29.6 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 969

İmam Maturidi’nin Akılcı Din Anlayışını Prof. Dr. Sönmez Kutlu Anlatıyor

 

İmam Maturidi, aklı bilgi nazariyesinin merkezine yerleştirir. Ona göre akıl, Allah’ın insanoğluna iyi ile kötüyü ayırt etmesi için verdiği en yüce emanettir.

İslam düşünce tarihinde, İslam’ı anlama, açıklama ve yaşamaya yönelik birbirinden farklı yorum gelenekleri ortaya çıkmıştır. Kimisi, dini anlama ve anlamlandırmada olgunun tahliline büyük önem vererek aklın ve akıl yürütmenin nüfuz alanını genişletmekte; kimisi aklı ayet, hadis ve dini metinlerin lâfzî anlamına hapsederek metnin hâkimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Kimisi de, sorunların çözümünü belli şahıslara, yani siyasi-karizmatik lidere veya gizemli güçlerle donatılmış sufi önderlere (şeyh ve kutup) havale etmektedir. Kimisi ise geçmişten günümüze kadar gelen dini tecrübeye (sünnet ve asar), yani ilk nesillerin dini anlama ve yaşama biçimlerini ideal bir dönem (asrısaadet) olarak sunmaktadır.

KUFE VE AKIL TARAFTARLIĞI

III/IX. Asrın ikinci yarısı ile IV./X. Asrın başlarında yaşanmış olan Maturidi, temelleri Kufe’de atılmış Akıl Taraftarlığının Orta Asya’daki en önemli temsilcilerinden birisidir. İmam Maturidi, hem bilginin konusu olan varlık, siyaset, din, şeriat, toplum ve sosyal hata ait olguları çözümleyebilmek ve hem de hangi dinden ve mezhepten olursa olsun herkesle tartışabilecek ortak bir zemin ve tutarlı bir bilgi kuramı oluşturmakla başlamıştır.

İmam Maturidi’nin dini bilgi üretme ve dini-toplumsal sorunları çözümlemedeki akılcı yöntem ve yaklaşımının oluşmasındaki birinci derecede akla, delilli konuşmaya, akıl yürütmeye, tefekküre, tedebbüre, teakkule önem veren Kur’an ayetleri, Hz Muhammed’in uygulamaları ve Türk Kültürü etkili olmuştur.

Özellikle şeri hükümleri illetten ziyade maslaha dayandıran ve dini sorunların çözümlenmesinde akla büyük bir nüfuz alanı tanıyan Ebu Hanife’nin akılcı yöntemi onun akılcı din anlayışının genel çerçevesini belirlemiştir. İmam Maturidi, diğer bilge kaynaklarını kontrol etme niteliği dolayısıyla, aklı bilgi nazariyesinin merkezine yerleştirir. Ona göre akıl, Allah’ın insanoğluna verdiği en yüce bir emanetidir.

Ayrıca Allah, aklı, yararlı ile zararlıyı belirlemede, iyi ile kötüyü ayırt etmede kullanılması gerekli bir vasıta olarak yaratmıştır. Dini bilgi ve diğer bilgi alanları arasında her hangi bir ayrıma gitmeksizin güvenilir bilgiye ulaştıran yollarını duyular, haber ve akıl olarak sınırlandırır. İmam Maturidi’nin eserlerinde nesnelerin bilgisini elde etmeye yarayan görme duyulara; işitme, habere; kalp de akla karşılık kullanılmıştır. Her birisi kendine ait bilgi nesnelerini bilmede daha yetkili ve güvenilir olmakla beraber, onların verilerinin doğruluğunu belirlemede ölçüt akıldır.

İNKÂR VE İNANCIN KAYNAĞI

Maturidi, akıl, duyular ve haber yoluyla elde edilen verileri, dini bir değer atfederek Allah’ın ayetleri ve kanıtları (mucizeleri) kapsamında değerlendirir. Ancak mucizeler, insanları imana mecbur eden delil ve hüccetler değildir, sadece insanların kendi ihtiyarlarıyla inanmaları için onları iknaya yönelik delillerdir. Buna rağmen, iradesini kullanarak inkâra kalkışanlar da olacaktır. İmana mecbur eden delillerle iman etmek, kişinin irade ve ihtiyarını ortadan kaldırdığı için geçersizidir. O, inanma ve inkâr eylemini, akılla elde edilen kesin bir bilginin tasdiki şeklinde anlar. Bu bakımından her inananın, inancını akıl yoluyla elde ettiği sağlam bilgi ve delillerle desteklemesi şarttır. Bunu başaramayan kimsenin taklit yoluyla inanması, mazur görülmez. Çünkü taklit dinlerin ve mezheplerin doğruluğunun ölçüsü olmaz.

Maturidi, aklı, haber ve duyuların sağladığı bilgilerin doğruluğu ve güvenirliğini belirlemede yanılmaz ölçüt olarak görür. Çünkü gerek duyu yoluyla gerekse haber yoluyla bilgi edinirken akıl yürütmek gereklidir. Allah, Kuran’ın kendi katından olduğunu akıl yürütme yöntemiyle ortaya koymuş ve pek çok ayette gerçeğe ulaştıran ve doğru yolu gösteren aklı kullanmayı ve aklı temellendirmeye başvurmayı emretmiştir.

İMAM MATURİDİ VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

İmam Maturidi akılcılığının yansımaları, din-şeriat ayrımı tartışmalarında açık ve net olarak görülmektedir. Onun fikri sisteminde, din hiçbir dış etkinin baskısında kalmaksızın özgür iradeyle ve kalbi tasdikle gerçekleşen bir inanç olarak takdim edilir.

İmam Maturidi, dini akıl dini olarak tanımladığı gibi, sağlam akli temellendirmelere dayanan imanı da, irade ve akılla ilişkilendirerek aklı iman olarak nitelemektedir. İman’da taklidi ise eleştirmektedir. Ona göre, akılla iman eden kimse bu imanından asla ve ebediyen uzaklaştırılamaz. Ve döndürülemez, saptırılamaz. Çünkü imanın güzeli ve hakikati, akılla olduğu bilinmektedir. Böyle bir iman asla terk edilmez. Ancak taklit imanına sahip kimsenin imanı hakikat imanı değildir. (imanuhakikatin: hakiki iman). Böyle bir imandan dönülür. Mukallid, imanında mazur değildir.

