25.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 968

Sıdıka Ağa, Servet Somuncuoğlu ve İnal Batu’yu Rahmetle Anıyoruz

0

 

Bölücü ırkçılığa ve Türk tarihinden intikam alma peşinde koşan her gruba demokratikleşme adı altında akıl almaz tavizlerin verildiği, hukuk devletinin ve yargı bağımsızlığının önemli ölçüde yıpratıldığı ve yargının siyasallaştırıldığı, Ümraniye davalarında PKK’lıların gizli tanık olarak kullanıldığı adli skandallara, yaşadığımız olağanüstü şartlara rağmen;Mübarek bir ayın sonunda gelen Ramazan Bayramınızı kutluyorum.

Daha aydınlık, istikrar ve barışın hüküm sürdüğü, resmi kanaldan vatandaşların birbiri ile çatışmaya tahrik edilmediği, mahallelere vatandaşın birbirini ihbar kutularının konmadığı nice bayramlar diliyorum. Ülkemizin ufkundan kara bulutların kalktığı, aklı selimin hakim olduğu, düşmanların dost kabul edilmediği, açılım-çözüm süreci ve demokratikleşme adı altındaki tuzakların aşıldığı, demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işletildiği, çoğunlukçu değil; çoğulcu demokrasinin geçerli olduğu, T.C.’yi kuran milli irade ve zihniyete sadakatle bağlı kalınarak yönetilen, milli bağımsızlık ve milli egemenlik konularında hassas olunan bir Türkiye’yi özlüyoruz.

Herkesin fark ettiği bir gerçek var: Türkiye geriye gidiyor. Her türlü muhalefete ve çoğulculuğa karşı hoşgörüsüzlük ve şiddet tırmanıyor,  kamplaştırmalar artıyor, Milli ve üniter devlet yapısı zedeleniyor.Bu herhalde demokratikleşme süreci olamaz. Çünkü, demokrasi çözülme ve çöküşün merdiveni değildir.

Şehit Mehmetçik ile PKK teröristini aynı kefeye koyan Milli Savunma Bakanı’nı yadırgıyoruz. “Ak Parti ile hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diyebilen iktidar partisinin İstanbul İl Başkanı’nı da…Bu talihsiz lafı Türk kimliğine karşı savaş açmış ve Batı Trakya Türklerine siz Türk değil, Müslüman Yunanlısınız baskı ve dayatmalarını yıllarca sürdüren Yunan politikacıları, İskeçe veya Gümülcine valileri söylemiyor, sandıktan çıkan bir iktidarın yetkilileri söylüyor. “Bağımsız Kürdistan yavaş yavaş kuruluyor. Büyük bir halkın devlet olma hayali var. Bu hayal meşrudur…” sözleri de eski bir dışişleri bakanına ait… Gaf üzerine gaf yapınca iktidarın bu Dışişleri Bakanı ağabey sayılıp kızağa çekiliyor. Bu örnekler o kadar çok ki… Ege’de kıta sahanlığı konusunda, Ortadoğu’dave Kıbrıs’ta milli menfaatlerimiz ile ters düşen beyanatlar, politikalar ve diğerleri… Bütün bunlar bu ülkenin bu gibi yanlışlara layık olmadığını göstermektedir.

Bu arada Makedonya Türklüğüne önemli hizmetleri geçen ve genç sayılabilecek bir yaşta kaybettiğimiz Makedonya Türk Kadınları Başkanı Sıdıka Ağa kardeşimize Allah’tan rahmet, başta Sayın Erdoğan Saraç olmak üzere, bütün dostlarımıza başsağlığı diliyoruz. Yine geçenlerde aramızdan ayrılan tanınmış araştırmacı yazar ve belgeselleri ile Türklüğe hizmetleri geçen Servet Somuncuoğlu kardeşimize de Allah’tan rahmet diliyoruz. Aynı dilek ve duygularımızı Allah’ın rahmetine kavuşan değerli diplomatımız İnal Batu için de tekrarlıyoruz. Allah,hepsine gani gani rahmet eylesin.

 

 

.Vah Türkiyem Vah!

0

 

Ne hallere düştük yarabbim!

Ülkenin yönetim kadrosu ile ve yönetim şekli ile ilgili yazmayayım, başka konular var, onlara gireyim diyorum, ama, inanın fırsat bulamıyorum.

Hergün o kadar çok olay oluyor ki, haftada bir gün yazarken bu sayıyı arttırmama rağmen, hatta, bazı haftalar 5 gün yazmama rağmen, yine de yönetim kadrosunun yaptıklarına yetişemiyorum. Bu kadronun yaptığı yanlışları yazmaya yazı, gün, kalem yetmiyor.

Hatta, konuları bile sıralamak mümkün olmuyor. Çünkü, o kadar çok hızlı bir çöküş, olay, sıkıntı yaşıyoruz ki, hangisini yazacağıma karar veremiyorum.

Aslında, gerçekten, mevcut kadronun bu kadar çok yazılmasını istemiyorum, ama, yapılanlara gözümüzü, kulağımızı kapatmak mümkün olamıyor.

Sadede gelelim…

Ne  hallere düştük yarabbim!

Dünya liderliğinden, dünyaya meydan okumaktan, Birleşmiş Milletlere ayar vermekten, İslâm Dünyasının Lideri olmaktan, Neçirvan Barzani’nin hesap sorduğu durumlara düştük.

Pyd’li Salih Müslüm’ü çağırıp, onu en iyi şekilde ağırlayıp, Suriye Türkmenleri’ni hayal kırıklığına uğratmak yetmedi. Suriye Türkmenlerini yalnız bırakıp, Esad ve pyd’nineline, vicdanına ve keyfine bırakmak yetmedi.

Bir de Neçirvan’ın hesap sorması için gelmesine müsaade edip ona da hesap verdik.

Yani, Barzani, “Salih’i neden çağırdınız, bizim kongremizin adamlarından kendisi” diye sordu ve bizim dediğimiz yönetim kadrosu da “hayır, merak etmeyin, bir sıkıntı yok, sadece emri vakiyi anlamaya çalıştık, meğerse emri vaki değilmiş, mesele yok, istediğinizi yapabilirsiniz” mealinde sözlerle gerekli hesabı verdiler.

Şimdi, yaşanan gelişmeleri bu şekilde anlamayalım da nasıl anlayalım?

Ülkede gezi, mezi diye bir şey neredeyse kalmamış, eylemleri yapanların ciddi bir kısmı bile unutmaya başlamışken, başta Başbakan olmak üzere tüm onun yalaka takımları hâlâ gezi peşindeler, ama, Salih’e ve Neçirvan’a boyun eğmeyi göstermekten geri kalmıyorlar. Hem de bütün hayatları sadece Türkiye’ye ve Anadolu Türklüğüne bağlı olan Suriye Türkmenleri’ni büyük bir hayal kırıklığına uğratmak ve onları kendi kaderlerine terk etmek pahasına.

Vah Türkiyem vah!

Vah Ülkem vah!

Bu Millet, Millî Mücadeleyi boşuna mı yaptı acaba?

Bu Millet, aç, susuz dünya güçlerine karşı dişiyle, tırnağıyla, kadınıyla, çocuğuyla bu günler için mi dünya güçlerine meydan okudu acaba?

Vah Mustafa Kemal ATATÜRK vah!

Vah Kâzım KARABEKİR vah!

Vah isimli, isimsiz bütün yiğitler vah!

Vah Türk Milletim vah!

Bugünleri görmek de varmış kaderde, ne yapalım.

Ama her şeye rağmen, ağlamak, sızlanmak, ümitsizlik, teslimiyet, sürekli şikâyet meselenin çözümü değildir, asla!

Unutmayalım ki, gecenin sonu mutlaka sabahtır, aydınlıktır. Bu gerçek ortada iken, durmaya gerek yok.

 

 

 

İtaatsizlik

0

 

İtaatsizlik, isyan etmek demek değildir. Kaba kuvvete başvurmak demek değildir. Resmî işlerini aksatmak demek hiç değildir. Devlet malına, dolayısiyle halkın malına zarar vermek, işini ağırdan almak demek de değildir.

