesinin yapılabileceğini duyunca, böyle saçmalık mı olur diyen, birkaç gün sonra, müdahalenin gerçekleşeceğini görünce en ön sırada yer almak için yalvaran bir siyaset(!), bir derinlik(!),bir strateji(!)

Irak ABD tarafından işgal edildiğinde, ABD askerlerine dualar eden bir derinlik(!), bir strateji(!)

Ermenistan’a sınır kapısı açmak için papanın ve haçın önünde imzalar atan bir derinlik(!), bir strateji(!)

KKTC’yi satmak için elinden gelen her şeyi yapan, ANNAN planını destekleyen bir plan(!).

Barzani’yi destekleyip Maliki ile düşman olan ve Maliki gibi birinden hakaretler yemeye razı olan bir derinlik(!), ama sonunda Barzani ile Maliki el sıkışınca ortada kalan bir strateji(!)

İran’la Kürecik füze rampaları nedeni ile bir daha düzelmesi zor ilişkilere neden olan bir derinlik(!)

Esat’la can-ciğer kuzu sarması olup, kabineyi orada toplayacak kadar kardeşlik gösterisinden kısa bir süre sonra, Şam’da iki ay içinde namaz kılma yutturmacasına varan bir düşmanlığa dönüşen bir derinlik(!), bir ufuk(!), bir öngörü(!)

Irak’ta bütünlükten yanayız diye diye, Yahudi Barzani’ye kendi eli ile devlet kurduran bir strateji(!), bir derinlik(!)

Mısır’da gelişmeleri, ne bir sene önce görebilen, ne bir ay önce görebilen, Mısır konusunda tek başına kalmış bir derinlik(!), bir ufuk(!)

Suudi Arabistan’la bile ilişkileri belirleyemeyen ve o devletin konumunu bile göremeyip onları da karşısına alan bir derinlik(!)

Daha sayacak çok derinlikler(!), stratejiler(!), ufuklar(!), öngörüler(!) var ama, bu kadarı bile yeter.

Esas konumuza gelelim.

Suriye’nin kuzeyinde Pkk özerkliğini ilan edeceğini duyurdu ve Barzani’de Öcalan selamı ile bir kongre topladı ve Türkiye ile ilgili bu iki önemli olay karşısında bu derinliğe ve stratejiye sahip olan iktidar, şimdi ne yapacak?

Ne yapacakları kendi açılarından önemli olsa, bana ne, ama, beni de doğrudan ve kendinden daha çok ilgilendirdiği için şimdi ne yapacağız?

Suriye’nin Kuzeyinde Halep var ve Halep’te 1 milyona yakın, belki de daha fazla Türkmen var. Bunlar ne olacak?

Bu Türkmenlere destek yutturmacası ile bugüne geldiniz ve onları uyuttunuz. Şimdi Suriye’deki Türkmenlerin başına gelecek olanlar, Irak Türkmenleri’nin, mesela Musul’un, mesela Kerkük’ün, mesela Tuzhurmatı’nın başına gelirse – ki hızla oraya doğru gitmektedir – Türkiye’nin tarihî olarak konumu ne olur?

Stratejik Derinlik ve sıfır sorundan tam bir bataklığa saplanmış bir dış siyaset, tam iflas etmiş bir dış ilişkiler noktasına geldik.

Dünya liderliği yutturmacasından, ucuz propagandasından, içeriye dönük oy avcılığından, hem Türk Dünyasında itibarını ciddi oranda zedelemiş ve hem de İslam Âleminde güvenilirliğini kaybetmiş bir konum.

Türk Milleti bu kadarını elbette görüyordur.

 

 

Bir Ömre Bedel Gece; Kadir Gecesi

 

Yüce Rabbimizin lütuf ve inayetiyle mübarek Ramazan ayının son günlerine erişmiş bulunuyoruz. İnşaallah Ramazan’ın 27. gecesi mübarek Kadir Gecesi’ni idrak edeceğiz.

Yüce dinimizde Kadir Gecesi’nin pek büyük bir değeri vardır. Zira Yüce Allah bu mübarek gecenin adıyla müstakil bir sureindirmiş ve bu gecenin kadrini kıymetini yüceltmiştir. Kur’an-ı Kerim’in 97. suresi olan Kadir suresinde Kadir Gecesibizlere şöyle tanıtılmıştır: “Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirmişizdir. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır, melekler ve ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”(Kadir, 97/1-5)

Biz Müslümanların hayatında önemli bir yeri bulunan KadirGecesi’ni diğer gecelerden ayıran bir takım özellikleri bulunmaktadır. Kadir Gecesi’nin en önemli özelliğihidayet rehberimiz Kur’an-ı Kerim’in bu gecede indirilmeye başlanmış olmasıdır.