DİN VE VİCDAN ÖZGÜRÜLÜĞÜ

Maturidi akılcılığının yansımaları, din-şeriat ayrımı tartışmalarında açık ve net olarak görülmektedir. Bu din peygamberlerin hepsi için, tek ve aynı dindir. Bütün peygamberlerin dini, tevhid inancı ve bir olan Allah’a ibadetten oluşur. Fakat onların şeraitleri ve ahkâmı birbirinden farklıdır. Maturidi, inanç ve itikat olarak tanımladığı dini, şeraitten ayırır. Ona göre şeriat ibadetler, emir ve nehiyler ile diğer dini hükümleri içerir.

Din akıl arasındaki ilişkiyi, din ve vicdan özgürlüğünü şu şekilde temellendirir: “iman dindir, dinler ise inanılan inançlardan ibarettir. İnançların bulunduğu ve varlığını kendisiyle sürdürdüğü yer kalptir. Tasdikin baskı ve cebri altında tutulamayan mahiyeti ise kalpte bulunan tarafıdır. Çünkü imanın bu noktasına herhangi bir yaratığın tahakkümü nüfuz edemez.” Maturidi’nin fikri sisteminde, din hiçbir dış etkinin baskısı ve zorlaması altında kalmaksızın özgür iradeyle ve kalbi tasdikle gerçekleşen bir inanç olarak takdim edilir. Risalet görevini üstlenen bütün peygamberler ve nebiler, tevhit, Allah’a kulluk ve ahlaki ilkeleri ortak olan tek bir dini bildirmek üzere gönderilmiştir.

İslam bütün akılların gerekli kıldığı ve bütün yaratıkların yaratılışının şahadette bulunduğu bir dindir. O, bu dini fıtrat dini, gerçek ve burhanla kaim, kesin delil ve hüccetlerle ayakta duran akıl dini olarak tanımladı. Mutlak dinin içerisine dinin tevhid, inanç esasları ibadetin sadece Allah’a ait olması, Allah’a şükrün zorunluluğu ve ahlaki ilkeler girmektedir. Maturidi, din konusunda resulü değil aklı yetkili görmektedir.

Ona göre resullerin gönderilmesi şeraitle ilgilidir. Şöyle ki Allah’ı bilmek aklen vaciptir. Eğer Allah hiçbir resul göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini, onun layık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allah’ın evreni yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi.

Resul gönderilmese dahi, insanların akıllarıyla Allah’ın vahdaniyetini ve ulûhiyetini, benzer ve ortaklardan beri olduğunu (teali) bilmek; nimetlerini ve onların şükrünü yerine getirmek, her an ona boyun eğmek onlar üzerine vaciptir. Bu sebeple vahiy ulaşmayan kimse din konusunda mazur görülmez ve bundan sorumludur.

Din için resul değil akıl şarttır. Resuller ise, ibadetlerin, hadlerin ve cizyenin miktarı ve şeklini (mukadderat ve mahdudat: kemmiyyet ve keyfiyet) belirlemek için Şeriat konusunda gereklidir. maturidi, şeraitte insan tasarrufunu güçlendirmeye yönelik şöyle bir kaide koymaktadır; ” hükmün uygulanmasına gerekçe oluşturan mananın/maslahatın yok olması sebebiyle  (şeraitte ) içtihatla nesih olabilir.”

OBJEKTİF AHLAK ANLAYIŞI

Allah akıllara durgunluk veren hikmet gereği, yapılarının çelişkili olmasına rağmen zararlı ile yararlıyı, iyi ile kötüyü birliğine ve rububiyetine kanıt olması açısından tek bir varlık haline getirmiştir. İnsan aklı, eşyadaki bu yönlerin bir kısmını bilmekten aciz; vahye ve resulün bilgine muhtaç ise de, fiillerin mahiyetiyle ilgili olan bu hüsün ve kubhu, fiillerin sonuçlarını düşünerek yine akıl tespit edebilir. İnsan aklının iyilik ve kötülüğü kavramada akıl yürütmenin önemli bir yeri vardır. İnsan, varlık ve olaylar üzerinde derinlikli çözümlemeler yaptıkça, onlara dair bilgisini artırdıkça onların hüsün ve kubhu ile ilgili bu bilinmeyen noktaları daha iyi aydınlatacaktır.

Nitekim insan akıl sayesinde güzellikleri ve çirkinlikleri tanımakta ve diğer canlılardan üstünlüğünü de onun sayesinde anlamaktadır.

 

 

Savaş Dili Barış Getirmez

0

 

Yılan dili, en tehlikeli ve en öldürücü dildir. Bu yüzden en öldürücü hançer, yılandili biçiminde çatallı ve eğridir. Ama dil öyle bir uzuvdur ki, tatlı kullanırsan yılanı deliğinden çıkarır. Eğri kullanırsan, dil belâsından kurtulamazsın. “Dilin kemiği yoktur, ama kemiği bile kırar”.El yarası iyileşir, dil yarası iyileşmez. Söz sultanı Yunus Emre ne güzel söylemiş:  “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Bal ile yağ ede bir söz.”

Ülkeyi yönetenlerin dillerini sürekli kontrol etmeleri gerekir. Nerede nasıl kullanacaklarını ve toplumu nasıl kucaklayacaklarını bilmelidirler. Bu dil sevgi, hoşgörü ve barış dili olmalıdır. Çünkü, devleti yönetenlerin ayrıştırmak, ötekileştirmek, bölmek gibi görevleri yoktur. Onlara yakışan,  toplumun bütününü kucaklamak ve hepsine eşit ve adil davranmaktır. Günümüzün gelişmiş demokrasilerinde çoğunluğun desteğiyle iş başına gelen liderler, karşı oy kullananların da haklarını ve hukuklarını korumak ve koruduğunu da dili ve tavırlarıyla ortaya koymak durumundadırlar. Taraftarlarına birinci sınıf, muhaliflerine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaparlarsa, toplumun huzuruna ve birliğine kendi elleriyle dinamit koymuş olurlar.

Unutmamak gerekir ki, geçmişin ünlü komünist, faşist, nazist ve demokrat liderleri, toplumun bütününü kucaklayan etkili konuşmalarıyla başarıya ulaşmışlardır. Kitleleri, birleştirici ve motive edici dilleriyle ortak hedeflere yöneltmişlerdir. Bazı liderler, dillerinin sınırını belirleyemedikleri, kin, öfke ve hırslarını dizginleyemedikleri, gurur seline kapıldıkları için savaş dili kullanmışlar, kendilerini ve ülkelerini felakete sürüklemişlerdir.