Ya nedir? Dersek, idarenin, idareyi ilgilendirmeyen, kişinin din ve vicdan hürriyetine müdahalesine, karışmasına, bu husustaki isteklerine bigane ve kayıtsız kalmaktır. Aldırış etmemektir. Dinini uygulamaktaki hususlara karışmalarını doğru bulmayarak, inancının gereğini, ne pahasına olursa olsun yerine getirmektir. Bu hususta gevşememektir. Tembellik etmemektir. Bu yüzden başına geleceklere de katlanmalı. Yine de işine gücüne devam etmelidir.

İşte itaatsizlikten istenen budur. Yoksa itaatsiz olması, işini aksatması, işini yapmaması, görevine boşvermesi demek değildir. Kişinin şahsına olan karışmayı kabul etmemek olan itaatsizliği, isyan olarak anlamak çok yanlıştır. Aralarında dağlar kadar fark vardır. İsyanda zulüm yapmak zorunda kalış vardır.

Ki Allah bunu kesinlikle yasaklıyor. “Ve la teziru vaziretün vizre uhra.” Âyeti; bu konuda bize ışık tutmakta. Böylece dahilde, yurt içinde kılıç kullanmayı yâni silaha sarılmayı reddetmekte ve yasaklamaktadır. Çünkü kılıç ancak dış düşmana karşı çekilir.

Kısaca İslâm yurt içinde kesinkes, hiçbir şekilde bir kişinin bile burnunun kanamasını istememektedir. İdarenin yanlış yöntemlere başvurması hâlinde bile, kanun çerçevesinde hareket etmek ve baştakilerin ıslahını, kendilerini düzeltmelerini dilemek asıldır.

Çünkü tarihte görüyoruz ki, hiçbir peygamber, hiçbir büyük âlim, halk ile devleti karşı karşıya getirmemiştir. Bu hususta İmamı Rabbanî’nin devlet-halk münasebet ve ilişkilerinde uyguladığı, yapıcı tutum ve davranış; mensuplarını isyandan men’ edip yasaklıyarak, onları, müspet, olumlu ve yapıcı harekete sevketmesi, yönlendirmesi, üstelik baştakilerin ıslahı için, onlara dua etmelerini istemesi, sadece insanlara irşat vazifesiyle, doğru yolu göstermekle, nasihat ve öğütle yetinmesi bize ders olmalıdır.

Nitekim bu davranışın sonunda, zamanın hükümdarının gönlünü kazanmasını bilmiş ve istekleri bir bir yerine getirilmiştir. Şayet aksi yola başvurulup başkaldırılsaydı; çok kan dökülecek. Kurunun yanında yaş da yanacak. Sonuç ise meçhul olacaktı. İşin en acı ve mes’uliyetli tarafı da imana susamış, bunca irşada muhtaç nice kimseler imanını kurtarmak fırsatını bulamadan, bu yüzden ölmüş olacaktı.

Ve tabii mahşerde, yakalarımızı, onların ellerinden kurtaramıyacak; mânen bizler de mes’ûl ve sorumlu olacak…ayrıca âhiretimizi de tehlikeye atmış bulunacaktık.

Bu durumlarda Bediüzzaman’ın dediği gibi  “Muhabbet Fedaileri” olmalı. Husûmete / düşmanlığa asla vakit ve zaman bulmamalıyız. Çünkü insan bir kere dünyaya geliyor. Onun bir kere olan Âhireti kazanma şansıyla oynamaya kimsenin hakkı yok. Bunu iyice bilmemiz gerek.

İnsanı  yok etmeyi değil, kazanmayı görev bilmeli.

Üstelik, bunun en büyük görev olduğunu hiç unutmamalı.

 

 

Sabır

0

 

Şu pazara bakın gönül tahtımda,
Güvenmek yok olmuş, bulamıyorum.
Tilkiler kurt olmuş bey otağında,
Gerçek bozkurtları göremiyorum.

Başımda dolaşan deli sevdalar,
Şimdi neredeler,aranıyorum.
‘Milletimin gözü yaşlı’ diye söylenen,
O marşın sesini duyamıyorum.

Gönül tahtımdaki ben harap,bitap,
Kimseden ümitkar olamıyorum.
Derdi ve tasayı paylaşanları,
Yıllardır bekledik,bulamıyorum.

Nerdesiniz hey dava erenleri,
Sabrım tükeniyor söyleniyorum.
Hemşehrim Atsızın yalnızlığını,
Şimdi daha da çok, çok anlıyorum.

Mesela siz yiyip içim gülenler,
Sanmayın ki size imreniyorum.
Türk’e kefen biçenleri gördükçe,
Yaradan aşkına sabır diyorum.

 

 

 

Ümraniye ve Balyoz Davalarında Gelinen Nokta

0

 

Kamuoyunda, işbaşına gelen iktidarların muhalifleri sindirmek için kullandıkları kanaati uyandıran “İstiklal Mahkemeleri ile başlayan, Yassıada Mahkemeleri-Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Mahkemelerce devam eden” sıkıntılı süreç; halkı germiş, hukuk sistemine olan inancı ve devlete olan güveni zedelemiştir. Siyaseten yargılandıklarına inanılan ve toplumun belirli sosyal kesimleri üzerinde etkili olan bu insanların, bilenecekleri ve yarın intikam almak isteyecekleri aşikârdır. Sonucunda yine gerilim ve kutuplaşmalar artacak, halk cepheleşecek, devlet zayıflayacak ve her zamanki gibi tüm bu olan bitenle alakası olmayan toplumun kahir ekseriyeti zarar görecektir. Artık bu kısır döngüden çıkılmalı, etnik-mezhepsel ve siyasal ayrılıklar yumuşatılmalı, vatandaşlık bilinci geliştirilmeli, herkes sevgiyle kucaklanmalı, adalet ve gevenlik ile refah ve huzur artırılmalı, birlik ve bütünlük sağlanmalı ve Türkiye bir an önce normalleştirilmelidir.

Ümraniye ve Balyoz Davalarında Özel Yetkili Mahkemelerce verilen ağır mahkûmiyet kararları Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi sürecinde bozulmalı, bu mümkün olmazsa mesele TBMM tarafından ele alınarak noktalanmalı ve Türk Milleti rahatlatılmalıdır. Bundan böyle mahkemeler “politik amaçlar ve siyasi hesaplaşmalar ile geçmişin rövanşını ve intikamını almak için” kullanılmamalı, toptancı yaklaşımlardan kaçınmalı, kin ve nefret tohumları dökülmesine vesile olmamalı ve verdikleri kararlar ile kamu vicdanını sızlatmamalıdır.

Yıpranan Yargı Sistemi “Adalet Mülkün Temelidir” sözleri ışığında elden geçirilmeli, daha adil-tarafsız-bağımsız ve milli hale getirilmeli ve herkesin canından, malından ve namusundan emin olduğu düzgün bir sistem kurulmalıdır. Hukukun gücünün azaldığı yerde güçlünün hukukunun geçerli olacağı unutulmamalı, demokratik sistem geliştirilmeli, yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü teminat altına alınmalı ve kuvvetler ayrılığı prensibi pekiştirilmelidir.

HSYK Üyelerinin seçimi, demokratik usullere uygun yapılmalı, Adalet Bakanı ile Müsteşarı HSYK’nda olmamalı, kurul özerk olarak “kendisine ait bir bütçe ve sekretarya ile ayrı bir binada” çalışmalı, hakim-savcı atamalarını “hiçbir siyasi ve adli baskı altında kalmadan” adil bir şekilde yapmalı ve terfi sistemi “bilgi, liyakat, yeterlilik, ehliyet vb.” objektif kriterlere dayandırılmalıdır. Adli Polis sistemine geçilmesi, Adli Tıp Kurumunun özerk yapısının güçlendirilmesi ve ağır ceza davalarında jüri kullanılması dahil, adalet sistemini iyileştirecek her şey düşünülmelidir.

Karakoldan-mahkemeye oradan cezaevine giden süreç eziyet olmaktan çıkartılmalı, yargılama daha adil-bağımsız-tarafsız-hızlı ve şeffaf olmalı, usul ve kaidelere uyulmalı, savunma hakkı gözetilmeli, deliller incelenmeli, tanıklar dinlenmeli, sanıklar gereksiz yere tutuklanmamalı, geçici bir tedbir olan tutukluluğun uzatılarak cezalandırmaya dönüşmesi önlenmeli, masumiyet karinesi korunmalı, hiç kimse ispat edilinceye kadar suçlanmamalı ve iddianameler basına sızdırılarak insanlar afişe edilmemelidir.