Yine bu gece içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan (yaklaşık 83 yıl) daha hayırlıdır. Bir gün Resûlullah (s.a.s.) İsrailoğullarından Allah’a seksen yıl ibadet edip bir göz açıp kapayacak süre isyan etmemiş olan dört kişiden bahsetti. Resûlullah’ın ashabı buna hayran oldular da Cebrail gelip dedi ki: “Senin ümmetin bu kişilerin seksen yıllık ibadetine hayran oldular ve onların bir an bile Allah’a isyan etmediklerini hayretle dinlediler. Halbuki Allah Teâlâ ondan daha iyi bir şey indirdi” dedi ve Kadir suresini okudu. “Bu; senin ve ümmetinin hayran olduğunuz şeyden daha üstündür” dedi. Resûlullah (s.a.s.) ve beraberindeki insanlar bunun üzerine çok sevindiler.”(Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Yay. Çev. Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, c. 15, sh. 8540)

Meleklerin ve Ruh (Cebrail)’un bu gece Rab’lerinin izniyle yeryüzüne inerek mü’minlere selam vermeleri de Kadir gecesinin özelliklerindendir.Bu gece, tan yeri ağarıncaya kadar tam bir esenlik ve selamettir.

Kur’an-ı Kerim’de, Kadir Gecesi bu özellikleriyle tanıtılmış olmasına rağmen hangi gece olduğu konusunda bilgi verilmemiştir. Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğini bildiren ayet (Bakara, 2/185)dikkate alındığında Kadir Gecesi’nin Ramazan ayında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kadir Gecesi’nin zamanını tam olarak bildirmemişler ancak bazı işaretlerde bulunmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu konudaki hadis-i şerifleri şöyledir:“Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günü içerisinde arayınız.”(Müslim, Sıyâm, 219)“Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde arayınız.” (Buharî, Leyletü’l-Kadr, 3)“Kadir Gecesi’ni arayan onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın.”(Buharî, Leyletü’l-Kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 205-206)

Hadis-i şerifler, Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on ve yedi gecesi içerisinde ve tek sayılı gecelerde aranması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Ramazan ayının son on günü girdiğinde geceleri ihya eder, ibadetlerini artırırdı. Aile fertlerini uyandırır, onların da geceleri ibadetle değerlendirmelerini isterdi. (Buharî, Leyletü’l-Kadr, 5; Müslim, İtikâf, 7)

Sonuç olarak Kadir Gecesi’nin Ramazan ayı içerisinde olduğu ayetle sabittir.(Bakara, 2/185)Hz. Peygamber (s.a.s.) de hem sözleriyle hem de davranışlarıyla bizlere Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gününde olduğuna işaret etmiştir. Bu konudaalimlerin ağırlıklı görüşü, Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının 27. gecesi olduğu yönündedir. (bk. İbnSa’d, I, 94)Asırlardır memleketimizde ve İslam dünyasında Ramazan ayının 27. gecesi Kadir Gecesi olarak bilinmekte ve ihyâ edilmeye çalışılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Kadir Gecesi’ni değerlendiren (ihya edenlerin) kişinin geçmiş günahları bağışlanır”(Buharî, Leyletü’l-Kadr 1; Müslim, Müsafirîn, 173-176)  buyurarak, Kadir Gecesi’nin değerini ve onu ihyâ etmenin önemini bildirmiştir.Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Kadir Gecesi’ni nasıl ihyâ etmesi gerektiğini soran Hz. Aişe validemize de Allah’tan af dilemesini tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:“Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni de affet! diye dua et.”(Tirmizî, Daavât, 84)

Mübarek Kadir Gecesi’nin feyz ve bereketinden istifade edebilmek için bu geceyi namaz kılarak, tövbe ederek, Sevgili Peygamberimize salatü selam getirerek, hayır hasenat yaparak değerlendirmeliyiz. Özellikle Kur’an-ı Kerim’in yeryüzüne inmeye başladığı bu mübarek gece çokça Kur’an-ı Kerim okumalı, hidayet kaynağı yüce kitabımızın prensiplerini anlama ve hayatımıza tatbik etme gayreti içinde olmalıyız.

Bu duygu ve düşüncelerle 3 Ağustos Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece idrak edeceğimiz mübarek Kadir Gecenizi tebrik ediyor; bu kadri yüce gecenin ilimiz, ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

 

 

Nerde O Eski Ramazanlar!!!

0

 

Nerde o eski ramazanlar; halk edebiyatı kadar gönülden, halk edebiyatı kadar duru, halk edebiyatı kadar anlaşılır ve sade!