Bir Fransız atasözünde dendiği gibi, “insan, konuştuklarının esiri, konuşmadıklarının hükümdarıdır”. Bunun için, liderlerin yakın çevrelerine ve danışmanlarına da büyük görevler düşmektedir. “Balkon konuşmaları”‘nda toplumun her kesimine güller dağıttıran, iktidar dönemlerinde muhaliflerine zakkum çiçekleri fırlattıran danışmanların günahı, en az bu konuşmayı yapan kadardır.  Yalakalık için liderin her söylediğini onaylamak, hassasiyetlerini kışkırtmak, ona yapılacak en büyük kötülüktür.

İnsanın mizacı, kişiliği ve ruhu ile dili arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dil,  konuşanın ruh ve düşünce dünyasının aynasıdır. Kullanılan kelimeler, bunlarla kurulan cümleler, bu cümleleri bütünleyen üslup ile vurgu ve tonlamalar,  kişinin ruh ve düşünce dünyasını yansıtır.  Sevgi ve güzel ahlak Peygamberi Hz. Muhammed, “İnsan, dilinin altında gizlidir” diyor. Goethe de diyor ki: “Doğru, gayretli, zarif olan, dilin kendisi değil, onun içinde somutlaşan ruhtur”.

Hasta ruhlu liderlerin hastalıklı konuşmaları, toplumlarının da psikolojisini bozar. Onun için, liderlerin zaman zaman biyolojik ve psikolojik sağlıklarını kontrol ettirmeleri gerekir. Aksi takdirde hem kendilerinin, hem de toplumlarının sonunu hazırlarlar.

Eflatun, “konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır” diyor. Aklı ile dili arasındaki uyumu sağlayamayıp, muhaliflerine ağzına geleni söyleyenlere yine bir Yunanlı filozofun sözleriyle seslenmek istiyorum. Aristo diyor ki: “Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var? Çok dinleyelim de, az konuşalım diye. Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez, fakat söylediklerini düşünür de söyler”.

Ey Muktedir! Artık öfke, kin ve hırs sözcüklerini yut, sevgi, hoşgörü ve barış sözcüklerini kullan, Türk’ü Türk’e vurdurtma. Savaş dili, barış getirmez.

 

 

Apo Paşalar Gibi, Paşalar Depoda

0

 

“Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları yer.”

Türkiye 1960’ta kendi Başbakan’ını astı. 40 sene sonra cumhuriyet tarihinin en büyük teröristi’ni ve 30 bin kişinin katili olmaktan yargılanan canibaşı’nı asmamak için idam kaldırıldı; ağırlaştırılmış müebbet oldu. Yıl 2013; Genelkurmay Başkanı müebbet, paşalar da dâhil olmak üzere birçok insan ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı.

İdam kalkmasaydı kaçı infaz olurdu? İnfazlar; Yassıada’daki gibi gizli mi olurdu, yoksa Osmanlı’daki gibi aleni mi olurdu? Menderes‘in ailesinden onyıllar sonra özür dileyen devlet, kaç tanesine iade-i itibar ederdi ve ne zaman?

Tarih bahis gibidir, ya bilinir ya bilinmez. Osmanlı’da sadrazamdan seraskere, şehzadeden şeyhülislama idam bir gelenektir. Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti bu geleneği ileriki tarihlerde de devam ettirecek midir; bahis oyununa konu iddia (iddaa) budur.

Dış politik strateji analizleri ve alternatif eksen egzersizleri yapanlar birkaç yıl içinde Çin Rüyası‘nın Amerikan Rüyası‘nın yerini alacağını görüyor. Şu anda Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla’da ABD’den sonra ikinci, ihracatta ise açık ara birinci Çin.

Nasıl ki Türkiye Mısır fark etmiyor, Tahrir Tunus ayırmıyor, Arap Baharı Türk Sonbaharı demiyor, elin oğlu (Uncle Sam) 10 yılda bir – 30 yılda bir açık alınla ve aççık seççik darbeler kotarıyor; nasıl ki

  • dünyada faşizm yükseldiğinde cemahiriyemizde hızlı milliyetçiler,
  • komünizm yükseldiğinde sol,
  • kapitalizm yükseldiğinde de sağ partiler iktidara geliyor; ve nasıl ki 11 Eylül

sonrası Amerika’nın “Var mı bana yan bakan?” meydan okumasına ona en iyi partnerlik edecek isimleri Genelkurmay Başkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı seçerek “Var mı bize yan bakan“a çeviren ilkeli sistemimiz 2015‘ten itibaren Çin / Asya ekseninde hareket ilkesinde de eski – yeni isimler arıyor olacaktır. Bu fasılda ilk bakılacak yerler Zincirbozan gibi, Hamzakoy gibi, Uzunada gibi Pınarhisar gibi ve Silivri gibi taş medreselerdir. İmralı aklınıza gelmesin diye yazmadım.

Döndük 1921‘e; kuvvetler ayrılığı ‘the end‘. Yargı bağımsızlığı, yasamanın yürütmeden ayrılığı ‘finished‘. Dolayısyla ‘system halted‘ olmuşsa yeni sistem arayışları kaçınılmaz olacaktır; başkanlık ya da yarı başkanlık gibi.

Sonuçta bunca detayı tek akademik cümleye çevirirsek; “Apo paşalar gibi, Paşalar teröristlikten hapis yatıyor” veya “Ne mutlu PeKeKeliyim diyene!

N’apıyoruz; sulara bakıyoruz.

 

 

Büyük Bir Hayal Kırıklığı Daha

 

Suriye’de ve bu ülkenin bizim ülkemizle olan ilişkilerinde büyük bir hayal kırıklığı daha yaşanıyor.

Pyd’nin başının ülkemize gelmesi, ülkemizde yaptığı görüşmeler, görüşme sonrası verdiği beyanatlar, Suriye Türkmeni üzerinde ciddi oranda hayal kırıklığı yaratmıştır.

Hükümetimiz, ne şekilde açıklarsa açıklasın, pyd’nin başının ülkemize gelip ağırlanışı ve sonrasında da pervasızca beyanatlar verişi en azından diplomatik anlamda muhatap alınışının ve kendilerine değer verilişinin ifadesidir.

Peki, bunun böyle olduğunu hükümetimiz ve destekçileri bilmezler mi, bilirler.

Zaten, uzun bir zamandan beri anlatmaya çalıştığımız da budur.

Bilirler ve bile bile yaparlar.