T.C. Devleti adına iddianame hazırlayan Savcılar da, Türk Milleti adına karar veren Hakimler de “adil ve tarafsız olmaya, meşruiyet sınırları içinde kalmaya, vatan için savaşan askerler ile teröristleri aynı kefeye koyarak yargılamamaya, hainleri gizli tanık olarak kullanmamaya, çok zor şartlarda terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin moral ve motivasyonunu bozmamaya, Türk Ordusunun manevi şahsiyetini yıpratmamaya, kamu kurum ve kuruluşlarını çatıştırmamaya, milleti kutuplaştırmamaya ve devleti zayıflatmamaya” dikkat etmelidir.

T.C. Devleti’nin önemli makamlarını işgal edip iç ve dış mihrakların hedefi haline gelerek büyük risk alan ve Türk Milleti’ne canı pahasına hizmet eden Kamu Görevlileri; hayatları boyunca devletin koruyucu kalkanını arkalarında hissetmeli, yetkilerini yasal sınırlar içinde kullanmakta sıkıntıya düşmemeli, kendileri ve aileleri için endişe etmemelidir. Özellikle canımızı, malımızı, namusumuzu ve vatanımızı emanet ettiğimiz “Asker-Polis-İstihbaratçı-Savcı-Hakim ve Siyasiler” basına açık bir şekilde çete mensubu gibi yargılanıp hırpalanarak itibarsızlaştırılır ve kamuoyunda tartışılan ağır cezalara mahkum edilirse; önümüzdeki süreçte ciddi görevlere seçilecek veya atanacak kişiler çekinecek, devletin karar alma sürecinde tıkanmalar olacak, terör ve suç örgütleriyle mücadele zayıflayacak, küresel güçlere karşı milli ve dik bir duruş göstermek zorlaşacak ve T.C. Devleti’nin bekası ile Türk Milleti’nin egemenliği tehlikeye girecektir. Bu da Türkiye’yi ALLAH korusun “hazin bir şekilde parçalanan Yugoslavya ve BOP ile kan gölüne çevrilen Arap Ülkeleri gibi” iç ve dış harp ile bölünme dahil tehlikeli mecralara sürükleyebilecektir.

 

 

Evren Kitabından Bir Sayfa

0

 

Çok değil, az bir dikkatle, biraz düşünmekle, farkına varabileceğimiz nice şeyler var. Yeryüzü sayfası, önümüzde ap açık duruyor. Daha doğrusu “Kitab-ı Kebîr-i Kâinat” yani  Büyük Kâinat Kitabı’nın bir sayfası içindeyiz.

Eee tabî Kâinat kitap olunca, yeryüzü de onun bir sayfası sayılır. Sayfa ise resim, sûret ve harflerle doludur.

Yeryüzündeki bitki, hayvan, insan ve diğer varlıkların her biri, birer harf hükmündedir. Harfler ise kendileri için değil, gösterdikleri, delâlet ettikleri mânalar için sayfada yer almışlardır.

Harfler, okunmak içindir. Öyleyse yeryüzü sayfası da okunmak için yazılmış, yâni yaratılmıştır. Üstelik bu okuyuş, o kadar da, zor  değildir. Aklı olan, akıl verilmiş her insan, biraz dikkatle bunun üstesinden gelebilir.

Zaten zor olsaydı, tâkatımız üstünde olsaydı, Allah bizi mükellef ve yükümlü tutmazdı bundan. Öyleyse biraz gayrete gelelim. Biraz dikkat edelim. Zaten okuyacak kapasitede yaratılmışız.

Evet sevgili okur! Sayfa deyince, kitaptan söz açılınca, önümüzde neler neler açılıyor bir bilsek, bir akıl erdirsek, ahh bir düşünsek.

Yeryüzü kitapsa, yazan var. Yeryüzü kitapsa, okunmak için. Yeryüzü kitapsa, anlaşılması isteniyor. Yeryüzü kitapsa, anlaşılanın benimsenmesi, anlaşılanın kabullenilmesi, anlaşılanın sevilmesi isteniyor, bekleniyor bizlerden.

Dahası sevilenin isteği yapılması gerekiyor. Dahası, yapıp yapmamaktan sorguya çekileceğimiz anlaşılıyor. Bizim anlıyacağımız, işin sonunda hesap kitap, ortaya çıkıyor. Haşir neşir kendini gösteriyor, kazanıp kazanmamak mes’elesiyle  karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor.

İnşâllah Cennet’e girmemiz, Allah göstermesin Cehennem’e atılmamız, söz konusu oluyor. Velhasıl iplik söküğü gibi sorumluluklar, arka arkaya sökün ediyor sanki.

İşte “Sahîfe-i Arz” yani yeryüzü sayfası, bütün bunları hatırlatıyor bizlere. İşte “Sahîfe-i Arz” bütün bunları derk ettiriyor, idrak ettiriyor, fehm ettiriyor; kısaca algılatıyor biz şerefli insanlara.

Varlıklar arasında şerefli oluşumuz, işte bunlardan ötürü değil mi zaten aziz okur? Öyleyse şerîf olan insan, şerefli olarak yaşamalıdır dünyada. Yani Yaratanını bilen, O’nu bulan, O’nu seven, O’nun istediği gibi yaşıyan olarak yaşamalıdır dünyada. Yoksa şerefli oluşu sözde kalır, şerefini koruyamaz olur. Düşüşü de pek fecî gerçekleşir.

Evet her kelime bizleri heyecanlandırıyor. Ufuk üstüne ufuk açıyor önümüze. Mâna okyanuslarına düşünce yelkeniyle açılıyoruz ha bire be dostlar!

İşte asıl zevk burada. Asıl şeref burada. Asıl yemek içmek, asıl yaşama zevki burada bulunuyor. Ne mutlu tefekkürle doyanlara. Bu mânada açlık çekerek, bu çeşit açlıkla doyanlara. Mânevî açlık mânevî doygunluğu aramaz mı? Bu şekilde bizler de açlıkla doyanlardan olmaz mıyız? Bu makamda ne mutlu açlıkla doyanlara demekten kendimi alamıyorum. Ve herkesi açlıkla doymaya davet ediyorum.

Çünkü, değil mi ki her şey zıddiyle biliniyor. Bu çeşit eksikliklerimizin farkına varışın da, bizi bu yolda doyuma götüreceği şüphesiz. Gerçi bu çeşit doyum yok. Bu yolda açlığı gidermek yok. Fakat gidermeye çalışmak ve o yolda, hep o yolda olmak var.

965

Yani daima tefekkür, durmadan düşünce, her zaman O’nunla olmak. Daima zihnen, kalben, dimağen O’nunla bir ve beraber olmak. Ay gibi Güneş’in ışığına muhtaç olmak. Ay gibi yüzünü hep Güneş’e çevirmek. Ezel ve Ebet Güneşi’nin huzurundan asla ve kat’a bir an olsun çekilmemek. Huzurda bulunmanın, huzurda olmanın huzuruyla dolup taşmak.

İşte “Sahîfe-i Arz” yani yeryüzü sayfası bütün bunları düşündürüyor. Bizi bizden alarak, asıl Yâr’in dizinin dibine iletiyor bizleri. Oturtuyor bizleri. Kendimizden geçirerek O’nunla var olduğumuzu derk ettiriyor, algılatıyor bizlere.

İstersen yeryüzü sayfası üstünde Allah’ın mühürlerini, biraz dikkat etmekle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç. Şu Büyük Kâinat Kitabı’na bir bak. Göreceksin ki, o kâinatın tamamı üstünde, büyüklüğü nispetinde, gayet  açık bir şekilde birlik mührü okunuyor.

Çünkü şu varlıklar, bir fabrikanın, bir sarayın muntazam ve düzgün bir şehrin mahalleleri, sokakları, caddeleri ve fertleri gibi el ele vermişlerdir. Birbirine karşı yardım elini uzatmışlardır. Birbirinin ihtiyaç isteğine karşı: “Lebbeyk, buyur, başüstüne.” Derler. El ele verirler, bir intizam ile çalışırlar. Başbaşa verip, canlılara hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye yönelirler. Bir Müdebbir-i Hakîme, yani her şeyi hikmetle yaratan ve her şeyi idare eden Zât’a itaat ederler, boyun eğerler.