Serveti fünun dönemine meyleder olduk şimdilerde! Nerde o eski ramazanlar; riya kolluk kuvveti olarak gezmezdi, zengin fakiri ezmezdi, bir elin verdiğini görmezdi diğer el, hanelere koruma ordusuyla girmezdi yel, kumanyalar basının önünde olmazdı sel.

Nerde o eski ramazanlar; tv’lerde olmazdı kıyasıya din(İ)darlık adına yarış, söz birliği etmişçesine bütün haramilerin dilinden dökülmezdi barış, dostu dost, düşmanı düşman bilirdik aklımız değildi havada bir karış.

Nerde o eski ramazanlar; ateş böcekleri uçuşurdu teravih kıyamına durulduğunda, Allahuekber demezdi hiçbir yürek Müslüman Müslüman’ı vurduğunda. Vicdanlar değildi kör sağır, adalet yürümezdi aksak ve ağır.

Nerde o eski ramazanlar; komşuda pişer bize de düşerdi aş, şimdilerde komşulardaki ateşler yangın yeri, bağırlarına bağlarlar kara taş.

Nerde o eski ramazanlar; İmamı rabbaninin “dini cahillerden öğrenmeyi men ettiği hükme rıza gösterilir, taassuba ve yobazlığa karşı mücadele verilirdi. Maturudi’den alırdık feyiz, Allah’tan başkasına kulluk etmezdik biz.

Nerde o eski ramazanlar; makam koltuk uğruna güçlüyü övüp haklıyı yermezdik, dokuz boğum olurdu boğazımız da yutkunur yutkunur, yine de helal olmayanı yemezdik.

Nerde o eski ramazanlar; iftar programları cocacola reklamlarıyla açılmazdı, müsrifliği bilir, israfı önlerdik, kulun kulda hakkı kalmazdı. Dini kendilerine saltanat, san, şöhret kapısı görenler amacına ulaşmazdı. Hümanistliğimiz tüm yaratılmışlara yaratana şükrümüzdendi, tahammülsüzlük bu şükrü ayaklar altında ezdi.

Nerde o eski ramazanlar; halis niyetlerle kıbleye dönüp huzura dururduk, saflarımız sık olmazdı elbet, ama başucumuzda şeytan da tutmazdı nöbet.

Nerde o eski ramazanlar ki; Kavuklu, Karagöz oyunları olurdu. Tayfun mu desem fırtına mı yoksa bora mı, bu yılki hasadı fena vurdu, eski ramazan senaryoları da böylece son buldu.

 

 

Ölmez Bu Vatan

0

 

Türkiye’miz ekonomik krizde. Ekonomik sıkıntıda. -2002 Türkiyesi- .Bundan kurtulmanın çabaları içinde. Üstüne üstlük bir de Irak’ta dolayısıyla Türkiye’mizde savaş rüzgarları esiyorken. İstemediğimiz bir savaşa çekilmek isteniyorduk.

Yersiz bir savaşın girdabına doğru sürükleniyorduk. Çünkü el oğlunun petrol hırsı, müslümanların kanını içmekten geçiyor. Bey efendilerin petrole olan tamahları, müslüman kanı dökmeyi gerektiriyor.

Filistin’de kendi destekledikleri zâlim İsrail’i durdurmayı akıllarına getirmeyenler, hiç yoktan Ortadoğu’yu  -her zaman olduğu gibi-  kan gölüne çevirmenin hesabını yapıyorlar. Müslümanı müslümana kırdırmanın, zâlim plân ve programlarının hazırlığı içindeler.

Ama bilmiyorlar ki, ava giden avlanır. Düşünmüyorlar ki, Allah’ın da bir hesabı vardır. Akıl etmiyorlar ki, hırs hasarettir. Hırs ziyana götürür. Hırsın sonu hüsrandır. Hırsın sonu zarardır. Hırs, insanı olandan da mahrum eder. Hırs, pirinç peşinde koşan insanı; evindeki bulgurdan da eder.

Kendi menfaatları için, Türkiye’mizi de arkalarına takmak istiyorlar. Bunun için, içteki yoldaşlarıyla birlikte hareket ediyorlar. Otuz yıldır meydanda alamadıklarını, bu sefer masada almak sevdasında olup, bunun için Irak bahanesiyle Türkiye’ye ekonomik ambargo uyguluyorlardı.

İçteki uzantılarıyla da halkımızı, bunalttıkça bunaltıyorlar. İdarecilerimizin de boğazını sıktıkça sıkıyorlar. Böylece milleti, geçim yönünden inim inim inletiyorlar. Halkın boğazını sıktıkça sıkmaya devam ediyorlardı.

Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Avrupa kâfirleri  ve içimizdeki Asya münafıklarının (ikiyüzlülerin) elleri boğazımızdadır.” Bizleri rahat bırakmıyorlar! İki taraftan milletin boğazı sıkıldıkça sıkılmaktadır.