Çünkü, bu bir görevdir. Bu, eşbaşkanlığın getirdiği bir görevdir. Bu, büyük orta-doğu projesi kapsamı içerisinde üstlenilmiş bir görevdir.

Bu nedenle, bir takım işleri bilip bilmemek önemli değildir. Yapmak zorundasınızdır.

Zorunda olma konusunu masum göstermek gibi bir densizlik yapacak değilim elbette.

Vatan, Millet, Bayrak, Kutsal Değerler için hiçbir taviz verilemez, verilmemelidir. Hele bu değerleri maske yapıp, bu değerleri kullanıp ödünler vermek, adını hepimizin bildiği sonuçlara varır. Nitekim de ülkemizde varmıştır.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK Türk Gençliğine Hitabesinde;”Memleketi idare edenler gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler.”

Şimdi, size soruyorum;

Bu yapılan işler, gaflet ile açıklanabilir mi?

Yani, farkında değiller, ne yapsınlar denebilir mi?

Denirse, daha kötü değil mi?

Peki, dalalet ile açıklanabilir mi?

Yani, yoldan sapma ve doğru yolu kaybetme ile açıklanabilir mi?

Eğer, dalaletle açıklanırsa daha kötü değil mi?

Geriye ne kalıyor?

Gerek geriye kalanla açıklayın, gerek diğer ifadelerle açıklayın sonuçta hepsi aynı kapıya çıkıyor:

Hayal kırıklığı!

Yazık oluyor, koskoca bir devleti, koskoca bir milleti bu durumlara düşürmek, gerçekten yazık oluyor.

Biliyorum; tamam da kardeşim, bu kadar insan destek veriyor diyenler olacak.

İşte, meselenin de düğüm noktası tam burası.

Yaşananları fark edemeyen ya da farklı bilgilerle değerlendiren iyi niyetli insanımızı uyarmak, onlara gerçekleri anlatmak, ama, iyi niyetle anlatmak ve bu gayreti bıkmadan, yılmadan devam ettirmek, bu düğümü açacak tek çare, en azından şimdilik.

 

 

 

 

Türklüğe Düşmanlık İslam’a İhanettir

 

Osmanlı’nın dağılma döneminde müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Hacc’a giden Seyyid Abdülhakim Arvasi‘ye (Necip Fazıl’ın üstadı) oranın ileri gelenleri kendisine medrese yaptırarak her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan’da kalmasını istemişler. “Osmanlı zaten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır” denilince Abdülhakim Arvasi sinirlenip yerinden kalkmış “Dünyada iki Türk kalsa biri benim!” diyerek meclisi terk etmiş.

Dağılan Osmanlı’dan bir Türkiye Cumhuriyeti çıkarabilmemizin önemli sebeplerinden biri (etnik kökeni ne olursa olsun) din adamlarımızın çoğunda görülen bu Türklük duygusudur.

Bu durumu gören bölücü ve emperyalistlerin ana çalışma noktalarından birisi din ve milliyetimizi birbirinden koparmak ve hatta birbirine aykırı hale getirmeye çalışmak oldu. Bunun için özellikle din adamlarında (cemaat, tarikat önderleri ile din görevlilerinde) bu nifakçı anlayışı yerleştirmeye çalıştılar.

*****

PKK‘yı devletle pazarlık edecek güce eriştiren kırılma noktası, bir yandan konunun “Kürt Sorunu” olarak adlandırılması, diğer taraftan da Türk Milleti kavramının Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arap, Gürcü, Roman vd diye sayılarak diğer etnisitelerle aynı seviyede konumlandırılmasıdır.

Buna toplumumuzun iki kutsalı din ile milliyetimizi birbirine düşman gösterme ve Türk milliyetçiliğini, ayaklar altına alınması gereken, İslam’a aykırı bir akım gibi gösteren siyasi anlayışı ilave edebilirsiniz.

Ayrıca “geçmişimizle hesaplaşma” başlığı altında, tarihimizin utanılacak soykırım ve zulümlerle dolu olduğunu, geçmişimizde Kurtuluş Savaşı dâhil gururla anlatabileceğimiz hiçbir başarı olmadığını anlatan şarlatanların baş tacı edilmesi de bu kırılma noktasına gelmemize yardımcı olmuştur.

Son on yılda bu politika dönüşümü sonrasında ayrılıkçı Kürtlerin sayısı arttı. Fakat bundan daha tehlikelisi Türk olduğundan şüphelenenler ile Türk olmaktan utananların sayısının artmasıdır.

Başta devletimizi yönetenler olmak üzere, Anayasa’dan Türklük kavramını çıkarmaya çalışanlar ile zihni bulananların bu akıl karışıklığından kurtulmaları için Seyyid Ahmed Arvasi‘yi okumalarının tam zamanıdır.

*****

S. Ahmet Arvasi kendisi Hazreti Peygamber soyundan gelen bir Seyyid yani Arap asıllı olduğu halde neden Türk Milliyetçisi olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu aklım da bende olsaydı yine Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir.”

“Bir kere Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti yapan Türklerdir.”

“Hayretle gördüm ki, bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki, bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.”

“Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.”

“İslam dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.”

“Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslam’ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım.”

“Bunun yanında Şanlı Peygamberimizin “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım.”

“İnanıyorum ki, hem Türk hem Müslüman olmak hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihler boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihî misyonumuzu yerine getirmeyelim?”

“Kesin olarak iman etmişimdir ki, Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslam dünyası da güçlüdür.”

“Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine maruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilaveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.

*****

Abdülkadir Sezgin anlatıyor: Üstad Necip Fazıl Kısakürek‘i ziyarete gitmiştim. Arvasi Bey de orada idi. O günlerde Ahmet Arvasi MHP ve Türkeş’i, desteklemekte; Necip Fazıl da MSP ve Erbakan’ı desteklemekteydi. Bir ara Necip Fazıl Arvasi’ye sordu: “Ahmet mensup olduğunuz soyunuzu dikkate aldığınızda, şimdi bulunduğunuz o yeri (MHP ve Türkeş’i desteklemeyi) beğeniyor musunuz? Kendinizi oraya yakıştırıyor musunuz?”

Arvasi Hoca bu soruya şöyle cevap verdi: “Efendim öz be öz bir Türk olan Kısakürek ailesine mensup olduğunuzu ve her zaman Türk olmakla iftihar ettiğinizi dikkate aldığınızda, siz bulunduğunuz yeri (MSP ve Erbakan’ı desteklemeyi) beğeniyor musunuz? Türk’ten bahsetmeyen bu kimselerin arasında olmayı asaletinize yakıştırabiliyor musunuz?”