Ne dedik, biraz önce? Fabrika dedik. Saray dedik. Şehir dedik. Böyle demekle bunların kendi başlarına olmadıklarına, kendi kendilerini yapmadıklarına, kendi kendilerine yapılmadıklarına, tesadüfen, rasgele ortaya çıkmadıklarına işaret etmiş olduk.

Başka ne demek istedik? Fabrikada çalışanlar olur. Sarayda oturanlar bulunur. Şehirde yaşıyanlar var demek istedik.

Fabrikayı misal verirken; girişi çıkışı belli. Herkesin yaptığı iş belirli. İtaatin tam işlediği bir yer olduğunu hatırlattık. Sarayı örnek olarak önümüze koyarken; saraya lâyık sâkinleri olacağını, oraya münasip ve uygun yaşıyanları bulunacağını anımsattık.

Şehir derken de; yine plânlı programlı, insanların yaşamasına uygun, her ihtiyaçları karşılanan bir mekân, bir yerleşim merkezi olduğunu nazara verdik. Buralarda yaşıyan ve oturanların başıboş olmadıklarını ima ettik.

Belli kurallara boyun eğdiklerini, yani itaat içinde yaşadıklarını belirttik. Böylece şu varlıkların da kendi başlarına olmadığını; insana hizmet edecek, onun ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde ortaya konduklarını gösterdik.

Her biri yaratılış gereğini; tam bir itaatle yerine getirerek, insanın emrine amâde olduklarına işaret ettik. Ve demek istedik ki, etrafımızda olup bitenlerin, insan olarak farkına varalım.

Tesadüfen, rasgele dünya denen bu yerde bulunmadığımızı anlıyalım. Eşsiz, benzersiz bir Yaratıcının; bu saray hükmünde olan dünyayı biz insanlar için yarattığını bilelim.

Biz insanların da, başta Nebiyyi Muhterem Hz. Muhammet Mustafa olmak üzere, Allah için yaratıldığımızı derk edip anlıyalım. Elbette Allah’ın ne bize, ne de başka şeye ihtiyacı yok. Fakat belki bir lezzeti kutsiye gereği, “Küntü kenzen mahfiyyen…” hikmetince bizleri irade etti, yarattı.

İyi ki de yaratmış. Var olmak ne büyük bir nimet, bir anlayabilsek. Hele hele var kılındıktan sonra bir daha yok edilmeyişimiz, inanın ondan daha büyük bir nimet.

Çünkü giden, kalmıyan, biten ve tükenen nimet, nimet değil; hasrettir, elemdir, acılıktır. Bildiğimiz gibi nimetin zevali / yokluğu elem doğurur. Aksine nimetin devamı da en büyük lezzet verir.

Aslında bu lezzetin farkına varmamız lâzım. Yok olmayışımızın, yok edilmiyeceğimizin tadına varmamız gerek. Çünkü Allah’ın şanına, büyüklüğüne; verdiği nimeti geri almak

966

yakışmıyor değerli okur. Çünkü Allah, bize bu cânı, bu rûhu almamak üzere verdi.

Peki ya ölüm diyeceksiniz? Ne ölümü, ölüm var mı ki be dostlar? Ölmek yok be dostlar. Yolculuk var. Hep doğuş var. Batış asla yok be dostlar.

İnsan bir yolcudur. Rûhlar âleminden gelmişiz. Ana rahmine düşmüşüz. Dünyaya doğmuşuz. Kabre konacağız. Velhasıl yepyeni bir doğuşla Ebedü’l-Âbâda / Ebetler Ülkesine yolcuyuz. Hep yolcuyuz be dostlar. Yolcu yolunda gerek be dostlar.

Yine coştuk. Yine taştık. Kabımıza sığmaz olduk. Nasıl olmıyalım ki, varlık şerbetiyle mestiz. Var olmakla, üstelik ebediyyen var olmakla müjdelenmişiz.

Ya hiç olmasaydık. Ya hiç yaratılmasaydık. Ya hiç şehadet âlemine ilm-i muhitten yani Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminden görünür âleme, somut âleme indirilmeseydik. Düşünülmesi bile dehşet veriyor insana. Demek ki sevmiş bizi Allah, yaratmış bizi Allah.

Öyleyse bizi seveni sevmek gerek. Bizi sevene lâyık olmak gerek be dostlar. Bu durumda bize düşen, O’nu bilmektir. Bize düşen O’nu tanımaktır. Bize düşen O’nu sevmektir. Bize düşen O’nun istediği gibi olmaktır be dostlar.

O halde bilelim, tanıyalım, sevelim ve olalım be dostlar. Bundan geri kalmıyalım. Bu yoldan uzaklaşmıyalım be dostlar. O’nun yoluna aşkla, şevkle düşelim be dostlar.

Çünkü bu yol Allah yolu. Çünkü bu yol aşk yolu. Çünkü bu yol meşk yolu. Aşk varsa meşk de olmalı be dostlar. Aşk olmayınca, meşk olur mu be dostlar?

 

 

 

 

 

Siyaset Kime Güvensin?

 

Türkiye zor günler yaşıyor. Dış politika da yapılan yanlışlar ve iç politikada alınan hatalı tarihi kararlar ülkeyi bir keşmekeşe götürüyor.

Halk bunun farkında olmasın diye de yoğun bir ekonomik sübvansiyon ve dezanfarmasyon var.

Bölünmenin eşiğine getirilmiş ülkede; camilerde, iftar sofralarında, sivil toplum kuruluşlarında gündemi değiştirmek ve bir illüzyon yaratmak için yoğun çabalar sürüyor.

Ülke madem son 11 yılda büyük bir demokratik değişim ve gelişim gösterdi, niçin o zaman bölünme aşamasına geldik diye soran yok! Özgürlük demek bölünme anlamına mı geliyor?

Tabii ki; bunları göremeyen bir kitle olduğu kadar gidişatı gören bir insan topluluğumuzda var. Zaten onlar olmasa çoktan Türkiye’yi bölmüş ve coğrafyamızda Türksüzleştirme çabasını çok ileri bir merhaleye taşımış olurlardı…

Vatandaşımız üzerinde yürütülen kara propagandanın en büyük savlarından biri; bu kötü gidişe dur diyecek bir muhalefetin ve liderin olmadığı anlayışının empozesidir. Ve burada, iç ve dış propaganda odakları başarılı olmaktadır.

Ülkenin içinde bulunduğu duruma; hep izah ettiğimiz nedenlerden dolayı Türk Milletince, demokratik usullerle el konulmalıdır. Peki bu nasıl yapılacaktır?

Memleketin şartları o haldedir ki; muhalefetin ve muhalefet liderinin olmadığına dair kara propaganda öncelikle bertaraf edilmelidir.

Sivas Kongresi’nin hazırlık tutanaklarında, Rauf Orbay’ın ortaya attığı çok önemli bir presip vardır: “milletimizin istiklali ve devletin bekası için particiliği bir yana koymak”… Bu prensibin günümüz şartlarında hayata geçirilmesi elzemdir.

MHP lideri Devlet Bahçeli’de son basın toplantısında; buluşma ve kucaklaşma yerinin, çok doğru bir tespitle “Türk Milleti” olduğunu vurgulamıştır.

Defaatle tekrar etmekten yorulmayacağım bir husus şudur ki; Türk Milleti bu badireden kurtulmak için “Milli Hedef”ini ortaya acilen koymalıdır.

Kara propagandaların muhatabı olarak muhalefeti ve muhalefet liderini bir şey yapmamakla suçlamak, akıl karı değildir.

Eğer böyle yapılmaya devam edilirse, muhalefet lideri kime güvenecektir? Hem çok şey istenilecek hem de yeterli ve gerekli destek verilmeyecek; bu Türk Milletinin uzun zamandır süregelen bir çelişkisidir.

Türk Milleti; süratle meseleyi dar manada bir particilik hadisesi olmaktan çıkarmalı ve bir yerde toplanmalıdır. Böyle bir tavır almaksızın, başkalarının sizin için mücadele etmesini beklemek samimiyetsizlik olur…

Bu gün anlaşılmaktadır ki; toplumda olduğu gibi siyasette de Türk Milletinden yana olanlar ile olmayanlar ayırımı mevcuttur. TBMM’de grubu olan partiler açısından bakıldığında sadece MHP’nin ve Devlet Bahçeli’nin Türk Milletinden yana net tavırlar alabildiğini görmekteyiz. Devlet Bey ve MHP’nin; bu sağlam duruşu % 14 civarında aldıkları oya rağmen, büyük bir istikrarla sürmektedir.