Fakat emin olunuz ki, bu iki yönlü yâni içten dıştan yaptıkları baskılar, tek tek kaldırılacak. Boynumuza taktıkları boyunduruklar, bir bir kırılacak. Millet tekrar ekonomik bakımdan rahat bir nefes alacaktır, inşâllah.

İçteki münafıkların başları önlerine eğilecek. Dıştaki kâfirlerin ayakları birbirine dolaşacak. Bu menhus, bu uğursuz emellerine ulaşamıyacaklar. Çünkü “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.” Mazlumun ah u figanları göklere çıkmakta. Semavî kapılar bir bir çalınmakta. Eller, bir bir yaratana açılmakta.

Âdeta büyük İslâm şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’undediği gibi:

“Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahi?

Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i İlahî?”

Yâni yetmez mi uğradığımız bunca bela ve musibetler diye gökleri çınlatmaktadır. Gökleri inletmektedir.

Her zaman “Böl, parçala, hükmet!” geçerli plânını uygulaya gelmişler. Bugün de aynı plânı tatbik ediyorlar. Türkü, Kürdü, Arabı, Acemi birbirine düşürmenin hesabı içindeler. Bu kanlı oyunu sahneye koymanın hazırlıklarını görüyorlar.

Oysa kendileri yetmiş iki buçuk milletten oluşuyor. Bununla beraber kendilerini birlik ve beraberlik içinde tutuyorlar. Vahdetlerine kesinlikle gölge düşürmüyorlar. İttihatlarına en

972

küçük toz bile kondurmuyorlar.

Aralarından çıkacak en cılız, ayrılıkçı bir sese asla tahammülleri yok. Aralarından çıkacak en ufak aykırı, çatlak bir sese hiç katlanamazlar. Yani kendilerine iğneyi batırmaktan şiddetle kaçarlar. Fakat çuvaldızı başkalarına batırmaktan hiç çekinmezler. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” derler.

Bütün bunları sahip oldukları iki ana imkâna borçludurlar. Biri teknik üstünlükleri. Ötekisi ekonomik durumları. Ayrıca bütün bunları, hâlen başta Afrika, Asya ve Ortadoğu’yu sömürmelerine borçludurlar.

Yine bütün bunları dünyanın her yerinde  -özellikle İslâm ülkelerinde-  çıkardıkları dinsel ve etnik / ırksal kışkırtmalara borçludurlar. Yine bütün bunları, gaye için herşeyi mübah / sakıncasız gören anlayışlarına borçludurlar.

İşte bütün bunları, bu bakış açısından hareketle olmadık entrika, yapmadık desise ve başvurmadık hile bırakmadıklarına borçludurlar. Üstelik bütün bunlara rağmen, yüzsüzce hak hukuk diye geveliyorlar! Hiç sıkılmadan demokrasi memokrasi diye mırıldanıyorlar!

Güya Globalleşme, Küreselleşme diye sayıklıyorlar! İşte bütün bu kamuflajlardan sonra      -utanmadan-  sureti haktan görünüyorlar! Mazlum milletlerin gözlerinin içine baka baka, yalan söylüyorlar. Bile bile iftira ediyorlar.

Irmağın üst tarafında duran Kurt misali. Suyumu niçin bulandırıyorsun, diyorlar! Göz göre göre  “Kuvvetliyim, öyleyse haklıyım!” diyorlar. Kuvvet Hak’ta olmalı, hak düstur ve prensibini hiçe sayıyorlar! Üstelik bile bile ayaklar altına alıyorlar.

Velhasıl zâlim başlarına adâlet külâhını takıyorlar. Mazlum başlarına ise zulüm külâhını geçiriyorlar. Sonra da kendi bozdukları, kendi karıştırdıkları, kendi kışkırttıkları milletlerin arasına, kurtarıcı pozlarla giriyorlar.

Böylece  -bilhassa-  maden kaynaklarını, petrol rezervlerini, ele geçirmiş oluyorlar. İç dış ticaretlerine el koymuş bulunuyorlar. Kimilerini de  -Türkiyemiz gibi-  borç batağında boğmak istiyorlar. Bu şekilde elini kolunu bağlamak istiyorlar.

İstediklerini yaptıracak kıvama sokmak istiyorlar. Akıllarınca Türkiyemizi bir başka türlü teslim almanın oyununu tezgâhlıyorlar. Sanki kırk satır mı? Kırk katır mı? Demeye getiriyorlar. Değerli şairimiz Mithat Cemal Kuntay’ın kükrediği gibi, şunu bilmeleri gerekir ki:

“Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hattâ,

Çekmez kürenin sırtı, bu tabut-ı cesîmi.”

 

973- 974