Necip Fazıl sonradan MHP’yi desteklemeye başladı. Diyeceğim o ki üstadın Erbakan’dan Türkeş’e dönmesinde Ahmet Arvasi’nin önemli bir hissesi vardır.

*****

Son söz: Keşke, herkes kendine yakışan yerDE olsa. Ne PKK meselesi kalır, ne bölünme tehlikesi. Ne de Anayasadan ve ruhumuzdan Türklüğü çıkarma kompleksi.

 

 

 

Kaliteli Yaşamda Pozitif Emeğin Gücü

 

Pozitif emek, yüksek kaliteli bir yaşamın en önemli unsurlarından birisidir. Katkı veren, değer katan, yücelten, sinerji üreten, paylaşan, destek veren, güzellikleri çoğaltan, sağlığı ve kaliteyi artıran her emek pozitiftir. Zira, her verilen emek pozitif değildir. Mevcut pastayı azaltan, parçalayan, bölen, kötü niyet besleyen, kıran, şırkan, üzen, ağlatan, kriz üreten, çıkmaza sokan, zarar veren emekler negatif içeriklidirler. Artık hepimiz iyi biliyoruz: “Her akıtılan ter mübarek değildir”.

Mutlu bir aile tablosu için yüksek kaliteli pozitif emeklere ihtiyaç vardır. Verilen emekler kavgaya, inatlaşmaya, iddialaşmaya, had bildirmeye, fiziksel ve duygusal şiddete, mevcut mutluluk pastasını paramparça etmeye, kalpleri kırmaya yönelik ise, kilolarca akıtılan terin hiç bir anlamı yoktur. Üstelik aile ortamını yangın yerine çevirmek için yeter de artar bile…

Bir patron çalışanları ile arasındaki ilişkilerin dizaynında tatlı dil, güler yüz, öğretme ve örnek olma, anlatma ve paylaşma, çalışanların yeteneklerini açığa çıkarma ve üretme, mevcut değer pastasını büyütme şeklinde değil de; kalp kırma, aşağılama, rencide etme, yok sayma, suçlama, tehdit etme, hakkını kesme, affetmeme, hoş görmeme gibi negatif emekler veriyorsa, o iş yerinde huzurdan, mutluluktan, sinerji üretiminden, kazan-kazan sisteminden bahsedilemez.

İki arkadaş arasındaki her türlü işbirliği ve ilişkilerde, verilen sözleri gereği gibi yerine getirme, pozitif beden diliyle muamele etme, gönülden sevme, takdir etme, onurlandırma, paylaşma, dayanışma, sinerji ortaklığı yapma gibi güzel ve anlamlı emekler yerine; veren değil alan olma, eksik ve yetersizlik arama, suçlama, ego tatmin etme, üstünlük taslama, adam kullanma, liderlik yapma, onu yönetme, bilgiçlik taslama vb. gibi negatif içerikli emekler sunulduğu zaman, keyiften, güzelliklerden, dost ve arkadaşlığın yüceliğinden, işbirliğinden, sevgiden ve huzurdan eser kalmaz.

Çalışma arkadaşları arasındaki her türlü ilişkilerde, birbirine kaliteli saygı, sevgi, pozitif beden dili, yardım etme, onun yokluğunu hissettirmeme, her türlü sıkıntısında destek verme, güzellikleri ve keyifleri çoğaltma yerine; kıskanma, çekememe, hasetlik ve paylaşamama gibi kaliteli yaşam hırsızlarına emek vermek, arkadaşlığın her türlü güzelliğini yerle bir eder.

Bir çiftçi bağ veya bahçesini gerektiği gibi sulayarak, çapalayarak, zararlı otları temizleyerek, gübreleyerek, sevgi sunarak bakmayıp da; “saldım çayıra Mevlam kayıra” mantığı içerisinde hareket ederse, bağ ve bahçesinin “dağ”a dönüşeceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktur.

Bazı insanlar verdiği emeğin kalitesini ölçmekten acizdirler. Bazı negatif içerikli emekler, bazen kasıtlı olarak, bazen bilmeyerek, bazen de farkında olmayarak ortaya konulabilmektedir. Güya terbiye ve disiplin veriyorum diyen bir babanın, çocuğuna karşı sert davranması, sevgi sunumunu kısıtlaması, fiziksel ve duygusal şiddet kullanması, azarlaması, haddini bildirmesi, diğer arkadaşları ile karşılaştırması, güvensizlik yaparak engellemelerde bulunması, örnek olmak yerine emir ve talimatlar yağdırması, sürekli izlemesi, asıl görevi olan iaşe ve yaşam standartlarını  birtakım şartlara bağlaması, gereği gibi dinlememesi, hakkıyla empati yapmaması, onlara kaliteli zaman ayırmaması, negatif içerikli emeğe verilebilecek en güzel örneklerdir. Halbuki pozitif emekte, sevgi sunumu, karşılıksız verme ve sevme, kaliteli eylemleri sunma ve paylaşma, değer verme, takdir etme, onurlandırma, yüreklendirme, coşku aşılama, affetme, hoş görme, örnek olma, mutluluk sinerjisini pik yaptırma gibi yüksek kaliteli eylemler olmalıydı…

Her ortaya konulan emeğin kaliteli ve yüksek değerde olduğu da söylenemez. Pozitif emekte iyi niyet, gayret, olumlu yaklaşım, mevcut pastayı daha da büyütmek ve değerlendirmek, gönülleri yüceltmek, kaliteli ortaklıklar kurmak vardır. Kilolarca ter akıtılsa bile, iyi niyet yoksa, mevcut gelir veya mutluluk pastasını darmadağın etmeye yönelik ise, kalpleri kırıyorsa, küçük düşürüyorsa, had bildiriyorsa, aşağılıyorsa, hırsızlık yapıyorsa, kıskanıyorsa, inatlaşıyorsa, kollektiflik yerine bireyselliği tercih ediyorsa, kazan-kazan yerine kaybet-kazan veya kazan-kaybet sistemi tercih ediliyorsa, çatışma çıkarıyorsa, ayrılığa göz kırpıyorsa, yalnızlaştırıyorsa, pozitif emeğin yerini, kaliteden bi haber negatif emek aldı demektir.