Biliyorum ki; milliyetsever, vatansever, yurtsever olarak adlandırabileceğimiz milyonlarca vatandaşımız; Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin duruşundan memnuniyet içindedir. Türk Milliyetçilerini ve Ülkücü Hareketi, memleketimizin teminatı olarak görmektedir. Ancak yaşadığımız olağanüstü günlere rağmen gerekli destek, sandıkta ve kamuoyunda oluşmamaktadır. Halbuki bizler, bu günler de MHP’nin % 50’lere ulaştığını sağlamak, bunu dosta ve düşmana göstermek zorundayız.  İç ve dış şartlar bunu gerektirmektedir. Çünkü ben MHP’yi günümüzün “Kuvay-ı Milliye”si olarak görmekteyim.

Siyaseten her şeyi istemek ve beklemek hakkımız olabilir vede böyle bir şeyi kendimizde hak olarakta görebiliriz. Ama gereken desteği vermeden çok şeyi istemek ne kadar adil olur?

Siyasetin liderleri ve partileri; gereken ve doğru politikaları izlemek için, halka güvenmeyi ister. İşte bizim Türk Halkı olarak yapacağımız şey; bizim adımıza onurlu ve dik duruşlu bir politika izleyen lideri ve partiyi, kara propagandaya düşmeden, toplum içinde yüceltmek ve saldırılara karşı Türk Milletinin sesi haline getirmektir. Gelin halk tabiri ile eveleyip gevelemeden “bu çocuğun adını koyalım”. Çünkü muhalif siyasetimiz Türk Milletinden destek görmeyi bekliyor. Gün siyasete güven verme günüdür!

 

 

“Yeni Osmanlıcılar” İle Türk Milliyetçilerinin Perspektifinden Osmanlı

0

 

Osmanlı İmparatorluğu, beş bin yıllık Türk tarihinin  en önemli dönemidir. Kuruluşundan çöküşüne kadar her safhası kahramanlık ve gurur tablolarıyla doludur. Başarıları, zaafları ve hezimetleriyle bizimdir. Türk milliyetçileri 623 yıllık şerefli bir geçmişe sahip olan Osmanlı İmparatorluğu ile gurur duyar ve onu mazisinin aziz bir hatırası olarak görür.

Son yıllarda özellikle siyasi iktidarın benimsediği ve topluma yaymaya çalıştığı “Yeni Osmanlıcılık” anlayışı  var. Bu anlayışın sayılamayacak kadar  yanlışı  bulunmaktadır. Türk milliyetçilerinin görüşleri bir çok yönden bu anlayış sahipleri ile çelişmektedir. Şöyle ki;

1.      Bu anlayış, ayrıştırıcı ve ötekileştiricidir. Buanlayışa  göre,  Osmanlı İmparatorluğunun dışındaki tarihimizin pek önemi yoktur. Buna göre, Türk tarihi neredeyse 1071’de Türklerin Anadolu’ya  girişiyle başlar, dolayısıyla Türk tarihi bin yıllık bir tarihtir. Türk milliyetçileri ise Türk tarihini bir bütün olarak görürler ve tamamını benimserler. Onlar için Osmanlı neyse, Selçuklu, Karahanlı, Gazneli, Göktürk  ve Hunlar aynıdır. Hepsiyle gurur duyarlar.

2.      Bu anlayışa göre, Osmanlı’nın her şeyi doğru ve güzeldir. Osmanlı padişahlarının hepsi İslam şeriatı üzerine yaşamıştır. Hepsi kutsal ve mübarektir. Hiçbir hata yapmamışlardır, her yönleriyle örnek alınmaya layıktırlar. Ama unutmamak gerekir ki, onlar da birer fanidirler. Meziyetleri kadar zaafları da vardır. İçlerinden  kahramanlar, şairler ve sanatkarlar da çıkmıştır, korkak, deli ve aciz olanlar da. At sırtında savaştan savaşa koşan cengaverler de vardır, zevk u safa içinde saraylarından çıkmayanlar da… Türk milliyetçileri, Osmanlı Padişahlarını hatası ve sevabıyla kabul ederler ve onlarla gurur duyarlar.

3.      Bu anlayışa göre Osmanlı döneminin yaşantısı, gelenekleri, giyimi, kuşamı, davranışları mükemmeldir, İslamidir. Cumhuriyet’le başlayan modern hayatın  giyim ve kuşamıİslami değildir, Batıcıdır, hristiyanidir. Ama son zamanlarda İslami sermayenin temsilcisi olan ailelerin bireyleri, Batının tanınmış giyim markalarını kullanmakta hiçbir beis görmüyorlar. Türk milliyetçileri, Türk tarihinin her dönemindeki yaşantıyı, gelenekleri, giyimi, kuşamı geçmişin bir hatırası ve kültürümüzün bir parçası olarak kabul ederler. Türklüğü veMüslümanlığı unutmadan ve abartmadan modern giyim ve kuşama uyum sağlarlar.

4.      Bu anlayışa göre,  Osmanlı döneminde yapılan bütün eserler şaheserdir, muhteşemdir, kutsaldır. Bu nedenle son on yılda bütün Osmanlı eserlerinin ihyasına önem verilmiş, hepsi restore ettirilmiştir. Milli sanata ve kültüre büyük önem veren Türk milliyetçileri, bundan mutluluk duyarlar.  Ama bu hassasiyetin tarihimizin diğer dönemlerindeki eserlere de gösterilmesini isterler.

5.      Son on yılda yapılan eserlere, mevcut Cumhurbaşkanı ve Başbakanla birlikte Osmanlı Padişahlarının   ve o dönemin devlet adamları ve sanatçılarının isimlerini  verme modası da göze çarpıyor. Eğer Osmanlıyı kutsamanın gerekçesi, Müslüman Türk devleti olması  ise, Karahanlılar ve Seçuklular da Müslüman Türk devleti değiller  miydi?  Niye o dönemin  devlet adamları ve sanatçılarının isimleri verilmiyor. Türk milliyetçileri,  yeni eserlere tarihten isim seçilecekse, Türk  tarihinin her döneminden  seçilmesini isterler. Bir de bu isimlendirme faaliyeti yürütülürken, belli etmeden Atatürk’ün adını taşıyan eserler çeşitli bahanelerle devre dışı bırakılıyor. Cumhuriyet döneminde özellikle Atatürk’ünöncülüğünde  yaptırılan bütün sanayi kuruluşları ve bankalar “özelleştirme” adı altında  tamamen satılmıştır. Ben bu faaliyetleri, “Osmanlıyı ihya, Cumhuriyeti etkisizleştirme ” çabalarının bir parçası olarak görüyorum. Birçok il ve ilçede Atatürk heykel ve büstlerinin çeşitli bahanelerle kaldırılması veya yerlerinin değiştirilmesi de bu çabanın bir parçasıdır.

6.        “Yeni Osmanlıcı” anlayışın  sahipleri,  Osmanlı’nın İslâmı dünyaya yayma misyonuna sahip olduğunu söylerler. Türk tarihinin diğer dönemlerini  kuru  cengaverlik dönemleri olarak görürler. Halbuki Türk milleti tarih boyunca bir misyona sahipolmuştur. İslâmdan önce bu misyon, “Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi” idi.Türkler, bu mefkûre ile Avrupa’nın içlerine, hatta Atilla’nın ordularıyla Vatikan’a kadar gitmişlerdir. İslâmla müşerref olduktan sonra ise, “cihan hâkimiyeti mefkûresi”nin  muhtevasını, “ilâ-yıkelimetullah” ve “nizâm-ı âlem” ülküsü ile zenginleştirmişlerdir.   Türkler Müslüman olduktan sonra hâkim oldukları dünyaya İslâmı ve onun nizamını benimsetmek ve buralarda Allah’ın adını  yükseltmek ve yüceltmek  amacına hizmet etmişlerdir. “Türklük”le  “İslâmiyet”i  birbiriyle o derece özdeşleştirmişlerdir ki, yüzyıllarca Avrupa’da hıristiyanken  müslüman  olanlara “Türk oldu” denilmiştir.   Bu, tarihi sürecin bir sonucudur.Türk milliyetçileri, “ilâ-yı kelimetullah”  ve “nizâm-ı âlem” ülküsünü,  “Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi” ni bütünleyen milli ülkülerimiz olarak görürler. “Yeni Osmanlıcılar” gibi, “Türklük”le  “İslâmiyet”i  birbirinden  ayırt etmezler, etle tırnak, ruhla beden gibi bir bütün görürler. Bu birlikteliğe “Türk- İslam Ülküsü”  adını verirler.