Genel ölçü şu olmalıdır. Verilen emekler yüksek nitelikli ve süper kaliteli olmalıdır. Sahip olduğumuz gelir, değer, mutluluk, keyif ve kalite pastasını mutlaka çoğaltacak özelliklere sahip olmalıdır. Sahip olduğumuz mevcutların üzerine nitelikli ve anlamlı yükseltmeler yapmayan emekler; “Tatavıya Beygir Koşturmak”,  “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker”, “Atılan taşın ürkütülen kurbağaya değmesi”, “Astarı yüzünü geçmesi” vb. sözlerin gereklerine işaret eder.

Yüksek kaliteli ve pozitif içerikle emekte; bilgi, sevgi, gayret, sadakat, paylaşma, dayanışma, sinerji ortaklığı, enerji tiryakiliği, birliktelik, dostluk, arkadaşlık, değer verme, onurlandırma, yüceltme, kaliteli empati yapma, liderlik, erdem, diğergamlık, çoğaltma, üretme ve 3. alternatif gibi yüksek kaliteli eylemler olmalıdır. Mevcudu azaltan, negatife taşıyan, bölen, parçalayan, ayıran, küstüren, kıskanan, hırslandıran, şişkin egoyu besleyen, kibirin ateşine odun taşıyan, güzellikleri bozan her türlü eylemler ise, ne kadar ter akıtılırsa akıtılsın mübarek olmayan uygulamalardır. Pozitif emeğin gücü ise, gelirimizi, mutluluğumuzu, coşkumuzu, sevgimizi, dostluğumuzu, kazancımızı, huzurumuzu, sağlığımızı ve yüksek kalitemizi ne kadar çok artırdığına bağlıdır.

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah’a emanet olunuz…

 

 

Fatih Sultan Mehmed’e Horasan’dan Molla Camiinden Mektup

 

Molla Cami ( 1414-1492 ) İran’ın büyük şair ve alimlerindendir. Asıl adı Nurettin Abdurrahman’dır. 23 Şaban 817 (7 Kasım 1414) de doğdu. Horasan’ın Cam şehrinde doğduğu için Cami mahlasını kullanmış, Molla Camii unvanıyla tanınmıştır.

Camii, ilk tahsilini babasının yanında yapmış, babası Herat’a gidip Nizamiye medresesine müderris olunca öğrenimini orada sürdürmüştür. Daha sonra meşhur alimler Mevlana Cüneyd-i Usuli, Ali Semerkandi ve Şehabeddin Muhammed el- Cacermi’den dersler almıştır. Sonra Uluğ Bey  medresesine giderek, Bursalı Kadızade-1 Rumi’den dersler almıştır. Zekası, yeteneği, ikna kabiliyeti ve hitabeti ile herkesin hayranlığını kazanmıştır. Herat’ta Sultan Hüseyin Baykara’nın yaptırdığı medresede öğrencilere dersler vermeye başladı. Sultan ve saray ileri gelenleri kendisine çok hürmet ediyorlardı.

Molla camii sadece  Maveraünnehir ve Horasan’da tanınmakla kalmamış, ünü Hindistan ve Balkanlara kadar yayılmıştı. Sultanların ve saray ileri gelenlerinin saygısını kazanmıştı.

Fatih Sultan Mehmed, Molla Cami’nin ününü duymuş, ona elçiyle değerli hediyeler göndererek, kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemişti.

Molla Cami de Fatih Sultan Mehmet Han’a duygularını, hürmetlerini sunan bir mektup gönderir ve mektubunda şöyle der :

” Ey güzel kokulu rüzgar! Cihanın emellerinin kabesi olan kutsal bir uğrağa doğru koşup gitmeni istiyorum senden.

Önce yarın uğrağına var bir soluğunu güzel kokularla doldur. Sonra da bütün arınmışlığınla yola düş.

Buradan ( Horasan’dan) bir cihangir padişahın yüksek himmeti ile Osmanlı ülkesinin baş şehri olan İstanbul’a gideceksin.

Gide gide oraya varınca padişahın huzuru neresidir sor öğren. Var git kapısının toprağını öp. Müsaade aldıktan sonra tam bir saygıyla padişahın huzuruna çık. Savaşlar  kazanmış o yüce Fatih hazretlerine, can dostu Cami tarafından şunları sun:

Ey Gazi Hünkar! Merteben Şereflerin en yüce katındadır. Büyük babaların ve ataların bir bir sayılsa görülür ki her biri en yüce mesnette, her biri hak sever birer hükümdardır.

Bir zamanlar dünya senin babalarının, atalarının varlığıyla öğünürdü. Şimdi ise, bütün cihanın tek övündüğü insan sensin. Şimdiye dek taç ve taht sahibi olan padişahlar içinde, senin gibi erdemlisi, olgunu kim vardır? Bilimin güçlüğü senin dilinde çözülür. Meşailerin yolunu bilir bildirirsin. işrakilerin nurunu görür gösterirsin. Yaradılıştan bir kahraman için gerektiği kadar ateşlisin. Bilimin felsefenin derinliklerine inebilmek tabiatının gereğidir.

Yüreğine Tanrının nuru öylesine ışıklar saçmış ki, onda karanlığa meyil kalmamıştır. Kılı kırk yaran kafan riyaziyata meyillidir. Bu sebepten, ülken cennet bağına dönmüştür. Şeriatın uçsuz bucaksız yolundasın. Şeriat yüce himmetinle kuvvet bulmuş, nice put evleri İslam tapınağı olmuştur.

Şefkate gönlün açıktır. Kötülüklerden ıraksın. Tanrı, bilgiyi namusu, yılmazlığı, eli açıklığı kıskananlara rağmen sende toplamıştır.

Gök ve yer devam ettikçe zamanın gidişi senin isteğin üzre olsun. Ülkeler ayaklarının altında şeref kazansın.

Ey rüzgar! Temiz niyetlerimi ve duamı padişaha sunduktan sonra yanına kattığım şu bir kaç parça şiiri onun gözleri önüne koy ve de ki:

Bir karınca, gönlünden gelmiş, Hazreti Süleyman’a yarım çekirge ayağı armağan etmiş. İşte benim de padişahın huzuruna bu kadarcık bir şey sunmak gelebildi elimden. Bir armağanın değeri sahibinin gücüyle mütenasip olması tabii değil midir?

Bunu da söyledikten sonra padişahı sıkmamak için tekrar saygılarımı sunmakla yetinerek sözünü bitir.

Molla Cami” (1)

Molla Camii, Cami ed-Dürretü 1- Fahire adlı eseri yazıp, Fatih Sultan’a sunulmak üzere göndermişse de, o sırada Fatih Sultan Mehmed vefat etmişti. Sonra Padişah olan II. Bayazıt ile mektuplaşmış, ona övgü dolu kasideler yazılı mektuplar yollamıştı.