7.      “Yeni Osmanlıcılık” anlayışını  benimseyenlerin  Türkiye dışındaki Türk devletlerine ve topluluklarına  bakışları da, Türk milliyetçilerinden farklıdır. Onlar, daha çok  Osmanlı coğrafyasında yer alan ülkelerle  ve İslâm ekseninde ilgilidirler. Oralardaki Türk toplulukları ile fazla ilgilenmezler. Bunun en canlı örneği Irak ve Suriye’deki Türkmenlerdir. Buralarda Araplara ve Kürtlere gösterdikleri ilgiyi, Türkmenlere göstermezler.Ayrıca anayurdumuz Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk devletlerine ilgileri, Osmanlı   coğrafyasında yer alan ülkelere gösterdikleri kadar değildir.   Türk milliyetçileri ise, öncelikle Türk devletleri ve Türk toplulukları ile ilgilenirler. Bunu, insanları tanışsınlar, yardımlaşsınlar diye kavim kavim yaratan Allah’ın bir buyruğu olarak görürler. Din kardeşimiz olan Müslümanlarla da ilgilenmeyi, dinimizin bir gereği olarak yerine getirirler. “Yeni Osmanlıcı” anlayışın, “sıfır sorun”  sloganıyla yola çıkan dış politikası, son zamanlarda tamamen iflas etmiştir. Özellikle Osmanlı coğrafyasında yer alan   Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki İslâm ülkeleriyle sorunumuz olmayan ülke kalmamıştır. Hatta çok samimi ilişkiler içinde bulunduğumuz Suudi Arabistan, Katar  ve Birleşik Arap Emirlikleri ile bile yolumuz ayrılmıştır.

8.       “Yeni Osmanlıcı” anlayışı benimseyenlerin eğitim konusundaki politikaları da,Türk milliyetçilerinden farklıdır. Osmanlıya ait her şeyi ihya etmeye çalışan bu anlayış, son dönemlerinde  tamamen dini ağırlıklı eğitim yapan ve yozlaşan Osmanlının klasik eğitim kurumu  medreseleri yüceltirler ve onları  ihya etmeyi düşünürler. Hatta tekkeleri ve zaviyeleri  bile. 2012-2013 Öğretim yılında alelacele hayata geçirilen ve ne olduğu eğitimciler tarafındanbile  anlaşılmayan “4+4+4”  eğitim sisteminde bile bu özlemin işaretleri bulunmaktadır.”İmam Hatip Ortaokulları ve Liseleri”nin ihtiyaçtan fazla açılması ve Ortaokuldan itibaren  bütün eğitim kurumlarına seçmeli olarak Arapça derslerinin konulması bunun bir göstergesidir.  Türk milliyetçileri,    “İmam Hatip Ortaokulları ve Liseleri”ne kesinlikle karşı değillerdir, buralarda okuyan gençlerimizi de diğer okullardaki evlatlarımızdan kesinlikle ayırt etmezler. Fakat,  eğitim  üzerinde bu kadar politik hesap yapılmasına ve bu alanda  dinin istismarına tamamen karşıdırlar, eğitimi partilerüstü bir alan olarak görürler.Dinimizin en doğru biçimde öğrenilmesine önem verirler. Dilimizi, dinimizi, tarihimizi ve kültürümüzü ihmal etmeyen, aklı ve bilimi rehber kabul eden, çağdaşeğitim kurumlarından yanadırlar. Bir eğitim kurumumuzu, diğerine tercih etmezler, hepsini bir bütün olarak görürler.

9.      Atatürk’ün tabulaştırılmasından ve putlaştırılmasından rahatsız olan “Yeni Osmanlıcı” anlayış, böyle yapanlara  “Atatürk yobazı” diyorlar . Buna karşılık   Osmanlıyı ve Padişahlarıise olabildiğince ilahileştiriyor ve kutsallaştırıyorlar.  O zaman Atatürk yobazlarından ne farkları kalıyor? Kendileri de “Osmanlı yobazı” olmuyorlar mı? Türk milliyetçileri, her iki yobazlığa da karşıdırlar. Onlar, Atatürk’ü en büyük Türk milliyetçilerinden ve devlet adamlarından biri görür, onun insan olduğunu bilerek hatası ve sevabıyla kabul ederler. Osmanlı padişahlarına bakış açılarıda öyledir. Türk tarihini bir bütün olarak görürler, bir dönemini diğerine tercih etmezler. Türk büyükleri arasında da ayırım yapmazlar.

10.   Türk milliyetçileri, “Yeni Osmanlıcılar”ın  Cumhuriyet’ten ve Atatürk’ten  rövanş alma biçimindeki gizlenemeyen söylemlerinden ve eylemlerinden  son derece rahatsızdırlar.Çünkü, onlar  tarihin akışının geri döndürülemeyeceğini bilirler. Osmanlı İmparatorluğu tarihimizin gurur duyulacak bir dönemidir, hatası ve sevabıyla mazide kalmıştır. Devletler, canlı organizmalardır, insanlar gibi doğar, gelişir ve devirlerini tamamlayınca tarih sahnesinden çekilirler.  Osmanlı da tarihteki yerini almıştır, onu yeniden ihyaya  çalışmak, her şeyden önce tarihin mantığına aykırıdır. Türk milleti 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti ile dünyada seçkin ve yeni bir kimlik kazanmıştır.Bize düşen elbirliğiyle bu son Türkdevletine sahip çıkmak ve onu yüceltmeye çalışmaktır.Çünkü, bu devletin mensupları da, çok gurur duyduğumuz Osmanlının torunlarıdır.

Türk milliyetçileri, mazideki değerlerini severler ve korurlar, bugünü en verimli bir şekilde yaşamak isterler ve daha güçlü bir mazi inşa etmenin planlarını yaparlar.Çünkü, Türk milliyetçiliği, dinamik bir düşüncedir, akla ve bilime dayanır ve yönü daima ileriyedir. “Yeni Osmancılar”a tavsiyemiz, bir an önce tarihimizi bölücü ve ötekileştirici bu yanlış tutumdan  vazgeçerek, Türk tarihinin bütünüyle, Atatürk’le ve Cumhuriyet’le  barışmalarıdır. Tabii Atatürkçü,  Cumhuriyetçi ve Ulusalcı  geçinenlerin de Osmanlıyla ve dini değerlerle  barışmaları gerekir. Türk milleti; dinî, millî ve çağdaş değerlerin sentezini hayatına geçirdiği gün,büyük Atatürk’ün  dediği gibi “muasır medeniyet ufkunda bir güneş  gibidoğacaktır.”

 

 

Ramazan Bayramı 2013

0

Ramazan bayramının ülkenize İslam âlemine

Tüm insanlığa huzur barış, dostluk mutluluk

Bolluk ve bereket getirmesini temenni ediyorum.

Dilin zekâtı hayır söylemektir.

Bunun için bizde hayır temennisinde bulunuyoruz.

Yoksa bitsin demekle zulüm bitmiyor.

Olsun demekle de barışta olmuyor.

Hz Ali (ra) bir sözünde:

“Zalimlerin en büyük yardımcıları mazlumlardır” buyuruyor.

Müslümanlar zulme boyun eğdiği müddetçe zalimler var olmaya devam edeceklerdir.

Dün Endülüs,

Bugün orta doğu,

Yarın bütün İslam dünyası.

Ateş deryası

Bu günün İspanyasında sekiz asırlık Endülüs medeniyetinden eser kaldı mı?

Ne acıdır ki bu gün Müslümanların kanları batılılardan daha ziyade

Kendi kardeşleri tarafından dökülüyor.

Batı işin kolayını öğrendi.

Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak hem masrafsız, tehlikesiz hem de çok cazip.

Sonuç alınması daha kolay, en azından zaman kazandırır.

Bu gün İslam dünyasında hava barut toprak kan kokuyor.

Evet, bu gün bayram.

Sevin sevine bilirsen

Mısıra bayram gelecek mi?

Suriye’ye bayram gelecek mi?

Doğu Türkistan’daki Müslümanlar bayramı ne kadar hissedebilecek

Çeçenistan’ı hatırlamıyoruz bile

Ülke olarak dört bir yandan kuşatıldık.

Bir bölgemiz bölünme tehlikesiyle karşı karşıya

21. yüzyılın Sıffın ve Kerbelaları yaşanıyor

Hemde çok miktarda

Müslümanlar eğer akıllarını başlarına toplamazlarsa

Yazık olacak bu ümmete

Müslümanların birçoğu grup taassubuyla İslami hassasiyetlerini yitirdiler.

deviye’de yapılan katliamı Tahrir’deki havai fişeklerle kutluyorsa

Bu Kerbela’dan da öte bir şeydir.

Suriye’de her iki tarafta Tekbir getirerek bir birlerini bombalıyorsa

Düşmanın size saldırmasına gerek yok demektir

Evet, ortada bir Hz Ali(ra) ve Maviye yok ama

Bu durumunda Sıffın’dan da farkı yok.

Bu şartlar altında bir bayram daha idrak ediyoruz

Bayram gelmiş neyime

Kan damlamıyor, artık kan fışkırıyor.

Eskiden yüreğine kan damlayan bayramdan zevk almazdı.

Şimdi ortalık kan gölüne dönmüşken…

Bayramın bir suçu yok elbette.

Temennim bayramların İslam ümmeti içerisindeki vahdetin sağlanmasına vesile olmasıdır.

Müslümanlar artık Avrupa ve Amerika’nın gerçek yüzünü görmeli.

Artık bunlar düşmanlıklarını gizlemiyor.

Biz hala neyin peşindeyiz.

Kendi içerisindeki ekonomik krizden bir türlü çıkamayan

Avrupa birliğinden artık ne bekliyoruz.

Mısırdaki darbeye darbe demeyen oradaki katliamlara açıkça destek veren

Amerika’dan şimdiye kadar bize ne hayır geldi ki bundan sonrada gelsin

Gezi parkı ayaklanması sırasında CNN, BBC vb nin savaş muhabirlereriyle Taksimden canlı yayın yapması

Mısır ve Suriye’deki katliamlara kör, sağır ve dilsiz kalmaları bunların gerçek yüzünü göstermek için yeterli değil mi?

Biz dost olmak istesekte genetik yapımız ve sosyal dokumuz bir birine uymuyor.

İcraat yapmadıktan sonra sızlanmanında bir anlamı olmuyor.

Bu şartlar altında bir bayram daha geçiriyoruz

Her şeye rağmen mübarek olsun.

Çare

Acilen İslam birliği kurulmalı

Müslümanlar kendi sıkıntılarını kendileri çözmelidir.

İşte o zaman bayramlar gerçek bayram olur.

Siz yinede küslüklere son verip akraba ziyaretlerini ihmal etmeyiniz.

Bayramınız mübarek olsun.

Kalbiniz iman

Eviniz huzur

Cebiniz helalinden para dolsun

Gerçek bayramlarda buluşmak temennisiyle…

 

 

Türk Tarihinde Ağustos Ayı (İkinci Bölüm: 09 – 18 Ağustos)

 

09 Ağustos 1389: Birinci Kosova Zaferi kazanıldı ve Osmanlı pâdişâhı Murad Hüdâvendigâr şehit edildi.

09 Ağustos 1400: Emir Timur, Osmanlı Devleti toprağı olan Sivas‘ı kuşattı. Emir Timur, şehrin teslim edilmesi hâlinde kan dökülmeyeceğine dair söz vermesi üzerine askerlerinin savaşsız olarak şehre girmelerine izin verildi. Ancak Timur’un askerleri, hazırladıkları büyük çukurlara insanları doldurup üzerini toprakla kapatmak suretiyle katlettiler. Verdiği söz kendisine hatırlatıldığında; ‘Kan dökülmeyeceğine dair söz vermiştim. Sözümde durdum. Kan dökülmedi.’ Cevabını verdi.

09 Ağustos 1484: Osmanlı Devleti’ni en çok uğraştıran  Anadolu Beyliklerinden Karamanoğulları Beyliği’nin hükümdârı Karamanoğlu Kasım Bey vefat etti. Böylece Karamanoğlu Hânedânı fiilen sona erdi. Yerine geçen Turgutoğlu Mahmud Bey, doğrudan Karamanoğlu sülâlesinden değildir. Karamanoğlu Kasım Bey’in kızının torunudur.

09 Ağustos 1578: Özdemiroğlu Osman Paşa, Çıldır Meydan Savaşı’nda Safevi ordusunu bozarak Osmanlı Devleti’ne Kafkasya’nın kapılarını açtı.

09 Ağustos 1915: Çanakkale Savaşları sırasında, Birinci Anafartalar Zaferi kazanıldı.

09 Ağustos 1928: Gazi Mustafa Kemal Paşa, Sarayburnu’nda, “Güzel dilimizi ifâde etmek için yeni Türk harflerini kabul edeceğiz.” Diyerek  Harf İnkılâbı‘nı haber verdi. 13 gün önce toplanan uzmanlar grubu, Latin harflerinden hazırlanmış bir alfabe düzenleyerek Mustafa Kemal Paşa’ya sunmuştu. Yeni alfabede 29 harf bulunmakta idi.

09 Ağustos 1941: Orhan Seyfi Orhon yönetiminde, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” sloganı ile  yayınlanan Çınaraltı  Dergisi‘nin ilk sayısı çıktı. Yazarları arasında; Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Peyami Safa, Behçet kemal Çağlar, Mükrimin Halil Yinanç, İbn’ül Emin Mahmut Kemal İnal, Reha Oğuz Türkkan ve Necdet Sançar gibi milliyetçi isimler vardı. Derginin 146. ve son sayısı 15 Temmuz 1944’de yayınlandı.

10 Ağustos 1914: Sonradan Yavuz Zırhlısı adını alan Almanlara ait Goeben Askerî gemisi, İngiliz savaş gemilerinin önünden kaçarken, Çanakkale Boğazı’na girdi. Bu olay, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinin gerekçesi oldu.

10 Ağustos 2009: Adı ‘101 Türk Büyüğü‘ arasında yer alan TBMM Üstün Hizmet Ödülü sâhibi, etnomüzikolog Ethem Ruri Üngör, 87 yaşında İstanbul’da vefat etti. Doğumu: İstanbul, 1922.

10 Ağustos 2011: Kamboçya hükümeti, kendisine sığının Doğu Türkistan Türklerinden 20 kişiyi 1.200.000.000 dolar karşılığında Çin’e teslim etti. Daha önce de Burma, 17, Malezya 5, Pakistan 11, Tacikistan 3, Türkiye 3 Doğu Türkistan Türk’ünü, Çin’e teslim etmişti. Çin’e teslim edilen Doğu Türkistan Türklerinin akıbetleri bilinmiyor. Soydaşlarımızın idam edilmiş olmalarının kuvvetle muhtemel olduğu belirtiliyor.

11 Ağustos 1473: Osmanlılar ile Akkoyunlular arasındaki savaştan sonra, Osmanlı Devleti, Otlukbeli  Zaferi’ni kazandı.

12 Ağustos 2008: Gazeteci ve spiker Nedret Selçuker, İstanbul’un Kartal ilçesine bağlı Yakacık semtindeki evinde, solunum yetmezliği yüzünden 70 yaşında vefat etti. Doğumu: Bursa, 1938.

12 Ağustos 1501: Osmanlı Ordusu, Navarin Kalesi’ni fethetti. Navarin,  Yunanistan’a bağlı Mora Yarımadası’nda bir yerleşim merkezidir. Burada, 1278 yılında Franklar tarafından inşa edilmiş bir kale vardır. Osmanlılar Kaleyi Venediklilerden aldı, 1821 yılına kadar elinde tuttu.

12 Ağustos 1601: Anadolu’da isyan çıkaran  Celâli reisi Kara-Yazıcı Halim Şah, bir çatışmada mağlup edilerek Celâli isyanları bastırıldı.

12 Ağustos 1648: Girit Serdârı Semin Mehmed Paşa Girit’in Hanya şehrinde hastalanarak vefât etti. Cenâzesi İstanbul’a getirilip Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerinin türbesi’nde toprağa verildi. Doğumu: İstanbul, 1602.