Molla Camii en önemli eseri olan İtikatnamesinde, İslam esaslarını Ehl-i sünnet esaslarına göre açıklamıştı. Başlıca eserleri Divanı, Hadisi Erbain, Risale-i Tehlilliye, Risale-i Terceme-i Kelimat-ı Kudsiyye, Risale-i Sagir der Mu’amma, Tefsi’rü’l- Kuran, Risale-i Şerhi Hadisdir.

 

1-Fatih Sultan Mehmet-Hilmi Yücebaş-Memleket Yay.-İst.1981-S.173-174

 

HAYAT YAYINEVİ.

 

 

Hacca Gidiş Geliş Uğurlama ve Karşılama Âdetleri

 

Bu sene hacca gitmeye yetmiş dört bin adayımız hak kazanmıştı. Ancak Kâbe’nin çevresini genişletme çalışmalarının devam etmesi, kutsal topraklara gitmeye hazırlanan hacı adaylarının yüzde yirmisinin bu görevlerini gelecek yıla bırakmasına neden oldu. On dört bin sekiz yüz kişinin hac yolculuğu, Diyanet İşleri Başkanlığınca düzenlenen kura çekimi sonucu gelecek yıla kaldı.

Mekke belediye başkanı Dr. Usame Fadıl Al-Bar yaptığı bilgilendirme toplantısında, “Kral Abdullah Bin Abdülaziz Mescid-i Haram Genişletme Projesi” (ya da “3. Suudi Genişletme Projesi”) adını taşıyan yeni yapılaşmanın, üç yıl içinde tamamlanacağını açıkladı.

Yeni uygulama ile Mescid-i Haram alanının genişletilmesiyle ziyaretçilerin sağlık, güvenlik ve tüm sosyal ihtiyaçları karşılanacak, tavaf alanı kapasitesi saatte kırk beş bin kişiden yüz otuz bin kişiye çıkarılacak. Proje otuz yedi milyar Türk lirasına mâl olacak.

İslâm’ın beş şartından biri olan Hac’ca gitmek (Hac Suresi 27-28; Al-i İmran Suresi 97) Müslümanlara farz kılınmıştır ve asırlardır devam etmektedir. Ayrıca 20. yy.’da gelişen yollar ve ulaşım araçları hac yolculuğunu olağanüstü kolaylaştırmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hac yolculuğu uzun bir süreye yayılırdı. Niyet etmiş kişilerin gidişi de geri dönüşü de bir hayli renkli âdetlere neden olurdu.

Hazırlıklar hemen hemen bir yıl önceden başlardı. İşlerini yoluna koyan, hali vakti iyi ve sağlığı yerinde olan kişi, kutsal topraklara gitmeye karar verince,  gerekli görevleri ve hazırlıkları yerine getirmeye başlardı.

Eş, dost ve akrabalar ziyaret edilir, niyet açıklanarak helâllik alınırdı.

Sandıkçıya sipariş verilir, seyahate uygun yeşil boyalı sandık hazırlatılırdı.

 

Yolculukta ve kutsal topraklarda giyeceği elbiseler ve çamaşırların yanı sıra belli bir süre de olsa idare etmek için, dayanıklı yiyecekler hazırlanırdı.

Kara veya deniz yollarından hangisi uygun görülürse ona karar verilir ve temaslar başlardı.

Yolculuk iki, üç ay gidiş bir o kadar da geliş sürerdi.

Günü geldiğinde aile yakınları, akrabalar, dost ve arkadaşlar hacı adayını dualarla selametlerdi.

Efendi evden çıktıktan sonra hanımı arkasından bir maşrapa suyu döker, hayırlı yolculuklar diler, güle güle git ve gel temennisiyle  kapıyı kapatırdı.

Evin hanımı, gelenekler gereği, bey geri dönünceye kadar evden dışarı çıkmazdı. Yeşil rengin hâkim olduğu bir dizi işlerin yapılmasına titizlikle dikkat ederdi.

Evin sokak kapısı yeşile boyanır, hacı efendinin ve eşinin haremlik ve selamlık odaları yeşil renge badana edilir, minderleri yenilenir ve yeşil kadife veya divitinle kaplanırdı. Masalara yeşil örtüler diktirilirdi.

Tüm ev halkına yani babaanne, hala, teyze vesairenin elbiseleri yaşlarına göre yenilenir ve yeşil renkli kumaşlar tercih edilirdi.

Günler çabuk geçer Hacı beyin dönüş günü gelirdi.

Cümbür cemaat, Hacı beyi karşılamaya gidilirdi. Hacı efendinin karşılanması da belli bir merasime tâbî olurdu. Kıdem sırasıyla tebrik edilir. Önce sağ sonra sol omzu öpülürdü. Önde Hacı arkada cemaat dualar ve tekbirler eşliğinde eve gelinirdi.

Ev halkı Hacı beyi sevgi ve sevinçle karşılar ve sırayla, saygıyla elini öperlerdi. Hacı efendi de evin büyüklerinin ellerini öperdi.

Odasındaki yeşil minderine oturan hacı bey ağır ağır tüm renkleriyle hac ibadetini ve yolculuğunu anlatmaya başlardı. Odadakilere zemzem suyu, hurma ve hacıyağlı pamuklar ikram edilirdi.

Hacı efendinin eşi evin harem tarafında, yine yeşil renklerle yenilenen salonda, hacı efendinin hanımı sıfatıyla kendisini tebriğe gelen akraba ve komşu hanımlarını kabul ederdi.

Günün önemli bir âdeti de, tüm konuklara sunulan envâiçeşit yemeklerdir. İkram edilen yedi sekiz türlü yemeğin (çorbalar, etli yemekler, zeytinyağlılar, börekler, tatlılar, hoşaflar vs.) sonunda misafirlere hacı lokması ikram edilirdi.

Hacı bey, şerbetler ve kahvelerin içilmesinden sonra kutsal topraklardan getirdiği, tespih, zemzem, kına, gümüş, yüzük, bilezik, sürme, hurma, hacıyağı gibi hediyeleri konuklarına verirdi.

Misafirler evden ayrılırlarken, “- İnşallah Allah bize de nasip eylesin” duasına, Hacı efendi de “- Rabbim tekrarını cümlemize nasip etsin” diye mukabele edip, onları uğurlardı.

Eski dönemde Hacı sıfatını almak önemli bir üst statü belirtisiydi. Hac farzını yerine getiren kişinin eşi “hacı efendinin hanımı”, kızı “hacı efendinin kerimesi”, oğlu “hacı efendizâde” olarak anılırlardı.

Allah bu ibadete niyet edenlerin yollarını açık etsin, dualarını kabul etsin…

 

 

Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ağabeyi iki sene önce Kadir Gecesinde kaybetmiştik..

0

 

Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ağabeyi iki sene önce KADİR gecesi kaybettik…

28 Ağustos 2011 günü kaleme aldığım yazının sonunda;

“26 Ağustos 2011 Saat 21:00 sularında Ecz. Selçuk Arslan aradı; “Daha 5 dakika oldu. İftar sonrası akşam namazı için mescide giderken rahatsızlandı, Maalesef Dr. Şefik Ağabey SEKA İzmit Devlet Hastanesine kaldırıldı.” dedi..

26 Ağustos 2011 Cuma günü akşamında Rabbim Şefik Ağabeyimi bizden aldı…

26 Ağustos 1071 Cuma Malazgirt Savaşının yıldönümü…

26 Ağustos 1922 Afyonkarahisar – Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruzun yıldönümü..

26 Ağustos 2011 1000 aydan hayırlı olan Kadir gecesi..

“Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.”hükmünde geçen son 10 gün..

İftar sonrası, Akşam namazını kılmak için Mescide giderken…

Varlığı hep sevinç ve mutluluğumuzu artıran oldu..

Gidişinin rastladığı gece bile ümit ve sevinç gecesi…

Olduğunu düşünmediğim, ancak varsa bir hakkım hepsi helal olsun. Rabbim rahmeti ile muamele eylesin…” demişim.

Şükran – Yüksel Özdemir çifti ve eşim Nursel hanımla birlikte Kadir Gecesi teravih namazı için Umuttepe’de yapımı devam eden Camiye çıktık. Teravih sonrası daha camiyi gezerken eşimin telefonu çaldı. Arayan Zeynep Postalcıoğlu yengemiz hanımefendi idi. Ahmet Görgün Küçük hocamda beni aradı ve Doktor abilerin evine gidiyoruz, Sizi de bekliyoruz dedi.

Aylar sonra rahmetli Dr. M. Şefik Postalcıoğlu ağabeyin evine misafir oldum. Ahmet Hocam Yasin ve Tebareke okudu. Dr. Şefik ağabey başta olmak üzere ebediyete intikal eden yakınlarımız ve şehitlerimiz için duasını yaptı.

Sahur’da evlerimize döndük. (Zeynep Yenge ve Melike yeğenim Allah ziyade etsin. Ellerinize sağlık…)

Bu Kadir Gecesi; Dr. Şefik Postalcıoğlu ağabeysiz ikinci KADİR GECEMİZ…

Rabbim kaybettiklerimize rahmetiyle muamele eylesin, bizlere de hayırlı, uzun ve faydalı bir ömür nasip etsin. Amin…

Fevziye Camii Müezzin Kayyumu Ahmet Görgün Küçük, Ahsen Okyar (Fotoğrafı Miray Küçük çekti..)

 

 

 Dr. M.Şefik Postalcıoğlu

Dr. M.Şefik Postalcıoğlu

 Ahmet Görgün Küçük, Ahsen Okyar

Ahmet Görgün Küçük, Ahsen Okyar

Değişim

0

 

Çinlilerin meşhur bir bedduası vardır: “Dilerim değişim döneminde yaşarsın!”

Anlamlıdır. Zira insanların en büyük acıları çektikleri dönemler değişim dönemleridir.

Biz de toplum olarak çok uzun zamandır devir daim eden bir değişim süreci içerisindeyiz.

Batılılaşma diye tabir edilen süreçten günümüze kadar toplumumuz söz konusu değişimi çeşitli şekillerde tecrübe etti ve ediyor.

Fakat en önemlisi bu değişimin değer sistemlerimiz üzerindeki etkisi…

Beraber düşünelim:

Kendi toplumuna yabancılaşmış aydınlar Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan değişimin en önemli ürünlerinden biridir. Batı kavramlarıyla kendimizi izah etme sıkıntısının yaşattığı değer değişimi o günlerden mirastır bize.

Batı’nın bu coğrafyayı paylaşma arzusu üzerine patlak veren I. Dünya Savaşı’nın dünyada yol açtığı değişimin sonuçlarını da en acı biçimde tecrübe edenlerdeniz…

Çanakkale Savaşı’nda şehit olan yetişmiş gençlik Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlette görev alma imkanı bulabilseydi, acaba yaşayacağımız değişim nasıl olurdu?

Öyle bir mücadeleden gelip topluma hizmet eden insanların aktaracakları değerleri bir düşünelim…

Biraz hızlı bir geçiş yapıp 80 öncesine geldiğimizde sağcı olsun solcu olsun amacı devletini selamete erdirmek olan yetişmiş gençliğimizin kardeş kavgasıyla nasıl telef edildiğini hatırlayalım…

Bir tarafta milletine hizmet edebilecek birçok gencimizin kaybı… Diğer tarafta bu acıların yarattığı travma sebebiyle değişen değer sistemleri ve ülke meselelerine karşı a-politik olan bir gençliğin doğuşu…

Sert politik mücadeleden tepkisizliğe doğru geçişe sebep olan değişimin ülkemizdeki etkilerini düşünelim…

28 Şubat sürecindeki uygulamalarla devlete bir anlamda küstürülen dindar kesimi ve bu kesimin vatan anlayışındaki değişimin yansımalarını değerlendirelim…

Bunun yanında İslam’ın kırmızı çizgilerine karşı oluşmaya başlayan duyarsızlığı da ekleyelim…

Tüm bu tabloda birbirine çatıştırılan gençlik üzerinden gerçekleştirilen değer değişimlerinin bizi bugün getirdiği noktada, insanımız hassas olduğu konularda dahi “tepki” vermekten kaçar hale gelmiştir.

İstisnalar yok değil, ancak bu sefer de insan yine yukarıdaki tablodan hareketle hangi çatışma alanından hangi değişime gidileceği hususunda endişeleniyor.

Hal böyle olunca bu değişimi, “değiştirme” faaliyeti olarak kimler idare ediyor diye düşünmeden edemiyorsunuz…

Bu nedenle umuyorum demokratik bir tepki olarak başlayan son olaylar bir başka değer değişimi ve çatışma alanına doğru evrilmez…