12 Ağustos 1687: Sultan Dördüncü Mehmed Han döneminde Osmanlı Ordusu Mohaç’ta bozguna uğradı.

12 Ağustos 1930: Fethi Okyar tarafından Serbest Cumhuriyet Fırkası adı ile bir siyasî parti kuruldu. Çok partili siyasî hayata geçiş yolunda ikinci deneme olmuş, kurulmasından birkaç ay sonra, 17 Kasım 1930 tarihinde kendi kendisini feshederek varlığına son vermek mecburiyetinde kalmıştır.

12 Ağustos 1950:  Bulgaristan, 250.000 Türk’ü sınır dışı etti.

12 Ağustos 1961: Tramvaylar İstanbul trafiğinden kaldırıldı.

12 Ağustos 2006: Kırım’ın Bahçesaray şehrinde, Kırım Türkleri ile saldırgan Ruslar arasında çatışma çıktı. Türklerden 30 kişi yaralandı.

12 Ağustos 2008: Merkezi Almanya’nın Göttingen şehrinde bulunan Tehdit Altındaki Milletler Topluluğu adlı kuruluş, Doğu Türkistan Türklerinin % 99’unun şiddete muhatap olduğunu açıkladı.

12 Ağustos 2012: PKK töröristleri Cumhuriyet Halk Partisi Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün‘ü kaçırdı. 3 gün sonra serbest bırakılan Aygün kendisini kaçıran PKK teröristleri hakkında; ‘Saygılı, okumuş insanlardı‘ şeklinde övgü ile söz etti.

13 Ağustos 1974: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı‘nı gerçekleştirdi.

13 Ağustos 1988: Türkçü fikir adamı Said Bilgiç İstanbul’da 68 yaşında vefat etti. Doğumu: Isparta’nın Şarkîkaraağaç ilçesi, 1920.

13 Ağustos 1996: Sivas’ın Kangal İlçesi’nde Demriz Tren İstasyonuna baskın düzenleyen teröristler, silahlı saldırı sonucu 8 kişiyi öldürdü.

13 Ağustos 2009: Avrupa Birliği (AB) ülkeleri içerisinde en fazla orman yangınının Türkiye’de olduğu açıklandı.

14 Ağustos 1010: Türk asıllı lügat yazarı Cevherî Nişabür’de vefat etti. Doğumu Türkistan’da Otar şehri, 942.

14 Ağustos 1758: Osmanlı sadrâzamlarının en meşhurlarından biri olan Hekimoğlu Ali Paşa, Kütahya’da vefât etti. Doğumu: İstanbul, 4 Haziran 1689.

14 Ağustos 1974: Türk edebiyatı tarihçisi, Türk dili uzmanı Nihat Sami Banarlı, 67 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Doğumu: İstanbul, 1907

14 Ağustos 2001: Kapatılan Fazilet Partisi‘nin yenilikçi kanadından 125 kişinin katılımı ile ve Recep Tayyip

Erdoğan’ın genel başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.

15 Ağustos 1461: Fatih Sultan Mehmed Han Trabzon‘u fethetti.

15 Ağustos 1551: Turgut Reis komutasındaki Osmanlı donanması  Trablusgarb’ı feth etti.

15 Ağustos 1905: Rusya’nın Nijni-Novgorod şehrinde bir araya gelen Türk aydınları, Rusya Müslümanları İttifakı Partisi‘ni kurdular. Partinin kurucuları arasında Ali Merdan Topçubaşı, İsmail Bey Gaspıralı ve Yusuf Akçora da vardı. Partinin genel başkanlığına Topçubaşı getirildi.

15 Ağustos 1913: Bayburt’ta, Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti kuruldu.

15 Ağustos 1917: İngilizler Kerkük’ ü işgal edip yönetimleri altına aldılar.

15 Ağustos 1960: Zürich ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs’ın bağımsızlığı yürürlüğe girdi.

15 Ağustos 1997: Türkiye’de, Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitim kanunu yürürlüğe girdi.

15 Ağustos 2007: ABD’nin işgalinde bulunan Irak‘taki terör olaylarında  250 kişi hayatını kaybetti.

15 Ağustos 2011: El-Irakiye Listesi Milletvekili Ömer El-Cuburi yaptığı açıklamada, Kürt partilerinin Bağdat’taki siyasi iradenin zafiyetini istismar ederek, Kerkük‘ü Kürt Bölgesine ilhak etmek için çalışmakta olduğunu ifade etti.

15 Ağustos 2012: Türk tiyatrosunun çınarı Müşfik Kenter, İstanbul’da akciğer kanserinden tedâvi görmekte iken 80 yaşında vefat etti. Doğumu: İstanbul, 1932.

16 Ağustos 1064: Türkler Anadolu’da ilk fetihlerini gerçekleştirdiler.

16 Ağustos 1273: Büyük Türk mutasavvıfı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri Nevşehir’in Sulucakarahöyük (Hacıbektaş) ilçesinde vefât etti.  Doğumu:  Horasan Bölgesi, 1210.

16 Ağustos 1448: Tasavvuf şairi ve din adamı Hacı Bayram Veli Hazretleri Ankara’da 96 yaşında vefât etti. Doğumu: Ankara’da Çubuk Çayı kenarında bulunan ve bu günkü söylenişi ile Solfasol Köyü,  1352.

16 Ağustos 1501:  Mora’yı feth ettik. 12 Ağustos 1501’de,  Mora Yarımadası‘ndaki Navarin Kalesi fethedildikten sonra Osmanlı Ordusu, ilerlemesine devam etti ve Yarımadanın fethini tamamladı.

16 Ağustos 1534: Doğu Anadolu’nun sınır kalelerinden Kars Osmanlı yönetimine geçti.

16 Ağustos 1838:  Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi imzalandı. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan ticaret antlaşmasıdır. Antlaşmaya  ile Osmanlı pazarı İngiliz mallarına açıldı.

16 Ağustos1954: Murat Güler Manş‘ı yüzerek geçti ve Manş’ı geçen ilk Türk yüzücü oldu.

17 Ağustos 1941: Nuri Demirağ’ın kurduğu uçak fabrikasının ürettiği uçak deneme uçuşu yaptı. Demirağ bu günü Havacılık Bayramı olarak ilân etti.

17 Ağustos 1999: Bütün Türkiye’yi derinden etkileyen Marmara depremi oldu.

17 Ağustos 1999: Türk Müziği ses sanatkârı, bestekâr ve koro şefi Ziya Taşkent, Gölcük depreminde, Yalova’daki yazlık evinde vefat etti. Doğumu: Ankara, 1940.

17 Ağustos 1999: Şair ve yazar, Hisar Dergisi’nin kurucusu, sahibi ve genel yayın yönetmeni  Mehmet Çınarlı, Erdek’teki  yazlık evinde vefat etti. (Deprem ile ilişkili olmayıp, eceli ile vefât etmiştir.)  Doğumu: Karaman’ın Ermenek ilçesi, 1925.

17 Ağustos 2011: Dünyanın en büyüğü olan Mekke Saat Kulesi Mekke’de hizmete açıldı.

17 Ağustos 2012: İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından inşa ettirilen Kadıköy-Kartal Metro Hattı işletmeye açıldı. Kadıköy-Kartal arası 32 dakika.

18 Ağustos 1227: Türk asıllı Moğol Hükümdârı Cengiz Han öldü. Doğumu: Baykal Gölü yakınları, 1155.

18 Ağustos 1645: Osmanlı Ordusu, Girit Adası’ndaki Hanya Kalesini teslim aldı.

18 Ağustos 1648: On sekizinci Osmanlı Pâdişâhı Sultan İbrahim Han, Sadrazam Sofu Mehmed Paşa’nın tahrikleriyle, yeniçeriler tarafından katledildi. Doğumu: 5 Kasım 1615.

18 Ağustos 1968:Dur Yolcu!’ şiiriyle tanınan şâir, edebiyat tarihçisi ve yazar Necmeddin Halil Onan İstanbul’da vefat etti. Doğumu: Çatalca, 1894.

18 Ağustos 1981: 587 sanıklı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı başladı.  Genel başkan dâhil, 220 kişi hakkında idam cezası isteniliyor.

18 Ağustos 1984: Tarihçi ve fikir adamı, yazar,  Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu İstanbul’da vefât etti. Doğumu: Burdur’un Tefenni ilçesi, 1914.

18 Ağustos 2008: Amerikan Haber Ajansı Associated Pres, Kerkük’te Türkmenlerin asimilasyona uğradığını açıkladı.